+ Konuyu Cevapla
Toplam 21 Sayfadan 2. Sayfa BirinciBirinci 1 2 3 4 12 ... SonuncuSonuncu
Toplam 417 sonuçtan 21 ile 40 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Son Şahitler-1

  1. #21
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    MEHMET SALİH YEŞİL


    Yeşil İmamzade Mustafa Niyazi Efendinin oğludur. Erzurum Nümune Mektebi Müdürü ve Maarif Memuru idi. 45 yaşında iken Birinci Büyük Millet Meclisine Erzurum mebusu olarak iltihak etmişti. Heyecanlı, sözünü sakınmaz, imanlı bir vatanperverdi. 4 Haziran l922'de, bir suistimal mevzuu üzerinde tahkikat açılıp açılmaması sert münakaşası sonunda, kendisine Meclisten on beş gün ihraç cezası verilmişti. Bu münasebetle salondan ayrılırken söylediği cümleyi kaydetmek gerekir:
    "-Sizler kovunuz... Ziyan yok. Hakikatin sine-i faziletine iltica ediyorum..."
    Mehmet Salih Yeşil birinci devre Erzurum Milletvekillerindendir.
    Birinci Dünya Savaşında Bediüzzaman'la beraber Kafkas cephesinde çarpışmışlardır. Yine ilk mecliste Bediüzzaman'la birlikte dostluk ve sohbetleri olmuştur.
    Bu faziletli Erzurum mebusunun ilk Meclis'in gizli oturumlarında cereyan etmiş olan konuşmalarından bahsetmek istiyorum.
    İlk Mecliste sık sık gizli oturumlar yapılırdı. Cephelerden gelen haberler üzerinde açık tartışma, boş hazineye para bulma ve hepsinin üstünde, kırık gönülleri ümidin aydınlığına çıkarabilmek için alınacak tedbirleri dışarıdan duyulmayacak kapalı bir çatının altında düşünmek, Birinci Meclisin zamanının büyük kısmını alırdı. Bu gizli toplantıları ya hükümet ya mebuslardan biri veya çoğu zaman gruplanmış olarak isterlerdi. Fakat bu arada, gündem bugünkü gibi sınırlanmamıştı. Mebuslardan birisi kalkar, başka bir konuyu ortaya koyar, bunun üzerinde de konuşmalar olurdu. Hatta denilebilir ki, çoğu zaman, görüşülenler içinde asıl ibretli olanlar böyleleri idi.
    Nitekim 2l Kasım l920 Çarşamba günü gizli celsede gündem dışı söz alan Erzurum Mebusu Yeşilizâde Mehmet Salih Efendi, böylesine konuları dinlemeye alışmış, o günün mebuslarına, zamanımızın da elbetteki çok yardırganan meselesini anlatıyordu.
    Mebuslardan bazılarının fazla pahalı yemek yediklerinden, çok şık ve halka göre farklı giyindiklerinden, aşırı para harcadıklarından, memleketlerinden ve çoğu zaman da İstanbul'dan İnebolu yoluyla ev ve giyecek getirdiklerinden yakınıyordu.
    Mebuslara yatakhane olarak ayrılan sanayi mektebinden ayrılıp, müstakil evlere taşınanların, kendilerine bakan hizmetçi bulmalarının, onların bu rahat yaşama ibtilaları dolayısıyla, Ankara'da Taşhan çevresinde yeni pahalı lokantalar açılmaya başladığının gözden kaçmaması gerektiğini söylüyor, bu halin varını yoğunu istiklâl ve hürriyet için ortaya koyan halkı huzursuz edeceğini, milleti idare edenlerin milletten farklı yaşayamayacaklarını anlatıyordu.Sonunda şu teklifleri yaptı:

    İlk Meclis'in gizli oturumundaki teklifler
    "Meclis Riyaseti tedbir alsın, asker usülü tek kap yemek yiyelim. Sanayi mektebindeki yatakhanelerimizi terk etmeyelim, halk gibi yaşayalım, halk gibi yiyelim, halk gibi giyinelim. Bu hareketi de bir gösteriş şekli kurtarmak için değil, eğer refah ve huzura kavuşacaksak kanını ve canını istediğimiz, onu kurtarma yolunda olduğumuzu söylediğimiz halka layık olmanın vicdan rahatı içinde yapalım."
    İlk Meclisin o mübarek havası içinde Mehmet Salih Yeşil Efendi'nin bu sözleri alkışlarla karşılandı. İlk Meclisin o fedakâr mebusları milletin nasıl yaşadığını çok iyi biliyorlardı.
    Sonunda Meclis, Erzurum Mebusu Hüseyin Avni, Diyarbakır Mebusu Feyzi Beyle Antalya Mebusu Hoca Rasih Efendiyi bu mevzuları tetkik ve tedbir için vazifelendirdi.

    "Bediüzzaman Meclis'te alkışlarla karşılandı"
    İşte halktan bir insan gibi yaşayan ve sevad-ı âzama tabi olan Bediüzzaman bu mecliste alkışlarla karşılanmıştı.
    Mecliste yaptığı on maddelik konuşmasında daha sonraki senelerden yani l936'da başına koyduğu takdim yazısında:
    "Şu lâyiha onüç sene evvel Meclis-i Milli, Yunan'ı mağlup ettikten sonra o mecliste Kara Kâzım, Nureddin Paşalar gibi hamiyet-i İslâmiyeyi taşıyan çok mebusların bulunduğu ve şimdiki bid'aların alâmeti göründüğü bir zamanda olduğundan, layihadaki meclisekarşı takdirkârane kelimeler şimdikilere hiç aidiyeti yoktur" diyordu.
    Bu on maddelik beyannamenin dikkate değer bir yerinde Bediüzzaman şöyle hitap ediyordu:
    "Bu dünya-yı deniyye şan ve şerefiyle öyle bir meta değil ki, sizin gibi insanları işba etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzat olsun."
    ***
    Erzurum ilk dönem milletvekillerinden Mehmet Salih Yeşiloğlu, Üstad Bediüzzaman Hazretlerine bir mektup yazarak tarihçe-i hayatı ile ilgili olarak kendilerinden on maddelik bir sual sormuştu. Mektubu ve soruları şöyledir:
    "Muhterem üstadım, sizin hakkınızda şair merhum Mehmed Âkif Bey ile Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye âzâlığında bulunmuş olan merhum Mehmed Şevketî'den dinlediğim kıymetli notlarım vardır. Hâl-i tercümenizi o zatlardan topladıklarımı yazmak mecburiyetinde kaldığım için lütfen suallerime kısa kısa cevap yazınız. Kendi namıma yazacağım hâl-i hayatnamenizi arzu ettikleri kadar mufassal yazmak emir sizindir.
    Mehmed Salih Yeşiloğlu

    Salih Yeşil'in Bediüzzaman'a Sualleri
    Sualler:
    l. Hangi tarihte ve nerede Cenab-ı Hak sizi dünyaya getirdi?
    2. Baba ve büyükbabanızın adı ve mesleklerini lütfen yazınız.
    3. Kimlerden ve nereden ders okudunuz?
    4. Van Valisi Tahir Paşanın konağında ne kadar kaldınız? Ve o zata ne okuttunuz?(Meşrutiyetin ikinci senesinde Erzurum'a vali olarak gelen Tahir Paşa merhum bir Ramazan iftarında sofra başında sizin mezayanızdan uzun uzadıya bir şeyler anlatmıştı.)
    5. Meşrutiyetin ilânından kaç ay evvel İstanbul'a geldiniz? İttihatçılar, halka nasihat için sizi Selânik'e götürmüşlerdi. Selânik'ten sonra sizi Rumeli'de hangi şehirlerde gezdirdiler?
    6. Balkan Harbine iştirak ettiniz mi?
    7. Umumi Harbte nerede esir oldunuz? Ruslar sizi hangi şehirlerini gezdirdiler? Hakkınızda ne gibi muamele yaptılar? Tazyikte, hakarette bulundular mı?
    8.Hangi tarihte esaretten firar edip hangi tarihte İstanmbul'a geldiniz? Ve hangi tarihte Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye Aliyyesine âzâ oldunuz?
    9. Millî Meclisin ilk devresinde Ankara'ya geldiğiniz zaman evvela hürmete, bir hafta sonra da meclisin teneffüs salonunda ve soba başında, "Abdest, namaz Cenab-ı Haktan yardım isteyiniz" sözlerinizden dolayı Reis-i cumhurla münakaşadan sonra Ankara'dan uzaklaştıktan sonra ilk olarak nereden nereye nefyolduğunuz? Ve ol vakit Diyanet Riyaseti tarafından bir emre müsteniden size vaizlik namiyle elli lira maaş tahsis edilmiş iken bu maaşı neden kabul etmediniz?
    l0. Hangi şehir ve kasabada iken yazdığınız kitaplar bahanesiyle Eskişehir'e sevk ve mahkum oldunuz? Ve kaç sene hapiste kaldınız? Ve hapisten çıkarıldıktan sonra nereye nefyolundunuz?
    ll. Kastamonu'da kimin ihbariyle hükümet sizi Denizli cezaevine sevk etti? Kaç ay hapishanede kaldınız? Hapsinize sebep olan kitaplar tetkik olunup muzır olmadıkları anlaşıldıktan hükmen serbest bırakıldıktan sonra, o hayatınızın mahsulu olan âsarınız size iade edildi mi? Lütfen pek kısaca bu suâllerin cevabını yazınız.
    (Büyük boy el yazma Üstadımızın kitaplarından Emirdağ Lâhikası, s.79.)
    Mehmet Salih Yeşiloğlu
    Bediüzzaman Hazretlerinin Salih Yeşil'in bu suallerine verdiği cevabî mektubu Emirdağ Lâhikası'nın l. cildinin l58 ve l59. sayfalarında mevcuttur. "Aziz, sıddık, âlicenap eski ve yeni kardeş Yeşil Salih" hitabiyle başlayan mektubun son cümlesi şöyledir: "İnşaallah sizi hiç unutmayacağım. Bu halimde bu alakadarlığınız benim çok ağır sıkıntılarımı hafifleştirdi Allah senden razı olsun, âmin."

  2. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


  3. #22
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    AHLATLI İSMAİL HAKKI ARSLAN

    İsmail Hakkı, rüştiye mezunudur ve mübaşirlikten emeklidir. Üstadı tanıyışını ve onunla birlikte geçen günlerini şöyle anlatıyor:

    "Ona kurşun tesir etmiyordu"
    Birinci Cihan Harbinde Ruslara karşı Pasinler'de harbettim. O zamanlarda bizleri Ahlat'tan toplayarak cepheye götürmüşlerdi. 1915'lerin Mart aylarındaydık. Lapa lapa kar yağıyordu. Her taraf bem beyazdı. Bizler Ruslara karşı aziz vatanımızı müdafaa ediyorduk. Siperlerden başlarımızı çıkaramıyorduk. Çünkü yağmur gibi kurşunlar yağıyordu. Yağmur gibi yağan mermilerin altında savaşıyorduk. Adetâ göklerden sarapneller yağıyordu. En çok aciz olduğumuz bu konuda havada patlayan sarapnellerdi. Şarapneller bizleri çok kırıyor, büyük zayiatlar veriyorduk. Havada patlayan şarapneller parçalar halinde sağa sola dağılıyordu.
    İşte tam bu esnada Molla Said-i Meşhur da siperleri dolaşıyordu. Bir ara atının üzerinde dere boyunu geziyordu. Bu esnada siperlerden çıkanlar oluyordu ve bunlar vurularak şehid oluyorlardı.
    Ben hem Molla Said'i görmek, hem de ellerini öpmek istiyordum. Fakat içimde vurulmak endişesi vardı. Ben çok öncelerden beri Molla Said'i ve Bediüzzaman ünvanını duymuştum. Fakat bu büyük zatı ilk defa Pasinler'in bu kanlı cephesinde görüyordum. Biri ara baktım, bu büyük kumandan benim hizama gelmişti. Kalkıp görmek istiyordum, ama vurulmak endişesiyle korkuyordum. Ona bir şey olmuyordu. O dehşetli anlarda kendi kendimle konuşmaya başlamıştım.
    Kendime dedim: "Vallahi vurulsam da ben bu zatı ziyaret edeceğim."
    Aniden ayağa kalktım, ama mermiler vızır vızır yanımdan geçiyordu. Bu sırada Molla Said-i Meşhur'un şöyle hitap ettiğini işitmiştim:
    "Allah için cihad ediniz. Allah bizim muînimizdir!"
    Daha sonraları yanıma gelip ellerini sırtıma vurarak bizlere korkmamamızı, zafere ereceğimizi bildiriyordu.

    Sibirya'ya sürgün ve sürgünden kaçış
    Sonraları Ruslar bizleri esir edip Sibirya'ya sürgün götürdüler. Molla Said-i Meşhur'u bizlerden ayırıp başka bir kampa götürmüşlerdi. Beni başka bir grupla Sibirya'ya götürdüler. Bu esaret günleri ve daha sonraları ben Sibirya'da ve Bakü'de uzun yıllar kaldım. Ancak altı yıl sonra Bakü'den ayrılıp Ahlat'a gelebildim.
    Bizim firar hadisemiz çok zor olmuştu. Bir ara bende takat derman kalmamıştı. Benim de içlerinde olduğum kervan beni terk etmişti. Ben yorgunluktan ve perişaniyetten dolayı daha ileriye gidememiştim, ayaklarım çekilmişti. Kervan beni attı ve gitti.
    Bana, "Artık seninle uğraşacak vaktimiz yoktur" dediler ve beni bırakıp gittiler. Yalnız ve her şeyden ümitsiz olarak beklerken, bir ara baktım, kıble tarafından bir zat geliyor. Bana o anda dedi:
    "Kalk, ne duruyorsun buralarda?"
    O ara bana bir cesaret geldi, sanki canlandım. O sırada bana "Kalk!" diyen zatı tanımadım, yalnız savaşta sırtında bulunan pelerin gibi bir bez sanki yüzümü sıyırdı, yüzümü okşayarak geçti. Ben bu heybetli zatın ikazından sonra sanki yeniden canlandım. Bana büyük bir kuvvet ve can geldi. Bismillah deyip, kalkarak yoluma devam ettim.
    Nihayet biraz gayret ve yorgunluktan sonra bizim kervana kavuştum. Bu defa onlar şaşırıp kalmışlardı. Ben başımdan geçen bu hadiseyi Bediüzzaman'ın büyük himmetine, yardımına ve kerametine bağlıyorum. Molla Said'in duaları hürmetine yeniden hayata kavuşmuştum. Ben buna, "Ancak o zat olabilir" diye inanıyorum. Hele yağmur gibi şarapneller ve kurşunların yağdığı bir sırada, atın üzerindeki o heybetini ve celâlini hiçbir zaman unutamam. Bu zat, yâni Bediüzzaman Molla Said-i Meşhur, hem kumandan hem de evliyaydı. O, zamanın Abdülkadir Geylanî'sidir. Sonra kendisi çok güzeldi. Bedenen ve sureten erkek güzeliydi. Babayiğitti ve çok mehîbti, çok heybetliydi.
    Bütün bu olup bitenlerden sonraki zamanlarda Üstad Bediüzzaman'ın bütün vatanımızdaki büyük hizmetlerini duyarak, çok seviniyor ve Üstadı çok seviyordum.

  4. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


  5. #23
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    HALİL ÇINAR

    "Bu kurşunlar Müslümana tesir etmez"
    Nur Üstad Bediüzzaman'la beraber Birinci Cihan Harbinde Erzurum-Pasinler cephesinde Ruslara karşı çarpışan Halil Çınar l889'da Van'ın Ahlat kazasında doğmuş ve yine aynı yerde l970 senesinde rahmete kavuşmuştu.
    Oğlu Mahmut Çınar, babası için şunları söylemektedir:
    "Babam, Halil Çınar l328'de muvazzaflık askerliğini bitirmiş, l329'da Üstad Bediüzzaman'la beraber Cihan Harbinde l330 ve l33l'de Kafkasya Cephesinde Rus ordularına karşı kahramanca çarpışmışlardı.
    "Birinci Cihan Harbinin o dehşetli günlerinde, Kafkasya dağlarında; kışın yağmur ve karları altında, mevzide bulunurken, amansız bir müsademe ve çarpışma oluyor. Bediüzzaman Hazretleri, bizzat kendi askerlerinin ve keçe külahlı fedâilerinin başında milis albayı olarak yağmur gibi yağan Rus'un kurşunlarının önünde, mevzileri ve siperleri mütemadiyen gezmek suretiyle idare ediyordu.Çok celalli ve heybetli bir şekilde askerlere kumanda ediyordu. Rus'tan gelen kurşunlar, Bediüzzaman'ın aziz vücuduna isabet ettiği halde, kendisine hiç tesir etmiyordu. Aynı zamanda elini kaputunun cebine atarak, Rus kurşunlarını cebinden çıkararak, Müslüman askerlere gösteriyordu. Vücuduna değmeyen kurşunları askerlere gösterirken, şöyle diyordu: "Bu kurşunlar bihakkın Müslüman olanlara tesir etmez."
    Mahmut Çınar babasından bu hatıraları dinlerken, çok sevip ve heyecanlandığını ve hiç unutamadığını ifade etmektedir.
    (Bu röportajı Van'dan yapıp gönderen Mustafa Öztürkçü kardeşime teşekkür ediyorum.)

  6. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


  7. #24
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    OSMAN BİRGÜL
    (Kürt Osman)

    "Büyük kumandan Bediüzzaman"
    On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, l896da doğan Osman Birgül'ü, l9 Mayıs l984'te Samsun'da ziyaret edip hatıralarını dinlemiştim. Samsun'da kendisine "Kürt Osman" diyorlardı. Biz de bu lâkapla arayıp bulduk. Bir namaz çıkışından sonra oturup Üstadı konuştuk. Çok yaşlı olmasına rağmen, dinç ve kuvvetli hafızasıyla, elli-altmış sene evvel yaşadığı anları bugün gibi anlatıyordu.
    Osman Birgül, Bediüzzaman'ı Birinci Cihan Harbinde, Pasinler cephesinde görmüş. Elini öpüp duasını almıştı. O esnada kendisi Hamidiye Alayında nefermiş. Hamidiye Alayı kumandanlarından, Hasan Ali aşiretine mensup Abdülbaki Bey isimli bir zatla yine Alay Komutanı Süleyman Bey de Bediüzzaman'a gidip hürmetle elini öpüyorlarmış. osman Birgül "Büyük kumandan Bediüzzaman bizlere dua ediyor, cesaret veriyor, 'Kâfirden korkmayın, zafer bizimdir, Müslümanlarındır' diyerek teşvik ediyordu" diyor.
    Osman Birgül Bediüzzaman'ın savaşta beş-altı defa hafif yaralar aldığını, başında padişah tacı gibi bir sarık bulunduğunu, sırtında cübbe olduğunu anlattı.
    Üstadı son olarak da Trabzon'da, Bediüzzaman Batı Anadolu'ya sürgün edilirken görüp ziyaret etmiş ve duasını almış.
    Savaş günlerinde düşman askerlerine aman vermediği için "Osman Keskin" diye anıldığını anlatan bu yaşlı gazinin oğlu da Kore Savaşında şehit düşmüş.

  8. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


  9. #25
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    Yedi cephede çarpışan

    MUSTAFA YALÇIN

    1895'de Bolu'nun Yığılca kasabasında doğdu. Birinci Cihan Harbinde muhtelif cephelerde bulundu. Bediüzzaman'ı harp çephesinde ve Sibirya esaretinde tanıdı.

    Yığılcalı Mustafa Yalçın'ı nasıl bulduk?
    Düzceli dostların temin ettikleri bir arabayla Yığılca otobüsünün peşine takılmıştık.
    Yığılca'da kendimizi, gönülden dost ve kardeş Dilaver Kanber'in sıcak alâkasına bırakmıştık.
    Yığılca'nın en uzak bir köyü olan Homrus'a gidecektik. Bir saat kadar arabayla gittikten sonra, iki saat kadar da yaya gidecektik.
    Yeşilin en güzel renkleriyle çevrili yollar, gürül gürül akan çoşkun sular, tabiatın insan ruhunu okşayan, kalbinin sesini duyuran manzarasını seyderek, Yoğun Pelit köyüne ulaşmıştık.
    Kısa süren molada, köylülerle, hasseten ihtiyarlarla sohbet esnasında, aradığımız, ziyaretine gitmek için yollara düştüğümüz zatın az önce bir kamyonla Yığılca istikametine gittiğini öğrenmiştik.
    Bu defa yarı yoldan tekrar Yığılca'ya dönmüştük. Aradığımız "Gök Göz" lâkaplı "Recep oğlu Mustafa"yı veya "Mustafa Yalçın"ı Yığılca kahvehanesinde çayını yudumlarken bulmuştuk.
    Ak sakallı, ak yüzlü, seksen dört yaşındaki, cepheden cepheye koşmuş gazi dedeyi, Dilaver Kanber Beyin evinde dinlemeye başlamış, notlarımızı tutuyorduk.
    Kafkasya'dan Galiçya'ya, oradan da Sibirya'ya kadar uzanan bir uzun hatta on senesi geçmişti. Bu on seneyi birkaç sayfaya sığıştırmaya çalışıyorduk.

    Başımızda Molla Said vardı
    Mustafa Yalçın Efendi safi haliyle anlatıyor, biz de dinleyerek yazmaya çalışıyorduk:
    "İsmim Mustafa Yalçın, l3ll (l895) doğumluyum, Seferberlikte asker oldum. Askere giderken evliydim. Bir kız çocuğumu beşikte bırakarak vatan müdafaasına koştuk.
    "İlk defa bizi 9. Depo Alayının bulunduğu Adapazarı'na götürdüler. Orada talim, terbiye gördük.
    "O zamanlar Çanakkale'de muharebeler devam ediyordu. Top sesleri Ada'dan (Adapazarı) işitiliyordu.
    "Çok sıkı ve acele bir talim gördük. Bizi hemen Çanakkale l9. Kolordu l57. Alaya verdiler. Bizim dehaletimizden 20 gün sonra savaş sukût etti. İngilizlerin 'yarım dünya' dedikleri gemisini batırdık. Bizi Çanakkale'den apar topar alarak, Doğu Cephesine götürdüler. Kars'ta 8. Fırka'da idik. Başımızda Molla Said vardı. Ruslar ve Ermeni çeteleri durmadan saldırıyorlardı.

    Molla Said bize dersler verirdi
    "Molla Said bize o zaman 'Tıfılya' dediğimiz dersler veriyordu. Bu dersler geceleri hep devam ediyordu. Hasankale'de Molla Said'le birlikte Ruslara karşı amansızca savaştık. Hoca'nın başında önce sarık vardı. Ama savaş sırasında 'keçe kalpak' dediğimiz başlığı giyiyordu.
    "Ben o sırada Hasankale'de yaralanıp, geri geldim. O zaman kalçamdan (işte yarası hâlâ açık) şu şarapnel yarasını aldım. Orada erkekliğimi kaybettim. Ben çoktan ölürdüm, ama Molla Said yanındaki dört arkadaşa birer dua yazıp vermişti. Onu boyunlarımıza astık. Bize hiç kurşun değmedi. O zaman bir Müslümana yüz gâvur ateş ediyordu. Sonunda yaralandım, beni geri aldılar. Molla Said savaşa devam ediyordu. Beni Konya'da tedavi ettiler. Ondan sonra batıya, Avusturya, Karpatlara, Galiçya cephesine götürdüler.

    At üstünde kitap yazıyordu
    "Molla Said Efendi kahraman bir insandı.
    "O, atın üzerinde cephede, önde hücum ederdi. İyi silâh kullanırdı. Sipere girmezdi.
    "Bir ara Doğu Cephesinde bazı birliklerin dağılmak üzere olduğu haberi Molla Said'e söylendi. Molla Said ihtilafları hemen kaldırdı. Dağılmamayı sağladı. Çok güzel anlatıp, sanki insanları büyülü"Sonra o cehennemi savaş içinde at üzerinde kitap yazıyordu. Yazdıklarını talebeleri, gençler de yazıyorlardı. Çok iyi ata biniyordu. Ruslara taş çıkartıyorlardı. Bize, "Hiç korkmayın Müslümanın imanı her güçten daha kuvvetlidir" diyordu. Bize her gece yazdığı kitaplardan okuyordu. Ben cahil olduğum için pek bir şey anlamıyordum. Ama Molla Said'i görünce cesaretim had safhaya çıkıyordu. Heybetli bir insandı. Bize karşı da çok müşvik davranıyordu.

    Sibirya'da Molla Said'le karşılaşıyoruz.
    "Sonra biz Avusturya cephesinde Ruslara karşı savaşa girdik. Sol cenahta Avusturya, sağ cenahta Almanlar vardı. Avusturyalılar, Ruslara teslim olunca bize oyun ettilen. Sol cenah boşalınca biz esir düştük. Tam 30 bin kişi idik. Bizi hep esir aldılar. Sonra trenlere bindirip 42 gün tren yolculuğundan sonra Sibirya'ya götürdüler. Yolda bize çok eziyet ettiler. Yaralılara bakmadılar. Her istasyonda bizi indirip, eziyet ediyorlardı. Bir parça ekmeği havaya atıp, bizi saldırtıyorladı. Sonra resimlerimizi çekiyorlardı. Sibirya'ya bizi dağıttılar. Gruplar halinde kamplarda kalıyorduk. Tarih falan bilemem. Ben cahilim. Onun için hâdiseleri sıraya koyamıyorum. İşte biz oraya varınca bir Doğu Cephesinden esirler gelmiş, dediler. Kampta merakla hep dışarı toplandık. Çok esir vardı. Ama karşıdan iki kişiyi getiriyorlardı. Onları iyi kolluyorlardı. Bir de baktım Molla Said ve yanında İznikli Osman dediğimiz bir talebesi vardı. Sandık gibi bir şey taşıyordu. Onun içinde Üstad'ın kitapları vardı. Osman'dan başkasını yanına sokmuyorlardı. Osman, Onun hizmetine bakıyordu. Kendisi yaralı idi. Bacağı yaralanmıştı. Orada tedavi ettiler. Onu da bir koğuşa yerleştirdiler.

    Sibirya'da iken, "ileride buralar da Müslüman olacak" diyordu
    "Havalar çok soğuktu. Orada gece-gündüz belli olmuyordu. Güneş batmazdı. Orada da geceleri Molla Said Efendi boş durmuyor, yasak olmasına rağmen gece başka kamplara gidip gidap okuyordu. Gündüzleri namazları bize kendisi kıldırıyordu. Önce müdahale edip, kıldırmadılar. Sonra Üstad onlara birşeyler söyledi, biraz serbest bıraktılar. Kalabalık olarak bir araya getirmemeye çalışıyorlardı. Orada biz Ona 'Diyanet Reisi' diyordu. O Rus nöbetçilerine bile din anlatıyordu. Dinleyen nöbetçilere zabitleri baskı yapıyorlardı. Molla Said Efendi, bize hep moral veriyor, 'Üzülmeyin, kurtulacağız'diyordu. Ben Üstad'ın Sibirya'da geceleri uyuduğunu bilmiyorum. Hep okuyordu. Bir şeyler not ediyordu. Ve bize: 'Gelecek zamanda buralar da Müslüman olur; ama şimdi anlamıyorlar' diyordu. Biz de kendisi başımızda olunca hiç korkup üzülmüyorduk.

    Sibirya'dan kaçıyoruz
    "Bir gece yarısı idi. Üstad bizim bulunduğumuz 15-20 kişilik bir bölmeye geldi. Bize ders yapıyordu. O arada koşarak biri geldi. Bu Konyalı Tahir dediğimiz arkadaşımdı. 'Bu gece kaçalım' dedi. On yedi kişi toplanıp karar verdik. Üstad bize katılmadı. O gece onu son görüşüm oldu. Bizim için dua etti. Rus nöbetçisini boğduk. Tel örgüden sürünerek geçtik. O gece hayli yol aldık. İçimizde yol bulan zabitlerimiz vardı. Bunlardan hatırladıklarım, beş zabit vardı: Binbaşı Ethem Bey, pusula tayini işlerine baktı. Yıldızlardan ağaç yosununa kadar herşeyden o yön buluyordu. Akıllıydı. Molla Said'den eğitim görmüştü. Bir de Kâmil Bey diye bir binbaşı vardı. Hatırlıyorum. Doğudan batıya doğru Petersburg , Doğu Almanya, Romanya ve sonunda İstanbul'a geldik. Bizi yarı yolda yakalayıp, sorguya çektiler. 'Savaşta buralarda kaldık. Bir daha çıkamadık. Biz işçiyiz' dedik. Onlarla hep Kâmil Bey ile Ethem Bey konuşurdu. Dillerinden anlıyorlardı. Bu8lar esirlerden değil, 'vorni'dir deyip bizi saldılar. Vorni: İşçi demektir. Kâmil Bey Doğuda Pasinler'de çarpışırken benim bölük komutanım idi.
    "Rusya'dan dönüşümden sonra dinlenmeden Kurtuluş Savaşına girdim. Orada da kolumun yarısını kaybettim. Ben 14 sene hiç asker çantasını omuzumdan indirmedim. Yemen, Çanakkale, Ruslarla Doğuda, Batıda Galiçya'da, Kurtuluş Savaşında tam 7 cephede bulundum.

    "Bu vatanı nasıl severdi?"
    "10 yıl öncesine kadar yine dinçtim. Hareketliydim. 10 yıl önce Molla Said'in Kars cephesinde bana yazıp verdiği duayı boynumdan düşürüp, kaybedince bana birden ihtiyarlık çöküverdi. Ah! O tatlı dilli Molla Hocamın yüzünü bir kere daha görmeye canımı veririm. Bu vatanı nasıl severdi. Hatta Ona Ruslar şaşar kalırlardı.

    Molla Said, Nikola'ya ihtiram etmemişti
    Biz Batıdan esir olup Sibirya'ya gittik. Molla Said, Doğudan esir olmuştu. Bir koca gâvur vardı: Nikola diyorlardı. Ben onu Petersburg'da (Leningrat) görmüştüm. Zalim biriydi. Molla Said ona ihtiram etmemiş. Onu çok kızdırmış. Hatta astıracakmış. Sonra Üstadı dindarlığından
    astırmamış. Rus zabitleri, Üstad'a ayrı bir gözle bakarlardı. 'Bu madam Nikola'ya
    meydan okumuş, acaip bir adam' diyorlardı. Ben sonra Molla Said'in kaçtığını duydum;
    ama bulup göremedim.

    "Hep iman lazım, diyordu"
    "Şimdi, 'Molla Said gelmiş, savaşa seni çağırıyorlar' deseler koşarak giderim. Molla Said ile savaşmak bir orduya iferman okumak demektir. O korkusuz bir adamdı. Gecesi-gündüzü İslâm işleri ile uğraşmaktı. 'Hep iman lâzım' diyordu. 'İman herşeye bedel' diyordu. Ondan ötürü de Ermeniler ve Ruslar ondan bezmişlerdi. Kerâmetli bir adamdı. Yoksa bir kurşun yer ölürdü. Top gülleleri arasında at koşturup, kitap yazmak kimin aklına gelir? 'Bu kitap çok önemlidir' diyordu."

  10. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


  11. #26
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    Enver Paşanın amcası
    HALİL PAŞA

    Savaş esnasında Bediüzzaman'la mektuplaşıyordu
    Bediüzzaman'ın yakın dostlarından birisi de Harbiye Nâzırı Enver Paşanın amcası olan Halil Paşadır.
    Harbiyeden mümtaz yüzbaşı olarak mezun olan Halil Paşa, Birinci Cihan Harbinde tümen kumandanı olarak vazife görmüştür. Bilhassa İran, Van ve Bitlis cephelerinde kahramanlıklar göstermiştir. Harb esnasında gönüllü milis albayı olarak vazife gören Bediüzzaman'la mektuplaşmaları ve haberleşmeleri olmuştur.
    İşârâtü'l-İ'caz tefsirin kâtibi, Bediüzzaman'ın talebe ve fedâisi Molla Habib Efendi, Bediüzzaman'la Halil Paşa arasında irtibat ve haberleşmeyi sağlıyordu.
    Molla Habib, bu irtibat görevlerinden biri esnasında, bir İran dönüşü, eski ismi Vastan, yeni isim Gevaş olan kazâda Ruslarla muharebe ederken şehit düşmüştür.
    Molla Habib'le ilgili olarak gerek Emirdağ mektuplarında ve gerekse Nur'ların diğer yerlerinde bahis ve hatıralar vardır.

  12. #27
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    BİNBAŞI ALİ HAYDAR

    "Firarda Volga Nehrini birlikte geçtik"
    Uzun yıllar Selânik Askerlik Şubesinde görev yapan Çorum'lu Binbaşı Ali Haydar Bey, Bediüzzaman'la birlikte Rusya'dan nasıl firar ettiklerini şöyle anlatıyor:
    "Bediüzzaman'la birlikte volga nehrini çok harika bir tarzda geçtik. Nehri geçerken, ayağımız kara gömülür gibi, bazan topuğumuza, bazan dizimize kadar suya batıp çıkıyorduk. Ben çok heyecanlanıyordum. Nehri geçtikten sonra Bediüzzaman bana dönüp dedi ki:
    "Kardeşim Ali Haydar, Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa Aleyhisselâm'a denizi musahhar ettiği gibi, bize de senin yüzün hürmetine Volga nehrini musahhar etti.'
    "Benim üzerimdeki hayret ve şaşkınlığı gidermek istiyordu. Ben cevaben kendisine dedim:
    "Nasıl geçip kurtulduğumuzu ben biliyorum. Ama siz bilirsiniz Üstad'ım, yine de sizin dediğiniz gibi olsun."
    Araştırmalarımızda Ali Haydar Bey hakkında, daha aydınlık bilgiler elde edemedik.

  13. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


  14. #28
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    DR. M.ASAF DİŞÇİ


    Dervişoğullarından M. Asaf Dişçi, l884 yılında Erzurum'da doğmuş. Birinci Dünya Savaşında Ruslara esir düşmüştü. Bediüzzaman Said Nursî ile birlikte Kosturma'da esaret hayatı yaşamıştı.

    Bediüzzaman'la geçen esaret günleri
    M.Asaf Dişçi, Bediüzzaman'la karşılaşmasını ve hatırladıklarını bize anlattı.
    Bu hatıralarında Asaf Dişçi diyor ki:
    "Esaretten önce beni Sarıkamış'ın Hamamlı köyüne götürmüşlerdi. Daha sonra ise Sibirya'ya sevkettiler.
    "İşte Bediüzzaman'ı orada gördüm. Kosturma eyaletinin Kilogrif kasabasındaydı. Daha sonra Onu içerlere, büyük esirler kampına, Kosturma içlerine sevkettiler. Birlikte altı ay kadar kalmıştık.
    "Bir odayı mescid yapmıştı. Kendisi alay komutanı olduğu için, maaş da alıyordu. Aldığı maaşları hep hayır hizmetlerine sarf ediyordu. Mescide harcıyor, çeşitli masraflar ediyordu. Esirler kendisine alay komutanı olarak çok hürmet ediyorlardı. Kendisi ise 'Ben hocayım' diyordu. Esirler iade edilirken de kendini hoca olarak tanıtmak istiyordu.
    "Günlük yaşayışı da, çok sade idi. İki yumurta, bir dilim ekmekle günlerini geçirirdi. Benim anlattıklarım sadece gördüklerimdir. Yoksa bunlar Onun hayat ve hatıralarının yanında, pek ehemmiyetli değil. Sonra aradan yarım asır geçtiği için hep unuttum.
    "Vakitleri hep dolu idi. Tefsir okur, esirlere ders verirdi. Esir askerler ve subaylar kendisine çok hürmet ederlerdi. Yanında kimse öyle rastgele konuşamazdı. Ayağını bile uzatan olmazdı. Şayan-ı hürmet bir insandı. Kaldığımız yer büyük bir sinema salonuydu. Salonun bir kısmını bölerek mescid yaptırdı.
    "Dehşetli kışlar oluyordu. Kızaklarla nakliyat yapılıyordu. Bir gün koğuştan çıkmış, karargâha gidiyordum. Yolda tuvalete çıkmıştım. Sonra elimi karla temizliyordum. O sırada kendisiyle karşılaştık. Kar-tipi, göz gözü görmüyordu. Kış-kıyamet bütün şiddetiyle devam ediyordu. Bana doğru gelerek: 'Sakın ellerini bir yere sürme' mahçup oldum.' Aman efendim ne münasebet, beni çok mahcup ettiniz' dedim. Gülerek, 'Ellerini uzat, sen benim kardeşimsin' diye iltifat etti.
    "Esarette boş zamanlarımız da çok olduğu için, her gün Kur'ân'dan yedi cüz okurdum. Onun iltifatlarını, iftiharla kabul ederdim. Babana mektup yazarsan selâm yaz' derdi. O zaman ne kadar kuvvetli bir imanımız vardı. Harplerde ne kadar korkusuzduk. Şehadeti canıma minnet bilirdim.
    "Esaretim 22 ay sürdü. Tekirdağ'lı bir arkadaşla esaretten kurtulduk ve İstanbul'a geldik. Daha sonra Üstad Bediüzzaman'la İstanbul'da yine görüşmelerimiz oldu.
    "Onun gibi bir kimseyle birlikte esaret hayatı yaşamak, hayatımın en unutulmaz günleridir. Bu Allah'ın bir lûtfu ve ihsanı olmuştu benim için."
    Şiire de merakı olan Asaf Dişçi, bize bir şiirini okudu:
    "Gelince vakti zamanı
    Erişir lütf-u Sübhani.
    Olmazsa izn-i Rabbani
    Edemez kimse ihsanı
    Bu da bir kerem-i Yezdani
    Diledi nasip etti imanı."
    Asaf Dişçi Beyin hatırası, Sibirya buzullarından bir pencere açmıştı. Bu esaretin Şâhitler'in Dilinden Asaf Dişçi, Bediüzzaman'la geçirdiği günleri hayatının en tatlı ve şerefli anları olarak iftiharla yadediyor.

  15. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


  16. #29
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    Bediüzzaman'ın, Rus
    kumandanına ayağa
    kalkmadığını yazan

    ABDURRAHİM ZAPSU


    Bediüzzaman'ın Rusya'da esarette iken, kampı teftişe gelen kumandana ayağa kalkmaması hadisesini ilk defa basında duyuran Abdurrahim Zapsu'dur.
    Hadise, l9l7 yılında, Moskova'nın kuzeydoğusundaki Volga nehri kenarında Kosturma'da cereyan etmiştir. O yıllarda Hazar Denizinde, Nargin Adasında esir olan Abdurrahim Zapsu, hadiseyi bir subaydan dinlemiştir.
    Aradan otuz sene geçmesine rağmen, Bediüzzaman hadiseyi hiç kimseye anlatmamıştır. Abdurrahim Zapsu'nun l948 yılında Ehl-i Sünnet mecmuasında hadiseyi anlatan makalesini kendisine okuyanlara Bediüzzaman şöyle demiştir.

    Bediüzzaman hâdiseyi doğruluyor
    "O esaret hadisesinin aslı doğrudur. Fakat şahidim olmadığından tafsilen beyan etmemiştim. Yalnız bir manganın beni idam etmek için geldiğini bilmiyordum, sonra anladım. Ve Rus kumandanı tarziye için Ruşça birşeyler söyledi, ben bilmedim. Demek, hazır bulunan ve bu hadiseyi gazeteye ihbar eder Müslüman Yüzbaşı anlamış ki, kumandan tekrar tekrar 'affet' demiş."

    Zapsu'nun iki şiiri
    Abdurrahim Zapsu'nun İslâmî sahadaki birçok eseri yanında, güzel şiirleri de vardır. Bir münâcatında şöyle demektedir:
    Ulu Rabbim, bizi affet, ne kadar noksanız.
    Aciziz kulluğu yapmakta, evet, insanız.
    Tanırız, ümmetiyiz, Ahmed'ine hayrânız.
    Gönül ümitle dolu; ağlıyoruz, nâlânız.

    Başka bir güzel manzumesi:
    Selâhaddin-i Eyyubî'lerin, Târık'ların nerede?
    Uyan ey âlem-i İslâm, sana gafil diyen vardır.
    Evet, silkin bu cehlinden, sana cahil diyen vardır.
    Cihana ilmi öğrettin, neden cehlin esirisin.
    Senin nurunla âlem, ilmi öğrendi, terakkîler.
    Senin mahsûl-ü feyzindir, temeddünler, taharrîler.
    Hani Sıddîk u Faruk'un, hani Osmân, hani Haydar!
    Gazâlilerle Râzîler, ne oldu İbni Sinâlar!
    Hani Osman Gazi'ler, büyük fatih'lerin nerede?
    O Yavuz'lar ne oldu, nerede kaldı azm ile iman?
    Neden ilmi bıraktın, bunu mu emrediyor Kur'ân?

  17. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


  18. #30
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    Bediüzzaman'ın harp arkadaşı

    MOLLA YÂSİN SAATÇİOĞLU


    Molla Yasin Saatçioğlu (l876-l965) Van'ın kurtuluşunun kahramanlarındandır. Bediüzzaman'ın harp arkadaşı, dost ve talebelerindendir.

    "Günlerimiz harp cephesinde geçti"
    "Seydâ ile birlikte on beş yıl kadar beraber bulunduk. Aynı zamanda tevellütlerimiz de beraberdir. İkimiz de 93'lüyüz. Günlerimiz harb cephelerinde, Van'da ve Erek Dağında geçmiştir. Bir gün yolda kendisine üç hususu niçin terk ettiğini sormuştum. Bunlar, evlenmek, ilmî elbise giymek ve hacca gitmekti.
    "Bu meselelere Nur'lardaki gibi cevap verdi. Hicaz'a gitmenin maddî imkânlarla olacağını, kendisinin bu imkâna sahip olmadığını söylemiş, 'Fakat günde beş defa Allahu Ekber diyerek niyeten, hayâlen yüzünü Beytullaha çevirmek, o şekilde ibadet edebilmek büyük mazhariyettir' diye ders vermişti.
    "Her zaman ve vakti ibadet ve dualarla geçerdi.
    "Harpte büyük bir alayın başına geçti. Gönüllü fedailerle, milis teşkilâtının başında çarpıştı. Bu çarpışmanın neticesi Bitlis'te yaralı olarak esir düştü. İki sene kadar Rusya'da esir kaldı. Esaretten kurtulması da hârika ve kerâmetkârane bir hâdisedir. Onların dilini bilmediği halde Allah'ın yardımıyla o esaretten kurtuldu, vatana döndü.
    "Diğer birçok Âlimlerin ilmi deniz olsa, onun topuğuna bile ulaşamazlar. Onun himmet ve kerâmetlerini çok gördük.
    "Van'dan alınıp da Isparta'ya götürüldükten sonra bir daha görmek nasip olmadı. İnşaallah bizi öbür dünyada da terk etmez."

  19. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


  20. #31
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    SİNAN OMUR


    Bediüzzaman, "Benim üç Sinan'ım var: Mimar Sinan, Ümmi Sinan ve Omur Sinan" diyordu."
    Otuz sene evvelki menhus ihtilalin o uğursuz günlerinde, Risale-i Nur şaheserlerini okumak ve İslâmî hayatı yaşamaya başlamak gibi, şerefli bir suçtan Gaziantep lisesinden kovularak İstanbul'a geldiğim günlerdeydi.
    O günlerde vilayet karşısındaki Sinan Matbaasında Nur Risaleleri gizli gizli basılıyordu. Muhterem Abdülvahid Mutkan Ağabeyim, beni de ara sokaklardan, bazı duvarlardan atlayarak, bugünkü defterdarlığın bulunduğu yerde çalışan Sinan Matbaasına götürürdü. Burada Nur Risalelerinin basılma ve tashih gibi faaliyetlere şereflerle iştirak ederdim.

    Risale-i Nur ve Sinan Matbaası
    İşte daha önceki l957-58 senelerinde Gaziantep'te Nazım Gökçek Ağabeyin bizlere okuyarak tanıttığı Hür Adam gazetesinin sahibi merhum Sinan Omur Beyi de kendi matbaası olan Sinan Omur Matbaasında tanımıştım...
    Daha sonraki senelerde Fatih-Kıztaşı (Nurtaşı)ndaki Okumuş Adam sokağındaki evinde çok ziyaret ve sohbetlerimiz olmuştu. Merhum Hür Adam gazetesi sahip ve yazarını son olarakv vefatından bir kaç gün evvel, muhterem Ahmed Şahin Hoca ile birlikte ziyaret etmiştik. O günlerde Yeni Asya gazetesinde Bilinmeyen Taraflarıyla bediüzzaman Said Nursî çalışmamız tefrika ediliyordu. Bu tefrikanın neşredildiği Yeni Asya'nın arka sayfalarını hasta yattığı odanın çepe çevre odasına asmıştı. Iztıraplar içinde bulunduğu halde, hiç kendi hastalık ve acılarını düşünmüyor, mütemadiyen Üstad Bediüzzaman'dan bahsediyor, onun kahramanlığından, salahatinden ve takvasından, İslâmiyete olan büyük hizmetlerinden anlatıyordu.
    Rahmetli Sinan Omur, karyolasının kenarlarında gerili bulunan iplere tutunarak, yerinden kıpırdamaya ve hareket etmeye çalışıyordu. Unutamadığım o gün, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin hayatını yazmandan dolayı tekrar tekrar tebrikler ederek, hasta yatağında sevinç gözyaşları içinde, yanında ve baş ucunda hazırladığı Hür Adam gazetesinin kocaman bir cildini "Bunlar senindir" diyerek, elleriyle tutarak bana hediye etmişti.
    Bu ziyaretimden birkaç gün sonra Hür Adam gazetesinin ve Sinan matbaasının bu yiğit mensubunun cenaze namazını Fatih camiinde kılmıştık.
    Mekânı ve makamı nur olsun!
    Üstad Bediüzzaman'ı can ü gönülden seven Sinan Omur l898'de Bolu'da dünyaya gelmiş ve l974 Mart ayında rahmete kavuşmuştu.
    Hür Adam'cı Sinan Omur, Nur Üstad Bediüzzaman'ı iki defa ziyaret ettiiğini anlatmıştı. İlk görüşü Birinci Cihan Harbinde, kendi ifadesiyle "l332'de." Yani l9l6 senesinde Sübhan Dağı'nda. İkinci görüşü ise l925 senesinin başlarında İstanbul-Eminönü'ndeki Hidayet Camiinde olmuştu.

    Said Nursî'nin askeri cephesi
    Hatıralarını şöyle anlattı:
    Üstad'ı ilk olarak l332'de Sübhan Dağı'nda görmüştüm. O zaman ben muallim mektebi talebesiydim. l332'nin 24 Temmuz'unda idi. Ben l8 yaşındaydım, beni askere almışlardı. O zaman Şarkta Üstadı görmüştüm.
    O zaman üstad milis teşkilatı başkumandanıydı. Başında yeşil bir sarık, omuzunda apoletleri vardı. Devamlı at üzerinde dolaşır, orduya cesaret verirdi. Milis teşkilatının kurulmasını Enver Paşa, Vehib Paşa'ya söylemiştir. Vehib Paşa da bunu Bediüzzaman'a (O zaman ismi Bediüzzaman Said Kürdî idi) teklif etmişti. Ve böylece Bediüzzaman milis teşkilatını kurmuştu.
    Enver Paşa, milis kuvvetlerinin hazırlanmasını söylediği zaman, Bediüzzaman da, "milis kuvveti bizden, erzak da sizden" diye cevap vermişti.
    Milis teşkilatı dört-beş bin kişiydi. Said Nursî miralaydı, yani rütbesi, albaylıktan bir derece daha yüksek kaymakamlığa tetabuk ediyordu. Kuvvetlerin başkumandanlığını yapıyordu.
    Bediüzzaman'ın milis kuvvetlerine "Keçe Külahlılar" derlerdi. Ruslar, 'Keçe Külahlılar geliyor!" diye duydukları zamanlar nereye kaçacaklarını şaşırır ve bilemezlerdi. Düşmanlar, keçe külahlılarla karşılaştıklarında neye uğradıklarını anlamazlardı.
    Efendim o zaman bizim elimizdeki kılıçlar adetâ dürtmek içindi. Halbuki onlar at üzerinde silâh kullanırlardı. Attıklarını mutlaka vururlardı. Üzerlerinde beyaz bir pelerin bulunurdu. Bunun ile fedâiler araziye uyarlar, hele kış günlerindeki karda hiç fark edilmezlerdi. Keçe külahlı bir fedâi atının dizginlerini bir koluna bağlar veya kolunu atar, ayaklarını atın karnına sıkı sıkı sarar, tamamen serbest ve rahat bir şekilde, sür'atle yol alırken, seri olarak ateş ederlerdi. Çok keskin nişancıydılar, boş ateş etmezlerdi. Aslında benim bu sizlere anlattığım, devletin arşivlerinde de vardır. Bunları yakın tarihçilerimizden Feridun Kandemir de iyi bilmektedir.
    Yine bana Fahri Kırkalı anlatmıştı. Bediüzzaman Bitlis'te esir düştüğünde Sibirya'daki esir kamplarından birisine sürülmüştü. Esarette kampta iken şöyle bir hadise cereyan ediyor:
    Başkumandan birgün esirleri teftiş için kampa geldiği zaman bütün esirler ayağa kalktığı halde Bediüzzaman oturmuş vaziyette, ayaklarını da ileriye atmış, elindeki bir çomağı çakısıyla sivriltmektedir. Rus orduları Başkomutanı Nikola, Said Nursî'nin önünden geçtiği halde, o hiç tavrını bozmuyor ve elindeki çomağı sivriltmeye devam ediyordu. Tekrar önünden geçtiği halde kendisiyle hiç ilgilenmiyor.
    Tafsilatını bildiğimiz hadiseyi bana anlatan Fahri Kırkalı, "biz böyle bir kahraman görmemiştik" diye çok hayran bir şekilde bu hadiseyi çok uzun olarak bana anlatmıştı.

    "Üstadı Şeyh Said'le karıştıranların kulakları çınlasın"
    Yakın tarihimizdeki en büyük siyasiler bile Bediüzzaman'ı harcayamadılar. Müfit Bey, Şeyh Said'e tazim ettiği için asılmıştı. Bu kadar büyük zulümler yapmışlardı.
    Said Nursî'yi, Şeyh Said'in isyanına karıştıranların, onu suçlayanların kulakları çınlasın! Şeyh Said merhuma hürmet duyanları, ona selâm verenleri bile asmışlardı. Fakat Said Nursî'ye dokunamamışlardı. Niçin?
    Zira Said Nursî'nin bu isyanla hiçbir alakası yoktu. Çünkü Bediüzzaman daima müsbet hareket eden bir şahsiyetti. Gidiniz, bakınız efedim, bu hususta da Feridun Kandemir'in dosyasında tam dört tane vesika var. Dördü de müsbettir.
    Küçükyalı'da Cemal Bey, şimdi avukat. Temyiz reislerinden, O da bilmiyor zavallı. Ona kitapları, risaleleri verdim. Beyefendi çok rica ederim, Said Nursî için yapılan ve söylenen iftiraların hepsi yalan. Bu kuvvetli adam. Bu kuvvetli adamı imha etmek istiyorlar düşmanları. Biliyorsunuz, bu adam Türk milletinin imanını kurtarmak istiyor, başka bir şey istemiyor. Bu adam, Müslümanların imanını kurtarmak için elinden ne gelirse yapmış. Onlar da, yani din düşmanları da onun için ne iftira varsa yapıyorlar. Bu yapılan iftiraların hiçbirisi isbat edilemez. Gösterin bana, bu büyük Üstadın dünyada nesi var? Kürdistan kuracakmış, Kürdistanı idare edecekmiş. Şükrü Babanzadeler filân. Şurda burda. Babanzade Kürt Teâli Cemiyetinin sekreteri.
    Mevlanzade Rifat bey vardı. Serbesti gazetesinin sahibi. Bunlar tutuyorlar Kürt Teâli Cemiyeti kuruyorlar. Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Sadece bunlar değil. Çerkezler, Çerkez hükümeti kurmak istiyorlar. Lazistan hükümeti kurulmak isteniyor. Zaten eskiden Lazistan vilayeti vardı ya! Ahmed Barutçu'nun pederi o teşkilatın reisi. Kazım Karabekir, "Yapma, gel, bana yardım edin" diyor. "Pekala" diyor. "Ben teşkilatımla sana yardım edeyim öyleyse" diyor. Onlar da "Biz Pontusçuları filân mahvederiz. Buraları Rumlara veriyorlar. Biz Rumlara verdirmeyeceğiz. Biz Lazistan hükümeti kurduk burada" diyorlar. Çerkezler, Çerkezistanı Bolu ve havalisinde kuruyorlar. Düzce-müzce havalisinde Balıkesir'de Boşnaklar kuruyor. Hepsi bir yerde devlet kuruyorlar.
    O zaman bunlar da, Mevlanzâde filan öyle düşünüyorlar. Buralar Ermenilere veriliyor. "Binaenaleyh Ermenilere verilmesin" diyorlar.
    Milis Albayı Bediüzzaman da diyor ki:
    "Madem ki böyle bir kuvvetimiz var, öyle ise Osmanlı Devletinin yıkılmış olan durumunu kurtaralım. Kurtaralım devletimizi. Çünkü Osmanlı Devleti İslâmiyete en büyük hizmeti yapmıştır. Bizlere de çok büyük iyilik ve hizmetler etmiştir. Gelin bu büyük devletimizi kurtaralım. Bizler parça parça olursak birşey yapamayız."
    Dediğim gibi, Bediüzzaman'ın siyasî cephesi ve görüşü mükemmel. Daha önceleri Selanik'te filan hep İttihatçılarla beraber bulunmuştu. Onlar da bu zata hürmet ederlerdi. Enver Paşa Bediüzzaman'ın elini öperdi daima. Onun dediğini yapardı.

    "Enver paşa Bediüzzaman'ın elini öperdi"

    O hususta bilginiz var mı efendim? Üstadın Enver Paşa ile görüşmeleri hakkında bilginiz var mı?
    Çok var. Hani o anlattığım milis teşkilatını kendisine Enver Paşa kurdurdu. Enver Paşa, Vehib Paşa'ya söylemişti. Vehib Paşa da, "Bediüzzaman Hazretlerine bu işi yaptırayım" diyor. O zaman böylece milis teşkilatı kurulmuş oluyor. Bediüzzaman ve fedâilerinin gösterdiği fedakârlığı tasavvur edemezsiniz.
    *Nur Üstad Said Nursî Hazretleri Birinci Şua ismindeki
    eserinin "Dördüncü Ayet-i meşhure" kısmında Enver Pa-
    şa'nın isminin geçtiği satırın üzerine Nur talebelerinden
    birisinin yazdığı parçanın arasına bir çizgi işaretiyle çıkış
    yaparak "Şehid" kelimesini ilave ediyordu.
    O zaman Bitlis valisi Memduh Bey vardı, bir tane de Kel Ali vardı. Bediüzzaman, talebeleriyle ve fedaileriyle birlikte düşmanın eline geçen otuz tane topumuzu geri almıştı. Bunlar askerî mecmualarda vardır. Said Nursî'nin ve milis teşkilatının yaptığı hizmetler erkân-ı harbiye arşivinde bulunur.
    Cumhuriyetin ilk senelerinde ne kadar ilim adamı varsa hepsini harcadılar. Hele o şapka kanunu, ona itiraz eden bir tek kişi çıkmamıştır. İzmir Fâtihi Nureddin Paşa vardı. Sonra Bursa mebusu oldu. Ondan başka itiraz eden olmadı. Kâmil Miras'lar, Hasan Basri Çantay'lar birşey yapamadılar.

    Bediüzzaman'ın M.Kemal'le karşılaşması
    Hasan Basri Çantay anlatmıştı. Mecliste Reisicumhur seçilirken Üstad da orada hazır bulunuyor. Reisicumhuru kasdederek, "Gideyim şuna birşeyler söyleyeyim" diyor. Bunun üzerine, başta Hasan Basri Çantay olmak üzere oradakiler korkuyorlar. "Şimdi gider, birşey söyler, bizi de tehlikeye atar" diye Bediüzzaman'a mani olmaya, onu zorla durdurmaya çalışıyorlar. Ama Üstad dinlemiyor, gidiyor.
    Paşa, "Buyurun, bir emriniz mi var?" diyor.
    "Estağfirullah, emrim filan yok. Sana söylüyorum: Halim ol, selim ol, refik ol, şefik ol. İşte sana söyleceğim budur."
    Mustafa Kemal paşa "Teşekkür ederim" diyor, kendisini kapıya kadar uğurluyor.
    Bana yine Hasan Basri Çantay anlatmıştı: "Ondan sonra Mustafa Kemal, Bediüzzaman'a Şark vilayetleri müfettişliğini verdi. Diyanet İşleri Reisliğini verdi. Fakat Bediüzzaman bunların hiçbirini kabul etmedi. Mebusluk verdi. Yine reddetti. Büyük Üstad Bediüzzaman biliyordu ki, M.Kemal kendisini bu şekilde susturacak ve harcayacaktı. Zamanın müceddidi hiç kanar mı böyle tekliflere?"
    Efendim, bir de esaretteki o muhteşem kahramanlık hadisesini kim yazmıştı, biraz önce söylemiştiniz?
    Fahri Kırkalı, Bursalı makine tüfek üsteğmeni, mülazım. O zaman o da oradaymış. Harbte zaten bu kahramanlar hücum ediyorlar, düşman kuşatmış, bunlar kuşatmayı yarmak için hücum etmişler. Bana Fahri Kırkalı çok bilgi ve memcmualar da vermişti.

    Milis Albayı Bediüzzaman ve Keçe Külahlılar
    28 Eylül l990 Cuma günkü Türkiye gazetesinde Prof. Dr. Mim Kemal Öke "Tarihin Süzgeci"nden sütununda "Keçe Külahlılar" başlığı altında bir makale neşretti.
    Bu cidden nefis yazıyı, yazarını tebrik ederek, Şâhitler'in Dilinden sütunları arasına alıyorum.
    "Keçe külahlılar"
    Bugün Kazım Karabekir Paşa'nın l920 yılında Ermenilere karşı Türk ordusunun harekâtını başlattığı gündür, onun yıldönümüdür.
    Bilindiği gibi l877-78 Osmanlı-Rus Harbinden beri Ermeniler, Rusların müttefikleriydiler.
    aziziye Tabyasına, "92 Harbi"nde baskınla girmede onlar öncülük etmişlerdi.
    1914 Sarıkamış Harekâtında III. Ordunun Erzurum'dan ineceği yolu-rotayı Rus Kumandanlığına ulaştıran yine onlardı.
    Amaç belliydi: Osmanlı çökertilecek; yerine bir Ermenistan kurulacak. Ama Rusa bakarsanız, Çarlık, "Ermenisiz bir Ermenistan" istiyordu. Hedefi, sıcak sulara inmek, bu doğrultuda da Ermenileri kullanmaktı.
    Katliamla Türkleri yöreden kaçırtmak politikasının izlendiği günlerde Doğu Anadoluda genç yaşında "Bediüzzaman" adı ile anılmaya başlayan bir âlim, Seydâ, vatanın savunmasında haklı bir isim sahibi olur.
    Yanında toplanan talebelerini nişancılıkta bile eğitir. Başlarına beyaz keçe giyen ve beyaz pelerine bürünen bu "keçe külahlılar"dan Ruslar ve Ermeni-Taşnak Komitesi korkmaya başlar. "Keçe külahlılar geliyor!" haberi düşmanın yüreğine korku salarken, mağdur ve mazlum insanları sevince gark ediyordu.
    Keçe külahlıların nerede ve ne zaman ortaya çıkacakları belli değildi. Vur-kaç taktiğiyle düşmanı yıpratıyorlardı.
    Seydâ ve talebeleri en son mücadelelerini Bitlis'te verdiler. Bu çatışmada şehri düşmana teslim etmemek için vuruşan keçe külahlılar birer birer şehit düşüyorlardı. Seydâ'nın kendisi de büyük bir binanın altındaki su kemerinden atlarken ayağı taşa değdi ve kırıldı. Ayağı kırık vaziyette otuz altı saat bekleyen Seydâ, sonunda elli kişilik bir Rus müfrezesi tarafından esir alındı ve Sibirya'ya sürgüne yollandı.
    Cephede Ruslara aman vermeyen Seydâ, esir kampında da vakarını korumuştu. Kampta birgün şöyle bir hadise cereyan etti:


    Seyda esir kampında

    Kafkas cephesi komutanı Nikola Nikolaviç esir kampını teftiş ederken, Seydâ'nın bulunduğu koğuşa girdi, burada bütün esirler ayağa kalktığı halde, Seydâ'nın ayağa kalkmadığını ve kendisini umursamadığını gördü: "Acaba görmedi mi?" diye bir kaç defa daha Seydâ'nın önünden geçen Nikolaviç, sonunda dayanamayıp Seydâ'ya niçin böyle davrandığını sordu. Aldığı cevap karşısında hayretten dona kaldı. Seydâ şöyle diyordu:
    "Ben Müslüman âlimiyim. Benim kalbimde iman vardır. Kendisinde iman olan bir şahıs, imanı olmayan şahıstan efdaldir. Ben onun karşısında kıyam etseydim mukaddesatıma hürmetsizlik etmiş olurdum. Onun için kıyam etmedim."
    Bu sözleri işiten Rus Başkomutanında hayretin yerini öfke aldıve komutan, Seydâ'nın derhâl divan-ı harbe verilmesini emretti.
    Divan-ı harp kurulduğu zaman bile Seydâ tavrını değiştirmedi, kendisi hakkında idam kararı verildikten sonra sadece şu talepte bulundu:
    "Müsaade ediniz, abdest alıp namaz kılayım." Ve ölümden perva etmeyen Seydâ, dışarıda darağacı kurulurken huşû içinde dergâh-ı İlâhiyeye yöneldi.
    Seydâ huşû içinde namaz kılarken, Rus subayları ve Seydâ ile birlikte aynı kampta esir olan Alman ve Avusturya subayları hayretle kendisini seyrediyorlardı. Ölümle arasında beş-on dakikalık mesafe bulunan şahıs, nasıl oluyordu da, bu kadar sakin ve telaşsız olabiliyordu?
    İdam kararı verilince de, Seydâ'nın yerine, esir Avusturya, Alman ve diğer Türk subayları telaşlandılar ve Seydâ'nın Rus kumandandan özür dilemesini rica ettiler. Çünkü hepsi de onun nasihatlerine alışmış ve onu çok sevmişlerdi. Ancak Seydâ, bu teklifi reddetti ve inancı uğruna seve seve ölüme gitmeye hazır olduğunu söyledi.
    Namaz bitince Nikola, beklenmedik bir davranış gösterdi. Bir asker olması hasebiyle, bu cesaret, bu kararlılık, bu kahramanlık karşısında hayranlığını saklayamadı ve Seydâ'nın yanına giderek şöyle dedi:
    "Beni affediniz. Sizin beni tahrik için bunu yaptığınızı zannediyordum. Hakkınızda kanuni muamele yaptım. Fakat şimdi anlıyorum ki, siz bu hareketinizi imanınızdan alıyorsunuz ve mukaddesatınızın emirlerini ifa ediyorsunuz. Hükmünüz iptal edilmiştir, dini salahiyetinizden dolayı şayan-ı takdirsiniz. Sizi rahatsız ettim. Tekrar rica ediyorum, beni affediniz."

  21. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


  22. #32
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    MOLLA HABİB

    Aziz şehid
    dünyayı kan çanağına çeviren Birinci Cihan Savaşında nice namsız nişansız şehidler ordusunu düşünsem, Zeve Şehidliğindeki Ahmed-i Câno, Gevaş topraklarındaki Fedâî ve Bitlis kalesinin dibinden şehidler kervanına kavuşan segili Ubeyd gelir gözlemin önüne..
    İlimde ve yiğitlikte bir serdâr Üstadın yolunda nasıl can verilirmiş, diye kanlarıyla şehidlik fermanları yazan Şehid Habib tebessüm eder sanki gözlerime bakarak.....
    Nurlu Üstad,Pasinler Cephesinde kendisine kâtiplik yapan Molla Habib'den şöyle bahsetmektedir:
    "Meselâ, Harb içinde, avcı hattında düşmanın top gülleleri arasında Kur'ân-ı Hakîmin tek bir âyetinin, tek bir harfinin, tek bir nüktesini tercih ederek, o gülleler içinde Habib kâtibine 'Defteri çıkar!' diyerek at üstünde o nükteyi yazdırmış. Demek Kur'ân'ın bir harfinin, bir nüktesini; düşmanın güllelerine karşı terk etmemiş; ruhunun kurtulmasına tercih etmiş."
    ***
    "Eski Harb-i Umumîde Pasinler Cephesinde şehid merhum Molla Habib'le beraber Rsuya'ya hücum niyetiyle gidiyorduk. Onların topçuları bir-iki dakika fâsıla ile bize üç top güllesi atıyordu. Üç gülle tam başımızın iki metre üstünden geçip, arkada dere içine saklanan askerimiz görünmedikleri halde geri kaçtılar. Tecrübe için dedim:
    "Molla Habib ne dersin? Ben bu gâvurun güllesine gizlenmeyeceğim.' O da dedi: 'Ben de senin arkandan çekilmeyeceğim!' İkinci top güllesi pek yakınımızda düştü. Hıfz-ı İlâhî bizi muhafaza ettiğine kanaatle Molla Habib'e dedim: 'Haydi ileri! Gâvurun top güllesi bizi öldüremez. Geri çekilmeye tenezzül etmeyeceğiz' dedim."
    Molla Habib ve Tâlikat
    Evet, Molla Habib Milis Albayı Bediüzzaman'ın ilk nur kâtibiydi.
    İşârâtü'l-İ'caz tefsirinde ve Emirdağ mektuplarında sadece ismini okuyabildiğimiz böyle bir kahraman şehid, şefkat kahramanı bir annenin sevgili bir kuzusuydu muhakkak.
    1970'li senelerde Nur araştırmasının sevdasıyla dolaşırken Balıkesir'in Biga ilçesinin Güvemalan köyüne uğrayarak Molla Süleyman ismindeki bir nur talebesiyle görüşmüştüm. Genç ve dinç gönüllü nur kâtibi Habib'in nereli olduğunu sorduğunda eliyle çok uzakları göstererek "tâ aksa-yı şark!" diyerek Nurların ilk kâtibi Molla Habib'in de Doğubayezitli olduğunu ifade etmişti.
    Seneler çok çabuk geçiyordu. l99l yazında Bayram Yüksel Ağabeyin aydınlık gayret ve himmetleri bir hayırlı ışığın daha meydanları aydınlatmasını sağlıyordu.
    Bir asra yaklaşan zamandan beri sadece Tâlikat şeklinde ismini okuyup, duyduğumuz bu müstesna Nur Külliyesi parçalarından bir parça nihayet gün ışığına çıktı. Daha önceleri "Talikat yok Irak'ın bir şehrinde, yok Suriye'de, yok İran'ın bir köyünde bir nüshası var" derken, bir eksik nüshası Ankara'da Said Özdemir'in arşivinden çıkarken, bundan bir yıl sonra da Bayram Yüksel ve Mustafa Sungur Ağabeylerin himmetleriyle meydana çıktı. Bunlardan da Risale-i Nur Mütercimi İhsan Kasım Ağabeye intikal eden Tâlikat oradan da İsmail Yazıcı'nın sanatkâr ellerine geliyordu.
    Şehit Habib'in kâtibliğini yaptığı Tâlikat ismindeki mantık kitabını lügatler şöyle anlatmaktadır: "Bir eseri açıklamak üzere kenarına yazılan veya ayrıca eser olarak hazırlanan notlar. Bediüzzaman Hazretlerinin ilm-i mantık üzerine telif ettiği eserinin ismi."
    Nur Üstad Bediüzzaman'ın lahika mektuplarından mantık ilminin bir şaheseri olan Tâlikat'ın bahsi geçmektedir. Barla Lahikası'nda: "Risale-i Nurun tesvidinde çok hizmeti sebkat eden, temiz kalbli, ihlâslı güzel bir hâfız, müdakkik bir hoca olan Hâfız Halid'in" bir fıkrasında Tâlikat'tan bahis geçmektedir: "İlm-i mantıkta, İbn-i Sina'nın telifatından geçecek Tâlikat namında harika bir risalesi var. İşkâl-i mantıkıyeyi kıyâs-ı istikraî cihetiyle on bine kadar iblâğ edip, hiç bir âlimin yetişemediği bir derece-i ihata göstermiş..."
    Kastamonu Lahikası'nda ise Tâlikat'ın bahsi şu şekilde geçmektedir:
    "Eski Said'in ilm-i mantık noktasında bir şaheser hükmünde bulunan gayr-ı matbu Talikat'tan süzülen i'cazlı bir îcaz-ı harikada mudakkik ulemaları hayret ve tahsinle dikkate sevkeden matbu Kızıl İ'caz nâmındaki risale-i mantıkıye, Risale-i Nurla bağlanmasına ve şakirdlerinin, âlimler kısmınınn nazarına göstermek lâyık gördüm; fakat çok derindir. Bu günlerde Feyzi'ye bir parça ders verdim. Belki bir zaman Feyzi kendisi, başkasının da anlaması için dersini Türkçe kaleme alacak..."
    Muhtelif yıllarda Mehmed Feyzi Ağabeye Tâlikâtın Türkçe dersini kaleme alıp almadığını sorduğumda, "Hayır yazamadım, kaleme alamadım" diye cevap vermişti.

    Abdülmecid Nursî'nin Tâlikat için yazdıkları
    Bu eserin baş taraflarında Merhum Abdülmecid Nursî (Ünlükul)un el yazılarıyla hüzünlü satırları bulunmaktadır. Bu satırların içinde Nur Üstad Bediüzzaman'ın da kendi mübarek elleriyle yazdığı bir kaç satırı okumaktayız. Abdülmecid Ünlükul, Tâlikat'a yazdığı ön notlarında şunları ifade etmektedir:
    "Hazret-i Seyda'ya!
    "Merhum ve şehid Molla Habib'in dest-i hattıyla 'Bürhan-ı Gelenbevî'yi okurken yazdığı Tâlikat namıyla takriratınızı takdim etmekle, ellerinizden öper, duanızı isterim.
    Abdülmecid
    "Ey bu ibretâmiz evraka bakan zat!
    "Birinci Harb-i Umumi'den evvel Van vilayetinde Bediüzzaman talebelerine, hususan kardeşi ve Molla Habib'e ders verirken ilm-i mantıka dair telif ettikleri ve henüz ikmâl edemedikleri iki adet eserlerinin müsveddeleridir.
    "Zamanın selleri içinde her iki kardeş birbirinden ayrıldılar. Ennihayet Abdülmecid namındaki küçük; Ürgüp Müftüsü olup l940'ta Ürgüp'e geldi.
    "Bu müsveddeleri o zamanın yadigârı olarak muhafaza etmekte idi. Fakat heyhât, sümme heyhât o da gitti, o da gitti, zaman da geçti gitti.
    "Acaba bu müsveddeleri açıp okuyacak bir kimse olacak mı ve öyle bir zaman gelecek mi?
    "Heyhât! heyhât!
    "Tâ be mahşer mihnet-i derd ü gamla gezerim
    Bu bize bir çiledir, ey gül kaderle çekerim.
    Abdülmecid
    "Bu Tâlikat namındaki Risale Bediüzzaman Said Kürdî'nin lBürhan-ı Gelenbevî üzerine yazdığı hâşiyelerdir.
    "Bu Risale'yi yazan, halka-i dersinde bulunan en sevdiği Habib namında bir talebesi idi. Habib, Bürhan-ı Gelenbevî okurken Bediüzzaman'ın takrirlerini hâşiye şeklinde yazardı. Bu da l329'da (l9l3) idi. Birinci harb-i umumî koptu, Bediüzzaman ile Habib vâiz sıfatıyla Van fırkasıyla (Tugay) beraber Erzurum cephesine gittiler. Bir sene sonra dönüp Van'a geldiler. Ermeniler tarafından Van alındı. Bizler de Gevaş kazasına çekildik. Habib orada şehid oldu.
    "Habib'in dest-i hattıyla ve Bediüzzaman'ın ifadesiyle yazılan şu Risaleyi muhaceret esnasında memleketten memlekete, şehirden şehire çıkıp girmek neticesinde l940'ta Malatya'dan Ürgüp'e müftülük memuriyetiyle geldim.
    "Bu Risale perakende bir halde evrak ve kitaplar içinde dağıtılmış. Topladım, ciltlettirdim. Olur ki, bir zaman gelir, ilmî ve dinî bir haşir ve neşir olur, bu gibi Risaleleri okuyacak insanlar meydana çıkarlar. O zaman bu Risale ne gibi bir zekâ ve ne kadar yüksek bir fikirden çıktığı anlaşılır. Fakat heyhat! Ne o zaman gelir, ne de o adamlar bulunur vesselâm.."


    195l-Abdülmecid

  23. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


  24. #33
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    MÜKÜSLÜ HAMZA EFENDİ

    Müküs,-yeni ismiyle Bahçesaray-Van vilâyetinin yakınlarında, çok yüksek dağlar arasında küçük bir kazadır. Dicle nehri bu küçük kazadaki bir mağaradan gümbürtüler çıkartarak çıkmaktadır. l969 sonbaharında bir dostla birlikte Dicle'nin menbaındaki buz gibi sularında yıkanışımızı unutamam.
    İşte bahsini edeceğim Hamza Efendi Müküslüdür; aynı zamanda Türkoloji mezuniyet tezini yaptığım merhum hocam Ali Nihad Tarlan'ın eniştesidir. Tez çalışmalarım sırasında sık sık evine uğradığımda hocam bir defasında bana eniştesi Müküslü Hamza ile alâkalı olarak şunları anlatmıştı:
    (N.Şahiner)

    Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan'ın anlattıkları
    "l920 yıllarında İşaratü'l-İ'caz tefsirinin kâtibi, muhatabı ve talebesi Müküslü Hamza ile Darü'l-Fünun lisan fakültesine devam ediyorduk. Kendileriyle çok yakın ve samimî arkadaştık, birbirimizi çok severdik. Talebeliğimiz hep birlikte geçmişti. Benden iki-üç yaş kadar büyüktü. O Farsça kısmını, ben Fransızca ile Farsçayı bitirdim. Hamza sonradan büyük ablamla evlendi, haliyle eniştem olmuştu. Daha sonra ise Medresütü'l-Vâizîn'i bitirdi. İmam olarak orduya intisap etti.
    "l960'da altmış beş yaşlarındayken vefat eden eniştemiz, Sureye'nin hududumuza çok yakın olan El-haseke beldesinde, bizde lise müdürü denen müdür-ü techizdi."
    l978'deki Hicaz yolculuğum esnasında merhum Tarlan Hocamla konuşmuş, eniştesinin çocuklarını ve adresini sorduğumda çokdertlenip üzülmüş, evlâtlarının olmadığını söylemiş, bütün mallarının da Suriye hükûmetine kaldığını ah çekerek anlatmıştı.
    Tarlan Hocamın ablası Adalet Hanımla evlenen Hamza Efendinin Menije isminde bir kızları olmuştu. Meniji ismindeki bu kızcağız menenjit hastalığına tutularak yirmi yaşlarında vefat etmişti. Kaderin acı bir tecellîsi, ismine benzeyen hastalığın kurbanı olmuştu.

    İşarâtü'l-İcaz'ın yazılışı ve basılışı
    Müküslü Hamza'nın Abdülmecid Ünlükul ile de çok yakın ahbaplığı ve arkadaşlığı vardı. Eski Van valisi Tahir Paşanın oğlu ve yine babası gibi Van valiliğinde bulunan Cevdet Beyin Diyarbakır'daki evinde İşarâtü'l-İ'caz tefsirini yazarlarken mürekkep dökülüp kıvrılmış, bir yılanın kuyruğu şeklini almıştı. Tam bu esnada takvim yaprakları l9 Şubat l9l4 tarihini gösteriyordu. Aynı günde eserin müellifi, Ruslarla aylarca devam eden çarpışmalardan sonra, Bitlis deresinde, karlar içinde yaralı ve kırılmış ayağıyla müstevlî Ruslara esir düşmüştü.
    Bu kanlı ve şanlı günlerde İşaratü'l-İ'caz Müellifinin sevgili talebesi Habib, Harbiye Nâzırı Enver Paşanın amcası Halil Paşayla Şark Cephesinde, İran taraflarında bir haberleşme vazifesini yaptıktan sonra, eski ismiyle Vastan, yeni ismiyle Gevaş'ta şehit düşmüştü.
    Ablası Dürriye Hanımın evlâdı ve talebesi Ubeyd de, yalçın Bitlis kalesinin dibinde, sırtındaki yep yeni elbiseler içinde Rus kurşunları altında şehit olmuştu.
    Diyarbakır'da İngilizlerin Malta sürgünlerinden Cevdet Beyin evinde, Kur'ân tefsiri İşaratü'l-İ'caz temize çekilirken dökülen mürekkebin meydana getirdiği garip esaret şekliyle alâkalı olarak, Müküslü Hamza eserin dipnotunda şunları yazmakkadır:
    "Bu nakış, başı kesilmiş bir yılanın, kuyruğunu müellife sarmış olduğuna ve müelliifin yaralı olarak otuz saat ölüme muntazıran su arkının içinde kaldığı yere benziyor ve o vaziyeti andırıyor."

    İlk "Tarihçe"
    Müküslü Hamza, İşaratü'l-İ'caz Müellifinin ilk defa hayatını yazan bir zattı. Rus esaretinden dönüşünde neşredilen İşaratü'l-İ'caz'ın takdimi yedi sayfalık bir hayat hikâyesiyle başlıyordu. l9l8'de Harbiye Nâzırı Enver Paşanın kâğıt parasını verdiği Kur'ân tefsiri İşaratü'l-İ'caz'ın önsözünde, "Uzun bir zaman refakatinde ve dersinde bulunan Hamza Efendi tarafından kaleme alınmıştır. Tercüme-i halinden bir hülâsadır" şeklinde takdim edilen bu kısa biyografi "müşarünileyhin talebesinden ve Medresetü'l-Vâizîn mezunlarından Hamza" imzasıyla sona ermektedir.

    Üstadın kurtardığı talebesi
    İşaratü'l-İ'caz Müellifi, eski bir talebesi olan Müküslü Hamza'yı telmih ederek, Birinci Mecliste şöyle bir konuşma yapmıştı:
    "Eskiden Türk olmayan bir talebem vardı. Eski medresemde hamiyetli ve gayet zeki o talebem, ulûm-u diniyeden [din ilimlerinden] aldığı hamiyet dersi ile her vakit derdi: 'Salih bir Türk, elbette fâsık kardeşimden ve babamdan bana daha ziyade kardeştir ve akrabadır. Sonra aynı talebe, talihsizliğinden, sırf maddî fünun-u cedîde okumuş. Sonra ben-dört sene sonra-esaretten gelince onunla konuştum. Hamiyet-i milliye bahsi oldu. O dedi ki:
    "Ben şimdi, râfızî bir Kürdü, salih bir Türk hocasına tercih ederim.'
    "Ben de,
    "Eyvah!' dedim, ' ne kadar bozulmuşsun?' Bir hafta çalıştım, onu kurtardım, eski hakikatlı hamiyete çevirdim."
    Müellif, talebesinin ilk vaziyetinin vatana ve Türk Milletine ne kadar lüzumlu ve faydalı olduğunu meb'uslara anlatarak, dinî tahsile gereken ehemmiyetin verilmesini istemişti. Mebuslar ise doğuda üniversite açılmasını ve din tahsiline önem verilmesini kabul etmişlerdi.
    l927 yılında Hamza'nın ismi bazı hâdiselere karıştı, İstanbul'da kısa bir müddet mevkuf kaldı. l929'da ise Suriye'nin El-Haseke şehrine gitti. l93l'de merhum Tarlan Hocamın ablası Adalet Hanımı yanına aldı. Burada müdür-ü teçhiz iken Ahmed Hani'nin Mem u Zin kitabını neşretti. l960'da kendisi, daha sonra da hanımı Adalet Hanım Hakkın rahmetine kavuştu.

    "Molla Hamza Nur'ları arıyor"
    İşarütü'l-İ'caz'da imzası ve notları bulunan ve bu eserin basılmasında çalışan Molla Hamza ile alâkalı olarak Emirdağ mektuplarında şunları okumaktayız:
    "Hem on beş seneden beri şehit olmuş işittiğim ve daima Ubeyd gibi şehit talebelerim içinde ona dua ettiğim, hem İşaratü'l-İ'caz'ı, hem 'Onuncu Söz'ü tab eden Molla Hamza hayatta, Irak'ta olduğunu ve Nur'ları aradığını..."

  25. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


  26. #34
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    ABDULLAH EKİNCİ

    Abdullah Ekinci l899 yılında Van'da doğmuş, l980 senesi Ocak ayında yine Van'da vefat etmiştir.

    Onun eline su dökmek şereftir
    Yetmişsekiz yaşındaki ihtiyar adam, ince-uzun boylu, Şark şivesiyle konuşuyordu. Diğer Şarklılar gibi, Bediüzzaman'dan "Seyda" diye bahsediyordu.
    Cumhuriyetle birlikte polisliğe başlamıştı. Polislikte hizmeti yarım yüzyılı aşmıştı. Hâlâ aynı vatan görevine devam ediyordu. Çekirdekten yetişme bir emniyet mensubuydu. Yıllarca güvenlik teşkilâtında çalışmıştı. Saçını başını meslek yolunda ağartmıştı.
    Van'lının misafirperverliği, Van'lının kalp temizliği, bu ihtiyar poliste de görünüyordu.
    Elli yıl öncesinden başladı anlatmaya. O anlatırken süratle not almaya başlamıştım. Pür dikkat kesilmiştim. Anlattıklarını kelime atlamadan not alıyordum. Küçük kardeşi, Nur Talebelerinin "Molla Hamid Abi"sidir. Ona Üstad Bediüzzaman'ı tanıtan da kendisi olmuştu.
    "Üstad'ı ilk görüşüm Birinci Cihan Harbinden önceydi" diye başladı konuşmaya Abdullah Ekinci.
    "Harpten önce Üstad Van'da çok şatafatlı gezerdi. Güzel giyinirdi, kibar ve güzel bir endamı vardı. Paşaların arkadaşıydı. Horhor Medreselerinde müderristi. Ben o yıllarda idadide okuyordum. Yani bugünkü lise mânâsındaydı.
    "Biz hocalara çok hürmet ederiz. Bu sebepten Üstad'a da çok hürmet ve sevgimiz vardı.
    "Annem saliha bir kadındı. Dininde, diyanetindeydi.... O da Üstad'ı severdi. Üstad kimseden hediye gibi hiçbir şey almazdı. Ama annemin pişirdiği pilavı yerdi.
    "Üstad'ın yanına gider, kendisine hizmet ederdim. Belki elli defa eline su dökmüşümdür. Onun eline su dökmek, benim için bir şerefti.
    "Cumhuriyetten az önceydi. Kardeşi Abdülmecid Efendi Van'da Arapça hocasıydı. Üstad'ın tekrar Van'a geldiğini kardeşinden öğrendim. O zaman Nurşin Camiinde kalıyordu. Küçük kardeşim Hamid'e Üstad'dan bahsettim. Gidip hizmet etmesini, odun götürmesini söyledim.
    "Üstad bizi yabancı saymazdı. Annem de kardeşime 'Git, sen Üstad'dan, Seyda'dan ders oku' diyordu.
    "Kardeşim Hamid, Üstad'a gidip, kendisine 'elifba'dan ders vermesini söylemiş.
    "Üstad kendisine:
    "Ben mezun hocalara ders vermiyorum. Bu olur mu, Molla Hamid?' diyor. İşte bu hâdiseden sonra kardeşimin adı Molla Hamid oldu.

    Polislik mukaddes vazifedir.
    "Muhacirlikten dönmüştük. Çok fakirdik, iflas etmiştim. Memurluğa talip oldum. Anneme sorunca, 'Git, Seyda'ya sor. O razı olursa gir' dedi.
    "l923 yılındaydı. Üstad çok değişmişti. Tamamen yeni Said olduğu belli idi. Çok mütevazi bir elbise giymişti.
    "Memuriyete, polisliğe girmek istediğimi söyledim. Üstad:
    "Polislik vazifesi çok mukaddestir. Mazlumları korur, milletin malını, şahsiyetini korur, zulme imkân bırakmaz, haksızlıkları önler."
    "Üstad bunları söyledikten sonra ayrıca ilâve etti:
    "Eğer sen bunları yapabilirsen, polisliğe gir.'
    "Ben de bu mukaddes vazifeleri yapmak azmiyle polislik mesleğine girdim.
    "İki üç sene Van'da kalemde, devriyede görev yaptım. Sonra Sivas'a, daha sonra da Trabzon'da okula gittim. Trabzon'da okudum.
    "Bir sene sonra tekrar Van'a tayin oldum. Üç ay sonra Kars'a terfi emrim geldi."

    "Zaman onu tekzip eder"
    "Şeyh Said isyanında Üstad Van'daydı. İsyan haberi Ankara'yayanlış aksetmiş. Üstad'ın, Seyda'nın isyan ettiğini zannetmişler. Çok telaş etmişlerdi.
    "Süleyman Sabri Paşa, Nurşin Camiine Seyda'nın yanına geldi. Bu yanlış durumu Üstad'a bildirdi.
    "Seyda, bunu tekzip edelim, böyle bir yanlışlık olmuş' deyince, Üstad: 'Lüzum yok tekzip etmeye, zaman bunu tekzip eder' dedi."

    "Bu vatanın saadetini düşünürdü"
    Üstad'ın bu sakin ve emin halini anlatan Abdullah Ekinci Bey: "Ben mübalâğa bilmem, gördüğüm ne ise onu anlatıyorum" diyor.
    "Hayatta hocalarla, şeyhlerle çok görüştüm. Üstad'ın halini ben tavsif edemem. Seyda öyle bir Seyda'ydı.
    Allah şahidimdir,her namazdan sonra, günde beş defa dua ederdim. 'Yarabbi benim ömrümü Seyda'ya ver' diye yalvarırdım. Seyda'yı bilen bilir.
    "O bin sene evvelki asrın vasfını taşırdı. Büyük bir Müslümandı.
    "Onun kadar vatanperver az bulunur. Biz onun kadar vatanperver olamadık. Hep bu vatanın saadetini düşünürdü. Bütün çilelere rağmen yine Türk milletini bırakmak istemezdi.

    "Hediye almazdı"
    "Hiçbir kimseden hediye, sadaka, para kabul etmezdi. Bana hâdiseyi Kinyas Kartal anlattı:
    "Van'dan ayrılış anında civardan köylüler, zenginler, birçok kimseler, keselerle, mendillerle para, altın vermek istemişler. Seyda hiçbirine dönüp bakmamış.
    "Ne kadarteklifler yapıldıysa hepsini reddetmiş. Artık bu duruma, sürgün gönderilen hocalardan, Gevaşlı Hasan Efendi, Kinyas Kartal'a, 'Sen Seyda ile iyi konuşuyorsun, daha samimisiniz. Eğer kendisi almak istemiyorsa, alsın bize versin' diyor. Kinyas Kartal bunu Üstad'a söyleyince, Üstad tebessüm ediyor.
    "Seyda'yı Van'dan jandarmalar alıp götürdüler. Seyda gidince, o kadar çok üzüldüm ki, karakola geldiğimde saatlerce ağladım."
    "Sürgünden sonra bir daha Seyda ile görüşmek nasip olmadı."

  27. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


  28. #35
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    MOLLA HAMİT EKİNCİ

    Güneşli geçen Şubat'ın arkasından, Mart bütün şiddetiyle bastırmıştı. Kar, tipi, fırtına İstanbul'da hayatı felce uğratmıştı. Otuz altı saatlik otobüs yolculuğu bizi Van'a ulaştırmıştı.
    Van'a ve Vanlılara hasret duygularıyla girdim şehre..
    Van, Üstad'ımın şehriydi. Uzun yıllar kaldığı bir beldeydi. Burası çocukluğu, gençliği ve harp hatıralarıyla doluydu.
    Bu duygularla, bu güzel İslâm şehrinde üç gün kaldım. Bu arada Nur Talebelerinin "Molla Hamid Abi" diye hitap ettikleri, mübarek insanı ziyaret edip, hatıralarını tesbit ettim.
    Sıcak misafirperverlik duyguları Şarklının, Şark insanının en unutulmaz bir fazilet örgüsüydü.
    Molla Hamid Ekinci'nin evinde, sıcak sütünü içerken o da anlatmaya başlamıştı. Ne hoş, ne tatlı anlatıyordu!

    "İlk görüşmemiz bir akşam namazı ile başlamıştı"
    "Bir sonbahar günüydü. Nurşin Camiinde namazını kılıp gelen ağabeyim (Abdullah Ekinci) bana hitaben:
    "Hamid, Nurşin Camiine Bediiüzzaman gelmiş, oraya biraz odun götür' dedi.
    "Ben bir miktar odun alarak Nurşin Camiine gitim. Camide beklemeye başladım. Az sonra oradaki bir zat, 'Ne bekliyorsun kardeşim' diye sordu.
    "Ben de 'Efendim, buraya bir hoca gelmiş, kendisini görmek istiyorum' dedim. Bana 'Kardeşim, akşam namazının vakti geldi, bir ezan oku da namaz kılalım' dedi. O zamanın bir hatırası olarak zikrediyorum, ezan okumasını bilmiyordum, küçüktüm. Ben sesimi çıkarmadım ve sustum. Benim sustuğumu görünce, kendisi çok tatlı bir seda ile akşam ezanı okudu. Sonra beraber namaz kıldık. Arkasında kıldığım ilk namaz, o akşam namazı olmuştu. Namazdan sonra tesbihatı da yaptık. O günkü ezan, namaz ve tesbihat, benisanki bir Cennet âlemine götürmüştü.
    "İlk görüşmemiz bir akşam namazıyla başlamıştı. Bana 'İşin olmadığı zaman gel, beraber namaz kılarız' demişti. Artık hergün yanına devam etmeye başladım. Giderken de odun götürüyordum.
    "Odunu kabul etmek istemedi. Bana 'Bir amele bul, ağaçları budayalım. Çıkan parçalarla hem odamızı, hem de camiyi ısıtırız' dedi.
    "Ben bir arkadaşla gelerek camiin avlusundaki kara ağaçları budamaya başladım. Bu esnada Üstad bir battaniyeye sarılarak durmuş, bizi takip ediyordu. Van Valisi Süleyman Sabri Paşaya haber göndererek Horhor vakfiyesinden camiye odun göndertmesini istemişti.

    "Nurşin Camii irfan yuvası olmuştu"
    "Nurşin Camiine gelişlerinden bir ay geçmemişti. Kıymetli âlim zatlar, ders almak için yanına gelmeye başladılar. Molla Resûl, Molla Yusuf, Molla Maruf en yüksek ilmî meseleleri hiç çekinmeden Üstad'a sorarlardı. Nurşin Camii bir ilim ve irfan yuvası olmuştu.
    "Bunlardan birisini nakledeyim:
    "Molla Resûl'ün sorduğu bir ilmî suale Üstad, eski âlimlerden birinin aksine cevap vermişti. Molla Resûl itiraz edince Üstad bu cevabında ısrar etti. Hattâ Üstad biraz hiddetlice:
    "Efendiler 'Eski Said' öldü, siz hâlâ beni Eski Said olarak tanıyorsunuz. Şimdi karşınızda Yeni Said var. Cenab-ı Hak 'Yeni Said'e öyle bir ihsanda bulunmuş ki, musanniflerin hepsi ilim denizi olsalar, Said'in topuğuna varamazlar. Her ne kadar metnin zâhirine, söylediğim mâna sizce muvafık görünmüyorsa da hakikatı budur, bunu böyle kabul ediniz. 'Eski Said'in on senede verdiği derse, 'Yeni Said'in on ay dersi kâfi gelebilir.'

    "Bilsen gayret ne hayırlı bir iştir"
    "O kışı çok tatlı hatıralarla geçirdik. Baharda odun kırmış, camiye odun çekiyordum. Üstad da bana odun taşımak için yardım ediyordu. Kucağına bir demet alıp taşımaya başladı.
    "Ben Üstad'ın odun taşımasını istemedim. 'Efendim, işte ben taşıyorum. Siz oturunuz' dedim. Üstad cevaben aynen şunları söyledi:
    "Birader, gayretim, kabul etmiyor, sen çalışasın ben oturayım. Eğer bilsen gayret ne kadar hayırlı bir iştir, ömrünü bir dakika boşa geçirmezdin!'

    "Bu hayvanın gıybetini yapmayın"
    "Bir gün camiin hücre kapısını açık unutmuştuk. Talebe arkadaşların küpte kavurmaları vardı. İçeri giren bir köpek, küpe kafasını sokup kavurmaları yemiş, sonra da kafasını çıkaramayınca küpü kırıp kaçmış.
    "Talebe arkadaşların canı çok sıkılmıştı. Bir tertiple köpeği tekrar celbedip, sopa ile döveceklerdi. Üstad vaziyeti öğrenince, onları vazgeçirmek istedi. Molla Resûl:
    "Seyda biraz kıymamız vardı. Biz kıyamıyorduk ki, yiyelim. Halbuki bir köpek gelerek hem kıymayı yemiş, hem de küpü kırmış. Bize zarar verdi. Nasıl biz onu dövmeyelim?' dedi, Üstad:
    "Molla Resûl, senden soruyorum, vicdanen söyle, sen aç kalsan, paran da olmasa, bir şey almaya gücün de olmasa, nihayet açık bir yerde bir et bulsan, yer misin, yemez misin? Halbuki aklın var, idrak ediyorsun ki, bu etin sahibi var' diye konuştu.
    "Molla Resûl, Üstad'ın bu konuşması üzerine bir müddet konuşmayarak sustu: Sonra cevaben:
    "Evet, yerim Seyda!' dedi.
    "Üstad tekrar buyurdu ki:
    "Bu hayvandır, aklı yoktur. Haramı helâli bilmiyor. Hayır ve şerri tanımıyor. Sahibinin kendisini döveceğini de bilmiyor. Elbette açık kapıdan girip, kıymalarınızı yemiş. Bundan dolayı cezaya müstehak mıdır?Sizden soruyorum, elinizi vicdanınıza koyarak cevap verin.'
    "Sonra Molla Resûl ve arkadaşları, köpekte kabahat yoktur diye kabul ettiler. Üstad:
    "Madem öyledir. Bu hayvanın gıybetini yapmayın ve helâl edin!'
    "Molla Resûl, Üstad Hazretleriyle biraz samimî konuşurdu, hem yaş itibariyle de Üstad'dan birkaç yaş büyüktü. Gülerek, Üstad'a hitaben:
    "Seyda içimizden gelmiyor ki, helâl edeyim. Fakat siz helâlleşmeye bizi ikna ettiniz' dedi."

    "Temel sağlam olursa"
    "Üstad, Cuma günleri Nurşin Camiinde vaazlar verirdi. Vaazların konusu haşir, âhiret ve vahdaniyet üzerindeydi. Molla Resûl yine bu vaazlar sırasında bir gün Üstad'a dedi ki:
    "Seyda vaazlarınızdan biz bile anlamıyoruz. Başkaları nasıl anlasın?' Üstad:
    "Evet, vaazlarım anlaşılmıyor. Benim gayem imanın temellerini sağlam inşa etmektir. Temel sağlam olursa, zelzelelerle yıkılmaz. Biriniz yanıma oturunuz, mevzu derinleşince bana hatırlatınız' diye buyurmuştu.
    "O kıştan sonra Üstad Erek dağına çekildi. Zernabad suyunun başında vakitlerini geçirmeye başladı."

    Üstad'ın hayvanlara şefkat ve sevgisi
    "Erek dağında bir yaz mevsimi boyunca kalmıştık. Burada Üstad Hazretlerinin, hayvanlara olan şefkat ve sevgisinden de bir-iki misâl anlatmak isterim.
    "Dağlarda bol miktarda yaban elmalarına rastlamaktaydıl. Biz bu elmalardan koparıp yemek istediğimiz zaman, Üstad mani olurdu.
    "Bizim hissemiz bağlarda ve bahçelerdedir. Bizim rızkımızı Cenab-ı Hak oralarda tayin etmiştir. Bu yabani meyveler, yabani hayvanların rızkıdır. Onların kısmetine dokunmamamız lâzımdır' derdi.
    "Yine Erek dağından hayvan kestiğimiz zaman, hayvanın işkembe, ciğer ve barsak gibi organlarını bırakmamızı, hayvanların yiyeceklerini söylerdi."

    "İnsan cesur olmalıdır"
    "Bir gün dereye su getirmeye gidecektim. Fakat dere korkulu bir yerdi. Vahşi hayvanların bulunduğu bir mevkiydi. Orada ise güzel içme suyu bulunuyordu. Ben korktuğumu söyleyince, 'Niçin korkuyorsun' dedi. Ben de 'Efendim, o derede her türlü vahşi hayvanlar bulunuyor' dedim.
    "Üstad ise beni cesarete alıştırmak için, 'Yalnız olarak git, sana hiçbir şey olmaz, korkma' dedi.
    "Gidip dereden suyu alıp getirdim. Döndüğümde Üstad:
    "Ne gördün' diye sordu.
    "Hiçbir şey görmediğimi söyleyince:
    "İnsan biraz şecaatli olmalıdır' diye mukabelede bulundu. Ben kurtlardan korktuğumu söyledim. Bu defa da bana, 'Geçen gece, geç vakitte ben kalkmış, elbisemi giyiyordum. Açık kapıdan bir hayvan girdi. Ben köpek zannettim. Sonra bana doğru geldi. Baktım ki bir kurt! O zaman kendi kendime düşündüm, bu hayvanın niyeti nedir acaba?
    "Karşımda durarak bana bakmaya başladı. Yarım saat kadar durdu. O bana, ben ona baktım. Sonra dönüp çekip gitti. Ben onun halini şöyle değerlendirdim:
    "Lisan-ı halinden diyordu ki, bu kadar yanında durdum. Bana bir ikramda bulunmadın. Ben de sana minnet etmiyorum. İşte gidiyorum. Rezzak-ı Hakikinin sofrasında rızkımı arayacağım.'
    "Üstad bu hâdiseyi anlattı ve devamla:
    "Halbuki görüyorsun ki, elimizde hiçbir silâhımız yoktur. Eğer bu hayvanlar başıboş olsalar, irade-i İlâhiye haricinde bulunsalar, hepimizi burada parçalayıp dağıtırlar."

    "Bir sofi gelmişti"
    "Talebe arkadaşlarla birlikte bu yeni odamızda, günlerimiz Üstad'ımız yanında mes'ut bir şekilde geçiyordu. Sonraki günlerde Van Müftüsü Şeyh Masum Efendi, Üstadı Van'a götürmek için geldi, çok ısrar etti. Fakat Üstad, Erek'ten ayrılmadı.
    "Odacıkta bir müddet kaldıktan sonra, aşağıya indik. Zernabad'ın başında eski bir manastır harebesi vardı, orada kalmaya başladık.
    "Üstad bir gün çimenlerin üzerine seccadesini sermiş, tesbihatını yapıyordu. Biz de talebe arkadaşlarla odun kesiyorduk. Akşam üzeriydi. Üstad bizi yanına çağırdı. Gittiğimizde yanında bir sofi vardı. O gelen sofi Üstaddan bir keşif ve keramet bekliyordu. Halbuki biz Üstaddan böyle bir şey beklemezdik.
    "Üstad, sofinin kalkıp evine gitmesini istiyordu. 'Evinde çocukların seni bekliyor' dedi. Fakat sofi gitmek istemiyordu. Bu defa Üstad ona:
    "Senin kalbini okumamı istiyorsun? Said nasıl bir şeyhtir diye düşünüyorsun. Kerametleri nasıldır, diye keramet bekliyorsun. Buraya kadar kalkıp, bunlar için gelmişsin. Halbuki ben şeyh değilim, hocayım. Yalnız sizden biraz fazla okumuşum' diyerek Üstad tevazu gösteriyordu.
    "Yani Üstad sofiye ders vermeye devam ediyordu:
    "Ben talebelerimle birlikte Cenab-ı Hakkın kapısını çalıyorum. Ne zaman açılırsa, birlikte gideriz. Haydi kalk git, diye adamın gitmesini istedi.
    "Adam gidince:
    "Adam buraya bizimle birlikte namaz kılıp, dua etmeye gelmişti. Niçin müsaade etmediniz?' diye Üstada sordum.
    "Üstad bunun üzerine buyurdu ki:
    "Siz biliyor musunuz? Bazı insanlar vardır ki yanıma geldikleri zaman boynuma binmiş, ayakları ile kalbimi sıkıyor ve nefesimi daraltıyor. Bir şey yapamıyorum. Bazı insanlar da vardır, sizin gibi, yek vücud oluyorum. Burada başka insan yok, yalnız kendi vücudum gibi hissediyorum. Onun için itiraz etmeyin, o adamı göndermeye mecbur kaldım.'
    ***
    "Molla Resûl, Üstad'la çok samimi olurdu. Üstadın daima beni yanında bulundurmasına bir gün itiraz etti.
    "Sizin işinize aklımız ermiyor. Eğer şeyh istersen buralarda çok, yakında Arvasiler vardır. Hoca istiyorsan işte bizler varız. Bunu ne yapacaksın ki, daima çağırıyorsun?' Üstad cevaben:
    "Ne yapalım, mola Hamid benim kapıcımdır. O gelmeden ben bir şey yapamıyorum'
    Molla Resûl: 'Peki' diyerek sesini çıkarmadı.
    "Ben doğrusu Üstaddan bir keramet, bir keşif gibi şeyler beklemiyordum. Samimi ve safiyane hizmet ediyordum. Üstad da herhalde böyle olunca sıkılmıyor ve bu sebepten beni seviyordu."

    "Her şeyin hayırlısı, hayırsızı olur"
    "Bana bir gün dua etmişti. Ben de kendisine karşı bir serzenişte bulundum. 'Benim istediğim duayı siz yapmıyorsunuz' dedim. Nasıl bir dua istediğimi sordu. Ben de okuduklarımı anlamak ve ezberime almak için, ilim sahibi olmam için duasını talep ettim.
    "Âlim mi olacaksın?' dedi. Ben de 'Evet' deyince:
    "Peki senin hakkında ilmin hayırlı olduğunu biliyor musun?' dedi. Ben de cevaben:
    "Peygamberimizin, farzlardan sonra, en iyi amelin ilim olduğunu buyurduğunu söyledim. 'Hayırsız ilim de olur mu?' dedim.
    "Üstad her şeyin hayırlısı ve hayırsızı olduğunu söyledi.
    "Seferberlikten (Birinci Cihan Savaşı) önce ilmine gururlanıp da dalalete giden birisinin acı halini anlattı. Bana dönüp tekrar:
    "Sen, hakkında hayırlısını iste kardeşim' diye buyurdu."

    "Tesbihat namazın tohumu hükmündedir"
    "Arkasında kıldığım namazlardan çok zevk alırdım. Namaza duruşu bir mehabet ve haşyet verirdi insana. Namazdan sonra tesbihat hakkında şu dersi vermişti bize:
    "Namazın sonunda tesbihat, namazın tohumu, çekirdekleri hükmündedir.'
    "Hazin bir sada ile bizden çok ağır tesbihat yapardı. 'Sübhanallah' derken, çok içten ve yavaş bir şekilde duyardık sesini. Çok namaz kılan hocaları görmüşümdür. Fakat böyle hazin ve huşu içinde kılana rastlamadım.
    "Lailahe illallah' diye tesbihata başladığı zaman, eğer yanında bir tarikat ehli olsa cezbeye gelirdi. Sesi top güllesi gibi tok çıkıyordu."

    "Hoca kisvesine girmiyordu"
    "Cumhuriyetin ilk seneleriydi. Henüz sarıklar yasaklanmamıştı. Van'da hocalar hep sarık sararlardı. Fakat Üstad sarık sarmıyordu. Ayrıca cübbe de giymiyordu. Hoca kisvesine girmiyordu. Bir gün talebe arkadaşlardan birisi kendisine:
    "Herkes sizi hoca bilmiyor, hoca kisvesine niçin girmiyorsunuz? Niçin sarık sarıp cübbe giymiyorsunuz?' demişti.
    "Üstad o arkadaşa:
    "İmam-ı Azam gibi zatların giydiği ilmî kisveyi ben nasıl giyeyim? Onların kıyafetine ben nasıl girebilirim?' diye cevap verdi. Çok mütevazi idi. Bu sebepten ben de kendisini ilk defa Nurşin Camiinde gördüğümde hoca olup olmadığını bilememiştim.

    "Nurlar içinde kalmışım"
    "Nurşin Camii deyince hatırladım: Camide kaldığımız günlerde oturduğu odada bana hitaben:
    "Molla Hamid, bak ben Nurlar içinde kalmışım' deyince ben anlayamadım.
    "Bu defa Üstad anlatmaya devam etti.
    "Doğduğum köy Nurs, annemin ismi Nuriye, hocam Nuri, kaldığım cami Nurşin, bak duvarda Osman-ı Zinnureyn yazılı' diye duvarda asılı duran levhayı tebessüm ederek gösterdi."

    "Rızkını sen mi veriyorsun?"
    "Hayvanlara, canlı varlıklara karşı şefkati, merhameti saymakla bitmez. Bu hususta çok hatıralarımız vardır.
    "Bir gün talebelere 'Ben tesbihatımla meşgul olacağım, siz gidip gezin' demişti.
    "Bu gezinti sırasında bir taşın üstünde, bir kertenkeleyi öldürmüştüm. Dönüşte Üstad ne yaptığımızı, nerelere gittiğimizi sordu. Ben de gezdiğimiz yerleri anlattım. Sonra da bir kertenkeleyi öldürdüğümü söyleyince, Üstad çok üzüldü. Bana:
    "Evini harap etmişsin!' dedi. Ben de 'Bizde yedi kertenkele öldürmenin bir hac sevabı kazanacağını söylerler' dedim. Bu defa Üstad: 'Otur da konuşalım, kim haklı, kim haksız?'
    "O hayvan sana taarruz etti mi?'
    "Hayır.'
    "O hayvanın rızkını sen mi veriyorsun?'
    " Hayır.'
    "Sen mi yarattın?'
    "Hayır.'
    "Bu hayvanların niçin yaratıldıklarını, yani fıtrî vazifelerini biliyor musun?'
    "..........'
    "Bu hayvanı yaratan Hâlık senin öldürmen için mi yaratmış? Sana kim dedi öldür? Bu hayvanların yaratılışında binlerle hikmet var. Bu hikmetler saymakla bitmez. Onu öldürmekle hata etmişsin!' diye bana orada ders verdi."

    "Biz hain değiliz"
    "Erek'te kaldığımız günlerde, Cuma namazları için beraber şehre inerdik. Yine böyle bir Cuma günü şehre namaza gitmiş, geliyorduk. Yolda kocaman köpekler dağdan inerek geliyorlardı. Ben köpeklere taş atmak için, yerden taş toplamaya başladım. Üstad 'Ne yapıyorsun?' diye bana hitap etti. Ben de 'Efendim dağdan gelen köpekleri görmüyor musun? Kendimizi müdafaa etmeyelim mi?' dedim.
    "Üstad gülerek 'Ayıp ... ayıp, at o taşları yere' dedi. Ben de taşları yere attım. Ne olacak diye bekliyordum.
    "Üstad elindeki şemsiyeyi köpeklere doğru uzattı. 'Biz hain değiliz, yolcuyuz!' deyince köpekler oldukları yerde durdular, hücumu ve havlamayı terkettiler. Biz de oradan geçerek yolumuza devam ettik.

    "Şecaatli ol, korkma"
    "Yine köpeklerle ilgili latif bir hatıram daha vardır:
    "Dağda, Üstad'ın ziyaretine birkaç misafir gelmişti. Akşam misafirler bizde Üstad'ın misafiri olarak kalacaklardı. Üstad etraftaki yakın köylerden yatak getirmemi söyledi. Ben, yatak getirmeye gidecektim, fakat korkuyordum. Yolda yırtıcı hayvanların hücumuna uğrarsam ne yapabilirim diye düşünüyordum. Dışarı çıkıp söğüt ağacından bir dal keserek sopa yaptım. Dalı keserken Üstad daşırı çıktı. 'Sen hâlâ gitmedin mi?' diye sordu. Ben de yırtıcı hayvanlara karşı bir sopa yaptığımı söyleyince, yine tebessüm ederek:
    "Ayıptır ayıptır, neden korkuyorsun? Taş var, sopar var, hâlâ korkuyorsun. Köpekler sana bir şey yapmaz' dedi.
    "Ben bunun üzerine oradan ayrıldım. Elimdeki sopayı da attım. Köye doğru yola çıktım.
    "Köyün yakınlarında biri sürünün etrafında köpekler dolaşıyordu. Geçeceğim yolun üzerinde de kocaman bir köpek yatmış bekliyordu. Görünmeden geçmenin imkânı yoktu. Diğer köpekler de koyunların etrafında geziyorlardı. Köpeğe yaklaşınca hayvan ayağa kalktı, şöyle bir gerindi, sonra yoldan aşağıya inerek, âdeta bana yol verdi. Çoban yukarıdan bakıyordu. Geçip köye gittim. Köyün girişinde ellerinde sopa olan bir kaç genç ve ihtiyar adam gördüm.
    "Onlar bana nereden geldiğimi sordular. Söyleyince, bayırda sürüyü ve köpekleri nasıl geçtiğimi sordular. Ben de olduğu gibi anlattım. Onlar 'Biz üç dört kişi sopalı olarak sürüye yaklaşamıyoruz. Köpeklere koyun sütü içiriyorlar, kurtlara karşı müdafaa için... sana nasıl yol verdiler?' diye hayretlerini söylediler.
    "Seyda'ya inanmayanın (yani velayetine inanmayanın) imanı var mıdır?' diye konuşmaya başladılar. (Onlar Üstad'a Seyda diyorlardı.)
    "Sonra yatakları alarak tekrar döndüm. Üstad beni karşıladı.
    Yolda köpeklerin hücum edip etmediklerini sordu.
    "Ben de hücum etmediklerini söyleyince, yine Üstad:
    "Şecaatli ol korkma!' diye bana cesaret dersi verdi."

    "Hayvanların yuvasını dağıtmayın"
    "Erek Dağında havalar iyice soğuyana kadar kalmıştık. Artık neredeyse kar yağmaya başlayacaktı. Kaldığımız yer bayırdı. Bayıra pencere gibi bir yer açarak, oraya bir oda yapmamızı istedi.
    "Bayırın yamacında Üstad'ın istediği odayı yapıyorduk. Kazarken karınca yuvası çıktı. Üstad karınca yuvasını gördü. Orayı kazmamızı istemedi. Sebebini sorduğumuzda:
    "Bir ev yıkıp, bir ev yapmak olur mu?' diye cevap verdi. 'Bu hayvanların yuvasını dağıtmayın, başka yeri kazın' diye emretti.
    "Biz başka tarafı kazmaya başladık. Oradan da karınca yuvası çıktı. Böylece üç yer değiştirdik. Bana yardım eden bir talebe arkadaş daha vardı. O, 'Böyle olur mu hiç?' diye bana sordu. Üstad gelir gelmez karıncaların üzerine toprak atalım. Yok, eğer böyle giderse biz akşama kadar, bu odayı yapamayız' diyordu. Orada hemen hemen karıncasız yer yoktu. Nihayet orada güzel bir odacık yaptık.
    "Üstad karınca yuvalarının yanına gelince, ekmek, bulgur ve şeker koyardı.
    "Kendilerine şekeri niçin koyduğunu söylediğimiz zaman:
    "Bu da onların çayı olsun' diye gülerek cevap verirdi. Mübarek Üstad bütün hayvanlara, bütün varlıklara karşı çok şefkatliydi. Bir karıncayı bile incitmek istemezdi."

    "Vaktini hiç boş geçirmiyordu"
    "Zernabad suyu başında, eskiden çok sık ağaçlık vardı. Ağaçlar budanmamış olduğundan dallar birbirine girmişti. Dalların üzerine Üstad'ın çıkıp oturacağı bir köşk yapmıştık. Biz talebeler aşağıda kalıyorduk. Üstad akşamları da, ağaçtaki yerinde kalıyordu. Ben şahid olduğum kadariyle, hiç boş vaktini görmüyordum. Daima bir işle meşgul oluyordu. Ya okuyor, ya dua ediyor, ya namaz kılıyor, mutlaka bir meşguliyeti oluyordu. Yalnız misafirler geldiği zaman onlarla sohbet edip, alâkadar oluyordu.
    "Gelen misafirlere köylerinde cami olup olmadığını, hocalarının hangi dersi okuttuğunu soruyordu. Gelen misafirler, eğer 'Hocamız yok, camimiz yok' derlerse, çok üzülürdü. 'Siz camisiz, hocasız yerde nasıl duruyorsunuz?' derdi.
    "Gıybet ve yalandan çok hiddet ederdi. Katiyyen kimseyi gıybet ettirmezdi.

    "Kabrinde boncuk diziyor"
    "Bana talebe arkadaşlardan Molla Resûl anlatmıştı: Talebeleriyle birlikte bir gün mezarlıktan geçerken, Üstad talebelerine yola devam etmelerini, kendisinin biraz orada kalacağını söylemiş. Talelebeler gidince, yanında sadece Molla Resûl kalmış. Haliyle Molla Resûl yaşlı olduğu için Onun yanında kalmasına bir şey dememiş. Bir kabrin başında bir müddet kalmış. Aradan yarım saat kadar bir vakit geçmiş, sonra yoluna devam etmiş. Bu defa Molla Resûl Allah'a kasem ederek, Üstad'ın o kabrin başında niçin durduğunu sormuş.
    "Çok ısrar edince Üstad neden durduğunu kendisine şu şekilde anlatmış:
    "Saliha bir kadının mezarının yanından geçiyordum. Bu kadın hayatta iken ziynete, süse ve boncuğa biraz düşkünmüş. Dünyada iken gerdanlığı kırılmış, onu ipe dizerken vefat etmiş. Kabrinde de hâlâ boncuk dizmekle meşgul. İhtimal ki kıyamete kadar da onunla meşgul olacak.
    "Kıyamet koptuğunda ne kadar çabuk kıyamet koptu. Daha boncuğumu dizip bitiremedim diyecek... Ben bunun için durup Cenab-ı Hakkın azametini seyrediyorum."

    "Midenin üç hakkı var"
    "Üstad'dan ders alan hocalar, kendi geçimlerini temin etmek ve başkalarına yük olmamak için, bir teneke bulgur ve biraz da yağ getirmişlerdi.
    "Annem yetmiş yaşlarındaydı. Yemeğimizi o pişirirdi. Üstad bir gün bulgurları eve götürmemi istedi. Sabahları çay, peynir, akşamları ise bulgurlu çorba veya pilav yaptırarak günlerimizi geçiriyorduk.
    "Annemin yaptığı çorba ve pilavları alıp getiriyordum. Üstad yemek yerken herkesin ekmeğini ayırır, taksim ederdi. Ekmek bana az geliyordu. Sofradan altı talebe bir de Üstad yedi kişi oluyorduk. Bazan misafirlerimiz de gelirdi. Üstad bana şefkat ettiğinden cesaret alarak, ekmeğin az olduğunu söyledim. Evde çok buğday olduğunu, getirip bol bol yiyebileceğimizi ifade ettim.
    "Üstad tebessüm ederek:
    "Kardeşim ben azlığı için, olmadığı için böyle yapmıyorum. Sizmidenizi neye benzetiyorsunuz? Midenin üç hakkı, üç hissesi vardır. Sadece birisi yemek içindir.
    "Eğer böyle yapmaz da ölçüsüz doldurursanız, beş davarlık bir ahıra, onbeş davar doldurmaya benzer.' Üstad bu misalle bize ders verdi."

    "Biz de Allah'tan korkuyoruz ama..."
    "Gerek ıErek'te, gerekse Nurşin Camiinde iki senemiz bu şekilde lâtif ve tatlı hatıralarla geçti.
    "Üstad daima ibadet ve münacatla meşgul olurken, saatlerce diz üstüne otururdu. Böyle oturmaktan, ayağının parmağı yara olmuştu. Molla Resûl'e parmağını göstererek bir merhem sürmek istediğini söyledi. Bu esnada Molla Resûl ateş yakmakla meşguldü.
    "Üstad'a cevaben:
    "Biz de Allah'tan korkuyoruz, ama senin ödün patlıyor. Bizim gibi rahat otursan ayağın yara olmayacaktı!"
    Üstad:
    "Molla Resûl! Kısa ömürde, kısa dünyada, ebedî hayatı kazanmaya gelmişiz. Hem burada rahat oturayım, hem Cennet dava edeyim, olmaz böyle şey! Onun için cesaret edemiyorum rahat oturmaya' dedi.
    "Molla Resûl ise, 'Merhem sürelim, belki iyi olur' dedi."

    "O günleri hiç unutamıyorum"
    "Üstad'la geçen günlerimi hiç unutamıyorum.
    "Üstad Van'dan ayrıldıktan sonra yirmi altı sene görmedim. Hasret ateşi içimi yakıyordu.
    "Eskişehir'e, Kastamonu'ya görmeye gittim. Fakat göremedim, görüştürmediler. Karakollarda falakaya çekildim.
    "Ama her şeye rağmen Üstad'ı görmek, elini öpmek, hasret gidermek istiyordum.
    "Sonra Ağabeyim Abdullah Ekinci elime bir vesika verdi. Afyon emniyetine hitaben yazmıştı: 'Bu gelen benim kardeşimdir, hocasını ziyaret edecek, müsaade edin ziyaret etsin!'
    "Bu vesika sayesinde rahatlıkla Emirdağ'a gidip Üstad'ı ziyaret ettim."

  29. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


  30. #36
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    MOLLA RESUL

    Bediüzzaman l922 senesinden sonra üç yıl kadar Van'da kalmıştır. Bu yıllarda onun menzilleri Nurşin Camii, kardeşi Abdülmecid Ünlükul'un evi, Erek dağı ve Çoravanis (Kavuncu) köyleri olmuştu.
    Molla Hamid Ekinci'nin hatıratında geçen Molla Resül, yakın talebelerindendi. Molla Resül-ü Gavrî, aslen Siirt'in Garzen mıntıkasındandı. Âlim bir zat olan Molla Resül, birkaç yaş da Bediüzzaman'dan büyüktü. l872'de doğmuş ve l952'de vefat etmişti.
    Nur'un İlk Kapısı isimli eser, Risale-i Nur külliyatından evvel yazılmıştır. Tesbitlerimize göre, eseri Bediüzzaman Van'da iken yazmaya başlamış ve Burdur'da tamamlamıştır. Küpurunu gördüğümüz kısım Nur'un İlk Kapısı'nın "On Dördüncü Ders" inin Lem'alar ve Reşhalar kısmından sonra gelen ve "Ey birader" diye başlayan kısımdır. Yazı Molla Resul-ü Gavrî'nin el yazısıdır.
    Elimizdeki yazı Nur'un İlk Kapısı'nın parçası, Molla Resul'ün kaleminin yadigârı olduğuna göre, Molla Resül de Van ve Erek talebesi ve dostu olunca, Nur'un İlk kapısı Van'da, Erek'te yazılmaya başlanmıştır, diyebiliriz.

  31. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


  32. #37
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    İSMAİL PERİHANOĞLU

    l9l0yılında Van'da doğdu. Bediüzzaman'ın eski talebelerindendir. l935'de Eskişehir dâvasında gayr-i mevkuf muhakeme olundu.

    İsmail Perihanoğlu, aslen Buharalı bir aileye mensup, l326 yani l9l0 yılında Van'da dünyaya gelmiş. Müdafaa-i Hukuk kurulmasından önce Van'da belediye reisliği ve daha sonra müftülük yapmış. Bediüzzaman'ın eski talebelerinden ve l935'de Eskişehir maznunlarından..
    Evinde defalarca ziyaret ettiğimiz, misafirperver, Şark'ın asaletini taşıyan İsmail Perihanoğlu, Bediüzzaman'la alâkalı hatıralarını, heyecan ve sevinç gözyaşları içinde anlatıyordu.
    Uzun zamandır evinden dışarıya çıkmıyordu. Kimselerle görüşmüyordu. Dışarı çıksa bile camiye, cemaate çıkıyordu. Hatıralarına şöyle başladı:
    "Nurşin Camiinde Üstad'dan ders aldık"
    "Hazret-i Üstad Said Nursî'yi l5-l6 yaşlarında iken van'ın Nurşin Camiinde gördüm. Kopanisli Molla Yusuf, Çermikli Molla Yusuf, Molla Resül ve Molla Hamid'le beraber Üstad'dan
    Nurşin Camiinde ders aldık.
    "Babam Abdülmecid Efendi de âlim ve fazıl bir zattı. O da Üstad'dan ders almıştı. Beraber sohbet eder, beraberce gezerlerdi. Sık sık bizim eve gelirlerdi. Geceleri geç vakte kadar o zamanın meşhur âlimleri ile sohbetler yaparlardı.'
    "Ah o günler nerelerde kaldı diye gözleri yaşaran Perihanoğlu şu mısraları okuyordu.
    "Kevkeb-i vaktin gören seyyareler ağlar bana
    "Öyle bir biçareyim ki, biçareler ağlar bana
    "Sineye daru'ş-şifadır sanmayın gök gürlüyor
    "Bu yağan yağmur değil, âsuman ağlar bana.'
    ***
    "Yine birgün bizim evde bir gece sohbet vardı. Bu sohbette Hazret-i Üstad, Şeyh Masum Efendi, Şeyh Enver, Şeyh Hasan, Molla Resül, Molla Zahir, babam Abdülmecid ve Fakı Haydar Efendiler vardı. Ben o gün hem çay dağıtıyordum, hem de kulak misafiri oluyordum.
    "Üstad konuşmaya başlayınca bütün bu zatlar pürdikkat dinliyorlardı. On dörtlük bir lambamız vardı. Seyda, konuşurken, 'Bu lambayı kısın' derdi. Babam da benden çeşitli kitaplar ister, 'Bunlar Üstad'ın sözlerini anlamıyorlar sonra da kalkıp bütün bu kitapları karıştırıyorlar' diyordu.

    "Burası şehitler yatağıdır"
    "Yine birgün Molla Resûl, Kopanisli Molla Yusuf ve ben, Üstad Hazretleriyle birlikte Zeve'ye gittik. Rus Ermeni mezaliminde Zeve halkı tamamen şehit edilmişti. Van'a otuz kilometre mesafedeydi.
    "Üstad ayakta durarak buyurdu ki:
    "Burası şehitler yatağıdır. Kardeşim Molla Ahmed-i Cano da burada yatıyor' dedi. Gözyaşlarını tutamayarak hazin hazin ağladı.
    "Molla Ahmed-i Cano Hazret-i Üstad'la beraber okumuşlar.
    "Daha sonra Üstad bir Mektup'ta bahsi geçen hayat mertebelerini bize ders olarak verdi. Biz de bu dersi yazıp çoğaltmıştık."

    "Üstad çok ibadet ederdi"
    "Üstad Bediüzzaman, çok ibadet ederdi. İbadetini yüksek yerlerde yapmayı tercih ederdi. Onun unutmadığım bir ibadet haline, Nurşin Camiinde rastlamıştım. Camiin damına çıkmış, seccadenin üzerinde tefekkür ve tesbihe dalmıştı.
    "Yine bir başka gün, Üstad ve diğer talebeleriyle birlikte Van Kalesine gitmiştik.Yine kendisi en yüksek bir tepeye çıkarak seccadesini oraya serdi.
    "Van Kalesinde çeşitli dersler ve sohbetler yaptı. Horhor medresesine bakarak anlatıyordu. Horhor'daki medresesini çok seviyordu. Birinci Cihan Harbinde Ruslar orayı da yakıp yıkmışlardı. Burada bize kıyamet alâmetlerinden bahsetti. Van Gölüne bakarak, Yunus Aleyhisselâmın balığın karnındaki vaziyetine benzetti.
    "Bu bahsin akabinde 'Lâ ilâhe illâ ente sübhaneke innî küntü minezzalimîn' duasını üç yüz veya dört yüz defa beraberce okuduk.
    "Erek Dağında kaldığı günlerde babam, annemin yaptığı ev helvasını benimle dağa Üstad'a gönderdi. Hazret-i Üstad ev helvasını çok severdi. Önce Çoravanis'e, daha sonra ise Erek Dağına doğru gidiyordum. Üstad'ın çilehanesine yaklaştığımda tepenin başında bir kurtla karşılaştım. Çok korktum. İleride Üstad, çilehanenin kapısına çıkmış, bana bakıyordu. Benim korkum gitti, kurt da kayboldu.

    "Benim dilim onu anlatmaktan çok acizdir"
    "Hazret-i Üstad'ın hayatı bir kerametler denizi gibidir, ben size hangi birini sayayım. O Allah'ın lûtfuna, keremine, hıfzına mazhar olmuş bir zattı. Benim dilim Onu anlatmaktan çok acizdir.
    "Yanında ve hizmetinde bulunduğumuz zamanlar, dünyayı unuturduk, sanki bir başka âlemde yaşardık. Şimdi ancak eserleri Nurları okumakla, hatıralarını yâd etmekle hasret ateşini bir parça söndürüyoruz..
    "Eserlerinden bahsedince, unutamadığım bir hâdiseyi anlatayım:
    "Bir vakitler vergi dairesi kontrol memuru idim. Bizim dükkân o zaman kıraathaneydi. Bir gün tevafuken oraya gitmiştim. Arkadaşlara Nurlardan bahsediyordum. Baktım içeriye o zamanlar tanıdığım bir mübaşir girdi. Elinde de bir kitap vardı. Bana hitaben:
    "İsmail Efendi, bu kitabı yolda buldum, siz okur musunuz?' diye kitabı bana uzattı. Kitabı alıp baktığımda hayretler içinde kaldım. Eser, Üstad'ın Nokta Risalesi'ydi.
    "Sanki insan eli değmemiş gibi yepyeni bir kitap. En ufak bir leke ve örselenme yoktu kitapta. Bende Üstad'ın bir çok eserleri olmakla birlikte Nokta Risalesi yoktu.
    "Bu hâdiseyi ve hatırayı hâlâ düşünürüm, Van nere, Emirdağ nere?"

    "Eskişehir'de mahkemeye verilmiştik"
    "l934 senesinde Üstad Hazretleriyle birlikte l20 Nur Talebesi Eskişehir'de mahkemeye verildik. Benim mahkemem gayr-i mevkuf olarak devam etti. Beş altı ay açıkta kaldım. Daha sonra yine daireye girdim.
    "Daha sonraki yıllarda Barla'ya Üstad'ın yanına ziyarete gidip, yanında iki gün kaldım. Bana:
    "İnsanlarla fazla münasebet, iflas alâmetidir. Onun için buralarda fazla kişilerle görüşmüyorum' dedi.

    "Üstad, Şark umumî vaizliğini kabul etmedi"
    "Yine hatırımda olan aziz hatıralardan biri de şu: Şeyh Sünusî gibi Üstad'ın Şark'a umumî vaiz olması için Van'a tayin emri geldi. Bin iki yüz kuruş da maaş tesbit etmişlerdi. Başta babam olarak bir çok zatlar rica ve ısrar ettilerse de, Hazret-i Üstad bu vazifeyi kabul etmedi. Hatta, 'Siz maaşı almazsınız da üç - beş talebenize verirsiniz' dediler, yine kabul etmedi.

    "Harama bakmamak ve kimsenin de kendisine nazar etmemesi için şemsiye taşırdı"
    "Ekseri zamanlarda bir şemsiyesi vardı, onu yanından eksik etmezdi. Harama bakmamak ve kimsenin de kendisine nazar etmemesi için...
    "Süratle yürüyüp giderdi, arkasından yetişmek çok zordu.
    "O zamanlar bize şunları söyledi:
    "Cenab-ı Hakk'a iltica edin... fena şeyler olacak...'
    "Bizler, açıklamasını isterdik, 'Şimdi müsaade yoktur' diye cevap verirdi.

    "Üstad'ı Van'dan alıp götürdüler"
    "Çok kısa zaman sonra gördük, Hazret-i üstadı göz yaşları içinde Van'dan, Erek'ten ve bizlerden ayırıp, alıp götürdüler.
    "Şeyh Masum, Şeyh Hasan ve diğer zatlarla birlikte gittiler.
    "Aylarca arkalarından matem tuttuk. Bütün ailece hasta olduk. Çok sonraları Üstad'dan, Barla'dan haber alabildik. Üzüntü ve elemlerimiz Üstad'ın gönderdiği mektuplarla, Risale-i Nurlarla telafi oldu. Gönderdiği eserleri el yazılarıyla çoğaltıp, etrafa dağıtmaya başladık.
    "Nur içinde yatsın, bizden manevî himmetlerini esirgemesin.."
    İsmail Perihanoğlu, Üstad Bediüzzaman'la alâkalı hatıralarını, dostumuz Halil Uslu'ya böylece not ettirmiş.
    Kendilerine ve arkadaşımıza ebedî şükran ve minnetler..

  33. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


  34. #38
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    H.MÜNİR BAKAN

    l892'de Erzurum'un pasinler kazasının Koruçuk köyünde doğdu. Bediüzzaman'ın Van'dan alınıp, Batı Anadolu'ya sürgün olarak gönderildiği zamanla alâkalı hatıraları bulunmaktadır.

    Üstadın Batı Anadoluya nefyi
    "Bediüzzaman Hazretleri l925'te, Pasinler'in Korucuk köyüne teşrif etmişlerdi. Biz gelenleri tanımıyorduk. Meğer bu kafile Kürdistan'dan Batı Anadolu'ya sevkiyat olarak geliyormuş. Bu kafilede şeyhler, ağalar ve seyyidler ile Bediüzzaman Hazretleri de vardı. Kendisi ince, narin boylu, sarımtırak saçlı idi. Gözleri ışık kaynağı gibi parlıyordu. Sakalı yoktu. Başında sarığı vardı. Ben bilmediğim için önce Kadirî zannetmiştim. Bizim köyde iki gün kalmışlardı. O yıl kış çok şiddetliydi. Kendisini kimseyle görüştürmüyorlardı. Biz de ziyaret etmeye çekiniyorduk. Kafilenin başındaki yüzbaşı, 'Gelin, bu zatı ziyaret edin. Bu zatın Türkiye'de emsali yoktur. Lâkabı Bediüzzaman'dır. İsmi, Said Kürdî'dir' derdi. O sırad mübarek Ramazan ayı idi.
    "Bizler orada, kendilerine elbise gibi hususlarda yardım etmek istiyorduk. Kendileri ise çok derinden düşünerek, 'Kardeşim, bana dua edin, bu hususu sonra düşünürüz' diye buyurdu. Sonra yine kahveye geldiğimde, içeride Van müftüsü vardı. Ona dedim: 'Ben Şeyh Hazretlerini görmek istiyorum.' Kahvenin içinde küçük oda gibi bir yer vardı. Orada kıbleye dönmüş, okuyordu. Mübareğin öyle lâhutî bir sedâsı vardı ki, bu ses kara taşı bile delerdi. 'Şeyhim' dedim, 'çamaşırlarınızı almaya geldim.' Dedi: 'Kardaşım, bu kış günü çamaşırlar kurur mu? Bu iş zahmetli bir iştir.' Ben de 'Hiç olmazsa bir çorabınızı veya mendilinizi verin, size hizmet etmek istiyoruz' dedim. Bana dönerek, 'Hepsini kabul ettim' dedi. Ben hemen ayakkabılarımı çıkarıp, yanına diz çökerek oturdum. Dedi: 'Sen burada üşürsün.' Ben de, 'Bundan iyi ne var?' diye cevap verdim.

    "Namazın hesabını Allah benden sorar"
    "Birkaç satır okumaya başladı. Ben de 'Acaba okuduğu nedir?' diye düşündüm. Sonra bana dönerek, 'Bu bir münacattır. Bu münacatı okuyorum. Milletin başından büyük bir belâyı defedecek. Çünkü kopan bu felâket Cehenneme denk bir ateştir. Bu Hazret-i Hüseyin Efendimizin evradıdır. Bu Zeynel Âbidin Hazretlerinden rivayet edilmiştir, bu duayı okuyorum. Ben durduğum yerde sen âmin diyeceksin' dedi. Duanın bitmesini bekliyordum. Tekrar bana döndü, 'Sen burada üşürsün' dedi. O sırada bir başçavuş ile zabıt vekili gelip ziyaret ettiler. Sonra kendisine bir çift lâstik ayakkabı getirdim. Eve iftara davet ettim. İftar yaklaşınca sofrayı kurdum. Allah ne verdiyse bununla iftar edecektik. Kendileri bir kap yoğurt istediler. Elinde bir bohçası vardı, onu açıp yiyecekti. Van Müftüsüne, Üstadın bizim yemekten şüphelenip şüphelenmediğini sordum. 'Rençberin kisbi helâldir' dedim. Biraz pirinç ve sütten yapılmış sütlâç vardı. Dedi: 'Kardaşım, bunu farelerden muhafaza edin, sahurda yiyelim. 'Ben korkuyordum, para verecek diye. Adeta içeceği suyun bile parasını veriyordu. Ayağımda olan yeni bir çift lâstiği gösterip, 'Üstad'ım, ben sizin ayakkabılarınızı giyeyim. Siz de benim bu yeni ayakkabılarımı giyersiniz' dedim. 'Kardeşim' dedi, 'sen namaz kılarsın, ayakların su çeker, namazın hesabını Allah benden sorar.' Yanımızdakilere sordu: 'Bu ayakkabıların fiatı nedir?' O zamanın parasından çıkarıp vererek ayakkabıları aldı. 'Kardeşim, başımıza gelen bu felâketler geçicidir, korkmayın. Yalnız dikkat edeceğiniz bir nokta var, ondan korkun. Çocuklarınızı okutun, yoksa bu din elinizden tez çıkar' diye bizlere dualar etti.
    "Oradaki vazifeli subaylar devamlı bu konuşmaları notlar halinde yazıyorlardı. Tabiî, bu notları ihlâs için değil, sermaye için tutuyorlardı. Bu sohbetler esnasında yüzbaşı dinin emirlerinin çok sıkı olduğunu, insanı her taraftan kuşattığını söyleyince, Üstad 'Evet' dedi, 'sağa dönüp gıybet, sola dönüp yalan söylenirse elbette böyle olur.'
    "Bizler on bir kişi sıraya girip, münacatın sonundaki duasını yaptık. Üstad'ın kafiledeki arkadaşları söylemişlerdi. Van'da Erek dağında kalırken yanına vahşi hayvanlar gelirmiş ancak yabancılar gelince bu hayvanlar dağlara kaçarlarmış. İki - üç gün sonra kendilerini yolcu ettik. Ben peşlerinden biraz fazla yürüdüm. 'Bizimle gelmen daha fazla münasip olmaz, artık geri dön' dedi. Ben de vedalaşıp ayrıldım."

  35. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


  36. #39
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    Sürmeneli Onbaşı: ALİ BARAN

    Karadeniz iklimindeki Sürmene'nin Küçükdoğanlı köyünden Ali Baran anlatmaktadır:

    "Sürgün kafilesinde Bediüzzaman da vardı"
    "Ölen büyük ağabeyimin yerine erken askere gitmiştim. Ben l325 yani yeni takvime göre l909 doğumluyum. l925'lerde Van'ın Erçiş kazasında bir nefer olarak askerliğimi yapmaya başlamıştım. Uzun süren neferlikten sonra, onbaşı, daha sonra da uzman çavuş olarak karakol komutanlığı yaptım.
    "Bediüzzaman'ı menfi olarak sürgüne yollarken ben askerdim. O zamanlar Van'da Hamideye Alaylarının komutanlarından Kör Hüseyin Paşa ve Emin Paşa'nın oğulları ile beraber Bediüzzaman'ı da sürgüne göndermek için ellerine kelepçe vurmuşlardı.
    "O zamanlarda Bediüzzaman'a Gevaşlı Cemal Bey kendisini saklayarak sahiplik ediyordu. Onu destekliyor ve ona yardımcı olmaya çalışıyordu. Fakat bu sahiplik ve himayesini gizliden gizliye yapıyordu. O korkulu günlerde bu sahipliğini açıkça ilân edemezdi.
    "Biz haftada üç-beş kafileyi Erçiş karakolundan Tatvan karakoluna getiriyorduk. Getirdiğimiz bu sürgünler grubunda Bediüzzaman da vardı. İnce ve uzun boya yakın, buğday benizli, keskin bakışlı, nurlu bir insandı. Bizler de kendilerini çok hürmetkâr bir şekilde Tatvan karakoluna teslim etmiştik.
    "Daha sonraları bu zatın büyük İslami hizmetlerini duymuştum. Kendilerini Isparta'ya sürgün etmişlerdi.
    "Mevsim bahara yakında. O günlerde, tanınmış kimseler hep Bediüzzaman'a büyük hürmet ediyorlardı. Erçiş Beyi İdris Bey, Bediüzzaman'a vurulan kelepçeleri çözdürmüştü. Benim yaptığım hizmetleri komutanlarım çok takdir etmişlerdi. Beni takdir eder mahiyette size fotokopisini verdiğim bonservis vermişlerdi.
    Sürgün işlerini yaparken başkalarında olan telaş, korku ve heyecan Bediüzzaman'da yoktu. Gayet sakin, mutedil ve sanki gideceği yeri bilen bir yolcu gibi bekliyordu.
    "Çok heybetli bir hali ve duruşu vardı. Gözleri ışıltılar halinde parlıyordu.
    "Bu büyük insan hayatımda büyük ve unutulmaz tesirler bıraktı. Allah mekânını Cennet eylesin."

  37. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


  38. #40
    Administrator Tur@b - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    03.09.2007
    Mesajlar
    12,060
    Teşekkür
    3,052
    Teşekkür almış: 5,054 / 2,839 Konu

    Standart

    MUSTAFA AĞRALI

    Mustafa Ağralı, Çaykara kazasının Eğridere köyünde l3l9'da (l903) doğmuş. l925 yılında askere alınan Ağralı, kendi ifadesiyle Cumhuriyet tarihinin ilk askerlerinden olarak l8 ay askerlik yapmış.
    Van'a piyade eri olarak gitmiş. Bölük komutanı da kendisi gibi Trabzon'lu: Mülazım-ı Evvel (Üsteğmen) Saim Bey...

    Üstadın sürgün edilmesi
    Şarktaki isyanlardan sonra, Van'da tanınmış şeyhler, ağalar ve nüfuzlu kimseleri toplamaya başlıyorlar.
    Şahidimiz Ağralı'nın anlattığına göre; hocalar, müftüler, sarıklılar aileleriyle, çoluk çocuklarıyla beraber toplattırılıp bir müddet Van'da nezarette bulunduruluyorlar, daha sonra da, Batı Anadoluya sevk ediliyorlar.
    Bediüzzaman da bu sevk edilen kafilenin başında bulunuyor. Bir jandarma olarak bu sürgün hâdisesinde vazife alan Mustafa Ağralı, şahid olduğu hâdiseleri anlatırken diyor ki:
    "Van'da askerlik vazifemi yaparken, Bediüzzaman ismini ve bu ismin şöhretini çok duyuyordum. Herkes bu zattan bahsediyordu. Ben de bu sebepten dolayı şiddetli bir arzu ile Bediüzzaman'ı görmek istiyordum.
    "Sürgün günü benim de bu sevkedilen kafilelerde vazife almam, Bediüzzaman'la görüşebilmem için iyi bir şans ve fırsat olmuştu."
    Hattâ hareket günü Van'da kalma ihtimali belirince, hemşehrisi Üsteğmen Saim Beyden gidecek kafilede kendisinin de bulunma isteğini, komutanı reddetmiyor, Ağralı da böylece kafileye nezaretçi olarak katılıyor.
    Bediüzzaman'ın Erek Dağındaki kaldığı ikametgâhından alınarak Van'a getirildiğini söyleyen Ağralı, "Van'da onbeş-yirmi gün kadar kaldıktan sonra Erciş'e sevkettiler" diyor.
    Ağralı'nın ağzından dinlemeye devam edelim, bu yolculuğu:

    "Bediüzzaman'ı arıyorum"
    "Mevsim kıştı, her tarafta kar vardı. Kafileler, yetmiş seksen civarındaki kızaklarla hareket etti. Kızakları at ve öküzler çekiyorlardı. Hareketten önce ben namaz hazırlığı için abdest aldım. Komutan beni Bediüzzaman'ın kızağına verdi. Fakat ben, Bediüzzaman'ı hiç tanımıyordum. O zamana kadar görmemiştim. Diğer kızaklar yük ve insanlarla dolu olmasına rağmen, Bediüzzaman'ın kızağında hiç bir şey yoktu. O tek başına idi. Kendisine hususi muamele yapılıyordu. Başına dallı yazma tabir edilen beyaz tülbenetten, bükülmüş, uzun bir sarık sarmıştı. Gür, siyah bıyıkları vardı, sakalı yoktu.
    "Kızağa gelip bindim. Ama hâlâ onun meşhur Molla Sait olduğunu bilmiyordum" diyen Ağralı, acaba nerede diye merak ediyordu.
    "Acaba hangisi olabilir?" diye devamlı göz gezdiriyor, hep sakallı, cübbeli hoca kıyafetinde birisini arıyordu. Hareket ettiklerinde, iki tane hoca gördüğünde, "Acaba bunlardan birisi mi?" diye bakıyor.
    Kızaktaki tek zatın Kürt alay komutanı, paşası, aşiret reisi olup da bana ne, diye düşünüyor. Geriden ikinci kızaktaki iki zattan birisinin Meşhur Said Kürdî olabileceği kanaatıyla hakeket ediyor. Gayesi hep Bediüzzaman'ı görmek.
    Bu sırada Bediüzzaman, müfreze komutanı Saim Beyi çağırarak Ağralı'yı istiyor. Saim Bey hemen Ağralı'yı gönderiyor. Ağralı diyor ki, "Daha önceleri benim soğukta abdest alıp namaz kıldığımı görmüştü."
    Kızakta giderlerken Ağralı daha iki hocayı sormadan, Bediüzzaman, ona nereli olduğunu soruyor. "Trabzonlu" deyince neresinden olduğunu soruyor. Ağralı Of'tan olduğunu söylüyor. Bediüzzaman kendisine Hacı Ferşat'ı tanıyıp tanımadığını soruyor. Ağralı da yakından tanıdığını bildiriyor. Of'u ve Ofluları yakînen tanıdığını görünce Ağralı tereddüt ediyor. Bu zatları nereden tanıdığını sorunca Bediüzzaman İstanbul'dan tanıştıklarını ifade ediyor. Bu defa Mustafa Ağralı arkadaki kızakta gelen hocaların isimlerini soruyor. Bediüzzaman da onların kendisinin kardeşi olduğunu, birisinin Van Müftüsü, diğerinin de Saray kazası müftüsü olduğunu ifade ediyor.

    "Kundaktaki çocuk gibi masumdur"
    Daha sonra akşamleyin yol üzerinde bir köyde konaklıyorlar. Ağralı diyor ki:
    "Bütün köylü bizi karşıladı. Komutanımız, 'Nezarettekileri nasıl muhafaza edeceğiz, bunları nasıl yedirip yatıracağız? Evlere dağıtmak olmaz' diye düşünüyordu. 'En iyisi bir ev boşaltır hepsini orada tutar, sabahleyin hareket ederiz' diyordu. Böyle yaptılar. Bölüğü de yerleştirdiler. Ama Kürtler bizi çok iyi karşıladılar. Bölük komutanına dediler ki, 'Yemek kazanı kaynatmayacaksınız. Askeri de biz yedireceğiz. Bunları da bize emanet ediniz. biz bakacağız.'
    "Bölük komutanı bana, 'Bu akşam sen Hoca Efendiyle kalacaksın' dedi. Ben daha hâlâ Onun kim olduğunu bilmiyordum. Ben dedim ki, 'Bir tek kişi, ben nasıl bekleyebilirim?' Komutan da: 'Usulen sen gideceksin oraya, bir şey olmaz. O zat, kundaktaki çocuk gibi masumdur.'
    "O Molla Said Kürdî'dir' dedi. Ben o esnada muradıma ermiştim, aradığımı bulmuştum. O zamandaki ismi Said Kürdî idi. Bizi bir odaya vermişlerdi. Oda küçüktü. Yere ancak iki yatak sığıyordu. Etrafımızda hep köylüler hizmet etmek için dönüp duruyorlardı.
    "Bütün etrafı sarmışlardı. Öyleki bir işaret bekler gibi halleri vardı. Sanki Bediüzzaman'ın bir işaretini bekliyorlardı. Ama Bediüzzaman'ın katiyyen öyle şeylere müsaadesi yoktu. Bu sebepten onlar bir şey yapmadan duruyorlardı. Akşemleyin kaç çeşit yemek geldi, kendisi hiç yemek yemedi. 'Hastayım' dedi. Bana yememi söyledi. Sonra yatsı namazını kıldık. Sonra bir kat yatak ona serdiler. Bir de kapının yanında bana serdiler. Ben cehaletimden düşünüyordum. Gece tüfeğimi alıp giderse, ben ne yapabilirim? Halbuki Bediüzzaman'da böyle bir niyet ve hal yoktu. Heybetli, celâlli bir vaziyeti vardı. Hocaya benzemiyordu. Böyle şekli çok garipti. Bu haliyle acaba kaçar mı? diye düşünüyordum. Yatmazdan önce bana, 'Sen rahat et, yat uyu' dedi. Ben elbiselerimle yatağa girdim. Kendisi ise yatağı topladı. Bağdaş kurup, yatağa yaslanarak oturdu. Ben yine şaştım, niçin yatmıyor, ne yapacak acaba, diye bakıyordum. Sonra uyumuştum.
    "Bir ara bir tıkırtı duydum ve uyandım. Baktım elinde bir gaz lâmbası, dışarı çıkıp, kar kışta abdest alıp geliyordu. Sonra namaza durdu. Bütün geceyi böyle ibadet ve duayla geçirdi.
    "Bana 'uyandınmı?' dedi.
    "Ben de 'uyandım' dedim. 'Vakit varken, biraz daha yat' dedi. "Biz Şafiyiz, bu sebepten erken kalkarız. Siz Hanefisiniz, birazdankılarsınız' dedi. Halbuki değil erken kalkmak, hiç yatmamıştı. Ben artık yatmadım, kalktım. Beraberce namaz kıldık.
    "Odada soba yanıyordu. Sobada su kaynattı. Yanında bir de ufak zenbil vardı. Zenbilden demlik çıkardı, içinde bir yumurta kaynattı. Van'dan çıkalı saatler olmuştu. İşte ilk defa bu bir yumurtayı kahvaltı olarak yedi.
    "Daha sonra da traş takımlarını çıkardı. Güzel usturası vardı. Onunla tıraş oldu.
    "Bu köyün ismini hatırlamıyorum. Akşamları hep yol güzergâhındaki köylerde kalıyorduk.
    "Haline, tavrına bakıyordum. Temizliğe, traşına, ibadetine çok dikkat ediyordu.
    "Başkalarının, onun bunun yemeklerini yemiyordu.
    "Komutan Saim Bey de kendisine çok hürmet ediyordu. Fakat fazla da ilgilenemiyordu, korkuyordu."

  39. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


+ Konuyu Cevapla
Toplam 21 Sayfadan 2. Sayfa BirinciBirinci 1 2 3 4 12 ... SonuncuSonuncu

Konu Bilgisi

Aktive Benutzer

Şu anda 1 üyemiz bu konuya göz atıyor. (0 kayıtlı üye ve 1 misafir.)

     

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok.
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.