<?xml version="1.0" encoding="ISO-8859-9"?>

<rss version="2.0" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
	<channel>
		<title>Ebediyyen.Biz | Dostluklarımızın ebediyyen kaldığı yer - Bloglar</title>
		<link>http://www.ebediyyen.biz/blog.php</link>
		<description>Ebediyyen.Biz | Dostluklarımızın ebediyyen kaldığı yer</description>
		<language>tr</language>
		<lastBuildDate>Wed, 19 Nov 2008 23:56:58 GMT</lastBuildDate>
		<generator>vBulletin</generator>
		<ttl>60</ttl>
		<image>
			<url>http://www.ebediyyen.biz/images/greenfox/misc/rss.jpg</url>
			<title>Ebediyyen.Biz | Dostluklarımızın ebediyyen kaldığı yer - Bloglar</title>
			<link>http://www.ebediyyen.biz/blog.php</link>
		</image>
		<item>
			<title>Biyogenez ve abiyogenez</title>
			<link>http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=220</link>
			<pubDate>Tue, 18 Nov 2008 11:46:28 GMT</pubDate>
			<description>*BİYOGENEZ VE ABİYOGENEZ* 
  
*ALPEREN GÜRBÜZER* 
  
  
Bir canlı organizmanın nasıl meydana geldiği uzun yıllardır tartışılmaya neden olmuştur hep....</description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- BEGIN TEMPLATE: blog_entry_external -->
<div><b><font face="Times New Roman"><font color="lime">BİYOGENEZ VE ABİYOGENEZ</font></font></b><br />
 <br />
<b><font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">ALPEREN GÜRBÜZER</font></font></font></b><br />
 <br />
 <br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Bir canlı organizmanın nasıl meydana geldiği uzun yıllardır tartışılmaya neden olmuştur hep. Hatta daha önceleri aşağı organizasyonlu canlıların kokuşmak üzere olan organik maddelerden meydana geldiğine inanılırdı. Daha sonraları ise her canlının kendine benzer bir canlıdan meydana geldiği fikri doğdu. Bu iki fikir genelde <b>abiyogenez</b> ve <b>biyogenez</b> başlığı altında tartışılarak günümüze kadar devam etmektedir hala.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Cansız elementlerden aminoasitlere, amino asitlerden kooservatlara, kooservatlardan proteinlere, proteinlerden de tek hücreli canlılara ve en nihayet kompleks yapılara doğru gelişmenin teorisidir abiyogenez. Şayet yaşanılan hayat abiyogenezi doğrularsa bu durum yaratma iradesinin iptali değil, bilakis yaratılış gerçeğine yardım etmiş olacaktır. Muhtemeldir ki, <b>Hz.Adem (a.s)</b> bizim ana rahminde bulduğumuz ontogenezis gelişim evresinin bir değişik benzer süreci toprağın rahmindeki ontogenezisini tamamlayarak ruhi varlığına kavuşmuştur. Zira Hz. Âdem (a.s) ile Havva anamız cennet yurdunda mutlu bir hayattan sonra çamur dünyaya inmiştir imtihan gereği. </font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Biyogenez ise canlıdan ancak canlı yapıların meydana gelebileceğinin ifadesidir. Malum olduğu üzere canlının temelini hücre oluşturur. Bilindiği gibi hücre çoğalmasını bölünerek gerçekleştirir. Yani hücre büyüdükçe belli bir kıvama gelerek bölünmek zorunda kalır. Hücre bölünmesinde temel amaç; yeni bireylerin meydana gelmesi için eşey hücrelerini oluşturmaktır. Malum olduğu üzere ilkel canlılarda üreme olayı, hücre içinde daha kromozomlar teşekkül etmeden çekirdek ve stoplazmanın ikiye bölünerek çoğalması şeklinde yani amitoz bölünme dediğimiz metotla gerçekleşir. Dolayısıyla mitoz bölünmede; amitoz bölünme şeklinin aksine çekirdekte kromozomlar oluştuktan sonra gerçekleşen bir üreme şeklidir. Mayoz bölünme ise eşey hücrelerinde (germ) birbirini takip eden iki nükleus şeklinde gerçekleşen, iki aşamalı olarak vuku bulup ve bu aşamaların birinde kromozom sayısı yarıya inerek, diğer aşamalarında da basit bir mitoz bölünme tarzında cerayan eden bir başka bölünme şeklidir. Öyle anlaşılıyor ki; üreme hücrelerinin gelişim evreleri incelendikçe tesadüfe meydan vermeyecek tarzda mükemmel bir sistemin işleyişine şahit oluyoruz. Gerek mikro, gerekse makro âlemde hiçbirşey tesadüfe meydan vermeyecek biçimde belli bir sistematik çerçevede canlının yaratıldığı apaşikar ortada, tabiî ki her şeyden önce bütün bu harikülade âlemin idrakine varabilmek de önemli.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Çoğunlukla hücrelerde bölünme yaşanırken önce mayoz, sonra mitoz görülür ki bu duruma <b>premeosis </b>denir. Üreme hücrelerinde kromozom sayısı, 2n kromozomlu vücut hücrelerinin tam aksine haploit(n)&#8217;dir. İşte bu yarıya indirme olayı sıradan bir operasyonla ya da kendi kendine başıboş gerçekleşmiyor, belli ki bir planın eseri olarak ortaya çıkıyor. Şöyle ki; eşey hücrelerinin kromozom sayılarının yarıya indirebilmek için mayoz bölünme sırasında erkek hücrelerinin geçirdiği başlangıçtaki gelişme evresine spermatogenez, dişi hücrelerinin kaydettiği gelişmeye ise oogenez adı verilip, her iki cinsiyet hücresi de (spermatogenez-oogenez) gelişmesini mükemmel bir program dahilinde üç safhada gerçekleştirerek, bu gelişme evrelerini sırasıyla <b>çoğalma<b>, büyüme</b></b> ve <b>olgunlaşma</b> şeklinde üç aşamada</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">tamamlarlar.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Nasıl mı?</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime"><b>Çoğalma </b>aşamasında mitoz bölünme sonucu çoğalan erkek üreme hücreleri bu safhada</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime"><b>spermatogonyum</b>, dişi üreme hücresi ise <b>Oogonyum </b>adını alır. Anlaşılan odur ki her bir aşama yeni bir değişime yelken açmak gibidir adeta.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime"><b>Büyüme</b> evresine gelindiğinde spermatogonyum ve Oogonyum hücreleri mitoz bölünme aşamasını tamamladıktan sonra bol miktarda besin depolayıp başlangıçtaki büyüklüğünün yüzlerce katına çıkarak <b>primer spermatosit</b> ve <b>primer oosit </b>adını alırlar, böylece olgunlaşma safhasına geçiş yaparlar. Olgunlaşma safhası derken ister istemez bir Allah dostunun; hamdım, yandım, piştim sözleri akla geliyor. İşte aynen öylede üreme hücrelerinde görülen üç aşamada bunun gibi bir şey olsa gerektir. </font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">En son safha dediğimiz <b>olgunlaşma</b> evresinde ise primerspermatosit ve primer oositler redüksiyon bölünme geçirerek kromozom sayılarını yarıya indirirler. Öyle ki birinci telofaz sonunda primer spermatozoitten iki tane sekonder spermatozoit, primer ooisitten de bir</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">sekonder oosit ve bir kutup hücresi meydana gelir. İkinci telofaz sonunda ise herbir sekonder spermaositten iki sperma, sekonder oositten ise ergin yumurta ile ikinci kutup hücresi oluşur. Birinci kutup hücresi genellikle ikiye bölünerek iki tane kutup hücresi meydana getirirler, ama bu arada kutup hücreleri yaşama yeteneği olmadığı için ölürler. Sonuçta kala kala bir yumurta hücresi ve dört spermatit kalır. Spermatitler ise bu arada <b>spermhistogenez</b> adı verilen olayla bir olgun sperma şeklini alırlar. Olgun spermalardan ancak bir tanesinin bir olgun yumurtayla birleşmesi (döllenme) sonucunda bildiğimiz 2n zigot meydana gelerek yeni bir canlının temeli atılmış olur böylece. İşte insanın embriyonik ve embriyonik sonrası macerasını ancak bu şekilde özetliyebiliyoruz. Dile kolay, bütün bu aşamaları inceleyip de hala canlılık denilen mucizevî olaya hala tesadüf deniliyorsa pes doğrusu, yapılacak tek şey bu noktadan sonra; Allah onlara hidayet versin demek düşer bize, ne diyelim.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Canlı alem sonderece kompleks yani çoklu karmaşık bir sistem olduğu muhakkak. Bütün dünya ülkelerin başlarında idareci konumda başkan bulunurda biyolojik hayat denilen serüveninde idari mekanizması olmaz mı? Elbette olur. Bilindiği gibi canlının üretim ve kalıtım olayları DNA&#8217;ca yönetiliyor. Hücrede bu iş için, yani üretim ve kalıtım olayları için binlerce enzim cansiparene halde çalışıyorlar harıl harıl. Her bir enzim DNA ipliğindeki bir gene karşı sentezlenerek neşvünema bulup canlılık bu şekilde tanzim edilmeye başlıyor. </font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Biyolojik hayat; hertürün kendi içindeki polijenik evrelerin tümünü kapsayan hadisedir, yani bu noktada biyolojik hayat çok menşelidir diyebiliriz. Dolayısıyla türler arasında nesep aramak ya da soy sop faslına girmek boşuna kürek sallamaktan başka bir işe yaramaz. İnsanın embriyolojik gelişmesi, anne karnındaki aşama aşama geçirdiği ontogenez süreci ile açıklanır ki bu doğrudur. İnsanlık tarihi gelişim evreleri ise filogenez olarak adlandırılırki bu da doğru bir tespittir. Anne karnındaki ontogenez serüveni yukardada belirttiğimizi gibi Hz.Adem&#8217;in toprağın ana rahminde geçirdiği ontegenez sürecin özetidir zaten. Erkekler XY geni ile tanımlanıp, her iki allel genide bünyelerinde taşırlar. Kadınlar da ise cinsiyet geni XX&#8217;dir. O halde ilk insan hayat çekirdeğini kendinde toplamış olsa gerek ki; Hz.Havva anamız Hz. Âdem&#8217;in eğe kemiğinden dişilik geni ile ayrılarak ailenin ilk basamağına zemin hazırlanmış ve bu ilk nüveden kıyamete kadar devam edecek olan değişik ırkların toplamını kapsayan insanlık âlemi türeyecektir. İlk aile, ilk filogenik ağaç böyle vuku buldu, bunun başka izahı şimdilik yok gibi. Evet dikkat edin ilk maymun, ilk maymun aile demiyoruz. İlk insan, ilk aile diyoruz bu yüzden.</font></font></font></div>


<!-- END TEMPLATE: blog_entry_external -->]]></content:encoded>
			<dc:creator>dedekorkut1</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=220</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Su ab-ı hayattır</title>
			<link>http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=219</link>
			<pubDate>Mon, 17 Nov 2008 09:25:37 GMT</pubDate>
			<description>SU AB-I HAYATTIR 
  
 
*ALPEREN GÜRBÜZER* 
 
  
  
Amerika da yapılan bir çalışmada( Vincent j. Schaefer) su zerreleri ne kadar çok küçük bir o...</description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- BEGIN TEMPLATE: blog_entry_external -->
<div><font face="Times New Roman"><font size="5"><font color="lime">SU AB-I HAYATTIR</font></font></font><br />
 <br />
<br />
<div align="right"><b><font face="Times New Roman"><font color="lime"><font size="5">ALPEREN GÜRBÜZER</font></font></font></b></div><br />
 <br />
 <br />
<font face="Times New Roman"><font color="lime"><font size="5">Amerika da yapılan bir çalışmada( Vincent j. Schaefer) su zerreleri ne kadar çok küçük bir o kadarda saf ve temiz olursa eksi 40 santıgrat derecede bile donmadığını gözlemlediler. Demek ki; su zerrelerini donduran gerçeklik; kirli olması şartının yanı sıra bu zerrelerin büyük olması halinde doğru tespittir. Zira Kur&#8217;anı Kerim de Yüce Allah (C.C); &#8216;&#8217; <b>Gökten bir ölçüye göre su indiren O&#8217;dur. Biz onunla ölü bir beldeye hayat verdik, işte sizde böyle tekrar çıkarılacaksınız&#8217;&#8217;</b> (zuhruf suresi-ayet 11) beyan buyurmaktadır.</font></font></font><br />
<font face="Times New Roman"><font color="lime"><font size="5">Yağmur damlaları içerisindeki zerreler önce donma çekirdeği etrafında oluşmaya başlar ve büyüyen zerreler yeryüzüne yaklaştıkça havanın kaldırma kuvveti ile de denge kazanarak yumuşak bir iniş kazanır böylece. Bu demek oluyor ki yağmurun inmesinde ince bir matematiksel hesap söz konusu. Fizikçiler tabiattaki bu olayı denge hız formülü ile izah etmeye çalışıyorlar hep. Yeryüzüne inen yağmur ölü bir belde bile olsa oraya hayat vererek nasıl ki toprak neşvünema buluyor ise Rabbül âleminde bize kıyametin ardından &#8216;<b>Dirilin, kalkın&#8217;</b> emri ilahiyesiyle yeni bir gündönümü müjdesini hatırlatıyor adeta. Kıyamet günü &#8216;<b>Haydi olun</b> (kün)&#8217; emri ile tüm beşer saniye geçmeksizin dirilecektir bir su misali. Çünkü su ve su zerreleri birer ab-ı hayattır.</font></font></font><br />
<font face="Times New Roman"><font color="lime"><font size="5">Vesselam.</font></font></font></div>


<!-- END TEMPLATE: blog_entry_external -->]]></content:encoded>
			<dc:creator>dedekorkut1</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=219</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Dalından kopmuş zaman</title>
			<link>http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=218</link>
			<pubDate>Sun, 16 Nov 2008 12:19:11 GMT</pubDate>
			<description>*DALINDAN KOPMUŞ ZAMAN 
 
 
 
 
Resim: http://img84.imageshack.us/img84/6382/ikrajx1.jpg</description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- BEGIN TEMPLATE: blog_entry_external -->
<div><div align="center"><b><i><font face="Times New Roman"><font size="4"><font color="Red"><div align="center">DALINDAN KOPMUŞ ZAMAN<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<div align="center"><img src="http://img84.imageshack.us/img84/6382/ikrajx1.jpg" border="0" alt="" /></div><br />
<br />
<br />
<br />
Cam da sır, su da Lisan<br />
Gökte yıldız, yerde İnsan<br />
Dalından kopmuş zaman<br />
Ol dedi olmaya geldim<br />
Sev dedi, sevmeye geldim<br />
<br />
<br />
Her şey aynı Benzersizim<br />
Nokta Nokta tek bir resim<br />
Kimsede yok parmak izim<br />
Adımı olmaya geldim<br />
Sev dedi. sevmeye geldim<br />
<br />
<br />
Terkibim eder Senayı<br />
Perdeler gizler semayı<br />
Özümdeki tek manayı<br />
Bul dedi, bulmaya geldim<br />
Vesselam; Sevmeye geldim.<br />
<br />
<br />
Kıyametin ara An&#8217;da<br />
Ne yaptıysan sana Ayna<br />
An O An iki cihanda<br />
Seyrini murada geldim<br />
Sev dedi, sevmeye geldim.<br />
<br />
<br />
Tohumunda saklı çınar<br />
El tutar, kanat uçar<br />
Herkese kendisi kolay<br />
Teki Tekbire geldim<br />
Sev dedi, sevmeye geldim.<br />
<br />
<br />
Sağ Ayağın ardı sıra<br />
Sormaz yürür sol ayağın<br />
Toprakta yeşermez İnsan<br />
Hak tır senin Hakikatin<br />
Bildiğini okuma diye<br />
Var Rasulun, Kitabın<br />
Yaradılmış ne varsa<br />
Ol dedi olmaya geldi<br />
Saçılmış nurundan<br />
Nasibi almaya  erdi..<br />
<br />
<br />
Zamanda An, İnsanda Zan<br />
Çoktan Tek bulmaya erdim<br />
Alemde Sır, Sırrı Lisan<br />
Ol dedi olmaya geldim<br />
Abd olup şükrüme geldim<br />
<br />
<br />
Semiha Reyhan Demirci  </div></font></font></font></i></b></div></div>


<!-- END TEMPLATE: blog_entry_external -->]]></content:encoded>
			<dc:creator>leyla_mecnun</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=218</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Petrol</title>
			<link>http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=217</link>
			<pubDate>Sun, 16 Nov 2008 08:47:12 GMT</pubDate>
			<description>*PETROL* 
 
*ALPEREN GÜRBÜZER* 
 
 
 
      Bilim adamlarının petrol konusundaki ağırlık verdiği düşünceye göre; alg ve eğrelti otlarının...</description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- BEGIN TEMPLATE: blog_entry_external -->
<div><b><font face="Times New Roman"><font color="lime">PETROL</font></font></b><br />
<br />
<div align="right"><div align="right"><b><font face="Times New Roman"><font color="lime"><font size="6">ALPEREN GÜRBÜZER</font></font></font></b></div></div><br />
<br />
<font face="Times New Roman"><font color="lime"><font size="6">      Bilim adamlarının petrol konusundaki ağırlık verdiği düşünceye göre; alg ve eğrelti otlarının ayrışmasıyla birlikte yeraltı katmanlarına sızarak gölcükleri oluşturduğunu, böylece bu gölcüklerin petrol gibi büyük bir enerji kaynağının oluşumunu gerçekleştirdiği şeklinde açıklamaya çalışıyorlar. Gerçekten de bilim adamlarımızın açıklamalarını destekleyecek en büyük destek Kur&#8217;andan geliyor. Nitekim Allahü Teala : &#8216;&#8217;  <b>O (Rabbınız ki) merayı çıkardı. Sonra da onu siyah bir gussaya (sel suyu)çevirdi&#8217;&#8217;</b> (Ala suresi ayet 4&#8211;5) beyan buyruyor. </font></font></font><br />
<font face="Times New Roman"><font color="lime"><font size="6">     Bilmem fazla söze hacet var mı?</font></font></font></div>


<!-- END TEMPLATE: blog_entry_external -->]]></content:encoded>
			<dc:creator>dedekorkut1</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=217</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Kalp bilgi üreten mi?</title>
			<link>http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=216</link>
			<pubDate>Fri, 14 Nov 2008 09:26:20 GMT</pubDate>
			<description>*KALP BİLGİ ÜRETEN Mİ?* 
 
**ALPEREN GÜRBÜZER** 
 
 
         Akıl beş duyumuzun kaydettiği bilgileri harmanlayarak sonuca varır. Bir tür kanaat...</description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- BEGIN TEMPLATE: blog_entry_external -->
<div><font face="Times New Roman"><font color="lime">       <b>KALP BİLGİ ÜRETEN Mİ?</b></font></font><br />
<br />
<b><b><font size="5"><font face="Times New Roman"><font color="lime">ALPEREN GÜRBÜZER</font></font></font></b></b><br />
<br />
<br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">         Akıl beş duyumuzun kaydettiği bilgileri harmanlayarak sonuca varır. Bir tür kanaat önderimizdir akıl melekesi. Zira beyne gelen bilgileri yorumlama işi akla ait bir donanım olup,  bilgi üreten fonksiyonel organ ise kalbe ait bir husustur. Nitekim beyin beş duyumuzun saldığı bilgileri kayd edip ekran görevi yapar sadece, bir nevi beyin hard diskindeki (hafızasındaki) yazılımı akıl vasıtasıyla ekrana taşır. Yani sanıldığının aksine bilgiyi üreten akıl değil kalptir. Kalp sayesinde göz ve kulak gibi organlarımıza sürekli duygu sağınımı gerçekleşir. İşte bu duygu salınmanın yansıması neticesinde beyin üzerinde gerçekleşecek akli yorumla bilgiler kuvvei fiile dönüşür. </font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">          Bazen duygulandığımızda gözyaşımıza sahip olamayız, neden acaba? Hiç düşündünüz mü? Çünkü gözyaşı kalbin otoritesiyle salgılanır, akılda beyin mekanizmasında sahne alır adeta. Hatta arkadaşlar arasında zaman zaman konuşurken benim altıncı hissim kuvvetli deriz ya, işte onun gibi bir şey olsa gerektir. Yani altıncı his derken önsezimizin varlığına işaret ederiz. Önsezi bazen iç sıkıntı bazen de neşe şekilde zuhur edebiliyor. İşte bu noktada kalbe ait önemli bir unsuru ortaya koyuyoruz ki bunun adı da: <b>önsezi </b>gerçeğidir. </font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">          Anlaşılan odur ki beyne yazılmamış duygular kalp barkodundan geçerek bilgi üretimine dönüşüyor. Kalp bununla da kalmayıp aynı zamanda duygu seli ile birlikte sevgi denilen iksiri de gizliyor bağrında. Derken sevgi selimiz kalp tarafından salgılanarak beyinde yazıya dönüşerek ya dilimizle ya da vücut dilimizle karşımızdaki varlığa ilan etmiş oluruz sevgimizi. Böylece gönlümüzün dile gelmesi kalp sayesinde gerçekleşiyor her daim. Demek oluyor ki direk olarak bilgi üreten merkez kalpmiş, bilgiyi beyin bilgisayarında yorumlayan ise akılmış meğer.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">        Kur&#8217;an ayetlerini derinlemesine incelendiğinde Kur&#8217;an&#8217;ın doğrudan akla hitap etmediği görülecektir, bu yüzden Rabbül âlemin insan kalbini muhatap kabul eder. Çünkü vahyi ancak kalp anlar. Vahyin dışında evrende cereyan eden olayları her şey zıddı ile bilinir gerçeğinden hareketle eşyanın hakikatini mukayese yaparak bilgi ediniriz. Fakat fizikötesi âlem böyle değil. Nitekim Allah&#8217;ın zıddı olmadığından, akıl Yaratanı kavramaktan acizdir, O&#8217;nu ancak kalp hisseder ve sonunda &#8216;<b>Amenna saddak&#8216; </b>diyerek Mevla&#8217;ya teslim oluruz. Dolayısıyla Kur&#8217;anda geçen ; &#8216;<b>Allah kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş ve gözlerine bir perde inmiştir ve bunların hakkı azim bir azaptır</b>&#8216;(Bakara suresi ayet:17) ayetini Dr. Haluk Nurbaki Allahü Teala; sanat şaheserim olan bu kalbe imza attım. O&#8217;nu imanla ve sevgiyle doldurmazsanız mühürlerim şeklinde yorumlamıştır. Hatta Rabbül Âlemin; &#8216;<b>Ben yere göğe sığmam Mü&#8217;min kulumun kalbine sığarım&#8217;</b> beyan buyurarak bu manaya işaret etmiştir.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">          Vesselam.</font></font></font><br />
</div>


<!-- END TEMPLATE: blog_entry_external -->]]></content:encoded>
			<dc:creator>dedekorkut1</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=216</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Ideoloji mi bilim mi?</title>
			<link>http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=215</link>
			<pubDate>Thu, 13 Nov 2008 07:26:44 GMT</pubDate>
			<description>İDEOLOJİ Mİ BİLİM Mİ? 
 
  
*ALPEREN GÜRBÜZER* 
  
   
Türkiye de insanların bir çok problemlerle uğraşması sonucu çıkış yolu olarak kimlik arayışına...</description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- BEGIN TEMPLATE: blog_entry_external -->
<div><div align="center"><font face="Times New Roman"><font color="lime">İDEOLOJİ Mİ BİLİM Mİ?</font></font></div><br />
 <br />
<b><font face="Times New Roman"><font size="3"><font color="lime">ALPEREN GÜRBÜZER</font></font></font></b><br />
 <br />
  <br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Türkiye de insanların bir çok problemlerle uğraşması sonucu çıkış yolu olarak kimlik arayışına ya da ideoloji arayışına itti kitleleri.. Bu noktada ben ne olmalıyım?, şucu mu, bucu mu, liberal mi, sosyalist mi, miliyetçi mi, Atatürkçü mü, siyasal İslamcı mı? İşte bu tür sorular önümüze kimlik meselesi olarak ortaya çıktı karışımıza hep. Derken bu tür sorular eşliğinde arayış içerisine koyulan genç nesiller sloganların ardına düştüler. Nitekim analitik düşünceden yoksun nesiller ardına düştükleri sloganları biricik rehber olarak görüp, eline tutuşturulmuş reçeteleri gerçek sandılar.</font></font></font><br />
<font face="Times New Roman"><font size="3"><font color="lime">Herşeye slogan gözlüğü ile bakılınca ister istemez fikirler hamasetvari geçerli akçe olarak rol oynamaya başladı. Böyle olunca sözde aydınların taşrada oturanı veya gecekondu halkını proletarya olarak algılamaları kolay oldu. </font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">İdeolojilere kapılan genç kuşaklar kendilerine giydirilen deli gömleğin ne olduğunu bile bilmez oldular.. Bütün sistemlerin beş öğesi olabileceğini düşünemediler. Oysa bu beş unsur bilinmeden peşine takıldıkları yolun doğru mu, yanlış mı olduğunu anlamak imkânsızdı. Malum olduğu üzere bir sistemin temel amacını, yöntemini, uygulama proğramını, tanımını ve ispatının olabilir tarafının incelemeden &#8216;izm&#8217; lerin boyunduruluğu altına girmek onarılmaz yaralar açacağı muhakkak. Çünkü sistem sadece ideolojilere has olmayıp ilim ve diğer dalları da kapsar. Bu beş unsuru kısaca ele aldığımızda;</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">&#8212;Amaç; sistemin erişmek istediği sonucu belirler.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">&#8212;Yöntem; sistemin takip edeceği yoldur.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">&#8212;Uygulama; proğramın ya da sistemin reçetesini, yani doktrinini oluşturur.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">&#8212;Tanım; sistemin kullandığı argümanların kavram kargaşıklığa yol açmamak için kullandığı dilin açıklamasıdır.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">&#8212;İspat ise sistemin dayandığı noktaları, güçlü kabullerinin olup olmadığını ortaya koyar.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">İşte herhangi bir kişi sistemin bu beş unsuruna bakmadan, körü körüne akıntıya kendini kaptırınca tercih ettiği toplum birimi artık onun vazgeçilmez ideolojisini oluşturur. Yani kişinin tercihi &#8216;izm&#8217;ini, &#8216;cilik&#8217;ini, yani aidiyetini belirler. Bilinçli ya da bilinçsiz mensup olduğu bir toplum birimin üyesidir artık o kişi. Metedolojisi deney ve gözlem değildir, ölçüsü şuuraltısının boşalarak aidiyetinin belirlediği prensipler esasdır onun için. Yanılmaz otoriterler ne buyurmuşsa onu söyler habire. Eğer kişi Marksist kimliğe bürünmüşse dayanağı marksizmin öğretileri olacaktır elbet, düşüncesi ise Karl Marks&#8217;ın söz ve hareketlerin yorumu ve çözüm yoluda pratiği olmayan teorik ifadeleri olacaktır. Oysa marksizmin emek teorisi, bırakın deney ve ölçmeyi sadece etrafımıza bir kez analitik bakmakla da kolayca çürütülür cinstendirler. Nitekim, Karl Marks&#8217;ın bir saat yeraltında çalışan maden işçisiyle bir saat çalışarak inci çıkartanı eş değerde tutması, ya da birsaat çalışan Edison&#8217;la bir saat çalışan inşaat boyacısı ile eşit kılmak emek &#8211;değer teorisini kolayca çürütmeye yeter bile.. Hakeza onlar Kur&#8217;an&#8217;ın insanların çeşit çeşit rızıklarla donatıldığının hikmetini anlamaktan da bihaberdirler.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Bilimin metodu deney ve gözleme dayanmaktadır. Kanun bile yüzde yüz doğru demek değildir, zaman içerisinde yenilenmeye muhtaçtır. Düşünün ki kendisini Atatürkçüyüm diye tanımlayan birileri Atatürk adına kalkıpda 1920- 1930 ların şartlarında oluşan reçeteleri bugüne çözüm diye sunmaya çalışması veya bütün hayatı boyunca Atatürk&#8217;ün söz ve hareketlerinin tefsiriyle geçiren birinin dünyanın geldiği noktadan bihaber birşekilde hala hilafet gibi suni şeylerle uğraşması gülünç olmuyor mu? Oysa 1920&#8217;lerin Cumhuriyeti Osmanlı ile mücadele etmek mecburiyetindeydi ve nitekimde bu mücadeleden cumhuriyet kazandı ve başardı da. Hala bugün kendilerini Kemalist diye tanımlayanlar Osmanlı&#8217;ya karşı yapılan mücadelenin aynı hızla devam ettiği zannındalar. Acaba bugün birileri kendini halife olarak ilan etse bırakın müslüman ülkeleri, Türkiyede kaç kişi ardına takılıpda onu dinler..Olayları bugünün şartlarından değerlendirmekten yoksun aklı evveller zavallı oldukları gibi felaket tellalıdırlar da. Şu bir gerçek ki Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ümüz bugün yaşasaydı bugünün değişik ortamında dün yaptığının değişik uygulamalarını sergilerdi. Bizlere emanet ettiği Cumhuriyeti hep 1920&#8211;1930 yıllarının doktrini ile ilelebet devam ettirin demedi ki zaten. Ekonomide hala devletçilikte inatla israr etsek acap halimiz nice olur hiç düşündünüz mü? Çünkü rekabet hayatın temel unsurudur bugünümüz dünyasında. Atatürk&#8217;ün Türkler&#8217;in esaretten hürriyete koştuğunu simgeleyen Ergenekon tablosunu çizdirmesi, paralara Bozkurt amblemini bastırmasını gözardı edip, Atatürk milliyetçiliğinden dem vurmak ne derece inandırıcı. Biz biliyoruz ki; Atatürk Türk milliyetçisi idi, hiçbir zaman bilime ters düşecek şahsa ait milliyetçilikten bahsetmemiştir. Milliyetçilik kişiye ait kavram değil, topluma veya ulusa ait kavramdır. Hakeza Atatürk hayatta en hakiki mürşit ilimdir diyerek sadece 1920-1930 yıllara hapsolunamayacığını belirterek ufkumuzu ileriye doğru yöneltmemize işaret etmiştir sürekli.. Bütün buna benzer örnekleri çoğaltabiliriz.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Ülkemizde örümcek kafa, irtica, ortaçağ beyni denilirken ister istemez zihinlerde akla din geliyor. Analitik yaklaşımdan uzak olan zihinler önyargılarla İslamiyeti incelemeden bu hükme varıyorlar. Ortaçağ kafası kavramı batıdan sıçradı toprağımıza oysa. Batılı; bırak şu ortaçağ kafasını derken engizisyon papazlarını, giyotini aklına getiriyor ve o günlere dönmek istemezler de. Aynı sözü bir Türk&#8217;e söylemekle akıllara Fatihi, İmam-ı Azam&#8217;ı, Piri Reisi, Uluğ Bey&#8217;i, İbni Sina&#8217;yı hatırlatır ki, bizim o zihniyete tekrar eriştiğimizde, bir kısım aklıevvellerin hiçte bırakma niyetinde olmadığımızı bir türlü anlıyamıyacaktırlar. Çünkü biz tarihimizde ne bir engizisyon ne de bilimi küçümseme ve horlama olmamıştır. Bilakis bilim yürütücü amil olmuştur. İmam-ı Azam&#8217;a atın üzerinde iken atın ayağının kaç olduğunu soruyor bir adam.. Bakın ne yapıyor İmam-ı Azam, O büyük bilge insan atından iniyor eliyle işaret ederek tek tek sayıyor dört diyor.. İşte, teorik olarak değil de deney ve gözleme dayanarak cevap vererek ta yıllar öncesinde analitik düşünce dersi veriyor insanlığa.. </font></font></font></div>


<!-- END TEMPLATE: blog_entry_external -->]]></content:encoded>
			<dc:creator>dedekorkut1</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=215</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Genetik mucize</title>
			<link>http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=214</link>
			<pubDate>Tue, 11 Nov 2008 18:09:37 GMT</pubDate>
			<description>*GENETİK MUCİZE* 
  
  
*ALPEREN GÜRBÜZER* 
  
  
Dört harfli şifre ile kodlanmış bütün canlılar. Böylelikle *Adenin, Guanin, Sitozin, Timin* denilen...</description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- BEGIN TEMPLATE: blog_entry_external -->
<div><div align="center"><b><font face="Times New Roman"><font color="lime">GENETİK MUCİZE</font></font></b></div> <br />
 <br />
<b><font face="Times New Roman"><font size="3"><font color="lime">ALPEREN GÜRBÜZER</font></font></font></b><br />
 <br />
 <br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Dört harfli şifre ile kodlanmış bütün canlılar. Böylelikle <b>Adenin, Guanin, Sitozin, Timin</b> denilen nütleotidlerin kendi aralarında tekrar tekrar dizilip çeşitlenmesiyle birlikte canlının biyolojik fotoğrafı ortaya çıkmakta. Nasıl ki, telgraftaki mors alfabesini oluşturan nokta veya çizgi, ya da Türk alfabesinde ki 29 harfin ortaya koyduğu açılım ne ise, canlılarda ki nükleotidleri oluşturan gen birimlerinin meydana getirdiği bilgilerde o demektir. </font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">DNA, çift sarmal üzerine kurulan merdivenimsi yapıda olup, merdivenin basamaklarının her iki ucunda mevcut olan nükleotidlerin karşılıklı eşleşmesi ve kodlanmasıyla canlılık sağlanıyor. Malum olduğu üzere İçtiğimiz suyun yapısında artı(+) yüklü hidrojenle eksi(-) yüklü hidroksil iyonu var. Yapılan laboratuar çalışmaları sonucunda hidrojen iyonunun DNA &#8216;nın yapısındaki riboz şekeri ile amino asidi oluşturan nükleotidleri arasında elektriksel etki yapması(elektroforez) sayesinde canlılığın fonksiyonel hale geldiği anlaşılıyor.. Özellikle hidrojen iyonlarının; fosfor bileşiği olan ATP enzimi, amino asit ve riboz şekerini sentezlediği aşikar. Anlaşılıyor ki; cansız diye sandığımız su ve suyun yapısındaki hidrojen iyonlarının DNA&#8217;ya adeta dirlik kazandırması ister istemez Kur&#8217;an&#8217;da bahsi geçen ayeti gündeme getiriyor. Şöyle ki, Rabbül âlemin; &#8220; <b>İnkâr edenler, gökler ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan meydana getirdiğimizi bilmezler mi? Yine de inanmıyorlar mı?</b>&#8217;&#8217; (Enbiya suresi ayet30) beyan buyurarak, yine Allahü Teala; <b>Her<b> diriyi (hay) sudan çıkarttık</b></b> ilahi mesajını, ta 15 asrı aşkın zaman öncesinde haber veriyor tüm insanlığa. Demek ki; dirlik dediğimiz hadise, su molekülünün bir unsuru olan hidrojen iyonunun DNA&#8217;ya bir canlılık katarak yaratılışımız üzerindeki sırların bir nebzede olsa aralandığına şahit olur gibiyiz. Su deyip geçmemeli. Şöyle ki; Amerika da yapılan bir çalışmada( Vincent j. Schaefer) su zerreleri nekadar çok küçük nekadar saf ve temiz olursa eksi 40 santıgrat derecede bile donmadığını gözlemlediler. Demek ki su zerrelerini donduran gerçeklik; kirlilik ve bu zerrelerin büyük olması halinde doğrudur. Kur&#8217;anı Kerim de Yüce Allah (C.C); &#8220; <b>Gökten bir ölçüye göre su indiren O&#8217;dur. Biz onunla ölü bir beldeye hayat verdik, işte sizde böyle tekrar çıkarılacaksınız</b>&#8217;&#8217; (zuhruf suresi-ayet 11) buyuruyor çünkü.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Yağmur damlaları içerisindeki zerreler önce donma çekirdeği etrafında oluşmaya başlar ve büyüyen zerreler yeryüzüne yaklaştıkça havanın kaldırma kuvveti ile de denge kazanarak yumuşak bir iniş kazanırlar. Bu demek oluyor ki yağmurun inmesinde ince bir matematiksel hesap sözkonusu. Zira Fizikçiler tabiattaki bu olayı denge hız formülü ile izah ediyorlar. Yeryüzüne inen yağmur ölü bir belde de olsa oraya hayat veriyor ve toprak neşvünema buluyor ise o halde Rabbül âleminin bize &#8216;<b>Dirilin, kalkın</b>&#8217; emri ilahiyesini hatırlatmasına amade olmalıyız. Nitekim kıyamet günü &#8216;<b>Haydi olun (kün)</b>&#8217; emri ile tüm beşer bir saniye geçmeksizin dirilecektir bir su misali. Zira su ve su zerreleri ab-ı hayattır.</font></font></font><br />
 <br />
 <br />
<b><font face="Times New Roman"><font size="5"><font color="lime">YARATILIŞ</font></font></font></b><br />
 <br />
 <br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Yaratılan herşey bir proğramın sonucudur. Nitekim nükleotidlerin kodlanmasıyla insanda yaklaşık yirmialtıbinlik sayfayı kapsayacak genetik bilgi içeren ansiklobedi ortaya çıkabiliyor. Bu durum şu anlama geliyor; sırf bu işte yüz bin sayıda genin rol aldığını ortaya koyuyor. Zaten protein sentezi dediğimiz olay nükleotidlerden meydana gelen genler sayesinde gerçekleşmektedir. Bilindiği gibi, yarı anneden yarı babadan mayoz bölünme sonucu gelen bilgilerle Allah&#8217;ın şah eseri diyebileceğimiz yeni bir canlı oluşabiliyor. Böylece bir çocuk yarı anneden yarı babadan gelen kromozomlarla karekter kazanıyor. Ancak genetik dünyasında ki hızlı gelişmeler döllenme olayının hiç te kolay olmadığını göstermiştir. Bir yumurta hücresinin döllenebilmesi için kendinde eksik kalan genetik şifreleri ya da kartları, toplam 250 milyon adet sperm hücreleri arasından birtanesini seçmesi gerekir ki canlılığın temeli atılabilsin. Tabi bu durum normal biyolojik kurallar çerçevesinde analiz edildiğinde mümkün gözükmüyor gibi görünse de, iki yüz elli milyon sperm hücrelerinden sadece bir tanesine kendi eksik kartlarını tamamlattıran bir gizli varlığın <b>&#8216;ol&#8217;</b> emri doğrultusunda döllenmenin gerçekleştiğini ister istemez akla getiriyor. Ve bu noktada İlahi hitap bizlere : &#8220; <b>... Hiçbir dişi gebe kalamaz ve doğurmaz .....</b>&#8221; (fussilet suresi ayet 47) ayeti kerimesini hatırlatıyor. </font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Ovaryum hücresi tabir caizse insanda bulunması gereken 60.000 civarında genetik karakterin yarısını taşıyan bir yapı, yani mayoz bölünmeyle ortaya çıkan bir ünite olup, insanda mevcut bulunan 46 kromozom içerisindeki karakterleri 23 kromozoma kodlayan mekanizma söz konusudur. Babanın sperm hücreleri de 30.000 tane karışık şifrelerden oluşan kartları ihtiva eder çünkü. Ancak babadan, bir ovaryum (yumurta) hücresine karşılık, yukarda da belirttiğimiz gibi 250.000 meni hücresi karşılamaktadır. Bu noktada akıllara durgunluk veren olay şu; dişi yumurta hücresinin nasıl akıl erdiripte bunca sperm hücrelerinden kendi kartlarını çözecek bir spermatozoidin seçimini nasıl gerçekleştirebildiğidir. Kur&#8217;an&#8217;ı Muciz&#8217;ül Beyanda; <b>Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi O&#8217;na aittir O&#8217;nun bilgisi dışında hiçbir şey kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Onlara: Bana koştuğunuz ortaklar nere de? Diye seslendiği gün: sana buna dair bizden hiçbir şahid olmadığını arzederiz derler</b>&#8221; ( fussilet ayet 47) buyrularak döllenmenin basit bir olay olmadığının Rabbül Âlemin ilan ediyor insanlığa. Yani Allah(C.C); Ey insanoğlu bu akıl almaz bilmeceyi dişinin yumurta hücresinin çözümlenmesi ancak benim irademle olabileceğini dercesine ayetin esrarını ortaya koyuyor önümüze inceden inceye düşünelim diye.</font></font></font><br />
 <br />
 <br />
<div align="center"><b><font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">ANNE VE BABA OLMAKSIZIN CANLILIK OLABİLİR Mİ?</font></font></font></b></div> <br />
 <br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Rabbül Âlemin dilerse arada baba olmaksızın üreme hücrelerinin şifrelerini çözerek ya da açarak insanda yaratabilir. Herşey O&#8217;nun iradesi dâhilindedir, O herşeye kadirdir çünkü. </font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Nasıl mı? </font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Bilimsel çalışmalar bize gösteriyor ki; vücut hücrelerinde bir insanın genetik kodları gizlidir, ama yalnız bu şifreleri açacak inisiyatifi yetki cinsiyet hücrelerine verilmiş. Yaratıcı güç tahminlerimizin ötesinde bu kilidi açarak Meryem anamızı manyetik ışınlamaya tabi tutmuş olabilir. Yüce Rabbimiz; &#8220; <b>Allah yanında İsa&#8217;nın durumu Âdem&#8217;in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona ol dedi, o artık olur</b>&#8217;&#8217; (Ali-imran suresi ayet59) buyurarak Cebrail aracılığı ile Meryem anamızı ışınlayarak ( nefh), ya da şifrelerle birleşmesini sağlayıp kilidin açılması neticesinde İsa (a.s) &#8216;ı babasız dünyaya getirmiş olabilir. Ki; günümüz genetik çalışmalarla gerek klonlama ve gerekse yumurta hücrelerini çözecek laboratuar ışınlama yöntemlerinin kullanıldığı bir vaka. Madem Allahü Teala &#8220;<b>Ona ruhumdan nefh ettim</b>&#8217;&#8217; beyan buyuruyor. O halde &#8216;<b>hiçbir canlı kendi kendine üreyemez&#8217;</b> deyipte laboratuarda ışınlama yöntemlerini uygulayarak yeni bir canlı yaratma çabası içerisine mi giriyorsunuz? Sorusu sorulabilir bu noktada. Bu tür sorular ışığında genetik çalışmalar daha da hız kazanmış, gelinen noktada varılacak genel kanaat; canlılarda genetik program mutlak manada kilitlenmemiş aslında, uygun şartlar bulunca açılabiliyor. Nitekim bazı virüsler ve bazı bakteriler, mesela toprakta ki bakteriler anormal şartlarda faaliyet gösteremezler ancak uygun şartlar bulunca fonksiyonel hale gelirler. Bir virüsün canlının dışındayken inaktif olup, canlı üzerinde konuk olduğunda hızla üremeye başlayarak virüsün cinsine göre hastalık doğurduğunda olduğu gibi. Hayvanlarda döllenmeden bu kilidin açılamayacağı sanılıyordu, bugünkü bioteknolojik gelişmeler bu kilidinde açılabileceğini gösterdi bile. Yine de genetik kopyalamada zor şartların varlığı inkâr edilemez bir gerçek. </font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Tüp bebek olayı denilen yöntem ise başlı başına alınması gereken bir konu olup, genel anlamda; döllenmiş yumurtayı rahime yerleştirilip dışardan mekanik olarak uyarılmayla tek yumurta ikizlerinin meydana gelmesinden ibaret bir olaydır diye tarif edebiliriz. </font></font></font></div>


<!-- END TEMPLATE: blog_entry_external -->]]></content:encoded>
			<dc:creator>dedekorkut1</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=214</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Dünyamız başıboş değil</title>
			<link>http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=213</link>
			<pubDate>Sat, 08 Nov 2008 08:53:25 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[*DÜNYAMIZ BAŞIBOŞ DEĞİL* 
 
*ALPERENGÜRBÜZER* 
 
 
 
 
 
      Allah(c.c);&#8217;&#8217; *Arzı yayıp düzenledik, oraya sabit dağlar yerleştirdik. Orada herşeyi...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- BEGIN TEMPLATE: blog_entry_external -->
<div><font face="Times New Roman"><font color="lime"><b>DÜNYAMIZ BAŞIBOŞ DEĞİL</b></font></font><br />
<br />
<b><font face="Times New Roman"><font size="3"><font color="lime">ALPERENGÜRBÜZER</font></font></font></b><br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">      Allah(c.c);&#8217;&#8217; <b>Arzı yayıp düzenledik, oraya sabit dağlar yerleştirdik. Orada herşeyi ahenkli bir ölçüye göre bitirdik&#8217;&#8217;</b> (Hicr suresi ayet19) beyan buyurmakta.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">      Bilindiği gibi dünyamız kendi ekseni etrafında 23,5 derecelik eğimle yirmi dört saat turlayarak bir günü oluşturur. Eğer dünyamızın eğikliği 25 derece olsaydı kutuplardaki buz kalıpları birkaç yüzyılda erimesini tamamlayarak tümdenizleri buz kaplayacaktı.  Ya da dünyamızın eğimi 22 derece olsa idi bu sefer de kutuplardaki buzlar,  ekvetora yakın kısımlar hariç, Avrupa kıtasını bütünüyle buzlar kaplayacaktı. Yine dünyamız kendi ekseni etrafında dönmesini 24 saatte değil de 30 saatte tamamlasaydı dünyamız fırtınalar ve kasırgalardan geçilmeyecekti. Peki,  dünyamız 20 saatte dönmesini tamamlasa ne olurdu?  Olacak olan malum; dünyamız kuraklıktan kırılıp, hayat imkânı olmayacaktı, yani bitkisel kuraklık içinde kıvranacaktık.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">      Malum olduğu üzere farklı ısı merkezlerinden hava akımları oluşarak adına rüzgâr dediğimiz esintiler gerçekleşir. Evrende öyle mükemmel bir plan ve program söz konusu ki,  yılın her günü ayrı ayrı cephe sistemleri ile gizli bir el tarafından atmosferimiz donatılmış ve her yönden rüzgârlar eserek adeta insanlığı selamlıyorlar. Rüzgâr bunlarla yetinmeyip üstelik bitkilerin döllenmesinde polenlerin taşınmasına da aracılık yapıyor. Böylece oğul veren rengârenk çiçek cümbüşü sayesinde etrafımız sevgi iklimi ile yeşeriyor çevremiz. Evrende muazzam bir matematiksel hesap var ve üstelik bu hesap aksamadan belli bir proğram dâhilinde sekmeden işliyor da. Kur&#8217;anda rüzgârla ilgili ilginç sırları vurgulayan kelam var. Şöyle ki Allah(c.c): &#8216;<b>&#8217;Rüzgârı (değişik yönlerden) estirmesinde aklını kullanan topluluklar için pek çok ayetler (sırlar) vardır&#8217;</b>&#8217;(Casiye suresi ayet5) buyuruyor çünkü.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">       Vesselam.</font></font></font></div>


<!-- END TEMPLATE: blog_entry_external -->]]></content:encoded>
			<dc:creator>dedekorkut1</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=213</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Domuz etinin zararlarını hiç düşündünüz mü?</title>
			<link>http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=212</link>
			<pubDate>Sun, 02 Nov 2008 10:11:04 GMT</pubDate>
			<description>**        DOMUZ ETİNİN ZARARLARINI HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?** 
 
 
*ALPEREN GÜRBÜZER* 
 
 
      Domuz eti trişin kisti taşıdığından dolayı tirişin...</description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- BEGIN TEMPLATE: blog_entry_external -->
<div><b><b><font face="Times New Roman"><font color="lime"><font size="5">        DOMUZ ETİNİN ZARARLARINI HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?</font></font></font></b></b><br />
<br />
<br />
<b><font face="Times New Roman"><font color="lime"><font size="5">ALPEREN GÜRBÜZER</font></font></font></b><br />
<br />
<br />
<font face="Times New Roman"><font color="lime"><font size="5">      Domuz eti trişin kisti taşıdığından dolayı tirişin hastalığına yol açmaktadır. Aynı zamanda domuz etinde <b>üritiker sutoksin</b> adlı zehirli bir proteinde var. Dolayısıyla <b>Sutoksin</b>in azlığında vücutta çeşitli eklem ağrılarına neden olur. Ayrıca sutoksin,  ekzama ve astım gibi hastalıklar da üretir.</font></font></font><br />
<font face="Times New Roman"><font color="lime"><font size="5">       Hakeza domuzlar vasıtasıyla geçen <b>shape(</b><b>şap<b>) virüsü</b></b> domuzun akciğerine yerleştiğinden dolayı bugün batı da bile akciğer yenmesi yasaklanmıştır.</font></font></font><br />
<font face="Times New Roman"><font color="lime"><font size="5">        Peki ya domuz yağı? Elbette ki yağı da zararlıdır. Nitekim domuz yağı kanda da zararlı etki yaparak dokularda kof şişmanlık dediğimiz şişliklere ve alerjik birtakım durumlar ortaya çıkarır.</font></font></font><br />
<font face="Times New Roman"><font color="lime"><font size="5">        Hayvanlar âleminde tek eşini kıskanmayan tek hayvan olarak dikkati çeken domuzun öyküsü bunlarla bitmiyor;  kolera, tifo, aniden ölüm ve ağır kas hastalıklara davetiye çıkarmasıyla da ünlüdür.</font></font></font><br />
<font face="Times New Roman"><font color="lime"><font size="5">       Velhasıl; sicili bir hayli kabarık bu hayvanla ilgili Kur&#8217;anda Allah(c.c);  &#8216;<b>&#8217;Allah size leş, kan, domuz eti ve Allahtan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur kalırsa,  saldırmadan ve sınırı aşmadan yemesinde bir günah yoktur. Muhakkak ki Allah bağışlayandır, çok esirgeyendir&#8217;&#8217;</b> (Bakar suresi, ayet173) buyuruyor.</font></font></font><br />
<font face="Times New Roman"><font color="lime"><font size="5">         Vesselam.</font></font></font><br />
</div>


<!-- END TEMPLATE: blog_entry_external -->]]></content:encoded>
			<dc:creator>dedekorkut1</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=212</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Devekuşu yumurtası ve dünyamız</title>
			<link>http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=211</link>
			<pubDate>Sat, 01 Nov 2008 09:40:01 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[*DEVEKUŞU YUMURTASI VE DÜNYAMIZ* 
 
*ALPEREN GÜRBÜZER* 
 
 
     Kur&#8217;anı Kerim de geçen bir ayette dünya bir deve kuşu yumurtasına benzetilir. Bu...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- BEGIN TEMPLATE: blog_entry_external -->
<div><b><font face="Times New Roman"><font color="lime">DEVEKUŞU YUMURTASI VE DÜNYAMIZ</font></font></b><br />
<br />
<div align="right"><div align="right"><b><font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">ALPEREN GÜRBÜZER</font></font></font></b></div></div><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">     Kur&#8217;anı Kerim de geçen bir ayette dünya bir deve kuşu yumurtasına benzetilir. Bu benzetme acaba niye diye hiç düşündünüz mü? </font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">    Bütün canlı yumurtalar incelendiğnde küreye en yakın şekil itibariyle deve kuşu olduğu görülecektir. Dünyanın elips ya da küre şeklinde olduğunu benzetme ile ortaya koymak için belli ki deve kuşu yumurtası örnek olarak seçilmiş. İyiki de böyle olmuş, nitekim deve kuşu yumurtası isabetli bir model olup harikulade mucizevî örnek olsa gerektir. Çünkü hem geçmiş, hem bugünün hem de yarının insanlarının anlaması açısından gizli bir ilahi güç tarafından hesaplanmış bir benzetmedir. Bakın ayeti Kerimede Allah (c.c) ;<b>&#8217;&#8217;Sonra arzı deve kuşu yumurtası şekli verdi(söbüleştirdi)</b>&#8217;&#8217; (Naziat suresi, ayet&#8211;30) buyurarak dünyamızın açık ve net şekilde küresel olduğunu ortaya koyuyor.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">        Tefsirlerde böyle bir yorum göremezsiniz tabi. Günümüz teknolojisinin gelişmesi ile birlikte özellikle evrim teorisini savunanlara karşı yaratılış modelini savunanların buna benzer geliştirdikleri yorumlardan sadece bir tanesi. Malumunuz daha düne kadar dünyamızın yuvarlak mı düz mü konusunda hararetli tartışmalara şahit olmuştu tüm insanlık. Teknolojik gelişmelerin ivme kazanmasıyla bu mesele çoktan aydınlanmıştır bile, zaten deve kuşu yumurtası benzetmesi ile Kuran&#8217;ı bir kez daha mucizü&#8217;l beyan olduğunu cümle âlem görmüş oldu böylece.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">        Vesselam.</font></font></font></div>


<!-- END TEMPLATE: blog_entry_external -->]]></content:encoded>
			<dc:creator>dedekorkut1</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=211</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şeyh Ahmed Yasin'den]]></title>
			<link>http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=210</link>
			<pubDate>Wed, 29 Oct 2008 14:52:00 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[ALLAH&#8217;ım! Ümmetin suskunluğunu Sana şikayet ediyorum! 
Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah!.. 
Sesimle yeri...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- BEGIN TEMPLATE: blog_entry_external -->
<div>ALLAH&#8217;ım! Ümmetin suskunluğunu Sana şikayet ediyorum!<br />
Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah!..<br />
Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim!..<br />
Ben ki saçları ağarmış, ömrünün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belalarının estiği biriyim!..<br />
Tek isteğim benim gibi, Müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır!..<br />
Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helak olmuş ölüler!..<br />
Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felaketler karşısında?..<br />
Bir halk yok mu? Hiç mi kimse yok,ALLAH için ve ümmetin namusu için kızacak?..<br />
Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak!..<br />
Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken? ..<br />
Siyonist katilleri ve uluslararası işbirlikçilerini görmezden gelirken!..<br />
Omuzlarımıza el verecek ve göz yaşlarımızı silecek bir bakış!..<br />
Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilatları ve bariz şahsiyetleri,ALLAH için kızmaz mı!? Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye;<br />
Ey RABBimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mümin kullarına yardım et! diye çağıramaz mı!?..<br />
Buna da mı gücünüz yetmiyor!?..<br />
Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak:<br />
Bizler direndik! İleri atıldık ve kaçmadık!..<br />
Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek!..<br />
Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!..<br />
Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin!..<br />
Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim!..<br />
Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın!..<br />
Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin! ..<br />
Temennimiz, ALLAH&#8217;ın, emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır!..<br />
Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! ALLAH aşkına, bari aleyhimize olmayın!..<br />
Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları!..<br />
ALLAH&#8217;ım! Sana şikayette bulunuyorum Sana şikayette bulunuyorum..<br />
Sana şikayette bulunuyorum..<br />
Gücümün azlığını, imkanımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı sana şikayet ediyorum..<br />
Sen mustazafların RABBisin Sen bizim RABBimizsin Bizi kime bırakıyorsun?..<br />
Bize cehennem olacak uzaklara mı? Veya düşmana mı?..<br />
ALLAHım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına sana şikayette bulunuyorum&#8230;<br />
Sana şikayette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı ve Birliğimiz bozuldu Yollarımız ayrıldı Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini Sana şikayet ediyoruz&#8230;</div>


<!-- END TEMPLATE: blog_entry_external -->]]></content:encoded>
			<dc:creator>gülkokar</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=210</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Cennet</title>
			<link>http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=209</link>
			<pubDate>Wed, 29 Oct 2008 07:42:03 GMT</pubDate>
			<description>CENNET 
 
*ALPEREN GÜRBÜZER* 
 
 
 
 
       Cennette zaman ve ağırlık ivmesi olmadığından enerjiye ihtiyaç yoktur. Dünyada ise yer çekim ivmesi ve...</description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- BEGIN TEMPLATE: blog_entry_external -->
<div><font face="Times New Roman"><font size="7"><font color="lime">CENNET</font></font></font><br />
<br />
<div align="right"><div align="right"><b><font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">ALPEREN GÜRBÜZER</font></font></font></b></div></div><br />
<br />
<br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">       Cennette zaman ve ağırlık ivmesi olmadığından enerjiye ihtiyaç yoktur. Dünyada ise yer çekim ivmesi ve eylemlerimiz gereği enerji gerektirir. Dolayısıyla eylemlerimiz neticesinde yıpranma söz konusu olup, vakti geldiğinde sefasını ve cefasını sürdüğümüz dünya hayatımız nihayet bulur.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">      Kur&#8217;an da;&#8217;&#8217; <b>Sidretü&#8217;l Münteha&#8217;da ki barınılacak cennet, onun yanındadır&#8217;</b>&#8217; (Necm suresi ayet 4&#8211;15)  ayetinde geçen &#8216;sidretül münteha&#8217; ile yaratılış ve mekânlar arasındaki sınıra vurgu yapılıyor. Peygamberimiz Mirac&#8217; a yolculuk yaparken sidretül münteha&#8217;ya geldiğinde melek; &#8216;<b>Ben ancak buraya kadar gelebilirim, bundan ötesine taşamam&#8217;</b> diyerek Allah&#8217;ın izniyle Peygamberimize mekân ve zamanın ötesine geçme imkânı tanınmıştır. Yani Allah Resulü maddi boyutun ötesine ilahi izinle geçerek miraç gerçekleşmiştir.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">     Bilindiği gibi sekiz adet cennet var. Bunlar arasında &#8216;<b>Cennetül Meva&#8217;</b> maddi sınırın bittiği yerden başlar.</font></font></font><br />
<font color="lime"><font size="3"><font face="Times New Roman">     Allahü Teala Cennetten bahsederken; &#8216;<b>&#8217;altından ırmaklar akan cennet&#8217;&#8217;</b>  diyor, neden içinden geçen ırmaklar akan cennet değil de altında ırmaklar akan cennet ifadesi yer alıyor hiç düşündünüz mü? Aslında ırmağın altından akması tam manasıyla fiziki gerçeği ortaya koyuyor da bundan dolayıdır. Zira ağırlık ve çekim etkisinin yumuşaklığını anlamlardırmak için &#8216;<b>altından akan ırmaklar&#8217;</b> ifadesi en doğru olarak ifadelendirilmiş. İçinden geçen ırmaklar akan cennet söz konusu olsa idi çekim ve ağırlık olcaktı ki bu durum zaten dünyamıza mahsus fiziki bir olaydır. O halde Rabbül Âlemin dünya hayatı ile cennet hayatının arasındaki farkını ortaya koyacak bir üslupla fizikötesi âleme dikkatimizi çekmeği murat etmiştir. Allahü Teala narin ve zariflik gereği vaad edilen cenneti en iyi şekilde donanımla donatarak altından akan ırmaklar olarak nitelendirilen cenneti inananlara hediye olarak sunacaktır elbet.</font></font></font><br />
<font color="black"><font face="Verdana"><font color="lime">      Altından akan ırmaklar cenneti aynı zamanda bize cennetin annelerin ayağı altında olduğunu da hatırlatıyor. </font></font></font><br />
<font color="lime"><font color="black"><font face="Verdana">      Demek ki; </font></font><font face="Times New Roman"><font size="3">âlemler açılan sayfalar ve bu sayfalardan biri de cennettir. Ölümsüzlük üzerine dizayn edilmiş cennet yurduna varana ne mutlu. </font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">        Velhasıl, ölümlü dünya ile ölümsüz cennetin farkını gravidasyon (çekim) kavramı ile aralamaya çalıştık ancak, sonrası bilgimizin ötesinde ve bizleri aşarda. </font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">        Vesselam.</font></font></font><br />
</div>


<!-- END TEMPLATE: blog_entry_external -->]]></content:encoded>
			<dc:creator>dedekorkut1</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=209</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Oksijen gerçeği</title>
			<link>http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=208</link>
			<pubDate>Tue, 28 Oct 2008 15:41:14 GMT</pubDate>
			<description>OKSİJEN GERÇEĞİ 
 
*ALPEREN GÜRBÜZER* 
 
 
 
        Bitkiler fotosentez sayesinde oksijen üretirler. Yani bitkiler havadan aldıkları karbondioksit...</description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- BEGIN TEMPLATE: blog_entry_external -->
<div><font face="Times New Roman"><font size="6"><font color="lime">OKSİJEN GERÇEĞİ</font></font></font><br />
<br />
<div align="right"><div align="right"><b><font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">ALPEREN GÜRBÜZER</font></font></font></b></div></div><br />
<br />
<font face="Times New Roman"><font color="lime">        <font size="3">Bitkiler fotosentez sayesinde oksijen üretirler. Yani bitkiler havadan aldıkları karbondioksit ile kökleriyle aldıkları suyu güneş ışığı sayesinde yapraklarında taşıdığı klorofille özümleyerek besin ve oksijen üretirler. Oksijeni soluyan insanlar beslendiği gıdaları yavaş yanma dediğimiz olayla akciğerde depoladığımız oksijenle yakarak dışarıya karbondioksit verirler. Yanma olayı sadece canlılarda mı, elbette ki hayır. Şöyle ki tabiatta da içten içe yanma gerçekleşir, nasıl mı? Havadaki oksijenle yakmak istediğimiz maddenin karbonu reaksiyona girerek yanma olayı meydana gelir. Kibritle yakma bunun en tipik misali. Zira sürtünme sonucu meydana gelen ateş kıvılcımı da böyledir.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">          Allahü Teala; &#8217;&#8217; <b>Yaş ağaçtan size ateş çıkarandır. Ondan ateş yakarsın</b><b>&#8217;&#8217;</b> (Yasin ayet 80)  buyurarak havadaki oksijenin bitkilerin ürettiğine işaret ederek oksijensiz yanma olayının gerçekleşemiyeceğini beyan buyurmuşlardır. Dolayısıyla ateş yeşil ağaçtan çıkan oksijen demektir. Böylece Kur&#8217;an&#8217;da oksijen var mı derseniz bu ayeti kerimeyi okumak sanırım hepimize yeterde artar bile.        </font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">          Peygamberimize inanmak istemeyen müşrikler hep bir ağızdan: &#8216;<b>Şu çürümüş un ufak olmuş kemiklermi dirilecek&#8217; </b>diye itiraz ettiler hep. Bugün müşrikler yaşasaydı o ufalmış dedikleri kemikleri yakıpta karbon haline geldiğini gördüğünde bitkilerin gaz haline gelmiş karbondioksiti fotosentez kanunu ile özümseyip glikoz ve oksijen ürettiğine şahit olacaklardı. Acaba bu durumu müşahede etmiş olsalardı kim bilir bu sefer ne diyeceklerdi? Sanırım glikozun( şeker) canlı varlığa geçerek hayat verdiğini görüp şaşacaklardı elbette ki.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">         Vesselam.</font></font></font><br />
</div>


<!-- END TEMPLATE: blog_entry_external -->]]></content:encoded>
			<dc:creator>dedekorkut1</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=208</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[S. Saki'nin seyda (k.s.) ve gavs-ı sani hakkında r]]></title>
			<link>http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=207</link>
			<pubDate>Sun, 26 Oct 2008 08:05:42 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[*S. SAKİ'NİN SEYDA (K.S.) VE GAVS-I SANİ HAKKINDA RÖPORTAJI * 
*Röportajı yapan:ALPEREN GÜRBÜZER * 
*]&#8212;Seyyidim, Seyda Hazretlerinin çocukluk...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- BEGIN TEMPLATE: blog_entry_external -->
<div><b><font color="lime"><font color="red">S. SAKİ'NİN SEYDA (K.S.) VE GAVS-I SANİ HAKKINDA RÖPORTAJI</font> </font></b><br />
<font color="lime"><b>Röportajı yapan:<font color="darkblue"><font color="lime">ALPEREN GÜRBÜZER</font> </font></b><br />
<b>]&#8212;Seyyidim, Seyda Hazretlerinin çocukluk dönemlerinden anlatır mısınız?</b> <br />
&#8212;Çocukluk dönemleri hatırımıza gelmiyor. Ancak son irşad dönemleri aklımıza geliyor. Seyda Hz.&#8217;leri Gavs Hz.&#8217;lerinin en büyük destekçisi ve yardımcısı idi. Gavs (k.s.), dar-ı beka&#8217;ya irtihal edince yirmi seneyi aşkın bir süre irşad faaliyeti başlar. Bu sefer yardımcı olarak seyyid Abdülbaki hazretleri vardır ve onun dışında doğru dürüst yardımcısı olmamakla beraber, bu kadar geniş bir kitleyi irşad edebildi.. <br />
<font color="yellow"><b>&#8212;Seyyidim, Gavs-ı Sani Hazretleri aynı zamanda babanız oluyor. Bir baba olarak halifelik döneminde Seyda Hz.leri için ne derdi? </b></font><br />
&#8212;Bize nasıhatı genelikle şu oluyordu: <br />
&#8220;Eğer benim evlatlarımsanız sanız bana itaat etmeyin, bu zata itaat edin. Benden hiçbir şey sormayın&#8221; <br />
Yani kendisini kesinlikle baba olarak, bizimle kendisini mürşidin arasından çıkarttı. Bizi bu tarikata ısındıran Seyyid Abdülbaki Hazretlerinin halleri ve bu tavırları oldu. O&#8217;nun davranışları aileye çok etki yaptığı gibi, bizleri de Seyda Hazretlerine daha çok yakin kılıyordu. Hem bizleri mümkün mertebe bu yola teşvik ediyordu, hem de kendisi bizatihi hayatında uygulayarak örnek oluyordu. Zaten öyle olmasaydı bugünkü durum olmazdı. Malumunuz, irşad halkası illa ki babadan oğula , ya da kardeşten kardeşe geçecek birşey değil. Bu manevi veraset yoluyla elde edilebilen ve çalışılarak ulaşılan bir nimet. Nitekim Seyda Hz.lerinin büyüklüğü Gavs-ı Sani Hz.lerinde daha da gerçek meyvesini verdi. Bugün baktığımızda cemaat üçe dörde katlandı. Hakeza sofilerde cezbeye bakıyorsun büyük bir mürşidin alametini gösteriyor. <br />
-<font color="blue"><b>Seyyidim, Seyda Hazretleri döneminde Gavs-ı Sani Hazretlerini hep arkasında iki büklüm bir vaziyette arkasında görüyorduk. Bunu nasıl izah edersiniz?</b></font> <br />
-Bence O&#8217;nu gören âdâbı ve âdâbın ne olması gerektiğini bilmesi lazım. Seyda Hz.lerinin arkasında yürümesi olsun, suskunluğu olsun, edebi olsun ve sofilerin içinde kayboluşu çok büyük bir hadisedir. Hatta Seyda Hz.leri döneminde bile , âdâbı öğrenmek isterseniz Seyyid Abdülbaki Hazretlerini görün diyordum. Sizin de söylediğiniz gibi iki büklümdü adeta. O&#8217;nun âdâbı ve halleri bizim aileye çok etkisi oldu. On ila oniki sene medrese hayatımda ve aile ortamında babamdan en belirgin gördüğüm hal âdâbı idi. <br />
-<font color="black"><b>Seyyidim , Seyda Hazretleri sizin amcanız olması dolayısıyla bize aktaracağınız bir hatırasını anlatırmısınız? </b></font><br />
- Bir gece vaktiydi. Bir baktım patırtı kütürtü ve ses geliyor. Çok korktum o ara . Acaba suikast mı var diye. Kalktım, Gökçeada&#8217;da kaldığımız evin etrafını dolaştım, bir şey göremedim. Tabii sabah oldu, fakat hâlâ o anı unutamıyordum. Merakımı yenemedim ve Teyzeme söyledim: <br />
-Teyze, gece böyle böyle oldu neydi bu? <br />
Teyzem yüzümdeki şaşkınlığın farkına vararak bana olayı şöyle anlattı : <br />
-Valla, bende çok korktum. Korkudan amcanı uykudan kaldırdım. Uykudan kaldırılınca bana kızarak, uykudan niye uyandırıyorsun? dedi. Neyse ki yüzüne tebessüm hali gelince gördüğü rüyayı şöyle anlattı: <br />
Resul-ü Ekrem Efendimizi rüyamda gördüm. Mahşer günüydü. Resulüllah (s.a.v.) tarafına doğru seslenerek ; <br />
-Ya Resulüllah ! Beni bu Ümmetine feda et . <br />
İşte o anda, Resulüllah&#8217;ın şeklini tam bilemeyeceğim ama, beni o sırada uykudan kaldırdın ve rüyam tam olmadı bu yüzden. <br />
Seyda Hazretleri&#8217;nin Gökçeada&#8217;da geçirdiği günlerde bir senenin üzerinde beraber kaldığım en çarpıcı hatırası bu olmuştur. Bu hatıra her yönüyle hem madden hem de manen Ümmet-i Muhammed için feda olmaya çalışmanın bir ifadesidir. Hatta Ümmeti Muhammed için ateşe girmek bile büyük fedakarlıktır. Yani netice itibariyle Seyda Hazretleri olsun, Gavs Hazretleri olsun, Şah-ı Nakşibendi (k.s.) olsun, bütün sadatlar bayraktarlık yaparak kendilerini bu şekilde Ümmet-i Muhammediye&#8217;nin yoluna feda ettiler. <br />
-<font color="blue"><b> Seyyidim, Seyda Hz.lerinin vefatına yakın zamanlarda sohbet etmeye başlamasını nasıl yorumluyorsunuz ?</b></font> <br />
-İşte, zaten Seyda Hz.leri sohbet etmeye başlayınca içimize kurt düştü. Çünkü, ondan önceleri hiç sohbet etmiyordu. Sadece Gavs Hz.leri vefat ettiği dönemlerde hafifte olsa biraz sohbeti oluyordu. Son zamanlarda sohbete başlayınca, ben kendi kendime dedim ki; ya kıyamet kopacak bizi uyarıyor, ya da vefat edecek. Tabii bu vefat düşüncesi nefsimizin hoşuna gitmiyordu ve hiç düşünmek istemediğimiz ve gerçekten onun ölümünü hiç aklımızın ucuna dahi gelmesini istemediğimiz birşeydi. Elbette ki, ölümü her zaman saniyeler içinde kendimize hissetmemiz lazım, ama O&#8217;nun vefat edeceğini ne hissediyorduk ne de sanıyorduk. Fakat o sohbetleri korku veriyordu bize. Zamanla içimizdeki o korkular da çıktı maalesef. Maalesef diyorum kendi açımızdan, kendisi açısından ise muhakkak hayırlara vesile oldu. Resul-ü Ekrem Efendimizin yaşında vefat etti. Bizim için zor oldu tabii. <br />
Seyda Hazretleri&#8217;nin vefatıyla yaşadığımız süreçte tecrübe kazandığımızı idrak ettim. Şimdi burada sadatlar&#8217;ın himmeti çok büyüktür. Dikkat ederseniz Seyda Hazretleri&#8217;nin vefatından sonra Menzil&#8217;e gelmiyen çok az insan oldu, ya da sapmalar hiç olmadı gibi. Asıl olan Seyda Hz.lerinin dar-ı bekaya irtihaliyle O&#8217;nu sevmemiz gerektiğini anlamaktır. Burda gaye mürşidi sevmek, Resulüllah&#8217;ı sevmek ve muhabbete hasıl olmaktır. Resulüllah (s.a.v)&#8217;in muhabbeti hasıl olabilmesi için Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de mealen : &#8220;Eğer beni sevmek istiyorsan Resulüllah&#8217;ı sevin&#8221; diye buyuruyor. Yani, eğer sizi sevmemi istiyorsanız Resulüllah&#8217;ı sevin mesajı var. O halde Resulüllah&#8217;ı sevmekle Allah&#8217;ı sevmiş oluyoruz. Seyda Hz.lerine olan sevgimiz bizi Resulüllah&#8217;a götüren basamaktır. Bu basamaktan gaye davadır. Dava ise İslamı yaşamak ve sırat-ı müstakimdir. Eğer Seyda Hazretlerine olan sevgi ve muhabbet bizi oraya götürmemişse, bugünkü bu davanın devamını sağlayamazdık. Geçmişte bazı duyduğumuz insanlar mürşitleri vefat edince tarikatı bıraktığını müşahade ettik. Bu durum o insanların sevgiden yoksun olduklarına işarettir. Oysa, Sadatların yolunda mürşitten sonra ayrılma onların sevmediği metoddur, devamlılık esastır. Sadatlar sadece bize basamak oluyorlar, Allah&#8217;a götürmek için Ümmet-i Muhammediye&#8217;ye hizmetkarlık yapıyorlar. Bizim onların ardında her seferinde ağlamamız, bence onların gidişine değil de kendi halimize ağladığımızın kanaatindeyim.Acaba yetim mi kaldık? Ama Elhamdülillah bizi yetim bırakmadılar, bizi çobansız da bırakmadılar. Bu kapılar da kapanmadı. Onun için şunu sürekli herkesin aklında bulundurması lazımdır: <br />
Sadatlar&#8217;ın sevdiği şeyleri sevmek gerekir. Ya da bize ne yaptırmak istiyorlar, kendilerine mi taptırmak istiyorlar, yoksa Allah&#8217;a mı? Kendi ahlakını mı ihya etmek istiyorlardı yoksa sünnet-i seniyyeyi mi ? Bütün bu soruları tahlil edip hakikate talip olmalıyız. Sadatların bize dersleri hep zikir ve Kur&#8217;anın tatbiki oldu . Netice itibariyle Sevgilinin sevgilisi sevgili olmalıdır. Sevgili ise Kur&#8217;an ve sünneti seniyyedir. Yani bu kapının ve bu zatların en büyükleri ehli sünnet yolundan ayrılmamak ve ayrıltmamaktır. Kalabalık ölçü değildir. Sayıya takılmamak en doğrusu . Uçmakmış, şuymuş veya buymuş , bu tür kerametler doğrudur ama , büyüklüklerine delil olamaz. <br />
Ben birgün Seyda Hz.lerinin yanındaydım. Kerameti sordular . Dedi ki : <br />
Bu Nakşibendi tarikatında keramet yeni adet olmuş bir kız, nasıl adet gördüğünü annesinden , babasından ve etrafından saklıyorsa, aynen Nakşibendi tarikatının evliyaları da kerametlerini dışarıya çıkarmalarını ayıp telakki etmektedirler. Bazan Allah-ü Teala izhar ediyor, onlardan başkasının hidayetine vesile olabilmesi içindir. Sadat-ı Nakşibendi yolunda mecbur kalmadıkça keramet gösterilmez. Keramet olsa dahi, O zatın haberi oluyor, haberi olmuyor, bazen sofinin haberi oluyor, bazen zatın haberi oluyor, bazen de hiçbirinin haberi olmıyacak şekilde tecelli edebiliyor. Bu tür kerametler onların büyüklüklerine ölçü değil , tek ölçü İslama uygun davranışlardır. <br />
Bugün dikkat ederseniz bazı sapık olaylara şahit oluyoruz. Eğer müslümanlar İslamı biraz bilseydi bu sahte insanların peşinden gitmezdi. Onun için İslamı herkesin bilmesi lazımdır. Evliyaların büyüklükleride İslama uygun davranışları ile ölçülüdür. Biz sadatlardan kesinlikle hilaf-ı evla , yani fetva kısmına aykırı hiçbirşey görmedik.Mesela Cem-i tehir, cem-i tekdim hilaf-ı evla konusudur. Bu mevzuda dört mezhep birleşmediği için, vallahi birgün Ankara&#8217;ya giderken Seyyid Abdülbaki Hz.leri benim namazımı tekrar bana kıldırdı. Çünkü tehiri, cem-i takdim etmiştim. Yani hilaf-ı evlaya bile gitmemişler, işin fetvası şudur, budur demeden arabayı durdurdu namazı tekrarlattılar bana. Kelimenin tam anlamıyla onların en büyüklükleri şeriata uygun davranmalarıdır. Tabii ki, şeriat demek Kur&#8217;an ve hadis demektir. Her ne kadar bugün şeriat kavramı yanlış lanse edilmeye çalışılsa da gerek Türkiye&#8217;de gerekse İslâm aleminde bilinen manada şeriat Kur&#8217;an ve hadistir. Kur&#8217;an Allah&#8217;ın, hadis ise Resulüllah&#8217;ın kelamıdır. Kur&#8217;anı anlamada hadis birinci kaynaktır. Yani hadis Kur&#8217;anın tefsiridir ve bize açıklayıcı şekli diyebiliriz. İşte bu tasavvufta o şeriat-ı uygulamaktır. Mesela Allah (c.c.) Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de: &#8220; Kalbler ancak Allah&#8217;ın zikri ile mutmain olur&#8221; buyuruyor. Şimdi bunu nasıl biliriz? Herkes ayet-i kerimeyi okuyor ama nasıl anlıyoruz? Nasıl işte? Uygulamayla, yaşayarak o belli olabiliyor. Kalb-i huzura erebilmek için Allah&#8217;ı zikretmemiz lazım . <br />
</font></div>


<!-- END TEMPLATE: blog_entry_external -->]]></content:encoded>
			<dc:creator>dedekorkut1</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=207</guid>
		</item>
		<item>
			<title>O HALA GÖNÜLLERDE(Seyda k.s)</title>
			<link>http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=206</link>
			<pubDate>Sat, 25 Oct 2008 08:35:49 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[*"HALİFE BIRAKAN MÜRŞİDİ KAMİL BU * 
*DÜNYADAN GÖÇ ETSEDE YAŞAR"* 
**ALPEREN GÜRBÜZER** 
  
  
*S*eyyid Abulhakım El Hüseyni (Gavs-ı Bilvanisi...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<!-- BEGIN TEMPLATE: blog_entry_external -->
<div><b><font face="Times New Roman"><font color="lime">&quot;HALİFE BIRAKAN MÜRŞİDİ KAMİL BU </font></font></b><br />
<b><font face="Times New Roman"><font color="lime">DÜNYADAN GÖÇ ETSEDE YAŞAR&quot;</font></font></b><br />
<b><b><font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">ALPEREN GÜRBÜZER</font></font></font></b></b><br />
 <br />
 <br />
<font face="Times New Roman"><font color="lime"><b>S</b><font size="3">eyyid Abulhakım El Hüseyni (Gavs-ı Bilvanisi (K.S.)) bir sohbetlerinde şöyle buyuruyor:</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">&quot;-Şah-ı Hazne (Ahmed-ül Haznevi), vefat ettiğinde, O'nu gören de görmeyen de üzüldüler. Görenler, keşke çok amel işleseydik diye hayıflanırken, görmeyenler de keşke O'nu görseydik dediler&quot;.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Şah-ı Hazne (K.S.) önceleri çok fakirmiş. Gerçi daha sonraları Suriye'nin ordularını bile doyurmuş büyük bir zat. Gavs Hazretleri şeyhini ziyaret etmek için sınırda mayın tehlikesine rağmen, bin bir türlü cefa çekerek O'na ulaşmanın heyecanını yaşıyordu. Gavs-ı Bilvanisi (K.S.) Şah-ı Hazne'nin yanına varmazdan evvel hem âlim, hem de Seyyiddi. Gavs Hazretleri öyle der:</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">&quot;-Eğer Şah-ı Hazne'yi görmeseydim helak olacağımdan korkardım.&quot;</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Demek ki, bir zat alim de olsa, Peygamber nesebinden de olsa mürşid önünde gölgeye girmek gerekiyor.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Nasıl ki Şah-ı Hazne (K.S.), Gavs Hazretleri'nin şeyhi ise, Gavs Hazretleri de Seyda Hazretleri'nin şeyhidir. Aynı zamanda babasıdır. </font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Seyda Hazretleri daha küçük yaşta iken, babası Şah-ı Hazne'ye O'ndan bahseder. Şah-ı Hazne hemen O'nu getirin bana der. Seyda Hazretleri huzura gelir. Şah-ı Hazne karşısında duran dokuz yaşındaki çocuk olan Seyda Hazretleri'ni görür görmez, yüzü aydınlanıverir. Şah-ı Hazne ilerde Seyda Hazretleri'nin çok sofileri olacağını ve Allah'a şükrederek:</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">&quot;<b>-Biz O'nun cemaatında bulunamazsak da, o cemaatın çobanını görmek de büyük bir nimettir</b>&quot; der.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Zaten, şeyh odur ki, yolun başından sonunu göre...</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Gavs-ı Bilvanisi (K.S.)'nin Şah-ı Hazne (K.S.)'ın vefatı ile ilgili söylediği söz, Seyda Hazretleri'nin bu dünyadan göç etmesiyle bir kez daha tekerrür etti. Seyda (K.S.) dar-ı bekaya irtihal edince sofilerin gözyaşları dinmediği gibi içinden;</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">&quot;-Acaba trilyonlarca para versek şimdi Seyda Hazretleri'nin arkasından iki rekat namaz kılabilir miyiz?&quot; hissine kapılarak, keşke çok amel işleseydik duygusu ağırlık bastı. </font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Seyda Hazretleri'ni dünya gözüyle görmeyenler hep O'nu &quot;Adıyamanlı Hoca&quot; veya &quot;Menzil Şeyhi&quot; olarak teleffuz ederlerdi. Vefat haberi duyulur duyulmaz halkın geneli:</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime"><b>&quot;-Keşke biz de görebilseydik</b>&quot; dediler.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Türkıye Yazarlar Birliği eski Başkanı Dr.Mehmet Doğan Seyda Hazretleri için şu tesbitte bulunuyor: &quot;<b>O, 20 yıldır ülkemizde en çok sözü edilen şahsiyetlerdendi.</b>&quot;</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Gerçekten de, yediden yetmişe herkesin dilinden düşmeyen büyük bir zat idi. Sevenlerin ve sevmeyenlerinin dikkatini çeken, kınayanın ve kınamayanın değerlendirmesine bakmadan irşad halkasını günden güne artıran bir mürşid-i kâmildi.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">İrtica haberleri ile ün salmış malum gazete O'nun hakkında olmadık iftira haberlerini baş sayfasında büyük puntolarla vermesine rağmen, kamuoyunun sağduyusu ve Seyda Hazretleri'nin gazetecilere akıl dolusu verdiği cevaplar heveslerini boşa çıkarıyordu.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Gazeteciler Seyda Hazretlerine sorar:</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">&quot;-Size niçin Şeyh diyorlar?&quot; Seyda Hazretleri:</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">&quot;<b>-Şeyh Arapça'dan gelme bir kelimedir. Anlamı yaşlı hocadır. Bunun için Şeyh diyorlar.</b>&quot;</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Tekrar sorarlar:</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">&quot;-Şifa dağıtıyormuşsunuz...&quot;</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Seyda Hazretleri cevaben:</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">&quot;<b>-Size sorarım şifa cebimde mi ki dağıtayım... Bana gelenlere doktora gitmelerini söylüyorum. Onlar, her çareye başvurduklarını, ancak sonuç alamadıkları için bana geldiklerini söylüyorlar. Bu durumda ben onlara ne diyebilirim? Allah belanı versin mi diyeyim? Menzil'e gelenlerin büyük bölümü geri dönüyor. Dönmeyenler ise ceketini yastık yapıp camide, arabasında uyuyor. Türkiye'nin her yerinden kalkıp gelene nasıl git denir? Gelenlere şifa, huzur telkin ediyorum, çekip gidiyorlar, gerçekten tevbe etmek isteyenlere boy abdesti, Allah rızası için iki rekât namaz kılmalarını, tevbe edip uyumalarını tavsiye ediyoruz. Bir bölümünün gerçekten içkiyi bıraktığı halde, bir bölümünün yeniden içkiyi aradıklarını...</b>&quot; anlattı.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Gazeteciler, hergün yüzlerce karnı doyurulan bu insanlara ikram edilen yemeğin hikmetini sual ettiklerinde, Seyda Hazretleri (K.S.); bu yemeğin bir hikmeti olmadığını vurgulayarak:</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">&quot;<b>-Bu kadar misafiri ağırlamak için büyük maddi güç gerek. Bizim gücümüz bu kadarına yetiyor. Buğdayı değirmenimizde öğütüyoruz. Ne bağış, ne de yardım alıyoruz. Bunu da teklif etmeye cesaret edemiyorlar. Gelenlerden bazen rahatsız da oluyoruz. Çünkü işimiz aksıyor</b>&quot; dedi.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Gazeteciler asıl can alıcı konuyu (bir gün önce manşetten verdikleri haberi) Seyda Hazretleri'ne sorarlar:</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">&quot;-Kiliselerden yardım alıyormuşsunuz?&quot;</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Seyda Hazretleri:</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">&quot; <b>-Kiliselerin Hıristıyanlığı yaymaya amaçladığını, müslümanlık için para vereceklerine inanmadığını...</b>&quot; söyleyerek sözlerine şöyle devam eder:</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">&quot; <b>-Böyle şey olur mu? Onlar para verecek, biz İslamiyet'in propagandasını yapacağız... Bunu kim iddia etmiş ve duyurmuş? Sizin aklınız bunu alıyor mu?</b>&quot; diye sordu.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Gazetecilerin ard niyetli sorularına rağmen Seyda Hazretleri Hane-i Saadetine de buyur ederek, onları bir misafir edasıyla ağırlar ve dergâhına kabul eder. Zaten gazetecilerin avludan geçerek, iki katlı bir evin üst katına merdivenlerden çıkıp, Seyda Hazretleri'nin odasına evin mutfağından geçtiklerinde buzdolabının yanında bir ecza dolabı ve ilaçların yer alması, onları şaşkına çeviriyordu. Oysaki, Seyda Hazretleri pozitif ilimlere açık bir zat idi.</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Seyda Hazretleri sade döşeli odada gazetecileri kabul ederken; hiçbir zaman devlet veya hükümet aleyhinde çalışmadıklarını da belirterek şöyle der:</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">&quot;<b>-Halen bulunduğumuz Menzil Köyü'ne, Siirt'in Batman ilçesine bağlı Gadir Köyü'nden 1971 yılında taşınarak geldik. Menzil&#8217;e gelişimizden bir yıl sonra, babam vefat etti. Babam Şeyh Abdulhakım Erol, çevresinde çok sevilen, sayılan bir alimdi. Bir ilim adamıydı. Seveni de çoktu.</b></font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime"><b>Bugün gelenlerin büyük bölümü, beni de ziyaret ediyorlar. Bütün bunları güvenlik kuvvetleri de biliyor. Hiçbir suça karışmadığımız için, müdahale eden de olmadı. 12 Eylül Harekâtı'ndan sonra, bir süre mecburi ikamette tabi tutuldum. Ama sonra serbest bıraktılar. Gezdiniz, gördünüz. Hiçbir gizli kapaklı bir işimiz yok. İsteyen gelip gezebilir. Kapımız herkese açıktır</b>&quot; diyerek net bir şekilde tavrını ortaya koyar. (Bkz. Hürriyet Gazetesi 23 Ocak 1989 Pazartesi, Hayri köklü / Aziz Aykaç)</font></font></font><br />
<font size="3"><font face="Times New Roman"><font color="lime">Dünyada en çok çileyi çekenler peygamberlerdir. Peygamberlerden sonra sırasıyla sahabe, tabiin ve mürşid-i kâmillerdir. Allah Resulü çok cefa ve iftiralara maruz kalmasına rağmen; &quot;-<b>Bir elime güneşi diğer elime de ayı verseniz, bu davadan asla vazgeçiremezsiniz&quot;</b> buyruğunu ilan ediyordu. Peygamberimiz (S.A.V.)'i canından, malından ve herşeyinden çok sevenleri olduğu gibi, O'nu (S.A.V.) öldürmek istiyor, sinsi planlar hazırlayan müşrikler vardı. Peygamber hayatını düstür edinen mürşid-i kâmillerin de binlerce sevenleri ve müntesibleri oluyor, aynı zamanda her türlü iftirada bulunan sevmeyenleri ve münkirleri de mevcut. Cilve-i Rabbani olsa gerek, dünya devam ettiği sürece bu iki zıt kutup insanoğlunun serüveni olacak. Yani sevgi ve nefret ikilemi...</font></font></font></div>


<!-- END TEMPLATE: blog_entry_external -->]]></content:encoded>
			<dc:creator>dedekorkut1</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.ebediyyen.biz/blog.php?b=206</guid>
		</item>
	</channel>
</rss>
