PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Osman Nuri Topbaş Hocaefendinin sohbetleri



leyla_mecnun
13.07.2008, 19:02
Osman Nuri Topbaş Hocaefendi


Îman, Îtikad ve İbâdette İsraf -1- Rabbimizin kullarına lutfettiği bütün nîmetler O’nun rahmet, merhamet ve muhabbetinin âşikâr bir nişânesidir. Bu ilâhî ikramlar, kullara meccânen, yâni bir bedel ödemeden veya çalışıp hak etmeden, Cenâb-ı Hak tarafından ihsân edilmiştir. Allâh Teâlâ, âyet-i kerîmede:

“O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lutuf olarak) size âmâde kılmıştır. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (el-Câsiye, 13) buyurmaktadır.

Lâkin bu durum, nîmetlerin hiçbir kayıt ve şarta tâbî tutulmadan, istenildiği gibi gelişi güzel kullanılabileceği mânâsına da gelmez. Nitekim diğer bir âyet-i kerîmede de:

“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!” (el-Kıyâmet, 36) buyrul*maktadır.

O hâlde, Allâh’ın lutfettiği nîmetleri sarf ederken ilâhî emir ve nehiy ölçülerini göz önünde bulundurmak mecbûriyetindeyiz. Helâlin hesâbı, harâmın da azâbı olduğunu unutmamalıyız. Haramlardan kaçınmak kadar, helâl nîmetleri kullanırken “israf” sınırlarına taşarak diğer bir harâma düşmekten de sakınmalıyız. Zîrâ nîmetleri kullanmada haddi aşarak ilâhî ölçülere hürmetsizlik demek olan israf, Cenâb-ı Hakk’ın lutuf ve ihsânına karşı büyük bir nankörlüktür.

“İsraf” ifâdesi, umûmiyetle mal ve servet gibi maddî imkân ve kıymetler hakkında kullanılırsa da, bu onun ilk akla gelen sınırlı mânâsıdır. Hâlbuki israf, insanoğlunun haddini aştığı her husûsu şümûlüne alan geniş bir mânâyı ifâde eder. Buna göre kulun, -her ne hususta olursa olsun- Allâh’ın koymuş olduğu ilâhî hudutların dışına çıkması da, israftır. Yâni nîmeti boşa harcayarak ziyân etmektir. Nitekim İyâs -rahimehullâh-:

“Allâh’ın emirleri hâricine taşan her şey israftır.” demiştir.

İnsanoğlu, sâhip olduğu benlik sebebiyle, kendi hatâlarını mâzur görme temâyülündedir. En ağır bir cürmü irtikâb eden kâtiller dahî birtakım sebep ve bahânelerin ardına sığınarak kendilerini mâzur görmeye çalışırlar. Onlar bile böyle olunca, müsrifler ve cimriler -haydi haydi- kendi hâllerinden memnûn olma bedbahtlığına düşerler. Üstelik içine düştükleri israf çılgınlığını ve cimrilik sefâletini saâdet zannetme gafletinden de ekseriyetle kurtulamazlar. Bu yüzden ilk olarak, boş bir çerçeve gibi görünen “israf” mefhûmunu, ilâhî beyanlara muvâfık bir şekilde doğru olarak doldurmak lâzımdır.

Nasıl ki maddî emânetlerde israf, dînimizce men edilmişse; bunlarla birlikte mânevî kıymeti hâiz îtikad, ibâdet, ilim, ahlâk, zaman ve akıl gibi hususlarda yapılan hoyratça harcamalar ve haddi aşma türünden davranışlar da men edilmiş, hattâ bunlar daha tehlikeli birer kayıp olarak görülmüştür. Zîrâ bu davranışlar, gelgeç dünyevî zevkler uğruna ebedî bir saâdeti gâfilce israf ve ziyân etmektir.

Rabbimiz, günlük hayâtımızdaki yeme-içme, giyinme gibi ihtiyaçlarımızdan mânevî hayâtımıza âit kıymetlerimize kadar bütün hususlarda israf ve cimriliği yasaklayıp îtidâl üzere bulunmayı emretmiştir. Bu yüzden, her mü’min, bu iki zıt nokta arasında muvâzene örneği bir hayat yaşamak mecbûriyetindedir. Zîrâ maddî ve mânevî bütün nîmetlerin kullanılmasında ilâhî ölçülere riâyet edilmediği takdirde insan, israf veya cimrilik illetlerinden birine düşmekten kurtulamaz.

Dünyâ ve âhirette âkıbetimizi felâkete sürükleyecek en mühim israflardan bir kısmını ve onlardan kurtulma yollarını şu şekilde sıralayabiliriz:

a. Îman ve îtikadda israf:

Bu, israfların en korkuncudur. Aklî ve kalbî haysiyeti muhâfaza edemeyip idrâki bâtıllara, efsânelere, hurâfelere ve kötü fikir cereyanlarına kaptırmak sûretiyle insanın yaratılışında mevcûd olan “İslâm fıtratı”ndaki sâfiyeti zedeleyerek ebedî saâdeti ziyân etmektir.

Tefekkür yâni düşüncede derinleşme nîmetini yanlış kullanarak veya heder ederek îmânı zaafa uğratmak, ekseriyetle fâsıklarla ülfetten doğan bir mânevî felâkettir. Rabbimiz biz kullarını bu hâle düşmekten îkaz sadedinde şöyle buyurmaktadır:

“Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zâlimler topluluğu ile oturma.” (el-En’am, 68)

Zîrâ fâsıklarla olan alâka ve fikrî yakınlık zamanla kalbî yakınlığa, o da îmânı zaafa uğratarak ebedî hayatın helâkine sebebiyet verir. Bu îman isrâfının başlıca sebepleri âyetlerde şöyle ifâde edilir:

“Cennetlikler, günahkârlara: «Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?» diye sorarlar. Suçlular derler ki: «Biz namaz kılanlardan değildik, fukarâya yemek yedirmezdik, (dünyâya) dalanlarla birlikte dalardık, cezâ gününü de yalan sayardık.” (el-Müddessir, 40-46)

Buna mukâbil Yüce Rabbimiz:

“Ey îman edenler! Allâh’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 119) emrini ferman buyurmaktadır.

Diğer bir âyet-i kerîmede de Allâh’ın âyetlerine, yâni emir ve nehiylerine gâfilâne ve boş nazarlarla bakmayıp duygu derinliğine varmanın zarûreti şöyle beyân edilmektedir:

“Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.” (el-Furkân, 73)

Bu bakımdan, meselâ kalbî idrak ve göz nîmetini asıl yaratılış maksadının dışında kullanıp Allâh’ın âyetlerini hiç görmeyen insanlar da, hislerinin duyarsızlığı sebebiyle bir hissiyât israfına düşmüşler demektir. Âyet-i kerîme ise israf ve yalanın acıklı âkıbetini şöyle beyân etmektedir:

“…Muhakkak ki Allâh, israf eden ve çokça yalan söyleyen kimseleri hidâyete erdirmez.” (el-Mü’min, 28)

Bir de îtikadda sapmalar, yâni ölçüyü kaçırmalar vardır ki bunların en mühimlerinden biri de sâlih kimselerin kabirlerini ziyâret ederken hâcetleri doğrudan doğruya onlardan istemektir. Yapılması gereken, onların dünyâ hayatındaki sâlih amellerini tefekkür edip Cenâb-ı Hak katındaki yüksek mevkilerini düşünerek onların hürmetine Allâh Teâlâ’dan istemektir.

Bununla birlikte sâlih kimselerin “şefaat”ine kayıtsız şartsız güvenerek “Şu zât bana şefâat eder” demek de bâtıl bir akîdedir. Zîrâ âyet-i kerîmede buyrulduğu gibi: “O gün, Rahmân’ın şefaat izni verdiği…” (Tâhâ, 109) kişiler ancak şefaatte bulunabilecektir.

Sâlih kimselerin her şeyi bildiğini, kalblerden geçeni okuduğunu söylemek de yanlıştır. Onlar ancak Allâh Teâlâ bildirdiği takdirde bilebilirler. Yoksa peygamberler dahi her şeyi bilemezler. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bazı sorulara “Sorulan bu konuda sorandan daha bilgili değildir.” buyururdu. Nitekim İfk Hâdisesi’nde vahiy bir ay sonra gelmiş, bu arada Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mes’elenin hakîkatine dâir bir şey söyleyememiştir. Tebük seferinden ihmâl ve gaflet sebebiyle geri kalan üç kişi hakkındaki vahiy de yine elli gün sonra gelmiştir.

Osman bin Maz’ûn -radıyallâhu anh-, Medine’de Ümmü’l-Alâ isminde bir kadının evinde vefât etmişti. Bu kadın:

“–Ey Osman, şehâdet ederim ki şu anda Allâh Teâlâ sana ikrâm etmektedir.” dedi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müdâhale ederek:

“–Allâh’ın ona ikram ettiğini nereden biliyorsun?” buyurdu. Kadın:

“–Bilmiyorum vallâhi!” dedi. Allah Rasûlü şöyle buyurdu:

“–Bakın, Osman vefât etmiştir. Ben şahsen onun için Allâh’tan hayır ümid etmekteyim. Fakat ben Peygamber olduğum hâlde, bana ve size ne yapılacağını (yâni başımdan ne gibi hâller geçeceğini) bilmiyorum.”

Ümmü’l-Alâ der ki: “Vallahi, bu hâdiseden sonra hiç kimse hakkında bir şey söylemedim, (sâdece Rabbimden hayır ümîd ettim).” (Buhârî, Tâbîr, 27)

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilemem. Ben sâdece bana vahyedilene tâbî olurum. Ben sâdece apaçık bir uyarıcıyım.” (el-Ahkâf, 9)

Bir kimse Hazret-i Ya’kûb -aleyhisselâm-’a:

“–Ey kalbi münevver, akıllı peygamber! Yûsuf’un gömleğinin kokusunu Mısır’dan gelirken duydun da, neden yanı başındaki kuyuya atılırken onu görmedin?” diye sorar.

Ya’kûb -aleyhisselâm- cevâben:

“–Bizim bu husûsta nâil olduğumuz ilâhî nasîb, çakan şimşekler gibidir. Bundan dolayı, bize bâzen çok uzaklar ayân olur, bâzen de en yakınımız bile kapalı kalır!” buyurur.

İnsanların birbirlerine yaptığı gelişigüzel ve gâ*fi*lâ*ne iltifatlar *da me*nedilmiş olan israflar cümlesindendir. Ra*sû*lul*lâh -sal*lâl*lâ*hu aley*hi ve sel*lem-:

“Birinizin kardeşini medhetmesi gerekiyorsa ve onda o vasıflar varsa, «Falanı şöyle zannediyorum, Allâh ona kâfîdir, Allâh’a karşı kimseyi tezkiye etmem, zannederim şöyle şöyledir.» gibi güzel sözler söylesin.” bu*yur*muş*tur. (Buhârî, Şehâdât, 16)

Îmânın kemâli, vahiyle mezcolunmuş kâmil bir akla, aklın kemâli de, içindeki îman nûruna yani kalbin olgunlaşmasına bağlıdır. İlâhî nûrdan mahrum, hurâfe ve efsânelerle dolu îtikad ve fikirler; yağsız kandiller veya cereyansız ampüller gibidir. Vahyin kontrolünden mahrum böyle bir akıl da ölçüsüz ve dengesiz cereyan alan ampül gibi günün birinde mahvolup gitmeye mahkûmdur.

b. İbâdette israf:

Her hususta îtidal ölçüsünün esâs alınarak ibâdet ve muâmelâtın feyizli bir îtiyâd hâline getirilmesi, dînimizin temel emirlerindendir. Zîrâ nasıl alışılırsa ekseriyetle öyle devâm edileceği muhakkaktır.

İbâdetlerin îfâsı esnâsında yaşanan israflara dâir ilk akla gelen husus, abdest ve gusülde vesveseye kapılarak lüzûmundan fazla su kullanmaktır. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, abdest almakta olan Sa’d’a uğramıştı:

“–Bu israf da ne ey Sa’d?!” buyurdular. Sa’d -radıyallâhu anh-:

“–Abdestte de israf olur mu?” deyince Efendimiz şu cevâbı verdiler:

“–Evet, akan bir nehir üzerinde bulunsan bile!” (İbn-i Mâce, Tahâret, 48)

İmkân var iken namazı cemaatle kılmamak, namazı mecbûriyet savar gibi rûhâniyetten uzak bir şekilde îfâ etmek gibi hâller de, ibâdet hayâtına âit israflar cümlesindendir. Namazı huşû ve huzurdan mahrûm olarak kılan kimseler için Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar.” (el-Mâûn, 4-5)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de, kalbî kusurlar sebebiyle fazîleti kaybedilen yâni içi boşaltılarak israf edilen namaz hakkında şöyle buyurmuştur:

“Bir kul namaz kılar, fakat namazının yarısı, üçte biri, dörtte biri, beşte biri, altıda biri, yedide biri, sekizde biri, dokuzda biri hattâ ancak onda biri kendisi için yazılır.” (Ebû Dâvûd, Salât, 123, 124)

Demek ki Cenâb-ı Hak bizden akıl ve kalbin rûhâniyeti içinde bir ibâdet arzu etmektedir. “Secde et ve yaklaş!” (el-Alak, 19) emriyle, alnımız secdeye varırken kalbimizin de Allâh’ın huzûrunda tazarrû ve niyâz hâlinde ve ihsân duygusu içinde bulunmasını istemektedir. Zîrâ insanı hakîkî mü’minliğin kemâline erdiren, beyin ve kalb faaliyetlerinin müşterek kullanılmasıdır.

Âyet-i kerîmede namazlarını muhâfaza edenler hakkında şöyle buyrulur:

“Mü’minler kurtuluşa erdi. Onlar ki namazlarını huşu ile kılarlar.” (el-Mü’minûn, 1-2)

İslâm’ın beş esâsından biri olan orucu, yalan, gıybet, kovuculuk gibi ahlâkî zaaflarla zedeleyerek ecrini asgari seviyeye düşürmek de bir israftır. Peygamber Efendimiz şöyle buyurur:

“Kim yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terk etmezse, Allah o kimsenin yemesini, içmesini bırakmasına kıymet vermez.” (Buhârî, Savm 8, Edeb 51)

“Nice oruç tutanlar vardır ki, kendilerine oruçlarından kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz! Geceleri nice namaz (terâvih ve teheccüd) kılanlar olur ki, namazlarından kendilerine kalan yalnız uykusuzluktur.” (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21)

Oruç bize, Rabbimizin ihsân ettiği nîmetlerin kadrini idrâk ettirmelidir. Bir riyâzet hâli yaşatarak helalleri asgarîde kullanıp oburluk ve doymayan gözlerden Cenâb-ı Hakk’a sığınmayı, şüphelilerden de uzaklaşmayı tâlim etmelidir. Yarım günlük bir açlıkla ne kadar âciz olduğumuzu daha yakından göstererek iktisâden zayıf olan kardeşlerimizin hâlinden anlayabilmeyi, yüreğimizin onlara uzanabilmesini, onları daha yakından tanıyabilmeyi, sadakalarımızı bir ibâdet heyecanıyla Allâh’a verir gibi tevâzu ve teşekkür edâsıyla verebilmeyi temin etmelidir. Zîrâ âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“…Allâh kullarının tevbesini kabul eder ve sadakaları alır...” (et-Tevbe, 104)

Orucun farz olarak tutulduğu Ramazân-ı Şerîf de, baştan sona feyiz, rûhâniyet, rahmet, mağfiret ve lutuflarla dolu bir ibâdet ayıdır. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bu mübârek ayın israf edilmeden feyizli ve bereketli bir şekilde değerlendirilmesini istemektedir. Nitekim birgün Allâh Rasûlü minbere çıkarken Cebrâîl -aleyhisselâm- gelmiş ve:

“–Ramazan-ı Şerîf’e erişip de günahlarını affettiremeyen kimse rahmetten uzak olsun!”

“–Yanında Sen’in ismin zikredildiği hâlde salât ve selâm getirmeyen kimse rahmetten uzak olsun!”

“–Ana babasının yaşlılığına erişip de veya onlardan birinin ihtiyarlığını görüp de, cenneti kazanamayan kişi rahmetten uzak olsun!” diye duâ etmiş, Âlemlerin Efendisi de her birinden sonra: “Âmîn!” buyurmuşlardır. (Hâkim, IV, 170/7256)

İlâhî rahmetin tuğyân ettiği bu mübârek ayda bilhassa bu üç husûsa daha çok dikkat edilmesi Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın mü’minlere tavsiyesidir.

Bununla birlikte seherleri; uyanık bir gönülle îfâ edilen teheccüd, istiğfâr, zikir, tefekkür ve Kur’ân tilâveti ile, gündüzleri; gönlü Allâh’a vererek yapılan ibâdet, infak ve amel-i sâlihlerle, icâbet saati olan iftar vakitlerini; istiğfâr, duâ ve bir mü’mine iftar ettirebilmenin huzûru ile, akşamları da tâdil-i erkân ile edâ edilen Terâvih namazları ile ihyâ etmelidir. Bu mübârek ayı hakkıyla değerlendiremediğimiz takdirde yanı başımızda akıp giden rahmet ve mağfiret deryâsından istifâde edememiş ve onu hazîn bir isrâfın girdâbına terk etmiş oluruz.

Öte yandan malın helâliyetine, insanların hak ve hukûkuna dikkat etmemek, mâlâyânî ile meşgul olarak rûhâniyet ve feyzi dağıtacak davranışlarda bulunmak da hac ibâdetinin isrâfı demektir. Nitekim hadîs-i şerifte, haram parayla hacca gelen kimse: «Lebbeyk» dediğinde kendisine: «Sana ne lebbeyk ne de sa’deyk. Çünkü senin kazancın haram, azığın haram, bineğin haramdır. Hiçbir sevap almadan günahkâr olarak dön! Hoşlanmayacağın şeyle karşılaşacağından dolayı üzül!» şeklinde karşılık verileceği beyân buyrulur. (Heysemî, III, 209-210)

Zekât ve sadakalardaki israf ise, başa kakmak sûretiyle minnet yüklemek, riyâ ve ucub gibi kalbî hastalıklara mübtelâ olmaktır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden ezâ gelen sadakadan daha hayırlıdır… Ey îman edenler! Başa kakmak ve incitmek sûretiyle, yaptığınız hayırları boşa çıkarmayın…” (el-Bakara, 263-264)


Bir mü’min zekâtı ehline verebilmek için feyizli bir gayret içinde bulunmalıdır. Zîrâ Cenâb-ı Hak böyle kullarını medhederek: “Onlar ki zekât vermek için faâliyet gösterirler.” (el-Mü’minûn, 4) buyurmaktadır. Zekât ve sadakalarımızı ehline verebilmek çok mühim bir mazhariyettir. Bunun için ciddî bir araştırma yapmak ve muhtaçları simâlarından tanımayı meslek hâline getirmek, Rabbimizin en mühim emirlerindendir. (el-Bakara, 273) Aslında malı ehil kimselere verebilmek onu hangi yollardan kazandığımıza bağlıdır. Diğer bir ifâdeyle zekât, sadaka ve infaklarımızın sarf yerleri, kazancımızın helaliyetini gösteren şeffaf aynalar mesâbesindedir.

Kur’ân-ı Kerîm’i lâyıkı veçhile okuyup anlama gayreti içine girmemek, emir ve nehiylerine bigâne kalmak da, böylesine büyük ve kıymetli bir ilâhî hazîneyi israf etmek mânâsına gelir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm hususunda isrâfa düşenlerle, onun feyzinden istifâde edenleri şöyle beyân buyurur:

“Sonra Kitâb’ı, kullarımız arasından seçtiğimiz kimselere verdik. İnsanlardan kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allâh’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazîlet budur.” (Fâtır, 32)

İnsanların en seçkinleri Muhammed ümmeti olduğu gibi, onların en fazîletlileri de Kur’ân’ı okuyan, ezberleyen, muhtevâsını öğrenen ve ahkâmıyla amel eden mü’minlerdir. İnsanların kimisi nefsine zulmeder, Kur’ân’ı öğrendiği hâlde gereği gibi okuyup amel etmeyerek en büyük nîmeti ziyân etmiş olur. Kimi orta yoldadır, kâh amel eder, kâh ihmâl eder. Kimisi de Allâh’ın izniyle hayırlarda ileri gider.

Kur’ân-ı Kerîm yerin göğün lisânı, rûhlar için bereket ve rûhâniyet hazinesidir. İnsana ithaf edilen bir beyân mûcizesidir. Kur’ân’laşan mü’min yürekler, Kâinâtın Hâlıkı’nın tecellî mekânı olur. Kur’ân’laşan insan, şu muazzam ve muhteşem kâinâtın bir yelpaze misâli dürülüp içine sığdığı minyatür bir âlem olmanın huzur ve saâdetini yaşar. Gönül insanı için Kur’ân-ı Kerîm, tefekkür dünyâsının derinliklerine açılan ihtişamlı bir kapıdır.

Kur’ân okurken bedenî temizlik kadar kalbî temizlik de zarûrîdir. Çünkü kalbî hastalıklar insanın Kur’ân’la doğru buluşmasına mânî olur. Kur’ân’ın rahmeti, şifâsı ve hidâyeti ile buluşamayanlar, tam aksine büyük bir hüsrâna dûçâr olurlar. Kur’ân, murâd-ı ilâhîyi ifâde ettiği için onu en iyi Allâh’a yakın olan takvâ sâhibi sâlih kişiler idrâk edebilir. Kur’ân’ın nîmetlerinden istifâde edebilmek ve dolayısıyla dünyâ ve âhirette saâdete kavuşabilmek için takvâ ehli olmak zarûrîdir.

Dikkat edilmesi îcâb eden bir husus vardır ki o da ilâhî rızâya muvâfık küçük bir hizmetin, nice nâfile ibâdetten üstün olabileceği hakîkatidir. Asr-ı saâdette yaşanan şu misâl, bu husûsu ne güzel îzâh eder:

Sıcağın pek şiddetli olduğu bir seferde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- uygun bir yerde konaklamışlardı. Sahâbenin bir kısmı nâfile oruç tutuyordu. Oruçlu olanlar yorgunluktan uykuya daldılar. Oruçlu olmayanlar ise, abdest için su taşıdılar ve gölgelenecek çadırlar kurdular. Ancak iftar vakti geldiğinde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“–Bugün, oruç tutmayanlar (daha fazla) ecre nâil oldu.” buyurdular. (Müslim, Sıyâm, 100-101)

Aynı şekilde bir kimsenin ikinci veya üçüncü derecedeki işlerle meşgul olarak rızkını kazanmayı ihmâl etmesi ve etrafına muhtaç hâle düşmesi de bir çeşit israftır. Zîrâ hadîs-i şerifte:

“Allâh Teâlâ, kulunu helâl peşinde koşmaktan yorulmuş vaziyette görmeyi sever.” buyrulmuştur. (Suyûtî, el-Câmiu's-Sağîr, I, 65)

Diğer taraftan, kalabalıklar içinde yapılan duâlarda kâfiyeler sıralayarak hüner göstermek için cemaatin heyecanını kaybettirecek derecede duâyı uzatmak ve bağırıp çağırmak da ibâdetin özünü israf etmek demektir. Zîrâ Allâh Rasûlü:

“Duâda bağırmayınız, zîrâ siz bir sağıra hitâb etmiyorsunuz.” (Buhârî, Cihâd, 131; Müslim, Zikr, 44) buyurarak çığlıklı ve gürültülü duâları yasaklamıştır. Bu tür israflar, ibâdetlerin rûhâniyetini zedeler ve feyzine halel getirir.

Diğer bir hadîste de: “Bu ümmetten bir zümre gelecek, temizlik ve duâda haddi aşacak!” buyrulmaktadır. (Ebû Dâvud, Tahâret, 45)

Hâsılı Cenâb-ı Hak, ibâdetlerimizin otomat yâni feyiz ve ruhâniyetten uzak bir şekilde şuursuzca yapılarak ziyân edilmesini istememektedir. Bilâkis iç âlemimizin, “ihsân” duygusunun rûhâniyet ve feyzi içinde kendisine yaklaşmasını yâni VUSLAT’a nâil olmasını arzu buyurmaktadır.

Rabbimiz, muazzam bir ilâhî ikrâm ayı olan Ramazân-ı Şerîf’in sağanak hâlinde yağan feyz ve bereketinden istifâde edebilmeyi cümlemize nasîb buyursun! Ramazân’ın rûhânî iklîmini ömrümüzün muhtevâsına yaygınlaştırarak feyizli bir hayat yaşamayı ve vefâtımızın da bir bayram sabahı hâline gelmesini ihsân eylesin! Îmân, îtikâd, ibâdet ve bilhassa Ramazân-ı Şerif gibi ilâhî lutufları israf etmekten bizleri muhâfaza buyurarak îmân-ı kâmilin neşve ve heyecânı, ibâdetlerin de huzûr ve lezzeti içinde yaşamayı müyesser kılsın!..

Âmîn!..

leyla_mecnun
22.07.2008, 17:15
Osman Nuri Topbaş Hocaefendi


Muhabbet

Mü’minliğin kemâli muhabbettedir. Çünkü varlığın sebebi muhabbettir.

***

Var oluşun sebebi, “muhabbet” olduğundan, bu vasıf her canlıda doğuştan gelen bir temâyüldür. Bir akrebin yavrularını sırtında taşıması bile bu muhabbetin bir neticesidir.

***

Muhabbeti bilmeyenin kalbi ham toprak gibidir. Kemâl yolundan mahrûm ve nefsânî arzulara esir olmuş bir durumdadır.

***

Hakîkî bir muhabbet, zahmetleri rahmete inkılâb ettirdiği için, sevilenin meşakkatleri de güzellikleri gibi hoş karşılanır. Bir kimsenin muhabbetinin hakîkî olup olmadığını anlamak ve seviyesini ölçmek için, sevdiğinin meşakkatlerine ne kadar tahammül gösterebildiğine bakmak kâfîdir.

***

Kâmil insan, ışığın etrafında dönen kelebekler gibi Mevlâ muhabbetiyle irâdesiz hâle gelmiştir. Rızâ ve teslîmiyet, Hakk’a muhabbetin en güzel meyvesidir.

***

Muhabbetin zirve seviyede yaşanması, sevenlerin her hâdise karşısında aynı duygulara sâhip olmasıyla, âdeta iki bedende tek yürek hâline gelmesiyle mümkündür.

***

İnsanoğlu en ağır bedeli, muhabbeti uğruna öder. Peygamberlerin katlandıkları bütün ızdıraplar, ümmetlerine duydukları muhabbet sebebiyledir.

***

Bir şeyi ne kadar sevdiğimiz, gerektiğinde onun için yapabildiğimiz fedâkârlık ve girebildiğimiz risk ile ölçülür.

***

Samîmî ve hakîkî bir âşık, sevdiği uğrunda canını bile verse, yine de bir fedâkârlık yapabildiği hissini taşımaz. Sanki borcunu ödüyormuş gibi rahatlıkla bütün varlığını bezleder.

***

Gerçek muhabbet, dünyâda az rastlanan müstesnâ bir ruh hâlidir. Yalnız samîmî ruhlarda barınır. Muhabbet, tecellî edeceği kalbin zemîninde “istikrar” ve onun neticesi olan “vefâ”yı bulmazsa orada barınamaz.

İnsan, bu imtihan âleminde muhabbet duyduğu varlığın buna liyâkati nisbetinde bir netice elde eder. İnsan kalbi, fıtrî olan sevme temâyülünü ancak Cenâb-ı Hakk’a yönelttiği takdirde muhabbette kemâle ulaşabilir!

***

Varılacak nihâî gâye olan “Hakk’a vuslat”ı unutarak; mal, mülk, mevkî, servet, âile ve evlâd gibi fânî muhabbet merhalelerinden birinde takılı kalmak, gönül âleminin ziyân edilmesi demektir.

***

Mecnûn’un bütün zaferi, Mevlâ’ya giden yolda Leylâ’yı son durak edinmemesidir. Leylâ, yerine göre karşı cinstir, yerine göre maldır, yerine göre makam ve mevkîdir. Vâsıtanın gâye hâline getirilmesi ne hazindir!..

***

Mecnûn’un hayatının gâyesi olan Leylâ, ilâhî muhabbete bir basamak teşkil etmiştir. Kul, hakîkatini aradığı ilâhî muhabbet âleminde yerini bulunca, hayâtındaki Leylâların rolü biter.

***

Ne mutlu o mü’minlere ki Allâh ve Rasûlü’nün muhabbetinden başkasına gönül vermezler, yabânî bahçelerin sahte çiçeklerine aldanmazlar!..

***

Kul, muhabbetullâhı, Allâh’tan gayri her şeye âit muhabbet ve bağlılığın üstüne çıkarmadıkça sırât-ı müstakîme lâyıkıyla ulaşamaz.

***

İnsanoğlunun yeryüzündeki vazîfesi, ilâhî muhabbeti gönüllere aşılayan bir rahmet kapısı olmaktır. Büyük ruhlar, Hakk’ın muhabbet nazarı ile mahlûkâta bakış tarzına muvaffak olanlardır.

***

Bizi kurtaracak ruh hâli, bize Hira Dağı’nda lutfedilen mukaddes mîrâsa muhabbettir.

***

Muhabbet ehli, ilâhî aşk deryâsının tadına varmaya çalışır. Damla, deryânın lezzetini tattığı anda, deryâya kavuşmuş demektir. Rahmet deryâsından kaçıp da yosunlu kıyılarda saâdet arayanlar, ancak kendi varlıklarını kemirirler. İlâhî aşk deryâsının lisânından anlamayanlar, kalb fukarâlarıdır.

***

Bilmeliyiz ki bayram, ferdî bir neş’e vesîlesi veya bir tâtil değil, umûmî bir şefkat, merhamet ve muhabbetin yaşandığı, ictimâî saâdet günleri olmalıdır.

leyla_mecnun
22.07.2008, 17:20
Osman Nuri Topbaş Hocaefendi


Nebevî Ahlâkın Sahâbedeki Tezâhürleri -1-

İslâm dîninin en kıymetli asrı, hiç şüphesiz, cihânın nübüvvet nûruyla aydınlandığı “Asr-ı Saâdet”tir ki, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve O’nun güzîde ashâbı, o kudsî zamânın en kıymetli zînetleri olmuşlardır. Onlar, insan neslinin ulaşabileceği en son seviyeye nâil olmuşlardır.

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizi îmân nûru ile görerek îlâ-yı kelimetullâh uğrunda canlarını ve mallarını cömertçe sarf etme bahtiyarlığına eren ashâb-ı kirâm, âdetâ ümmet-i Muhammed’e “örnek bir nesil” olmak üzere lutfedilmiş, ilâhî bir armağandır. Bu bakımdan, îmân şerefine sâhip her gönül, yüce dînimizin bugünlere intikâlinde mühim hizmetleri bulunan “Ashâb-ı Güzîn” Efendilerimize hürmet, muhabbet ve minnettarlık duygularıyla dolu olmalıdır. Onlardan birinin ismi anıldığında, “radıyallâhu anh” yâni “Allâh ondan râzı olsun!” diyerek duâ etmek, dînî ve vicdânî bir vazîfemizdir. Çünkü onlar, Muhammedî hidâyet kâfilesinin büyüklü-küçüklü yıldız şahsiyetleridir.

Onlar, hem yaşadıkları zamanı hem de kendilerinden sonraki çağları şekillendirdiler. Onlarla, geceler gündüze döndü, kışlar bahar oldu. Onlar, beşeriyete derin bir tefekkür ve tahassüs dünyâsı kazandırdılar. Onlar, insanı özüyle tanıştırdılar, kâinâtın yaratılış hikmetini öğrettiler. İnsan vücûdunun bir damla sudan, kuşların basit bir yumurtadan, ağaçların yok denecek kadar minicik bir çekirdekten meydana gelişi, mikrodan makroya kadar cisimlerdeki sır ve hikmetler gibi sonsuz ilâhî kudret akışları karşısında beşeriyete duygu ve tefekkür derinliğini tâlim ettiler. Mü’min gönüller, yine onlar vesîlesiyle şükür, sabır ve hamd gibi ulvî duyguların hassâsiyetine büründü.

Mâlum olduğu üzere Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nübüvvetinden önce Arabistan kıtası bir fâcia sahrâsı idi. Kavimlerin aralarındaki düşmanlıklar, kan dâvâları, kız çocuklarını analarının yüreklerinden sökerek diri diri toprağa gömmeler, zina, içki, tefecilik, putlara tapma, akıl ve hayâle gelmez türlü hurâfeler, velhâsıl cümle kötülükler bir salgın hâlinde idi. Tevrat ve İncil’in içi boşaltılarak nefsânî arzulara göre doldurulmuş ve yalnız adları kalmıştı. Cenâb-ı Hak, böylesine bir zulüm ve kasvet girdabında kıvranan topluma hidâyet nûrunu lutfetti. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nübüvvet nûru ile cihân bu derin gaflet uykusundan uyandı. Zîrâ O, cihâna hidâyet ve âlemlere rahmetti.

Âlemlerin Efendisi Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-, zulüm ve anarşi içinde boğulmakta olan insanlığı, îmânın en kıymetli meyvesi olan merhamet ve şefkat ile kucakladı. O, rahmet ve muhabbet dolu davranışlar manzûmesiyle de insanlığa numûne olmak yolunda ebedî bir zirve teşkîl etti. Kısa zamanda öyle parlak ve nezih bir ümmet yetiştirdi ki, onlar, kıyâmete kadar menkıbeleri beşeriyete fazîlet tabloları sergileyip gönüllere huzur kaynağı oldu.

Zîrâ onlar, bütün his ve davranışlarının, Allâh rızâsına muvâfık olmasının gayreti içinde yaşadılar. Bütün enerjilerini îlâ-yı kelimetullâh uğrunda cömertçe sarfettiler. Onların nazarında hayatın en zevkli ve mânâlı anları, insanoğluna tevhîd mesajını tebliğ ettikleri vakitlerdi. Îdâm edilmek üzere iken, kendisine son arzusunu gerçekleştirmek için üç dakikalık fırsat tanınan sahâbî, kendisine bu fırsatı veren papaza teşekkür etti. Ona: “–Bu üç dakîkayı bana bağışladığın için sana ne kadar minnettârım! Zîrâ bu ikrâm ettiğin üç dakikada belki sana tevhîd hakîkatini tebliğ edebilme şansım olur.” dedi.

O Varlık Nûru’nun muhabbet ve merhamet toprağında yeşeren ashâb-ı kirâm, târiflere sığmayan bir aşk iklîminde yaşadılar. Onların ibâdetlerindeki rûhâniyet, muâmelâtlarındaki zarâfet, ahlâklarındaki nezâket, gönüllerindeki letâfet, duygularındaki derinlik ve incelikler, hep O Varlık Nûru’ndan akseden rûhânî parıltılardır. Onların, Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi’ni örnek alarak ulaştıkları ahlâkî seviyeyi aksettiren sayısız hâdiseler mevcuttur. Ashâbın Hazret-i Peygamber’e duydukları engin aşk ve muhabbet ile sâhip oldukları mânevî seviyeyi, duygu derinliğini ve davranış mükemmelliklerini kelimelerin mahdut imkânlarıyla îzâh mümkün değildir. Ancak onların davranış mükemmelliklerini yansıtan sayısız misâllerden birkaçını takdîm ediyoruz:

Ashâbın, mü’min kardeşini kendi nefsine tercih edişini gösteren şu kıssa ne güzel bir İslâm ahlâkı sergilemektedir:

Birgün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Benî Nadîr’den alınan ganîmetleri Muhâcirler’e taksim etmiş, Ensâr’dan da ihtiyâcı olan üç kişiden başkasına vermemişti. Daha sonra Ensâr’a hitap ederek:

“–Dilerseniz daha önce Muhâcirler’e verdikleriniz onlarda kalır, siz de bu ganîmetten pay alırsınız. Dilerseniz verdiklerinizi geri talep eder, bu ganimetin tamamını onlara bırakırsınız.” buyurdu.

Bunun üzerine Ensâr -radıyallâhu anhüm ecmaîn- büyük bir diğergâmlıkla, mü’min kardeşlerini kendilerine tercih ederek şu güzel cevâbı verdiler:

“–Yâ Rasûlallâh! Muhâcir kardeşlerimize hem mallarımızdan ve evlerimizden hisse veririz, hem de ganîmetin tamamını onlara bırakırız.”

Bunun üzerine, samîmî bir fedâkârlıkla yapılan infakların kulu kurtuluşa erdireceğini müjdeleyen şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“Muhâcirlerden önce (Medîne’yi) yurt edinen ve îmâna sarılan Ensâr, kendilerine hicret edenleri severler. Onlara verilen şeylerden ötürü gönüllerinde bir sıkıntı ve rahatsızlık duymazlar. İhtiyaç içinde kıvransalar dahî, mü’min kardeşlerini kendi nefslerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, gerçekten felâha erenler işte onlardır.” (el-Haşr, 9) (Râzî, XXIX, 250; Kurtubî, XVIII, 25)

Câbir -radıyallâhu anh- da, Ensâr’ın Muhâcir kardeşlerine olan îsâr ve diğergâmlığını şöyle anlatır:

“Ensâr, hurmalarını devşirdiklerinde bunları ikiye ayırır, bir tarafa çok, diğer tarafa da az hurma koyarlardı. Daha sonra, az olan tarafa hurma dallarını koyar(ak o tarafı çok gösterir), Muhâcirler’e «–Hangisini tercih ederseniz alın.» derlerdi. Onlar da (çok görünen yığın Ensâr kardeşlerimizin olsun diye az görünen yığını alırlar) ve böylece hurmanın çoğu Muhâcirler’e gelirdi. Ensar da bu yolla az olan kısmı kendilerine bırakmış olurlardı...” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 40)

Çünkü Ensâr, içinde yaşadıkları toplumun maddî ve mânevî sıkıntı ve problemlerinden kendilerini mes’ûl hisseden zirveleşmiş bir rûh ve hassas bir vicdâna sâhiptiler. Muhâcirler de mâruz bulundukları fakr u zarûrete rağmen mümkün olduğunca müstağnî bir hayat yaşayıp kimseye yük olmamaya bilakis yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Zîrâ onlar dünyâ nîmetlerini nefslerine tahsis etmek yerine infak yolunda seferber ederek îmânın vecd, lezzet ve halâvetini tercih ediyorlardı

Ashâb-ı kirâm, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine emânet ettiği dünyevî makam ve mevkîleri de hiçbir zaman gurur ve kibir gibi nefsânî bir üstünlük vehmine âlet etmemiş, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in her hâlükârdaki mütevâzî yaşayışını kendilerine hayat düstûru edinmişlerdir.

Nitekim Selman -radıyallâhu anh- Medâin vâlisi iken, Şam’dan Teymoğulları kabilesine mensup bir zât gelmişti. Yanında bir yük de incir getirmişti. Selman’ın sırtında bir elbise, bir de aba vardı. Şamlı, Selman’ı tanımıyordu. Onu bu hâlde görünce de:

“_Gel şunu taşı!” dedi.

Selman -radıyallâhu anh- gitti, yükü sırtlandı. Halk kendisini görünce tanıdı. Adama:

“_Yükünü taşıyan bu adam vâlidir!” dediler. Şamlı:

“_Özür dilerim, seni tanıyamadım.” dedi.

Selman -radıyallâhu anh-:

“_Zararı yok, yükü evine götürene kadar sırtımdan indirmeyeceğim.” dedi. (İbn-i Sa’d, Tabakât, IV, 88)

Selman -radıyallâhu anh-’ın bu hâli, hangi makam ve mevkîde bulunulursa bulunulsun, her hâlükârda tevâzû ehli olmayı hatırlatan:

“O Rahmân’ın kulları ki, yeryüzünde tevâzu ile dolaşırlar.” (el-Furkân, 63) âyet-i kerîmesinin fiilî bir misâliydi.


Ashâb-ı kirâmın toplumdaki yetimleri koruyup sâhiplenme husûsundaki hassâsiyetini ifâde eden şu vâkıa da, İslâm’daki ictimâî yardımlaşma rûhunun ve tek bir yürek hâline gelişin ne güzel bir misâlini sergilemektedir:

Berâ bin Âzib -radıyallâhu anhümâ- Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mekke fethinden bir yıl önce yaptığı kazâ umresindeki bir vak’ayı şöyle anlatıyor:

Allâh’ın Elçisi umresini tamamlayıp Mekke’den çıktı. İşte o sırada, Uhud’da şehîd edilmiş olan Hazret-i Hamza’nın kızı Umâme, “Amcacığım! Amcacığım!” diye bağırarak arkalarından gelmeye başladı.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- küçük kızı kucaklayıp, devenin üzerinde bulunan eşi Fâtıma’ya:

“–Amcanın kızını al!” diye uzattı.

Medine’ye varınca, bu çocuğun kimde kalacağı husûsunda Hazret-i Ali, ağabeyi Cafer ve Zeyd bin Harise arasında anlaşmazlık çıktı.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:

“–O benim amcamın kızıdır. Onun terbiyesini ve bakımını üstlenmek herkesten çok benim hakkımdır.” dedi.

Câfer-i Tayyar -radıyallâhu anh-:

“–O benim de amcamın kızıdır; üstelik zevcem onun teyzesidir.” dedi.

Zeyd bin Hârise -radıyallâhu anh- da:

“–Onun babasıyla beni Rasûl-i Ekrem kardeş yaptı. O benim kardeşimin kızıdır.” dedi.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Teyze anne sayılır.” diyerek çocuğu Câfer-i Tayyâr’ın zevcesine verdi. Sonra çocuğu himayesine almak isteyenlerin ayrı ayrı gönlünü aldı:

Hazret-i Ali’ye:

“–Sen bana muhabbetle bağlısın, ben de sana.” buyurdu.

Câfer-i Tayyâr’a:

“–Senin hem görünüşün, hem de huyun bana benzer.” dedi.

Zeyd bin Hârise’ye de:

“–Sen bizim kardeşimiz, dostumuzsun.” buyurdu. (Buhârî, Sulh 6, Megâzî 44; Ebû Dâvud, Talâk, 35)

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Kendi yetimini veya başkasına âit bir yetimi himâye eden kimseyle ben, cennette şöyle yan yana bulunacağız.” Hadîsin râvisi Mâlik İbni Enes, Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yaptığı gibi, işaret parmağıyla orta parmağını gösterdi. (Müslim, Zühd, 42)

Ashâb-ı kirâmın fazîlet dolu bu gibi hâlleri, hiç şüphesiz ki onların Allâh ve Rasûlü’ne büyük bir muhabbetle teslîmiyet içinde bulunmalarının ve bu sâyede de dünyâ ve âhirete âit kâr ve zararı lâyıkıyla takdir edebilmelerinin bir netîcesiydi. Zîrâ Allâh -celle celâlühû-, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sünnetine tâbî olarak O’nu örnek tutmayı, rızâsını ve muhabbetini kazanmaya vesîle kılmıştır. Bundan dolayıdır ki, İslâm dîninde en esaslı iki mercî; “Allâh’ın kitâbı ve Rasûlullâh’ın sünneti”dir.

Bir insan, Kur’ân-ı Kerîm’e ve Sünnet-i Seniyye’ye tâbî olmadan, Rasûlullâh’ın örnek hayatıyla istikâmetlenmeden kâmil bir mü’min olamaz, ebedî kurtuluşa kavuşamaz. Ashâbın Kur’ân ve Sünnet muhtevâsında yaşama hassâsiyetini ifâde eden şu misâl de bizlere ne güzîde bir saâdet yolu sergilemektedir:

Kadı Şurayh Hazretleri, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’a mektup yazarak nasıl hükmedeceği hakkında sordu. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, ona bu husustaki takvâ metodunu şöyle ifâde buyurdu:

“Halka, Allâh’ın kitâbında olanlarla hükmet. Eğer onda bulamazsan Allâh Rasûlü’nün sünnetiyle hükmet. Allâh’ın kitâbı ve Rasûlü’nün sünnetinde de bulamazsan sâlihlerin verdiği hükümlerle hükmet. Sâlihlerin verdiği hükümler arasında da yoksa, istersen devam et, hükmünü ver, istersen geri dur. Geri durup hüküm vermemenin senin için daha hayırlı olduğu kanaatindeyim, vesselâm.” (Nesâî, Kudât, 11/3)

Ashâb-ı kirâm, her hususta olduğu gibi Kur’ân’a bağlılık ve onun muhtevâsını gönül âlemlerinde hazmederek canlı bir Kur’ân hayatı yaşama husûsunda da Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in izinde yürümekteydiler.

Kinâne el-Adevî anlatıyor:

Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh- ordu komutanlarına:

“Kur’ân’ı ezberlemiş zevâtı tespit edip bana bildirin, onlara maaş bağlayıp etrafa göndereyim, insanlara Kur’ân’ı öğretsinler.” diye yazmıştı.

Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Hazret-i Ömer’e idâresi altında 300 Kur’ân hâfızı bulunduğunu haber verdi. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın o kurrâlara O devirlerde kurrâ tâbiri Kur’ân’ın lafzına ve mânâsına vâkıf olan âlimler mânâsında kullanılırdı. hitâben yazdığı mektupta yer alan nasihatlerin bir kısmı şöyledir:

“Biliniz ki Kur’ân, sizler için bir sevap ve şeref hazînesidir. O’na uyunuz. O’nu kendinize uydurmayınız. Kim Kur’ân’ı kendisine uydurursa Kur’ân o kimseyi tepe üstü düşürür, tâ cehenneme atıverir. Her kim de Kur’ân’a tâbî olursa, Kur’ân onu Firdevs cennetlerine ulaştırır. Gücünüz yeterse Kur’ân’ın sizlere şefâatçi olmasını, hasmınız olmamasını temine çalışınız. Zîrâ Kur’ân’ın şefâat ettiği kimse cennete, dâvâcı olduğu şahıs da cehenneme gider.” (İbn-i Zenceveyh, el-Kenz, 1/217)

Nitekim bir rivâyette de şöyle buyrulur:

“Ashâb-ı kirâm, Kur’ân-ı Kerim’i çokça okur; onu okumadıkları ve sayfalarına bakmadıkları bir günün geçmesini istemezlerdi. Günlerine Kur’ân’la başlarlar, göz rahatsızlığı olanlara da Mushaf-ı Şerîf’e bakmayı tavsiye ederlerdi.” (Kettânî, II, 197)

Yermuk Harbi’nde kendisi de susuz olduğu hâlde diğer mü’min kardeşlerini nefsine tercih ederek suyu önce onlara götürün deyip, ardından bir yudum suya hasret kalarak şehâdet şerbetini içen İkrime -radıyallâhu anh-, mushafı alır, yüzüne gözüne sürer ve «Rabbimin kelâmı! Rabbimin kitâbı!» diyerek ağlardı. (Hâkim, Müstedrek, III, 272)

İşte nebevî ahlâka bürünen ashâb-ı kirâm, Kur’ân’ı böylesine bir muhabbetle baş tâcı ettikleri için Hak katında müstesnâ bir şerefe nâil oldular. Kıyâmete kadar gelecek mü’minlerin gönül iklîmlerinde taht kurdular. Hak dostlarından Hasan-ı Basrî -kuddise sirruh-’un şu îkâzı ne kadar ibretlidir:

“Sahâbî ve ondan sonrakiler Kur’ân’ı Allâh’ın bir emri ve fermânı bilir, öyle davranırlardı. Gece-gündüz onun üzerinde titizlik gösterir, onu gözetir, göz önünde bulundurur ve ona göre amel ederlerdi. Şimdi siz Kur’ân’ın harflerine ve harekelerine dikkat ediyorsunuz ama içindeki ilâhî tâlimatlara hiç dikkat etmiyorsunuz. Hattâ onu anlamıyorsunuz bile.” (Kandehlevî, Fezâil)

İşte bizler de, ashâbın Kur’ân husûsundaki hassâsiyetini örnek alarak kendimizle bir iç hesaplaşmaya girmek mecbûriyetindeyiz. Zîrâ bütün bu nümûne-i imtisal davranış manzûmeleri, kitapların satırlarında kalsın diye değil, ümmetin gönül iklîminde hayat bulsun diye günümüze kadar intikâl etmiştir.

Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ı, O’na îmân etmiş olarak görme şerefine nâil olan ve bu sûretle rûh ve irâdelerini ahlâkî bakımdan mükemmelliğe ulaştıran sahâbe-i kirâmın kâbına varılmaz davranış güzelliklerinden birkaç misâl zikrettik. Onlar, bu ahlâkî fazîlet zirvelerinde iken O Yüce Peygamber:

“Ümmetim bir yağmura benzer, önü mü sonu mu hayırlıdır bilinmez.” (Tirmizî, Edeb, 81) buyurmuştur. Bu hadîs-i şerîf, Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz’i görmek bahtiyarlığından mahrum bulunan bizler gibi mü’minler için büyük bir tesellî ve ümid kapısıdır.

Çünkü insanların ekseriyetle nefsâniyete râm olup pek çok menfî tesirin anaforunda sürüklendiği ve toplumun aslında kendisi için huzur kaynağı ve hamle gücü olan dîn ile arasına mesâfe koyduğu günümüzde, îmân ve ahlâkta, sahâbî rûh ve heyecânıyla yaşamaya çalışan mü’minlerin gösterecekleri feyizli gayretler Hak katında fevkalâde bir değeri hâizdir.

Hislerin nefsânîleştiği bu zamanda, samîmî bir gönülle gerçekleştirilebilen İslâmî gayretler, insanların hakka ve hayra teşne olduğu zamanlardaki pek çok hizmetten daha üstün ve fazîletlidir. Zîrâ bir hayrın ecri, onun îfâsında katlanılan meşakkatler nisbetinde büyüktür. Bu bakımdan, yaşadığımız âhir zamanın bütün menfîliklerine rağmen elde edebileceğimiz az bir muvaffakiyetin bile çok büyük bir mükâfâtla karşılanacağı ihtimâlini aslâ gözden uzak tutmamamız îcâb eder.

Yaşadığımız hayat, imtihân-ı ilâhî olarak zaman zaman kahır ve zaman zaman lutuf tecellîlerinin tezâhürü hâlindedir. Asıl mârifet, nefsânî arzulardan vazgeçip iç âlemini tezkiye ve tasfiye etmek sûretiyle irâdeyi rızâ-yı ilâhîye istikâmetlendirmek ve bunun netîcesinde de bütün kahır ve lutuf tecellîlerinden kazançlı çıkabilmektir.

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Mü’minin durumu gerçekten gıpta edilmeye ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır vesîlesidir. Böylesi bir haslet sâdece mü’minde vardır: Mü’min, sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64)

O hâlde zamanımızı binbir îtiraz, bahâne ve şikâyetle geçirmek yerine, kalb ve irâdemizi hakka ve hayra yönlendirmek sûretiyle önce kendimizi ihyâ ve îmâr edip içinde bulunduğumuz zaman ve zemîni buna göre değerlendirmenin gayreti içinde olmalıyız.

Günümüz şartlarında, hidâyet yolunu arayanlara, zayıflara, yetimlere ve güçsüzlere merhamet dolu bir gönülle yardım elini uzatmak, ilâhî rızâya medâr olacak en mühim hizmetlerdendir.

Ne mutlu, günümüzde Peygamber Efendimizin ve onun güzîde ashâbının muhabbet ve aşkından bir hisse alarak kalblerine îmânın vecdini, sadırlarına Kur’ân’ın rûhâniyetini, rûhlarına hizmetin neşesini, vicdanlarına güzel ahlâkın berraklığını yerleştirip ebedî saâdetin bitip tükenmez mânevî hazzı içinde ömür süren mü’minlere…

Cenâb-ı Hak, yukarıda kıssalarını naklettiğimiz mübârek sahâbîlerin hayatına âit bu menkıbelerden alacağımız ilhâmla kalblerimizi kendi rızâsıyla telif buyursun! Âmîn.

Bu vesîleyle, ilâhî rahmete intikâlinin 5. sene-i devriyesinde bulunduğumuz, Kitab ve Sünnet ışığında bir ömür sürerek gönüllerimize sahâbî hayatından neşveler taşıyan merhum pederimiz Mûsâ Efendi’nin rûhuna bir Fâtiha-i şerîfe, üç İhlâs-ı şerîf hediye edilmesini istirhâm ederiz.

leyla_mecnun
22.07.2008, 17:23
Osman Nuri Topbaş Hocaefendi


Nebevî Ahlâkın Sahâbedeki Tezâhürleri-2-
İmânın kemâli ve zirve noktası, güzel ahlâktır. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bütün hâl ve davranışları, bir bakıma ahlâk nizâmından ibârettir.

Âlemlerin Rabbi, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i zâhiren ve bâtınen en güzel bir fıtratta yaratıp terbiye etmiştir. Nitekim Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:

“Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi ne güzel kıldı.” (Süyûtî,

Câmiu’s-Sağîr, I, 12) hadîs-i şerîfiyle bu hakîkate ve aynı zamanda nübüvvetin en ulvî gâyesine işâret buyurmaktadır. Bu bakımdan beşeriyete takdîm olunan en yüce ahlâk, Allâh’ın hükmüne dayanan ve rızâsına muvâfık olan güzel huylardan ibârettir ki, nebevî hayat ile bütün insanlığa tebliğ olunmuştur.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in örnek şahsiyet ve kalbî hayatından tâkatimiz kadar nasîb alarak O’nun ahlâkıyla ahlâklanabilmek, dünya ve âhiretteki şereflerin en yücesidir. Bunun için de, öncelikle O’nu lâyıkıyla tanımak îcâb eder.

Târihte hayatının tamamı en küçük teferruatına kadar tespit edilebilen tek insan, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir. Rasûl-i Ekrem Efendimiz dışındaki 124 bin küsur peygamberin, insanlığı hakka ve hayra yönlendirme husûsunda birer emsâl teşkil eden davranış mükemmelliklerinden ancak az miktarda hâtıra günümüze kadar intikâl edebilmiştir. Hâlbuki âhir zaman Nebîsi -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz’in en basitinden en girift ve mükemmeline kadar bütün söz ve fiilleri, hattâ ifâdeye aksettiği kadarıyla ruh dünyâsı, an-be-an tâkib edilmiş ve târihe bir şeref levhası hâlinde nakşedilmiştir.

Rasûlullâh Efendimiz’in ibâdet, muâşeret ve muâmelâtını gelecek nesillere intikâl ettirme vazîfesi de vefâkâr ve fedâkâr sahâbîlere nasîb olmuştur. Zîrâ insan, muhabbet duyduğu kişinin kaderinden pay alır. Ashâb-ı kirâmın bu husustaki fedâkârlığını ve müstesnâ mevkiini ifâde sadedinde, Efendimiz’den en çok hadîs rivâyet eden Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’ın hâli pek ibretli bir misâldir:

Hicretin yedinci yılında müslüman olan Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-, Mescid-i Nebevî’nin sofasında yatıp kalkan ve kendilerine “Ashâb-ı Suffe” denilen fakir müslümanlardan biriydi. Gece gündüz Peygamber Efendimiz’in yanında bulunur, O’ndan duyduklarını ezberlemeye çalışırdı. Peygamber Efendimiz’in hayatının son üç senesinde bizzat kendisinden ve diğer büyük sahâbîlerden duyduğu, mükerrerleriyle birlikte 5374 hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Böylece ashâb-ı kirâm içinde en çok hadîs rivâyet eden sahâbî o olmuştur. Rivâyetlerinin 609 tanesi hem Buhârî’nin, hem de Müslim’in Sahîh’lerinde yer almaktadır.

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-, kendisinin çok fazla hadîs rivâyet ettiğini söyleyenlere şu cevâbı vermiştir:

“–Muhâcir kardeşlerimiz ticâretle ve Ensâr kardeşlerimiz de ziraat ve hurmalıklarıyla meşgul olurken, ben yarı aç yarı tok, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanından ayrılmaz, onların bulunmadıkları zamanlarda Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında bulunur ve onların ezberleyemediklerini hıfzederdim.”

İşte bu minvâl üzere Allâh Rasûlü’nün mübârek söz, fiil ve hâllerini sonraki nesillere taşıma şerefini deruhte eden sahâbîlerin önde gelenlerinden olan Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-, hicretin 59. yılında Medine’de 78 yaşında vefât etmiştir. Bu mübârek sahâbîden, 800’den fazla sahâbî ve tâbiî hadis rivâyet etmiştir.

Ashâb-ı kirâmın buna benzer sayısız fazîlet ve fedâkarlıkları bereketiyledir ki, Allâh Rasûlü’nün bütün hâl ve davranışları, asırlar öncesinden kıyâmete kadar gelecek son insana kadar sağlam bir şekilde intikâl etme mazhariyetine ermiştir. Ashâb ve onların izinden yürüyen sâlih mü’minler, yeri geliyor bir râvîden hadîs alabilmek için o zamanın zorlu şartlarında bir aylık mesâfeyi kat ediyorlardı. Onlar, nebevî terbiye ile öyle bir kemâl ve fazîlet âbidesi hâline geldiler ki, hayvanını yanına çekmek için boş yem torbasını gösterip kandıran kişinin ahlâkını mûteber addetmiyorlardı. Yâni huy ve ahlâkında, bir hayvanı bile olsa kandırma ve aldatma duygusu bulunan kişiyi, Allâh Rasûlü’nün hadîs-i şerîfleri muktezâsınca yaşamadığı için, hadîs nakline liyâkatli görmüyorlardı.

Onlar, yoğun bir tahassüs, tecessüs ve tefekkür iklîminde yaşadılar. Düşüncelerinin merkezine “tevhîd”i yerleştirdiklerinden, tevhîdin lezzetine kavuşabilmek için her türlü fedâkârlığa îmân heyecânıyla katlandılar.

Medîne’de kurulan, takrîbi dört yüz âileden müteşekkil, küçük İslâmî site devletinin on senede hudutları Irak’a ve Filistin’e dayanmıştı. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefatı esnâsında Bizans ve Perslerle harp yaşanıyordu. Medîne’ye ganîmet malları akıyordu. Lâkin ashâbın on sene evvelki o hâli, yâni dünyâdan müstağnî, mütevâzî yaşantısı, evlerinin hendesesi ve infak heyecânı değişmemişti. Onlar, îmân lezzetini zedelemesi endişesiyle dünya nîmetlerini nefisleri hesâbına kullanmamanın titizliği içinde idiler. Bu yüzden yaşantılarını Allâh rızâsını tahsil etme gâyesine göre şekillendirdiler.

İşte İslâm’ın; hak ve hakîkatten mahrum topluluklara, sabâhın fecrinin berrak aydınlığı gibi sür’atle yayılmasının başlıca sebeplerinden biri de, ashâbın gittikleri her mekânda ve bulundukları her zamanda güzel bir İslâm kimliği sergilemeleriydi. Zîrâ Allâh Rasûlü’nün has talebeleri olan ashâb-ı kirâm, Allâh’ın kullarına Hakk’ın nazarı ile bakan, gönülleri merhamet, şefkat, hizmet, doğruluk, istiğnâ ve diğergâmlık gibi risâlet nûrlarıyla dolu, takvâ ehli, sâlih mü’minlerdi.

***

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bizlere hayatın her safhasında her bakımdan müstesnâ bir güzellik sergilemiştir. Her insan, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sünnet-i seniyyesinde kendisine örnek alabileceği davranışların en mükemmelini bulabilir. Yâni Fahr-i Kâinât Efendimiz’in hayatı; bütün renk, âhenk ve çeşnisiyle birlikte en müstesnâ güllerden derlenmiş bir bukete benzer ki, arayanlar, kendileri için güllerin en mûtenâ ve güzellerini o bukette bulabilirler.

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sîreti; saf ve berrak bir ayna gibidir. Her insan onda sûretini ve rûhunu, içini ve dışını, sözünü ve amelini, ahlâkını ve âdâbını seyredip kendi durumunu mîzân edebilir. Bu aynada gördüklerine göre ahlâkını ıslâh edip eğriliklerini düzeltmek, her mü’minin vazîfesidir.

Allâh Teâlâ’nın, kullarına ilâhî bir fermân ve hidâyet rehberi olarak gönderdiği Kur’ân-ı Kerîm de ümmete, kavli ve mânâsı itibâriyle indirildiği Allâh Rasûlü’nün kalb âleminden sergilenmiştir. Bu bakımdan Kur’ân’ın esrârı da kalbin Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûhâniyetine bürünmesi nisbetinde fâş olur. Nasıl ki, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’deki beyanlarını idrâk husûsunda Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zirve ise, Peygamber Efendimiz’in mübârek sözlerini, hâl ve davranışlarını idrâk ve ihâtada birinci derecede ilmî kudret ve anlayış sâhibi olanlar da “ashâb-ı kirâm” hazarâtıdır. Zîrâ ashâb-ı kirâm, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nübüvvet aynasına yansıyan ilâhî güzellikleri ve hikmetleri bizzat müşâhede edip muktezâsınca yaşayabilme bahtiyarlığına ermiş, Hakk’ın nasipli kullarıdır.

Nitekim hadîs-i şerîfte:

“Ashâbım yıldızlar gibidir. Onların hangisine iktidâ ederseniz doğru yolu bulursunuz.” (İbnu Abdi’l-Berr, Câmiu’l-İlm, 2, 91) buyrulmaktadır. Allâh Rasûlü’nün bu şehâdetiyle de sâbittir ki sahâbe-i kirâm, kıyâmete kadar gelecek bütün bir beşeriyete müstesnâ bir numûne olmuştur. Onları böylesine müstesnâ bir mertebeye yükselten nebevî terbiyenin muhtevâsına girebilmek, her mü’minin gönül ufku olmalıdır.

Hakîkaten ashâb-ı kirâmın, mâzilerindeki câhiliye devri itibâriyle çorak topraklara benzeyen gönül âlemleri, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sohbet meclislerindeki mânevî iklimin rahmet ve bereket sağanaklarıyla yoğruldu. Bu sâyede, vaktiyle üzeri toprakla örtülmüş bulunan nice fazîlet ve mânâ tohumları neşv ü nemâ imkânı buldu. Sadırdan sadıra in’ikâs eden muhabbet ve rûhâniyet alışverişiyle, o yıldız şahsiyetler kemâlâtta zirveleşti. Câhiliyye devrinde kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar katı kalbli, merhametsiz, vicdansız, hak ve hukuk tanımaz insanı eridi, kayboldu. Aynı silüet içinde, fakat bu defa gözü-gönlü yaş dolu, diğergâm, ince, rakîk, hassas ve fazîletin zirvesinde bir insan hüviyeti teşekkül etti. Onlar, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mânevî terbiyesiyle dünyânın en mümtaz insanları hâline geldiler. Onlar, Kur’ân, insan ve kâinâtı okumayı başarabildikleri nisbette iç âlemleri, azamet-i ilâhiyye ve kudret akışları karşısında incelip rikkat kazandı. Bu yüzden, gönülleri dâimâ hamd, şükür ve zikir hâlindeydi. Nitekim Abdullâh bin Mes’ûd -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûhâniyeti ve mânevî terbiyesi netîcesinde ulaştıkları seviyeyi:

“–Biz, boğazımızdan geçen lokmaların tesbîhlerini duyar hâle gelmiştik!” (Buhârî, Menâkıb, 25) sözleriyle ifâde etmekteydi.

Ashâb-ı kirâm, Allâh ve Rasûlü’ne duydukları muhabbeti kalblerinde her an tâze tuttukları için ibâdetleri huşû ile doldu, fazîlet menkıbeleri, kıyâmete kadar müslümanların dillerinden düşürmeyecekleri, gönül âlemlerini nurlandıracak olan ahlâk-ı hamîde misâlleri oldu.

Bu vesîleyle ashâb-ı kirâmın nebevî menbâdan feyizlenerek nâil oldukları yüksek ahlâk tezâhürlerine âit, her biri bir hayat düstûru kıymetinde olan sonsuz misâller deryâsından bir nebze takdîm ediyoruz:

Tebük Seferi öncesinde, sahâbînin fakirlerinden yedi kişi, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e mürâcaat ederek orduya katılabilmek için kendilerine binek taleb ettiler:

“Bindirecek deve olmadığı...” cevâbını alınca da ağlaya ağlaya geri döndüler. Allâh yolunda dökülen bu samîmî gözyaşlarının Hak katındaki kıymeti bereketiyledir ki, Allâh Teâlâ, Rasûlüne şu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu:

“«–Size bir binek bulamıyorum.» dedin ve bu uğurda kendileri, harcayacak bir şey bulamadılar da kederlerinden gözyaşı döke döke döndüler.” (et-Tevbe, 92)

Bunun üzerine ashâbdan Hazret-i Osman, İbn-i Ömer ve Abbâs -radıyallâhu anhüm- o yedi fakir sahâbîye yiyecek ve binecek vererek onları beraberlerinde sefere götürdüler.

İşte gönülleri îmân heyecânıyla dolu bu sahâbîler, Allâh Rasûlü ile birlikte canlarını Hakk’a kurbân etme seferine çıkamamak endişesiyle meleklerin bile imrendiği cinsten gözyaşları dökmekteydiler.

Onlar, yaşayışlarını Allâh ve Rasûlü’ne göre mîzân etmeyi, Allâh ve Rasûlü’nün memnûniyetini her şeyden azîz bilmeyi hayatlarının gâyesi hâline getirerek bu ulvî dereceye nâil olmuşlardı.

***

Mekke’nin fethi günü yaşanan şu manzara da, ashâbın yıldızlaştığı bir başka gönül ufkunu sergilemektedir:

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, gözleri görmeyen ihtiyar babasını Müslüman olmak üzere elinden tutup Allâh Rasûlü’nün huzûruna götürmüştü.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz onları görünce:

“–Yâ Ebâ Bekir! İhtiyar babanı niye buraya kadar getirip ona zahmet verdin? Biz onun yanına gidebilirdik.” dedi.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ise:

“–Allâh’ın ona sevap vermesini istediğim için onu huzûrunuza getirdim.” dedi.

Hazret-i Ebû Bekr’in babası Ebû Kuhâfe -radıyallâhu anh-, bîat etmek üzere elini Fahr-i Kâinât Efendimiz’in mübârek eline uzatınca Peygamber âşığı Ebû Bekir -radıyallâhu anh- kendini tutamayıp ağlamaya başladı.


Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Ebû Bekr’e hayretle niçin ağladığını sorunca, Hazret-i Ebû Bekir

-radıyallâhu anh- gözyaşları içinde şöyle dedi:

“–Yâ Rasûlallâh, sana bîat etmek üzere uzanan şu el, benim babamın eli değil de Sen’in amcan Ebû Tâlib’in eli olsaydı da, bu vesîleyle Allâh Teâlâ benim yerime Sen’i sevindirseydi, kim bilir ne târifsiz bir sevince nâil olurdum. Çünkü Sen, onu çok seviyordun…” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. VI, s. 174)

İşte O şânı yüce Peygamber’in yüksek ahlâkından lâyıkıyla istifâdenin ve O’nda fânî olmanın, kâbına varılmaz, seyrine doyulmaz bir manzarası... Böylesine ulvî bir hayranlık, ihtiram ve muhabbet çağlayanını acabâ târih kaç kere seyredebilmiştir?

Bizler de ümmeti olduğumuz Allâh Rasûlü’ne karşı bu müstesnâ bakış ve duyuşu gönüllerimizde yeşertebilme gayret ve heyecânı içinde olmalıyız. Zîrâ Hakk’a kâmil mânâda teslîmiyet, tevekkül ve itaat, îmân lezzetiyle dolu bir gönül sâhibi olmaya bağlıdır. Ancak bu muhabbetle gönlün seviye kaydetmesi netîcesindedir ki insan, bütün varlığıyla Rabbine yönelir, dünyâ ve dünyâdakilerden kalben müstağnî kalır.

Nebevî ahlâkın fârikalarından olan istiğnâ1 hâlini hayâtının mihveri kılan ashâbın nasıl bir ilâhî lutfa mazhar olduklarını gösteren şu misâl de çok ibretlidir:

Ebû Saîd -radıyallâhu anh-, mâruz kaldığı açlık yüzünden karnına taş bağlayan sahâbîlerdendi. Vâlidesi ona:

“–Kalk, Rasûl-i Ekrem’e git, O’ndan bir şeyler iste. Falan adam Rasûl-i Ekrem’e gitmiş, O da onun imdâdına yetişmiş. Filan da gitmiş, o da nîmete nâil olmuş. Haydi sen de git, belki bir hayırla dönersin.” dedi.

Ebû Saîd -radıyallâhu anh- ise vâlidesine cevâben:

“–Hele dur bakalım, bir şeyler arayalım, bulamazsak öyle gidelim.” dedi. Fakat bütün aramaları ve gayretleri boşa çıktı. Bunun üzerine çâresiz, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e gitmeye karar verdi. Allâh Rasûlü’nün huzûruna girdiğinde onu hutbe îrâd ederken buldu ve hutbeyi dinlemeye koyuldu. Allâh Rasûlü hutbesinde şunları söylüyordu:

“İstiğnâ gösteren ve iffetini muhâfaza eden insanları, Cenâb-ı Hak âlemden müstağnî kılar.”

Hazret-i Ebû Saîd -radıyallâhu anh-, bu sözü işittikten sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den bir şey istemeye cesâret edemedi ve eli boş bir vaziyette evine döndü. Kendisi bundan sonraki hâlini şu şekilde anlatıyor:

“Rasûl-i Ekrem’den bir şey isteyemeden evime döndüğüm hâlde Cenâb-ı Hak bize rızkımızı gönderdi, işimiz o kadar yoluna girdi ki, Ensâr içinde bizden daha zengin bir kimse yoktu.” (İbn-i Hanbel, III, 449)

İşte istiğnânın daha bu dünyâdaki bereketinin müşahhas bir misâli… İlâhî vuslata nâil olabilmek ise, gönlü servet ve şöhret gibi dünyevî endişelerden temizleyebilmek ve bütün bunlardan müstağnî kalabilmekle mümkündür.

Diğer taraftan, ihtiyacını arz edenin gönlünü hoş etmek mukâbilinde gelen lutf-ı ilâhîyi de şu kıssa ne güzel ifâde etmektedir:

Peygamber Efendimiz’in hanımı Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, oruçlu oldukları birgün bir yoksul gelip kendisinden yiyecek istedi. Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın evinde bir somundan başka bir şey yoktu. Hizmetçisine:

“–Ekmeği ona ver!” dedi.

Hizmetçi:

“–Akşam iftar edeceğiniz başka bir şey yok!” dedi.

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-:

“–Sen ekmeği ona ver.” dedi.

Hizmetçi, hâdisenin devâmını şöyle anlatıyor:

Hazret-i Âişe’nin emri üzerine ekmeği o fakire verdim. Akşam olunca birisi bize bir parça pişmiş koyun gönderdi. Hazret-i Âişe

-radıyallâhu anhâ- beni çağırdı ve:

“–Buyur ye, bu senin ekmeğinden daha lezzetlidir!” dedi. (Muvattâ, Sadaka, 5)

Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını gözeterek muhtaç bir kula yapılmış olan yardım, yukarıdaki misâlde görüldüğü gibi âdeta Allâh’a borç vermeye benzer ki, Hak Teâlâ, başka bir kulunu memur ederek o iyiliğe misliyle mukâbelede bulunur. Bu, Allâh rızâsı için yapılmış olan ikrâmın dünyevî fâidesidir. Âhirette göreceği mukâbele ise kim bilir ne kadardır?..

Yapılan hayır-hasenât gibi kötülükleri de bu perspektiften değerlendirmek lâzımdır. Hakîkaten Allâh’ın bir kuluna yapılmış olan kötülük de Cenâb-ı Hakk’ın başka bir kulu vâsıtasıyla -ekseriyâ belli bir zaman sonra- o haksızlığı irtikâb edene karşı vâkî olur. Yâni iyilikler de kötülükler de dünyâ tarlasına ekilen bir tohum gibidir. Âhiretteki mukâbelesine ilâveten bu dünyâda da bir mahsul verirler.

***

Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır:

“İşte böylece sizi örnek bir ümmet kıldık ki, insanlar nezdinde Hakk’ın şâhitleri olasınız ve Peygamber de sizin hakkınızda (kıyâmet günü) şâhit olsun.” (el-Bakara, 143)

Rabbimiz, ümmet-i Muhammed’i insanlar arasında böyle hakşinas, doğru sözlü, âdil, güzel ahlâk sâhibi, ilim ve irfân ile seçkin, şâhitliğe lâyık, merkezî bir câzibeyi hâiz, önder bir cemaat kılmak ve tam mânâsıyla âdil ve hâkim bir ümmet teşkil etmek için, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gölgesinde sırât-ı müstakîme hidâyet buyurmuştur.

Bizler de ibâdet, hâl ve yaşayışımızla Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ne kadar lâyık bir ümmet olabildiğimiz husûsunda yârın kıyâmette Allâh Rasûlü’nün güzel şâhitliğine nâil olabilmek için bugünlerimizi iyi değerlendirmek mecbûriyetindeyiz. Bu hususta en önemli rehberlerimiz de, nebevî ahlâkın muhteşem akislerine berrak bir ayna olan ashâb-ı kirâm hazarâtı olmalıdır. Çünkü onlar, yeryüzünde Allâh’ın şâhitleri olmanın ve Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kıyâmet günü kendileri hakkında hüsn-i şehâdette bulunmasının heyecânı içindeydiler.

Cihânın bir benzerini daha görmediği bu güzîde Peygamber talebeleri, bütün istifhamlarını Allâh Rasûlü’nün gönül âleminden aldıkları feyizlerle bertaraf ettiler. Yine O’nun rûh feyzini kendilerine yegâne sığınak, barınak ve dayanak edinip sonsuzluğun seyyâhı oldular. Onların dünyâ hayâtına âit bir endişeleri yoktu. Onlar, her gittikleri yere Allâh Rasûlü’nün kimliğini taşıma gayreti içindeydiler. Bu yüzden Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ahlâkı olan Kur’ân’ı öğreniyor, okuyor, hissediyor, gönüllerinde hazmediyor; sözleriyle, davranışlarıyla, hâlleriyle ve ahlâklarıyla tebliğ ediyorlardı.

Yine onlar, toplumdaki bütün menfîliklerden kendilerini sorumlu addeden bir rûh yüceliğine ulaşmışlardı. “Zehirle pişmiş aşa, severek tâlip oluyorlardı.” Çin, Semerkand ve İstanbul gibi uzak diyarlara yapılan zorlu, çetin ve çileli seferlerde bile yorulmadılar. Zîrâ sînelerinde risâlet nûrunu taşıdıkları için bu uzun ve meşakkatli seferlerde çektikleri çileler, artık kendileri için bir lezzet hâline gelmişti ve erişmek istedikleri vuslata bir basamaktı.

Ashâb-ı kirâm, tebliğ hayatları boyunca nice ham ruhların yanlış söz ve davranışlarına mâruz kaldılar. Fakat Allâh yolunda çektikleri bu sıkıntılardan dolayı hiçbir zaman incinmediler. Zîrâ onlar, hakîkî dostluk ve muhabbetin kaynağına Allâh ve Rasûlü’nde erişmişlerdi. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, onları kıyâmete kadar ümmet-i Muhammed’in dostu olarak gönüllerde yaşatacaktır.

Radıyallâhu anhüm ecmaîn!..

Rabbimiz, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in, sahâbe-i kirâmın ve onların izinden yürüyen evliyâullâhın muhabbetiyle gönüllerimizi tenvîr eylesin! Bizleri, Muhâcir ve Ensâr’ın o muhteşem hâllerine lâyıkıyla tâbî olan ihsân sâhiplerinden kılıp onlarla birlikte haşreylesin!

Âmin!..

Dipnot: 1) İstiğnâ: Gönül zenginliğiyle kendini ihtiyaçtan berî hissetmek.

leyla_mecnun
22.07.2008, 17:28
Osman Nuri Topbaş Hocaefendi

Neslin Korunması -1-


Adem -aleyhisselâm-’dan beri bütün peygamberler, neslin selâmeti için nikâh husûsunda büyük bir ciddiyet göstermişlerdir. Çünkü neslin muhâfazası, âile müessesesinin sağlamlığı ile mümkündür. Âile müessesesi içinde terbiye edilmeyen, nikâhın dışında oluşan nesiller; hayatın âhengini bozar, iç*timâî nizâmı temelinden sarsar ve anarşiye sebep olur. Nikâhın saâdetini, fuhşun murdarlığına değişmek kadar ahmaklık ve cehâlet olamaz!..

Âileyi oluşturan hayat arkadaşlarının mesud günleri, ince ve derin hâtıralar, samimî neşeler, refah, huzur ve evlâd sevgisi, ancak nikâh gölgesinde ve iyi hazmedilmiş İslâmî prensiplerin sağladığı olgunluk sâyesinde gerçekleşebilir.

Gerçek saâdet, erkek ve kadının aralarındaki bütün münâsebetleri ilâhî emirlere muvâfık bir üslupla gerçekleştirmeleri neticesinde husûle gelir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, onları hem rûhen hem de bedenen birbirlerine muhtaç bir sûrette yaratmıştır. Erkek ve hanım, ikisi birbirini ikmâl eder. İnsanların erkek ve kadın olarak birbirini tamamlayan iki cins şeklinde yaratılması, hayatın dengesini ve saâdetini sağlayan önemli bir unsurdur. Bu denge büyük savaşlar gibi sebeplerle bozulduğunda, aradan çeyrek asır bile geçmeden ilâhî bir tanzimle tekrar düzelmektedir.

Çiftlerin meşrû birliktelikleri ile toplumun temel taşları olan âileler meydana gelmektedir. Âile, toplumun düzeninin kemâle ermesi ve hânelerin saâdet ve mutluluk ile dolabilmesi için temel ve vazgeçilmez bir müessesedir.

Âile tesis edilirken, erkek ve kadın birbirine kesin olarak söz verir; sevgi, samimiyet ve güven esasına dayalı bir birlik kurarlar. Böylece ilâhî kudret akışlarının bir tecellîsi olarak, birbirine yabancı iki kişi artık birbirine en yakın iki insan oluverir. Üstelik kurdukları yuva da kendilerine, ayrıldıkları baba evinden daha sıcak hâle gelir. Allâh Teâlâ, zevc ve zevcenin birbiri için ilâhî bir lutuf olduğunu şöyle beyân buyurur:

“Onun (varlığının ve birliğinin) delillerinden biri de kendilerine meyledip ülfet edesiniz diye kendi cinsinizden size eşler yaratması ve aranızda bir muhabbet ve şefkat kılmasıdır. Şüphesiz ki bunda tefekkür eden bir topluluk için nice deliller vardır.” (er-Rûm, 21)

Âilede saâdet, eşler arasında karşılıklı bir anlayış ve olgunluğun meyvesi olup hassâsiyetle korunmalıdır. İki taraf aslâ lâubâlî olmadan, samimiyet içinde yaşamalıdır. Âile hayâtı içinde vakar ve kibir, tevâzu ve zillet, samimiyet ve lâubâlîlik arasındaki hassas sınırlara âzamî derecede dikkat edilmelidir. Ayrıca bu dünyada en fazla nazara gelen şeyin “saâdet” olduğu da unutulmamalıdır. Bu bakımdan âilece görüşmelerde hududlara dikkat etmek ve gayr-i mesud insanlardan -onları da incitmeden- uzak durmaya çalışmak gereklidir.

Ev, sâdece barınmaya mahsus bir dört duvardan ibâret değildir. Orada yaşanılan hâllerin mahremiyetine dikkat etmek ve âilevî meseleleri umûma ifşâ etmemek, saâdet ve huzurun devâmının temel şartlarından biridir.

İslâm, kâmil mânâsıyla doğru anlaşılıp iyi hazmedildiği takdirde âile bir “cennet” hâline gelir. Bundan dolayıdır ki: “Erkeğin cenneti evidir.” buyrulmuş*tur.

***

İnsanın yaratılış gâyesi, Hâlık’ını bilmek ve tanımaktan ibârettir. Bu tanıyışın zihnî merhaleleri aşarak kalbî bir mâhiyet kazanması, gerçek aşk, yâni “muhabbetullâh”tır. Muhabbetullâh, kalbin en seviyeli faâliyetidir. Bundan dolayıdır ki, Kur’ân-ı Kerîm’de “…Âgâh olunuz ki kalbler ancak Allâh’ın zikri ile mutmain olur.” (er-Ra‘d, 28) hükmü yer almıştır. Lâkin kalbin muhabbetullâha müsâid bir kıvâma ulaşması, ancak belli bâzı merhaleleri aşması ile mümkündür.

İslâm’a göre âile ve evlâd muhabbetleri, kalbin ilâhî muhabbete medâr olacak bir vasıf kazanabilmesi için lâzım gelen ibtidâî safhalardandır. Mecnûn’un “Leylâ Leylâ derken Mevlâ’yı buldum.” sözü, bu hikmetin bir başka ifâdesidir.

Mecnûn’un kahramanlığı, sırf bu dünyâ planında takılı kalmayıp, “aşk-ı mecâzî”den “aşk-ı hakîkî”ye, yâni fânî ve beşerî aşktan ilâhî aşka intikal edebilmesiydi. Onun bidâyette hayatını adayacak kadar sevdiği Leylâ, nihâyette ilâhî muhabbete bir basamak teşkil etti. Mecnûn, aradığı hakîkati ilâhî muhabbet âleminde bulunca, hayatındaki Leylâ’nın rolü sona erdi.

Bu bakımdan Leylâlar ile başlayan muhabbet mâcerâsı Mevlâ’da sükûn bulursa, muhabbet gerçek gâyesine ulaşmış olur. Bizler de Mecnûn gibi fânî muhabbetleri ilâhî muhabbete basamak yapıp, neyi aradığımızın farkına vardıktan sonra, yâni hakîkî ve ilâhî muhabbetin hazzını tattığımız gün, kalbimizden şu sevinç feryâdı kopacak:

“Rabbim! Seni uzaklarda ararken kalbimde buldum!..”

Anlaşılacağı üzere kalbin ilâhî muhabbet tecellîlerine mazhar olmasında beşerî muhabbet temrinleriyle seviye kat etmesinin mühim bir rolü vardır. İşte bu istikâmette atılacak en büyük adımlardan biri de nikâh gölgesinde kemâle eren, meşrû bir muhabbettir. Zîrâ karşı cinse olan muhabbet, fıtrîdir. Nitekim Havvâ vâlidemiz,

Hazret-i Âdem’in kaburga kemiğinden halkolunmuş ve bu vesîle ile aralarında kalbî bir akım hâsıl olmuştur.

Eşler arasındaki yakınlık, meşrû bir şekilde icrâ edildiğinde ve Rabbin de takdîr ve murâd etmesi hâlinde, bu yakınlığın en büyük meyvesi evlâd sâhibi olmaktır. Kalbin ilâhî muhabbet yolundaki diğer bir beşerî temrini de “evlâd” iledir. Bir anne-babanın evlâdına olan düşkünlüğü, kendi anne-babasına olan düşkünlüğü ile kıyaslanamayacak kadar büyüktür. Zîrâ Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ile Hazret-i Havvâ vâlidemizin ana-babası olmadığından, muhabbetteki akış, yukarıdan aşağıya, yâni ana-babadan evlâd ve torunlara doğrudur. Çocukların çok sevilmesinin bir hikmeti de budur. Bu şiddetli sevgi, sırf dünyevî, yâni nefsânî olarak devam ederse, Kur’ân-ı Kerîm’de mal ve evlâd gibi nîmetler hakkında buyrulan “fitne” vasfını alır.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Biliniz ki, mallarınız ve evlâdlarınız, birer fitnedir (imtihan konusudur). Büyük mükâfât ise, (âhirette) Allâh nezdindedir.” (el-Enfâl, 28)

Zîrâ gâfilâne yetiştirilen evlâdlar, âile için ağır bir vebâldir. Şüphesiz ki israf haramdır. İsrafın en kötüsü ise insan israfıdır. Bu yüzden evlâdlarımızı mânevî duygularla mücehhez olarak yetiştirme husûsunda âzamî hassâsiyet göstermek, en büyük kulluk vazîfelerimizdendir.

Mal ve evlâda karşı tavırlarımız, rızâ-yı ilâhî istikâmetinde olup îman lezzetine vesîle olursa o zaman bir “zînet” hâline gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:

“Mal-mülk, çoluk çocuk… Bütün bunlar dünya hayatının zînetleridir. Bâkî kalacak yararlı işler ise Rabbinin katında, hem mükâfât yönünden, hem de ümit bağlamak bakımından daha hayırlıdır.” (el-Kehf, 46)

Mal ve evlâdın bir âyet-i kerîmede “fitne”, diğerinde “zînet” vasfıyla anılması, câlib-i dikkattir. Bunların fitne olması; kalbe köklü bir şekilde yerleşip kulu Rabbinden gâfil bırakması tehlikesine binâendir. Zînet olması ise, rızâ-yı ilâhîye göre istikâmetlendirildiği takdirde kalbdeki îmânı seviyelendiren ve bir sadaka-yı câriye olarak kulun öldükten sonra da ecrinin devâmına vesîle olan en önemli iki vâsıta olmalarından dolayıdır.

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Allâh Teâlâ, cennetteki sâlih kulunun derecesini yükseltir de, hayrete düşen kul:

«–Yâ Rabbî, bu terfî bana hangi sebeple verildi?» diye sorar.

Allâh Teâlâ da:


«–Çocuğunun sana yaptığı istiğfâr ve duâ sebebiyle…» buyurur.” (Ahmed bin Hanbel, II, 509; İbn-i Mâce, Edeb, 1)

Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:

“İnsan ölünce, bütün amellerinin sevâbı kesilir. Ancak şu üç şey müstesnâ:

Sadaka-yı câriye, kendisinden istifâde edilen ilim, ardından duâ eden sâlih bir evlâd…” (Müslim, Vasiyet, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36)

Anne-babanın en mühim vazifesi, İslâm fıtratı ile teslim edilen yavruyu hayırla donatmak ve onu hayırlı bir evlâd olarak yetiştirmektir. Hayırlı evlâda sâhip olmak, dünyâda da âhirette de huzur ve saâdet vesîlesidir. Bu tâlim ve terbiyenin verilebileceği en hayırlı iklim de âile ortamıdır.

Çocuk, hakka ve hayra yönelmenin îcaplarını ilk olarak âile müessesesinde öğrenir. Sonra buna toplumdaki diğer tesirler eklenir. Lâkin âileden aldığı tesir temeldir. Bu yüzden anne-babanın, evlâdını güzel bir şekilde yetiştirmesi, yâni hayır-hasenât ile donatması, kendileri için bir âhiret mesûliyetidir. Bu, aynı zamanda evlâdın ana-babası üzerindeki en mühim hakkıdır. Bu bakımdan ebeveynin, çocuklarının terbiyesinde büyük bir titizlik, îtinâ ve hassâsiyet göstermeleri îcâb eder. Çocuk yetiştirme konusunda anne ve babanın bilhassa dikkat etmesi gereken başlıca hususlar şunlardır:

a. Çocuğa rûhâniyet telkîn edecek güzel bir isim konulmalıdır.

b. Feyizli bir ortamda inkişâf etmeleri için, yedirilen lokmaların helâlliğine dikkat edilmelidir.

c. Çocuklarda taklid meyli hâkim olduğu için onlara örnek olacak bir davranış güzelliği sergilenmelidir. Zîrâ münâkaşalı ve kavgalı ortamlardan in’ikâs alan çocuk huysuzlaşıp hırçınlaşır.

d. Çocukların davranışları dâimâ kontrol edilip göz önünde yapamadıkları kabahatleri gizli ve tenhâ yerlerde işlemelerine meydan verilmemelidir. Zîrâ bu durumda karakterleri zaafa uğrar, çift şahsiyetli olurlar. Bu hâlin ilk tezâhürleri de yalan ve riyâdır.

e. Çocukların güzel işleri takdir edilip mükâfatlandırılmalı, hatâları ise görmezden gelinmemelidir. Çünkü müsbet davranışlar mükâfât ile pekiştirilerek çocuğun şahsiyetinde kalıcı bir yer edinir. Buna mukâbil, vaktinde îkaz edilmeyen kusurlar da tekrarlana tekrarlana şahsiyetin bir parçası hâline gelir. Bu yüzden bilhassa kız çocuklarının küçük yaşlardaki kıyâfet yanlışlıkları müsâmaha ile karşılanmamalıdır. Zîrâ insanın alıştığı şeyler, zamanla geri dönülemeyen tiryâkilikler hâline gelebilir.

f. Sık sık cezâ vererek çocuk arsız hâle de getirilmemelidir.

g. Emir, yasak ve kâideler telkin edilirken onların kavrayabileceği bir şekilde gerekçeleri de îzâh edilerek iknâ edilmelidir.

h. Âdâb-ı muâşeret ve ahlâk kâideleri öğretilmeli, bilhassa varlıklı âileler, çocuklarının, akranlarına kaba ve kibirli davranmalarına mânî olmalıdırlar. Zîrâ bunlar zamanla huy hâline gelir. Onlara, tevâzû telkin edilmeli, anlayacakları bir dil ile Kasas Sûresi’ndeki “Kârûn” kıssası anlatılmalıdır.

ı. Çocukların meşrû sınırlar dâhilinde çocukluklarını yaşamalarına imkân tanınmalıdır. Fakat ne fazla serbest bırakılmalı, ne de haddinden fazla baskı yapılmalıdır. Zîrâ fazla rahatlık, nefsâniyeti azdırır, tembelliğe sebep olur; fazla baskı da çocuğun ezik ve silik bir karakter sâhibi olmasına sebebiyet verir. Bu yüzden ölçülü bir üslûb ile vakitlerini fazîletli birer insan olmalarına vesîle olacak davranışlarla doldurmaya gayret edilmelidir.

i. Kendilerine Cenâb-ı Hakk’ın nîmetleri hatırlatılıp hamd ve şükre alıştırılmalıdır. Peygamber Efendimiz’in hayatından misâller verilerek, iç âlemlerinin rûhâniyet iklîminde yoğrulmasına gayret edilmelidir.

j. Daha küçük yaşlarında iken ibâdet ve hizmete alıştırılmalı, ibâdet mes’ûliyeti ve hizmetin ehemmiyeti telkin edilmelidir.

Asil bir nesil yetiştirmek, insanlık muktezâsı olan ulvî bir duygudur. Evlâdların yetiştirilmesi husûsunda çekilen mihnet ve meşakkatler, günahların affına vesîle olur. Çocukların iyi terbiye edilmesi husûsunda Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Hiçbir baba çocuğuna güzel ahlâktan daha hayırlı bir mîras bırakmamıştır.” (Tirmizî, Birr, 33)

Bu bakımdan çocuklarımızı bir ibâdet vecdiyle yetiştirmeliyiz. Onların rûhânî hayatları husûsunda hiçbir gayret ve himmeti esirgememeliyiz.

Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Âilene namaz kılmayı emret, kendin de namaza dört elle sarıl!..” (Tâhâ, 132) buyurmaktadır. Âyet-i kerîme muktezâsınca çocuklarımıza ibâdet etmenin şuurunu kazandırmalı ve onları ibâdete alıştırmalıyız.

Yine çocuklarımızı havâîlikten, haşarılıktan, lüzumsuz gezintilerden, eve geç gelmelerden, kötü arkadaşlardan, velhâsıl mânevî dünyâlarını zaafa uğratacak her türlü menfîlikten korumalıyız.

Yavrularımız arasında adâlete riâyet edip hasedleşmelerine meydan vermemeliyiz. Vakitleri geldiğinde -imkânlar müsâid olduğu takdirde- onları evlendirmeliyiz. Damat veya gelin alırken de mal, mülk, mevkî gibi fânî, dünyevî ve izâfî kıymetlerden ziyâde; îmân, güzel ahlâk ve rûhânî hayâtı gözetmeliyiz. Zîrâ îmânî ve ahlâkî duyguları itibâriyle birleşmeyen eşlerin sonu, ya hazin ayrılıklar veya mezara kadar süren ıztıraplar olur.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Ey îmân edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun!..” (et-Tahrîm, 6)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu

âyet-i kerîmedeki ilâhî emri şöyle tefsîr buyurmuşlardır:

“Onlara, Allâh’a kul olmayı, tâat ve itaati emreder; yine onları Allâh’a isyan etmekten ve günahlardan nehyederseniz, işte bu, onları korumak demektir.” (Âlûsî, Tefsîr, XXVIII, 156)

Cenâb-ı Hak bizlere, “gözümüzün nûru olacak” bir zürriyete nâil olabilmemiz için de şöyle duâ tâliminde bulunmaktadır:

“Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sâhiplerine önder kıl!” (el-Furkân, 74)

***

Diğer taraftan, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine evlâd takdir etmediği âileler de rızâ hâlinde yaşamalı ve:

“...Ho*şu*nu*za git*me*yen bir şey ço*ğu ke*re si*zin için ha*yır*lı ola*bi*lir. Yi*ne sev*di*ği*niz bir şey de çoğu ke*re hak*kı*nız*da şer ola*bi*lir. Al*lâh bi*lir, siz bilemezsiniz.” (el-Ba*ka*ra, 216) âyet-i kerîmesindeki hikmeti tefekkür etmelidirler.

Yine bu durumda olanlar, imkânları nisbetinde, kimsesiz, fakir ve bilhassa öksüz ve yetim çocukların elinden tutarak hem kendilerine bir tesellî yolu aramalı, hem de onları cemiyetin istismâr ettiği mazlumlar durumuna düşmekten kurtarmaya çalışmalıdırlar. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şu hadîs-i şerîfini de düstûr edinmelidirler:

“Kendi yetimini veya başkasına âit bir yetimi himâye eden kimseyle ben, cennette şöyle yanyana bulunacağız.”

Hadîsi rivâyet eden Mâlik bin Enes -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’in yaptığı gibi işâret parmağıyla orta parmağını gösterdi. (Müslim, Zühd, 42)

Bu ictimâî ibâdet, bütün mü’minlere şâmil bir vazîfedir. Zîrâ mü’min, kendi çocukları gibi başkalarının çocuklarını da düşünen, diğergâm bir gönül ufkuna sâhip insandır. Rûhânî bir âile iklîminde yetiştirilen sâlih evlâdların, anne-baba için sadakayı câriye olacağı mutlaktır. Yetimleri himâye edenlerin de Allâh Rasûlü’nün teveccühünü kazanacağı muhakkaktır.

Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ashâbına sık sık; “Bugün bir yetim başı okşadınız mı?” diye sorarlardı.

***

Son günlerde, ayakkabı boyacısı küçük çocuklarla yapılmış olan bir ankette, 9 yaşındaki üçüncü sınıf öğrencisi A. G.’nin lisân-ı hâl ile haykırdığı; “acıyın bize” feryâdı, her duygulu mü’mini, böyle ictimâî mes’ûliyetler husûsunda bir vicdan muhâsebesine sevk edecek türdendir.

Her kelimesi çocukluğun sâfiyetini ve mâsumluğunu sergileyen sözlerinde diyor ki boyacı çocuk:

“Ben cennete gitmek istiyorum. Orada kuşlar, kelebekler, mis gibi kokan güzel renkli çiçekler var. Orada elma, portakal, muz, kivi, her türlü meyveden yemek istiyorum.

Benim bisikletimin olmasını istiyorum, güzel masallar okumak istiyorum ve boyacılık işini artık hiç yapmak istemiyorum. Oturup dinlenmek, orada güzelce yatıp uyumak istiyorum.

Kitaplar okumak istiyorum. Okulumu bitirirsem doktor olmak istiyorum. Hastaları iyi yapmak istiyorum.

Dışarda kar yağıyor, üşüyorum!..”

Toplumdaki bu sessiz feryatlar, merhametsizliğin ve sefâletin anaforunda hayat mücâdelesiyle karşı karşıya bırakılıp yalnızlığa terk edilen mâsum yavruların ıztırâbını ve bizim onlara karşı mes’ûliyetimizi ne kadar acı bir sûrette ifâde etmektedir!..

Bizler, onların maddî ihtiyaçlarını karşılama mecbûriyetiyle berâber, onların dînî ve ahlâkî terbiyelerinden de Hak katında mes’ûl durumdayız. Toplumumuz, böyle garip ve mahrumların rûhî açlığını da giderip onların gönül ıztıraplarını tesellî edecek, onlara cennetin yolunu gösterecek gönül insanlarına ne kadar muhtaç!

Unutmayalım ki, cemiyetten yükselen “acıyın bize” feryatlarını duymayanlar, hayatın şaşkın yolcularıdır. Merhamet ve hizmet aşkını bütün fânî sevdâların üzerine yükseltemez isek, kendimize yazık etmiş oluruz.

İnsanların nefsânî arzularını putlaştırdığı, cemiyet yaralarının vurdumduymazlıkla geçiştirildiği bir zamanda, şahsî menfaat ve endişelerini aşarak, kendisini toplumun ıztırâbından mes’ûl hisseden, yetimleri, mazlumları ve kimsesiz mâsumları kendi yavrusu gibi bağrına basabilen mü’minlere ne mutlu!

Rabbimiz bizlere takvâ üzere bir âile hayatı, çevremize merhamet ve şefkat dolu bir gönül nasîb eylesin!

Âmin!..

leyla_mecnun
22.07.2008, 17:35
Osman Nuri Topbaş Hocaefendi

Yükünü Bırak da Geç
Bir Hak dostu, ibret nazarıyla seyrettiği bir manzaradan hareketle insanoğlunun ihtirâsını şöyle ifâde buyurur:
“Bir gün bir ağacın altında oturmuş dinleniyordum. Bir karınca dikkatimi çekti. Kendinden hayli büyük bir ekmek kırıntısını yüklenmiş, sürükleye sürükleye götürüyordu. Bazen bir su birikintisiyle karşılaşıyor ve etrafından dolaşıyor, bazen de otlara takılan ekmeğin ucunu kurtarmak için didinip duruyordu. Ama ne ekmek parçasını bırakıyor, ne de rahatça taşıyabilmek için ekmeği ufaltıp küçültmeye râzı oluyordu. Bu şekilde o sıcak günde, bu ekmek parçasını uzun bir mesafe taşıdı. Nihâyet yuvasına geldi. Lâkin yuvasına giden koridor küçük, taşıdığı lokma ise büyüktü. Binbir zahmetle yuvanın ağzına kadar getirdiği ekmek parçasını bir türlü içeriye sokamıyordu. Ekmeğin etrafında dolaşıyor, parçayı döndürüyor, öbür tarafından çekiyor, ama bir türlü lokmacık yuvaya girmiyordu.
Bu manzara, beni, kendi hâlimi düşünmeye sevk etti. Bir ömür boyunca istif edip biriktirdiğimiz dünyalıkları, nasıl kabir kapısından sokmaya çalıştığımız aklıma geldi. Hâlbuki dünyada biriktirdiğimiz bu eşyânın, ziynet ve servetlerin, çok daha güzelleri bizi âhiret hayatında bekliyordu. Tabiî, eğer daha önceden oraya gönderebilmişsek! Hakk’ın lutfettiği nîmetlerin nasıl sarf edileceğini bilmiş isek!..”
Dünyâ nîmetlerine takılıp kalmak, onun fânî ve anlık zevk u safâsı için sonsuz bir saâdet imkânını zâyî etmek gibidir. Tıpkı Yûsuf -aleyhisselâm-’ı kuyuda bulup o ulvî nasîbi üç kuruşluk dünya menfaatine satan gâfil kervancıların hâli gibi:

Alnında nûr-i Muhammedî’yi taşıyan Hazret-i Yûsuf, hased sebebiyle kardeşleri tarafından kuyuya atılınca, Allâh -celle celâlühû-, onu orada helâk etmedi. Şiddetli susamış bir yolcu kervanı, içinde su var sanarak kuyuya bir kova saldı. İpe tutunan Hazret-i Yûsuf, kova ile birlikte yukarı çıkınca, kervancı, susuzluğunu unutuverdi. Karşısında akıllara durgunluk veren bir güzellik görerek hayret ve dehşetler içinde kaldı. Ancak gâfil kervancı, bu güzelliğin mânevî cihetine intikâl edemedi. Onun maddesine takıldı ve gâfilâne bir şekilde az bir dünyevî ücretle onu elinden çıkarmayı tercih etti. Aynen Leylâlara takılı kalıp ilâhî vuslata eremeyenler gibi...

Hâlbuki kuyudan su çekmeye giden adamın, karşısında Hazret-i Yûsuf’un güzelliğini görünce suyu da, kuyuyu da unutması ve karşılaştığı bu büyük ilâhî tecellî karşısında kalbindeki gaflet perdesini yırtıp hayret ve dehşet içinde kalması icab ederdi. Yazık ki, o aklı kıt adam, Hazret-i Yûsuf’tan elde edeceği az miktardaki ve geçici dünyevî menfaate aldandı. Eline geçen imkânı ahmakça hebâ etti. Çoğu verip azı aldı.

Mevlânâ Hazretleri, hayatını fânî ve izâfî varlıklar peşinde zâyî ederek âhirete eliboş gidenlerin hamâkatini şöyle ifâde eder:

“Dünyâya gönül verenler, tıpkı gölge avlayan avcıya benzerler. Gölge, nasıl onların malı olabilir? Nitekim budala bir avcı, kuşun gölgesini kuş zannetti de, onu yakalamak istedi. Fakat dalın üzerindeki kuş bile bu ahmağa şaştı kaldı.”

Meşhur kıssadır:

Hak dostlarından Behlül Dânâ, hikmetli ve ibretli sözlerle devrinin insanlarını, bilhassa Halife Hârun Reşid’i îkaz etmeye çalışır, hakîkat perdelerinin aralayarak sık sık mânevî dersler verirdi. Halife de onun bu hâlini sever, saraya girip çıkmasına müsâade ederdi.

Behlül Dânâ, uzun bir süre saraya uğramadı. Karşılaştıklarında Hârun Reşid, merakla sordu:

“–Behlül, çok oldu görünmedin, nerelerdeydin?”

Behlül:

“–Bana cehennemi gösterdiler, oradaki vaziyeti seyrettirdiler.” diye cevap verdi.

Hârun Reşid bu cevâba şaştı kaldı:

“–Nasıl girdin oraya, ateş seni yakmadı mı?” dedi.

Behlül Dânâ, halifeyi dehşete düşüren şu cevâbı verdi.

“–Hayır, orada hiç ateş görmedim. Çünkü herkes ateşini dünyadan kendisi getiriyormuş!..”

Dünyâda insanoğlunu saran nefsânî arzuların câzibesi, hakîkatte ebedî hayatı azap faslına çeviren ateş parçalarından başka nedir?

Bu dünyâdan âhirete gönderdiğimiz her şey bizim, türlü meşakkatlerle biriktirip burada bıraktıklarımız ise dünyanın ve mirasçılarımızındır.

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’tan gelen bir rivâyette buyrulur ki:

“İnsan öldüğü zaman melekler: «–Ne getirdi?” derler, insanlar ise; «–Ne bıraktı?» derler.” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, VII, 10475)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün ashâbına:

“–Hanginize mirasçısının malı, kendi malından daha sevimlidir?” diye sordu. Ashâb:

“–Yâ Rasûlallâh! Hepimiz, kendi malımızı daha fazla severiz.” dediler.

Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Kişinin kendi malı, hayır yaparak önceden (âhirete) gönderdiği, mirasçılarının malı ise, harcamayıp geride bıraktığıdır!” buyurdular. (Buhârî, Rikâk, 12)
Bu hakîkati bizzat yaşayışıyla da tâlim eden Ra*sûl-i Ek*rem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in âi*le*si bir ko*yun kes*miş*ler*di. Bir*çok in*fak*tan son*ra Haz*ret-i Pey*gam*ber -sallâllâhu aley*hi ve sel*lem- on*dan ge*ri*ye ne kal*dı*ğı*nı sor*du. Haz*ret-i Âi*şe -ra*dı*yal*lâ*hu an*hâ-:

“–Bize sa*de*ce bir kü*rek ke*mi*ği kal*dı.” de*di.

Bu*nun üze*ri*ne Haz*ret-i Pey*gam*ber -sallâllâhu aley*hi ve sel*lem-:
“–De*se*ne (yâ Âi*şe), bir kü*rek ke*mi*ği hâriç dağıttıklarımızın hep*si bi*zim ol*du!” bu*yur*du*lar. (Tir*mi*zî, Kı*yâ*me, 33)
O hâlde mü’mine düşen, malın-mülkün iki uçlu bir bıçak gibi olduğu gerçeğini unutmamaktır. Yâni nîmetler, hayra da, şerre de kullanılabilir. Terbiye olmamış ham nefsin nîmetleri gâfilce sarf etmesi, o bıçağı kaydırıp yanlışlıkla insanın can damarını kesmesi gibidir. Hâlbuki nîmetleri nefse mâl etmeyip vâsıta hükmünde tutmak zarûrîdir. Zîrâ âyet-i kerîmede:
“Nihâyet o gün (dünyada yararlandığınız) nîmetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.” (et-Tekâsür, 8) buyrulur.
Velhâsıl, Allâh’ın lutfettiği nîmetleri nefsine mâl edenlere ne yazık! Nîmetleri Hakk’a vuslatın bedeli olarak kullanabilen mü’minlere de ne mutlu!

Dünyâ malına aşırı düşkünlük, hayâtı bu dünyadan ibâret görüp âhireti unutma gafletinin neticesidir. Kâfirler ve fâsıklar, kıyâmetin o dehşet dolu gününde karşılaşacakları azaptan kurtulmak için dünyadayken sâhip oldukları her şeylerini, hattâ kat kat fazlasını vermeye râzı olacaklardır. Lâkin o gün iş işten geçmiş, fırsat elden kaçmıştır. Nitekim bu hâl, âyet-i kerîmelerde şöyle bildirilir:

“O gün gökyüzü, erimiş maden gibi olur. Dağlar da atılmış yüne döner. Dost, dostu sormaz. Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdindedir). Günahkâr kimse ister ki, o günün azâbından (kurtuluş için), oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün âilesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de, tek kendini kurtarsın. Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki, o (cehennem) alevlenen bir ateştir.” (el-Meâric, 8-15)

Bir hadîs-i şerîfte de, kâfirlerin kıyâmet günündeki bu hâli şöyle tasvîr edilir:
“Kıyâmet gününde kâfir getirilir ve ona, «Söyler misin, senin dünyâ dolusu altının olsa bunları şu an kendini kurtarmak için fidye olarak verir misin?» denildiğinde, «Evet.» cevâbını verir. Bunun üzerine ona: «Senden bundan daha kolayı istendi (fakat bundan çekindin!)» denilir.” (Buhârî, Rikâk 49; Müslim, Münâfıkîn 52)
Sâlihlerden biri şöyle demiştir:

“Rüyamda kendimi cehennemin köprülerinin üzerinde duruyor gördüm. Oraya büyük bir korku ve endişe ile baktım. Kendi kendime:

“–Bunları nasıl geçeceğim?” derken oradan biri bana:

“–Ey Allâh’ın kulu, yükünü bırak da geç.” dedi. Ona:
“–Benim yüküm nedir ki?” dediğimde:
“–Dünyâyı bırak.” diye karşılık verdi. (Rûhu’l-Beyân, II, 470)
Kalpten çıkarılması gereken dünyânın ne mânâya geldiğini ise, Hazret-i Mevlânâ şöyle hülâsa eder:
“Şunu bilesin ki, dünyâ; para, pul, kadın, giyim-kuşam, ticâret değildir. Dünyâ; Allah’tan gâfil olmaktır.”
Yâni kalbi meşgûl ederek kulu gaflete düşüren ve Rabbini unutturan her şeyi gönülden çıkarmak îcâb eder.
Rabbimiz bizleri, emânet olarak verdiği nîmetleri âhiret sermayesi hâline getirebilen sâlih ve sâdık kullarından eylesin!.. Bizleri kıyâmet günü mahzun ve mahrum bırakmasın!..
Âmîn!

yasin
22.12.2008, 02:46
Osman Nuri Topbaş Hocaefendi


Neslin Korunması -2-


Allâh’ın bir ibâdethâne olarak yarattığı bu cihanda, mânevî husûsiyetlerini, kulluk tezâhürlerini, insanlık şeref ve kıymetlerini kaybeden ülkelerin, cihan haritasından nasıl silindiklerini âleme ibret olmak üzere beyân eden Kur’ân-ı Kerîm, insanlara irşâd ışıkları tutarak ebedî saâdet yollarını aydınlatmaktadır.

İnsanın eşref-i mahlûkat olmasından dolayı, onun hakkında diğer varlıklardan farklı olarak, izzet, şeref, haysiyet, hayâ ve vakârını koruyup takviye edecek ilâhî emirler vârid olmuştur. Bunlardan biri de “tesettür”dür. Tesettür, mahlûkat arasında yalnız insana mahsus bir keyfiyettir.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise bahşettik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır...”(el-A’râf, 26)

İnsanoğlu, Allâh Teâlâ’nın lutfettiği insanlık vakar, hayâ ve ciddiyetini koruyabilmek için örtünmeye mecburdur. Aksi hâlde bu insânî vasıflar zâyî edilmiş olur. İnsan, kendisinin dûnundaki mahlûkların seviyesine düşer.

Toplumda hayânın kaybolması, fuhuş ve ahlâksızlığın yayılıp alenen işlenir hâle gelmesi de kıyâmet alâmetlerinin belli başlılarındandır. Hadîs-i şerîfte:

“Hayâ îmandandır!”(Buhârî, Îmân, 3) buyrulur. Hazret-i Âdem ile

Hazret-i Havvâ, cennette başka insanlar olmadığı hâlde birbirlerinden ve diğer mahlûkattan hayâ ettiler. Telâş içinde orada bulunan yapraklarla örtünmeye çalıştılar. Bu da gösteriyor ki, maddî olan örtünme ve onun mânevî bağlantısı olan edeb ve hayâ, insanoğlunun fıtratında bulunan en mümtaz vasıflarındandır ve takvâ alâmetidir.

Mevlânâ Hazretleri der ki:

“«–Îmân nedir?» diye aklıma sordum. Akıl, kalbimin kulağına eğilip şöyle fısıldadı: «–Îmân, edepten ibârettir.»”

İslâm, insanlık haysiyetine uygun giyinmeye dâir bâzı kâideler getirmiştir. Bunlardan biri, kıyâfetin vücud hatlarını ortaya çıkaracak derecede dar veya şeffaf olmamasıdır. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Âişe’nin kardeşi Esmâ’nın ince bir elbise giydiğini görünce, başını çevirmiş ve şöyle buyurmuştur:

“–Ey Esmâ! Bülûğa erdikten sonra kadınların, -yüzüne ve eline işâret ederek- şu ve şundan başka bir yerinin görülmesi doğru olmaz.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 31)

Diğer taraftan, kadının kadınlık, erkeğin erkeklik haysiyetini koruması da zarûrîdir. Bu hususta da Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Kadın gibi giyinen erkekler, erkek gibi giyinen kadınlar, Allâh’ın rahmetinden uzak kalacaklardır.” (Ebû Dâvud, Libâs, 28)

İslâm, kadına çok kıymetli bir mevkî bahşetmiştir. Kadınlar da gerçek saâdeti Kur’ân ve Sünnet’in huzurlu iklîminde aramalıdırlar. Maalesef günümüzde kadınlar çeşitli vaatler ve yaldızlı sözlerle, mutluluğu sokaklarda aramaya itilmektedir. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, kadını duygu bakımından erkeğe göre daha zengin yaratmıştır. Bu duygu ve his zenginliği, âile içinde kadının temel ve fıtrî vazîfesi olan neslin muhâfazası ve terbiyesinde büyük bir fayda ve avantaj sağlarken, cemiyet ve iş hayatının kadın fıtratına uymayan zor şartlarında bir dezavantaja dönüşüp onu yıpratan bir tesir icrâ edebilmektedir. Bu yüzden kadın, kendisi hakkındaki ilâhî tanzimin dışına itilirse, onun fıtratına ihânet edilmiş olur.

Akıllı ve dirâyetli bir erkek, evine adım atarken aklını, bir ticârethâneye girerken de hissiyâtını kapı eşiğinde bırakmasını bilir. Kadın ise fıtratına gâlip olan hissîliği gerektiğinde terk edebilme dirâyetini kolay kolay gösteremez. Bu hakîkat, cemiyette kadının istismârına yol açan başlıca sebeplerden biridir.

Cenâb-ı Hak, kadın ve erkek arasında birbirlerini tamamlayan çok güzel bir vazife taksimi yapmış, her ikisine de ayrı istîdatlar vermiştir. Kadın ve erkek, ancak, mânen ve maddeten birbirini tamamladığı zaman yaratılış gâyesine uygun bir olgunluk meydana gelir; âile ve buna bağlı olarak da toplum huzurlu olur.

Ne yazık ki çağımızda kadın ve erkek arasında başlatılan sun’î eşitlik yarışı, kadınların hanımlık ve annelik vazifelerini zedelemiş, âilenin huzuru kaybolmuş, toplum hayatı sarsılmış ve cemiyet, âile fâcialarına sahne olmuştur. Hâlbuki kadın ve erkeğin fizikî ve rûhî yaratılışları eşit değildir ki, fiilî veya hukûkî eşitlik îcâb etsin. Mühim olan, her alanda bir eşitlik değil, haklar ve mükellefiyetler arasındaki adâlet ve dengedir.

Allâh’ın erkek ve kadına verdiği fıtrî husûsiyetlere zıt bir şekilde denge bozulduğunda âile içi çatışmalar ve huzursuzluklar, tatmin olmayan insanları, huzur ve saâdeti başka yerlerde aramaya sevk etmekte, sonunda arş-ı âlâyı titreten boşanmalarla toplumun en mukaddes yapı taşı olan âileler yıkılmaktadır. Böylece, ev içinde âile sıcaklığı bulamayan, örnek alacağı ana-babasından kötü muâmeleye mâruz kalan çocuklar da, sokakların insafına terk edilmiş olmaktadır. Evden kaçarak sokak çocukları arasına katılan çocuklar, kısa zamanda sigara, alkol, tiner, narkotik, fuhuş ve çeşitli suç örgütlerinin ağına düşerek ictimâî bir fâciâya zemin hazırlamaktadırlar. Şüphesiz ki bu hâl, toplum hayatını çoraklaştıran korkunç bir ahlâkî erozyonu da berâberinde getirmektedir.

Asrımızın en korkunç ve iğrenç cinâyetlerinden biri de, zarûret olmadan sırf nefsânî rahatlık için çocuk aldırmaktır. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen yarı vahşî câhiliye insanlarıyla vahşet yarışına girmişçesine, daha anne karnındaki mâsum bebekler parçalanarak modern bir cinâyete kurban edilmektedir. Bu, en başta ilâhî lutfa nankörlüktür. Ayrıca böyle yapanların, hayatın hangi sürprizlerine dûçâr olacakları da meçhuldür. Bu cinâyeti irtikâb edenler, belki yarın hayatta yapayalnız kaldıklarında elinden tutacak olanın, o çocuk olacağını iyi düşünmelidirler. Veya vaktiyle kendi anne-babaları da onları istemeyip aynı âkıbeti onlar için revâ görselerdi, bugün hayatta olamayacaklarını hesâb etmelidirler.

Dîn ve îmandan mahrûmiyet sebebiyle, hayatı sırf ten planında yaşayan, egosunu ve nefsânî arzularını tatmin etmekten başka bir düşüncesi olmayan, insanlık şeref ve haysiyetine vedâ etmiş hodgâm bir neslin, nasıl felâket manzaraları oluşturduğuna dünyâ târihi sayısız defa şâhid olmuştur.

Nesillerini muhâfaza duyguları içinde çırpınan bitki ve hayvanlar karşısında, mahlûkatın en şereflisi olan insanların bu hislerden mahrûmiyeti ne acı ve iğrençtir. Yine onların insanlık rütbesine vedâ edip:

“…Onlar hayvanlar gibidir; hattâ daha da şaşkındırlar…” (el-A‘râf, 179) âyet-i kerîmesinin şümûlüne girmeleri ne hazindir.

Kadının fıtratı istikâmetinde yaşaması, toplumu cennete çevirir. Huzurlu âileler, toplumun saâdet kaynağıdır. Târih sayfalarına baktığımız zaman görürüz ki, toplumlar hanımlarla âbâd olmuş, yine onların elleriyle berbâd olmuştur. Eğer kadınlara mutluluk için sokaklar gösterilirse, hayat yolları cam kırıkları ile dolar.

Fısk u fucûrun yayılması, fitne-fesâdın tasallutu veya maddî-mânevî imkânsızlıkların icbâr etmesi gibi sebeplerle iffet ve nâmusunu koruma husûsunda zor duruma düşenlere yardım elini uzatmak da, hem İslâmî bir mecbûriyet hem de bir insanlık borcudur. Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Bir kimse, nâmusu çiğnendiği, ırzına sataşıldığı bir yerde müslümanın yardımına koşmazsa, muhtaç olduğu bir anda Allâh da ona yardım etmez.

Irzına sataşıldığı, nâmusu çiğnendiği bir yerde müslümanın yardımına koşan kimseye de, muhtaç olduğu bir anda Allâh yardım eder.” (Ebû Dâvud, Edeb, 36/4884)

Kadının saâdeti, haysiyetini koruyarak yaşamasında ve âilesini muhâfaza etmesindedir. “Cennet annelerin ayağı altındadır.” (Suyûtî, el-Câmiu’s-Sagîr, I, 125) hadîs-i şerîfi, sâliha bir anne için ne büyük bir şehâdet-i Muhammediyye’dir.

Diğer bir hadîs-i şerifte de:

“Dünya geçici bir faydadan ibârettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı, sâliha kadındır.” (Müslim, Radâ‘, 64) buyrulmuştur.

Fazîletli bir anne, ilâhî kudretten tecellî eden bir rahmet kucağı, âilede saâdet kaynağı, zevk ve safâ ışığı, âile fertlerinin şefkat odağıdır. Rabbimizin, Rahmân ve Rahîm esmâsının dünyadaki müstesnâ ve mûtenâ bir tecellîgâhıdır. Hayırlı nesillerin yetiştirilmesinde annelerin çok mühim bir yeri vardır. Bütün evliyâullâh ve Fâtihler, ilk feyizlerini sâliha bir anneden emmişlerdir. Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde:

“Evinde (yetim) çocuklarının terbiyesiyle meşgul olan Müslüman kadın, cennette benimle beraberdir.” (Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 104) buyurmuşlardır.

Güçlü toplumlar, güçlü âilelerden meydana gelir. Güçlü âileler de daha ziyâde mânevî eğitim görmüş; yâni nefs engelini aşmış, fazîletli hanımların eseridir. Bunun en güzel numûneleri, hanım sahâbîlerdir. Onlar çocuklarına canlarıyla, mallarıyla fedâkârlık yapmayı öğretmişlerdir. Yavrularının gönüllerini, Rasûlullâh Efendimiz’in muhabbetiyle yoğurmuşlardır.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mânevî terbiyesi ile ümmete numûne anneler hâline gelen sahâbî hanımlar, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i görmekte geciken veya O’nunla uzun zaman görüşmeyen evlâdlarını îkâz ederlerdi. Nitekim Huzeyfe -radıyallâhu anh-, bir hâtırasını şöyle anlatmıştır:

Annem bana sordu:

“–Peygamber Efendimiz’le en son ne zaman görüştün?”

Ben de:

“–Birkaç günden beri O’nunla görüşemedim.” dedim.

Bana çok kızdı ve fenâ bir şekilde azarladı. Ben de:

“–Dur, kızma anneciğim! Hemen Rasûlullâh

-sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanına gideyim, O’nunla beraber akşam namazını kılayım, sonra da hem benim hem de senin için istiğfâr etmesini O’ndan taleb edeyim.” dedim. (Tirmizî, Menâkıb, 30; Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 391-2)

İşte evlâdlarını böyle terbiye eden o anneler; hakkı, hayrı ve hidâyeti bütün cihâna yayan örnek bir nesli îmâr etmenin gönül rahatlığıyla Rablerine kavuştular. Bugün de sahâbî aşk ve heyecânıyla evlâdına Allâh ve Rasûlü’nü tanıtıp sevdirerek o mübârek neslin izinden yürümek, her mü’min ana-babanın vazîfesidir.

Bir milletin istikbâlini görmek kerâmet değildir. Bunun için onların gençlerine bakmak kâfîdir. Her devrin gençliği kendi karakterine uygun, enerjisini harcayabileceği ayrı bir heyecan iklîminde yaşar. Her millet, gençliğinin his ve fikir dünyasına göre şekil alır. Eğer bir millette gençler güçlerini mâneviyât ve fazîlet yolunda sarf ediyorlarsa, o millette istikbâl vardır. Bunun en bâriz misâli, Çanakkale ve İstiklâl Harbleri’dir. Buna bütün dünyâ şâhittir ki, sîneleri îmân dolu o şanlı neslin sâhip olduğu metafizik güç, düşmanın maddî gücünü bertaraf etmiştir. Fakat bunların aksine, gençlik, bütün enerjisini nefsâniyete, yani kaba kuvvete esir ve râm ediyorsa, tarihî misâllerle sâbit olduğu gibi, âkıbet hezîmettir.

Günümüzde fazîletli bir nesil yetiştirmek için, mânevî eğitim veren müesseselere ve bilhassa Kur’ân Kurslarına büyük vazîfeler düşmektedir. Zîrâ Allâh’ın kelâmına karşı gösterilen ihmâlden daha ziyâde insanın mânevî hayatını karartan başka bir hata yoktur. Bu yüzden insanların çoğunlukla maddeye râm oldukları zamanımızda Kur’ân-ı Kerîm eğitimine daha çok ihtimam göstermek zarûrîdir.

Şunu unutmamak gerekir ki, Kur’ân-ı Kerîm, bir fânînin eseri değil, Kâinâtın Hâlıkı’nın kullarını dünyâ ve âhiret saâdetine erdirmek için lutfettiği en mühim hidâyet rehberidir. Bu bakımdan mânevî eğitim veren müesseselerde bilhassa şu hususlara ehemmiyet verilmelidir:

1. Talebeler her şeyden önce Allâh’ın emâneti olarak telâkkî edilmeli, onların düşüncelerinin merkezine Allâh’ın azamet-i ilâhiyesi ve kâinattaki kudret akışlarının tefekkürü telkin edilip Peygamber Efendimiz’in hayranlık verici ahlâkı yerleştirilmelidir. Mânevî eğitim ve öğretim, bilginin yanında muhabbetle takviye edilerek, zevk ve lezzet hâline getirilmelidir. Zîrâ îmânın lezzetini duyabilmek, hizmet için en büyük enerji kaynağıdır.

2. Bu müesseseler birer şefkat, fedâkârlık ve hizmet yuvası olmalıdır. O duvarların içinde kuru bilgiler yığınından ziyâde, aşk ve heyecan dolu bir Kur’ân hizmeti verilmelidir. Kur’ân’ın tatbikâtı ise Sünnet-i Seniyye’nin yaşanmasıdır.

3. Talebeye, nezâket, edeb ve güleryüzle yaklaşılmalı, varsa hataları şefkat ve merhametle tashih edilmelidir. Unutmamak gerekir ki bir tâmircinin sanat ve hüneri, tâmir ettiği eserinde ortaya çıkar.

4. İnsan, şahsiyet ve yüksek karaktere hayranlık ve muhabbet duyar. Hayranlık duyduğu kimseyi taklîde çalışır. Kişi, sevdiklerinin câzibesi altında kalır. Zîrâ muhabbet, iki kalb arasında bir cereyan hattı gibidir. Bu bakımdan Kur’ân hizmetinde bulunanların, örnek davranışlarla olgun bir karakter sergileyip kendilerini sevdirmeleri zarûrîdir. Bunun için de “yâr olup bâr olmama”yı, yâni dost olup dostlarının yükünü hafifletmeyi, buna mukâbil kimseye de yük olmamayı düstûr edinmelidirler.

5. Kalb temizliğiyle birlikte zâhirî temizlik ve zarâfete de dikkat etmeli, kılık-kıyâfet ve dış görünüşleriyle de örnek olmalıdırlar. Zîrâ elbiselerin temizlenmesini emreden ve giyim-kuşamda pejmürdeliği hoş görmeyen Peygamber Efendimiz, saç ve sakalların dağınıklığını da tasvîb etmezlerdi. Nitekim bir seferinde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mesciddeyken, saçı sakalı karışmış bir adam çıkagelmişti. Rasûlullâh Efendimiz, eliyle ona saç ve sakalını düzeltmesini işâret etti. Adam, bu emri yerine getirdiğinde Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

“Bu hâl, herhangi birinizin şeytan gibi saçı-başı dağınık dolaşmasından daha güzel değil mi?” (Aliyyü’l-K-arî, Mirkât, VIII, 261) buyurmuştur.

Bir seferinde de, yine üstü başı dağınık olarak huzûruna gelen bir adama:

“Malın var mı? Hâlin vaktin nasıl?” diye sormuş, adamın maddî durumunun iyi olduğunu bildirmesi üzerine:

“O hâlde, Allâh sana mal verince, eseri üzerinde görünsün!” (Nesâî, Zînet, 54; Ahmed bin Hanbel, IV, 137) diyerek onu îkâz etmiştir.

6. Kur’ân ile duygu derinliğine nâil olabilmek ve Kur’ân’ın ulvî mânâlarını amel-i sâlihler hâlinde davranışlara aksettirebilmek için, kalblerin pozitif enerji ile, yâni muhabbet ve rûhâniyetle dolması zarûrîdir. Kur’ân’dan lâyıkıyla feyiz-yâb olabilmek için, onun kapağı, hürmet, tâzim ve edeb ile açılmalı, onu insanlara Rahmân’ın öğrettiği şuuruyla okunmalıdır. Zîrâ âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“Rahmân, Kur’ân’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyânı öğretti.” (er-Rahmân, 1-4)

7. Kur’ân Kursları, öğretimden ziyâde, Kur’ân-ı Kerîm’in azameti karşısında tefekkür, tahassüs ve tecessüs duygularını derinleştiren bir eğitimi hedeflemelidir. Bilhassa peygamber kıssalarındaki ibret dolu mesajlar, kıyâmete yakın zuhûr edecek fitneler, kıyâmet alâmetleri ile ilgili haberler, îman-küfür, tâat-isyân, haram-helâl ve hak ile bâtılı birbirinden ayıran hükümler işlenerek hayat ve kâinâtı âyetler ışığında mîzân edebilme hâlet-i rûhiyesi kazandırılmalıdır.

8. Mânevî eğitim müesseselerinde vazîfeli olanlar, olgun bir hizmet insanı olmalıdırlar. Bunun için de, sâlih amel sâhibi, merhamet, şefkat, diğergâmlık gibi ahlâkî meziyetlerle donanmış kimseler olmalıdırlar. Ayrıca, hangi zümrenin içinde yaşarlarsa yaşasınlar, kendi varlıklarını ve îmanlarını korumayı bilmelidirler. Onlar, fitne ortamında bile etrâfına müsbet tesir eden, fakat menfî tesir almayan, sağlam bir hâlet-i rûhiyeye sâhip olmalıdırlar. Her hâlükârda kalblerini mal, mülk, mevkî gibi dünyevî menfaat endişelerinden uzak tutmalıdırlar.

9. Talebeyi soğutacak davranışlar olan kaba hitap, adâletsiz muâmele, adam kayırma ve şiddetten sakınılmalıdır. Kur’ân hizmetinde bulunanlar, kendilerinin de “lâ-yüs’el” yâni sorumsuz olmadıklarını, birgün ilâhî mîzanda hesap vereceklerini hatırlarından çıkarmamalıdırlar. Bu yüzden de kendilerine emânet edilen talebelerine karşı emir-komuta münâsebetiyle, mecbûriyet kabîlinden, heyecansız, samîmiyetsiz ve kuru bilgilerle ders takrir etmekten kaçınmalıdırlar. Ayrıca, kazanılan her insanın ecri, kaybedilen her insanın da ağır bir âhiret vebâlini mûcib olduğunu unutmamalıdırlar.

10. Îtidâle riâyet edilmelidir. Her şey bir anda verilmeye çalışılmamalı, hazmettirerek, alıştırarak ve tedricî bir sûrette tâlim ve terbiyede bulunulmalıdır. Talebenin anlayış seviyesi ve kâbiliyetleri dikkate alınmalı, ileriki merhalelerde öğrenmesi gereken hususlar başlangıçta ve gerekli altyapı kültürü verilmeden öğretilmeye kalkışılmamalıdır.

11. Mevzûlar bol teşbihlerle, fıkralarla, sual-cevaplarla ve kıssalarla desteklenerek daha kalıcı ve tesirli bir şekilde anlatılmalıdır. Bir eğitimcinin en büyük mârifet ve sanatı, talebenin rûhundan bir damar bulup kalbine nüfûz edebilmesidir. Zîrâ en büyük fetih, gönüllerin fethidir. Mevlânâ Hazretleri’nin buyurduğu gibi: “Gönül, Celîl ve Ekber olan Allâh’ın nazargâhıdır.”

12. Eğitimciler, talebenin hâlini sîmâsından anlayacak kâbiliyette olmalıdırlar. Onlara kıymet vermeli, dertleriyle birebir ve özel olarak ilgilenip problemlerini çözmelidirler. Zîrâ problemini çözdükleri insanın gönlünü kazanabileceklerini bilmelidirler. Bu yüzden özel alâkaya bilhassa ehemmiyet vermelidirler.

13. Allâh’ın kullarına teşekkürle hizmet, şiâr edinilmelidir. Zîrâ onlar vesîlesiyle kendilerine bu hizmet nasîb olmaktadır. Bu yüzden mânevî eğitim hizmetinde muhâtaplara karşı tebessüm ve teşekkür, bir tabiat-i asliye hâline gelmelidir.

14. Kalblere îman muhabbetini aşılayacak olanların önce kendi kalb âlemlerini ıslâh etmeleri zarûrîdir. En zor iş, insan terbiyesidir. Kendisini terbiye edemeyen, iç âleminden habersiz bir kişi başkasını nasıl terbiye edebilir? Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, kalbî kıvamdan mahrum bir nâdânın hâlini ne güzel hikâye eder:

“Birgün Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’a yol arkadaşı olan gâfil biri:

“–Ne olur yâ Îsâ! Bildiğin ism-i âzam’ı bana da öğret de şu çürümüş kemikleri diriltip kaldırayım.” dedi.

Îsâ -aleyhisselâm- ise cevâben:

“–O iş senin kârın değildir. İsm-i âzam’ı okuyup ölüyü diriltmek için yağmurlardan daha temiz bir nefes sâhibi, kullukta meleklerden daha anlayışlı bir kişi olmak gerek. İsm-i âzam, pâk bir lisân ve temiz bir kalb ister. Nefsi pâk olan kimsenin duâsı makbûl olur… Sende Îsâ’nın temiz nefesi yokken ism-i a’zamı okumanın sana ne faydası olur ki?!” dedi.

Fakat gâfil adam ısrâr edince Hazret-i Îsâ, bu ahmağın sözlerine ziyâdesiyle taaccüb etti ve:

“Yâ Rabbî! Bu esrârın hikmeti nedir? Bu ahmağın bu derece cidâle meyli nedendir? Kendisinin kalbi ölü, başkasının cesedini diriltmeye çalışıyor. Hâlbuki ona düşen, asıl ölü olan kendi kalbini ihyâ etmek. Kendi kalbini diriltmek için duâ edeceğine, başkalarını ihyâya çalışıyor. Bu ne gaflettir!” diye hayret etti.

Bu misâlde olduğu gibi, kendi yüreğinde hissetmediği için îmânın aşk ve vecdini minik ve mâsum yüreklere hissettiremeyen bir eğitimci ve Kur’ân’ın engin mânâ kevserinden kendisi tatmadığı için tattıramayan bir hoca, büyük bir vebâl altındadır. Çünkü bulunduğu müessese ve tâlim-terbiyesini üstlendiği talebeler, kendisine Allâh’ın birer emânetidir. Talebelere, istenilen rûhânî eğitimi veremez ise, kul hakkı terettüb edeceği muhakkaktır.

İşte istikbâlin şeref sayfalarını dolduracak örnek nesiller, bütün bu vasıflarla donanmış keyfiyetli bir mânevî eğitimin mahsûlü olacaktır. Buna muvaffak olan nesiller, Allâh’ın lutfu ile yücelmiş ve âbâd olmuşlardır. Nitekim dünyâ târihinin en uzun ömürlü devleti olan Osmanlı’nın temelinde Kur’ân-ı Kerîm’e karşı gösterilen hürmet, tâzim ve muhabbetin bulunduğu, mâlum ve meşhurdur.

Çocuklar, anne-babaya ikrâm edilen ilâhî emânetlerdir. İslâm fıtratı ile anne-babaya teslîm edilen çocukların saf ve berrak kalbleri, temiz bir toprak misâli işlenmeye hazır ham bir cevherdir. Onun diken veya gül, acı veya tatlı meyve vermesi, üzerine atılan tohumların keyfiyetine bağlıdır.

Anne-babanın evlâdlarını cehennem ateşinden koruması, dünyânın iptilâ ve musîbetlerinden korumasından daha önemlidir. Cehennem ateşinden korumak da kalblerin Allâh ve Rasûlullâh muhabbetiyle feyizlenmesine bağlıdır. Yavrularına Allâh Teâlâ’yı, Peygamber Efendimiz’i sevdiremeyen anne-babalar, onların hem dünyâ hem de âhiret felâketini hazırlamış olurlar.

Diğer taraftan, çocuğun terbiyesine üç yaşında iken başlanmalı, “daha ufaktır, anlamaz” gibi düşünceler bir kenara bırakılmalıdır. Anne-babalar, evlâdlarının yanında her fırsatta Allâh Teâlâ’nın büyüklüğünden, her şeyin yaratıcısı olduğundan, bütün nîmetleri O’nun bahşettiğinden, O’na şükretmek gerektiğinden, her an ilâhî bir kameranın altında olduklarından bahsetmeli, kabirde sorulacak suâlleri ve onlara verilecek cevapları, yâni kabir dilini öğretmeli, yavrularının rûhî gelişme çağlarında bu telkinlerin kalıcı izler bırakacağını iyi düşünmelidirler. Bu yaşlarda İslâmî telkinden gerekli nasîbini alamayan çocukların ileride terbiye edilmesinin daha da zorlaşacağını hesâba katmalıdırlar.

Çocuk üşümesin, uykusuz kalmasın diye onu namaza kaldırmamak da, büyük bir vebâldir. Bu tip davranışlar, çocuğa iyilik değil, bilakis kötülüktür. Ana-babalar, çocuklarını güzel bir şekilde terbiye etmek için onları daha küçük yaşta, ibâdete, infâka alıştırmalı, onları çevrenin menfî tesirlerinden korumalıdırlar.

Hayırlı bir evlâd, dünyâda en kıymetli varlıklarımızdan biri olduğu gibi âhiret hayâtımız için de devâm eden kıymetlerimiz ve kesilmeyen akarlarımızdır. Bu yüzden, ilâhî bir lutuf olan evlâd nîmetini yanlış yerlerde ve dünyevî menfaatler uğruna hebâ etmek, büyük bir âhiret vebâlidir.

Evlâdların sırf dünyevî seviyelerine ehemmiyet verip mânevî yönlerini ihmâl etmek, sokakların, kötü arkadaşların ve şer odakların sermâyeleri olmalarına göz yummak ve gayr-i ahlâkî yayın ve reklamların heveskârları durumuna düşmelerini müsâmaha ile karşılamak, bu ilâhî lutfa karşı en büyük nankörlüktür.

Velhâsıl, ebedî bir âhiret saâdeti için dünyâ imkânlarından bilhassa mal ve evlâd nîmetlerini, Rabbin rızâsını tahsîle birer vâsıta hâline getirmek zarûrîdir. Bu dünyâdaki son konağımız olan kabrimizin ıssız, tenha ve karanlık kalmaması için bugünlerimizi iyi değerlendirip arkamızda hayırlı bir nesil bırakabilmeye gayret göstermeliyiz. Evlâdlarımızı, kalblerimizin ulvî bir sermâyesi yapalım ki, uzun ve zor seyahatimizde bizler için birer sadaka-yı câriye olsunlar…

Rabbimiz, ihsân ettiği nikâh, âile ve evlâd nîmetlerinin dünyâ ve âhiret saâdetine vesîle olmasını nasîb eylesin!..

Âmîn!

yasin
22.12.2008, 02:48
Osman Nuri Topbaş ile röportaj




*Kadının İslam'daki mevkii nedir? Günümüzde kadınlar çeşitli vesilelerle ve yaldızlı sözlerle sokaklarda mutluluğu aramaya itiliyor. Kadınlar huzur ve seadeti nerede aramalıdır?
Cenâb-ı Hakk, kadını duygu bakımından erkeğe göre daha zengin yaratmıştır. Bu duygu ve his zenginliği, kadına Allah'ın yüklediği bir temel vazifenin îcabıdır. Bu vazife, neslin muhafazası ve terbiyesidir. Bu ilahi tanzimin dışına çıkarılırsa, kadının fıtratına ihânet edilmiş olur.
Çağımızda kadınlarla erkekler arasında suni bir eşitlik yarışı başlatılmıştır. Yaratılıştaki hususiyetlere zıt olan bu yarış, hanımlık ve annelik vazifelerini zedelemiş, ailenin huzur ve sükunu kaybolmuş, toplum hayatı sarsılmış, fertler şahsiyetini yitirmiştir.
Kadın ve erkeğin fiziki, ruhi yaratılış ve fıtratları eşit değildir ki, fiilî veya hukûkî eşitlik icab etsin. Mühim olan her alanda bir eşitlik değil, haklar ve mükellefiyetler arasındaki dengedir.
Cenâb-ı Hakk, kadınlar ve erkekler arasında birbirlerini ikmal eden, çok güzel bir vazife taksimi yapmış ve her ikisine ayrı ayrı istidatlar vermiştir. Kadın ve erkek, ancak, mânen ve maddeten bütünleştiği zaman yaratılış gayesine uygun bir olgunluk meydana gelir; aile ve bunun neticesinde toplum huzurlu olur.
Kadının olgunluğu, Allah'ın verdiği güzel hasletleri muhafaza ve tekamülü ile ortaya çıkar. Kadın, sahip olduğu bu hususiyetleri, ilahi tanzime ters bir şekilde yönlendirir, kendi hakikat ve haysiyetine veda ederse kıymetini mahvetmiş; letafet, nezaket ve zerafetini zâyî etmiş olur. Böylece toplum hayatı çoraklaşır.
Kadının fıtratı istikametinde kullanılması toplumu cennete çevirir. Kadın ve aile, toplumun billur bir âvizesi gibidir. Tarih sayfalarını karıştırdığımız zaman görürüz ki, toplumlar hanımlarla âbâd olmuş ve yine onların elleriyle berbât olmuşlardır. Eğer kadınlara mutluluk için sokaklar gösterilirse, hayat yolları cam kırıkları ile dolar.
Kadının saadeti, haysiyetini koruyarak yaşamasında ve ailesini muhafazasındadır. "Cennet annelerin ayağı altındadır." hadîs-i şerîfi, gerçek anne için bir şehâdet-i Muhammediyye'dir.
Faziletli anne, ilâhî kudretin genişletilmiş bir rahmet kucağı, ailede saadet kaynağı, zevk ve safâ ışığı, aile fertlerinin şefkat odağıdır. Rabbimizin, Rahman ve Rahim esmasının dünyadaki müstesna ve mutena bir tecelligâhıdır.
Bizleri önce bir müddet karnında, sonra kollarında ve ölünceye kadar kalplerinde taşıyan annelerimize gösterilecek sevgi ve saygıya denk başka bir varlık yaratılmamıştır. Ev tanzimi ve evlat terbiyesini omuzlarına alan anne, cidden engin bir sevgiye, derin bir saygıya ve ömürlük bir teşekküre layıktır.
Bir anne ruhunda biriken engin şefkatin hududunu tayin edebilecek bir ölçü var mıdır? Yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmiş, uyumamış uyutmuş... Hayatın fırtınalarında bizlere bir toz konmasın diye bütün varlığını vakfetmiş olan anne ve babaların haklarını ödeyebilmek mümkün müdür?
Mevlana hazretleri şöyle buyurmaktadır:
"-Anne hakkına dikkat et! Onu başında taç et! Zira anneler doğum sancısı çekmeselerdi, çocuklar da dünyaya gelmeye yol bulamazlardı."

Büyük veli ve İslam hukukçusu olan İmam-ı A'zam hazretleri, zulme alet olmamak için Bağdad kadılığını reddetmişti Halife Ebu Cafer Mansur, onu cezalandırmak için hapse attırmış ve her gün vurma sayısını arttırdığı bir kırbaç cezasına çarptırmıştı. İmâm-ı Azam Hazretleri ise kırbaçlar altında çektiği ızdıraptan ziyade, "ya şu hâlimi annem duyarsa ne yapar?" endişesiyle dotlarına haber gönderdi:
"-Aman bu halimi anneciğim duymasın. O benim acı çekmeme tahammül gösteremez, mahvolur!.. Ben de onun üzülmesine dayanamam!" diyerek, bir anne muhabbetinin en canlı misalini vermiştir. Anne muhabbeti, kendisine kırbaç acısını âdeta hissettirmemiştir.
Bahauddin Nakşibend hazretleri de:
"-Bizim kabrimizi ziyarete gelenler, önce validemizin kabrini ziyaret etsinler!" buyurarak anne sevgisinin enginliğine bütün insanları şahit kılmıştır.



*Neslin yetiştirilmesinde annelerin ne gibi bir önemi vardır?
Bir milletin istikbalini görmek keramet değildir. Bunun için gençlere bakmak kâfîdir. Her devrin gençliği kendi karakterine uygun bir şekilde enerjisini harcayabileceği ayrı bir heyecan aleminde yaşar. Bu yaşayışta bütün bir milletin âdeta nabzı olur. Yani her millet gençliğinin his ve fikir dünyasına göre şekil alır. Eğer bir millette gençler güçlerini hayır, maneviyat ve fazilet yolunda sarf ediyorlarsa o millette istikbal vardır. Aksine gençler, güç ve kuvvetlerini nefsaniyete yani kaba kuvvete esir ve râm ediyorlarsa, âkıbet hezimettir. Dolayısıyla demek istiyoruz ki, milletleri omuzlarında şerefle yarınlara taşıyacak yüksek ruhlu gençleri yatiştirmede en büyük vazife annelere düşmektedir. Çünkü nesli yetiştirenler annelerdir. Bütün evliyâullah ve fâtihler ilk feyizlerini faziletli bir anneden emmişlerdir.
Bunun en güzel nümuneleri, ashâb-ı kiramın hanımlarıdır. Onlar evlatlarına canlarıyla, mallarıyla fedakarlık yapmayı öğretmişlerdir. Yavrularının gönüllerini, Rasulullâh efendimizin muhabbetiyle doldurmuşlardır. Böylece oluşturdukları parlak devirler ile yeniden gösretmişlerdir ki, güçlü toplumlar, güçlü ailelerden meydana gelir. Güçlü aileler de daha ziyade mânevî eğitim görmüş, yani nefis engelini aşmış, faziletli hanımların eseridir.

*Kızlarımızın eğitiminde Kur'an Kurslarının rolü nedir? Bu kurslarda verilecek eğitim ve öğretimde nelere dikkat edilmelidir?
Bütün müesseseler, bilhassa mânevî eğitim veren Kur'an Kursları birer şefkat, fedakarlık ve hizmet yuvası olmalıdır. O duvarların içinde kuru bilgiler yığınından ziyâde, merhamet ve hizmetin aşk ve heyecanı yer almalıdır. Zira talebesine muhabbeti aşılayamayan duygusuz bir öğretici; imanın aşk ve vecdini minik ve masum yüreklere hissettiremeyen bir eğitimci ve Kur'ân-ı Kerîm'in sevgi ve derinliğini tattıramayan bir hoca, büyük bir vebal altındadır. Çünkü bulunduğu müessese bir beytü'l-mâl, talebeleri de emanettir. Talebeler istenilen eğitimi almamış olursa, kul hakkı terettüp eder.

İnsanların çoğunlukla maddeye ram oldukları zamanımızda bilhassa Kur'an-ı Kerim hocalarının talebelerine daha çok ihtimam göstermeleri zaruridir. Muallimler öncelikle talebesinin gönlünü hocasının muhabbetiyle doldurmalı, "Elif-ba"ya başlamadan önce "elif"in hakikatini öğrenmelidir. Minicik yüreklere Allah ve Rasulullah sevgisinden pırıltılar aktararak feyz ile yoğurmalıdır. İslam'ın nezaket, zerafet ve tüm güzelliklerini o tertemiz kalplerde aks ettirebilmelidir.
Kâh bir ceza hâkimi, kâh bir cellat rolü yapan, azametli tavrıyla talebeler üstünde otorite kurmaya çalışan bir muallim, çatık kaşla Kur'ân-ı Kerim öğretmeye kalkan bir gâfil ve emsallerinin gayretleri bir hüsrandan ibarettir.
Kur'an-ı Kerim'e karşı gösterilen ihmalden daha ziyade insanın manevi hayatını karartan başka bir hata yoktur.
Bu kurslarda eğitimle meşgul olan hocahanımlar ve belletmenler olgun bir hizmet insanı olmaya gayret etmelidirler. Olgun bir hizmet insanı, kalbi feyizle dolu, yani amel sahibi, merhamet, şefkat, diğergamlık gibi ahlâkî meziyetlerle donanmış, kin ve nefrete düşman kimsedir. Yine hizmet insanı, hangi zümrenin içinde yaşarsa yaşasın, kendi varlığını ve imanını koruyabilen kimsedir. Fitne ortamında bile etrafına güzellikleriyle tesir edecek ancak çirkinliklerden hiçbir şekilde tesir almayacak halde olmalıdır.
Kısacası gerçek bir hizmet ehli her hâlükârda kalbini mal, mülk, mevkî ve menfaat endişelerinden uzakta tutmasını bilen kişidir.
Bir kelâm-ı kibârda şöyle buyurulmaktadır:
"Dünya üç şeyle cennet olur:
-Elden, dilden ve gönülden infakla;
-Allah'ın kullarını ayıplamayıp affetmekle;
-Zâlimin zulmüne, zulüm ile mukâbele etmeyip hidayetine vesile olmakla."
Diğer bir kelâm-ı kibârda, insan içinde kendini bilenler üç sınıftır, denmiş ve şöyle buyurulmuştur:
"Rüzgarı bile incitmeyenler,
Ad ve sıfatlarını söylemekten hayâ eden mahviyet ve tevazu sahipleri,
İlâhî emanet ve mahlûkâta Hak nazarıyla bakanlar."
Gül ve çiçek manzaraları, nasıl, en haşin ve nâdân insanı bile tebessüme getirirse, insanlara örnek ve rehber olacak kişinin gönlü de o şekilde olmalıdır. Bütün mahlukata neş'e ve saadet vermelidirler. En katı ve sefil bir kalp bile onun karşısında yumuşamalı, uyanmalıdır.
Kur'an Kurslarımız öğretimden ziyade eğitimi hedeflemeli, bir fazilet yuvası olmalıdır. Zira istikbalin şeref sayfalarını dolduracak anneler, ancak bu müesseselerin mahsulü olacaktır. Burada okuyan kızlarımız, mezun olup hayatın sürprizleriyle karşılaştıkları zaman İslam'ın güzelliklerini orada sergileyebilmelidir.
Kur'an Kursları iki Fatıma'nın ruh iklimine bürünmelidir.

*Efendim, bu iki Fatıma kimdir? Biraz izah edebilir misiniz?
Birinci Fâtıma, İnsan sûresinin 8-11. ayetler arasında fazileti Cenâb-ı Hakk tarafından bildirilen Fâtıma'dır.
Hazret-i Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz çocukken bir hastalığa dûçar oldular. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ve Hazret-i Fâtıma efendilerimiz üç gün oruç tutmayı adadılar. Birinci gün iftarlarını açacakları zaman bir yoksul geldi:
"-Allah rızası için yiyecek bir şeyler!.." dedi. Sofralarındaki yiyeceklerini verdiler. Suyla iftar edip ikinci gün oruca niyet ettiler. İkinci gün iftar vaktinde, bir yetim kapıyı çaldı.
"-Allah için bir lokma!" deyince, yine sofradaki yiyeceklerini ona verdiler. Kendileri suyla iftar edip, ertesi günki oruca niyet ettiler.
Üçüncü gün aynı saatlerde bir köle gelerek yiyecek istedi. Yine sofralarındaki lokmalarını ona ikram ettiler ve yine suyla iftar ettiler. Bunun üzerine İnsan sûresindeki şu âyetler nâzil oldu:
"Onlar kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.
"Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, sert ve belalı bir günde Rabbimizden (Onun azabına uğramaktan) korkarız." derler.
İşte bu yüzden Allah onları o günün şerrinden muhafaza eder; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.
Sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve (cennetteki) ipekleri lutfeder." (İnsan sûresi, 8-12)
Bu ayetlerde üç husus dikkatimizi çekmektedir:
Birincisi, Allah'ın mahlûkâtına merhamet, Allah'ın nazarıyla Allah'ın mahlûkâtına bakabilmek; yetimin, fakirin ve esirin gönlüne girebilmektir. Bu hususta Ebu Bekir Verrak hazretleri şöyle buyurur: "İnfak etmeyen cenneti ümid etmesin! Fakiri sevmeyen de Peygamber Efendimizi sevdiğini iddia etmesin. İkisi de yalancıdır!"
İkincisi infâkı Allah rızası için yapabilmektir. Bu itibarla Hazret-i Ali ve Hazret-i Fâtıma, "biz bir karşılık beklemiyoruz, bir teşekkür de istemiyoruz. Sadece Allah rızası için yapıyoruz." demişlerdir. Biz de yaptığımız amellerimizi, sırf Allah rızası için yapacağız, kullardan bir karşılık beklemeyeceğiz.
Üçüncüsü ise, bu mükerrem ve numûne insanlar, "biz kıyamet gününden, o sert ve belâlı günden korkarız" diyorlar. Bu da bir mümin kalbinin, haşyetullah (Allah korkusu) ile dolu olması hâlidir.
Cenâb-ı Hak da onların bu ihlas ve hizmetlerine mukabil, "onları, o belalı günden koruruz" buyurmaktadır.
Bu Fatıma'nın gönül dünyasını yansıtan ikinci bir misal de şudur:
Peygamber Efendimiz, Kâbe'nin Rükn-i Yemânî kısmında namaz kılarken, Ebu Cehil geldi. Onu tek başına görünce sevindi ve hemen birisini gönderip taze deve işkembesi getirtti. Peygamber Efendimiz secdedeyken, 70-80 kiloluk o deve işkembesini üzerine boşalttı. Peygamberimizin henüz müslüman olmamış amcası Abbas da oradaydı. Müşriklerin şiddetinden korktuğu için hiç ses çıkaramadı.

O sırada oradan geçen ve yaklaşık 9-10 yaşlarında olan Fâtıma validemiz koşarak geldi. Peygamberimizin üzerinden o pislikleri temizlemeye başladı. Bir taraftan da gözlerinden yaşlar boşanıyordu.
Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz, "ağlama kızım" diye onu teselli ediyordu.
Akraba asabiyetinin bile yetmediği bir korku karşısında, Hazret-i Fâtıma mertti, yiğitti. O, Allah ve Rasulünü her şeyden üstün tutuyor ve onları, her şeyden çok seviyordu. Bu sebeple Hazret-i Fatıma'ya "Ümm-i Ebiha: O babanın annesi" adı verildi. İşte birinci Fâtıma'nın hâlet-i rûhiyesi de apayrı bir numûnedir.
İkinci Fâtıma, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, Hazret-i Peygamberin canına kastederek, büyük bir cinayet işlemeye giderken ona mani olup, onu hidayete sevk eden Fâtıma'dır. O gün bu Fâtıma öyle bir kalble Kur'ân okumuştur ki, Ömer gibi sert, katı kalpli bir cahiliye insanı erimiş, erimiş ve nihâyet hidayete nail olmuştur.
Dolayısıyla, kurslarımızda yetişecek kızlarımızın, bu iki Fâtıma'yı örnek almaları pek mühimdir. Her bir kızımız onlar gibi diğergam ve cömert olmalı, amelini Allah rızası için îfâ etmeli, Kur'ân-ı Kerîmi de bir kalbî neşe ile, bir kalbî derinlikle okumalı ki, arzu edilen ulvî i'nikas tecellî olsun, eylesin ve ilâhî feyz u tesiri gönüllerimizi doldursun.
Bu meyanda Hazret-i Aişe validemizi de unutmamak icab eder. Çünkü o, Peygamber Efendimizin hanımlarının en zekisiydi. Ashab-ı Kiram arasındaki yedi müctehidden birisiydi. Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, onun hakkında "Dininizin yarısını bu Hümeyra'dan öğrenin." buyurmuşlardır.
Bu itibarla her müslüman hanımın, Hazret-i Aişe Annemizin Peygamber Efendimiz'in methine mahzar olmuş zeka ve ferâsetinden, Cenab-ı Hakk'ın şehadetine nail olmuş iffetinden, hisseler almaya çalışması gerekir.
İnşallah, Rabbimiz, sizlere ve kurslarımızdaki kızlarımıza Fatıma validelerimizin kalbî hayatlarından, Aişe validemizin zeka, feraset ve iffetinden ve Hatice validemizin sadakatinden hisseler nasib eylesin.



*Efendim, kıymetli vaktinizi bize de ayırdığınız için teşekkür ederiz.(Şebnem Dergisi)
Ben de teşekkür ederim. Allah cümlemize bildiklerimizle amel etmeyi nasib eylesin. Amin.

yasin
22.12.2008, 02:59
Osman Nuri Topbaş Hocaefendi
Zamanda İsraf -2-
İnsanoğlunun gerek meccânen, gerekse çalışıp kazanarak nâil olduğu bütün nîmetler, Cenâb-ı Hakk’ın bir lutfudur. Zîrâ nîmetleri yoktan var eden de, onları elde etmek için kulun muhtaç olduğu istîdat ve kuvveti ihsân eden de, Hak Teâlâ’dır. Bu bakımdan insanoğlu, sâhip olduğu nîmetlerin, aslında sırf Allâh’ın bir lutfu olduğunu hatırından çıkarmamalıdır. Bunların, günün birinde hesâbı verilecek emânetler hükmünde olduğunun idrâki içinde yaşamalıdır. Zîrâ âyet-i kerîmede:

“Bizim sizi boşuna yarattığımızı ve tekrar huzurumuza döndürülüp hesap vermeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minûn, 115) buyrulmaktadır.

Dolayısıyla, sâhip olduğumuz maddî ve mânevî nîmetleri kullanırken, tamâmen serbest bırakılmadığımızı ve bunları rızâ-yı ilâhîye muvâfık bir şekilde kullanmak mecbûriyetinde olduğumuzu düşünmemiz îcâb eder.

Rabbimiz diğer bir âyet-i kerîmede de:

“Nihâyet o gün (dünyâda faydalandığınız) nîmetlerden elbette ve elbette hesâba çekileceksiniz.” (et-Tekâsür, 8) buyurarak büyük hesâbı hatırlatmakta ve mes’ûliyetimizi vurgulamaktadır.

Yâni Cenâb-ı Hak, lutfettiği nîmetleri elde etme yollarında olduğu gibi onları kullanmada da uyulması gereken birtakım ölçüler tâyin ve tesbit etmiştir. Bunları da, “helâller ve haramlar” olmak üzere beyan buyurmuştur. İşte israf da, Allâh’ın rahmet ve muhabbetini kaybetmeye, üstelik ilâhî gazabı celbetmeye sebebiyet veren haramlardan biridir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“…İsrâf etmeyin; çünkü Allâh isrâf edenleri sevmez.” (el-En’âm, 141)

`

Zamanda İsraf:

İnsanoğlunun gaflet ve nisyânı sebebiyle en çok içine düştüğü hatalardan biri de zaman isrâfıdır.

Hayat, Cenâb-ı Hakk’ın her canlıya bir defâ kullanmak üzere bahşettiği ve muayyen bir zamanla tahdîd buyurduğu son derece kıymetli bir nîmettir. Zamanı, onun değerine en lâyık amellere sarf etmek şarttır. Çünkü hayatta her an yapılabilecek birden fazla iş vardır. Fakat bunların o an için en ehemmiyetli olanlarını öne almak ve diğerlerini de ehemmiyet derecelerine göre sıraya koymak, zamanı gereği gibi kullanabilmek için dikkat edilmesi gereken mühim bir düsturdur.

Meselâ bir annenin çocuğuna süt emzirmesi, merhamet ve şefkatinin îcâbı güzel bir davranıştır. Ancak evde yangın çıktığında çocuğuna süt vermeye devâm etmesi büyük bir hamâkat ve vebâldir. O esnâda bir kova su ile de olsa yangını söndürmeye gayret etmelidir. Zîrâ bu vazîfe, diğerine göre daha hayâtî bir ehemmiyet arz etmektedir. Şâyet bu hususta tembel davranırsa bir müddet sonra kendisi ve evlâdı da o yangının içinde helâk olacaktır.

Aynen bunun gibi, günümüzde de zamanın nezâketi sebebiyle, diğer işlerden daha çok, Allâh’ın dînine revaç verebilmek, zaman husûsundaki mes’ûliyetimizin îcaplarındandır.

Vakti en güzel şekilde değerlendiren ashâb-ı kirâm için hayâtın en zevkli ve mânâlı anları, insanlara tevhîd mesajını ilettikleri zamanlar idi. İdâm edilmek üzere olan bir sahâbî kendisine üç dakîka zaman tanıyan bedbahta teşekkür etmiş ve:

“–Demek ki sana hakkı tebliğ edebilmek için üç dakîkalık vaktim var. Umulur ki hidâyet bulursun.” demiştir.

Günümüzde de bir kısım insanlar îmansızlık ve ahlâksızlık erozyonunda kaybolup giderken, onlara tatlı bir lisan ile yaklaşarak İslâm’ın güzelliklerini, zarâfet ve nezâketini aksettirmek, her mü’min için büyük bir îman ve vicdan borcudur.

Son derece kıymetli bir sermâye olan zamanı, boş ve abes şeylerle isrâf etmek, âhiret hayâtını tehlikeye atmaktır. Bu yüzden, gaflet perdelerini aralayabilenler için zaman, hiçbir şeyle kıyaslanamayacak derecede kıymetli bir nîmettir. Cenâb-ı Hak Asr Sûresi’nde:

“Asra (zamana) yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak îmân edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.” (el-Asr, 1-3) buyurmaktadır.

Zamana yemin ile başlayan bu sûrede; îman, amel-i sâlih, hakkı ve sabrı tavsiye ile ihyâ edilmeyen zamanların israf edildiği ve bir hüsran vesîlesi olduğu bildirilmektedir. Zamanı hakkıyla değerlendirebilenlerden istisnâ kaydıyla bahsedilmesi de, insanların bu hususta ekseriyetle aldandıklarına işâret eden acı bir hakîkattir.

Cenâb-ı Hak, kullarının zamanı kullanma husûsunda hüsrandan kurtularak ilâhî ikramlara nâil olabilmeleri için şu tavsiyede bulunmaktadır:

“Bir işi bitirince, hemen başka işe giriş, onunla uğraş! Hep Rabbine yönel, (O’na yaklaş!)”

(el-İnşirâh, 7-8)

Yâni ibâdet ve hayırlı işlerin biri bittiğinde hemen diğerine koşmak, herhangi bir zamanın ibâdetsiz ve hayırdan uzak geçmesine fırsat vermemek îcâb eder. Çünkü hayat, bize uhrevî saâdeti kazanmak için verilmiş bir nîmettir. Ölüm ise bir borç senedinin îfâ zamanını gösteren ödeme târihi gibidir. Bir tüccar, borcunu ödemek için hazırlık yapmak üzere alacaklıya bir senet verir. Bundaki vâde, o zaman zarfında ödenecek miktarı hazırlamak içindir. Dünyâ hayatı da bize âhireti kazanmak ve ilâhî rızâya nâil olmak için verilen bir mühletten ibârettir. Nasıl bir tüccar, ödeyeceği senedin vâdesini ciddiye almaz, kendisine tanınmış olan müddet zarfında hazırlıkta bulunmaz ve neticede ödeme günü büyük bir sıkıntıya düşerse, insanoğlu da Allâh’ın kendisine verdiği ömür mühletini iyi kullanmadığı takdirde hüsrâna uğramaktan kurtulamaz. Çünkü her insan, doğduğu andan itibâren, tahakkuk müddeti meçhul bir ölüm hükmü ile mahkûmdur. Bu hükmün gerçekleşme zamanı ise Azrâil -aleyhisselâm- ile karşılaşacağı andır. Üstelik senette ödeme târihi belli olduğu hâlde, insan ömrünün mutlak olan nihâyeti meçhul kılınmıştır. Bu da hesap vermeye her an hazır olmayı gerektiren, dehşetli bir gerçektir.

Tasavvufî terbiyenin en mühim esaslarından biri olan “Vukûf-i Zamânî” de zaman nîmetini çok hassas bir şekilde kullanmanın zarûrî olduğunu ifâde etmektedir. Buna göre nefsini tezkiye, kalbini de tasfiye etmek isteyen bir mü’min, ecelin meçhûliyeti dolayısıyla her an kendini muhâsebe mecbûriyetinde bulunduğunun idrâki içinde olup vaktini sâlih amellerle değerlendirmelidir. Lü*zum*suz işleri terk ederek mânâsız konuşmalardan uzak durmalı, yâni Hazret-i Mevlânâ’nın ifâdesi ile lisânını “sözün maskarası” olmaktan muhâfaza etmelidir. Zîrâ Cenâb-ı Hak Kur’ânî ifâde ile “kurtuluşa eren” mü’minlerin bir vasfını da şöyle beyân buyurmaktadır:

“Onlar boş ve faydasız şeylerden yüz çevirirler.” (el-Mü’minûn, 3)

“…Boş söz ve işlere rastladıklarında vakarla oradan geçip giderler.” (el- Furkân, 72)

Sâlih bir mü’min, her an ken*di iç âleminden haberdâr olup, istiğfar, hamd, şükür ve rızâ hâlinin hangi seviyede olduğunu tefekkür etmelidir. Her bir uzvunda mevcut olan sayısız nîmetleri ve onların şükrünü muhâsebe ederek gafletle tükettiği zamanlar için tevbekâr olmalıdır. Gaf*let*ten sa*kı*narak lüzumsuz i*stikbâl en*di*şelerin*den kur*tu*lmalı ve içinde bulunduğu hâ*lin ih*yâ*sıy*la meş*gûl olmalıdır. Diğer bir ifâdeyle “İb*nü’l-Vakt” yâni ömrünün ve husûsiyle fiilen içinde yaşadığı vaktin kıymetini bilen ve onunla en güzel şekilde âhiretine hazırlık yapan kâmil bir mü’min olma*lı*dır. Zîrâ zamanın boşa harcanması, en büyük nedâmet sebeplerindendir. Nitekim Allâh Rasûlü-sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Cennet halkı, başka bir şeye değil, sadece, dünyâda Allâh’ı zikretmeksizin geçirdikleri anlara, hasret ve nedâmet duyacaklardır!” (Heysemî, X, 73-74) buyurarak vakitlerin, ebedî hayat sermâyesi olacak hayırlı amellerle değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmıştır. Çünkü nîmetler elden gittiğinde, pişmanlık fayda vermez. O hâlde, fırsat eldeyken hayâtımızı sâlih amellerle değerlendirmek zorundayız. Her uzvun şükrünü hakkıyla edâ etmeye çalışmalıyız. Meselâ lisan nîmetini, kalblerimize şifâ olan zikrullâh ile ihyâ etme gayreti içinde olmalıyız.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, muhtereme Hafsa vâlidemize şu tavsiyede bulunmuştur:

“Yâ Hafsa! Çok konuşmaktan sakın. Allâh’ın zikri dışındaki çok konuşmalar kalbi öldürür. Fakat Allâh’ı çokça zikret! Çünkü bu kalbi diriltir.” (Ali el-Müttakî, I, 439/1896)

Cenâb-ı Hak iki husûsa çok dikkat etmemiz için bizi şöyle îkaz buyuruyor:

“Herhangi birinize ölüm gelip de: «–Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de SADAKA VERSEM ve SÂLİHLERDEN OLSAM!» demeden önce, size verdiğimiz rızıktan infâk edin.”

(el-Münâfikûn, 10)

Ömrünü ziyân edenlerin feryatlarını ve mâzeretlerinin geri çevrilişini canlandıran şu âyet-i kerîme de, ne kadar ibretlidir:

“Onlar orada imdâd istemek için: «–Ey Yüce Rabbimiz! Ne olur, bizi buradan çıkarıp dünyâya geri gönder de, daha önce yaptıklarımızdan başka, sâlih ameller yapalım!» diye feryâd ederler. Allâh Teâlâ onlara şöyle buyurur: «–Biz size, düşünüp ibret alacak ve hakîkati görecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem size peygamber de gelip îkâz etti. Öyleyse tadın azâbı! Zâlimlerin hiçbir yardımcısı yoktur!”(Fâtır, 37)

Hayattaki bütün nîmetlerde olduğu gibi zaman isrâfının ana sebebi de, ölümü lâyıkıyla idrâk edememek veya bu müthiş hakîkati kendimizden uzak görmek gafletidir. Hâlbuki hadîs-i şerîfte:

“Bü*tün zevk*le*ri kö*kün*den yok eden ölü*mü çokça ha*tır*la*yı*nız!” bu*yrulur. (Tir*mi*zî, Kı*yâ*met, 26) Bu îkâz-ı nebevîye rağmen devâm eden lâkaydîliklerin, günün birinde acı bir azap faslı olacağı muhakkaktır.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün:

“Ölüp de pişmanlık duymayacak hiçbir kimse yoktur.” buyurmuşlardı.

Ashâb-ı kirâm:

“–Onun pişmanlığı nedir yâ Rasûlallâh?” diye sordular.

Efendimiz:

“–Muhsin bir kişi ise, bu hâlini daha fazla artırmamış olduğuna; kötülük eden bir kişi ise o kötülükten vazgeçmemiş olduğuna pişman olacaktır.” buyurdular. (Tirmizî, Zühd, 59)

İnsan, kendi üzerinde ve kâinât manzûmesinde sergilenen ilâhî kudret akışlarına gönül gözüyle nazar ettiğinde, kendini, dünyâ hayâtını nasıl yaşaması gerektiği husûsunda düşünmeye mecbûr hisseder. İnsanı hayatta en çok alâkadar etmesi gereken en büyük gerçek de, “ölüm” hâdisesidir. O muhteşem vedâ ânı, insan için ne büyük bir ibret tablosudur. Ölümü bilen, fânî lezzetlere; âhiret yolcusu olduğunu bilen de dünyâ misâfirhânesindeki oyuncaklara aldanmaz, onlarla oyalanıp vakit kaybetmez. Âyet-i kerîmede:

“Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Biz onları hak bir sebeple ve hikmetle yarattık. Fakat onların çoğu bunu bilmezler.” (ed-Duhân, 38-39) buyrulmuştur.

Bütün fânî nîmetler bir kişide toplansa ve o, huzur ve saâdet içinde bin yıl yaşasa ne fayda!.. Sonunda gireceği yer, şu bastığımız kara toprağın altı değil midir?! İnsan ibret almaz mı ki, her fânî varlığın tâzelik ve zindeliği zaman değirmeninde dâimî bir sûrette öğütülmektedir. Âhiretten habersiz yaşanan bir dünyâda nefsânî hayâtı besleyen iltifatları kalıcı, dünyâ oyuncaklarını da sâhici zannetmek, ebedî istikbâl adına ne korkunç bir aldanıştır!.. İmâm Şâfî Hazretleri’nin ifâdesiyle:

“Kervanların, yolculuk esnâsında ev inşâ etmeleri akıl kârı mıdır?”

Böyle gâfilâne yaşanan bir hayat; çocuklukta oyun, gençlikte şehvet, erginlikte gaflet, ihtiyarlıkta elden gidenlere hasret, bin bir türlü çırpınış ve nedâmetten ibârettir. Hâlbuki ölüm, insanı her an pusuda beklemektedir. Âhiret düşüncesinden mahrum bir vaziyette dünya ferahlığı elde etmek için dünyâ süslerine bürünerek son gününe kadar fânî lezzetlerle yorulanların hâli, ne hazin bir ömür isrâfı ve ne acı bir tükeniştir!.. Hiç ölmeyecekmiş gibi zamanlarını helâk edenler, bir gün o ziyân ettikleri zamanlar için ne büyük bir nedâmet ve hasret duyacaklardır!..

Kendilerini nefsânî arzulara teslîm edenler, nefis planında ömürlerini devâm ettirmek için kabir ve onun ötesini düşünmekten sürekli kaçarlar. Bu bakımdan sînesine girecekleri ölüm, onlar için bir istikbâl endişesine dönüşür ve dehşetli bir kâbus kesilir. Çünkü her insan hayâl ettiği ve gönül verdiği dünyâda yaşamak ister. Bu dünyâyı îmâr ederek âhiretini harâbe hâline getiren bir kimse, hiç kâşâneyi bırakıp da harâbeye gitmek isteyebilir mi? Bunun aksine, âhiretini mâmûr eden bir mü’min de, ölümü kâbus gibi görüp, dehşet ve ıztırap içinde kıvranır mı?

Hazret-i Mevlânâ, dünyâ esâretinden kurtulup ebedî saâdete kavuşmanın yolunu şöyle gösterir:

“Mala mülke fazla sarılma ki, vakti gelince kolayca bırakabilesin! Hem kolayca verip gidesin, hem de sevap kazanasın! Sen, seni sımsıkı tutana sarıl ki, Evvel de O’dur, Âhir de O’dur.”

“İnsanların çoğu bedenlerinin ölümünden korkarlar. Asıl korkulması gereken husus kalblerin ölümüdür.

Her canlı için takdir edilmiş olan bir son nefes vardır ki, bunun bertarâf edilmesi ve dünyâ hayâtının belli bir müddet daha devâmı sağlanamaz. Zaman, -âdetullâh îcâbı- memur olduğu minvâl üzere akıp gitmeye devâm eder. Dünyâ hayâtında her şeyi satın almak veya geri almak az-çok mümkündür, lâkin geçen zamanı asla... Küçük bir altın parçasının çöpe atılmasına kimse kayıtsız kalamazken -ne tuhaftır ki-, milyonlarca altın vererek satın alınamayacak zamanın boş işlerle heder olmasına ekseriyetle lâkayd kalınmaktadır.

Feridüddîn Attar -kuddise sirruh-, öğütlerinde şöyle buyurur:

“Elden gittikten sonra dört şey geri döndürülemez: Ansızın ağızdan çıkan bir söz, yaydan fırlayan bir ok, olmuş bir kazâ ve boşuna harcanan bir ömür.”

Bir Hak dostu, zamânın kıymetini iyi idrâk ederek gaflete düşmememiz ve günlerimizi lâyıkıyla değerlendirebilmemiz husûsunda şu tavsiyelerde bulunur:

“Zaman zaman hastahânelere giderek hastaları ziyâret et! O muzdaripler gibi hastalıklara müptelâ olmadığını ve üzerindeki sıhhat nîmetini düşünerek hâline şükret! Zaman zaman hapishânelere giderek oradaki mahkumların bin bir ıztırapla dolu zindan hayatlarını tefekkür et! Cinâyetlerin bir anlık gaflet veya cinnet netîcesinde işlendiğini, diğer taraftan mazlûm olarak hapse düşüp o cefâya katlananların da bulunduğunu, onların yerinde kendinin de olabileceğini düşün! Allâh Teâlâ seni bu hâle düşmekten muhâfaza ettiği için O’na şükret! Oradakilerin selâmeti için de duâ et! Sonra kabristanlara git, oradaki mezar taşlarından hâl lisânı ile yükselen sessiz feryatları, âh u figânları dinle, ömür nîmetini kaybettikten sonra pişmân olmanın bir fayda vermeyeceğini düşünerek vakitlerinin kıymetini bil! Mezarda yatanlar için bir Fâtiha oku ve bundan sonraki günlerini hamd, şükür ve zikir ile değerlendirmeye gayret et!”

Demek ki bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ı hiçbir zaman ve mekânda unutmadan sâlihâne bir hayat yaşamaya gayret etmelidir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın! İşte onlar fâsık olanlardır.” (el-Haşr, 19)

Ebû Abdurrahmân es-Sülemî, zamanı ziyân etmenin ve dünyâdan başka kaygıları olmayan kimselerle fazla düşüp kalmanın, nefsin en büyük ayıplarından olduğunu bildirdikten sonra, bunun tedâvîsini şöyle îzâh eder:

“Zamanı, hayattaki en değerli şey bilmek ve çok değerli olan zamanı yine kendisi gibi değerli faâliyetlerle, yâni Allâh’ı zikretmek, dâimî bir ibâdet hâlinde olmak ve kalbe ihlâsı yerleştirmeye çalışmakla geçirmek îcâb eder. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: «Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi, müslümanlığının güzel olmasındandır.» buyurmuştur. (Tirmizî, Zühd, 11)”

Zamanın kıymetini takdîr edip onu kalbî bir teyakkuz içinde değerlendirmenin mecbûriyetini bildiren hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulur:

“Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganîmet bil: İhtiyarlığından önce gençliğini, hastalanmadan önce sıhhatini, fakirliğinden önce zenginliğini, meşgul zamanlarından önce boş vakitlerini ve ölümünden önce hayâtını!” (Hâkim, el-Müstedrek, IV, 341; Buhârî, Rikak, 3; Tirmizî, Zühd, 25)

“Kıyâmet gününde dört şeyden sorgulanmadıkça, kulun ayakları yerinden kımıldamaz:

1. Ömründen; onu ne ile yok etti?

2. Gençliğinden; onu nerede çürüttü?

3. Malından; onu nereden kazandı ve nereye sarf etti?

4. İlminden; onunla ne yaptı?” (Tirmizî, Kıyâme, 1)

“İki nîmet vardır ki, insanların çoğu bu nîmetleri kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.” (Buhârî, Rikak, 1)

Cenâb-ı Hak, lutfettiği maddî-mânevî bütün nîmetlerden âhirette biz kulları*nı hesâba çekeceğini birçok âyet-i kerîme ile beyân buyurmuştur. İslâm âlimleri, ilâhî hesâba mevzû olan en mühim nîmetlerin neler olduğu husûsunda farklı îzah*larda bulunmuşlardır: İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-, bunların, “emniyet, sıhhat ve boş vakit” olduğunu söylemiş, Muâviye bin Kurre -rahmetullâhi aleyh- de; “Kıyâ*met günü en şiddetli hesap, boş vaktin hesâbıdır.” buyurmuştur. (Bursevî, X, 504)


İmâm Gazâlî Hazretleri’nin vakit isrâfına karşı şu îkazı çok ibretlidir:

“Oğul! Farzet ki bugün öldün. Hayâtında geçirdiğin gaflet anlarına ne kadar üzüleceksin. Âh, keşke diyeceksin. Lâkin heyhât!”

Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri de şöyle buyurur:

“Dünyânın bir günü, âhiretin bin yılından hayırlıdır. Zîrâ kazanç ve kayıp keyfiyetleri bu dünyâya âittir. Âhirette artık kazanmak veya kaybetmek yoktur.”

Boşa harcanan zaman, telâfîsi mümkün olmayan acı bir kayıptır. Zîrâ geçmişe âit bütün dosyalar kapanmıştır. Ancak isrâf edilen zamanların nedâmetiyle; duâ, tevbe ve istiğfâra yönelerek her an Hakk’a ilticâ hâlinde bulunmak sûretiyle o kayıpların, hiç olmazsa mânen telâfîsi için gayret göstermeliyiz.

Hayat ırmağı çok hızlı bir şekilde akıp gitmektedir. İlâhî irâde ile tahdîd edilmiş olan fânî ömrümüzün günleri, bir bardağı dolduran damlalar gibidir. Her geçen gün, sınırlı hayatımızın bitme noktasına doğru ilerlediğimizi, dünyâdan bir gün daha uzaklaşıp kabre bir gün daha yaklaştığımızı unutmamalıyız. Ecel vakti bize meçhûl olduğundan, her an Azrâil -aleyhisselâm-ile karşılaşabileceğimizi hatırımızdan çıkarmamalıyız ki son nefesimizde kendi dramımızı seyretmeyelim. Şâir Necib Fâzıl’ın veciz ifadesiyle:

O demde ki perdeler kalkar, perdeler iner;

Azrâil’e “hoş geldin” diyebilmekte hüner!..

Dindarlık, sâdece Ramazan ayına ve muayyen günlere mahsus değildir; ömürlük bir takvâ hayatıdır. Bu bakımdan Ramazan’dan sonraki aylarda da zamanımızı değerlendirme husûsunda gafletten sakınmalıyız. Tıpkı Ramazân-ı Şerîf gibi ilâhî irâde ile sınırlandırılmış olan ömürlerimizi, kulluk heyecânı ve âdâbı ile geçirmeye gayret edelim ki; âhiretimiz, bayram günümüz olsun. İhlâslı niyet ve amellerle îfâ ve ihyâsına gayret ettiğimiz bu Ramazân’ımızı

-Rabbimizin lutfuyla- aynı rûhaniyet ve feyiz ile gelecek senenin Ramazân’ına bağlayabilme azmi içinde olmalıyız.

Diğer taraftan düşünecek olursak istikbâl; müjdeler kadar, tehlikelerle de doludur. Ömür takvimimizden kaç yaprağın kaldığı ve gelecek Ramazan’da hayatta olup olmayacağımız meçhûldür.

Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede buyurduğu vechile, yakîn (ölüm) gelinceye kadar kulluk hâlinde bulunmamızı1 ve müslümanlar olarak can verebilmemizi2 ihsân eylesin. İsraftan uzak bir ömür sürerek, iç ve dış âlemimizde îtidâl ve muvâzeneyi ikâme edebilmemizi ve lutfettiği zaman nîmetini hayr u hasenâtla tezyîn edebilmemizi cümlemize nasîb eylesin!

Âmîn!..

Dipnotlar: 1) Bkz. el-Hicr, 99. 2) Bkz. Âl-i İmrân, 102.

yasin
22.12.2008, 02:59
Osman Nuri Topbaş Hocaefendi

İlimde İsraf -3-
Hayâtın; rûhâniyet, zarâfet, nezâket ve mânâ kazanıp güzelleşmesi, israf ve emsâli menfîliklerden uzak durmayı gerektirir. Zîrâ israf; fertte, âilede ve toplumda felâketin habercisidir.

İnsana bahşedilen bütün nîmetler birer emânettir. Bu emânetler, gerçek teslim mahallini bulamayıp nefsânî arzuların sultasında israf edilirse, Allâh -celle celâlühû- bereketi alır.

İsraf, sadece mal ve mülkü hebâ etmek olarak anlaşılmamalıdır. Çünkü o, hayatın bütün safhalarıyla alâkalıdır. Bilmeliyiz ki, ömrü boş geçirmek bir israftır, faydasız ilimle meşgul olmak ve ilmi, menfaatlerine âlet etmek sûretiyle yanlış yerlerde kullanmak da büyük bir israftır.

İlimde İsraf

İlim, insanda yaratılıştan gelen tecessüs, yâni öğrenme meylini tatmîn eden ulvî bir faâliyettir. İnsanlık haysiyetinin zirvesini teşkil eden ilim; mü’mini, Cenâb-ı Hakk’ı yakından tanıma ve O’nu ibâdetlerle tekrîm etmenin kemâline ulaştırır.

İlimlerin en fazîletlisi “mârifetullâh”tır. Yâni Cenâb-ı Hakk’ı kalbde tanıyabilmektir. Bir imtihan dershanesi olan fânî cihanda, kulu bu netîceye ulaştıramayan, hikmete intikal ettiremeyen ve onu kalben Hakk’a vâsıl etmeyen bütün ilmî faâliyetler, insanın tabiatında var olan öğrenme meylinin isrâfını teşkil eder.

Kur’ân-ı Kerîm’de ilim tâbiri, kişiyi Allâh karşısında takvâ ve haşyet duygularına sevkeden bir vasıfta zikredilmektedir. Nitekim âyet-i kerîmede:

“Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibâdet eden, âhiret azâbından sakınan ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkârcı gibi) midir? (Rasûlüm!) De ki: «HİÇ BİLENLERLE BİLMEYENLER BİR OLUR MU?» Ancak akl-ı selîm sahipleri ibret ve öğüt alır.” (ez-Zümer, 9) buyrulmaktadır.

Bu âyet-i kerîme, sibak ve siyâkı, yâni öncesi ve sonrası ile birlikte tahlil edildiğinde bizlere, Allâh katında ilim ve cehâletin ne mânâya geldiğini çok açık bir sûrette beyân etmektedir. Buna göre gerçek mânâda sır, hikmet ve hakîkati “bilenler” zümresine dâhil olabilmek için dikkat edilecek başlıca hususlar şunlardır:

1. Geceleri secde ve kıyâm hâlinde olarak Cenâb-ı Hak’la kalbî berâberliği temin edebilmek,

2. Her an, her hâl ve her davranışımızda âhiretteki hesabın endişesi içinde olabilmek,

3. Rabbimizin merhametini ümîd ederek dâimâ O’na duâ ve ilticâ hâlinde olabilmek,

4. Takvâ üzere, yâni Rabbe yakınlaştırıcı bir hayat istikâmetinde yaşamak, iç âlemi Cenâb-ı Hak’tan uzaklaştırıcı menfî vasıflardan korumak ve üzerimizde cemâlî sıfatların tecellîsinin gayreti içinde olabilmek,

5. İhsân ehli olmak; cömert, güzel ahlâk sâhibi ve her an ilâhî müşâhedenin, yâni ilâhî kameraların altında bulunduğunun şuuru içinde olabilmek,

6. Kalbin ihtiraslardan muhâfazası için gereken her türlü gayreti göstermek,

7. Dînin yaşanması ve teblîği husûsunda karşılaşılan sıkıntı ve zorluklara sabretmek.

“Bilmeyenler”in belli başlı vasıfları ise şöyledir:

1. Küfür ve nankörlük,

2. Sadece başı dara düştüğü zaman Allâh’a yalvarmak, rahata erdiği zaman kulluk ve yakarışı terk etmek,

3. Nefsânî arzulara râm olarak insanları Allâh’ın yolundan saptırmak için O’na ortaklar koşmak. Nitekim âyet-i kerîmede; “Hevâ ve hevesini ilâh hâline getirenleri gördün mü?..” (el-Furkân, 43) buyrulur.

Bütün ilimler, Allâh Teâlâ’nın varlıklara ve hâdiselere koyduğu kâide ve kânunların tespit ve keşfinden ibârettir. İlimlerin terakkîsi de bu keşiflerin artırılması ile mümkündür. Lâkin sâdece Allâh Teâlâ’nın kâinattaki varlık ve hâdiselere koyduğu kâide ve kânunları tesbit etmek, kulu yaratılış hikmetine ulaştıran hakîkî mânâdaki “bilmek” değildir. Bilmek, sırf seyretmek de değildir.

Makbûl olan bilmek, dünyâya geliş ve gidişin sebebini kavramaktır, varlıkların hâl lisânından anlamaktır, hikmete âşinâ olarak bir sırrı çözebilmektir.

Bilmek, ilâhî ihtişam ve kudret akışlarına âşinâ olup ilâhî feyz ve tecellîlerden kalben nasîb alabilmektir.

Bilmek, ihtiyâca cevap vereni bulmaktır. İhtiyaç ise, âyet-i kerîmede bildirildiği üzere “müslüman olarak can verebilmek”1tir.

Bilmek, ölmeden evvel nefsin esâretinden kurtularak hakîkat sabâhına uyanabilmektir. Bilmek, ilâhî hesâba çekilmeden evvel, kendini hesâba çekebilmektir.

İlmî hakîkatlerde derinleşerek mârifetullâh deryâsına dalan Mevlânâ Hazretleri, zâhirî ilimlerin zirvesinde olduğu fakat henüz Hakk’a yakınlığın lezzetini lâyıkıyla tadamadığı devresini “HAMDIM”, ilâhî hazza nâil olduğu devreyi “PİŞTİM”, kâinattaki esrar tecellîlerinin kendisine bir kitap gibi açılıp ayân olduğu devreyi de “YANDIM” sözleriyle hülâsa etmiştir.

Hakîkaten, ilimde derinleşen bir insanın rikkat ve hassâsiyeti artar. Gerçek bir ilim, insanı hayret vâdilerinin seyyâhı eyler. İnsan, kâinattaki hikmet ve hakîkatlere vukuf kazandıkça, acziyetini, haddini bilir ve hiçliğini idrâk eder. Yâni nefsini bilir. Nefsini bilen de, Rabbini bilir.

Bilen, mahlûkâtın ve mülkün gerçek sâhibini tanır, Yaratan’dan ötürü yaratılanlara karşı engin bir şefkat ve merhamet kucağı olur.

Bilen, affeder; bilen, sabreder; bilen, sever. Bilen, Rabbinin rızâsını ve yakınlığını arar, onun için fedâkârlık bir lezzet hâline gelir.

Bilen, incitmez, incinmez. Onun lisânı, rahmet tevzî eder.

Bilen, dünyâ ile âhiret, yâni kul rızâsı ile Hak rızâsı arasında tercih yapmak mecbûriyetinde kaldığında, Hak rızâsına râm olur.

Bilen, ayakta iken, otururken, yanı üzerindeyken2, yâni her an “Bir” olan Rabbi ile beraber olmanın gayreti içinde olur.

Bilen, azamet-i ilâhiyye ve kâinattaki ilâhî kudret akışları karşısında dâimâ tefekkür hâlindedir. Nezâket, zarâfet ve hassâsiyet onda bir tabiat-i asliye olmuştur.

Bilen, gönül insanıdır.

Bilen, her yerde ve her ahvâlde huzur ve saâdeti bulur.

Bilen, kendini toplumdan mes’ûl hissedendir.

Bilen, vatanın, milletin, bayrağın emânet olduğunun idrâki içindedir. Zîrâ îmânın, ırzın, nâmusun, malın, canın muhâfazası; vatan ve milletin muhâfazası ile olur.

Bilen, “nefsin esâreti”nden kurtulmak için rûhânî bir hayat yaşama gayreti içinde bulunur.

Bilen, fânî dünyânın aldatıcı oyuncaklarıyla meşgul olmaktan kurtulmuştur. Kendine âit fânî mülkiyeti de kalbinin dışında taşır.

Bilen, kalbinin kasa olmasından, şöhret ve şehvetin şerrinden kurtulandır.

Bilen, servet, şehvet ve şöhretin “heyte lek” (gelsene bana) sûretindeki câzip dâvetlerine karşı “maâzallâh” (Allâh’a sığınırım)3 diyebilecek gönül kıvâmına sâhiptir.

Bilen, ilm-i ilâhînin azameti karşısında hiçliğini idrâk eder. Bilen, bilmediğini bilendir.

Bilen, ahmaklığı bertarâf ederek neyi bilmesi gerektiğinin şuuru içinde olandır.

Bilen, îmânın halâvetine nâil olduğu için îmânın meyvesi olan merhamet, hizmet ve tevâzû onda bir lezzet hâlindedir.

Bilen, “seyr-i bedâyî” yâni kâinattaki ilâhî sanat hârikalarının câzibesine hayranlık duyar. Bilen, cihânın dilinden anlar. Çünkü bilenle her şey konuşur.

Bilen, akıl ve kalb duyuşlarının âhengi içindedir.

Bilen, îmânın aşk ve vecdinin heyecânı içindedir.

Bilen, irfanla nasiplenir.

Bilen, sebepten Müsebbib’e, eserden Müessir’e, sanattan Sâni-i Mutlak’a ulaşır.

Rabbini kalbde tanıyıp bilen, her şeyi bilir, O’nu bilmeyen hiçbir şey bilemez. Zîrâ ahmaklaşmış, kalbi âmâ kesilmiştir.

Rabbini bilenlerin zirvesi Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyuruyor:

“Benim bildiğimi siz bilseydiniz, az güler çok ağlardınız... Sahrâlara dökülüp Allâh’a yüksek sesle (heyecan ve duygu derinliği içinde) yakarışta bulunurdunuz.” (İbn-i Mâce, Zühd, 19)

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- vefât ettiğinde, Abdullâh bin Mes’ûd -radıyallâhu anh-:

“–İlmin onda dokuzu gitti.” buyurdu.

Bunun üzerine sahâbe-i kirâm kendisine:

“–Daha içimizde âlimler var!” dediler.

İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- ise:

“–Ben mârifet ilminden bahsediyorum.” cevâbını verdi.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“…Allâh’tan, kulları içinde ancak ilim sâhibi olanlar (gereğince) korkar…” (Fâtır, 28)

Bu ilâhî beyândan da anlaşılacağı üzere kalbde Allâh’a karşı haşyet ve takvâ hisleri uyandırmayan bir ilim, Allâh katında makbûl sayılan, âyet ve hadislerde fazîletinden bahsedilen bir ilim değildir. Hal böyleyken bir de ilim tahsilinde birtakım bahânelerin arkasına sığınarak Allâh’ın emir ve nehiylerinden tâviz vermek, bâzı mânevî zaaflara kapı aralamak ve bunları mâzur ve meşrû görmek, ne müthiş bir aldanıştır!

Şüphesiz ki yerinde ve doğru olarak kullanıldığı takdirde dünyevî ilimler de gereklidir. Zîrâ dünyevî ilimler de, kaydettikleri terakkî ile beşer idrâkine azamet-i ilâhiyyeden yeni yeni deliller sunmaktadır. Böylece ilâhî sanatın ihtişâmı ve hârika tecellîleri daha derin bir vukûfiyetle kavranmaktadır. Bu meyanda zamânımızdaki fezâ çalışmalarından genetik ilminin kaydettiği terakkîlere ve teknolojik hârikalara kadar bütün ilmî faâliyetler de ilâhî kudret akışlarını, açık bir şekilde insanların müşâhedesine arz etmektedir.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur’ân’ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şâhid olması, yetmez mi?” (Fussilet, 53)

Gerçek ilimden murâd, fizik ve metafizik âlemde meknûz olan ilâhî sırlara vâkıf olarak “mârifetullâh”a nâil olabilmektir. Yâni Yüce Yaratıcı’nın varlık hakîkatiyle birlikte, ilâhî kudret akışları ve azamet tecellîlerine intikal ederek, bunlardan kalben nasip alabilmektir. Lâkin bütün ilmî terakkî ve keşiflere rağmen hâlâ ilâhî sanata intikâl edemeyecek derecede gafletle mâlül kalblere ne yazık!

İlmi, süflî ihtiraslarına âlet ederek topluma zulmedenler, hakîkatte ilme ihânet etmiş ve dolayısıyla dehşetli bir zihnî ve kalbî isrâfa düşmüş olurlar. Hâlbuki faydalı ilim için, insanoğlunun mâlül bulunduğu çeşitli nefsânî temâyül ve zaafları bertaraf etmek üzere akıl ve irâdenin Kur’ân ve sünnet ışığında terbiye edilmesi zarûrîdir. Bu terbiyeden mahrum bir şekilde tahsil edilen bir ilim, kişiyi menfî yollara sürükleyerek bir aldanış vesîlesi hâline dönüşebilir. Ne yazık ki bugün ilim tahsilinde kişinin sadece zihnî istîdatlarına bakılmakta, onun, ilmi lâyıkıyla taşıyabilecek kalbî fazîlet ve meziyetlere sâhip olup olmadığına dikkat edilmemektedir. Oysa ki, ebedî saâdet ve selâmet için, ilmin sırf zâhiren tahsîl edilmesi kâfî değildir.

Nitekim ilmini irfan hâline getirememiş bir kimse, faraza hukuk tahsili gördükten sonra, hak ve adâlet tevzî edeceği yerde bir zâlim veya cellat kesilebilir. Kezâ tıp tahsili yapmış bir kimse de, şifâ dağıtacağı yerde bir insan kasabı hâline gelebilir. İlmî kâbiliyetine rağmen, merhamet ve muhabbetten mahrum bir idâreci ise emri altındakilere zulmeden bir gaddar oluverir. Böyle kimseler, bir câhilin yapamayacağı zararı, ilim sâyesinde kat kat fazlasıyla ve kolaylıkla irtikâb edebilirler. İlimlerini yanlış yönde kullanarak israf ettikleri için de ebedî hüsrâna dûçâr olurlar.

Mevlânâ -kuddise sirruh- da Mesnevî’sinde bu hakîkate şöyle temâs eder:

“Hünerli, bilgili kişi iyidir ama, İblis’ten ibret al da (bilgin, kalbinle âhenk teşkil etmez ise kendine) fazla değer verme. Unutma ki, Hakk’ın rahmetinden kovulmuş olan mel’un İblis, yüzbinlerce yıl Allâh’ın en yakınlarındandı, meleklerin emîri idi. Bilgisi ve ibâdeti ile gurura kapıldı, nazlandı. Âdem

-aleyhisselâm- ile uğraştı. O’nu küçük gördü de pislik gibi rezil oldu gitti.”

Gerçekten, insanı gurur ve kibre sevk eden, sonunda da helâk girdabında boğan bir ilim, zâhiren güzel ve faydalı şeylerden ibâret olsa bile hakîkatte vebâlden başka nedir ki? Bunun için Allâh Rasûlü

-sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hak’tan ilim taleb ederken dâimâ:

“Yâ Rabbî! Senden ilm-i nâfî (faydalı ilim) istiyorum! Faydasız ilimden Sana sığınırım!..” (Müslim, Zikir, 73) şeklinde niyâz eylemiştir.

Bu cümleden olarak, ilmihâl bilgilerinin farz-ı ayn olması gibi meselâ tevekkül, ihlâs, riyâdan korunma gibi hususları bilmek ve yaşamak da farz-ı ayndır. Bunların ihmâl edilip tatbik edilmemesi, âhirette helâki mûciptir. İlm-i nâfîyi elde edemeyen kimseler, ne kadar çok şey bilirlerse bilsinler, en büyük hakîkat olan Hakk’a vuslattan mahrum kalırlar.

İmam Gazâlî Hazretleri, ilim öğrenmeyi zaman ve gayret isrâfı hâline getirmekten sakındıran nasîhatlerinde şöyle buyurur:

“Okuyup mütâlaa ettiğin ilimler, kalbini feyizlendirip ahlâkını güzelleştirici mâhiyette olmalıdır. Meselâ, ömrünün sonuna bir hafta kaldığını öğrensen, bu kısacık zamanda mutlaka sana fayalı olacak bir ilimle uğraşırsın. Hemen kalbini yoklar, dünyevî ihtiras ve menfaatlerle alâkanı keser, güzel huylarla bezenmeye çalışırsın. Hâlbuki insanın kavuştuğu her gün ve gecede ölmesi mümkün ve muhtemeldir. Buna göre, seçip meşgul olduğun ilimler, seni azamet-i ilâhiyye karşısında duygulandırıp mâneviyâtını düzeltecek ilimlerden olmalıdır.”

Velhâsıl ilim, çile işidir. İlmin hakîkati, yaşanmasıyla ortaya çıkar. Yaşanmayan ilim, âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere “kitap yüklü merkep misâli”4 mânâsız bir hamallıktır. İlim, kişiyi Hakk’a, hakikate, takvâya, sâlih amellere sevk ediyorsa ilimdir. Yoksa Şeytan’da da ilim vardı, Kârun da ilim sahibiydi. Fakat ilim, onların benliğini palazlandırarak onları dehşetli bir kibir ve gurura sürüklemişti. Onlar da bu nefsânî hazza râm olarak nefislerine aşırı bir îtimat duymuşlardı. Bu bakımdan ilim, lâyıkıyla hazmedilip amele dönüşmezse, ahlâka yansımazsa, şahsiyetin bir parçası hâline gelip irfâna yücelmezse, kulu “hiçlik”, tevâzû ve mahviyet iklîmine sevk etmezse, o ilmi tahsil adına verilen bütün emekler, israf olmuş demektir.

Şunu da unutmamak gerekir ki, Cenâb-ı Hak bütün hakîkat ve sırları insanoğluna Kur’ân-ı Kerîm ile armağan etmiştir. Bütün ilimlerin özü ondadır. Kâinatta yaş ve kuru ne varsa5 her şeyin hakîkati Kur’ân’da meknuzdur. Cenâb-ı Hak:

“Rahmân, Kur’ân’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyânı öğretti.” (er-Rahmân, 1-4) buyurmaktadır. Kur’ân, Cenâb-ı Hakk’ın insan nesline son tâlimatları, son mesajlarıdır.

Bugün milletimizin ve insanlığın en çok muhtaç olduğu ilim, Kur’ân ilmidir. Bu bakımdan günümüzde Kur’ân eğitimine daha çok revaç vermek gerekmektedir. Lâkin Kur’ân’ı lâyıkıyla anlayabilmek için de, onun rûhâniyet iklîmine girmek ve kalbî bir cevher olan takvâya sahip olmak îcâb eder. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, mü’minleri şöyle uyarmaktadır:

“Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.” (el-Furkân, 73)

“Andolsun ki Biz, öğüt alsınlar diye, bu Kur’ân’da insanlara her türlü misâli verdik.” (ez-Zümer, 27)

Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm, kendisiyle mutlaka kalbî bir alâka kurmamız gerektiğini bizlere beyân hâlindedir. Ancak bunun için de bedenî temizlik kadar kalbî temizlik, yâni mânevî eğitim zarûrîdir. Yine Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Onlar Kur’ân’ı (inceden inceye) düşünmüyorlar mı? Yoksa kalbleri kilitli mi?” (Muhammed, 24)

“İç âlemini temizleyen (kötü ahlâktan arınan) felâh buldu.” (eş-Şems, 9) buyrulmaktadır.

Hidâyet rehberimiz olan Kur’ân-ı Kerîm, bizleri tefekküre dâvet eder. Kur’ân-ı Kerîm, murâd-ı ilâhîyi dile getirdiğinden, Cenâb-ı Hakk’a yakın olanlar, onu daha iyi idrak ederler. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm’de:

“…Takvâ sâhibi olun, Allâh size öğretir…” (el-Bakara, 282) buyrulmaktadır. Bu sebeple her âyet bize kalbî seviyemiz derecesinde açılır ve derinleşir.

Kur’ân-ı Kerîm’de, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şahsında ümmete bir îkaz olarak şöyle buyrulmaktadır:

“…Eğer Sana gelen bu ilimden sonra, onların arzularına uyarsan, (işte o zaman) Allâh tarafından Sen’in ne bir dostun ne de bir koruyucun vardır.” (er-Ra‘d, 37) Rabbimizin, bu âyet-i kerîmede Kur’ân’ı “ilim” tâbiriyle vasfedişi de gösteriyor ki, biz mü’minler için öncelikle tahsil edilmesi gereken, Kur’ân kültürüdür ve Kur’ân’sız bir ilmî hayat düşünülemez. Fakat ne yazık ki zamanımızda bâzıları, Kur’ân-ı Kerîm tahsilini (kültürünü) ikinci, hattâ üçüncü plana atmaktadırlar.

Mü’minlerin evlâtlarına verecekleri Kur’ân eğitimini, bir ilim tahsili ciddiyetiyle değil de, basit bir yaz tatili programı veya boş zaman değerlendirme meşgalesi gibi görmeleri, yâni kuru kuruya bir mecbûriyet bertarâf etme gibi telâkkî etmeleri ne hazindir! Ana-babaların evlâtlarına karşı en büyük ihmâllerinden biri de, Kur’ân’ın mânâ ve muhtevâsına, tilâveti kadar önem vermemeleridir.

Allâh Teâlâ’nın beşeriyyete en büyük armağanı olan Kur’ân-ı Kerîm’e lâyıkıyla önem vermemek ve Kur’ân kurslarını küçümseyerek diğer tahsillere daha fazla ehemmiyet atfetmek, çıkmaz sokaklarda istikbâl aramaktır. Zîrâ insanoğlu, maddî gıdâdan ziyâde mânevî gıdâya muhtaçtır. Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

“Teni aşırı besleyip geliştirmeye bakma! Çünkü o, sonunda toprağa verilecek bir kurbandır. Sen, asıl gönlünü beslemeye bak! Yücelere gidecek ve şereflenecek olan odur. Rûha mânevî gıdâlar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış ve rûhî gıdâlar sun da, gideceği yere güçlü, kuvvetli gitsin.”

Nefsânî menfaatler, rûhânî hayâtımıza vurulan zincirler mesâbesindedir. Zîrâ menfaatperest bir gönülle Allâh’a gidilemez. Nefsânî arzulara meyil, bele bağlı bir taş gibidir; onunla ne yüzülür ne de uçulur. Mü’min, kendini hak ile meşgul etmezse bâtıl onu işgâl eder. Sâdî-i Şîrâzî ne güzel söyler:

“Sefahat âlemindeki insanların rûhu kendisinden iğrenir.”

Sefâletlerden saâdet ummak ne fecî bir şaşkınlıktır! İstikbâlde saâdeti bahşedecek olan, fânîlerin diplomaları değil, Cenâb-ı Hak’tır. Nitekim:

“…Göklerin ve yerin hazineleri Allâh’ındır. Fakat münâfıklar bunu anlamazlar.” (el-Münâfikûn, 7) âyet-i kerîmesi bu hususta ne büyük bir ilâhî îkazdır.

Unutmayalım ki toplumları gerçek ilim ve irfân ile yoğuracak olan rûh, kaba cüsseli kitapların üzerine kapanmış hodgâm bilgiçlerin rûhu değil, Kur’ân hikmetleri ile gönlünü derinleştiren, insanlığa merhamet ve huzur menbaı olan hizmet ehli sâlih mü’minlerin rûhudur.

Şâir Mehmed Âkif, kulluğa haysiyet kazandıracak ilmin muhtevâsını ve bunalan insan nesline muhtaç olduğu reçeteyi şöyle hülâsa eder:

Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı

Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı…

Yâ Rabbî! Bizleri, Kur’ân saâdetinden mahrum kalarak sefâletlerini saâdet zanneden bedbahtların hüsrânına düşmekten koru! Yarın ilâhî huzûrunda hesâba çekilmeden evvel kendimizi hesâba çekerek daha hassas bir kalbî kıvâm ile Sana kul olabilmeyi bizlere nasîb eyle! Gelgeç nefsânî sevdâlar ve gafletler sebebiyle şu fânî dünyâda ilâhî hudutları çiğneyerek ebedî saâdet hayâtımızı israf etmekten bizleri muhâfaza buyur!..

Âmîn!

Dipnotlar : 1) Bkz. Âl-i İmrân, 102. 2) Bkz. Âl-i İmrân, 191. 3) Bkz. Yûsuf, 23. 4) Bkz. el-Cum’a, 5. 5) Bkz. el-En’am, 59

yasin
22.12.2008, 03:00
Osman Nuri Topbaş Hocaefendi

Ahlâkî Kıymetlerde İsraf -4-
Ahlâk, Allâh Teâlâ’nın biz kullarında görmekten râzı ve hoşnud olduğu güzel huylardan ibârettir. İnsanoğlunun en büyük mazhariyetlerinden biridir. Zîrâ; “Allâh’ın ahlâkı ile ahlâklanınız.” (Münâvî, et-Teârîf, s. 564) hadîs-i şerîfi mûcibince güzel ahlâk, Allâh’ın cemâlî sıfatlarının, mü’min gönüllerdeki tecellîleridir.

Bu bakımdan mühim bir kulluk vazîfemiz olan güzel ahlâk sâhibi olmak, Allâh’a yakınlığımızın en bâriz alâmetlerinden biridir. Kulluk hayatımızın seviyesini taçlandıran ulvî bir kıymettir.

İnsanın izzet ve haysiyetini teşkil eden ahlâk, onun en belirgin kimliğini de ortaya koyar. Bu yüzden ahlâk, mahlûkât içinde insanoğluna âit üstün bir vasıftır.

Kâmil insan, bu imtihân âleminde ilâhî sanatın ince, zarif tezâhürlerini taşıyan bir hilkat âbidesidir. Erişilmez incelikler ve dibi görülmez derinliklerin müstesnâ bir numûnesi olarak yaratılan insan nesli, bu yüksek kıymetini, ancak ahlâkî değerlerle feyizlenmiş bir kulluk hayâtı yaşamakla muhâfaza edebilir.

Ahlâkın bir nevî mahfazası durumundaki kalb, nazargâh-ı ilâhî olmak gibi yüce bir şerefe mazhariyet istîdâdıyla yaratılmıştır. Hâl böyleyken, insanoğlu ten planında ve nefsânî arzular peşinde bir ömür sürüp kalb âlemini ahlâkî meziyetlerle tezyîn edemezse, insanlık ve kulluk haysiyetine ihânette bulunmuş, Hak katındaki yüce mevkiini hebâ etmiş olur. Bu ise, varlıklar içinde en güzel bir sûrette yaratılıp, ilâhî tekrîm ile müstesnâ bir şerefe mazhar kılınan insanın, bu ulvî kıymetini dehşetli bir isrâf ile ziyân etmesi demektir.

Ahlâkın gâyesi; kişiye dâimâ ilâhî kameralar altında olduğu idrâk ve şuurunu kazandırarak onu ham vasıflardan arındırıp İslâm’ın ideal insan tipi olan “insân-ı kâmil” hâline getirmektir. Nezâket, zarâfet, edeb, hayâ, cömertlik, şefkat, merhamet gibi yüksek hasletleri, tabiat-i asliye hâlinde insanın özüne nakşedebilmektir. Bu bakımdan ahlâk, dîn ve îmânın ayrılmaz bir parçası, hattâ onun rûhu ve özü mevkiindedir. Nitekim âlemlere rahmet olarak gönderilen hidâyet rehberimiz Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu yüce vazîfesini:

“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Muvatta’, Hüsnü’l-Hulk, 8) buyurarak hülâsa etmiştir.

Demek ki, ahlâkî güzelliklerden mahrum bir dînî hayat düşünülemez. Ahlâkî kıymetlerle tezyîn edilmeyen bir îman, mahfazasız bir mum ışığı gibidir ki, nefsânî ve şeytânî kasırgalar karşısında dâimâ büyük bir tehlike ve risk altındadır.

Bu itibarla, dînimizi ve îmânımızı güzel ahlâk ile âdeta mânevî bir zırh gibi muhâfaza altına almak mecbûriyetindeyiz. Nitekim Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde buyurmuşlardır ki:

“Cibrîl bana Allâh Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu söyledi:

«Bu dîn (yâni İslâm), Zâtım için seçip râzı olduğum bir dîndir. Ona ancak cömertlik ve güzel ahlâk yakışır. Müslüman olarak yaşadığınız müddetçe onu, bu iki hasletle yüceltiniz!»” (Heysemî, VIII, 20; Ali- el-Müttakî, Kenz, VI, 392)

İşte güzel ahlâk, dînî yaşayışta böylesine hayâtî bir ehemmiyeti hâizdir. Ahlâkî kıymetlerden habersiz bir yaşantı, hayâtın hazin bir isrâfı iken, bu kıymetlerden hisse almış nasipli kalbler ise îmânın hakîkî lezzet ve halâvetini tatma bahtiyarlığına ermişlerdir. Nitekim şu hâdise, güzel ahlâkın, insanı îman ve hidâyet iklîmine götüren mânevî bir köprü olduğunu ne güzel ifâde etmektedir:

Ashâb-ı kirâmdan Hakîm bin Hizâm adında güzel ahlâk sâhibi bir zât vardı. Aynı zamanda Hazret-i Hatîce vâlidemizin akrabâsından olan bu zât; son derece cömert, müşfik, hayr u hasenât sâhibi biriydi. Câhiliye devrinde kızlarını diri diri gömmek isteyen babalardan onları satın alır, hayâta kavuşturur ve himâye ederdi.

Birgün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Câhiliye devrinde yaptığım hayırlar var: Sadaka vermek, köle âzâd etmek, sıla-i rahim yapmak gibi… Bunlara mukâbil bana ecir verilir mi?” diye sordu.

Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“–Sen zâten, daha önce yaptığın bu iyiliklerin hayrına İslâm’la şereflendin!” buyurdu. (Buhârî, Zekât, 24; Müslim, Îman, 194-196)

Bu misâlde olduğu gibi, güzel ahlâkın ne muazzam bir bağ ile îmâna irtibatlı olduğunu gösteren birçok numûneler vardır. Bunlardan biri de, sâhip olduğu saltanat ve iktidardan gurura kapılarak ilâhlık dâvâsına kalkışan zâlim Firavun’un, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a karşı müsâbakaya çıkardığı sihirbazlardır.

Bu sihirbazlar, önceleri îmandan bîhaber yaşıyorlardı. Lâkin onlar da güzel ahlâkın îmâna anahtar olma sırrından nasipdâr olacak bahtiyar kimselerdi. Nitekim müsâbaka öncesinde Allâh’ın Peygamberi Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a nezâket ve hürmet gösterip öncelik hakkını onun tercihine bırakmaları, Cenâb-ı Hakk’ı hoşnûd etmiş olacak ki, daha o an gönüllerinde hidâyet muhabbeti neşv ü nemâ bulmaya başlamıştı. Ardından da şâhid oldukları mûcizevî tecellîler, o kalbî zeminde îman şerefini tatmalarına vesîle olmuştu. Hem de öyle bir îman ki, candan fedâkârlık mukâbilinde bile aslâ tâviz verilmeyen kâmil bir îman…

Hâlbuki sihirbazların îmânına vesîle olan mûcizeyi Firavun ve avenesi de seyretmişti. Fakat onlar, küfürlerine daha dehşetli bir inatla sarılma bedbahtlığına düşmüşlerdi. Netîcede sihirbazlar, Firavun tarafından hunharca şehîd edilmişti. Îmanlarında sebat gösterip şehâdet şerbetini içen bu âbide zâtlar, kıssaları Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilerek kıyâmete kadar gelecek bütün mü’minlere ulvî bir hâtıra olmak şeklinde ikinci bir ilâhî iltifâta daha mazhar olmuşlardır.

İşte nezâket, zarâfet, rikkat-i kalbiyye, cömertlik, merhamet gibi ahlâkî kıymetlerin ulvî berekâtı… Düşünmek gerekir ki Hak katında bu kadar büyük bir değeri olan güzel ahlâk, îman mahrumlarını, hayatta en büyük nîmet olan îman ile şereflendirmeye vesîle olursa, kim bilir îman ehlini ne ulvî mertebelere nâil kılar…

Diğer taraftan ahlâkî kıymetlerde isrâfa sürüklenmek, toplumların yozlaşmasına, netîcede de büyük felâketlere dûçâr olmasına zemin hazırlar. Bu ise büyük bir âhiret hüsrânıdır. Fert ve toplumların huzur ve selâmeti; güzel ahlâk sâhibi, yâni dindar, vatanperver, zarif ve ince ruhlu bir nesil yetiştirmekle mümkündür. Zîrâ Muhammed İkbâl’in dediği gibi; “Müslüman, dünyânın gidişâtından sorumludur.”

Bu bakımdan Rabbimiz, haddi aşarak israf çılgınlığına düşenlerin yoluna uymaktan bizleri nehyetmektedir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“İsrafçılara uyma! Onların işi gücü yeryüzünde fesat çıkarmaktır. Yeryüzünün ıslâhı için ise hiçbir gayrette bulunmazlar.” (eş-Şuarâ, 151-152)

Diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyrulur:

“Mü’minler arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu edenlere, işte onlara, dünyâ ve âhirette can yakıcı bir azap vardır.” (en-Nûr, 19)

Ahlâkî kıymetlerin başında gelen hayâ ve edeb nîmetlerinden mahrûmiyet, dîn ve îmandaki zâfiyet ve noksanlıktan kaynaklanır. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-; “Hayâ îmandandır.” (Buhârî, Îman, 3) buyurarak bu ahlâkî kıymetin, îmanla mühim bir alâkasının bulunduğunu beyân etmiştir. Buna göre hayâsızlık gibi ahlâksızlıkların toplumda yayılmasını isteyenler, o toplumun îmânına karşı en büyük cinâyeti işlemiş olurlar. Hâlbuki bütün hak dinlerin temel hedefi, tevhîd inancını yeryüzüne hâkim kıldıktan sonra güzel ahlâk ile yoğrulmuş sağlam bir ictimâî bünye tesis etmektir.

Ahlâksızlık ve azgınlık sebebiyle yaşanmış nice ilâhî intikam tecellîlerine şâhid olan dünyâ târihi, idrâk sâhipleri için ibret sahneleriyle doludur. Bunu görmek için yeryüzünde ibret nazarıyla dolaşmak kâfîdir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“(Rasûlüm! Sana karşı çıkanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zîrâ dolaşsalardı, elbette düşünecek kalbleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz, lâkin göğüsler içindeki kalbler kör olur.” (el-Hac, 46)

Toplumların ahlâksızlıkta haddi aşarak israf çılgınlığına düşmeleri, dünyânın bütünüyle helâki demek olan kıyâmetin alâmetlerindendir. Bu da, ahlâkî kıymetlerdeki isrâfın helâk edici vasfını sergilemektedir. Kıyâmete yakın meydana gelecek ahlâksızlık ve haddi aşmalar, birçok hadîs-i şerîfte şöyle haber verilmektedir:



“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, bütün endişe ve gayretleri karınları (mîde ve şehvetleri) için olacaktır; şerefleri, malları ile ölçülecektir; kıbleleri kadınları olacaktır; dinleri de dirhem ve dinarları olacaktır. İşte onlar mahlûkâtın en şerlileridir. Onların Allâh katında hiçbir nasipleri yoktur.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, XI, 192/31186)

“Öyle bir zaman gelecek ki, kişi helâlden mi haramdan mı kazandığına aldırmayacak!” (Buhârî, Büyû; 7)

“Öyle bir zaman gelecek ki, doğru söyleyenler yalanlanacak, yalancılar ise doğrulanacak. Güvenilir kimseler hâin sayılacak, hâinlere güvenilecek. İnsanlardan şâhitlik etmeleri istenmediği hâlde şâhitlik edecekler, yemin etmeleri istenmediği hâlde yemin edecekler.” (Taberânî, XXIII, 314)

“Öyle bir zaman gelecek ki, insanlar emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker’de bulunmayacaklar. (Yâni iyiliği özendirmeyecek, kötülükten de sakındırmayacaklar.)” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VII, 280)

Yine birgün Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“–İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o vakit mü’minin kalbi tuzun suda eridiği gibi eriyecek!” buyurdu.

“–Niçin eriyecek yâ Rasûlallâh?” diye sorulduğunda:

“–Kötülükleri görüp de onları değiştirmeye güç yetiremediği için.” buyurdu. (Ali el-Müttakî, Kenz, III, 686/8463)

Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anh-’ın şu rivâyeti de, ahlâkî kıymetlerde yaşanan zaaf ve israfların nasıl bir helâk sebebi olduğuna dâir bâriz bir misâldir:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bize yönelerek şöyle buyurdu:

«Ey Muhâcirler cemaati! Beş şey vardır ki, onlarla mübtelâ olduğunuzda, ben sizin o şeylere erişmenizden Allâh’a sığınırım. Onlar şunlardır:

1. Bir milletin içinde zinâ, fuhuş ortaya çıkıp nihâyet o millet bu suçu alenî olarak işlediğinde, mutlaka aralarında vebâ salgını ve daha önceki milletlerde vukû bulmamış başka hastalıklar (Aids vs.) yayılır.

2. Ölçü ve tartıyı eksik yapan her millet mutlaka kıtlık, (bereketin kalkması) geçim sıkıntısı ve başlarındaki hükümdarların zulmü ile cezâlandırılır.

3. Mallarının zekâtını vermekten kaçınan her millet mutlaka yağmurdan mahrum bırakılır (kuraklıkla cezalandırılır. Hattâ) hayvanları olmasa onlara hiç yağmur yağdırılmaz.

4. Allâh’ın ahdini (emirlerini) ve Rasûlü’nün sünnetini terk eden her milletin başına mutlaka Allâh kendilerinden olmayan bir düşmanı musallat eder ve düşman o milletin elindekilerden bir kısmını alır.

5. İmamları Allâh’ın Kitâbı ile amel etmeyip Allâh’ın indirdiği hükümlerden işlerine geleni seçtikçe, Allâh onların hesâbını kendi aralarında görür.»” (İbn-i Mâce, Fiten, 22; Hâkim, IV, 583/8623)

Cenâb-ı Hak, biz kullarını bu hâllere düşmekten sakındırmak üzere Kur’ân-ı Kerîm’de nice îkazlarda bulunmuş ve:

“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf, 18) buyurarak başıboş bırakılmadığımızı, yaptıklarımızın sürekli tâkip edildiğini bildirmiştir. Böylece bizleri kalbî bir teyakkuza dâvet etmiş, davranışlarımızda ilâhî hudutlara riâyet etmemizi, aşırılıklardan, azgınlıklardan, ifrat ve tefritten, boş şeylerle meşgul olup ömrü isrâf etmekten kaçınmamızı murâd eylemiştir. Nitekim davranışlarda ölçülü olmayı emrederek güzel ahlâkı öğütleyen pek çok âyet-i kerîme bulunmaktadır. Bunlardan ikisi şöyledir:

“O kimseler ki boş söz ve işlerden yüz çevirirler.” (el-Mü’minûn, 3)

“Yürüyüşünde tabiî ol ve sesini alçalt! Unutma ki seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokmân, 19)

Hakîkaten insanı ahlâkta isrâfa dûçâr eden başlıca davranış şekillerinden biri de “kabalık”tır. İncelik ve nezâket gibi ahlâkî güzellikleri terk etmek olan kabalık, âyet-i kerîmede bildirilen merkep misâlinde olduğu gibi, neredeyse beşerî fıtratı inkâr ve insânî hasletlere vedâ etmek gibidir.

İnsana yakışan konuşma üslûbu -Kur’ânî ifâdeyle- “kavl-i leyyin”1, yâni yumuşak bir lisandır. Cenâb-ı Hak, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı Firavun’a gönderirken, ona karşı bile yumuşak bir lisân kullanmasını emretmiştir. Yine Rabbimiz:

“Kullarıma söyle, en güzel sözü söylesinler!” (el-İsrâ, 53) buyurarak insanlara hitâb ederken nezâket ölçülerine riâyet etmemizi fermân eylemiştir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şahsında bizlere bir nezâket ölçüsü beyân etmek üzere diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyurmuştur:

“Allâh’ın rahmeti sâyesinde Sen insanlara yumuşak davrandın. Şâyet kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar etrâfından dağılıp giderlerdi.” (Âl-i İmrân, 159)

Diğer taraftan, her hususta olduğu gibi ahlâkî davranışlarda da îtidâle riâyet etmek şarttır. Aksi takdirde îtidâl kıvâmında makbûl olan birçok ahlâkî davranış, aşırılıkla, yâni isrâf ile îfâ edildiğinde kişiyi ifrat ve tefrite sürüklemektedir.

Meselâ güzel ahlâka âit bir davranış olan “tevâzû”da aşırıya kaçarak dolaylı bir övünme hâline bürünmek de tevâzûnun isrâfıdır. Hakîkaten bâzı insanlar, kendileri hakkında “mütevâzî” dedirtmenin nefsânî tatminkârlığı maksadıyla mütevâzî bir tavır takınırlar. Bu samîmiyetsiz ve riyâkâr hâl, aslında “tevâzûnun fahrı”ndan, yâni tevâzû kisvesi altında övünmekten ibârettir. Bunun zıddına, mütevâzî olmaya çalışırken tefrite sürüklenmek, yâni kibir sâhibi bir şahsın karşısında aşırı tevâzû göstererek zillete düşmek de ahlâkın diğer bir isrâfını teşkil eder.

Yine vakârı muhâfaza adına gurura kapılmak, beşerî münâsebetlerde, dostluklarda ve bilhassa âile hayâtında samîmiyetin ölçüsünü kaçırıp lâubâlîliğe dûçâr olmak gibi taşkınlıklar, ahlâkî davranışların aşırılığından, yâni isrâfından doğan bir ziyanlıktır. Demek ki ahlâkî davranışlarda ölçülü olmak, kime hangi dozda iyilik yapacağını ayarlamak da, ahlâkta isrâfa düşmemek için şarttır.

Meselâ, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, engin bir incelik ve hassasiyet göstererek, köle ve hizmetçilere hitâb husûsunda şöyle buyurmuştur:

“Sizden hiçbir kimse «kölem, câriyem» diye hitâb etmesin. Hepiniz Allâh’ın kullarısınız. Kadınlarınızın da her biri Allâh’ın kullarıdır. Onlara hitâb edecek olan kimse; «oğlum, kızım, yiğidim» diye seslensin.” (Müslim, Elfâz, 13)

Buna mukâbil, fısk u fücûr ile kalb âlemini zâyi eden ve gazab-ı ilâhîyi üzerine celbeden kimselere de derecelerine göre hitâb etmeyi emrederek:

“Münâfığa, «efendi» demeyiniz. Eğer onu efendi kabul edecek olursanız, Azîz ve Celîl olan Rabbinizin kızgınlığını üzerinize çekmiş olursunuz.” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Edeb, 83; Ahmed bin Hanbel, V, 346)

Demek oluyor ki, beşerî münâsebetlerde tevâzû, nezâket gibi ölçüleri numarasız gözlük gibi her yerde aynı tarz ve ölçüde kullanmak, ahlâkta isrâfa düşmektir. Zîrâ lâyığına muhabbet, müstahakkına husûmet beslemek ve bunun gerektirdiği gibi davranmak, ahlâkî bir zarûrettir. Mühim olan, her hususta olduğu gibi ahlâkî hususlarda da ilâhî ölçülere riâyet ederek îtidâl dengesini muhâfaza edebilmek ve böylece olgun bir mü’min karakteri sergileyebilmektir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bizzat kendi hayâtında İslâm ahlâkını büyük bir nezâket ve zarâfet üslûbuyla yaşamış ve ümmetine bu incelikleri üsve-i hasene (en güzel bir örnek) olan yüce şahsiyetiyle telkin etmiştir. Nitekim Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, bir topluluktaki suçlu şahsı bilse bile o kişinin ayıbını yüzüne vurmamış, muhâtabının hatâsını ona yakıştıramadığını îmâ etmek için de; “Bana ne oluyor ki ben sizi böyle görüyorum.” (Buhârî, Menâkıb, 25; Müslim, Salât, 119) buyurarak galat-ı ru’yeti kendisine izâfe etmiştir.

Yine bu incelik dolu terbiyevî metodun bir tezâhürü olarak, birgün mescidde bir yellenme kokusu duyunca, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-;“Deve eti yiyenler abdest alsın.” buyurmuş, böylece kusurlu şahsı küçük düşürmemek için onu belirsiz hâle getirip bütün topluluğu o kusurdan sakındırmıştır. Yâni bir kişinin gayr-i ihtiyârî meydana gelen bir ayıbını örtmek için oradaki bütün ashâbına yeniden abdest aldırmıştır.2

Zîrâ nebevî ahlâk, dâimâ merhametli, nâzik, ince ruhlu ve rikkat-i kalbiyye sâhibi olmayı telkîn ediyordu. Bu yüzdendir ki, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisine çölden gelen kaba insanların defâlarca; “Ey Muhammed! Ey Muhammed!” diye bağırmalarına mukâbil her defâsında onları hoş görür ve yumuşak bir üslûpla;“Buyrun, arzunuz nedir?” diye karşılık verirdi. (Müslim, Ebû Dâvûd)

Bu bakımdan, hatâlı insanları îkaz ve irşad gibi fazîletli amellerde de, muhâtapların idrâk seviyesini hesâba katmak ve bilhassa bu nebevî nezâket ve âdâba riâyet etmek îcâb eder.

Öte yandan güzel ahlâkın en mühim tezâhürlerinden olan “cömertlik” ve “infak” gibi fazîletlerde de usûl ve âdâba riâyet etmek, pek mühim bir şarttır. Aksi hâlde bir iyilik yaparken başa kakmak, minnet altında bırakmak, gönül kırmak, gurura kapılmak gibi kalbî galatlar, bu hayırların ecrinin zâyî olmasına, dolayısıyla o fazîletlerin isrâfına sebebiyet verir. Bunun içindir ki ecdâdımız, yaptıkları hayırlarda bir ahlâk zaafına düşmemek için kâbına varılmaz bir hassâsiyet sergilemişlerdir:

Ecdâdımız, akıl hastalarının bile insanlık haysiyetini korumak için böyle kimselere “muhterem âcizler” diye hitâb etmiş, toplumdan dışlanan cüzzamlılara merhamet elini uzatarak onlara “miskinler tekkesi” adı altında barınacakları mekânlar hazırlamışlardır.

Yüksek hayâ ve vakârından dolayı başkalarına ihtiyâcını arz edemeyen yaşlı ve kimsesiz hanımların onurunu korumak için de vakıflar kurmuşlardır. Bu ihtiyar hanımlara, temizlenmiş, yıkanmış, taranmış yün temin etmişler, onların eğirip iplik hâline getirdikleri bu yünleri, dolgun ücretlerle geri alarak bu yaşlı hanımlara ellerinin emeğiyle geçinme imkânı sağlayıp onları onure etmişlerdir.

Sadaka verenle alanın birbirine meçhul kalmasını temin maksadıyla câmilerde “sadaka taşları” ihdâs etmişlerdir.

Muhtaçlara dağıtılacak yemekleri, onların gönüllerini incitmemek için kapalı kaplarla gece karanlığında tevzî etmişlerdir.

Bezmiâlem Vâlide Sultan, kaba ve görgüsüz kimselerin yanında çalışan hizmetkârların kırdıkları veya zarar verdikleri eşyâ yüzünden azarlanıp haysiyetlerinin rencide edilmemesi için onların zararını tazmin eden bir vakıf kurmuştur.

Zîrâ Allâh Teâlâ, kullarının hor görülmesine ve nazargâh-ı ilâhî olan gönüllerinin incitilmesine râzı gelmez. Bunu çok iyi idrâk etmiş olan mübârek ecdâdımızın, İslâm ahlâkını yaşarken sergiledikleri edeb, nezâket, zarâfet ve hassâsiyet, bizler için mükemmel numûnelerdir.

Ayrıca, hac ve kurban ibâdetleriyle feyizlenen mübârek günleri idrâk etmekte olmamız vesîlesiyle şunu da hatırlatalım ki, bütün ibâdetler gibi hac ve kurban da, güzel ahlâkı kemâl hâlinde yaşamayı telkîn eder.

Hac, ihtivâ ettiği vazîfeler itibâriyle, insanı kâmil bir ahlâka, bunun için de kalbî hassâsiyetlere yönlendirir. Çünkü bu nâzik ibâdet; av avlamamak, avcıya avı dahî göstermemek, yeşil bir dal koparmamak, Allâh’ın mahlûkâtını incitmemek gibi kalbî rikkat ve hassâsiyet tezâhürleriyle doludur. Yine ihramlı iken yersiz münâkaşalara, refes, fısk ve cidâle yer yoktur.3 Yalnız Yaratan’dan ötürü yaratılanlara muhabbet, af, merhamet, nezâket ve bilhassa gönül kırmama zarûreti vardır.

Kurban kesmekten asıl maksat da, kurbanın mânâsındaki ilâhî hikmetlerden nasîb alarak âgâh bir gönülle, yâni Allâh’a teslîmiyet ve takvâ ile dolu rakik bir kalb ile kulluk edebilmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak buyurur:

“(Kurbanların) ne etleri, ne de kanları Allâh’a ulaşır. Allâh’a ulaşan, ancak takvânızdır...” (el-Hac, 37)

Velhâsıl, Rabbimiz bütün hayâtımızı güzel ahlâk dâiresi içinde, hassas bir yürekle ve insanlık haysiyetine yaraşır bir şekilde yaşamamızı emretmektedir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, ahlâkî meziyetleri insana ikrâm etmiştir. Diğer mahlûkât için ahlâk mevzubahis değildir. Hâl böyle iken insanın bu meziyetini hebâ ederek diğer mahlûkâta benzemesi ve hattâ onlardan daha şaşkın bir hâle düşmesi, insanlık şerefi adına ne acı bir kayıp ve ne fecî bir israf çılgınlığıdır!..

Rabbimiz, bizleri her türlü fenâlıklardan ve âhiretimizi hebâ edecek israflardan muhâfaza buyursun! Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in fem-i muhsinlerinden sâdır olan şu duâların berekâtından gönüllerimizi hissedâr eylesin:

“Allâh’ım! Yaratılışımı güzel kıldığın gibi ahlâkımı da güzelleştir!”

“Yâ Rabbî! Beni ahlâkın en güzeline ulaştır! Şüphesiz ona ulaştıracak olan ancak Sen’sin!”4

Âmin!

Dipnotlar:

1 Bkz. Tâhâ, 44.

2 Nitekim Peygamber Efendimiz’in bu uygulamasındaki nezâket hikmetini sezemeyip hâdiselerin sırf zâhiriyle yetinen Zâhiriye Mezhebi’nde “deve eti yemenin abdesti bozduğuna” hükmedilmiştir.

3 Bkz. el-Bakara, 197.

4 İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, X, 456

yasin
22.12.2008, 03:01
Osman Nuri Topbaş Hocaefendi

Tefekkürde İsraf -5-
Allâh Teâlâ, insanoğluna akıl, mantık ve tefekkür gibi husûsiyetler bahşetmiş ve onu diğer mahlûkattan üstün kılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’deki bütün misâlleri akıl sâhiplerine hitâben beyân etmiştir. Kullarının dâimâ tefekkür hâlinde olmasını, bütün varlıklara hikmet ve ibret nazarıyla bakmasını murâd etmiştir. Bu sebeple âyet-i kerîmelerde defâlarca; “Akletmez misiniz?”, “İdrâk etmez misiniz?”, “Tefekkür etmeniz için”, “Umulur ki düşünürsünüz.”, “İbret alın!” gibi ifâdelerle biz kullarını her dâim tefekküre dâvet etmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm, vahyin muhtevâsı içinde hakîkî değerini bulan akla işâret ederek on altı defâ

«Yâ ulil elbâb» yâni “ey akıl sâhipleri” diye hitapta bulunmuştur. Bu yüzden insanlık haysiyetine lâyık bir hayat yaşamak isteyen akıl sahipleri, Kur’ân’ın aydınlattığı tefekkür dünyâsına girmek mecbûriyetindedirler.

İslâm’ın insanlığa gösterdiği tefekkür ufku olmasaydı, sırf aklımızla birçok hakîkati hem idrâkten hem de ifâdeden âciz kalır, üstelik tefekkür nîmetini nefsânî menfaatlerimize âmâde kılardık. Bu bakımdan Kur’ân ve Sünnet’in irşad ve îkazlarına muhtâcız. Zîrâ insan tefekkürüne doğru bir yön verip ona sırât-ı müstakîm üzere yaşamanın esaslarını beyân eden yegâne rehber; Kur’ân ve Sünnet’tir.

Tefekkür, en mühim ibâdetlerden biridir. Makbul bir kulluk hayatı için, kâinat ve hâdisâtın hikmet ve sırlarına vâkıf olabilmek, bunun için de kalb âlemini tefekkürle derinleştirmek îcâb eder. Aklımızın meşgul olduğu bütün düşünceleri, gönlümüzdeki duyguları, hattâ alıp verdiğimiz nefeslere kadar her şeyi rızâ-yı ilâhî ile te’lif etmeye çalışmak, her mü’minin ufku ve hedefi olmalıdır. Zîrâ Allâh Teâlâ bizleri yüce zâtına kulluk etmek üzere yaratmıştır. Bu varlık hikmetimize muhâlif bütün düşünce ve davranışlar israf hudûduna girmekten kurtulamaz.

İnsana bahşedilen en muazzam nîmetlerden biri olan akıl, tek başına kişiyi hakîkate ulaştırmaya kâfî gelmez. İnsan tefekkürünün kıymeti, beyin ve kalb fonksiyonlarının âhenkli bir denge içinde işleyebilmesine bağlıdır. Sâdece beyne ve akla değer verilirse insan belki iyi bir dünyâ adamı, yâni menfaat insanı olabilir. Fakat kâmil bir mü’min olabilmek için, duyguların merkezi olan kalbin de mânevî terbiye ile eğitilip akla rehberlik etmesi îcâb eder. Zîrâ hissiyât merkezi olan kalb, tefekküre, tefekkür ise irâdeye yön verir. Bu demektir ki, bütün irâdî fiillerin temel sâikı kalbdir. Orada yerleşip kök salan hislerdir. Bu bakımdan onun ilâhî emirler çerçevesine oturtulması, diğer uzuvlardan daha ehemmiyetlidir.

Kalb âlemi, Kur’ân ve Sünnet nurlarıyla aydınlanmış kişinin aklı hakîkate âşinâ olur. Akıl ve kalb, îlâhî menbâdan feyizlenmek kaydıyla kişiyi hayra ve hakîkate vâsıl edecek yapıda yaratılmıştır. Bu yüzden gerçek tefekkür, vahiyle feyizlenmiş bir akıl ve gönlün buluştuğu noktada başlar.

Aklın tâkati dışındaki mevzûları tefekküre kalkışmak da, tefekkürün diğer bir isrâfıdır. Allâh’ın sıfat tecellîlerini, Kur’ân, kâinât ve insanın kendi yapısındaki husûsiyetleri tefekkür etmek zarûrîdir. Lâkin Allâh’ın Zât’ı üzerinde düşünmek, kaderin sırrını ve hikmetini bütünüyle çözmeye çalışmak gibi beşer tâkatinin üstündeki mevzûlarda tefekküre kalkışmak, bir nevî zihin isrâfıdır. Bu hâl, Kur’ân ve Sünnet tarafından da men edilmiştir. Zîrâ nasıl ki gözün bir görme mesâfesi, kulağın bir duyabilme hudûdu var ise, aklın da bir idrâk tâkati vardır. Bu sebeple akıl, vahyin içinde bir değer kazanır. Bu itibarla ilâhî hakîkatleri tefekkürsüzlük, bir felâket sebebi olduğu gibi, aklın, haddini bilmeyip kendini aşan işlere atılması da insanı isrâfa ve netîcede âhiret hüsrânına dûçâr eder.

Nefsânî arzular zemîninde, gurur, kibir gibi kalbî marazların tasallutu altında ve selîm bir kalbin irşâdından mahrum hâldeki bir aklın tefekkürü, aslî mecrâsından çıkar; insanı, şeytan misâli azgınlığa ve sapıklığa sevk eder. Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- şöyle buyurur:

“Şeytanın aklı kadar aşkı da olsaydı, bugünkü iblis durumuna düşmezdi.”

Demek ki akıl, tek başına bir değer ifâde etmez. Onun kalbî hassâsiyetlerle yönlendirilmesi şarttır. Şâyet kalbdeki hislere mânevî terbiye ile rûhâniyet kazandırılabilirse, aklın dümenini ele alıp ona istikâmet vermek mümkün olabilir. Hisleri kontrol altına alabilmek çok zordur. Fakat duygularımızı rızâ-yı ilâhî ile te’lif etme gayreti içinde olmamız da şarttır. Bunun yolu, Kur’ân ve Sünnet iklîminde tefekkürden geçer. Böyle bir tefekkür ile açılan ufuklarda Allâh’ın lutuf ve ikrâmı ile fikriyâtımız gibi hissiyâtımız da rızâ-yı ilâhî ile me’lûf hâle gelir.

Hislerin mekânı olan kalb, aynı zamanda îmânın da merkezidir. Çünkü îman; ulvî bir histir, yüce bir duygudur. Nitekim îman, akılla değil, kalb ile tasdiktir. Kâinâttaki ilâhî sırlar da ancak îmanlı bir kalbe bağlı akıl vâsıtasıyla keşfedilebilir. Bunun içindir ki dînin en mühim ve en hassas meselesi îmandır. Zîrâ îman, hiçbir zaman tâviz, yâni nefsânî bir hoşgörü kabul etmez. Çünkü bir camda saç kılı kadar bir çatlak olsa, o çatlak zamanla büyür ve neticede cam kırılır. Kalb âleminde kara bir leke, yâni bir çatlak oluşturmamak için de hep uyanık ve rikkat sâhibi olmak gerekir.

İbâdetlerde huşû, ecrin artmasına; buna mukâbil gaflet ise ecrin azalmasına sebebiyet verir. Lâkin tefekkürün nefsâniyete kayarak kalbde bir çatlak meydana getirmesi, îmânı tehlikeye atar. Îmanda gaflet, -Allâh korusun- ayak kaydırır.

Bunun sayısız misâllerinden biri de Kârun’dur. Kârun, mâzisi itibâriyle sâlih bir zât iken Cenâb-ı Hak ona büyük bir servet ihsân etti. Fakat o şımarıp azgınlaştı, nefsine aldanarak bu serveti kendi dirâyetiyle elde ettiğini iddiâ etti. Hattâ iyice ileri giderek Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a karşı tavır almaya yeltendi. Cenâb-ı Hak da onu dayandığı servetiyle berâber yerin dibine gömdü. Âyet-i kerîmede onun âkıbeti şöyle beyân edilir:

“Nihâyet Biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allâh’a karşı kendisine yardım edecek herhangi bir topluluk olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.” (el-Kasas, 81)

Kalbin îman zemîninden kayması, ekmek kesen birinin, bıçağı bir anlık gaflet netîcesi kaydırıp bir tarafını kesmesi gibidir. Bıçağın kayması bir anlık hâdisedir. Hisler de böyle âniden gelişir. Vücudda en hür uzuv, hislerin merkezi kalbdir. Kalbin temâyülleri her an değişebilir. Kalb, Rahmân’ın iki parmağı arasındadır. Onda Hâdî sıfat-ı ilâhiyyesi gibi Mudill sıfat-ı ilâhiyyesinden de bir nasip vardır. Bunların ne zaman diğerine galebe çalacağı meçhuldür.

Diğer bir misâl de Kur’ân’da ibretlik kıssası nakledilen Bel’am bin Baura’dır. Nitekim bu zâtı da bir anlık nefsine meyletmesi mahvetmişti. O da vaktiyle Allâh’ın sâlih kullarından biriydi. Sayısız kerâmetleri vardı, duâları makbûldü. Bir an hevâsına meyletmesi, yâni aklının dizginlerini nefsinin eline bırakması, helâkine sebep oldu. Onun bu hâli Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilir:

“Onlara, kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın tâkibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu bu âyetler sâyesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyâya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.” (el-A’râf, 175-176)

Yukarıda da beyân edildiği üzere, aklı vahyin dışında ve nefsin arzuları doğrultusunda kullanmaya kalkışmak, insanı ahmaklaştırır; âyette misâli verilen şaşkınlığa dûçâr eder. Bu yüzden Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- duâlarında:

“Yâ Rabbî! Beni göz açıp kapayıncaya kadar olsa dahî nefsime bırakma!..”1 diyerek bizlere örnek bir mü’minin hâlet-i rûhiyesini sergilemiştir.

Demek ki îmânımızı muhâfaza için, kendimizi dâimâ havf ve recâ, yâni korku ve ümit arasında bir duygu eğitimine tâbî tutarak tefekkürümüze yön vermek durumundayız. Son nefeste îman ile can verebilmek için, ömür boyu kalbî rikkat ve uyanıklık içinde bulunmalıyız. Nitekim Cenâb-ı Hak da âyet-i kerîmede:

“Ey îmân edenler! Allâh’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) buyurmaktadır.

Meselâ muhabbet ve buğz duyguları da, Allâh için olmaz ise, buğz edilmesi gerekene muhabbet beslenir, muhabbet duyulması gerekene de buğz edilirse bu da bir mânevî felâket olur. Muhabbeti lâyıkına, husûmeti müstahakkına tevcih etmek şarttır. Sâlihlere muhabbet, saâdet ihsân eder. Âyet-i kerîmede:

“Ey îmân edenler! Allâh’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119) buyrulur.

Diğer taraftan bir din düşmanına muhabbet ise, felâket getirir. Bu bakımdan yine âyet-i kerîmede:

“…Zâlimler topluluğu ile oturma.” (el-En’am, 68) buyrulur. Demek ki tefekkürümüzün makbul bir temele dayanması için duygularımızın da ilâhî menbâdan feyizlenerek terbiye edilmesi şarttır.

Diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyrulur:

“Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklîf ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zâlim, çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72)

İnsan, yüklenmiş olduğu ilâhî emânetin ağırlığını lâyıkıyla takdîr edememiş olduğundan, âyet-i kerîmede zalûm (çok zulmedici) ve cehûl (çok câhil) sıfatlarıyla zikredilmiştir. Bu, aynı zamanda emânetin ağırlığını tebârüz ettirerek insanları intibâha dâvet etmek içindir. “Zalûm” ve “cehûl” sıfatlarından kurtulabilmemiz, “amel-i sâlih” sâhibi olup zâhirî ve bâtınî ilmimizi tefekkürle irfâna dönüştürebilmemize bağlıdır. Nitekim Rabbimiz, Asr Sûresi’nde insanın hüsrandan kurtulması için îman etmek, amel-i sâlih sâhibi olmak, hakkı ve sabrı tavsiye ederek ictimâî ibâdetlerde bulunmak gerektiğini bildirmektedir. İhtivâ ettiği özlü ve derin hakîkatler sebebiyle İmâm Şâfiî -rahmetullâhi aleyh- bu sûre hakkında:

“İnsanlar Asr Sûresi’ni hakkıyla tefekkür ve tedebbür etseler, bu onlara kâfî gelir.” demiştir. (İbn-i Kesîr, Asr Sûresi Tefsîri)

Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de bizlere engin bir tefekkür ufku sergiler. Bu meyandaki âyet-i kerîmelerden birinde şöyle buyrulur:

“Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allâh’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler: ) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbîh ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Âl-i İmrân, 191)

Yeryüzü ve semâvât gibi mekâna dâir; gece ve gündüz gibi zamâna dâir ilâhî kudret tecellîleri, akıl sâhipleri için hep Cenâb-ı Hakk’a yaklaşabilmenin dâvetçileri durumundadırlar. Cenâb-ı Hak, kâinâtın hâl lisânına âşinâ olabilmemizi arzu etmektedir. Zîrâ bütün varlıklar, kalbi ilâhî neş’elere teşne olan insanla konuşur. Zerreden küreye kadar her şey insana Rabbinin azametini hatırlatır.

Kâinâttaki ilâhî azamet tecellîlerini tefekkür, kulu tevâzû ve “HİÇLİK” iklîmine götürür. Bir mü’minin olgunluğu da, Rabbine karşı acziyetini ve haddini idrâk edebilmesine bağlıdır. Kişinin Rabbine karşı her an “hiç”liğini, zayıflığını îtirâf etmesi gerekir ki gurur ve ucub illetini bertarâf edebilsin. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- duâlarında:

“Yâ Rabbî! Biz Sen’i Sana lâyık bir mârifetle tanıyamadık...” (Münâvî, II, 520) buyurmuş ve istiğfâr etmiştir.

Hayatta acziyeti, çâresizliği tatmayan insanın nefsi azgın bir aygıra döner. Firavun, Nemrut, Kârûn, Hâmân ve emsâlleri gibi… Böylelerine zulümler, tatlı bir musîkî gibi hoş gelmeye başlar.

Diğer taraftan kişiyi acziyet içinde kıvrandıran iptilâlar, hastalıklar, musîbetler, ders alınabilirse o kişi için hakîkatte bir hayır olur. Zîrâ onu çâresizlik, acziyet, hiçlik, tevâzû ve mahviyet iklîmine götürür; kalbinin derinliklerinden “aman yâ Rabbî” diye inletir.

Yine insanlar, çektikleri çileler ve aştıkları engeller nisbetinde rûhen olgunlaşıp mukâvemet kazanırlar. Hak Teâlâ bu hikmete binâen peygamberlerini ve sâlih kullarını derecelerine göre çile çemberinden geçirmiştir. Bu onlar için apayrı bir lutuf tecellîsine dönüşmüş, rûhâniyetlerinin tekâmülüne vesîle olmuştur.

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî şöyle buyurur:

“İdrâk sahipleri için ağaçlardaki her bir yaprak mârifetullâh (yâni Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanıyabilme) husûsunda mufassal bir kitaptır. Gâfiller için ise bütün ağaçlar tek bir yaprak bile değildir.”

Hissiyât ve idrâkimizin kâinattaki ilâhî sırları alıcı hâle gelmesi, tefekkürle yoğrulmuş bir idrâk ve kalbî derinlik ister. Kâinattaki ilâhî kudret akışları âdeta sessiz ve sözsüz ilâhî şiirlerdir. Bu ilâhî şiirler, kalblerdeki duyuşlar nisbetinde derinleşir. Engin bir kalb âlemine sahip olan Hak dostları, kâinattaki ilâhî sanat eserlerine derin bir kuyuya bakar gibi nazar ederler. Oradan mânâ iklimlerine yol alırlar. Duyan bir gönlün, gören bir kalbin hâlini ifâdeye kelimeler yetişmez, lisanlar bundan âciz kalır. İşte böyle bir kalbî hassâsiyet ile kâinâtı seyredenler, Rabbimizin tabiatta sergilediği sonsuz hârikalardaki ilâhî sanatın zevkine ererler. Sermâyesi aynı toprak olan bitkilerin rengârenk yaprak ve çiçeklerine, bunlardaki menevişlere, ağaçların renk, koku, lezzet ve şekilde sonsuz farklılık arz eden meyvelerine, ancak bir iki haftalık ömrü olduğu hâlde, kelebeğin kanatlarındaki hârika desenlere nazar ederler ve varlıkların “lisân-ı hâl” denilen sırlı beyânlarına kulak kabartırlar. Böyleleri için bütün bir kâinât, artık okunmaya hazır bir kitap gibidir.

Akıl ve gönül âlemleri kuru ve sığ hâlde bulunan gâfiller ise her şeyin dışındaki kabuğu seyrederler de içindeki mâneviyât incilerinden habersiz kalırlar. Hazret-i Mevlânâ bu hâli ne güzel ifâde eder:

“Dünyâya gönül verenler tıpkı gölge avlayan avcıya benzerler. Gölge nasıl onların malı olabilir? Nitekim budala bir avcı, kuşun gölgesini kuş zannetti de onu yakalamak istedi. Fakat dalın üzerindeki kuş bile bu ahmağa şaştı kaldı.”

Bir Hak dostu şöyle buyurur:

“Bu cihân, âkiller için seyr-i bedâyî (akıl sahipleri için esrâr ve sanat-ı ilâhiyeyi kalben seyredebilmek), ahmaklar için de yemek ile şehvettir.”

Hakîkaten cihâna ibret ve hikmet nazarıyla bakan ârif gönüller, her şeyde farklı bir nükte sezer ve bu âlemden hikmetler devşirirler. Gâfiller ise; “Aman canım, bugün dünyâdan kâm almaya bak, buraya tekrar mı geleceksin!” diyerek kalblerindeki karalığı ve çatlağı büyütürler.

Hazret-i Mevlânâ, aklımızı başımıza alarak hâlimizi tefekkür etmeye ve bu âlemdeki varlık hikmetimizi düşünmeye şöyle dâvet eder:

“Şu insan toplumunu ibretle seyret!.. Yaşadığın bu âlemdeki bunca ilâhî azamet ve kudret akışlarını gördüğün hâlde neden körleşiyorsun, aptallaşıyorsun da bedeninin ve menfaatlerinin arzuları sana dağlar gibi büyük, selîm bir tefekkür ise karınca misâli küçük görünüyor? Ey esfel-i sâfilîne, (aşağılıkların en aşağısına) düşen kişi! Taşın nasıl bir şeyden haberi yoksa senin de tefekkür dünyâsından öyle haberin yok. Sen ne yazık ki tefekkürünü zâyî ederek en büyük lezzetten mahrum kalmışsın!”

Tefekkür nîmetinin, nefsânî arzulara râm edilmesi ne hazindir. Tefekkürsüzlük, kalbin tembelliği ve ahmaklık alâmeti; duygusuzluk da kalbin kör ve sağır kesilmesidir. Bunca ilâhî tecellîler karşısında kalbin duyarsız kalması, insanlık haysiyetiyle bağdaşmaz. Kâinâtı alık ve abus bir çehre ile seyretme gafleti, mânevî bir felâkettir. Bu hâl, âyet-i kerîmede şöyle beyân edilir:

“(Rasûlüm! Sana karşı çıkanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zîrâ dolaşsalardı elbette düşünecek kalbleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; göğüsler içindeki kalbler kör olur.” (el-Hac, 46)

Mevlânâ Hazretleri, tefekkür nîmetini yanlış yerlerde kullanmayı; “altın bir kaba süprüntü koymaya” benzetir. Bu ise, altından da kıymetli olan tefekkür ve tahassüs nîmetlerini, bayağı ve süflî arzulara zebûn ederek israf etmek demektir. Velhâsıl, tefekkür; doğru bir şekilde ve doğru bir zeminde yapılmalıdır. Aksi hâlde aslî mecrâsını bulamayan tefekkürler kişiyi hüsrâna sevk eder. Nitekim ilâhî îkazlara kulak tıkayıp tefekkür nîmetini nefsânî arzuları uğrunda ziyân edenlerin âhiretteki pişmanlıkları âyet-i kerîmede şöyle beyân edilir:

“Onlar, orada şöyle feryâd ederler: «Ey Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapageldiklerimizden başka sâlih ameller işleyelim.» (Onlara): «Size düşünecek olanın düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın azâbı! Çünkü zâlimleri kurtaracak yoktur.» (denilir).” (Fâtır, 37)

Demek ki ebedî hayatta selâmet bulmak için dünyâ hayatında aklı yerli yerince kullanmak zarûrîdir. Duygu ve düşüncelerimizi şeytânî ve nefsânî arzulardan değil, ilâhî menbâdan feyizlendirmek gerekir. Mevlânâ Hazretleri bu hususta uyanık olmanın lüzûmuna dikkat çekerek şöyle buyurur:

“İçimize doğan, bizi rahatsız eden şeytânî düşünceler, hayâller, vesveseler kalbimize batan, görünmez dikenlerdir. Bu dikenler, bir kişiden değil, binlerce kişiden gelip kalbimize batmaktadır.”

Bu yüzden kalbimizin mânevî âhengini bozup, tefekkür ve tahassüs melekelerini ifsâd edecek nefsânî ve şeytânî vesveselerden korunmak îcâb eder. Nasıl ki bir radyonun frekansı doğru ayarlanmadığında net bir ses vermezse; kalb de bunun gibi yanlış hisler ve gaflet netîcesinde helâke dûçâr olur. Balıklar deniz vasatında, karadaki mahlûkât atmosfer vasatında hayâtiyetini idâme ettirebilir. İnsan rûhu da ancak Kur’ân ve Sünnet’in nurlu iklîminde saâdete nâil olur.

İnsanı şeytânî yaldızların aldatıcılığından ve nefsânî hazların sarhoşluğundan kurtararak âgâh bir gönül sâhibi kılan en mühim tefekkür ufku, şüphesiz ki ölümü düşünmektir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.” (Kâf, 19)

Hadîs-i şerîfte de; “Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayınız!” (Tirmizî, Kıyâmet, 26) buyrulur.

Olgun insanlar, daha bu dünyâda iken toprak altı bilmecesini çözerek o âleme hazırlık yapabilenlerdir. Tefekkürler ve gayretler toprak altındaki muammâda derinleşmedikçe, bu istikbâl diyârının sırrına erilemez. Beşik ile tabut arasındaki bu kısa yolculuğu kalbî bir teyakkuz ve tefekkür iklîminde lâyıkıyla idrâk edebilmek, her akl-ı selîm sâhibi için zarûrîdir. Beşer tefekkürü ile kavranmasına imkân bulunmayan bu istikbal düğümünü hâlledebilmek, ancak vahyin irşâdına gönül vermekle mümkündür. Aksi hâlde, kuru bir korku ile ölümden kaçmak, beyhûde yorulmaktır. Cenâb-ı Hak biz kullarını cennetine dâvet etmektedir. Bu sebeple de bizleri gafletten îkâz etmektedir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakîkaten huzûrumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minûn, 115)

Bu îtibarla Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, tefekkür ve tahassüslerimizin dünyâ esâreti ile zâyî olmasından Allâh’a sığınarak:

“…Allâh’ım! Dünyâyı en büyük düşüncemiz ve gâyemiz, ilmimizin ulaşabileceği son nokta kılma!..” (Tirmizî, Deavât, 79) diye duâ etmiştir.

Yine Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, yatarken okudukları duâlarında bile bizleri tefekküre dâvet etmiş, muhtaçların hâlini düşünerek dâimâ Cenâb-ı Hakk’a hamd ve şükür hâlinde bulunmamız gerektiğini şöyle beyân etmiştir:

"Elhamdulillahillezi etamenâ ve sekâna ve kefânâ ve âvânâ feküm mimmen lâ kâfiye lehü velâ mü'vi"

“Bizi yedirip içiren, koruyup barındıran Allâh’a hamd olsun. Koruyup barındıranı bulunmayan nice kimseler var.” (Müslim, Zikir, 64)

Hakîkaten insanın uykuya dalmadan önce, nâil olduğu nîmetleri tefekkür etmesi ve bunlardan dolayı Cenâb-ı Hakk’a şükretmesi mühim bir kulluk vazîfesidir. Düşünmek gerekir ki, dünyâda nice insanlar aç ve susuz yatarken tok olarak uyumak, tehlikelere mâruz bulunan veya ihtiyaç içinde kıvranan sayısız kimseler varken ihtiyaçları giderilmiş olarak emniyet içinde bulunmak, mâruz kaldıkları felâketler sebebiyle bu kış mevsiminde sıcak bir barınaktan mahrum binlerce insan Himalaya Dağları’nın eteklerinde gecelerken rahat yatağına uzanmış olmak, ne büyük bir nîmet ve aynı zamanda ne büyük bir mes’ûliyettir.

İşte her gün yatmadan önce yapılacak böyle bir muhâsebenin tefekkür hayâtımızda ihmâl edilemez bir yeri olmalıdır. Nitekim “Hesâba çekilmeden evvel nefsinizi hesâba çekiniz.” buyuran Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da her gece:

“Dicle kenarında bir koyun suya düşüp boğulsa, Allâh onun hesâbını Ömer’den sorar.” “Bugün Allâh için ne yaptın ey Ömer?” gibi ifâdelerle nefsini sorguya çekip bir vicdan muhâsebesinde bulunurdu.

Bizler acabâ bu duyguları kaç defa lâyıkıyla yaşayabildik? Gündüzleri maîşet telâşıyla yorulan yüreklerimizi, kaç gece böyle bir muhâsebeye tâbî tutabildik? Elimizi şakağımıza dayayıp, niçin yaratıldığımızı, nereden gelip nereye gitmekte olduğumuzu, hayat çizgimizin ne nisbette doğru olduğunu ne kadar düşünebiliyoruz? Dînimizin îcaplarını ne kadar yaşayabildiğimizi, Rabbimizin emirlerini hayâtımıza ne ölçüde yansıtabildiğimizi, Allâh’ın bizlere gönderdiği ilâhî mesaj olan Kur’ân’ın kültür ve rûh dünyâsına ne kadar girebildiğimizi, hayâtıyla canlı bir Kur’ân tefsîri olan Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın ne kadar izinden gidebildiğimizi, hâl, tavır ve davranışlarımızın O’nun üsve-i hasene olan hayâtına ne ölçüde benzediğini ne kadar düşünebiliyoruz? Bu hususlardaki noksanlıklarımız bizi ne kadar kaygılandırıyor? Yoksa en kıymetli tefekkür hazînemizi içimizde kayıp mı ettik?

Kur’ân-ı Kerîm bizlere îmânını kurtarabilmek için taşlanmaya katlanan Habîb-i Neccâr’ı, hendeklerde yakılan Ashâb-ı Uhdûd’u, hidâyete nâil olduktan sonra en ağır eziyetlere göğüs geren sihirbazları bir misâl olarak sergilerken, bizler Allâh’ın lutfettiği îmânımızın kıymetini ne derece idrâk hâlindeyiz?

Cenâb-ı Hak bizleri tefekkürsüzlükten ve bütün nîmetlerde olduğu gibi tefekkür nîmetinde de isrâfa sürüklenmekten muhâfaza buyursun! Kalbimizi, aklımızı, duygu ve düşüncelerimizi rızâ-yı ilâhîsiyle te’lif eylesin! Âmin! n

Dipnot : 1) Câmiu’s-Sağîr, c. I, s. 58.llâh Teâlâ, insanoğluna akıl, mantık ve tefekkür gibi husûsiyetler bahşetmiş ve onu diğer mahlûkattan üstün kılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’deki bütün misâlleri akıl sâhiplerine hitâben beyân etmiştir. Kullarının dâimâ tefekkür hâlinde olmasını, bütün varlıklara hikmet ve ibret nazarıyla bakmasını murâd etmiştir. Bu sebeple âyet-i kerîmelerde defâlarca; “Akletmez misiniz?”, “İdrâk etmez misiniz?”, “Tefekkür etmeniz için”, “Umulur ki düşünürsünüz.”, “İbret alın!” gibi ifâdelerle biz kullarını her dâim tefekküre dâvet etmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm, vahyin muhtevâsı içinde hakîkî değerini bulan akla işâret ederek on altı defâ

« pÜÉnÑrdn¯G ≈pdhoG BÉj » yâni “ey akıl sâhipleri” diye hitapta bulunmuştur. Bu yüzden insanlık haysiyetine lâyık bir hayat yaşamak isteyen akıl sahipleri, Kur’ân’ın aydınlattığı tefekkür dünyâsına girmek mecbûriyetindedirler.

İslâm’ın insanlığa gösterdiği tefekkür ufku olmasaydı, sırf aklımızla birçok hakîkati hem idrâkten hem de ifâdeden âciz kalır, üstelik tefekkür nîmetini nefsânî menfaatlerimize âmâde kılardık. Bu bakımdan Kur’ân ve Sünnet’in irşad ve îkazlarına muhtâcız. Zîrâ insan tefekkürüne doğru bir yön verip ona sırât-ı müstakîm üzere yaşamanın esaslarını beyân eden yegâne rehber; Kur’ân ve Sünnet’tir.

Tefekkür, en mühim ibâdetlerden biridir. Makbul bir kulluk hayatı için, kâinat ve hâdisâtın hikmet ve sırlarına vâkıf olabilmek, bunun için de kalb âlemini tefekkürle derinleştirmek îcâb eder. Aklımızın meşgul olduğu bütün düşünceleri, gönlümüzdeki duyguları, hattâ alıp verdiğimiz nefeslere kadar her şeyi rızâ-yı ilâhî ile te’lif etmeye çalışmak, her mü’minin ufku ve hedefi olmalıdır. Zîrâ Allâh Teâlâ bizleri yüce zâtına kulluk etmek üzere yaratmıştır. Bu varlık hikmetimize muhâlif bütün düşünce ve davranışlar israf hudûduna girmekten kurtulamaz.

İnsana bahşedilen en muazzam nîmetlerden biri olan akıl, tek başına kişiyi hakîkate ulaştırmaya kâfî gelmez. İnsan tefekkürünün kıymeti, beyin ve kalb fonksiyonlarının âhenkli bir denge içinde işleyebilmesine bağlıdır. Sâdece beyne ve akla değer verilirse insan belki iyi bir dünyâ adamı, yâni menfaat insanı olabilir. Fakat kâmil bir mü’min olabilmek için, duyguların merkezi olan kalbin de mânevî terbiye ile eğitilip akla rehberlik etmesi îcâb eder. Zîrâ hissiyât merkezi olan kalb, tefekküre, tefekkür ise irâdeye yön verir. Bu demektir ki, bütün irâdî fiillerin temel sâikı kalbdir. Orada yerleşip kök salan hislerdir. Bu bakımdan onun ilâhî emirler çerçevesine oturtulması, diğer uzuvlardan daha ehemmiyetlidir.

Kalb âlemi, Kur’ân ve Sünnet nurlarıyla aydınlanmış kişinin aklı hakîkate âşinâ olur. Akıl ve kalb, îlâhî menbâdan feyizlenmek kaydıyla kişiyi hayra ve hakîkate vâsıl edecek yapıda yaratılmıştır. Bu yüzden gerçek tefekkür, vahiyle feyizlenmiş bir akıl ve gönlün buluştuğu noktada başlar.

Aklın tâkati dışındaki mevzûları tefekküre kalkışmak da, tefekkürün diğer bir isrâfıdır. Allâh’ın sıfat tecellîlerini, Kur’ân, kâinât ve insanın kendi yapısındaki husûsiyetleri tefekkür etmek zarûrîdir. Lâkin Allâh’ın Zât’ı üzerinde düşünmek, kaderin sırrını ve hikmetini bütünüyle çözmeye çalışmak gibi beşer tâkatinin üstündeki mevzûlarda tefekküre kalkışmak, bir nevî zihin isrâfıdır. Bu hâl, Kur’ân ve Sünnet tarafından da men edilmiştir. Zîrâ nasıl ki gözün bir görme mesâfesi, kulağın bir duyabilme hudûdu var ise, aklın da bir idrâk tâkati vardır. Bu sebeple akıl, vahyin içinde bir değer kazanır. Bu itibarla ilâhî hakîkatleri tefekkürsüzlük, bir felâket sebebi olduğu gibi, aklın, haddini bilmeyip kendini aşan işlere atılması da insanı isrâfa ve netîcede âhiret hüsrânına dûçâr eder.

Nefsânî arzular zemîninde, gurur, kibir gibi kalbî marazların tasallutu altında ve selîm bir kalbin irşâdından mahrum hâldeki bir aklın tefekkürü, aslî mecrâsından çıkar; insanı, şeytan misâli azgınlığa ve sapıklığa sevk eder. Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- şöyle buyurur:

“Şeytanın aklı kadar aşkı da olsaydı, bugünkü iblis durumuna düşmezdi.”

Demek ki akıl, tek başına bir değer ifâde etmez. Onun kalbî hassâsiyetlerle yönlendirilmesi şarttır. Şâyet kalbdeki hislere mânevî terbiye ile rûhâniyet kazandırılabilirse, aklın dümenini ele alıp ona istikâmet vermek mümkün olabilir. Hisleri kontrol altına alabilmek çok zordur. Fakat duygularımızı rızâ-yı ilâhî ile te’lif etme gayreti içinde olmamız da şarttır. Bunun yolu, Kur’ân ve Sünnet iklîminde tefekkürden geçer. Böyle bir tefekkür ile açılan ufuklarda Allâh’ın lutuf ve ikrâmı ile fikriyâtımız gibi hissiyâtımız da rızâ-yı ilâhî ile me’lûf hâle gelir.

Hislerin mekânı olan kalb, aynı zamanda îmânın da merkezidir. Çünkü îman; ulvî bir histir, yüce bir duygudur. Nitekim îman, akılla değil, kalb ile tasdiktir. Kâinâttaki ilâhî sırlar da ancak îmanlı bir kalbe bağlı akıl vâsıtasıyla keşfedilebilir. Bunun içindir ki dînin en mühim ve en hassas meselesi îmandır. Zîrâ îman, hiçbir zaman tâviz, yâni nefsânî bir hoşgörü kabul etmez. Çünkü bir camda saç kılı kadar bir çatlak olsa, o çatlak zamanla büyür ve neticede cam kırılır. Kalb âleminde kara bir leke, yâni bir çatlak oluşturmamak için de hep uyanık ve rikkat sâhibi olmak gerekir.

İbâdetlerde huşû, ecrin artmasına; buna mukâbil gaflet ise ecrin azalmasına sebebiyet verir. Lâkin tefekkürün nefsâniyete kayarak kalbde bir çatlak meydana getirmesi, îmânı tehlikeye atar. Îmanda gaflet, -Allâh korusun- ayak kaydırır.

Bunun sayısız misâllerinden biri de Kârun’dur. Kârun, mâzisi itibâriyle sâlih bir zât iken Cenâb-ı Hak ona büyük bir servet ihsân etti. Fakat o şımarıp azgınlaştı, nefsine aldanarak bu serveti kendi dirâyetiyle elde ettiğini iddiâ etti. Hattâ iyice ileri giderek Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a karşı tavır almaya yeltendi. Cenâb-ı Hak da onu dayandığı servetiyle berâber yerin dibine gömdü. Âyet-i kerîmede onun âkıbeti şöyle beyân edilir:

“Nihâyet Biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allâh’a karşı kendisine yardım edecek herhangi bir topluluk olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.” (el-Kasas, 81)

Kalbin îman zemîninden kayması, ekmek kesen birinin, bıçağı bir anlık gaflet netîcesi kaydırıp bir tarafını kesmesi gibidir. Bıçağın kayması bir anlık hâdisedir. Hisler de böyle âniden gelişir. Vücudda en hür uzuv, hislerin merkezi kalbdir. Kalbin temâyülleri her an değişebilir. Kalb, Rahmân’ın iki parmağı arasındadır. Onda Hâdî sıfat-ı ilâhiyyesi gibi Mudill sıfat-ı ilâhiyyesinden de bir nasip vardır. Bunların ne zaman diğerine galebe çalacağı meçhuldür.

Diğer bir misâl de Kur’ân’da ibretlik kıssası nakledilen Bel’am bin Baura’dır. Nitekim bu zâtı da bir anlık nefsine meyletmesi mahvetmişti. O da vaktiyle Allâh’ın sâlih kullarından biriydi. Sayısız kerâmetleri vardı, duâları makbûldü. Bir an hevâsına meyletmesi, yâni aklının dizginlerini nefsinin eline bırakması, helâkine sebep oldu. Onun bu hâli Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilir:

“Onlara, kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın tâkibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu bu âyetler sâyesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyâya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.” (el-A’râf, 175-176)

Yukarıda da beyân edildiği üzere, aklı vahyin dışında ve nefsin arzuları doğrultusunda kullanmaya kalkışmak, insanı ahmaklaştırır; âyette misâli verilen şaşkınlığa dûçâr eder. Bu yüzden Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- duâlarında:

“Yâ Rabbî! Beni göz açıp kapayıncaya kadar olsa dahî nefsime bırakma!..”1 diyerek bizlere örnek bir mü’minin hâlet-i rûhiyesini sergilemiştir.

Demek ki îmânımızı muhâfaza için, kendimizi dâimâ havf ve recâ, yâni korku ve ümit arasında bir duygu eğitimine tâbî tutarak tefekkürümüze yön vermek durumundayız. Son nefeste îman ile can verebilmek için, ömür boyu kalbî rikkat ve uyanıklık içinde bulunmalıyız. Nitekim Cenâb-ı Hak da âyet-i kerîmede:

“Ey îmân edenler! Allâh’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) buyurmaktadır.

Meselâ muhabbet ve buğz duyguları da, Allâh için olmaz ise, buğz edilmesi gerekene muhabbet beslenir, muhabbet duyulması gerekene de buğz edilirse bu da bir mânevî felâket olur. Muhabbeti lâyıkına, husûmeti müstahakkına tevcih etmek şarttır. Sâlihlere muhabbet, saâdet ihsân eder. Âyet-i kerîmede:

“Ey îmân edenler! Allâh’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119) buyrulur.

Diğer taraftan bir din düşmanına muhabbet ise, felâket getirir. Bu bakımdan yine âyet-i kerîmede:

“…Zâlimler topluluğu ile oturma.” (el-En’am, 68) buyrulur. Demek ki tefekkürümüzün makbul bir temele dayanması için duygularımızın da ilâhî menbâdan feyizlenerek terbiye edilmesi şarttır.

Diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyrulur:

“Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklîf ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zâlim, çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72)

İnsan, yüklenmiş olduğu ilâhî emânetin ağırlığını lâyıkıyla takdîr edememiş olduğundan, âyet-i kerîmede zalûm (çok zulmedici) ve cehûl (çok câhil) sıfatlarıyla zikredilmiştir. Bu, aynı zamanda emânetin ağırlığını tebârüz ettirerek insanları intibâha dâvet etmek içindir. “Zalûm” ve “cehûl” sıfatlarından kurtulabilmemiz, “amel-i sâlih” sâhibi olup zâhirî ve bâtınî ilmimizi tefekkürle irfâna dönüştürebilmemize bağlıdır. Nitekim Rabbimiz, Asr Sûresi’nde insanın hüsrandan kurtulması için îman etmek, amel-i sâlih sâhibi olmak, hakkı ve sabrı tavsiye ederek ictimâî ibâdetlerde bulunmak gerektiğini bildirmektedir. İhtivâ ettiği özlü ve derin hakîkatler sebebiyle İmâm Şâfiî -rahmetullâhi aleyh- bu sûre hakkında:

“İnsanlar Asr Sûresi’ni hakkıyla tefekkür ve tedebbür etseler, bu onlara kâfî gelir.” demiştir. (İbn-i Kesîr, Asr Sûresi Tefsîri)

Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de bizlere engin bir tefekkür ufku sergiler. Bu meyandaki âyet-i kerîmelerden birinde şöyle buyrulur:

“Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allâh’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler: ) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbîh ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Âl-i İmrân, 191)

Yeryüzü ve semâvât gibi mekâna dâir; gece ve gündüz gibi zamâna dâir ilâhî kudret tecellîleri, akıl sâhipleri için hep Cenâb-ı Hakk’a yaklaşabilmenin dâvetçileri durumundadırlar. Cenâb-ı Hak, kâinâtın hâl lisânına âşinâ olabilmemizi arzu etmektedir. Zîrâ bütün varlıklar, kalbi ilâhî neş’elere teşne olan insanla konuşur. Zerreden küreye kadar her şey insana Rabbinin azametini hatırlatır.

Kâinâttaki ilâhî azamet tecellîlerini tefekkür, kulu tevâzû ve “HİÇLİK” iklîmine götürür. Bir mü’minin olgunluğu da, Rabbine karşı acziyetini ve haddini idrâk edebilmesine bağlıdır. Kişinin Rabbine karşı her an “hiç”liğini, zayıflığını îtirâf etmesi gerekir ki gurur ve ucub illetini bertarâf edebilsin. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- duâlarında:

“Yâ Rabbî! Biz Sen’i Sana lâyık bir mârifetle tanıyamadık...” (Münâvî, II, 520) buyurmuş ve istiğfâr etmiştir.

Hayatta acziyeti, çâresizliği tatmayan insanın nefsi azgın bir aygıra döner. Firavun, Nemrut, Kârûn, Hâmân ve emsâlleri gibi… Böylelerine zulümler, tatlı bir musîkî gibi hoş gelmeye başlar.

Diğer taraftan kişiyi acziyet içinde kıvrandıran iptilâlar, hastalıklar, musîbetler, ders alınabilirse o kişi için hakîkatte bir hayır olur. Zîrâ onu çâresizlik, acziyet, hiçlik, tevâzû ve mahviyet iklîmine götürür; kalbinin derinliklerinden “aman yâ Rabbî” diye inletir.

Yine insanlar, çektikleri çileler ve aştıkları engeller nisbetinde rûhen olgunlaşıp mukâvemet kazanırlar. Hak Teâlâ bu hikmete binâen peygamberlerini ve sâlih kullarını derecelerine göre çile çemberinden geçirmiştir. Bu onlar için apayrı bir lutuf tecellîsine dönüşmüş, rûhâniyetlerinin tekâmülüne vesîle olmuştur.

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî şöyle buyurur:

“İdrâk sahipleri için ağaçlardaki her bir yaprak mârifetullâh (yâni Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanıyabilme) husûsunda mufassal bir kitaptır. Gâfiller için ise bütün ağaçlar tek bir yaprak bile değildir.”

Hissiyât ve idrâkimizin kâinattaki ilâhî sırları alıcı hâle gelmesi, tefekkürle yoğrulmuş bir idrâk ve kalbî derinlik ister. Kâinattaki ilâhî kudret akışları âdeta sessiz ve sözsüz ilâhî şiirlerdir. Bu ilâhî şiirler, kalblerdeki duyuşlar nisbetinde derinleşir. Engin bir kalb âlemine sahip olan Hak dostları, kâinattaki ilâhî sanat eserlerine derin bir kuyuya bakar gibi nazar ederler. Oradan mânâ iklimlerine yol alırlar. Duyan bir gönlün, gören bir kalbin hâlini ifâdeye kelimeler yetişmez, lisanlar bundan âciz kalır. İşte böyle bir kalbî hassâsiyet ile kâinâtı seyredenler, Rabbimizin tabiatta sergilediği sonsuz hârikalardaki ilâhî sanatın zevkine ererler. Sermâyesi aynı toprak olan bitkilerin rengârenk yaprak ve çiçeklerine, bunlardaki menevişlere, ağaçların renk, koku, lezzet ve şekilde sonsuz farklılık arz eden meyvelerine, ancak bir iki haftalık ömrü olduğu hâlde, kelebeğin kanatlarındaki hârika desenlere nazar ederler ve varlıkların “lisân-ı hâl” denilen sırlı beyânlarına kulak kabartırlar. Böyleleri için bütün bir kâinât, artık okunmaya hazır bir kitap gibidir.

Akıl ve gönül âlemleri kuru ve sığ hâlde bulunan gâfiller ise her şeyin dışındaki kabuğu seyrederler de içindeki mâneviyât incilerinden habersiz kalırlar. Hazret-i Mevlânâ bu hâli ne güzel ifâde eder:

“Dünyâya gönül verenler tıpkı gölge avlayan avcıya benzerler. Gölge nasıl onların malı olabilir? Nitekim budala bir avcı, kuşun gölgesini kuş zannetti de onu yakalamak istedi. Fakat dalın üzerindeki kuş bile bu ahmağa şaştı kaldı.”

Bir Hak dostu şöyle buyurur:

“Bu cihân, âkiller için seyr-i bedâyî (akıl sahipleri için esrâr ve sanat-ı ilâhiyeyi kalben seyredebilmek), ahmaklar için de yemek ile şehvettir.”

Hakîkaten cihâna ibret ve hikmet nazarıyla bakan ârif gönüller, her şeyde farklı bir nükte sezer ve bu âlemden hikmetler devşirirler. Gâfiller ise; “Aman canım, bugün dünyâdan kâm almaya bak, buraya tekrar mı geleceksin!” diyerek kalblerindeki karalığı ve çatlağı büyütürler.

Hazret-i Mevlânâ, aklımızı başımıza alarak hâlimizi tefekkür etmeye ve bu âlemdeki varlık hikmetimizi düşünmeye şöyle dâvet eder:

“Şu insan toplumunu ibretle seyret!.. Yaşadığın bu âlemdeki bunca ilâhî azamet ve kudret akışlarını gördüğün hâlde neden körleşiyorsun, aptallaşıyorsun da bedeninin ve menfaatlerinin arzuları sana dağlar gibi büyük, selîm bir tefekkür ise karınca misâli küçük görünüyor? Ey esfel-i sâfilîne, (aşağılıkların en aşağısına) düşen kişi! Taşın nasıl bir şeyden haberi yoksa senin de tefekkür dünyâsından öyle haberin yok. Sen ne yazık ki tefekkürünü zâyî ederek en büyük lezzetten mahrum kalmışsın!”

Tefekkür nîmetinin, nefsânî arzulara râm edilmesi ne hazindir. Tefekkürsüzlük, kalbin tembelliği ve ahmaklık alâmeti; duygusuzluk da kalbin kör ve sağır kesilmesidir. Bunca ilâhî tecellîler karşısında kalbin duyarsız kalması, insanlık haysiyetiyle bağdaşmaz. Kâinâtı alık ve abus bir çehre ile seyretme gafleti, mânevî bir felâkettir. Bu hâl, âyet-i kerîmede şöyle beyân edilir:

“(Rasûlüm! Sana karşı çıkanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zîrâ dolaşsalardı elbette düşünecek kalbleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; göğüsler içindeki kalbler kör olur.” (el-Hac, 46)

Mevlânâ Hazretleri, tefekkür nîmetini yanlış yerlerde kullanmayı; “altın bir kaba süprüntü koymaya” benzetir. Bu ise, altından da kıymetli olan tefekkür ve tahassüs nîmetlerini, bayağı ve süflî arzulara zebûn ederek israf etmek demektir. Velhâsıl, tefekkür; doğru bir şekilde ve doğru bir zeminde yapılmalıdır. Aksi hâlde aslî mecrâsını bulamayan tefekkürler kişiyi hüsrâna sevk eder. Nitekim ilâhî îkazlara kulak tıkayıp tefekkür nîmetini nefsânî arzuları uğrunda ziyân edenlerin âhiretteki pişmanlıkları âyet-i kerîmede şöyle beyân edilir:

“Onlar, orada şöyle feryâd ederler: «Ey Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapageldiklerimizden başka sâlih ameller işleyelim.» (Onlara): «Size düşünecek olanın düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın azâbı! Çünkü zâlimleri kurtaracak yoktur.» (denilir).” (Fâtır, 37)

Demek ki ebedî hayatta selâmet bulmak için dünyâ hayatında aklı yerli yerince kullanmak zarûrîdir. Duygu ve düşüncelerimizi şeytânî ve nefsânî arzulardan değil, ilâhî menbâdan feyizlendirmek gerekir. Mevlânâ Hazretleri bu hususta uyanık olmanın lüzûmuna dikkat çekerek şöyle buyurur:

“İçimize doğan, bizi rahatsız eden şeytânî düşünceler, hayâller, vesveseler kalbimize batan, görünmez dikenlerdir. Bu dikenler, bir kişiden değil, binlerce kişiden gelip kalbimize batmaktadır.”

Bu yüzden kalbimizin mânevî âhengini bozup, tefekkür ve tahassüs melekelerini ifsâd edecek nefsânî ve şeytânî vesveselerden korunmak îcâb eder. Nasıl ki bir radyonun frekansı doğru ayarlanmadığında net bir ses vermezse; kalb de bunun gibi yanlış hisler ve gaflet netîcesinde helâke dûçâr olur. Balıklar deniz vasatında, karadaki mahlûkât atmosfer vasatında hayâtiyetini idâme ettirebilir. İnsan rûhu da ancak Kur’ân ve Sünnet’in nurlu iklîminde saâdete nâil olur.

İnsanı şeytânî yaldızların aldatıcılığından ve nefsânî hazların sarhoşluğundan kurtararak âgâh bir gönül sâhibi kılan en mühim tefekkür ufku, şüphesiz ki ölümü düşünmektir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.” (Kâf, 19)

Hadîs-i şerîfte de; “Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayınız!” (Tirmizî, Kıyâmet, 26) buyrulur.

Olgun insanlar, daha bu dünyâda iken toprak altı bilmecesini çözerek o âleme hazırlık yapabilenlerdir. Tefekkürler ve gayretler toprak altındaki muammâda derinleşmedikçe, bu istikbâl diyârının sırrına erilemez. Beşik ile tabut arasındaki bu kısa yolculuğu kalbî bir teyakkuz ve tefekkür iklîminde lâyıkıyla idrâk edebilmek, her akl-ı selîm sâhibi için zarûrîdir. Beşer tefekkürü ile kavranmasına imkân bulunmayan bu istikbal düğümünü hâlledebilmek, ancak vahyin irşâdına gönül vermekle mümkündür. Aksi hâlde, kuru bir korku ile ölümden kaçmak, beyhûde yorulmaktır. Cenâb-ı Hak biz kullarını cennetine dâvet etmektedir. Bu sebeple de bizleri gafletten îkâz etmektedir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakîkaten huzûrumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minûn, 115)

Bu îtibarla Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, tefekkür ve tahassüslerimizin dünyâ esâreti ile zâyî olmasından Allâh’a sığınarak:

“…Allâh’ım! Dünyâyı en büyük düşüncemiz ve gâyemiz, ilmimizin ulaşabileceği son nokta kılma!..” (Tirmizî, Deavât, 79) diye duâ etmiştir.

Yine Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, yatarken okudukları duâlarında bile bizleri tefekküre dâvet etmiş, muhtaçların hâlini düşünerek dâimâ Cenâb-ı Hakk’a hamd ve şükür hâlinde bulunmamız gerektiğini şöyle beyân etmiştir:

“Bizi yedirip içiren, koruyup barındıran Allâh’a hamd olsun. Koruyup barındıranı bulunmayan nice kimseler var.” (Müslim, Zikir, 64)

Hakîkaten insanın uykuya dalmadan önce, nâil olduğu nîmetleri tefekkür etmesi ve bunlardan dolayı Cenâb-ı Hakk’a şükretmesi mühim bir kulluk vazîfesidir. Düşünmek gerekir ki, dünyâda nice insanlar aç ve susuz yatarken tok olarak uyumak, tehlikelere mâruz bulunan veya ihtiyaç içinde kıvranan sayısız kimseler varken ihtiyaçları giderilmiş olarak emniyet içinde bulunmak, mâruz kaldıkları felâketler sebebiyle bu kış mevsiminde sıcak bir barınaktan mahrum binlerce insan Himalaya Dağları’nın eteklerinde gecelerken rahat yatağına uzanmış olmak, ne büyük bir nîmet ve aynı zamanda ne büyük bir mes’ûliyettir.

İşte her gün yatmadan önce yapılacak böyle bir muhâsebenin tefekkür hayâtımızda ihmâl edilemez bir yeri olmalıdır. Nitekim “Hesâba çekilmeden evvel nefsinizi hesâba çekiniz.” buyuran Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da her gece:

“Dicle kenarında bir koyun suya düşüp boğulsa, Allâh onun hesâbını Ömer’den sorar.” “Bugün Allâh için ne yaptın ey Ömer?” gibi ifâdelerle nefsini sorguya çekip bir vicdan muhâsebesinde bulunurdu.

Bizler acabâ bu duyguları kaç defa lâyıkıyla yaşayabildik? Gündüzleri maîşet telâşıyla yorulan yüreklerimizi, kaç gece böyle bir muhâsebeye tâbî tutabildik? Elimizi şakağımıza dayayıp, niçin yaratıldığımızı, nereden gelip nereye gitmekte olduğumuzu, hayat çizgimizin ne nisbette doğru olduğunu ne kadar düşünebiliyoruz? Dînimizin îcaplarını ne kadar yaşayabildiğimizi, Rabbimizin emirlerini hayâtımıza ne ölçüde yansıtabildiğimizi, Allâh’ın bizlere gönderdiği ilâhî mesaj olan Kur’ân’ın kültür ve rûh dünyâsına ne kadar girebildiğimizi, hayâtıyla canlı bir Kur’ân tefsîri olan Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın ne kadar izinden gidebildiğimizi, hâl, tavır ve davranışlarımızın O’nun üsve-i hasene olan hayâtına ne ölçüde benzediğini ne kadar düşünebiliyoruz? Bu hususlardaki noksanlıklarımız bizi ne kadar kaygılandırıyor? Yoksa en kıymetli tefekkür hazînemizi içimizde kayıp mı ettik?

Kur’ân-ı Kerîm bizlere îmânını kurtarabilmek için taşlanmaya katlanan Habîb-i Neccâr’ı, hendeklerde yakılan Ashâb-ı Uhdûd’u, hidâyete nâil olduktan sonra en ağır eziyetlere göğüs geren sihirbazları bir misâl olarak sergilerken, bizler Allâh’ın lutfettiği îmânımızın kıymetini ne derece idrâk hâlindeyiz?

Cenâb-ı Hak bizleri tefekkürsüzlükten ve bütün nîmetlerde olduğu gibi tefekkür nîmetinde de isrâfa sürüklenmekten muhâfaza buyursun! Kalbimizi, aklımızı, duygu ve düşüncelerimizi rızâ-yı ilâhîsiyle te’lif eylesin! Âmin!

yasin
22.12.2008, 03:03
Osman Nuri Topbaş Hocaefendi

Maîşet Temini ve İnfakta İsraf -6-
İlâhî bir imtihan gâyesiyle içinde yaşadığımız bu cihan, Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve azametinin hikmetli tecellîleriyle dolu olan sayısız nîmetlerle tezyîn edilmiştir. Bu nîmetler, Allâh’a kulluğa seviye kazandırabileceği gibi, -bunun zıddına- kulun gafleti netîcesinde bir fitne ve hüsran sebebi hâline de gelebilir. Hepsi birer ilâhî emânet olan bu nîmetleri aslî gâyeleri dışında veya nefsânî ve şeytânî gâyeler uğrunda hebâ etmek, büyük bir israf çılgınlığıdır.

Hakîkaten Cenâb-ı Hak, yerde ve gökte ne varsa hepsini insana âmâde kılmış, lâkin bu nîmetlerin kıyâmette hesâbının verileceğini de beyân etmiştir. Nitekim âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“Sonra, yemin olsun ki, o gün (size verilen) her nîmetten sorulacaksınız!” (et-Tekâsür, 8)

“Muhakkak ki siz, mallarınız ve canlarınız husûsunda imtihan olunacaksınız...” (Âl-i İmrân, 186)

“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakîkaten huzûrumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minûn, 115)

Nîmetlerin sarf edilişindeki aşırılık ve haddi aşmayı ifâde eden isrâfın en hazin olanı, Allâh’ın koymuş olduğu ilâhî hudutları çiğnemek sûretiyle ebedî âhiret saâdetini sonsuz bir hüsrâna çevirmektir.

Iyâs -rahmetullâhi aleyh-:

“Allâh’ın emirleri dışına taşan her şey israftır!” demiştir.

Hâlbuki insanoğlu, gafleti sebebiyle isrâfı ekseriyetle maddî nîmetlerde yapılan ölçüsüz harcamalar olarak telâkkî eder. Böylece israf mefhûmunu zihninde dar bir çerçeveye hapseder. Fakat maddî nîmetlerde israf nasıl haram kılınmışsa, mânevî nîmetlerde israf da aynı şekilde haram kılınmıştır. Hattâ mânevî nîmetlerde yapılan israf ve ölçüsüzlük, daha ağır bir vebâl ve hüsrânı mûciptir.

Âhiret saâdetinin hebâ olmasına sebebiyet verebilecek maddî ve mânevî israfların en mühimlerinden biri de maîşet temininde, günlük harcamalarda ve infakta yaşanan israflardır.

Allâh Teâlâ, bütün kullarının rızkını takdîr etmiştir. Nitekim rızkın ilâhî teminat altında olduğu, âyet-i kerîmelerde şöyle beyân edilmektedir:

“Ben, insanları ve cinleri, yalnızca Bana kulluk etmeleri için yarattım. Ben onlardan rızık istemiyorum. Ben’i doyurmalarını da istemiyorum. Asıl rızık veren, kâmil kuvvet ve tam iktidar sahibi olan, Allâh Teâlâ’dır.” (ez-Zâriyât, 56-58)

“Nice canlı var ki, rızkını (yanında) taşımıyor. Onlara da size de rızık veren Allâh’tır. O, her şeyi işitir ve bilir.” (el-Ankebût, 60)

“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allâh’ın üzerinedir. Allâh o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. (Bunların) hepsi açık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da)’dır.” (Hûd, 6)

Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîmelerde ilim, kudret ve merhametinin sonsuzluğunu beyân etmektedir. Hakîkaten bizler, toprağın karanlıklarında, yerin gizli dehlizlerinde, okyanusların derinliklerinde yaşayan canlıların sayısını bile tahayyül edemezken, bir de onların her birine âit bütün bilgilerin Allâh katında mevcûd olması, hattâ onların beslenme ve geçimlerinin dahî ilâhî taahhüd altında bulunması, ne muazzam bir kudret tecellîsidir. Bu bakımdan bizler, rızkımızın peşinde koşarken, bize bu nîmetleri ihsân eden “Razzâk” ile ne kadar derin bir kalbî berâberlik hâlinde olmamız gerektiğini tefekkür etmeliyiz…

Rızık husûsunda Allâh Teâlâ’nın kullarına kefîl olmasının, aynı zamanda ilâhî bir kudret tecellîsi olduğu, hadîs-i şerîflerde ne güzel ifâde edilmektedir:

“Başlarınız kımıldadığı müddetçe rızık husûsunda ye’se düşmeyin. Zîrâ insanı annesi kıpkızıl (yâni çırılçıplak ve) üzerinde hiçbir şey olmadığı hâlde doğurur, sonra Azîz ve Celîl olan Allâh, onu her çeşit rızıkla rızıklandırır.” (İbni Mâce, Zühd, 14)

“Allâh çok zengindir. İnsanların yiyip içtikleri ve harcadıkları şeyler O’nun hazînesinden hiçbir şey eksiltmez. O, çok cömerttir, gece-gündüz ardı arkası kesilmez infaklarda bulunur. Yerin ve göklerin yaratılışından beri Allâh’ın infâk ettiklerini bir düşünün! Bunlar, O’nun mülkünden hiçbir şey eksiltmemiştir…” (Buhârî, Tevhîd, 22)

Bu bakımdan, rızık temini husûsunda aşırı endişeye kapılıp ifrata sürüklenmek, nefsânî bir ihtirastır ve bundan sakınmak gerekir. Bize düşen, Allâh’ın hakkımızda takdîr ettiği rızkı, sebeplere yapışarak helâl yollardan kazanmaya çalışmaktır. Bu çalışma netîcesindeki ilâhî takdîri de kendimiz hakkında hayır telâkkî ederek rızâ hâlinde yaşamaktır. Rızık konusunda yersiz endişelere kapılarak Razzâk’ı, yâni rızkı veren Allâh’ı unutmak ve çok kazanma hırsıyla haram yollara sapmak; maîşet temininde ilâhî hudutları çiğneyerek isrâfa kaçmak demektir. Buna mukâbil, “Nasıl olsa rızkımız ezelde takdîr edilmiş, yorulmaya ne lüzum var.” gibi tembelliğe prim veren nefsânî bir düşünceden de sakınmak îcâb eder. Zîrâ bu, bir ifrattan kaçınayım derken, bir tefrite düşmek demektir.

Cenâb-ı Hak, maîşet temininde hırs ve cimrilik gösterip haddi aşanların ve dünyâ servetine gönül kaptıranların âhiretteki fecî hâlini şöyle beyân eder:

“Mal toplayıp onu tekrar tekrar sayan, insanları arkadan çekiştirip, kaş-göz hareketleriyle alay edenlerin vay hâline. (O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder. Hayır! And olsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. Hutame’nin ne olduğunu bilir misin? Allâh’ın, tutuşturulmuş, (yandıkça) tırmanıp kalblerin tâ üstüne çıkan ateşidir. Onlar (bu ateşin içinde) uzatılmış sütunlara bağlanmışlar ve o vaziyette o (ateş) üzerlerine kapatılmıştır.” (el-Hümeze, 1-9)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, ümmetinin maîşet temininde isrâfa kaçarak îtidalden uzaklaşabileceği husûsundaki endişesini şöyle dile getirmiştir:

“Benden sonra size dünyanın çiçeklerinin (nîmetlerinin) ve zînetlerinin açılmasından (ve onlara gönlünüzü kaptırmanızdan) korkuyorum!” (Buhârî, Zekât, 47)

İbâdetleri ve ictimâî hizmetleri ihmâl ettirecek derecede bir meşgûliyet câiz olmadığı gibi, âilenin mahrûmiyet ve perişanlığına sebep olacak kadar tefrite saplanmak, yâni umursamazlık ve tembellik göstermek de haramdır. İbâdet ve ictimâî vazîfeleri ihmâl ettirmeyen, yıpratıcı olmayan, dengeli bir çalışma düzeni ile âileye saâdet getirecek helâl bir kazanç; israftan uzak, makbul ve bereketli bir yoldur.

Diğer taraftan, dünyâ serveti; en yakınlardan başlayıp toplumdaki âcizlere, kimsesizlere, gariplere hayr u hasenatta bulunmak sûretiyle, vicdan huzûruna ve âhiret saâdetine ermek için kazanılmalıdır. Zîrâ cömertlik ve merhamet, mü’minin tabiat-i asliyesi olmalıdır. Hadîs-i şerîfte gerçek merhamet şöyle ifâde edilir:

Birgün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Nefsim kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, birbirinize merhamet etmediğiniz müddetçe cennete giremezsiniz.” buyurmuşlardı.

Ashâb-ı kirâm:

“–Yâ Rasûlallâh! Hepimiz merhametliyiz.” dediler.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise:

“–(Benim kastettiğim) merhamet, sizin anladığınız şekilde yalnızca birbirinize olan merhamet değildir. Bilakis bütün mahlûkâta şâmil olan merhamettir, (evet) bütün mahlûkâta şâmil merhamet!..” buyurdular. (Hâkim, IV, 185/7310)

Îmânın en büyük meyvesi merhamettir. Merhametin de en mühim tezâhürü, başkalarının mahrûmiyetini telâfî için, bütün imkânlarla muhtaçların yardımına koşmaktır. Yâni Allâh’ın ihsân ettiği nîmetleri, ondan mahrum olanlara infâk etmektir.

Hazret-i Mevlânâ ne güzel söyler:

“Dünya hayâtı bir rüyâdan ibârettir. Dünyada servet sâhibi olmak, rüyâda defîne bulmaya benzer. Dünya malı, nesilden nesile aktarılarak dünyada kalır.”

Bu bakımdan malı-mülkü hiç infâk etmeyip, onu tamâmen -mânevî terbiyeden mahrum yetişen ve nasıl harcayacakları meçhûl olan- mîrasçılara bırakmak, ağır bir âhiret hesâbı yüklenmek olur. Bu ise, selîm bir aklın kârı değildir. Zîrâ âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“…Altın ve gümüşü yığıp Allâh yolunda harcamayanlar var ya, işte onları acı bir azâb ile müjdele!” (et-Tevbe, 34)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün ashâbına sordu:

“–Hanginize mîrasçısının malı, kendi malından daha sevimlidir?” Onlar:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Hepimiz kendi malımızı daha fazla severiz!” dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“–Kişinin kendi (aslî) malı, hayır yaparak önceden (âhirete) gönderdiği, mîrasçısının malı ise, harcamayıp geriye bıraktığıdır!” buyurdu. (Buhârî, Rikâk, 12)

Şeyh Sâdî, nîmetleri kullanma husûsunda şu tavsiyelerde bulunur:

“Para yığmakla yükseleceğini sanma! Duran su fenâ kokar. Bağışlamaya ve infâk etmeye çalış. Akan suya gökler yardım eder; yağmur yağdırır, sel gönderir, onu kurutmaz. Akıllı insanlar, mallarını öbür âleme giderken beraberlerinde götürürler. (Yâni önceden Allâh yolunda infâk ederler.) Ancak cimrilerdir ki, hasretini çekerek burada bırakır giderler.”

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bir adam geldi ve şöyle dedi:

«–Ey Allâh’ın Elçisi! Hangi sadakanın sevâbı daha büyüktür?»

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle cevap verdi:

«–Güçlü-kuvvetliyken, sıhhatin yerindeyken, cimriliğin üzerinde, fakir düşmekten endişe etmekteyken, (veya bunun zıddına) daha çok zengin olmayı arzularken verdiğin sadakanın sevâbı daha büyüktür. (Bu işi) can boğaza gelip de “falana şu kadar, filâna bu kadar” demeye bırakma. Zîrâ o mal, zâten vârislerden şunun veya bunun olmuştur.” (Buhârî, Zekât, 11)

Abdullâh bin Şihhîr -radıyallâhu anh- anlatıyor:

“Birgün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-,

Tekâsür Sûresi’ni okuyordu. Sûreyi okuyup bitirince şöyle buyurdu:

«Âdemoğlu, malım malım deyip duruyor. Ey Âdemoğlu! Yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin veya sadaka olarak verip sevap kazanmak üzere önden gönderdiğinden başka malın mı var ki!?»” (Müslim, Zühd, 3-4)

Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-

Hadîs-i Şerîflerinde şöyle buyurmuştur:

“Sizden hanginiz canı ve malı emniyet içinde, vücûdu sıhhat ve âfiyette, günlük azığı da yanında olduğu hâlde sabahlarsa, sanki bütün dünya kendisine verilmiş gibidir.” (Tirmizî, Zühd, 34)

“İslâm’ın dosdoğru yoluna ulaştırılan ve geçimi yeterli olup da buna kanaat eden kimse, ne kadar mutludur!” (Tirmizî, Zühd, 35)

“Müslüman olan, kendisine yeteri kadar rızık verilen, Allâh’ın kendisine verdiği nîmete kanaat eden kimse, şüphesiz kurtuluşa ermiştir.” (Müslim, Zekât, 125)

Ebû Ümâme Iyâs İbni Sa’lebe -radıyallâhu anh- da şöyle der:

“Birgün ashâb, Allâh Rasûlü’nün yanında dünyadan bahsettiler. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

«Siz işitmiyor musunuz? İşitmiyor musunuz? Sâde yaşamak îmandandır; sâde hayat sürmek îmandandır.»” (Ebû Dâvûd, Tereccül, 2)

Nitekim, önceleri sâlih biriyken ihtirâsa kapılıp zengin olmak için duâ isteyen Sâlebe’ye, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Şükredebileceğin az bir mal, şükredemeyeceğin çok maldan hayırlıdır.”

Sâlebe, zengin olma arzusunu tekrar edince bu defâ da Efendimiz kendi mütevâzı yaşantısını hatırlatarak:

“Sâlebe! Benim hâlim sana kâfî bir misâl değil midir?” buyurmuştur. Sâlebe yine ısrar edince, Peygamber Efendimiz de duâ etmişti. Çok geçmeden Sâlebe zengin olmuştu. Lâkin Efendimiz’in buyurduğu gibi, sahip olduğu servetin şükrünü îfâ edememiş ve nefsine mağlûb olarak hazin bir âkıbete dûçâr olmuştu. (Bkz. Taberî, Tefsîr, XIV, 370-372; İbn-i Kesîr, Tefsîr, II, 388)

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- buyurur:

“Âdemoğlunun şunlar dışında bir hakkı yoktur: Oturacağı ev, bedenini örtecek elbise, yiyecek ekmek ile su koyacak kap.” (Tirmizî, Zühd, 30)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mü’minlerin israftan uzak, mütevâzı bir hayat yaşamalarını arzu buyurur, bunu da bizzat kendi yaşantılarında tatbik ederlerdi. Hiçbir baba, kızını, Peygamber Efendimiz’in Fâtıma vâlidemizi sevdiği kadar sevemez. Allâh Rasûlü yolculuğa çıkacağında âilesinden son olarak kızı Fâtıma’ya vedâ eder, döndüğünde ise ilk olarak ona uğrardı. Kendisine bir yemek ikrâm edilse, “Kızım Fâtıma açtır, ona götürün.” buyururdu. Bu kadar ihtimam gösterip aziz tuttuğu hâlde, kızı Fâtıma’nın dünyâya karşı en ufak bir meyline mahal vermez, onu dâimâ zühd ve takvâ ile uhrevî saâdete yönlendirirdi.

Birgün Efendimiz, sevgili kerîmesi Fâtıma’da bir gerdanlık gördü. O ince ve zarif hanım, babasının memnûniyetsizliğini kavramakta gecikmedi. Derhal gidip o gerdanlığı sattı ve parasıyla bir köle alıp âzâd etti. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, kızının bu yaptıklarından son derece mesrûr oldu. (Bkz. Nesâî, Zînet, 39)

Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ-, zayıf ve nahif bir hanımdı. Ev işleri ise hayli meşakkatli ve yorucuydu. Onun evi bir odadan ibâretti. O odada Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ- ocağını yakar, yemeğini pişirmeye çalışırdı. Bâzen ateşi üflerken çıkan kıvılcımlar benek benek elbisesini yakardı. Evi süpürmekten de üstü başı toz toprak içinde kalırdı. Un öğütmek için değirmen taşını çevirmekten elleri, su taşımaktan da sırtı yara içinde kalmıştı.

Bir ara Allâh Rasûlü’ne bâzı köleler getirilmişti. Hazret-i Fâtıma, bunlar içinden kendisine bir yardımcı vermesini babasından taleb etti.

Lâkin Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dünyâdaki en sevgili varlığı olan kızı Fâtıma’yı, yine takvâya yönlendirerek:

“-Ey Fâtıma! Allâh’tan ittikâ et! Allâh’ın emirlerini ihlâs ile edâ et! Âilenin işlerini yap! Yatağına girince otuz üç kere sübhânallâh, otuz üç kere el-hamdü lillâh, otuz dört kere Allâhu ekber, de! Böylece hepsi yüz yapar. Bu senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.” buyurdu.

Bunun üzerine Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ- da:

“-Allâh’tan ve Allâh’ın Rasûlü’nden râzıyım!” dedi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona hizmetkâr vermedi. (Bkz. Ebû Dâvûd, Harac, 19-20/2988)

Diğer bir rivâyette Efendimiz’in şunları da söylediği nakledilmektedir:

“Vallâhi Ehl-i Suffe açlıktan mîdelerine taş bağlar ve ben de onlar için harcayacak bir şey bulamazken, size hizmetçi veremem. Esirlerin karşılığında fidye alacağım ve bu geliri Ashâb-ı Suffe için harcayacağım.” (Ahmed, I, 106)

İşte Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, evlâdını böylesine mütevâzı bir yaşantı içinde yetiştirerek onu dâimâ takvâya yönlendirmiştir. Böylece o, ümmetin sâliha hanımlarına numûne-i imtisâl olmuştur. Zîrâ o Fâtıma vâlidemiz ki, ehl-i beyte, altın silsilelere, yâni Şâh Geylânîlere, Bahâeddîn Nakşibendîlere, Ahmed er-Rufâîlere ve daha nice evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabîne “ana” olacaktı.

Velhâsıl, kıyâmete kadar gelecek bütün mü’minlere örnek olarak gönderilen Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, sâde ve mütevâzı yaşantısıyla da numûne-i imtisâl bir hayat sürmüştür. Nitekim O’nun bu hâli, duâlarına şöyle aksetmiştir:

“Allâh’ım! Muhammed âilesinin rızkını kendilerine yetecek kadar ihsân eyle.” (Buhârî, Rikak, 17)

Zamanımızda sıkça yaşanan rûhî buhranların temelinde; haksız kazanç, kul hakkı, kanaatsizlik ve daha çok kazanıp daha çok tüketme ihtirâsının yer aldığı mâlumdur. Bu çok kazanma hırsını ve harcamalardaki israf çılgınlığını bertarâf edebilmek için, insanları dâimâ kul hakkından sakındıran ve helâl kazanca teşvik eden İslâmî kâidelere îtinâ göstermek îcâb eder. Zîrâ kazancın helâlliği veya haramlığı, kişinin ibâdet ve muâmelâtına tesir eder, dolayısıyla kaderine dâhil olur. Çocuklarımızın müsbet veya menfî davranışlarının zeminindeki temel sâik de budur. Yâni evlâtlarımızın kusursuz olmalarını, menfî ve süflî tesirlerden uzak kalmalarını istiyorsak, ilk başta kazancımızın helâlliğine dikkat etmeliyiz.

Süfyân-ı Sevrî -rahmetullâhi aleyh- buyurur:

“Kişinin dindarlığı, gıdâsının helâlliği nisbetindedir.”

Kalbler, Allâh’ın emirlerine ve Rasûlü’nün sünnetine itaat hâlinde olursa, vücutlar feyiz ve hayır menbaı olur. Şüpheli ve harâma bulaşan vücutlar ise, kötülük menbaı hâline gelir.

Bu bakımdan Hazret-i Peygamber’i sevenler, O’nun öğütlerine gönül verecek, israf ve cimrilikten sakınarak helâl rızka îtinâ edecek, böylece O’nun nurlu yolunda yürüyerek ötelerde de O’nunla beraber olma saâdetini tadacaklardır.

Diğer taraftan, her devrin îcap ve ihtiyaçları farklıdır. Bu ihtiyaçlar ehemmiyet derecelerine göre giderilmelidir. Yapılan bir yardım, ihtiyâcı gidermeye mâtuf değilse, o da takdir hatâsı sebebiyle bir nevî israf olur. Meselâ toplum îmanlı, haysiyetli ve vatanperver insana muhtaç iken ondan daha alt seviyedeki ihtiyaçlara harcama yapmak gibi…

Dînî yaşantının, ahlâkın ve mânevî duyguların zaafa uğradığı bir zamanda da en mühim ihtiyaç, Kur’ân ve Sünnet’in rûhâniyetinden feyizlenmek ve dînî, ahlâkî, mânevî eğitimin seviyesini yükseltmeye çalışmaktır.

Allâh Teâlâ, infâk ederken ona en muhtaç olanı tesbit etmenin lüzûmuna ve muhtaçları tanımanın mü’minlerde bir meleke hâline gelmesinin ehemmiyetine dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:

“(Yapacağınız hayırlar), kendilerini Allâh yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zannederler. Sen onları sîmâlarından tanırsın…” (el-Bakara, 273)

Daha fazla ihtiyaç sahipleri varken, şahsî yakınlık duyduğumuz bir kimseye, ihtiyacından fazlasını vermek de israftır. Bu sebeple fakirlerin ihtiyaçlarına göre infâk etme zarûreti vardır.

Mevlânâ -kuddise sirruh-, bu hususta şöyle buyurur:

“Nice servet sâhipleri vardır ki, onların lâyık olmayanlara vermemeleri, vermelerinden daha hayırlıdır. Bu yüzden, Allâh’ın verdiği malı, ancak Allâh’ın emrine göre harca! Yersiz infak, âsî bir kölenin, güyâ ihsanda bulunuyorum diye, pâdişâhın malını eşkıyâya dağıtmasına benzer.”

Bilhassa vakıf ve dernek yetkilileri, yardım tevziâtı esnâsında bu husûsu göz önünde bulundurmalı ve daha hassas bir şekilde hareket etmelidirler.

Bir de şuna dikkat etmek lâzımdır ki, bir şahıs için israf veya cimrilik olarak değerlendirilebilecek bir tavır, başka birisi için böyle olmayabilir. Çünkü maddî-mânevî nîmetlere sâhip olanların her birinin imkânları farklı farklıdır. Bu yüzden kulun, Allâh’a karşı mes’ûliyet ve mükellefiyeti için “vüs’at” yâni tâkat ölçüsü konulmuş ve âyet-i kerîmede:

“Allâh, her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef tutar…” (el-Bakara, 286) buyrulmuştur. Bu da, ilâhî mîzanda hiç kimsenin mes’ûliyetinin, bir başkasınınkine eşit olmadığını göstermektedir.

Bu yüzden sâhip olunan imkânlara nispetle yapılabilecek yardımın âzamîsini yapmaya çalışmak, kâmil bir îmânın muktezâsıdır. Zîrâ muktedir olunup da yapılmayan iyiliklerden dolayı da îlâhî mîzanda büyük bir borç ve mükellefiyetle karşılaşılacağı muhakkaktır.

Diğer taraftan, toplumdaki insanların cömertlikteki seviyesine bakarak az bir yardımla kendini cömert addetmek de kuru bir tesellîdir. Bu sebeple biz mü’minler, infak husûsunda da Hazret-i Peygamber

-sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve O’nun güzîde ashâbını kendimize kıstas edinip onların hâline ulaşmaya çalışmalıyız. Çünkü umûmun yardım ve cömertlik anlayışına îtibâr ederek, sâhip olunan imkânlara nispetle az miktarda yardımda bulunmak sûretiyle insan, bâzen mükrim ve cömert telâkkî edilmek yerine, Hak katında mücrim ve cimri bile olabilir.

Cenâb-ı Hak, her hususta haram ve şüphelilerden kaçınabilmemizi nasîb eylesin! İsraf ve cimrilikten kalblerimizi muhâfaza buyursun! Lutfettiği bütün nîmetleri rızâ-yı ilâhîsi istikâmetinde kullanarak huzûruna yüzakı ile çıkabilmemizi ihsân eylesin!

Âmîn!

yasin
22.12.2008, 03:04
Osman Nuri Topbaş Hocaefendi

Sağlıkta ve Yeme-İçmede İsraf -7-
Sağlık nîmeti, insanoğlunun kıymetini lâyıkıyla takdîr edemediği en büyük ilâhî lutuflardan biridir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“İki nîmet vardır ki, insanların çoğu onların değerini takdir edemez: Sağlık ve boş vakit.” (Buhârî, Rikak, 1) buyurarak bu husustakî umûmî gaflet ve ihmâle işâret etmiştir. Böylece biz ümmetini, sahip olduğumuz bu büyük nîmeti zâyî ederek neticede pişman olmaktan îkaz buyurmuştur.

İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- şöyle buyurur:

“Akşama ulaştığında sabahı gözetme, sabaha kavuştuğunda da akşamı bekleme. Sağlıklı anlarında hastalık zamanın için, hayatın boyunca da ölümün için tedbir al.” (Buhârî, Rikak, 3)

Vücûdumuz, Allâh’ın bizlere bir emânetidir. Onun da üzerimizde hakkı vardır. Zîrâ makbul bir kulluk hayâtı yaşayabilmek, maddî ve mânevî bakımdan sıhhatli bir bünye ile mümkündür. İbâdetler de sıhhatli bir vücûd ile daha huzurlu bir şekilde îfâ edilebilir. Hakîkaten, sıhhat olmadan huzurlu bir namaz kılabilmek, oruç tutabilmek mümkün müdür? Kulu kalben Hakk’a yaklaştıran nice ibâdetler ve hizmetler de hep sağlık nîmetiyle kâimdirler. Sıhhat bozulduğunda, ibâdet ve hizmetler de âdeta kıvam kaybetmektedir. Bu bakımdan elde fırsat varken ve sıhhatimiz yerindeyken bu nîmetin şükrünü en güzel bir sûrette îfâ etmeli; ibâdetlerimize gayret gösterip hayır işlerine koşmalıyız.

Bütün nîmetler gibi sağlık da, ilâhî emirlere uyulmadıkça isrâf olmaktan kurtarılamaz. Sağlığın, zamanımızda çok basit görülen sigara ve çeşitli haramlarla bozulması, bu nîmeti isrâfın en korkunç şekillerindendir. Ayrıca sağlığı, yalnız beslenme bakımından değil, sıcak-soğuk ve dikkatsizlikten meydana gelen trafik kazâları gibi bâzı müessirler karşısında, aklın ve ilâhî emirlerin rehberliği altında korumak da bu nîmetin israf olmasını önlemek için zarûrî bir vazîfedir.

Yüce dînimiz İslâm, sıhhatimizi korumamız için, maddî ve mânevî birçok tedbir yolları göstermiştir. Yeme-içmede ölçülü davranmayı, bulaşıcı hastalık olan yere girmemeyi, oradakilerin de çıkmamasını emretmiştir. Buna benzer pek çok emir ve tavsiyelerle, koruyucu hekimliğin temel esaslarını bildirmiştir. Bu minvaldeki maddî tedbirler yanında, Allâh rızâsı için sadaka vermek ve infakta bulunmak gibi mânevî tedbirlere de başvurmamızı, böylece belâlardan selâmet bulmamızı tavsiye etmiştir. Yine sıhhatin muhâfazası yolundaki mânevî tedbirler cümlesinden olmak üzere Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Her birinizin her bir eklemi için günde bir sadaka vermesi gerekir. İşte bu sebeple her tesbih bir sadaka, her hamd bir sadaka, her tehlîl (lâ ilâhe illallâh demek) bir sadaka, her tekbîr bir sadaka, iyiliği tavsiye etmek sadaka, kötülükten sakındırmak sadakadır. Kuşluk vakti kılınan iki rek’at namaz, bunların yerini tutar.” (Buhârî, Sulh, 11)

Hakîkaten, sıhhat ve âfiyet içinde olmak, Allâh’a şükrü gerektiren büyük bir nîmettir. Bu şükür de, maddî plandaki sadakalarla olabileceği gibi, mânevî planda sadaka hükmünde olan zikir, ibâdet ve Hakk’ın rızâsı için yapılan her türlü hayırlı hizmetlerle de îfâ edilebilir.

Yüksek fazîletlerinden dolayı bizlere örnek bir nesil olarak takdîm edilen1 sahâbe-i kirâm, Cenâb-ı Hakk’ın ihsân ettiği nîmetleri, âhiret sermâyesi olarak kullanma şuuruyla Allâh yolunda var güçleriyle gayret göstermişlerdir. Cenâb-ı Hak da, o azim ve heyecan seli hâlindeki gayretlere bereket ihsân eylemiştir. Zamanımızın amansız hastalıklarından biri olan aşırı tüketim, oburluk, lüks ve gösteriş, sahâbe neslinin tanımadığı bir hayat tarzı idi. Zîrâ onlar; “yarın nefislerin varacağı konağın kabir olacağı” şuuru içinde yaşıyorlardı.

Öte yandan, bizlere belli bir müddetle emânet edilmiş olan bedenin, -ister cimrilik, isterse mecbûriyetler sebebiyle- kâfî miktarda gıdâsı verilmediği takdirde, çeşitli zâfiyet ve hastalıklara mâruz kalacağı da muhakkaktır. Bunun aksine, onu tıka-basa doyurmak da aynı âkıbete yol açar. Bu durum, helâl olan bir şeyle aşırı gıdâlanma sûretinde olabileceği gibi, haramlarla beslenmek şeklinde de olabilir ki, bu da, maddî sıhhatle birlikte mânevî sıhhatin de bozulmasına sebebiyet verebilir.

Yiyip içme husûsunda kişilerin mânevî seviyeleri nisbetinde hassâsiyetleri de değişir. Meselâ şeriatte, doyduktan sonra yemek israftır. Tarîkatte ise doyuncaya kadar yemek israftır. Hakîkatte, kifâyet miktarını Allâh’ın huzûrundan gâfil olarak yemek israftır. Mârifette ise, bütün bunlara ilâveten, Cenâb-ı Hakk’ın lutfettiği nîmetlerde sergilediği ilâhî tecellîleri tefekkür etmeden yemek israftır.

Hızır -aleyhisselâm-’ın, Hak dostlarından Abdülhâlık Gucdüvânî -kuddise sirruh-’u ziyâretindeki şu konuşmaları, yeme-içmedeki mânevî hassâsiyetin zirvesini sergilemesi bakımından pek ibretlidir:

Hızır -aleyhisselâm-, Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri’nin ikrâm ettiği yemeği yemez ve sofradan kendisini geriye çeker. Hazret, hayret içinde:

“-Bunlar helâl lokmalardır. Niçin yemiyorsunuz?” der.

Hızır -aleyhisselâm- ise:

“-Evet, helâl lokmalardır; lâkin pişiren, öfke ve gafletle pişirmiştir.” der.

Görüldüğü üzere bir yemeğin helâl olup-olmamasının yanında, hangi hâlet-i rûhiye ile pişirildiğinin bile insanın hâl, hareket ve ibâdetlerinin rûhâniyetine tesir etmesi; gıdâlara karşı takınmamız gereken tavrın ehemmiyetini ortaya koymaktadır. Günümüzde maalesef açıkta satılan, şekli ve kokusu ile birçok mahrûmun göz hakkı kalan, ayrıca nasıl pişirildiği bilinmeyen yiyeceklerin mânevî bünyemize olan zararları ekseriyetle düşünülmemektedir. Hâlbuki aldığımız gıdânın kaderi, yâni onu elde edişteki mânevî keyfiyet, hissiyâtımızı tesiri altına almaktadır.

Kalb tasfiyesinde helâl lokmanın hayâtî bir yeri vardır. Abdülkâdir Geylânî -kuddise sirruh- şöyle buyurur:

“Haram yemek kalbi öldürür, helâl yemek ise ihyâ eder. Lokma var seni dünyâ ile, lokma var seni âhiret ile meşgûl eder. Lokma var, seni Allâh Teâlâ’ya rağbet ettirir.”

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- da:

“Dün gece mîdeme birkaç şüpheli lokma indi ve ilham yolunu tıkadı.” buyurur ki, bu da alınan gıdânın maddî durumu kadar mânevî durumuna da dikkat etmemiz gerektiğini ortaya koymaktadır. Yine Mevlânâ Hazretleri şöyle buyurur:

“Teni aşırı besleyip geliştirmeye bakma! Çünkü o, sonunda toprağa verilecek bir kurbandır. Sen, asıl gönlünü beslemeye bak! Yücelere gidecek ve şereflenecek olan odur. Bedenine yağlı ballı şeyleri az ver. Çünkü onu gereğinden fazla besleyen, nefsânî arzulara düşüyor ve sonunda rezîl olup gidiyor.”

Böylesine hassas bir mevzûda müsrifçe bir tavır takınmak, elbette ki mü’min şahsiyetiyle aslâ bağdaşmaz.

Selef-i sâlihîn:

“Allâh, bütün tıp ilmini yarım âyette toplamıştır: «…Yiyiniz, içiniz fakat isrâf etmeyiniz!..»” (el-A‘râf, 31) diyerek maddî ve mânevî bakımdan sıhhatli bir hayat için, yeme-içmede israftan kaçınmanın ehemmiyetini dile getirmişlerdir.2

Hadîs-i şerîfte:

“İsrâfa ve gurura saplanmaksızın yiyiniz, içiniz, giyiniz, sadaka veriniz.” (Buhârî, Libas, 1) buyrularak insanın ihtiyaçlarını karşılamadaki meşrû sınırlar bildirilmektedir. Diğer bir hadîs-i şerîfte ise şöyle buyrulur:

“Canının çektiği ve arzu ettiğin her şeyi yemen, şüphesiz israftır!” (İbn-i Mâce, Et’ime, 51)

Halk ağzında “oburluk veya pisboğazlık” olarak da tâbir edilen bu hâl, dînimizce de reddedilmiştir. Yine bu hâl, çok imkâna sahip olmanın, çok tüketmeyi meşrû kılmadığını da ortaya koymaktadır. Nitekim Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, elinde bir et parçası bulunan Câbir -radıyallâhu anh- ile karşılaştığında:

“–O nedir?” diye sormuş, Câbir -radıyallâhu anh- da:

“–Canım çektiği için satın aldığım bir et parçasıdır.” demişti.

Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- şu îkazda bulundu:

“–Her canının çektiği şeyi satın alır mısın? Yoksa sen, «…Siz dünyâ hayâtınızda bütün güzel şeylerinizi harcayıp tükettiniz…» (el-Ahkâf, 20) âyetinde bahsedilen kimselerden olmaktan korkmuyor musun?” (İbn-i Hanbel, Zühd, s. 124)

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da, yeme-içmede uyulması gereken ölçüyü ve bunun sıhhat üzerindeki büyük tesirini ne güzel hülâsa etmişlerdir:

“Hiçbir insan, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Hâlbuki kişiye, kendisini ayakta tutacak birkaç lokma yeter. Şâyet bir kimsenin mutlaka çok yemesi gerekiyorsa, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırsın!” (Tirmizî, Zühd, 47)

Asr-ı saâdetteki şu hâdise de, yeme-içmede bu nebevî prensiplere riâyetin bereketini ne güzel ifâde etmektedir:

İskenderiye Mukavkısı, Peygamber Efendimize pek çok hediye ile birlikte bir de doktor göndermişti. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, doktora:

“-Âilenin yanına dönebilirsin. Çünkü biz acıkmadıkça yemeyen bir kavmiz. Yediğimiz zaman da doyuncaya kadar yemeyiz.” buyurdu. (Halebî, İnsânu’l-Uyûn, III, 299)

İşte bu nebevî beyanlar, asrımızdaki aşırı tüketim furyasının ve israf çılgınlığının yol açtığı birçok hastalıkların tedâvî reçetesini ihtivâ etmektedir.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da bu hususta şu tavsiyelerde bulunur:

“Karnınızı tıka-basa yiyecek ve içecekle doldurmaktan sakınınız. Bu, vücûda zarar verir, hastalığa sebep olur ve kişiyi namaza karşı tembel yapar. Yeme-içmede orta yolu tâkip ediniz! Böyle davranmanız, vücûd için daha faydalı ve israftan da uzaklaştırıcıdır.” (Ali el-Müttakî, Kenz, XV, 433/41713)

Asırlarca İslâm’ın sancaktarlığını yapan ecdâdımızın günlük hayatlarındaki temizlik, sâdelik ve yeme-içmedeki îtidâllerinin nasıl sıhhatli bir toplum bünyesi meydana getirdiğini, batılı bir seyyah olan Thevenot, 1665’te Paris’te yayınlanan seyahatnâmesinde şöyle ifâde eder:

“Türkler, sıhhatli yaşarlar ve az hasta olurlar. Bizim memleketlerdeki böbrek hastalıkları ve daha bir sürü tehlikeli hastalıkların hiçbiri onlarda yoktur, isimlerini dahî bilmezler. Öyle zannediyorum ki, Türkler’in bu mükemmel sıhhatlerinin başlıca sebeplerinden biri, sık sık yıkanmaları ve yiyip içmedeki îtidâlleridir. Onlar, gâyet az yerler. Yedikleri de, hristiyanlarınki gibi karma karışık şeyler değildir.”3

Bir atasözünde; “İnsan yemek için yaşamamalı, yaşamak için yemelidir!” denilir. Bu düstur, aynı zamanda mü’minlerin mühim bir vasfını ifâde etmektedir. Nitekim İslâm ahlâkının bu husustaki ölçüsünü beyân eden şu hâdise pek ibretlidir:

Birgün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bir misâfir gelmişti. Misâfir, o esnâda kâfir idi. Efendimiz, onun için bir koyunun sağılmasını istedi. Misâfir, getirilen sütü içip bitirdi, tekrar getirildi yine bitirdi, tekrar getirildi yine bitirdi. Böylece tam yedi kap süt içti. Bu misâfir, ertesi gün müslüman oldu. Allâh Rasûlü, yine ona süt getirilmesini emretti. Misâfir sütü içti. Efendimiz tekrar getirtti, fakat misâfir bu kez bitiremedi. Bunun üzerine Fahr-i Kâinât Efendimiz:

“–Mü’min, bir bağırsağı ile, kâfir ise yedi bağırsağı ile içer.” buyurdu. (Müslim, Eşribe, 186)

Allâh Teâlâ, yeme-içmede ölçülü davranmamızı, îmansızların yiyiş tarzından uzak durmamızı arzu eder ve bizleri bu hâlden şöyle îkaz buyurur:

“…İnkâr edenler, dünyada sâdece zevk u safâ ederler ve hayvanların yediği gibi yerler. Onların varacağı yer cehennemdir!” (Muhammed, 12)

Yemeğin bereketini gideren bütün davranışlar da, israf dâiresine girer. Nitekim yemeğe el yıkamadan ve besmelesiz başlamak, sonunda bu nîmetleri lutfeden Allâh’a şükretmeden kalkmak da nankörlük ve isrâf cümlesindendir. Hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulur:

“Yemeğin bereketi, yemekten önce ve sonra elleri yıkamaktadır.” (Tirmizî, Et‘ime, 39)

“Elinde yemek bulaşığı kaldığı hâlde yıkamadan uyuyan kimse, herhangi bir zarara uğrarsa kendisinden başka kimseyi suçlamasın!” (Ebû Dâvûd, Et‘ime, 53)

Yemekten önce ve sonra el yıkama husûsunda yine ecdâdımızın göstermiş olduğu titizlik, gerçekten takdîre şâyandır. On yedinci yüzyılda İngiltere’nin İstanbul’daki elçiliğinde çalışan ve aslen bir Türk düşmanı olan Ricaut isimli bir kâtip, yazdığı bir eserinde, ecdâdımızın temizlikteki hassâsiyetini şöyle îtirâf eder:

“Yemeklerden önce ve sonra el yıkamak, Türkler arasında o kadar umûmî bir âdet hâline gelmiştir ki, insanların el yıkamalarına vesîle olmak üzere Allâh’ın gıdâları yaratmış olduğundan, âdeta bir darb-ı mesel şeklinde bahsederler.”4

İşte yeme-içmede temizliğe gösterilen bu riâyet, nîmetlerin bereketlenmesiyle birlikte maddî-mânevî huzur ve sıhhate vesîle olmaktadır. Ayrıca besmele ile başlanıp hamdele ile bitirilen yemekler, bir şifâ kaynağı olurken; besmelesiz ve şükürsüz yenilen gıdâlar, gaflet ve sıklet sebebi olurlar. Bu hikmete binâen Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- şöyle buyurmuştur:

“Kişi evine girerken ve yemek yerken besmele çekerse, şeytan, askerlerine; «Burada ne geceleyebilir ne de yemek yiyebilirsiniz.» der. Eğer o kimse eve girerken besmele çekmezse, şeytan onlara; «Geceyi geçirecek bir yer buldunuz.» der. O şahıs yemek yerken besmele çekmezse şeytan yine askerlerine; «Hem barınacak yer hem de yiyecek yemek buldunuz.» der.” (Müslim, Eşribe, 103)

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- anlatıyor:

Allâh Rasûlü, bir defâsında ashâbından altı kişi ile yemek yiyordu. Bir bedevî gelerek yemeği iki lokmada bitirdi. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“Bu kimse «bismillâh» deseydi yemek hepinize yeterdi. Öyleyse biriniz yemek yediği vakit «bismillâh» desin. Yemeğin başında bunu söylemeyi unutursa: •

«Başında da sonunda da bismillâh» desin!” buyurdu. (İbn-i Mâce, Et‘ime, 7)

Su içerken de besmele çekilip üç nefeste içilmeli ve sonunda “elhamdü lillâh” denilmelidir. Efendimiz

-aleyhissalâtü vesselâm-, suyu ve diğer meşrubâtı üç nefeste içer ve bu hususta şöyle buyururdu:

“Deve gibi bir nefeste içmeyin. İki veya üç nefeste için. Bir şey içeceğiniz zaman besmele çekin; içtikten sonra da «elhamdü lillâh» deyin!” (Tirmizî, Eşribe, 13)

Peygamber Efendimiz, bir şey içerken, içilecek şeye herhangi bir sebeple üflenmesini de yasaklamıştır. Bir adam, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’a:

“–Su kabına çerçöp düştüğünü görürsem ne yapayım?” deyince Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

“–Düşen şeyi dök!” buyurdu. Bu defa adam:

“–Bir nefeste içince suya kanmıyorum.” dedi. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- üç yudumda içmesini îmâ ederek:

“–O takdirde su kabını ağzından çek!” buyurdu. (Tirmizî, Eşribe, 15)

Yemeği ayrı olarak yemek de bereketi giderir ve dolayısıyla isrâfa sebep olur. “Toplulukta rahmet, ayrılıkta azap vardır.” (Münâvî, III, 470) buyuran Efendimiz

-aleyhissalâtü vesselâm-, yemek yerken de birlikte bulunmayı tavsiye etmiştir.

Vahşî bin Harb -radıyallâhu anh-’ın bildirdiğine göre bir kısım sahâbîler:

“–Yâ Rasûlallâh! Yemek yiyoruz fakat doymuyoruz.” dediler.

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlara:

“–Herhâlde ayrı ayrı yiyorsunuz!” deyince:

“–Evet, öyle yapıyoruz.” dediler.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Birlikte yiyiniz ve besmele çekiniz ki yemeğiniz bereketlensin.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Et‘ime, 14)

Yine Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“Birinizin lokması yere düştüğü zaman, bulaşan şeyi temizleyip lokmayı yesin. Onu şeytana bırakmasın.” buyurmuş, sözlerinin devâmında tabağın iyice sıyrılmasını da emrederek; “Bereketin, yemeğin neresinde olduğunu bilemezsiniz.” diye îkazda bulunmuştur. (Müslim, Eşribe, 136)

Yeme-içmede, günlük hayâtımızda ve bilhassa düğün ve ziyâfetlerde, vicdanlara sarsıntı verecek nice israflar yaşanmaktadır. Öyle ki, bu kayıpların hesâbını tutmak bile insan tâkatinin üstündedir. Toplumumuzda sâdece ekmek tüketimindeki israfı ölçü alarak çeşitlerini sayamayacağımız diğer israfları da buna kıyaslarsak, ortaya çıkacak rakamlar, feryat dolu bir mahşer teşkil eder.

Gurur, kibir ve güç gösterisi için gösterişli ziyâfetler hazırlamak, açık büfe usûlü yemeklerle oburluğa prim vermek, çalım satmak için markalı elbise giymek gibi aşırılıkların, âhirette ağır bir pişmanlığa dönüşeceği muhakkaktır. Zîrâ ilâhî mîzanda bunların hepsinin hesâbı önümüze getirilecektir.

Düğün ve ziyâfetler, kardeşlik duygularını kuvvetlendiren mühim vâsıtalardır. Fakat maalesef nefsânî ölçülerle ve gösteriş için yapılan merâsimler, arzu edilen kardeşlik duygularını kuvvetlendirmediği gibi, insanları gurur, kibir, kıskançlık ve haset gibi kötü duygulara sevk ederek ağır bir hüsrân ile netîcelenmektedir. Böyle cemiyetler, ilâhî rahmet ve bereketten de uzaktır.

Velhâsıl, israf içindeki egoist bir yaşantının sonu ne büyük bir hüsrandır ki Cenâb-ı Hak; “İsrâf edenler şeytanların arkadaşlarıdır.” (el-İsrâ, 27) buyurmuştur.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:

“Hiçbir kul, kıyâmet gününde, ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne gibi işler yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, vücûdunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.” (Tirmizî, Kıyâmet, 1) hadîs-i şerîfleriyle, âhirette; bütün nîmet ve emânetlerden hesâba çekileceğimizi hatırlatarak gafletten uyanmamızı istemiştir.

Bu bakımdan aslâ hatırımızdan çıkarmamalıyız ki, yeme-içmede haddi aşmak bir israftır, sıhhat nîmetini hor kullanarak zâyi etmek bir israftır, ömrü boş geçirerek ziyân etmek büyük bir israftır. Elimizdeki maddî-mânevî emânetleri muhâfaza etmemek, tefekkür ve hissiyâtımızı yanlış yerlere yönlendirmek de bir israftır. Hele eğitimde, yâni insanın şahsiyet inşâsında, onun, varlıkların en şereflisi olması istikâmetinde yetiştirilmeyip ziyân edilmesi, israfların en büyüklerindendir.

Gerçekten de ana-babaların yavrularını Kur’ân ve Sünnet iklîminde yetiştirmeleri, evlâtlarının mânevî hayâtının ziyân olmasını önlemek için zarûrî bir vazîfedir. Bu, aynı zamanda bizim Kur’ân’a ve Peygamber Efendimiz’e bağlılık ve muhabbetimizin de seviyesini göstermektedir. Zîrâ Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-; “Size iki emânet bırakıyorum; Kitap ve Sünnet…” buyurmuştur.

İşte önümüzde bir tâtil devresi vardır. Bu devreyi her şeyden önce yavrularımızın Kur’ân’la ülfet etmeleri istikâmetinde lâyıkıyla değerlendirmeye çalışmalıyız. Önümüzdeki mevsimi, yavrularımızın tahsil hayatında umûmiyetle ihmâl edilegelen mânevî eksikliği telâfî için fırsat bilmeli ve bunu hakkıyla değerlendirmeliyiz.

Zîrâ çocuklarımıza bırakabileceğimiz en kıymetli mîrâs, Kur’ân ve sünnet kültürüdür. Çocuklarımıza Kur’ân’ın aşkla yaşanması demek olan nebevî ahlâkı kazandırabilme gayreti içinde olmalıyız. Fânî istikbâl kaygıları sebebiyle onların ebedî istikbâlini hebâ etmemeliyiz.

Bu bakımdan, şâyet çocuklarımızı seviyorsak, onları her türlü musîbetten korumak istiyorsak ve âhirette de onlarla birlikte olmayı arzu ediyorsak, onların îmanlı bir şekilde yetişmeleri için gayret göstermemiz şarttır. Bu gayretlerin nasıl bir uhrevî saâdet vesîlesi olduğunu, Cenâb-ı Hak şöyle beyân etmektedir:

“Îmân eden ve zürriyetleri de, îmanda kendilerine tâbî olanlar (var ya)! İşte Biz, onların nesillerini de kendilerine kattık. Onların amellerinden de bir şey eksiltmedik...” (et-Tûr, 21)

Bu ilâhî lutfa nâil olan mü’minlerle onların îmanlı nesilleri, âhirette de birlikte olacaklardır. Bu, Allâh Teâlâ’nın onlara, çocuklarıyla berâber cennette yaşamaları için verdiği bir lutuftur. Böylece anne-babaların sevinç ve saâdetleri de tamamlanmış olur. İşte bu ilâhî lutfa nâiliyetin yolu, evlâtlarımızın Kur’ân ve Sünnet iklîminde îmanlı nesiller olarak yetişmelerinden geçmektedir. En mühim israfların başında gelen “insan isrâfı”ndan sakınmak için, evlâtlarımıza karşı vazîfelerimizi yerine getirmek, hepimizin uhrevî mes’ûliyetidir.

*

Buraya kadar zikri geçen bütün israf şekilleri için tespit ettiğimiz kıstaslar ölçü alınarak hayâtî faâliyetlerin tamâmı tahlil edildiğinde, “israf” mefhûmunun ne kadar şümûllü olduğu görülür. Zîrâ haddinden fazla gösterilen buğz ve muhabbetten tutunuz da merâsim ve ziyâfetlerdeki şatafatlara kadar hemen her sahada çeşitli israf tezâhürlerinin vâkî olduğu bir gerçektir. Biz sâdece birkaç temel mevzû üzerinde istikâmeti bulmak için gerekli ölçüleri vermeye çalıştık. Fakat burada vermeye çalıştığımız ölçü ve mantığı sâdece bu hususlara hasretmeyip bütün hayâtî faâliyetlere teşmil ederek her türlü israf ve cimrilikten sakınmak mecbûriyetinde olduğumuzu unutmamalıyız.

Cenâb-ı Hak, bizleri her hususta ifrat ve tefritten muhâfaza buyurup râzı olduğu bir kulluk hayatı yaşamaya muvaffak eylesin! Bütün nîmetleri îtidâle riâyetle kullanıp şükrünü lâyıkıyla îfâ edebilmeyi nasîb eylesin!

Âmîn!

Dipnotlar : 1) Bkz. et-Tevbe, 100. 2) Bkz. İbn-i Kesîr, Tefsîr, II, 219. 3) M. De Thevenot, Relation d’un Vogaye Fait au Levant, s. 58, Paris, 1665. 4) Ricaut, Histoire de I’état Présent de I’Empire Ottoman, s. 285, Paris, 1670.

sifir
25.02.2009, 01:08
Herkes -nefsânî ya da rûhânî- bir derdin peşinde hayatını sürdürüyor. Gençler neyin derdine düşmeli? Bu fânî âlemde gâye ne olmalı?


Bahçıvan ektiği tohumun derdinde olur ise tohum bereket verir. Bîgâne kalırsa tavuklara veya tarla fârelerine gıdâ hazırlamış olur. Kısaca râm olmadan hâkim ve sâhip olmak mümkün değildir.


İnsanın bu imtihan dünyasında en büyük derdi yâni istikbâl endişesi, “Son Nefes” olmalıdır. Zîrâ son nefes, buğusuz, pürüzsüz ve lekesiz bir ayna gibidir. Her insan bu aynada, güzellikleri ve çirkinlikleriyle bütün ömrünü net bir şekilde seyredecektir. O son nefes ânında, gözlere ve kulaklara hiçbir îtiraz ve gaflet perdesi inmez. Bilâkis bütün perdeler kalkar ve her türlü îtiraf; aklı ve vicdânı pişmanlık iklîmine sokar. Sakın!.. Hayâtımızı pişmanlıkla seyrettiğimiz ayna, son nefes olmasın!..


Büyük bir îkâz-ı ilâhî olarak Rabbimiz: “Ey îmân edenler! Allâh’tan, O’na yaraşır şekilde korkun, hakîkî müttâkî olun ve ancak müslümanlar olarak can verin!” (Âl-i İmrân, 102) buyuruyor.


Hayatın gâyesi, güzel bir kul olarak yaşamak ve güzel bir kul olarak can verebilmektir. Zîrâ hedef, Cenâb-ı Hakk’ın beşeriyete armağan ettiği, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zarif ve duygulu hayatından hisse alıp; derin, ince, rakîk ve hassas bir kul olabilmektir. Bu da Allâh’ın azamet-i ilâhiyesine yaraşır şekilde takvâ sâhibi bir kul olmayı îcâb ettirir ki, inşallah bu sâyede müslüman olarak can verebilelim.


Ne ibrettir ki, insanoğlu ömrü boyunca sayısız kere ölümle yüz yüze gelmektedir. Yaşanan hastalıklar, beklenmeyen sürprizler, meydana gelen felâketler, hayatta her an mevcud olan, fakat insanın gaflet ve acziyeti sebebiyle çoğu kez habersiz olduğu nice hayatî tehlikeler, ölümle insan arasında ne ince bir perde bulunduğunu göstermiyor mu?


Lâkin çok kere insanoğlu gafleti sebebiyle yağmur damlalarının kayaların üzerinden boşa akıp gitmesi gibi ömür takviminin sayfalarını, her şeyi savuran nefsânî hayat fırtınalarının akışına terk etmektedir.


Müslüman olarak can verebilmek için Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- şu altı endişe içinde olmamızı tavsiye buyurur:


1. Îmânı kaybetme korkusu. Zîrâ son nefesin nasıl olacağı meçhuldür.

2. Kendini rezil-rüsvâ edecek şeylerin kıyâmette ortaya çıkması. Zîrâ mahşerde ilâhî ekranlar ile bütün amellerimiz önümüze serildiğinde kendimizi daha yakından tanıyacağız. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:


“Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.” (el-İsrâ, 14)

“İşte o gün yer haberlerini anlatır.” (ez-Zilzâl, 4)


3. Şeytanın Sırât-ı Müstakîm üzerine oturması ve hayır işlerini idlâl etmesi. Âyet-i kerîmede şeytanın şerri hakkında şöyle buyrulur: “Beni azdırmana karşılık, and olsun ki, ben de onları saptırmak için Sen’in doğru yolunun üstüne oturacağım, (kullarını yoldan çıkaracağım).” (el-A‘râf, 16) Yâni iblis, gâfil gönüllere kibir, riyâ, ucub vermek sûretiyle yapılan amelleri zâyi etme peşindedir.


4. Kul dünyevî bir işle meşgûl iken Azrâil -aleyhisselâm-’ın gelip canını alması. Yâni, canımızı secde esnâsında mı, yoksa nefsânî bir öfke ve gaflet ânında mı vereceğiz? Hayatımız, ağzımızdan hak ve hakikate dair bir söz çıkarken mi, yoksa bir dedikodu meclisinde mi son bulacak? Azrâil -aleyhisselâm- yanımıza, gözümüz harama bakarken mi yoksa Kur’ân-ı Kerîm rahlesi başındayken mi gelecek, meçhuldür. Meselâ Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- hep bu endişeyi taşıdığı için son nefesini Kur’ân okurken verdi. Nitekim hadîs-i şerîfte, “Kişi yaşadığı hâl üzere ölür ve öldüğü hâl üzere haşrolunur.” (Münâvî, Feyzu’l-kadîr, V, 663) buyrulur.


5. Dünyâ hayatının âhiret hayatını unutturması. Bu tehlikenin bertaraf edilmesi, fânîliği unutmamak ve gönüllere, “Yarın bu nefsin konağı mezar olacaktır!” anlayışını yerleştirmek ile mümkün olacaktır.


6. Âile ve evlâdların insanı gaflete düşürüp Hak ile meşgûliyetten alıkoyması. Bu husustaki îkâz-ı ilâhî âyet-i kerîmede şöyle beyân buyrulur:


“Biliniz ki, mallarınız ve evlâdlarınız, birer fitnedir (imtihan konusudur). Büyük mükâfât ise, âhirette Allâh nezdindedir.” (el-Enfâl, 28)


Bir Allâh dostu kabristandan geçerken, kendisine keşf olunan kabir hâlini ve mevtâların pişmanlığını şöyle dile getirir:


“Âh şu insanlar burada yatanların: «Keşke iki rekât daha fazla namaz kılsaydım, huşû içinde fazladan bir kelime-i tevhîd daha getirebilseydim!» diye feryâd edip durduklarını duysalardı…”

Son nefes ve âhiret endişesini müşahhas hâle getiren Hak dostu Rebî bin Heysem, bahçesine bir mezar kazdırmıştı. Kalbinin katılaştığını hissettiği zaman bu kabre girer, bir müddet orada kalırdı. Birgün dünyâya vedâ edeceğini ve mezârda bir istiğfâr ve sadakaya muhtaç vaziyette kalacağını tefekkür eder, âhiretteki hesabını düşünerek bir muhâsebe iklîmine girerdi. Daha sonra, “Nihâyet onlardan birine ölüm gelip çattığında: «Rabbim! Beni geri gönder; tâ ki boşa geçirdiğim dünyâda sâlih ameller işleyeyim.» der.” (el-Mü’minûn, 99-100) âyetlerini okurdu. Mezardan çıkınca da kendi kendine:


“–Ey Rebî! Bak, bugün geri çevrildin. Bu talebinin kabul edilmeyeceği, dünyâya geri gönderilmeyeceğin bir vakit de gelecektir. Şimdiden tedbirini al ve sâlih amellerini, Allâh yolundaki gayretlerini ve âhiret hazırlıklarını ziyâdeleştir.” derdi.


Demek ki insanın en mühim meselesi, dünyâdaki bir takım nefsânî menfaatlerden vazgeçerek Cenâb-ı Hakk’ı kalpte tanımak sûretiyle, âyet-i kerîmede medhedilen “Bilenler”den olabilmektir. Bu sâyede ibâdetler feyiz ve bereket kazanır, nefsânî arzular dizginlenerek ruhânî hayât inkişâf eder.


Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-: “Yarın âhirette hesâba çekilmeden evvel kendinizi hesâba çekiniz.” buyuruyor. (Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459) Demek ki dâimî bir muhâsebe hâlinde olmamız gerekiyor. Bugün ben Allâh için ne yaptım? Kitap ve Sünnet’in muhtevâsı içinde ne kadar yaşayabildim? Mes’ûliyetimin şuurunda mıyım? Allâh yolunda ne kadar fedâkarlık yapabildim? Müslümanların derdiyle ne kadar dertlendim? diye tefekkür ederek en mühim derdimiz olan âhiret endişemizi canlı tutacak bir muhâsebe iklîminde yaşamalıyız. Bu muhâsebe hâlini en güzel şekilde idrâk eden Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, geceleri sırtında un çuvalı ile dolaşarak yalnızların, kimsesizlerin ve muhtaçların gönül iklimine girmeye çalışırdı.


Dünyevî imtihanlar defâlarca tekrarlanabilir. Dâimâ bir sonraki imtihanda kazanma ümîdi ve şansı mevcuttur. Âhiret imtihanı ise bir defâya mahsustur. O da bu cihân dershanesinde verilmektedir. Vefât ettikten sonra ikinci bir imtihan hakkı yoktur. Cenâb-ı Hak bu hususta kullarını şöyle îkâz buyurur:


“Onlar orada imdâd istemek için şöyle feryâd ederler: «Ey Yüce Rabbimiz! Ne olur, bizi buradan çıkar, tekrar dünyâya gönder de, daha önce yaptıklarımızı terk ederek sâlih ameller işleyelim!» Allâh Teâlâ onlara şöyle buyurur: “Biz, size, düşünüp ibret alacak, hakîkati görebilecek kimsenin düşünmesine yetecek kadar uzun bir ömür vermedik mi? Hem size peygamber de gelip uyardı. Öyleyse tadın azabı! Zâlimlerin hiç bir yardımcısı yoktur!” (Fâtır, 37)


Yâ Rabbi! Son nefesimizi Cemâl-i İlâhî’ne kavuşma aşk ve iştiyâkıyla verebilmeye medâr olacak feyizli bir ömür yaşamayı cümlemize nasîb eyle! Âmîn!..Osman Nuri Topbaş

leyla_mecnun
22.08.2010, 01:38
Nefis Azgın Arslan Gibidir!..
Yıl: 1994 - Ay: Eylül - Sayı: 103
Uçsuz bucaksız bir ormanda azılı bir arslan yaşamaktadır. Ormandaki bütün hayvanlar korku içindedirler. Böyle yaşamaktansa bir çare ararlar. Düşünür, taşınır, aralarından bir heyet seçerek arslana gönderirler:

- "Ey ormanların şahı arslan!. Her gün içimizden birini yakalıyor, yiyorsun!. Buna bir diyeceğimiz yok, fakat bu zahmet niye? Sen tahtında otur, biz, sana her gün içimizden birini yollarız, sen de rahatça yersin! Böylece, biz de, sen de huzur içinde ömrümüzü geçiririz!." derler. Bu teklif arslanın hoşuna gider. Kabul eder. Artık her sabah bir hayvan kendi ayağı ile gelip arslana teslim olmaktadır.

Günlerden bir gün, sıra tavşana gelir. Hayvanlar:

- "Eh ne yapalım, kısmet böyle!. Çoğumuzun rahatı için birimizin ölmesi gerek!. Haydi vakit geçirmeden yola düş!. Arslanı kızdırmayalım." derlerse de tavşan işi ağırdan alır, pek aldırmaz. Hayvanlar telaş içindedirler. Nihayet yalvara yakara tavşanı yola düşürürler...

Tavşan, kayıtsız, seke oynaya arslanın huzuruna gelir ama, vakit de bir hayli ilerlemiştir.

Açlıktan ateş püsküren arslan, kükrer:

- "Nerede kaldın? Bu gecikmene sebep ne?"

Tavşan, yalancı bir telaşla terlerini siler, boynunu büker:

- "Aman efendim, ben saygıda kusur etmedim. Sabah erken yola çıktım ama, diğer bir arslan yolumu kesti, elinden kurtuluncaya kadar neler çektiğimi bilemezsiniz?"

Arslanın öfkesi büsbütün başına vurur:

"Kim bu küstah? Bu ormanda yalnız benim hükmüm geçer. Kimmiş o, çabuk söyle?"

Tavşan durumdan memnun, hep öteki arslanı över, böylece arslanın haysiyetini tahrik eder. Arslan dayanamaz:

- "Düş önüme, göster bu alçağı!." der, yola düşerler. Tavşan arslanı bir kuyunun başına getirir:

- "İşte sultanım, bu kuyunun içinde!. Bakınız nasıl da kurulmuş."

Arslan hırsla kuyunun içine bakar. Suda aksini görür. Hırlamaya başlar, kuyudaki aksi de hırlar. Tavşan fırsatı kaçırmaz:

- "Görüyor musunuz efendim? Size nasıl da meydan okuyor." der.

Arslan büsbütün hiddetlenir, gözleri döner. "Bir diyarda iki sultan olamaz, parçalamalıyım onu!." diye mırıldanır. Ardından da: "Gümm.." diye kuyuya atlar.

Her şey bitmiştir artık. Tavşan yemyeşil çayırlarda seke seke hayvanlara kurtuluşlarını müjdeler.

MESNEVİ: -"Ey kişi... Sen bu dünya kuyusunun dibine, hırsla, tamahla atlamış, mahpus bir arslansın. Nefsini yen de tavşan gibi hür dolaş... Senin tavşan nefsin, sahrada yiyip içmekte, zevk ve safa etmekte. Sen ise şu dedikodu ve münakaşa kuyusunun dibindesin!" (Beyit: 1350-1351)

Ebu Mücahid (r.a.) buyurur:

"Allah'ın (c.c.) yarattığı en ahmak mahluk nefistir." Çünkü, hep kendi aleyhine olanı ister.

Allah (c.c.) nefsi yarattığı zaman sordu:

- "Sen kimsin, ben kimim?" Nefis cevap verdi:

- "Sen sensin, ben benim!.."

Hz. Musa (a.s.) zamanında gizli ilimler ve hassaten sihirbazlık ilerlemişti. Onun için Hz. Musa (a.s.) da asasını meydana attığı vakit canavar şeklinde gözüktü. Ve O, asayı kızıl denize vurunca, deniz yol oldu ve ümmeti geçti. Tasavvuf uleması iş'arî mana olarak, Hz. Musa (a.s.) ın asasının nefsine delalet ettiğini ifade etmişlerdir. Hz. Musa, o asaya dayanıyordu. Cenab-ı Allah (c. c.) onu attırınca nefsinin ne büyük bir canavar olduğunu öğrendi ve ürktü. Çünkü, Rabbi Musa (a.s.)'a sormuştu:

- "Elindeki nedir?"

- "Asadır, Ya Rabbi!"

- "Onu ne yapıyorsun?"

- "Ona dayanıyorum.."

- "Benden başka dayanacak, sığınacak bir şey olmadığını bilmiyor musun? At onu elinden!.."

Hz. Musa (a.s.) asayı atınca onun hakikatini görmüştü. Fakat O, nefsini ıslah etmesi, onun hakikatini bilmesiyle kavmini yola getirmiş ve sihirbazları aciz bırakmıştı...

Zülkarneyn (a.s.), ölüm endişesi ve nefs engelini aşmaya çalışan bir kavme uğradı. Oradaki insanların elinde dünya serveti namına bir şey yoktu. Rızıklarını sebzeden te'min ederlerdi. Sebzelerini korumakta çok ihtimam gösterirlerdi. Ayrıca bu kavimde herkes kendi mezarını kazar, hergün mezarını temizler ve ibadetlerini burada yapardı. Zülkarneyn (a.s.) bunların hükümdarlarını çağırttı. Hükümdar:

- "Ben kimseyi istemiyorum. Beni isteyen de yanıma gelir." dedi.

Zülkarneyn (a.s.) bu söz üzerine hükümdarın yanına giderek:

- "Ben seni davet ettim, niye gelmedin?" dedi. Hükümdar:

- "Sana bir ihtiyacım yok, olsa gelirdim." cevabını verdi. Bunun üzerine Zülkarneyn (a.s.):

- "Bu haliniz nedir? Sizdeki bu hali kimsede görmedim." deyince hükümdar:

- "Evet biz altın ve gümüşe kıymet vermiyoruz. Çünkü baktık ki, bunlardan bir miktar, bir kimsenin eline geçerse, bu sefer daha fazlasını isteyecek ve huzuru bozulacak. Onun için dünyalık peşinde değiliz." dedi.

Zülkarneyn (a.s.):

- "Bu mezarlar nedir? Neden bunları kazıyor ve ibadetlerinizi burada yapıyorsunuz?" diye sordu. Hükümdar:

- "Dünyalık peşinde koşmamak için bunu böyle yaptık. Mezarları görüp de oraya gireceğimizi hatırlayınca, her şeyden vaz geçeriz." dedi.

Zülkarneyn (a.s.):

- "Niçin sebzeden başka yiyeceğiniz yoktur? Hayvan yetiştirseniz, sütünden, etinden istifade etseniz olmaz mı?" dedi. Hükümdar:

- "Midelerimizin canlı hayvanlara mezar olmasını istemedik. Bitkilerle geçimimizi sağlıyoruz. Zaten boğazdan aşağı geçtikten sonra hiç birinin tadını alamayız." diye cevap verdi.

Cenab-ı Hakk buyurur:

"Ey Rasulüm, nefsanî arzularını kendisine ma'bud edineni gördün mü? Şimdi sen mi ona vekil olacaksın?"(Furkan Suresi, Ayet:43)

"Ey Rasulüm, heva ve hevesini ilah edinen kimseyi gördün mü?" (Câsiye Sûresi, Ayet:23)

Bu iki ayet-i kerîme insanoğlunun kendini cehenneme mahkum eden handikabını ve zaaflarını hatırlatır.

Demek ki, arzular mihrap ve kıble haline gelince insan, zaaflarının putperesti oluyor. Aslî hakikatini, derunî istidatlarını dumura uğratıyor...

Kendini nefs canavarına teslim eden insanın acıklı akıbeti ne hazindir. Ten planında ömrünü idame ettirmek için, öteleri düşünmek istemez. Hakîkatine ereceği ölüm kendisi için kabus olur. Çünkü ölüm, bir istikbal endişesi doğurur.

İnsanın en mühim irfanı, toprak bilmecesini çözmekle başlar. Fikirler, çalışmalar, gönüller toprak altında pervaneleşmedikçe bu karanlık ülkenin sırrına, iklimine, yakınlığına girilemez.

Sînemizden her kopan nefesin birer cenaze halinde bizden uzaklaştığını görünce, korkunç ve meçhul istikbalin karanlıkları içimize çökerek;

"Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime!." teranesi dudaklarımızın son nasibi olursa, hayatın manası ve cazibesi ne olabilir? Mezarlık hududunu aşamayan bir hayat yolcusunun kartondan eşyaların, nefsanî yıldızların ve zilli zevallerin (biten gölgelerin) esiri olması ne hazindir.

Hayat, beşik ile tabut arasındaki dar bir koridor ve yolculuktur. Dünya hayatı, sonsuz zaman şeridi içinde bir sabun köpüğünden farksızdır.

İnsanların idraklerinde beliren hayat anlayışı nedir? sorusuna, toprakların rutubeti ve mezar taşlarının katılığı en gerçekçi bir cevap olur. Bu takdirde, nefsanî arzular ve ten planında geçen hayattan daha acı ne olabilir?

Öteden beri beşeriyeti, peygamberlerin irşadlarına rağmen ölüm mes'elesi çok meşgul etmiştir. Zihinlerde zehirli bir yılan gibi çöreklenen, zaman zaman iz'ac halkaları ile kımıldanan bu soru, türlü nefsanî ifadelerle susturulmak istenmiştir.

Herkesi hayat mevzuunda daha üstün ve ateşli girdap halinde saracak olan ölüm, istisnasız başlara çökecek en çetin bir istikbal endişesi ve musibeti veya rahmetidir... Beşer tefekkürü ile kavranmasına imkan bulunmayan bu istikbal düğümünü çözebilmek, nefs engelini aşıp, vahyin sesine kulak verip, peygamberlerin ve evliyaullahın gönül ikliminin aşk, vecd ve istiğrakından nasib ve feyz alabilmekle kabildir.

Mevlana (k.s.) buyurur:

"Ey salik.. Musa da Fir'avn da senin varlığında mevcuddur. Bu iki hasmı kendinde aramak gerektir."

Vahyin ışığında aydınlan ki, sendeki Musa, sendeki Fir'avn'a galip gelsin!..

leyla_mecnun
22.08.2010, 01:39
İnsan Ol! İnsan!
Yıl: 1995 - Ay: Ocak - Sayı: 107
Adamın biri, büyük bir şehre gelmişti. Çarşıyı gezerken güzel kokular satan attarların sokağına saptı. Dükkanlardan gül, menekşe, kokuları dalga dalga sokağa dökülüyordu. Adam birkaç adım attı. Güzel kokular başını döndürmüştü. Fazla dayanamadı, düşüp bayıldı.

Halk, bayılan adamın başına üşüşmüştü. Kimi kalbini yokluyor, bileklerini ovuyor, kimisi de gül suyu ile yüzünü yıkıyordu. Ne yaptılarsa adamı ayıltamamışlardı. Ferahlatıcı kokular, gülsuları boşuna harcanmış, adam bir türlü kendine gelememişti. Ve baygınlığı daha çok artmıştı. Çaresiz kaldılar. Etrafa haber salarak akrabalarını arattılar. Hiç kimse adama sahip çıkmıyor, saatler geçtiği halde adam da bir türlü kendine gelemiyordu. Akşama doğru oradan geçen bir debbağ (derileri terbiye eden) adamı tanımışta. Kalabalığa seslendi:

"- Sakın ona gülsuyu serpmeyin! Ben onun hastalığının ne olduğunu biliyorum. Siz ona hiç dokunmayın, ben biraz sonra geleceğim..." diyerek uzaklaştı. Bir vîraneye girdi. Avucuna bir parça gübre aldı. Attarlar sokağına gelerek, gizlice, gübreyi bayılan adamın burnuna tuttu. Hayret!.. Adam kendine gelmeye başladı. Biraz sonra da ayağa kalktı. Debbağla birlikte yürüyerek gitti.

Bayılan adam da bir debbağdı. Yıllarca kokmuş deriler arasında pis kokulara alışmış, attarlar sokağında güzel kokulara dayanamayarak düşüp bayılmıştı.

MESNEVİ:

- Mayıs böceği daima pislik taşır durur. Bu yüzden de gül suyundan bayılır. Onun ilacı yine pis kokulu şeylerdir. Çünkü ona alışmıştır, onunla hall ü hamur olmuştur.

Nasîhatçiler de, kasvetli kişiyi, kendisine bir kapı açılması, iyileşmesi ve şifa bulması için hikmetli güzel sözlerle, amberle, gülsuyu ile tedavî etmek isterler.

Kime öğüdün güzel kokusu fayda vermezse, muhakkak o, kötü kokulara alışmıştır.

Sen de nurdan, öğütten, iyilik ve güzellikten nasîbini al!.. Burnunu pisliğe sokma da, mayıs böceği olma! İNSAN OL, İNSAN!..." (Beyit: 278-281)

Sabah meltemi; gül, karanfil ve nadîde çiçeklerini açmış bir bahçe üzerinden eserek geçtiği zaman, nefis, leziz ve gönüllere bahar ferahlığı veren kokularını estiği yerlere alır götürür.

Gönül erleri, salihler ve arifler de kalplerindeki muhabbet, aşk ve vecdlerini sohbetlerine taşırlar. Kalplerindeki esrarın nuru cemaate akseder. İn'ikas ve insibağ (boyanma) neticesinde kabiliyyet ve istidada göre gönüller feyz ve hakikatin nuru ile dolar.

Eshab-ı Kehf'in Kıtmîr'i bir köpek olduğu halde, sadıklarla beraberliğinin ve onlara mağara kapısında sadakatle bekçilik etmesinin bereketi ile cennete girecektir.

Mevlana (k.s.) bu vakıayı şöyle anlatır:

"Eshab-ı Kehf'in köpeği ki, o cezbe (feyz-i ilahî) sayesinde murdarlıktan kurtuldu. Ve padişahların sofrasının başına oturdu."

"O köpek Eshab-ı Kehf'in sohbetini ihtiyar eylemiş olduğu için mağara kapısı önünde çanaksız, çömleksiz olarak rahmet-i ilahiyye suyunu arifler gibi içti."

Teaffün etmiş (kokuşmuş) mezbele ve leşler üzerinden geçip gelen bir meltem de, onların mülevves kokularını alarak etrafa yayar, nefesleri tıkar ve ruhları daraltır.

Kulluk lezzetinden mahrum fasıkların meclislerinde de çevrelerine kasvet yayılır. Onlar da birbirlerinin kasvetleri ile hem-hal olurlar. Kasvetlerinin yarenliği ile lezzetlenirler.

Mevlana (k.s.) bir beyitinde:

"- Mezarlığa git de orada bir müddet sessizce otur!. Orada susmuş söyleyenleri dinle!" buyurur.

Nasıl bir fareyi gül bahçesinde barındırmak mümkün değilse, zıddı olan bir bal arasını da alıştığı alemin dışında yaşatmak mümkün değildir. Zîra onun gıdası, teneffüs sahası, çiçek özlerinin içindeki alemdir. Onu da bunun dışındaki bir mekanda yaşatmak mümkün değildir. Her varlık, hayatını ancak kendi tab'ına uygun bir mekanda idame ettirebilir.

İnsan da bu kaidenin dışında değildir!

Yüksek ruhlar hakikat-ı Muhammedîyye'den in'ikas eden füyuzatla gıdalandıkları gibi, habîs ve fasık ruhlar da habasetle tatmin olur.

Hz. Ebûbekir (r.a.), Rasulullah (s.a.)'in sîmasına bakar; "Amnan ne kadar güzel!" diye hayret ederdi. Ebû Cehil de o mübarek yüzden tam tersi bir intiba alır ve ondan nefret ederdi. Bu farklılığın sebebi; her ikisinin de ayine-i Muhemmedî'de kendi hakikatlerini görmeleriydi.

Vereset'ül Enbiya (Evliyaullah) hazeratı:

"Biz cilalı ayna gibiyiz, herkes bizde suretini görür!" buyurmuşlardır.

Hiç bir ayna hatır için yalan söylemez ve çirkini güzel, güzeli de çirkin olarak göstermez! Kendisine akseden şey her ne ise görüntüsü de ondan ibarettir. Evliyaullah da, tecellî-i ilahi karşısında olsun, eşya muvacehesinde olsun, birer ayna gibidir. Onlara bakan kendisini görür.

Şeyh Niyazî-i Mısrî (k.s.):

"Halk içre ayineyim. Herkes bakar bir an görür.

Her ne görür, kendini görür; ger yahşî (güzel), ger yaman (çirkin) görür." beytinde gönüllerinin bir ayna olduğunu ne güzel belirtir.

Mevlana (k.s.) buyurur:

"- Bir kimse incinecek, yahud bir şahıs utanacak diye ayna ve terazî doğruyu söylemekten çekinirler mi?

Ayna da terazî de yüksek birer mihenk taşıdır. "Hatırım için doğruyu gizle, fazla göster eksik gösterme diye yalvarsan, onlar sana cevap verirler ki: "Herkesi güldürme. Ayna ve terazî karşısında hîlekârlık olur mu?

Hasta ve yaralı kimse nasıl kendini tedavî edemeyip bir doktor veya operatör arar ise ahlak hastası ve manen yaralı kimseler de tasfiye-i ahlak hekiminin yani bir mürşidi kamilin tedavisi altına girmek mecburiyetindedir.

Olgunluğa eriştiğini zanneden bazı kişiler sureta mahviyyet göstermeğe çalışırlar. Aczlerinden ve noksanlarından bahsederler. Lakin bu halleri ciddi değildir. Gösteriş içindir. Biraz deşilip üzerine gidildiğinde ucub ve gurur ile dolu bir kalb bataklığı ortaya çıkar.

Mevlana (k.s.):

"Bu benlik ve gurur bataklığının temizlenmesi için bir mürşidi kamilin himmet ve feyzi zarurîdir." buyurur.

Bazı kimseler vardır ki, onlar, sırf kitap okumakla nefslerini ıslah edeceklerini, ucub, gurur ve kibirden sıyrılacaklarını zannederler.

Böyle bir hareket bir kanser hastasının tıp kitabı okuyup kendisini tedavî etmesine benzer. Doktorlar bile hastalanınca başka bir doktorun tedavîsi altına girerler. Çünkü bir insan kendi hastalığını bizzat teşhis edemez Bu bir enfusî hadisesidir. Hiç bir hakim de kendisine aid meselede bir hüküm veremez. Diğer bir hakimin huzuruna çıkması elzemdir.

Kibir gurur ve övünme duyguları insanın içine çuvaldız gibi saplıdır. Kişinin kibirlenmesi kendisinden gördüğü üstünlüklerden ileri gelir. Ancak bir kimse hak bir yola intisab ettiği takdirde bütün bu fazilet ve üstünlüklerin, kesinlikle ve gerçek olarak ALLAH (c.c.) da bulunduğunu anlar Kendisindeki her şeyin, ALLAH (c.c.) tarafından ona emanet olarak verildiğini görür.

Zeyd b. Harise (r.a.) Rasûlullah (s.a.)' in sohbetlerinde, vecd ile dolar ve istiğrak halinde yaşardı.

Hz. Peygamber (s.a.)

İmanın hakîkati nedir?" diye sorduğu vakit, Harise (r.a.):

Dünyadan el etek çekince gündüzlerim susuz gecelerim uykusuz hale geldi. Rabbımın arşını açıkça görür gibi oldum. Birbirlerini ziyaret eden cennet ehli ile, yekdiğerlerine düşman kesilen cehennem ehlini görür gibiyim! demişti.

Yine Harise (r.a.):

Dünya lezzetlerinden el etek çekince ALLAH (c.c.) kalbimi nurlandırdı da daha evvel bana gaib olan hususlar gözle görülür gibi bir vazıyete geldi diye durumunu haber vermiştir.

Mevlana (k.s.) Harise'nin bu istiğrak halini, beyitlerinde şu şekilde anlatır.

Harise (r.a.):

"Rasûlullah (s.a.)'a gördüklerimi anlatayım mı?" diyerek izin ister ve anlatmaya başlar "Ahirette şakilerin giyeceği elbiseyi halka göstereyim. Orada peygamberler için çalınacak tabi ve koşun sesini de duyurayım.

Coşkun ve taşkın bir halde bulunan kevser havzini göstereyim de, suyu halkın yüzüne serpilsin, sesi de kulaklarına değsin!

Susamış kimselerin o havuz etrafında koştuklarını açıkça göstereyim!.Onların omuzları omuzlarıma dokunuyor. Bağrışmaları kulağıma geliyor!.

"Cennetlikler seviçlerinden gözümün önünde kucaklaşarak birbirleri ile musafaha ediyorlar ."

Cehennemliklerin de ah-vah âvâzeleri ile inleyip feryad etmeleri adeta kulağımı sağır edecek!."

"Bunlar derinden söylediğim bir takım işaretlerdir. Daha da söyleyeceğim ama, Rasûlullah (s.a.)' in azarlamasından korkuyorum!." dedi.

Sekr-i maneviyyeye mustağrak olarak böyle söylüyordu.

Hz. Peygamber (s.a.)

"Kendini topla! Sus!" diye onun yakasını çekti.

Bazen Rasûlullah (s.a.) de öyle manevî zevk ve feyz ile dolardı ki bu hale devamlı olarak tahammülü mümkün olmazdı. Hassaten vahyin nüzulü esnasında fevkalade ızdırab çeker, inci tanesi gibi terler dökerdi. Bazen de bu istiğrak had safhaya vardığında:

Ya Aişe, rûhaniyet beni istila etti Gel biraz bana söz söyle!." diyerek beşerî iklime rucu ederdi.

Aksine dünya galip gelince de:

"Ya Bilal" Bir ezan oku!" buyurarak beşer hayatı için zarurî olan dengeyi kurardı.

Aksi halde, insana emsal olan o mübarek varlığın, arkasındaki kafile ile beraberliği sağlanamazdı.

Sohbet-i Nebeviyye iklimindeki feyze en çok mustağrak olan Hz. Ebûbekr (r.a.) idi. Hz. Peygamber (s.a.) ile bazen öyle hususî sohbetleri olurdu ki, bunlara başkaları asla muttali olamazdı. Bakınız Hz. Ömer (r.a.) bu manzarayı nasıl anlatıyor:

"Rasûlullah (s.a.)'in huzuruna girdim. Hz. Ebûbekir (r.a.) ile ilm-i tevhid hakkında sohbet ediyorlardı. Aralarında oturdum. Sanki Arapça bilmeyen biriymişim gibi sözlerinden hiç bir şey anlamadım.

"Bu hal neyin nesidir? Siz Peygamber (s.a.) ile hep böyle mi sohbet edersiniz? diye sordum Hz. Ebûbekir (r.a.):

"Evet bazen Rasûlullah (s.a.) ile baş başa iken böyle sohbet ederiz " buyurdu.

Bir Hadîs i Şerifte Hz. Peygamber (s.a.):

"Biz peygamberler cemaatı insanların seviyesine inmeye ve onların akıllarının alacağı tarzda söylemeye me'muruz." buyurmuştur.

Diğer bir Hadîs- Şerif'de:

İnsanlara kendi aklınızın erdiği kadar değil, onların akıllarının kavrayacağı derecede söyleyin!" emri verilmiştir.

Dünyanın darü'l-gurur yani aldatıcı bir alem olduğuna dair bir Hadis-i Şerif olduğu gibi onun sahhare (çok sihirleyici) ve gaddare (çok acımasız) olduğunu beyan eden Hadîs-i Şerifler de vardır. Dünyanın geçici bir alem, bir gölge olduğunu, en bariz hakikatin ölüm olduğunu hepimiz bilidiğimiz, hatta en yakınlarımızın olup gittiğini bir çok kereler gördüğümüz halde yine o vefasız bekasız dünyaya aldanmaktan ekseriya kendimizi kurtaramayız.

Bu hal, Hadîs-i Şerif de buyurulduğu gibi, dünyanın sahhare (çok sihirleyici) olmasındandır işte bu gafletimiz de onun bu sihrinin eseridir.

Mevlana (k.s.) dünyanın sihrini ve sihirbazlığını aşağıdaki beyitlerde şöyle ifade eder

"O sihirbaz, ay ışığında alelacele beş yüz arşın kumaş ölçer"

"O senin gümüş akçe gibi olan ömrünü alınca ömür gümüşü gitmiş hayalî kumaş ortadan kaybolmuş sermayen ise, boşalmış olur.

Ey dünya sihrine sürüklenen kimse, sana (Kul Eüzü)'yü okumak;

Ya Rabbî' Lütfet, beni bu üfürüklerden ve nefsanî dünya lezzetlerinden koru'" diye dua gerektir.

leyla_mecnun
22.08.2010, 01:40
Tasavvuf ve İlm-i Ledünnî
Yıl: 1996 - Şubat - Sayı: 120
Rasûlullah (s.a.), Cenab-ı Hakk'dan üç türlü ilim telakkî etmiştir. Birincisi, kendisi ile Allah (c.c.) arasında mahfuzdur. Bu ilim, beşer idrakinin üzerinde olduğundan nâsa fâş olunmamıştır. Yalnız Allah Rasûlü'ne mahsus kalmıştır. Cebrail (a.s.):

"Ya Rasûlallah! Ben senin hakîkatini idrak edebilsem, yanına gelemezdim." buyurmuştur.

İkinci ilim, umuma âiddir. Bu, insanların idrak ve iktidarları ile kavranabilir bir seviyededir. Bütün insanlık alemi, bu kategorideki bilgilere îman ve amel ile mükelleftir. Bunun bir diğer adı da şerîattır.

Üçüncü ilim, bir kısım ehil zevata mahsusdur ki, o da tasavvuftur, zühddür, ihsan duygusuna vasıl olabilmektir. Yani bu ilim, kalbî hayatla ilgilidir. Bununla birlikte kişinin bu babda istîdâd ve kabiliyyeti kadar mes'ûliyyeti vardır. Kul, kendi selameti için bu istidadı inkişaf ettirmeğe mecburdur. Bu da, nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfıyesi ile mümkündür.

A'la ve Şems sûresinde:

"Şüphesiz nefsini tezkiye edenler kurtuluşa erdi." (14), (9)

Furkan 43:

"(Ey Peygamber!) Heva ve hevesini ilah edineni gördün mü? Artık sen onlara vekil değilsin" buyuruluyor.

Taberânî'nin naklettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur:

"Yeryüzünde tapılan tanrılardan Allah'ın en çok buğz ettiği, heva ve hevestir."

Ledünnî ilim ise, tasavvuf içinde manevi eğitim sonucu ulaşılan Hakk vergisi (vehbî) bir ilimdir. Kur'an-ı Kerîm'in pek çok ayet-i kerimesinde bu ilimden bahsedilmiş olması, bu hükmün delilidir. Musa (a.s.) ile ilgili olarak vâkî olan ilk vahiylerde bu gerçeğin işaretleri başlamıştır.

Hz. Musa (a.s.), ailesiyle birlikte Medyen'den Mısır'a gidiyordu. Yolda, soğuk, yağmurlu, karanlık bir gecede çocukları oldu. Ateşe ve ışığa ihtiyaçları vardı. Uzakta bir ateş gördü. Aslında O'nun gördüğü bu ateş, kendisini peygamberliğe hazırlamak için bir işaret idi. Oradan bir kıvılcım alıp ateş yakmak ve bu suretle ailesini ve yeni doğan bebeğini ısıtmak istedi. Oraya vardığında kendisine Allah (c.c.) tarafından:

"Ey Musa! Muhakkak ki; ben, evet ben, senin Rabbinim! Hemen nalinlerini çıkar! Çünkü sen mukaddes Tuva vadîsindesin!.." (Taha, 11-12) buyuruldu.

Müfessirler, "Nalinlerini çıkar!" ifadesine farklı îzâhlar getirip işari manalar vermişlerdir. Bunlar ez-cümle Kuşeyri, Letaifü'l-İşarat ve Rûhu'l-Beyan'da şu şekilde açıklanır:

"İki nalin", dünya ve ahiret'i temsil etmektedir:

"Kalbi, dünya ve ahiret ile ilgili meşguliyetlerden boşalt! Hakk için her şeyden tecerrüd edip sıyrıl ve Allah'ın marifet ve müşahedesinde yok olmağa bak!" Diğer bir ifadede:

"Sen tabiat ve nefsden sıyrıl! Nefsini ve ona bağlı şeyleri düşünmeği bırak, gel!"

"Delilin tefekküründen vazgeç! Çünkü müşahede ve ıyândan, yani göz ile gördükten sonra bunların faydası yoktur."

Bu sebeple Şeyh Şibiî, Allah'a vasıl olduktan sonra bütün kitaplarını yakmıştır.

Hz. Musa (a.s.), Firavun ve ordusunun Kızıldeniz'de Benî İsrail kavminin gözü önünde boğulmasından sonra kavmini topladı. Onlara çok fasih, beliğ, heyecanlı vaazlar verdi. Kavmi, Hz. Musa'nın ilim ve marifetteki derinliğine hayran kaldı. Mest oldu. İçlerinden biri:

"Ey Allah'ın peygamberi, şu yeryüzünde senden daha alim bir kimse var mı?" dedi. Hz. Musa:

"- Böyle bir kimse bilmiyorum." dedi. O esnada kendisine vahiy gelerek:

"İki denizin birleştiği yerde bir kulum var ki, ona has bir ilim (ledünnî ilim) vermişimdir. Ümmetinin seçkinlerinden biri ile ona git!" diye buyuruldu.

Musa (a.s.) arkadaşı Yûşa bin Nûn (a.s.) ile acele olarak sefere çıktı.

Musa (a.s.), kendisine vahy ile işaret edilen zatı, bir kayanın üzerinde hırkasına bürünmüş olarak gördü ve selam verdi:

"- Ben Musa'yım" dedi. Hızır da:

"- Demek ki Benî İsrail peygamberi olan Musa sensin!" dedi.

Musa (a.s.):

"- Bana Allah (c.c.) tarafından bildirilen insanların en çok bileni sen misin?" diye sordu. Hızır cevaben:

"- Ya Musa, Allah (c.c.) bana bir ilim vermişdir, o sende yoktur. Sana bir ilim vermiştir, o da bende yoktur." dedi.

Musa (a.s.), Hızır aleyhisselam'dan bu ilmi telakkî etme arzusunu bildirdi. Zahiren anlaşılması mümkün olmayan, kendisine acaib ve garâibden görülen bazı hakîkatlerin hikmetini ondan öğrenecekti. O meşhur yolculuğa çıktılar...

Mevlana (k.s.), bu hadisenin ibret ve hikmet dolu noktalarına dikkat çekerek şu şekilde anlatır:

"Ey kerîm olan kimse! Bu manevî iştiyakı, "kelîmullah" olan Hz. Musa'da gör! Bak kelîm olan Musa (a.s.) ne diyor;

"Bunca makama sahib olduğum halde kendimde varlık hissetmiyorum. Daha öteler için rühuma ışık tutacak Hızır'ı arıyorum."

Hz. Musa'nın Hızır'ı aramaya kalkması üzerine kavmi dediler ki:

"Ey Musa, sen kavmini bırakmışsın, senden daha aşağı mertebede bir zatın izine düşmüşsün!"

"Sen ise "havf" ve "reca"dan kurtulmuş bir peygambersin. Daha ne dolaşacak, ne kadar, ne zamana kadar arayacaksın?"

"Aradığın sende... Bunu sen de bilirsin. Ey sema kadar yüksek peygamber! Zemînde daha ne kadar dolaşacaksın?.."

"Musa (a.s.) kavmine:

"Ne olur Güneş ile Ay'ın yolunu kesmeyiniz! Ben peygamberlik hilaliyim, Hızır ise velîlik güneşidir. Yani benden üstün peygamberler var. Hızır ise, velîlerin en üst makamındadır." dedi."

"Hz. Musa devamla:

"Ben zamanın sultanı bir velî ile sohbet için iki denizin birleştiği yere gidiyorum."

"Hakîkat ve marifete ulaşmak için Hızır'ı vesîle kılacağım. Bunun için de uzun müddet sefer edeceğim. Ta ki; ona kavuşayım.."

"Himmet ve azîmet kanatları ile yıllarca uçacağım. Yıllar ne demek, binlerce yıl gitsem, yine O'nu arayıp bulacağım. Bu yolculuk, o cevheri bulmağa değmez mi?" dedi.

Hz. Musa'nın sıfatı kelîmullah, yani Allah (c.c.) ile konuşandır. Allah Teâlâ, Hz. Musa ile konuştuğu zaman ezel-deki sıfatı olan "kelam" ile konuştu. O'nun sıfatlarından hiçbiri yaratılanların sıfatlarına benzemez. O bilir; bu biliş, bizim bilişimiz gibi değildir. Kudret sahibidir, o da bizim kudretimiz gibi değildir. O konuşur, bizim konuşmamız gibi değil!.. Biz, dil gibi bir alet ve harflerle konuşuruz. Allah (c.c.) bundan münezzehtir. Harfler mahluktur. Allah'ın kelamı ise, mahluk değildir. Harfsiz ve haletsizdir. Musa (a.s.), Allah (c.c.) ile konuşurken yanındaki 70 kişi ve Cebrail (a.s.) bu konuşmayı fark ve idrak etmediler.

Mevlana (k.s.), ledünnî ilmin ilahî bir nasîb olduğunu, bunun ancak kaibî istidadı olanlara lütfedildiğini şu şekilde ifade eder:

"Ya'kub'un, Yusuf'un yüzünde gördüğü fevkaladelik, kendine mahsus idi. O nuru görmek Yusuf'un biraderlerine nasîb olmamıştı. Kardeşlerinin gönül alemi Yusuf'u görmekten ve anlamaktan uzak idi."

"Ruhun gıdası aşktır. Canlarınki ise açlıktır."

"Yakub'da Yusufun bir cazibesi vardır. Bundan dolayı Yusuf'un gömleğinin kokuşu O'na çok uzak bir yerden dahî ulaştı. Gömleği taşıyan kardeşi ise, o kokuyu duymaktan mahrum idi."

"Çünkü Yusuf'un gömleği kardeşinin elinde iğreti idi. Kardeşi, gömleği götürüp Hz. Ya'kûb'a teslîm ile mükellefti. Yani o gömlek, kardeşinin elinde, esirci elinde bulunan bir mutena cariye gibiydi. Esircinin nefsi için değildi. Satıcıdan başkasına aiddi.

"Çok alim vardır ki, irfandan nasîbi yoktur. İlim hafızıdır da, Allah'ın habîbi olamamıştır."

İmam-ı Gazalî ve Abülkadir-i Geylanî gibi zatlar, önce zahirî ilmin zirvesine ulaştılar. Lakin gaybî inceliklere ve Allah'a giden hassas, ince, nazenin yola kaibî derinliklerinin içinden ve çok sonra ulaşabildiler. Hakk dostu oldular. Allah (c.c.), kendi zatî hususiyetlerini ve sırlarını onlara ve onlar gibi olan bazı müstesna yaratılıştaki insanlara faş etti. Onlar da kendisi ile meşgul olmaya mani olan bütün engelleri yok etti. Cesedleri zikir, mücahede, musahabe ve murakabe ile nûra inkılâb etti. Müşahedeye ve esrara nail oldular. Allah Teâlâ, bu gibi şeyleri, ezelde kendisi için seçtiği kimselerden ve dost edindiği kullardan başkasına ihsan etmez.

Hadîs-i şerîfde buyurulur:

"Ebûbekir çok namaz kıldığı ve çok oruç tuttuğu için sizden üstün değildir. O'nun size üstünlüğü, kalbindeki ta'zîm hissindendir."

Bu neviden bir çok ayette, velî kulların kalplerinde buldukları ihsan duygusu ile mahzun olmayacakları ve altından ırmaklar akan cennetlere nail olacakları bildirilir.

Ebû Hureyre'den rivayet olunan bir hadîs-i şerîfde:

"İlimlerden bazı gizli olanlar vardır ki, onları ancak "arif-i billah" olanlar anlar. Bu ilimden bahsettikleri vakit onları, ancak kendilerini beğenen, mağrur güruh techîl eyler (cahil görür). Sakın, Hakk Teâlâ'nın kendi fazlından ilim verdiği alimleri küçük görmeyin! Çünkü Hakk Teâlâ, onlara, o ilmi verirken onları küçük görmedi." Buyurulur.

Gazalî (k.s. ), batın ulemasının zahirî alimlerle ilişkisini şu misallerle anlatır:

İmam-ı Şafî (r. a.), Şeybanî Raî'nin (k.s. ) önünde talebe gibi diz çökerdi. Kendisine:

"Ey imam, sen nerde, Şeybanî nerde? Bu hürmetin sebebi nedir?" denilince İmam-ı Şafî (rh a.):

"Bu zat, bizim bilmediğimizi bilir " cevabını vermistir.

Ahmed b. Hanbel ve Yahya b. Muaz, bazı meseleleri Ma'rûf-i Kerhî'ye baş vurup ondan sorarlardı. Bunun sebebi kendilerine sorulunca, ashâbın:

"Ya Rasûlallah, kitap ve sünnette yoksa ne yapalım?" sualine, Hz Peygamber'in

"Onu salih kimselerden sorun! Onların istişaresine arz edin!" hadîs-i şerîfini misal verirlerdi.

Muhakkak ki, batınî alimler, görünmeyen alemin sırrı ile doludurlar

Cüneyd-i Bağdadî'ye, Seriyy-i Sakatî (k.s. ):

"Allah, seni ilk önce zahirî ilimlerde muvaffak etsin Ondan sonra sufî kılsın!" diye dua ederlerdi Ayrıca Haris b. Esed el-Muhasibî ile sohbet edip kendisinden edeb ve ilim almasını tavsiye ederlerdi.

Hz Ömer (r.a.) vefat edince, Abdullah b. Mes'ûd (r.a.):

"İlmin onda dokuzu gitti" buyurdu. Sahabi de kendisine:

"Daha içimizde alimler var!" dedi. O da:

"Ben marifet ilminden bahsediyorum." dedi.

İlim, umumiyetle zahirî bilgilere denir. Akla, nakle ve dış tecrübeye dayanır. Marifet veya irfan ise, keşfe, ilhama ve iç tecrübeye dayanır.

Sûfîlere göre insanın öz sıfatı bilgisizliktir.

Âyetlerde insana çok az bir ilim verilmiş bulunduğundan ve insanın çok cahil ve çok zalim olduğundan bahsedilir.

İlim, Allah'ın sıfatıdır. Kul, Allah'ın verdiği az bilgilere Allah'dan ilave olarak "ihsan" gelmesi ile arif haline gelir. Marifetten, yani Allah'ı tanıyabilmekten hisse almağa çalışır.

Akıl, sırf kendi başına kemal ölçüsünde bulunsa bile Allah'ı layıkıyla tanımaya yetmez Çünkü akıl, insan için bir alettir insan, ancak bu aletle kendisini tanıtanı tanır. Allah'ı da ancak eserleri ile tanıyabilir Hakk Teâlâ, rûhlara ezelde:

"Ben kimim?" diye sormadı;

"Ben sizin Rabbiniz değil miyim?!" diye sordu.

Akılla, nefs tezkiye olunamaz. Ancak kalb ile olabilir. Ayet-i kerîmede:

"Kalbler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur." (Ra'd, 28) buyuruluyor

Müzzemmil sûresinde:

"Rabbinin ismini zikret ve bütün bağlantılardan kesil! Rabbine dön!" (8) buyuruluyor.

İbn-i Atâ şöyle diyor: "Allah (c.c ), zatını, avama, mahlükatı vasıtası ile tanıttı:

"Develere bakmıyorlar mı? Nasıl yaratılmışlardır?" (Ğâşiye 17)

Havâssa ise, kelam ve sıfatları ile tanıttı.

Sûre-i Nisa, ayet 82: "Kur'an'ı düşünmüyorlar mı?" İsra 82: "Kur'an'da indirdiğimiz ayetlerde mü'minler için şifa ve rahmet vardır." A'raf180: "En güzel isimler Allah'ındır."

Ebû Hasan b. Ebû Zerr, Şıblî'den nakleder:

"Tasavvuf, yüce semavî ve ilahî bir ilimdir. Bitmez, tükenmez. Bu ilimden, ancak erbabı istifade eder. Bunu Allah'ın hususî bir ihsanına ve büyük lütfuna nail olanlar bilebilir "

Bu makamlar yaşanmadan ifade edilemez. Bu hali yaşayan sûfîler, "Füsûs" daki gibi zaman zaman rumuzlu kelimeler kullanırlar. Bunun sebebi, kalbî ilimden nasîbi olmayanların kendi kendilerine yanlış anlayıp dalâlete düşmelerini önlemektir!...

İmam-ı Gazalî, Bahauddîn Nakşbend, Muhyiddîn-i A'rabî ve İmam-ı Rabbanî gibi Hakk dostları, dînin inceliklerini, hikmetlerini, müşahhas plandan marifet fezasına götüren müstesna kabiliyetlerdir.

Cennetle mujdelenen sahabîlerin, bu ilm-i marifet sebebi ile hiçliklerini hissederek ilahi saltanat karşısında "havf" halinde bulunduklarını ifade eden rivayetler çoktur. Hz Ebûbekir (r a):

"Keşke kuşların gagaladıkları bir hurma tanesi olsaydım!"

Hz Ömer (r.a) ise:

"Keşke ot olsaydım! Keşke hiç bir şey olmasaydım!" buyurmuşlardır.

Ammar b. Yasir'in Kûfe minberinde "Ben şahidlik ederim ki, o dünya ve ahirette Allah Rasûlü'nün hanımıdır" dediği Hz Aişe (r.anha):

"Keşke şu ağaçda bir yaprak olsaydım!" demişlerdir. Nisa sûresinin:

"Kim kötü bir iş yaparsa cezasını çeker!" mealindeki ayeti nazil olunca Hz Ebûbekir (r.a):

"Belim kırılır gibi oldu, kasıldım kaldım..." buyuruyor Bu zevâtın hallerini böyle ifade etmeleri, Allah rızasına aykırı bir amele sürüklenme endişesinden ileri gelmekte ve Allah Teâlâ'nın kudretinin büyüklüğünü dile getirmekten, her an huzur içinde bulunmaktan ve haya etmekten kaynaklanmaktaydı (el-İsra-14):

"Oku kitâbını! Bugün sana, iyi hesab görücü olarak nefsin yeter!" buyuruluyor.

Dîni, sadece zâhirî cephesi ile almak, bâtınına, yani ruhî derinliğine inememek, pek korkunç bir hüsrandır. Kişi bilemediğinin düşmanı olur. Sâlihlerin, sâdıkların, fazîlet erbabının muhîtinden ve onların sohbetlerinden uzaklaşıp satırların arasında kalmak, gönül ve vicdan ufkunu daraltır, iç-dış nurları söndürür. Kitap ve sünnetin ince hikmetlerinden ve ehl-i hal kimselerin ruhanî aydınlığından mahrum eder. İnsana Halik Teâlâ tarafından lûtfedilen, hayat sermayesi olan duyguları kaybettirip, nefsinin esîri kılar. Böyleleri, Kainat'a sisli gözlerle bakan gaflet alıkları olurlar.

Mûsâ (a.s), beşerî fırtınalar ve kasırgalar dolu, azgın, maddeye düşkün Benî İsrail kavmine şerîati ikame için gönderilen bir peygamberdir. Hz. Musa Hızır'a:

"Sana öğretilen ilimden bana da öğretmen için sana tâbî olabilir miyim?" dedi.

Hızır (a.s) da:

"Sen benimle arkadaşlığa asla sabredemezsin!" dedi.

Bu sözlerle Hızır (a.s), Musa'nın psikolojik durumu hakkında ilk keşfi yapmış, O'na kendini anlatmış oluyordu ki, bu hal sonunda gerçekleşecek idi. Hz. Musa'nın alacağı ders kendi yerini tanımak ve bir sabır dersi almaktı. Yani Musa'ya:

"Benimle beraberliğe sabretmek, senin elinden gelmez. Sen bu hususda mâzûrsun. Çünkü bu ilmin kemâli, daha sana verilmemiştir" demekti..

Musa (a.s) dedi ki:

"İnşallah beni sabırlı bulacaksın!. Sana hiçbir işte karşı çıkmayacağım."

Hızır (a.s) dedi ki:

"Eğer bana uyacak isen, ben sana sırrını açmadıkça, hiç bir şey hakkında bana sual sorma! Yani tartışma şöyle dursun, sorup anlamak için bile sorma!"

Demek ki, başka ilimlerde mes'eleyi ortaya koyacak bilginin yarışını oluşturan sual, bu ilimde yasaklanır. Burada talebenin nefsi, faaliyetten çok kabiliyette hazırlanacaktır.

Mesela, Mîmar Sinan'ın ilmî kuvvet ve kabiliyyeti, Süleymaniye Camii inşasında çalışan bütün san'atkârlardan üstündür. Sinan'ın o camideki bir mermerci kadar mermeri işleme san'atını bilmemesi, onun için bir kusur olamaz. O san'atkârlar da Sinan'ın talimatı altındadır. Mermer san'atını işleme inceliklerini ondan öğreneceklerdir.

Hz. Musa'nın hayat hikayesinde bu ilmin, kendisine yalnız Hızır (a.s) ile görüşmesi netîcesi değil, muhtelif vesileler ile de verilmiş olduğunu anlıyoruz.

Bununla ilgili birkaç misal verirsek:

Musa (a.s), Mısır'da iken İsrailoğulları'na, Firavun'u helak ederse, kendilerine "Tevrat'ı getireceğini vaad etmiş, Firavun helak olunca, Allah'dan Tevrat'ın verilmesini niyaz etmişti. Kendisine otuz gün oruç tutması, sonra on gün daha ilave edilerek kırk güne tamamlaması emredildi.

Hz. Musa'nın Tûr'da kırk gece kalmasında şu işaret vardır:

Ehlullahın büyük bir tecellî sabahına ermeleri, geceler gibi karanlık ızdırap saatleri ile çile doldurup marifet şafağına ulaşmaları ile mümkündür. Bütün muvaffakiyyet sabahları, muzdarip gecelerin seherlerinin eseridir.

Musa (a.s), Tûr Dağı'nda hiç ara vermeden savm-ı visal (iftarsız oruç) olarak otuz gün oruç tuttu. Ne acıktı, ne susadı. Sonra Hızır (a.s) ile buluşmak üzere sefer emredildi. Seferde henüz yarım gün geçmeden sabrı kesildi, acıktı. Arkadaşına:

"Yiyeceğimizi getir, yiyelim!" dedi.

Çünkü onun Hızır'a gidişi, bir imtihan sebebi ile idi. İmtihan üzerine ibtila eklendi. Mahlukun yanındaki seferde yarım günde acıktı. Fakat Tûr'daki Allah'a kavuşma, O'nunla konuşma seferi idi. Bulunduğu yerin heybeti, O'na yemeği, içmeği unutturdu. O'nu Allah'dan başka herşeyden alıkoydu.

Ulü'1-azm bir peygamber olan Hz. Musa'nın, Hızır'a ledunnî ilmi tahsîl için gönderilmesi, çok câlib-i dikkattir. Musa (a.s) için o an ledunnî ilmi bilen bir kişiden bu ilmi tahsîl etmesi bir nakîse değildir. Ancak Hz. Musa'nın her şeyi bilen bir peygamber olmadığı, Allah (c.c) ilminden Hz. Musa'ya verilmeyen bir ilmin bulunduğu anlatılmış oluyor. Bu ilim, sonradan kendinden daha aşağı mertebedeki Hızır vasıtası ile veriliyor ki, bu da peygamberlerin dahi ilahî ilim karşısında acz içinde olduklarını bildirmek, hem de Hz. Musa'nın ve Hızır'ın sahib oldukları müşterek ilmin, gelecek olan zü'l-cenahayni (Dünya ve ahiret bilgisi geniş olanı) göz önüne getirmeği telkin ile Hz. Muhammed (s.a.)'ın makamının en mükemmel makam olduğunu bildirmek içindir.

Ya Rab! Bizleri, kalbleri nûr-i ilahî ile ışıldayan, marifet denizinden nasîb alan, lütuf ve kerem tecellîlerine mazhar olan kullarından eyle!

Amîn..

leyla_mecnun
22.08.2010, 01:40
Kahr-ı İlahî -Ahmaklık-
Yıl: 1995 - Ay: Haziran - Sayı: 112
Meryemoğlu İsa sanki kendisini bir arslan kovalıyormuş gibi canhıraş bir şekilde kaçıyordu. Adamın biri bu hale hayret ederek ardından koştu ve şöyle seslendi:

"Hayrola, ürkütülmüş bir kuş gibi çırpına çırpına niçin ve nereye kaçıyorsun? Arkanda kimse yok!"

Hz. İsa (a.s.) o kadar hızlı koşuyordu ki, acelesinden adamın sualine cevap veremedi. Onun bu şekilde kaçışını merak eden adam, nihayet ona yaklaştı ve: "Ey Rûhullah! Ne olur Allah için bir an dur da söyle: Senin bu kaçışın benim için bir muamma oldu! Kimden kaçıyorsun? Arkanda ne arslan, ne düşman, ne de korkulacak bir şey var" dedi.

Bunun üzerine Hz. İsa (a.s.):

"Ahmaktan kaçıyorum ahmaktan!.. Git bana mani olma ki, kendimi kurtarayım!.." diye karşılık verdi. Bu sefer adam :

"Nefesi ile körlerin ve sağırların şifa bulduğu "Mesih" sen değil misin? diye sordu. Hz. İsa (a.s.):

"Evet, benim" diye cevap verdi.

Adam devamla:

"Manevi sırlara mazhar olan ve bu yüzden "Ruhullah" sıfatını alan şahs-ı manevi sen değil misin? Sen ki, ölmüş birine o duayı okuduğunda, o kimse, av bulmuş arslan gibi kabrinden sıçrayıp kalkıyordu" dedi.

Bunun üzerine Hz. İsâ (a.s.) "Evet ölüye okuyan benim" cevabını verdi.

Adam sordu: Ey güzel yüzlü İsa ! Çamurdan kuş yapıp uçuran sen değil misin ?

Hz. İsa "Evet..." dedi.

Sonra adam: "Ey temiz Ruh! İstediğin her şeyi yapabildiğin halde kimden korkuyorsun?"

Hz. İsa (a.s.) : "Evvela ruhu, sonra ceseti yaratan Cenabı Hakk'a ve O'nun sıfatlarına yemin ederim ki, o duayı yani İsm-i Âzam'ı sağır ve köre okudum; onlar iyileştiler. Yine o duayı okudum, ortasından kayalık bir dağa çatladı; ölü bir cesede okudum, dirildi; hiç bir şeyi olmayan fakire okudum, zengin oldu. Fakat o duayı bir ahmağın kalbine şefkat ve merhametle binlerce defa okuduğum halde fayda vermedi. O ahmak, katı bir taş kesildi; lakin ahmaklığından vazgeçmedi. Çorak bir kum oldu da, ondan bir ot bile bitmedi" dedi.

Bu sözleri duyan adamın hayreti daha da arttı ve merakla Hz. İsa'ya (a.s.) sordu:

"İsm-i Âzam" bu kadar şeye tesir edip şifa verdiği halden için ahmaklığa tesir edememiştir? Halbuki diğerleri de bir hastalıktır; onlara deva olup da buna olamayışının sebeb-i hikmeti ne olabilir?

Hz. İsa (a.s.) cevap verdi:

"Ahmaklık, kahr-ı ilahî olan bir hastalıktır. Diğerleri ise körlük gibi kahr-ı ilahî'ye uğramayan ibtilalardır. İbitla da bir hastalıktır; ancak sadece mübtelasına acınır. Ahmaklığa gelince o da bir hastalıktır, lakin ekseriya başkasını yaralar ve zarar verir.

"Ahmaklık damgası Allah'ın bir mührüdür. Ona hiç kimse çare bulamaz."

Kur'ân-ı Kerîm'deki iki çeşit ahmaklıktan bahsedilmektedir. Bunlardan birinci sınıf, kafirler ve müşrikler olup, Allah Teala Hazretleri bunlar hakkında şöyle buyurmaktadır:

"Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeble düşünemez ve idrak edemezler." (Bakara 2/171)

Ebu Cehil, Ebu Lehep, Muğire b. Şu'be v.b. kimseler kalpleri mühürlü, sağır kör ve dilsiz olduklarından hidayete eremediler. Bu yüzden onlar:" Biz sana inanırsak Kureyş'in kadınları bizi ayıplar" veya "Peygamberlik bize gelmeliydi. Çünkü, bizim malımız ve çocuklarımız daha çoktur" diyerek akıl ve mantık dışı şeyler söylemişlerdir. Öyle ki, Resûlullah'ın hak peygamber olduğunu çok iyi bildikleri halde ahmaklıkları sebebiyle mat ve inkar etmişlerdir.

Yine aynı şekilde kuru ve sığ akılla yola çıkan feylesoflar, birbirlerini tekzip ederken; Peygamberler, vahye ve te'yidi ilahî'ye mazhar oldukları için daima birbirlerini tasdik etmişlerdir.

Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilen ikinci sınıf ahmağa gelince, bunlar kendilerini akıllı zannedenlerdir. Dünyevî arzu ve istekleri kendilerini gaflete sürüklediği için, hakikat onlara perdelenmişdir. Bu gibiler ancak bir felakete uğradıklarında kısmen uyanabilirler.

Mevlana yine ahmaklık hakkında şöyle buyuruyor:

"Ahmaklardan kaç ki, İsa (a.s.) onlardan kaçtı. Ahmakla sohbet nice kanlar dökmüştür."

Tarihte üzücü bir olay olarak yer alan Timur ile Yıldırım Bayezid'in Ankara muharebesi, ahmakça bir inatlaşmanın neticesinden başka bir şey değildir. Çünkü muharebe sonunda, on binlerce müslüman kanı dökülmüş, bir çok kadın dul ve çocuk yetim kalmıştır. Bu facialara sebeb olan Timur dört bin kilometre yol katetmiş olmasına rağmen sonuçta eli boş olarak geri dönmüştür.

Kur'ân-ı Kerîm, benzer misali Kalem süresinde şöyle hikaye eder:

"Yemenin San'a şehri yakınında bir zâtın üzüm, hurma ve ekin bahçesi vardı. O, ekin toplama zamanı gelince fukara, zayıf ve gariplere bolca pay ayırırdı". Vefat edince oğulları:

"Ailemiz oldukça kalabalık, malımız da az, bu yüzden fakirlere vermeyelim. Onlar gelip istemeden mahsulleri toplayalım" diyerek ahitleştiler.

Ayrıca: Tarlaya erken gidelim ki, hiç bir yoksul yanımıza sokulmasın diye de birbirlerine fısıltı halinde tavsiye de bulundular. Tarlalarına ulaştıklarında ise şaşkın bir vaziyette, "Şüphesiz biz yanlış yere geldik" dediler. Çünkü tarlaları harabe haline dönmüş, simsiyah kesilmişti. Nihayet bunlar, ibret-i İlahiyye'yi idrak ederek :"Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz, azgın kimselermişiz!" diyerek ahmakça tasavvurlarına nadim oldular.

Yine aynı surenin 30. ayetinde bu hadise anlatıldıktan sonra Hakk Teala Hazretleri şöyle buyurmuştur:

"İşte azap böyledir. Ahiret azabı ise daha büyüktür! Keşke bilselerdi!...."

Ahmaklık, neticede gafleti doğurur. Gaflet ise yaşanan anın, meçhul bir istikballe değiştirilmesi ve gelecek endişesi taşımamaktır. Bu yüzden Hakk Teala Hazretleri "gafillerden olma" buyurmakla, esasen insanın gaflete düşmesine sebep olan ahmaklığı yermektedir.

Ahmaklıktan kurtulan, Rabb'ine yakın olur. O'na yakın olan da ilahi tasarrufa sahip olur. Allah'ın veli kulları, toplumun en akıllı, idrak ve şuur bakımından en üstün kimseleridir. Zîra onlar Peygamber varisleridir.

Mevlana, yukarıda zikrettiğimiz hikaye ile ilgili beyitlerine şöyle devam eder:

"Kur'ân'da Eshab-ı Darvan kıssasını okumuşsundur. Onu okuduğun ve neticesini anladığın halde neden hilekarlığa kalkıyorsun?"

"Bir kaç ahmak bazı fakirlerin rızkını kesmek için hilekarlığa kalkıştılar ve karşı karşıya oturup sabaha kadar hile düşündüler."

"O kötü hasleti ahmaklar, sırlarını Allah (c.c.) işitip de fukaraya haber vermesin diye güya fısıltı ile konuştular. Dil kalpten gizli iş görmeye kalkıştı."

"Ey insan! Şimdi gaflet pamuğunu kulağından çıkar ve at. Darvanlılar gibi fukaranın rızkına göz dikme!"

Fakr u zaruret içinde kıvranan kimsenin sefalet hikayesine gönül ver! Gönül hastalarının dertlerini dinle ve onların dertlerini paylaş!"

"Fakr u zaruret içinde boğulan gönüller, dumanla dolu bir eve benzer. Sen onların derdini dinlemek suretiyle o dumanlı eve bir pencere aç ki, onun dumanı çekilsin ve senin de kalbin rakikleşip ruhun incelsin."

Yine Mevlana Hazretleri bazı beyitlerinde ahmakların vasıflarını şu şekilde anlatır:

"Ahmak herkesin ölümünü işitir de kendi ölümünü hiç hatırına getirmek istemez."

"Herkesin ayıp ve kusurunu kılı kırk yararcasına araştırır, görür ve etrafa yayar. Fakat hamakatinden dolayı kendisinin zerre kadar ayıbını görmez."O dünyaya öyle bir dalıp aldanmıştır ki her şeyin terk edileceğini çok iyi bildiği halde soyulmaktan korkar. Halbuki çıplak kimsenin, kendisini hırsızların soyacağından korkması ne tuhaf bir şeydir!"

"İnsan dünyaya çıplak gelmiş çıplak gidecektir. Hal böyleyken hırsız endişesinden neredeyse onun yüreği çatlar! Ölüm anında servetinin kendisine ait olmadığını anlar. Lakin iş işten geçmiş her şey bitmiştir."

"Hayattayken onun bu mal kaybetme korkusu; eteğine çakıl taşları doldurup da kendisini mal sahibi zanneden ve onların üzerine titreyen çocukların korkusu gibidir. Eğer o çakıl taşlarından bir parçasını elinden alsan ağlar, geri versen sevinir. Çocukta ilim ve hal libası bulunmadığı için ağlaması da gülmesi de muteber değildir. Ahmak da dünyanın geçici servetini kendisinin malı sandığı için o yalancı servetin üzerine tıpkı çocuk gibi titrer!"

"Dünya hayatı bir rüyadan ibarettir. Dünyada servet sahibi olmak ise rüyada define bulmak gibidir. Dünya malı muayyen bir zaman dilimi içinde nesilden nesile aktarılarak yine dünyada kalır." Mevlana (k.s.) son beytinde bu macerayı şöyle bitirir:

"Ölüm meleği, gafil zenginin canını almakla onu uykudan uyandırır. O kimse hakiki maliki bulunmadığı bir mal için dünyada çektiği sıkıntıya hayret eder ve bin pişman olur. Lakin bu ona hiç bir fayda vermez..."

Hakiki akıllılık, emr-i ilahî'ye ittiba etmektir ki, işte asıl ve yerinde bir istikbal endişesi budur. Bu aynı zamanda ebediyete ciddi bir hazırlığın icabıdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de Cenab-ı Hakk, akıl konusunda şöyle buyurmaktadır:

"Ey akıl sahipleri benden korkun!" (Bakara 2/197)

"Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alır" (Bakara 2/269)

"Ancak akıl sahipleri anlar." (Ra'd 13/19)

Ayrıca bir adam Hz.Peygamber'e (s.a.) çok methedildiğinde Efendimiz (s.a) üç defa: "Aklı nasıl?" diye sormuştur.

Bir başka hadislerinde ise: "Akıllı kimse, nefsini heva ve hevesine uymayan, ve ölümden sonrası için hazırlık yapandır" buyurmuştur. (Tirmizi, Kıyamet, 5; İbn Mace, Zühd,31)

Hakk Teala hazretleri akıl sahiplerine, intibaha getirecek tecellî ve ibretli hadiselerden ders almalarını öğütler. Dünyanın aldanış ve hüsran yurdu; hayatın ise, kundak ile tabut arasında dar bir koridor olduğu gerçeğini bildirir. Ayrıca bu fanî hayatın kullukla istikametlenmesini ve nasıl yaşanılırsa yaşanılsın dünyada son durağın kabir olacağını ikaz eder.

Akıl, selahiyeti Kur'ân-ı Kerîm'in muhtevası ile tahdîd edilen İlahi bir nimettir. Selahiyet ve iktidarı Kur'ân-ı Kerim'le tahdit edilmemiş olan akıl ise sahibini dalalete ve ahmaklığa sevkeder. Tarih, kendini akıllı zannedip; nefsini putlaştıran, dünyayı ahirete tercih eden zalim, gaddar ve ahmaklarla doludur. Dolayısı ile gerçek akıllılık, Allah'ın(c.c) bahşettiği istidatları, kulun yerli yerince, Kur'ân ve Sünnet'e uygun olarak kullanmasıdır. Gazalî Hazretleri şöyle buyuruyor.

"Aklı öylesine gerdim ki neredeyse kopacak hale gelmişti... Ama onun da sınırlı olduğunu, kendi kendine varabileceği nihaî bir noktanın bulunmadığını gördüm. Öyle ki, bir ara aklımı kaybedecek bir hale gelmiştim. İşte o zaman Hz Peygamber'in (s.a.) ruhaniyyetine sığındım, her şey ayan oldu ve ben bu sayede kurtuldum. "

Peygamberlik, aklın ötesindedir. Akıl maneviyyatla, yanı kalbî alemle telif olunursa, ancak o takdirde gerçek değerini bulmuş ve nefsin hilelerinden kendisini korumuş olabilir. Aksi halde nefsin tuzaklarına düşer, nefsin arzu ve isteklerine râm ve âmâde olur.

Yine Kur'ân-ı Kerîm, peygamber kıssalarında kendini akıllı zanneden, bedbaht zalim ve gaddarların ahmakça hallerini bir ibret levhası halinde sergiler: Musa'nın (s.a.) amcaoğlu Karun, Allah Teala'nın kendisine bir çok ihsanda bulunduğu kimseydi. Üstelik Tevrat'ı en iyi okuyandı. Kendisine esrarlı ilimlerden "simya ilmi'' verilmişti. Zuhd ve takva sahibi idi. Lakin, Allah'ın (c.c.) kendisine hazîneler doluşu servet vermesi, onu Hakk'a yaklaştıracak yerde uzaklaştırdı. Servetini put haline getirdi.

Musa (a.s.) Karun'a zekatının hesabını bildirince o, "bunları ben kazandım!'" diye cevap verdi. Üstelik dünya malı onu ahmaklaştırdığı için Musa'ya (a.s.) iftira etmeye bile yeltendi. Neticede hazineleri ile beraber yerin dibine gömülerek helak oldu ve kahr-ı İlahî'ye dûçar oldu.

Aynı şekilde Hz.Hüseyin Efendimiz'i şehit eden bedbaht da:"Bu gün ben dünyanın en şerefli insanını katlettim!'" diyerek ruhî perişanlığını ve hamakatını îtiraf etmişti.

Akıl, insanlık haysiyyet ve şerefini muhafazaya hizmet eden, insanı diğer mahlukattan ayıran çok kıymetli bir varlıktır. Kalpleri uyanık olan akıllı kimseler de insanlığın haysiyet ve şerefine ulaştıkları gibi aile ve milletlerini yüceltmişlerdir.

Mesela II. Bayezid devri, Osmanlı kültür ve medeniyetinin temellerinin atıldığı bir dönemdir. Meşhur İtalyan mîmar ve ressam Leonardo da Vinci, II. Bayezid'e mektup yazıp İstanbul'daki cami ve diğer eserlerin plan ve projelerini bizzat kendisi yapmayı teklif edince, bu mektup sarayda sevinç uyandırdı. Derin ve ince bir tasavvufî anlayışa sahip olan II. Bayezid ise bu teklifi reddederek şöyle der :"Şayet bu teklifi kabul edersek ülkemizde kilise mîmârisi hakim olur, İslamî mimarimiz inkişaf edemez ve şahsiyet kazanamaz."

İşte bu görüş, akıllı, ferasetli ve gönül ehli bir müslümanın ufkudur. Zîra, II. Bayezid'in ardından İslam toprakları nasıl yirmi milyon kilometre kareye ulaştıysa, aynı şekilde İslam san'atı da zirveye tırmanmıştır. Bu anlayış sayesinde İslam'ın ruhu hendeseye nakşedilmiş, değerini kıyamete kadar koruyabilecek Süleymaniye ve benzeri abideler silsilesi vücut bulmuştur.

Osmanlı devleti, tarihe şan ve şeref katan, maddî ve manevî bakımdan insanlığa yön veren mümtaz şahsiyetlerle, 620 sene gibi uzun bir müddet ömür sürmüştü. İslam'ın ve İslam devletinin temadîsi için Osmanlı'da, şahsiyetli insan yetiştirmek ön plana alınmıştı. Daima zaferlere, idrak sahibi ve mümtaz insanlarla ulaşılmıştı.

Aynı şekilde Yavuz Sultan Selim, aklî ve kalbî gücünü son noktasına kadar kullanmak suretiyle, o zamanlar aşılması mümkün görülmeyen Sîna çölünü Allah'ın yardımı ve Resûlullah'ın (s.a.) ruhaniyyeti ile aşarak Mısır'ı fethetmişti. Fetih esnasında en yakın arkadaşı Sinan Paşa şehit düşünce, onun kaybını Mısır'ın fethine muadil görerek, mahzun ve kederli bir halde "Mısır'ı aldık, fakat Sinan Paşa'yı kaybettik" demiştir.

Zaferden sonra ise akıllı ve güçlü kumandan Yavuz:"Gönül ister ki, Afrika'nın kuzeyinden Endülüs'e çıkayım ve sonra Balkanlar üzerinden tekrar İstanbul'a döneyim " diyerek arzusunu dile getirirken, gerçek bir müslümanın ufkunu ortaya koymuş, fakat şartlar bunu gerçekleştirmeye imkan vermemiştir.

Evet, akıl Allah'ın sadece insana lutfettiği bir nimettir .Öyle ki, her şeyi yerli yerince kullanmak ve hadiselerin varacağı noktayı önceden keşfetmek, ancak onunla mümkün olabilir. Nitekim kudsî bir hadîste Hakk Teala Hazretleri :"Kulum öyle bir hale gelir ki, ben onun gören gözü, işiten kulağı olurum" buyurmuştur.

Tasavvuf büyüklerinden Atpazârı Osman Efendi'nin, Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa'ya nasihati oldukça calibi dikkattir:"Siz, bizim hırkamızı giyseniz, sizin örf nizamınız bozulur Biz, sizin kaftanınızı giydiğimizde ise, bizim yol ve nizamımız bozulur. Bu sebeple herkesin kendi usul ve nizamına göre hareket etmesi daha uygundur" diyerek aklın meşreb ve kabiliyetler doğrultusunda kullanılmasını tavsiye etmiştir.

Mevlana'dan (k.s.) akıllı gönül erlerine bir tavsiye:

"Dostundan bir cefa gördünse, onun bin tane vefası olduğunu hatırla. Çünkü iyilik, günaha karşı bir şefaatçi gibidir."

"Sen yerde olanlara merhamet et ki, gökte olanlar da sana merhamet etsin! Senden aşağı olana acı ki, senden üstün olan da sana acısın"

leyla_mecnun
22.08.2010, 01:41
Merhametin Bereketi
Yıl: 1995 - Temmuz - Sayı: 113
İmanın ilk meyvesi merhamettir. Ondan uzak bir gönül zî-hayat (hayat sahibi, canlı) değildir. Her hayrın başı olan besmele ve fatiha Allah'ın (c.c.) Rahman ve Rahîm (merhamet) isimleri ile başlar. Peygamberler ve velîlerin hayat hikayeleri de merhamet menkıbeleri ile doludur.

Allah'ın (c.c.) ahlakı ile ahlaklanmanın en tabiî neticelerinden biri, merhamet dolu engin bir gönle sahip olmaktır. İbadetlerin, bilhassa haccın hakîkatine böyle bir gönül ile kavuşulabileceğini Mevlana (k.s.) aşağıdaki şu hikayesi ile ifade eder:

"Bir kişi hac ve umre îfası için Mekke'ye doğru sür'atle gidiyordu."

"Her gittiği şehirde oranın ulularını araştırıyor;

"- Bu beldede basîret sahibi kim var?" diye önüne gelene soruyordu.

"Çünkü nereye sefer yaparsa yapsın, evvela Hakk dostlarını bulmanın zarureti inancı içinde idi."

"Hakk Teala:

"Şayet bilmiyorsanız, zikir ehlinden sorunuz!" buyuruyordu."

"Musa (a.s.) dahî ledünnî ilme sahib Hızır'ı (a.s.) ziyaretle emredilmişti."

"Bu kişi, hilal gibi süzgün, uzun boylu bir pîr gördü ki, onda velîlerin rûhaniyeti vardı."

"Gözleri Dünya'ya âma, kalbi ise, Güneş gibiydi."

"O kişi, o pîrin karşısına oturdu. Pîr ona;

"- Ey kişi, nereye gidiyorsun? Gurbet eşyasını nereye taşıyorsun?" dedi"

"O kişi de:

"- Hacca gitmek niyetindeyim; iki yüz dirhem de param var." dedi."

"Pîr o kişiye dedi ki:

"- Ey kişi! O dünyalığının bir miktarını Allah (c.c.) yolundaki muhtaçlara, garîblere, bîçarelere dağıt! Onların gönüllerine gir ki; rûhunun ufku açılsın! İlk defa gönlüne haccettir! Ondan sonra rakîk bir gönülle o nazik hac yolculuğuna devam et!.."

"Çünkü Kabe, Allah'ın (c.c.) hane-i birri, yani ziyareti farz olan, sevabı mücib bir beyttir. Lakin insan kalbi, bir sır hazinesidir."

"Kabe, Azeroğlu İbrahim'in (a.s.) binasıdır. Gönül ise, "Celîl" ve "Ekber" olan Allah'ın (c.c.) nazargâhıdır."

"Eğer sende basîret varsa, gönül Kabe'sini tavaf et!.

Topraktan yapılmış sandığın Kabe'nin asıl manası gönüldür."

"Cenab-ı Hakk, görünen, bilinen suret Kabe'sini tavaf etmeyi, kirlilikten temizlenmiş, arınmış bir gönül Kabe'si elde edesin diye sana farz kılmıştır."

"Şunu iyi bil ki, sen Allah'ın (c.c.) nazargâhı olan bir gönlü incitir, kırarsan, Kabe'ye yaya olarak da gitsen, kazandığın sevab, gönül kırmanın günahını dengeleyemez.."

"Sen varını, yoğunu, malını, mülkünü ver de bir gönül yap!.. Yap da o gönül, mezarda, o kapkara gecede sana ışık versin..."

"Allah'ın (c.c.) huzûruna altın dolu binlerce keseler götürsen, Cenab-ı Hakk:

"Bize bir şey getirmek istiyorsan, kazanılmış bir gönül getir!"

"Çünkü altın, gümüş bizim için bir şey değildir. Eğer bizi ve rızamızı istiyorsan, bunun ancak bir gönül kazanmaya bağlı olduğunu unutma!.." buyurur."

"Hakk'ın nûrunun insandaki tecellîsini görmek için kalb gözün iyice açılsın!."

"O kişi, pîrin bu nüktelerini kavradı. Gönlü, sohbetle, merhametin esrarından bir hisse aldı. Huzur ve vecd içinde hac yolculuğuna devam etti."

Mevlana (k.s.) bu hikayeden sonra devamla buyurur:

"Sefere çıkacağın vakit, ilahî bir hazine olan insan-ı kamil olmak talebi ile çık ki, gönlünün ufku açılsın!"

"Her kim ekin ekerse, maksadı buğday almak olur. Saman zaten buğday ile husûle gelir."

"Saman ekersen, buğday hasıl olmaz. Öyleyse sen de insan-ı kamil, rehber-i fazıl ara; onun talibi ol!"

"Hac vakti olunca Kabe'yi ziyaret ve tavaf maksadı ile git! Bu maksatla gidersen, Mekke'nin hakîkatini görmüş olursun!.."

Mevlana'nın (k.s.) hikayede haccı misal vermesi, haccın çok nazik bir ibadet olmasındandır. Çünkü hacda, meşru olan birçok şeyler yasaklanır. Bir mahşer manzarası sergilenir. Ayet-i kerîmede insanın "refesden, yanî malayaniden, Dünya'nın boş şeylerinden korunması ihtar edilir. Bu sebepten ötürü hac yolculuğuna ruhî bir hazırlıkla çıkmalıdır.

"Namazın, orucun nafilesi gibi haccın da nafilesi vardır. Nafile yapılan hac ibadetleri hakkında cahilane tenkitler yapmak, Allah (c.c.) korusun ucu küfre sarkan sözlerdir. Bunlar, cehalet homurtuları olup, ibadet lezzetinden mahrumiyetin kara ifadeleridir

Asr-ı saadetten beri nafileler, bir îman vecdi île devam ede gelmişlerdir. Heyecan ve iştiyak île yapılan nafile ibadetler kulu, Allah'a (c.c.) takarrub (yakınlaşma) tecellîsine mazhar kılar. Ruhu derinleştirir. Merhamet ve cömertlik vasıfları inkişaf eder. Hakk'ın gören gözü, işiten kulağı olur, yani onların görüşleri, duyuşları, düşünüşleri ve ifadeleri artık hep ilahî nurun cereyanıdır.

Bu yükselişler, nafile ibadetlere olan muhabbet ve mahlûkata olan merhametle mümkündür. İmam-ı A'zam'ın 55 kere haccettiğini söylemek bu hususta kafî ve vâfîdir.

"Tezkîretu'l-Evliya" kitabından insanın Hakk katında değerini ifade eden bir kıssa:

Tabiînden âlim, fâzıl, muhaddis ve sûfî Abdullah bin Mübarek, haccı îfa ettikten sonra Mekke de Harem de yakaza halinde iken semadan iki melek gelir Biri diğerine:

"- Bu sene 600 bin kişi haccetti. Hepsinin haccı Şam da Ali bin Muvaffak ismindeki bir ayakkabı tamircisinin yaptığı amelin hürmetine kabul oldu. Bu kişi hacca gitmeğe niyet etti, lakin gidemedi. Onun yaptığı bir amel hürmetine bu kadar hüccacîn haccı kabul oldu " der.

Abdullah bin Mübarek uyku île yakaza arası olan bu halden uyanınca, merak ve hayret içinde kaldı. Şam kervanı ile Şam'a gitti. O zatı bulup sordu:

"- Sen hacca gitmediğin halde ne amel işledin?"

Ali bin Muvaffak, Abdullah bin Mübarek gibi meşhur bir zatı karşısında görünce şaşırdı. Heyecanından bayıldı. Kendisine geldiğinde şöyle anlattı:

"- Otuz sene hacca gitmeyi arzu eder dururdum Eskicilikten 300 dirhem para biriktirdim. Hac yolculuğuna niyet ettim. Hamile karım:

"- Komşudan et kokuşu geliyor; bana bir parça et ister misin'?" dedi Komşuma gittim. Durumu anlattım. Komşum ağladı:

"- Yedi gün oldu ki, çocuklarım açtır... Yolda ölü bir hayvan buldum.

Ondan bir parça kestim. Şimdi onu kaynatıp onları avutuyorum. Helal bir gıda bulamaz isem, mecburî onu yedireceğim. İsterseniz vereyim, fakat bu kaynayan et, bunlara ölümle burun buruna geldikleri için helal, size ise haramdır." dedi.

Ali bin Muvaffak devamla:

"- Bunu duyunca, sanki içimden bir parça koptu. Bin bir zorlukla biriktirdiğim bu 300 dirhemi ona verdim;

"Ya Rabbî, hac niyetimi kabul et!.." diye Rabbime iltica ettim." dedi.

Bunun üzerine Abdullah bin Mübarek:

"Rabbim bana rüyada doğruyu bildirmiş!" dedi.

Bu hadise Rahman ve Rahîm olan Rabbimizin bize gösterdiği bir merhamet bereketidir. Rüyadaki zuhuratla hacdan misal verilmesi, ibadet hayatında da merhametin ne derece mühim bir rol oynadığını ifade etmektedir.

Diğer manada hac, beden elbisesinden sıyrılıp ruhun derinliğine kavuşabilmeye gayret ederek nefsanî kasırgalardan kurtulmağa çalışmaktır. İçli Yûnusumuz bazı beyitlerinde bu hakikati şöyle ifade eder

Ak sakallu pîr hoca

Bilemez hâli nice

Emek yimesün hacca

Bir gönül yıkar ise



Gönül Çalab'ın tahtı

Gönül Çalab'a baktı

İki cihan bedbahtı

Kim gönül yıkar ise

Sırf şekille ruhî bir derinliğe ulaşılamayacağına dair Bayezîd-i Bistamî'den (k.s.) şu kıssa meşhurdur:

Müridlerinden biri:

"- Kürkünüzden bir parça verseniz de teberruken üzerimde taşısam!.."der.

Bayezîd cevaben:

"- Oğlum, sen adam olmazsan, Bayezîd'in kürküne değil, derisini yüzüp, içine girsen fayda vermez !" buyururlar.

Bayezîd-ı Bestamî (k.s.), bir yolculuk esnasında bir ağacın altında istirahat ederler. Müteakiben yolculuğa devam ederler. Yolda torbaların üzerinde, dinlendikleri yerden geçen bir kaç karıncanın gezindiğini görürler. Onları yurtlarından mahrum etmemek ve onlara gurbet hayatı yaşatmamak için geri dönerler. Dinlendikleri yere gelir, karıncaları eski yerlerine bırakırlar.

Yaratandan ötürü yaratılana muhabbetin kamil bir tezahürü!.. Hadîs-i şerîfde buyurulur:

"Kendisinin aç kalmasını umursamayıp ölümüne sebep olan bir kadın cehenneme gitti. Susuzluktan soluyan bir köpeğe ayakkabısı ile su içiren günahkâr bir kadın da affedildi."

Hz Ebûbekir (r.a.) buyurur:

"Ya Rabbi! Benim vücûdumu cehennemde o kadar büyüt ki, başka kullarına orada yer kalmasın!.."

İslam'da merhamet ufkunun sonsuzluğu işte budur!

Ya Rab! Merhamet, kalplerimizin tükenmez hazînesi olsun!.. Amîn...

leyla_mecnun
22.08.2010, 18:55
Mes’ûliyet
Yıl: 2007 - Ay: Ağustos - Sayı: 258
İnsan, yaratılanların en şereflisi ve cihânın en güzîde ziynetidir. Cenâb-ı Hak, insanoğluna diğer mahlûkâtına vermediği sayısız nîmet ve kâbiliyetler lutfetmiştir. Bu müstesnâ ihsan ve ikramlarına mukâbil, onu mes’ûliyet sâhibi bir varlık kılmıştır.

Allah Teâlâ, biz kullarını imtihan etmek için, nefislerimize “fücûr” ve “takvâ” esaslarını koymuş ve bizlere bu ikisi arasında bir irâde hürriyeti bahşetmiştir. Böylece -neticesine râzı olmak şartıyla-irâdemizi hayra da şerre de yönlendirebilme husûsunda bir serbestlik lutfetmiştir.

Dünya imtihânının bir îcâbı olarak da her bir kuluna ayrı ayrı hayat şartları takdîr etmiştir. Yâni insanoğlu, toplum hayatının nizam, insicam ve huzur üzere devâmı hikmetine binâen, maddî ve mânevî bakımdan çok farklı seviyelerde yaratılmıştır.

Bütün insanlara aynı istîdat, aynı meslekî kâbiliyet, aynı maddî ve mânevî özellikler verilmiş olsaydı, toplumda bir hiyerarşi kurulamaz, dolayısıyla huzurlu bir hayat nizâmı söz konusu olmazdı. Bunun içindir ki insanlar, toplum hayatında birbirini yıkayan iki el gibi birbirlerine muhtaç kılınmış ve bir bütünün parçaları gibi birbirini tamamlayan farklılıklar içinde hayat sürmeye memur edilmişlerdir. Dolayısıyla bir imtihan âlemi olan bu dünyada, insanların çok farklı imkânlara sâhip olması, hikmetsiz değildir.

Bu durum, mü’minler arasında îmânî ve vicdânî bâzı hak ve mes’ûliyetler meydana getirmektedir. Allah Teâlâ, insanlar içindeki zayıf, güçsüz ve mahrum kullarına, sabredip bu imtihanın ecrine nâil olmalarını; diğer taraftan güçlü, dirâyetli, varlıklı ve kâbiliyetli kullarına da şımarmayıp şükretmelerini emretmiştir.

Şükür ise, sırf dil ile yapılamaz. Asıl şükür, nîmeti ondan mahrum olanlara da ikrâm etmek sûretiyle gerçekleşir. Allah rızâsı için zayıfların dâimâ yanıbaşında bulunmak, onların mahrûmiyetlerini telâfîye çalışmak ve onların hayır duâlarını alabilmek, şükrün en güzel ifâdesidir.

Hakîkaten zaman zaman kendimize sormamız gerekir ki, “–Ben sağlam ve sağlıklıyım, fakat falan şahıs niye sakat veya hasta? Ben varlıklıyım, fakat falanca niye fakir ve mahrum?” Cevap olarak kendimize demeliyiz ki: “–Allah Teâlâ onu bana emânet etti ve beni ondan mes’ûl kıldı. O hâlde elimdeki imkânları, bu imkânlardan mahrum olanlara tevzî gayreti içinde bulunmaya mecbûrum!..”

Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Mü’min kardeşinin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.” buyurmuştur. (Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87)

Îman kardeşliğinden doğan mes’ûliyet hassâsiyeti çok mühimdir. Mü’minler birbirlerini, farklı bedenlerde olsalar da tek yürek hâlinde yaşayan bir vücûdun uzuvları gibi telâkkî etmeye mecburdurlar. Bir uzvun acısını bütün bir vücut hissettiği gibi, din kardeşlerinin ıztırâbını duymak, bütün mü’minler için bir vicdan imtihânıdır.

Târihimizdeki şu misal, ne kadar rakik bir mü’min gönlünü sergilemektedir:

Osmanlı sultanlarından 1. Abdülhamid Hân, Özi Kalesi elden çıkıp masum ahâlîsi kılıçtan geçirildiğinde:

“–Eyvah! Asker evlâtlarım ve mâsûm ahâlim parçalandı!” diyerek teessüründen felç olmuş ve bu acıya dayanamayıp vefât etmiştir. Bu hâl, ne derin bir mes’ûliyet hissinin tezâhürüdür! Koca bir cihan sultânına, hayatına mâl olacak derecede “âhh!” çektiren ve kalbini elemle eriten îman hassâsiyeti ne muhteşemdir.

İşte bu îman hassâsiyeti kaybolduğu zaman, din kardeşliğinin hukûkuna riâyet edilmemiş ve dolayısıyla da mes’ûliyetler ihlâl edilmiş olur.

Mü’minler bu şuur içinde, birbirlerini sevmeyi ve birbirlerine hizmet etmeyi, birbirlerini kollayıp gözetmeyi, rızâ-yı ilâhîye nâiliyet için vazîfe bilmelidirler.

Yine mü’minler, iyilik ve duâda dâimâ birbirlerine muhtaçtırlar. Zayıf ve muzdarip mü’minler, güçlü ve varlıklı mü’minlerin iyiliklerine muhtaç, imkân sâhibi mü’minler de zayıf ve mahrumların hayır duâlarına muhtaçtırlar.

Mevlânâ Hazretleri bu hakîkati ne güzel dile getirir:

“Güzeller, saf ve berrak ayna aradıkları gibi, cömertlik de fakir ve zayıf kimseler ister. Güzellerin yüzü aynada güzel görünür, ikram ve ihsânın güzelliği de fakir ve gariplerle ortaya çıkar.”

Diğer taraftan, hayatı çeşitli sıkıntılar içinde yaşayan kimseler de başlarına gelen ezâ ve cefâları bir cezâ olarak telâkkî etmemelidirler. Bunların, ilâhî imtihan muktezâsı olduğunu bilmelidirler. Her hâlükârda sabredip hamd ederek, bunun ecrine tâlip olmalıdırlar.

Bunun içindir ki; şükreden zenginler ile sabreden fakirler, ilâhî rızâya nâiliyet bakımından müsâvîdirler. Aralarındaki tek fark, birinin yoklukla, diğerininse varlıkla imtihan edilmesidir.

Cenâb-ı Hak buna bir misal olmak üzere, Hazret-i Süleyman ile Hazret-i Eyyûb’un hâlini bildirir.

Nâmütenâhî varlık sahibi kılınan Süleyman

-aleyhisselâm- hiçbir zaman mağrur olmamış, dünyâ nîmetleri aslâ kalbini işgâl etmemiş, nîmetlerin asıl sâhibi olan Allâh’a dâimâ şükür hâlinde bulunmuştur. Bu güzel hâli sebebiyle de Cenâb-ı Hakk’ın; “• •” “ne güzel kul”1 iltifâtına mazhar olmuştur.

Öte yandan yokluk ve hastalıklarla imtihan edilen Eyyûb -aleyhisselâm- da, bu imtihânı kendisine takdîr edenin, Allah Teâlâ olduğunu düşünerek dâimâ hâline rızâ göstermiş, hiçbir zaman şikâyet etmemiştir. Eyyûb -aleyhisselâm- da bu rızâ ve teslîmiyeti ile Rabbimiz’in tıpkı Süleyman -aleyhisselâm-’a buyurduğu gibi;

“ • •” “ne güzel kul”2 iltifâtına nâil olmuştur.

Dolayısıyla kulun ne sûrette imtihan edildiği değil, imtihânına ne şekilde cevap verdiği mühimdir.

Bu yüzden gerçek bir mü’min, irâdesini her şeyden önce Allah’tan râzı olmak istikâmetinde kullanmalıdır. Bu hissi kökleştirmek için de, mânevî hususlarda kendisinden daha fazîletli olanlara bakıp onları kendisine misâl almalı; buna mukâbil maddî hususlarda kendisinden aşağıdakilere bakıp şükrünü artırmalıdır. Bizzat Cenâb-ı Hak tarafından takdîr edilmiş mahrûmiyetlerden şikâyet etmemeli, dünyâ ve ukbâyı bir bütün olarak düşünüp bunun, ebedî âlemdeki mes’ûliyetini azaltacağı düşüncesiyle tesellî bulmalıdır.

Zîrâ Cenâb-ı Hak, kulları içinde çok nîmet lutfettiği kimselere çok, az nîmet lutfettiği kimselere de az hesap soracaktır. Yâni bu dünyada nâil olunan nîmetler nisbetinde âhirette hesap vardır. İlâhî adâlet, bu şekilde tezâhür edecektir.

Bu itibarla, meselâ Afrika’da dünyâya gelmiş, ibtidâî kavimlere mensup bir insanın veya gâfil bir toplum içinde yaşayan birinin, dînî hakîkatleri kabul husûsundaki mes’ûliyeti, şartları onunla kıyaslanamayacak derecede müsâit olan bir başka dindar ve medenî ülkedeki insanla bir ve aynı olamaz. Dolayısıyla kula lutfedilen bütün nîmetler, onun mes’ûliyet hudutlarını tâyin eden ve mükellefiyet nisâbını belirleyen unsurlardır.

Âyet-i kerîmede:

“Allah hiç kimseyi gücünün yetmediğinden mükellef kılmaz...” (el-Bakara, 286) buyrulur.

Demek ki Allah ne kadar güç ve imkân verdiyse o kadar mes’ûl tutar. Âyet-i kerîmenin mefhûm-ı muhâlifince3, bir kul, gücünün yettiklerini îfâ etmez ise, bundan da mes’ûl olur. Yâni muktedir olup da yapamadığımız iyilikler ve meselâ hakkı ve hayrı tavsiye edip zulüm ve şerden sakındırmak gibi hizmetlerden dolayı da âhirette hesâba çekileceğimizi dikkate almak mecbûriyetindeyiz.

Bu noktada biz mü’minler için çok mühim bir mesele ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki; zekât gibi maddî bir mükellefiyetin nisâbını, yâni ne miktarda verdiğimizde mes’ûliyetinden kurtulacağımızı tespit etmek kolaydır. Lâkin Allâh’ın kuluna lutfettiği maddî-mânevî bütün nîmetler de, o kulda bir mes’ûliyet nisâbı meydana getirir ki, bunun miktarını tâyin etmek çok zordur. Meselâ Allah yolunda gayret etmek, bütün insanlara Cenâb-ı Hakk’ın yüklediği bir borçtur. Lâkin zekâttakinin zıddına, bunun ne nisâbı ne de nisbeti bellidir.

Kimi insan, az nîmete nâil olduğundan, onun mes’ûliyetinin nisâbı -faraza- bir “bardak” hacmi kadardır. Hâlbuki kimi insanın mes’ûliyet nisâbı,

-faraza- bir “kazan” gibi geniş bir hacme sahiptir. Yâni üzerimizde ilâhî takdirle meydana gelen nasipler, bizi farklı nisaplarla mükellef kılmıştır. Elinde kazan olan, onun dibinde bir bardaklık su götürürse, kazanı boş götürmüş olur. Nasıl ki yüz milyar zekât borcu olan bir adam, on milyar ödemekle bu borçtan kurtulamazsa, diğer nîmetlerin doğurduğu mes’ûliyetler de aynen böyledir.

Bu bakımdan üzerimizdeki nîmetlerin doğurduğu mes’ûliyetin nisâbını tam olarak bilmemiz mümkün olmadığından, yapmış olduğumuz namaz-niyaz ve hayır-hasenâta aslâ güvenmememiz îcâb eder. Zîrâ mes’ûliyet kabımızın istiâbı belki çok daha büyüktür de, yaptığımız sâlih ameller o kabın içerisinde kaybolup gidiyordur.

Devr-i saâdette buna dâir pek çok misal yaşanmıştır. Bir bedevî gelip; yalnız farzları yapacağını söylemiş, Efendimiz de onun hakkında;

“–Eğer sözüne sahip çıkarsa kurtuldu.” buyurmuştur.4 Çünkü o şahsın kabı bir bardaklıktır.

Buna mukabil, Allah Rasûlü, fazîlet ehli güzîde sahâbîlerden biri olan Muâz -radıyallâhu anh-’a her seferinde; “Bu da kâfî değil!” diyerek üst üste pek çok tavsiyelerde bulunmuş, en son olarak da:

“–Sana bütün bunların kıvamının kendisine bağlı olduğu şeyi (can damarını) bildireyim mi?” buyurmuştur. Muâz -radıyallâhu anh-:

“–Evet, bildir yâ Rasûlallâh!” deyince Peygamber Efendimiz dilini tutmuş ve:

“–Dilini koru!” buyurmuştur. Muâz -radıyallâhu anh-:

“–Biz konuştuklarımızdan da hesâba çekilecek miyiz?” diye sorunca Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“–Allah iyiliğini versin ey Muâz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin ürettikleridir!” buyurmuştur.5

Velhâsıl mes’ûliyet hacmi bakımından, kimin elinde kazan, kimin elinde bardak olduğunu bilemeyiz. Zâten nefsimiz de bunu bilmemizi istemez. Çünkü belki kazanımız vardır da; “Benim bardağım var, bu kadar su bana yeter, yâni bu kadar amelim beni kurtarır!” diye kendimizi avutuyoruzdur. Nice kazan sahibi, kendisini bardak sahipleriyle kıyaslayıp; “Ben kabımı doldurdum!” zannetmektedir. Birçok kimse de, Akdeniz’le Marmara Denizi’ni mukâyese etmek gibi bir gaflet içerisinde, kendini toplumla kıyaslayarak vicdânını tesellî etmektedir.

Hâlbuki Allâh’ın topluma verdiği nîmetlerle şahıslara verdiği nîmetler ayrı ayrıdır. Bunun için hiçbir zaman Allah yolunda yaptığımız hizmetleri kâfî görmemeli, yapabileceğimiz hizmetlerin nihâyetine erdiğimizi de düşünmemeliyiz. Nâil olduğumuz nîmetlerin doğurduğu mes’ûliyetten kurtulabilmek için, son nefesimize kadar var gücümüzle gayret etmeliyiz.

Ayrıca çeşitli mahrûmiyetler sebebiyle kendimizi Allah yolunda gayretten muaf görme gafletinden de sakınmalıyız. Bu hususta fedâkâr sahâbîlerin hâli ne güzel bir numûnedir:

Sahâbeden Ümm-i Mektum -radıyallâhu anh- âmâ olduğu için seferden muaf tutulmuş olmasına rağmen “Ben de sancağı taşırım.” diyerek Kadisiye Seferi’ne katılmıştı. Tebük Seferi esnâsında da fakir bir sahâbî, binek bulamadığı için seferden muaf tutulduğu hâlde, savaş kazanılır da gâzî olursa alacağı ganimeti bağışlama karşılığında bir süvârinin bineğine ortak olmuş, yine de o seferden geri kalmamıştı. Zîrâ o mübârek sahâbîler çok iyi biliyorlardı ki, bir hayrı işleyebilmek için çekilen çileler ve yapılan fedâkârlıklar, onun ecrinin katlanarak artmasına vesîle olmaktadır.

Allah rızâsı arayışıyla yapılan bütün samîmî hizmetler, kalbî olgunluğun bir tezâhürüdür, Rabbimiz’e yakınlık vesîlesidir.

O hâlde; hastalık, sakatlık, fakirlik ve benzeri mahrûmiyetler içinde bile bulunsak; “Nasıl olsa ben mâzurum…” diyerek bir kenara çekilmek yerine, bu yoldaki fânî engelleri bertarâf ederek Allâh’ın dînine hizmet için elimizden gelen her hayrı îfâya çalışmalıyız. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Ey îmân edenler! Eğer siz Allâh’a (Allâh’ın dînine) yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 7)

Kendinizi Tehlikeye Atmayın!..

Emevîler devrinde, Allah Rasûlü’nün fetih müjdesine nâil olmak isteyen İslâm ordusu, İstanbul önlerine gelmişti. Ordunun içinde Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri de bulunmaktaydı. Rumlar, arkalarını şehrin surlarına vermiş savaşırlarken, Ensâr’dan bir zât, atını Bizanslıların ortasına kadar sürdü. Bunu gören bir İslâm askeri; “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız!” âyet-i kerîmesinden hareketle ve hayretler içinde:

“–Lâ ilâhe illâllâh! Şuna bakın! Kendini göz göre göre tehlikeye atıyor!” dedi. Bunun üzerine Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri şöyle dedi:

“–Ey mü’minler! Bu âyet, biz Ensâr hakkında nâzil oldu. Allah, Peygamberi’ne yardım edip dînini gâlip kıldığında biz; «Artık mallarımızın başında durup onların ıslâhı ve nemâlanmasıyla meşgul olalım.» demiştik. Bunun üzerine; «Allah yolunda infâk ediniz de, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız. Bir de ihsanda bulununuz, zîrâ Allah, (yaptığını en güzel şekilde yapan ve ihsan şuuru ile yaşayan) muhsinleri sever.» (el-Bakara, 195) âyeti nâzil oldu. Âyet-i kerîmede buyrulan «kendi eliyle kendini tehlikeye atmak»tan maksat; bağ ve bahçe gibi dünyalıklarla uğraşmaya dalıp, Hak yolunda gayreti terk ve ihmâl etmemizdir.”

İşte bu ilâhî îkâza bütün samîmiyetiyle ittibâ eden Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri de, kulluk mes’ûliyetinin hakkını verebilme endişesi içerisinde, hiçbir zaman amellerini yeterli görmemiş ve Allah yolunda hizmetten geri kalmamıştır. Îman heyecanıyla seksen küsur yaşlarında iken katıldığı bu sefer esnâsında vefât ederek şehidlik mertebesine nâil olmuştur. (Bkz. Ebû Dâvûd, Cihâd, 22/2512; Tirmizî, Tefsîr, 2/2972)

İslâm târihine iki buçuk senelik hilâfetiyle en büyük imzalardan birini atan Ömer bin Abdülaziz de, dâimâ bir vicdan muhâsebesi içinde bulunurdu. Hanımının kendisini tesellî sadedinde söylediği sözlerine mukâbil:

“–Ey Fâtıma! Yarın hesap gününde Rabbim beni mes’ûl olduğum insanlardan dolayı sorguya çekerse, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana itâb ve serzenişte bulunursa, ben nasıl cevap vereceğim?!” der ve sanki suya düşmüş yaralı bir kuşun çırpınışı gibi hâlden hâle girerdi…

Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“Ey îmân edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102)

“Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluğa devâm et!” (el-Hicr, 99)

“Boş kaldın mı hemen (başka bir) işe koyul ve yalnız Rabbine yönel.” (el-İnşirah, 7-8)

Âyet-i kerîmeler mûcibince ömrümüzün sonuna kadar, devamlı artan bir hizmet aşkı içinde gayret etmeliyiz. Bu hususta da Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ı örnek almalıyız. O, geçmiş ve gelecek bütün günahları bağışlanmış olduğu hâlde, geceleri sabahlara kadar gözyaşları içinde namaz kılar, istiğfâr ederdi.

Mescid yapılırken mübârek sırtında taş taşırdı.

Arâziye çıktıklarında yemek pişirilmesi için odun toplardı.

Bedir Harbi’ne gidilirken de üç sahâbî ile nöbetleşe deveye bindi. Sahâbîler, kendi haklarını ısrarla O’na ikrâm etmek istediler. Fakat O, bunu kabul etmedi ve:

“–Siz yürümeye benden daha tahammüllü değilsiniz. Ayrıca ben de sevap kazanma husûsunda sizden daha müstağnî değilim.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, II, 21; Ahmed, I, 422)

Velhâsıl, Cenâb-ı Hakk’ın biz kullarına lutfettiği kâbiliyet ve imkânların nisâbını tâyin etmek mümkün olmadığından, son nefesimize kadar, tâkatimiz nisbetinde kendimizi Hak yolunda hizmete adamak durumundayız.

a

Öte yandan îman nîmetinin doğurduğu şükür borcumuzun en güzel îfâ ediliş şekli, îmandan mahrumlara veya günahkâr insanlara, yumuşak bir lisan ve İslâm’ın güler yüzüyle yapılacak olan tebliğ ve irşadlardır. Fakat şuna da dikkat etmek gerekir ki, günahkâr insanlar, yaralı bir kuş gibidirler. Onlara fayda verecek olan, öfke değil, merhamettir. Yâni günâha duyulan nefreti günahkâra taşırmamak îcâb eder. Böyle nezih ve derin bir duygu ise -daha ziyâde- tasavvufu lâyıkıyla hazmetmiş muhitlerin müsâmahakâr iklîminde elde edilebilir.

Günümüzde pek çok insan, dînen irâde zaaflarıyla mâlul olduğundan, toplum içinde hastâne koridorlarında dolaşan bir doktor hissiyâtı içinde bulunmamız gerekmektedir. Nasıl ki bir doktorun hastaya tedâvî çâreleri sunması, onun insânî ve vicdânî mes’ûliyeti ise, mânevî hastalıklara müptelâ insanlar karşısında biz de irşad mes’ûliyeti taşımak mecbûriyetindeyiz.

Nitekim Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“Din, nasihattir.” buyurmuştur. (Buhârî, Îmân, 42) Ve nasîhatin mükerrerliğinin lüzûmuna işâret etmek için de bu sözü üç kere tekrarlamıştır.

Ameline Güvenme!..

Kulun hiçbir ameli, kendisine lutfedilmiş olan nîmetlerin şükür borcunu tam olarak ödemeye kâfî gelmez. Bunun içindir ki, sâlih ve ârif kullar ve hattâ peygamberler dahî, yalnız amellerinin mukâbilinde değil, onlara ilâveten Allâh’ın af ve merhametiyle muhâsebe olunmayı arzu ederler.

Nitekim birgün Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbını ifrat ve tefritten uzak, muvâzeneli bir kulluk hayatı yaşamaya dâvet ederek:

“–Orta yolu tutunuz, (Kitap ve Sünnet’in istikâmeti üzere) dosdoğru olunuz. Biliniz ki, hiçbiriniz ameli sâyesinde kurtuluşa eremez.” buyurmuşlardı. Sahâbîler:

“–Siz de mi kurtulamazsınız, ey Allâh’ın Rasûlü?” diye hayretle sordular. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“–(Evet) ben de kurtulamam. Ancak Allah, rahmet ve keremi ile beni bağışlamış olursa, o başka!” cevâbını verdi. (Müslim, Münâfikîn, 76, 78)

Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:

“Bir adam, doğduğu günden, yaşlanıp öldüğü güne kadar Allah rızâsı için ve tâat niyetiyle alnını yerden kaldırmayıp gayret etse, o adam yine de kıyâmet günü amellerini az görür.” (Ahmed, c. IV, s. 185)

Yâni böyle âbid bir mü’min bile amellerinin kurtuluşuna kâfî gelmeyeceğini anlar.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-de geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kıldığı hâlde yine de:

“Allâh’ım! Sen’i lâyık olduğun şekilde medh ü senâdan âcizim! Sen kendini nasıl medh ü senâ etmişsen öylesin!” (Müslim, Salât, 222) niyâzında bulunarak insanoğlunun bu husustaki mutlak aczini beyân etmiştir.

Dolayısıyla bizlere düşen, hiçbir zaman gayreti elden bırakmamakla birlikte, amellerimizle kendimizi tesellî etmeyip Allah’tan af ve kerem dilemektir.

Velhâsıl, insanların fânî lezzetler ve nefsânî arzular kıskacında rûhî buhranların girdabında helâk olduğu günümüzde, üzerimizdeki ilâhî mes’ûliyetlerin daha da ağırlaşmış olduğu muhakkaktır.

Rabbimiz, üzerimizdeki mes’ûliyetlerin gerekli kıldığı ölçüde gayret gösterebilmemizi nasîb eylesin! Kusur ve noksanlarımızı bağışlayıp cümlemizi cennet ve cemâliyle müşerref kılsın…

Âmîn!

Dipnotlar: 1) Bkz. Sâd Sûresi, 30. âyet. 2) Bkz. Sâd Sûresi, 44. âyet. 3) Mefhûm-ı muhâlif: Bir sözün zıddından çıkan mânâ. 4) Hâdisenin tafsîlâtı için bkz. Buhârî, Îmân 34, Savm 1, Şehâdât 26; Müslim, Îmân 8, 9. 5) Hâdisenin tafsîlâtı için bkz. Tirmizî, Îman, 8; İbn-i Mâce, Fiten, 12.

leyla_mecnun
22.08.2010, 18:56
Her şeyin Allâh’ı tesbîh ettiği ifâde ediliyor, bunu açıklar mısınız?
Yıl: 2009 - Ay: Mart - Sayı: 30
Bir sanatkâr, yaptığı sanat eserini; bir mûcid, îcâd ettiği makineyi arzu ettiği şekilde planlayıp biçimlendirir ve onu en iyi kendisi tanır. Ayrıca her sanatkâr, eserine koyduğu imzâsıyla da dâimâ hatırlanmak, ismini yâd ettirmek ister. Hâl böyle iken mikro âlemden makro âlemlere, atomdan galaksilere kadar bütün kâinâtı yoktan var eden Cenâb-ı Hakk’ın, yarattığı varlıkları, kendisini periyodik olarak zikredecek şekilde tan-zîm etmesi kadar tabiî bir şey olamaz.
Cenâb-ı Hak, yarattığı canlı-cansız bütün varlıklara kendisini tanıtmış ve onları dâimî bir sûrette zikir ile vazifelendirmiştir. Bütün varlıklar, yaratılışları muktezâsınca kendi hâllerine mahsus bir sûrette Rab’lerini tanırlar ve O’nu zikrederler.
Cenâb-ı Hak bütün noksanlıklardan münezzehtir. O’nun sadece bir « كُنْ » yâni «Ol!» emri ile her şey oluverir. O’nun için hiçbir güçlük yoktur. O’nun yarattığı bu kadar ihtişamlı bir kâinâtı görüp de bunun aksini düşünebilmek, ancak aklın zaafını ortaya ko-yar.
Rabb’imiz, “el-Hay” ism-i şerîfinin tecellîsi ile, yarattığı bütün varlıklara kendi hâllerine mahsus bir “hayat” nîmeti nasîb etmiştir. Bu cihetten bakıldığında kâinatta esâsen “cansız” denilebilecek hiçbir varlık yoktur. Bitki, hayvan, insan gibi canlıları dik-kate alarak, canlılığın yalnız bunlara mahsus görülmesinin yanında, hakîkatte bir atomun içindeki unsurların cümbüşünü ilâhî muhabbet nazarıyla temâşâ edebilirsek, cansız zan-nedilen bir maddenin aslında sâhip olduğu müthiş canlılığın hayret ve dehşeti içinde kal-maktan kendimizi alamayız. Bu hayranlık, mikro varlıklardan makro varlıklara doğru sü-rekli artarak tezâhür eder.
Ayrıca cemâdât, nebâtât ve hayvânât, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i ve diğer peygamberleri de tanırlar. Bu hâl, nebevî mûcizelerde dâimâ müşâhede edilmiştir. Onlar yeri geldiğinde taşa, asâya ve benzeri cansız varlıklara Allâh’ın lutfuyla âdeta ruh vermişlerdir. Bu sebepledir ki Ebû Cehl’in elindeki taşlar, Peygamberimiz’in mûcizesi ile dile gelmiş, O’nun peygamberliğini tasdîk etmiş ve Hakk’ı zikretmiştir. Hazret-i Mûsâ’nın elindeki asâ ise yine Allâh’ın lutfuyla ejderhâya dönüşmüş, Firavun’u korkutmuştur. Yine bir zamanlar Kızıldeniz, ilâhî emre boyun eğe-rek Hazret-i Mûsâ ve ashâbına yol olmuş, buna mukâbil sıra Firavun ve askerlerine gel-diğinde ise, onları tanıyıp helâk etmiştir. Mescid-i Nebevî’deki hurma kütüğü, Rasûlullâh’a hasretinden inleyerek ağlamıştır. Ayrıca birçok hayvan da, kendilerine zulmeden sahiplerini, yine Rahmet Peygamberi Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e şikâyet etmişlerdir.
Hazret-i Mevlânâ ne güzel söyler:
“Taş parçalarının azîz Peygamber Efendimiz’e ve asânın da Hazret-i Mûsâ’ya itaat etmeleri, diğer cansız sandığımız varlıkların da Hakk’ın emrine nasıl boyun eğdik-lerini haber verir.
Onlar derler ki: «Biz Allâh’ı biliyoruz ve O’na itaat ediyoruz. Biz rastgele yara-tılmış boş şeyler değiliz. Biz hepimiz Kızıldeniz’e benzeriz. O, deniz olduğu hâlde batırıp boğacağı Firavun ile İsrâiloğulları’nı tanıyıp ayırt etti.»
Nerede bir ağaç ve taş varsa, Hazret-i Mustafâ’yı görünce apaçık selâm vermişti ya. İşte cansız bildiğin her şeyin de canlı olduklarını böylece bil!..”
Yâni sadece insanlar ve cinler değil, hayvânat ve hattâ cemâdâta kadar bütün varlıklar, yüzü suyu hürmetine yaratıldıkları Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i ilâhî bir sır ile tanırlar. O’na sonsuz bir muhabbetle kayıtsız şartsız itaat ederler. Fakat dünya hayatındaki imtihan sırrına binâen insanoğlunun gözlerine çekilen gayb perdesi, bunun fark edilmesine çoğu zaman mânî olur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bizleri gafletten uyandırıcı şu hadîs-i şerîfleri ne kadar ibretlidir:
“Cinlerin ve insanların isyankâr olanları dışında, yerde ve göklerde bulunan bü-tün varlıklar, benim, Allâh’ın Rasûlü olduğumu bilirler.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 310)
Bu da gösteriyor ki Allah ve Rasûl’ünü tanıyıp itaat etme keyfiyeti sâdece insana mahsus değildir. Bilâkis bu hususta diğer mahlûkâtın, gayr-i irâdî olarak daha ileri sevi-yede bulunduğu bile söylenebilir.
Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak bu gerçeğin bir başka varlıktaki tezâhürünü de şöyle bildirir:
“...Kuşları ve tesbîh eden dağları da Dâvud’a boyun eğdirdik. (Bunları) Biz yapmaktayız.” (el-Enbiyâ, 79)
Rabb’imiz âyetlerinde gâfilleri uyandırmakta, yarattığı her şeyin kendisini tanı-dığını ve bizim idrâkimiz dışında bir hâl lisânı ile zikretmekte olduğunu bildirmektedir. Mahlûkâtın zikrini işitebilmekse, ancak ibâdet, zikir, tesbîh ve samîmî bir kulluk hayatı netîcesinde gönlün saf hâle gelmesi ve böylece gaflet perdelerinin kalkıp hakîkat âlemine vâkıf olmasıyla mümkündür. Yûnus Emre Hazretleri’nin sarı çiçekle sohbeti de bu kabîldendir. Büyük Hak dostu Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin şu kıssası, bitkiler âleminin de zikrullâh ile meşgûl bulunduklarını ne güzel ifâde eder:
Birgün Üftâde Hazretleri, müridleriyle beraber bir kır sohbetine çıkmıştı. Emri üzerine bütün dervişler kırın en güzel yerlerini dolaşarak hocalarına demet demet çiçek getirdiler. Ancak Kadı Mahmud Efendi’nin elinde sapı kırılmış, solgun bir çiçek vardı sâdece... Diğerlerinin ellerindekileri neşeyle hocalarına takdîminden sonra Kadı Mahmud, boynunu bükerek bu kırık ve solmuş çiçeği Üftâde Hazretleri’ne takdîm etti. Üftâde Hazretleri diğer mürîdânın meraklı bakışları arasında sordu:
“–Evlâdım Mahmud! Herkes demet demet çiçek getirdiği hâlde sen niçin sapı kı-rık, solgun bir çiçek getirdin?”
Kadı Mahmud edeple başını önüne eğerek cevap verdi:
“–Efendim! Size ne takdîm etsem azdır. Ancak hangi çiçeği koparmak için elimi uzattıysam, onu «Allah, Allah» diye Rabb’ini zikreder hâlde buldum. Gönlüm onların bu zikirlerine mânî olmaya râzı gelmedi. Çâresiz ben de, zikrine devâm edemeyen bu çiçeği getirmek zorunda kaldım.”
Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“Kuşların sultanı leylektir. Onların «lek, lek»leri nedir, bilir misin? O:
Hamdü lek, şükrü lek, mülkü lek, yâ Müsteân! (Yâni hamd Sana, şükür Sana, mülk Sen’in ey kendisinden yardım beklenen Rabb’im!) demektir.”
Muhyiddîn-i Arabî -kuddise sirruh- da bu hususta şöyle buyurur:
“Bütün varlıklar kendilerine has bir sûrette Allâh’ı zikrederler. Fakat bu hususta varlıklar farklı seviyelerdedir:
Mahlûkât içinde gafletten en uzak olanı cemâdâttır. Çünkü onlar, yemek-içmek ve hava teneffüs etmek gibi ihtiyaçlardan müstağnîdirler.
Cemâdattan sonra nebâtat gelir ki, ihtiyaç başlar. Zîrâ, toprak, su ve güneşten aldıkları gıdâları ilâhî tâyinle terkîb edip rengârenk çiçekler, yapraklar ve meyveler vücûda getirirler.
Daha sonra hayvânat gelir. Bunların hayatî fonksiyonları nebâtâttan daha ge-lişmiştir. Bundan dolayı ihtiyaçları çoğalmıştır. Nefsâniyet artmıştır.
İnsanın ihtiyaçları ise bitmek tükenmek bilmez. Benlik, hayaller ve dünyevî ihti-raslar onu devamlı gaflete sevk eder.”
Kâinat sayfalarındaki sır ve hikmetleri gerçek mânâsıyla telâkkî edebilmek, ancak gönül âleminde derinleşmeye bağlı bir keyfiyettir. Gönül gözüyle yeryüzüne ve semâya nazar eden bir mü’min, kalbinin bambaşka bir hissiyât ile dolduğunu fark eder. Kur’ân-ı Kerîm, göklerde ve yerdeki her şeyin Allâh’ı zikir ve tesbîh hâlinde olduğunu îlân et-mektedir. Göklerin, yerin, dağların, ağaçların, çimenlerin, güneşin, ayın, yıldızın, yıldırımların, hayvanların, yuvarlanan taşların, hattâ yere düşen sağlı sollu gölgelerin sabah-akşam secde ettiğini şöyle bildirir:
“Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister is-temez sadece Allâh’a secde ederler.” (er-Ra’d, 15)
“Allâh’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? Onun gölgeleri, küçü-lerek ve Allâh’a secde ederek sağa sola döner.” (en-Nahl, 48)
Âyet-i kerîmeler, önümüze son derece ihtişamlı bir manzara sermektedir. Bu manzarada secdeler, gölgelerin de iştirâkiyle çift hâldedir. Yâni biri varlığın; diğeri de o varlığın gölgesinin olmak üzere aynı anda çift secde... Kâinâtın her zerresi, inanarak veya inanmayarak hep birlikte Rabb’e ibâdet için secdeye varmış ve kendisini Hâlık’ının huzûrunda vazifesini îfâ etmeye vermiş... Bütün kâinât secdedeyken, hattâ münkir ve gâfillerin varlıkları bile gayr-i irâdî Hak Teâlâ’nın irâdesine râm olmuşken, heyhât ki o gâfillerin kalpleri, inkâr ve mâsiyetin gaflet ve şaşkınlığı içindedir!..
Hak Teâlâ diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyurur:
“Görmez misin ki; göklerde ve yerde olanlar; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allâh’a secde ediyor. Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur...” (el-Hacc, 18)
Görüldüğü gibi varlıklar ve hattâ cansız denilen cemâdat, hep tesbihât hâlindedir. Ne yazık ki insanların bir kısmı Allâh’ın zikrinden gâfil kalmaları sebebiyle azâba dûçâr olacaklardır. Gerçekten cihandaki her şey Hâlık’ını tanımakta, kuşlar bile ibâdet ve niyazlarını bilmekte, dağlar, dereler zikir ve tesbîhe devam etmektedir. Hâl böyleyken kâinâtın bu ihtişamlı zikir, tesbih ve ibâdet programı karşısında bile insanın intibâha gelmemesi ve bu ibretli manzaradan hisse alamayıp alık ve abus bir hâlde Hakk’ın zik-rinden gâfil kalması, insanlık haysiyetiyle bağdaşmayan çok hazin bir durumdur.
Yâ Rabbî! Günlerimizi ve gecelerimizi zikrullâhın bereketiyle tenvîr eyle! Seherlerin feyiz yağmurlarıyla gönüllerimizi ihyâ eyle! Zikrullâhın ihtişamlı hakîkatinden hisse alabilmeyi cümlemize nasîb eyle! Sen’in azamet-i ilâhiyyeni id-rakten mahrum kalanlara da hidâyet eyle! Seherlerde Sen’i zikredenler hürmetine vatanımızı ve milletimizi şerirlerin şerlerinden muhâfaza eyle!
Âmîn!..

leyla_mecnun
22.08.2010, 18:57
Hakk'ın Tercümanlığı
Yıl: 1996 - Ay: Ocak - Sayı: 119
Allah'ın (c.c.) mübarek isimlerinden biri de "el-Hakk"dır. Bu sıfat-ı ilahîyenin îcabı olarak mutlak hakimiyet ve saltanat O'na aittir.

Hakk'ın bu saltanat ve hakimiyetini kabul etmeyenler, eninde sonunda Hakk'ın acı intikamına dûçar olur ve sefalete sürüklenirler. Hakk'a sığınmak, hakkı yaşamak, faili için izzet; zıddı olan nefse yaltaklanmak ise, zillet ve hüsrandır.

İnsan, ahsen-i takvîm üzere yaratıldığı için, ilahî bir ta'yînle bütün mahlûkat onun emrine verilmiştir. Bu da ona birtakım üstün haklar kazandırmış, onu şereflendirmiştir. O, Allah'ın yeryüzündeki halîfesi olmak itibariyle de, bütün mahlûkata karşı adalet ve merhametle mükelleftir. O derecede ki, Kıyamet mekanında hayvanlar, hakları ile mahkeme olduktan sonra, onlara "Toprak olunuz!" buyrulacak, insan ise, ihlal ettiği hayvan hakları da ceza hanesine ilave olunarak hesap verecektir.

Kur'an-ı Kerîm'in yarısından fazlası, geçmiş kavimlerin hayatındaki ibret verici hadiselerle doludur. Tevhîd mücadelesi ile abad olanlara mukabil küfür ve isyan ile helak olanların hazin akıbetleri, akıl sahiplerine bir ibret olarak sergilenmektedir.

Ölüm ötesinin gaybî hakîkatlerini idrak edemeyen insan, acz noktasında; gaybın lisanına ve irşadına muhtaçtır. Bu vazîfe de, hususî bir surette vazîfelendirilmiş müstesna kullar olan peygamberler vasıtasıyla îfa olunur.

Meleklerin secdeye mecbur kılındığı Hz. Adem (a.s.);

Semavî hayranlığın esrarını taşıyan Hz. İdris (a.s.);

Zayıf ve fakîr mü'minlere "reziller" diyen kibirli münkirleri tufanlar içinde boğduran Hz. Nuh (a.s.);

İlahî ni'met ve ihsanların sefih nankörleri olan Ad ve Semûd kavimlerini kasırga ve ses ile alt üst ettiren Hz. Hûd (a.s.) ve Hz. Salih (a.s.);

Nemrûd'un zulüm ve tehditlerine meydan okuyan, ateş yığınlarını teslîmiyeti ile gül bahçelerine çeviren Hz. İbrahîm (a.s.);

İhlas, sadakat, tevekkül ve teslîmiyeti ile sembolleşen, kıyamete kadar hac ibadetinde bütün mü'minlere kıssaları hatırlatılan Hz. İsmaîl (a.s.);

Muhabbet ve hasretle kavrulan ve sabırda abîdeleşen Hz. Ya'kûb (a.s.);

Bir müddet kölelik, sonra zindanda yalnızlık, gariplik, çile, ızdırab, meşakkat, riyazat ve nefs mücahedesini müteakip Mısır'a ve gönüllere sultan olan Hz. Yusuf (a.s.);

Sabrın bileyi taşı ve teslîmiyetin zirvesindeki Hz. Eyyûb (a.s.);

Esrar-ı ilahiyeyi Hz. Mûsa'ya talim eden Hz. Hızır (a.s.);

Tevhîd sancağını meşrıkdan mağribe taşıyan Hz. Zülkarneyn (a.s.);

Ahmak Firavun'u Kızıldeniz'in girdaplarında yok eden mûcizeli, asâlı Hz. Musa (a.s.);

Büyük bir vecd halinde, istiğfar, dua ve zikrin hakîkatinde derinleşerek karanlıkları aşan Hz. Yunus (a.s.);

Zikri ile dağları, taşları, vahşî hayvanları istiğrak haline getiren Hz. Davud (a.s.); Yüz senelik bir ölümden sonra tekrar diriltilerek, kıyametteki yeniden yaratılışa misal olan Hz. Üzeyr (a.s.);

Testere ile ikiye bölünürken dahi "aah!" demeden tevekkül ve teslimiyetini muhafaza eden mazlum peygamber Hz. Zekeriya (a.s.);

Babası gibi ölümü şehitlikle karşılayan Hz. Yahya (a.s.);

Muazzam Dünya serveti ve tasarrufunu kalbinin dışında taşıyan Hz. Süleyman (a.s.);

Farik vasfı nefis tezkiyesi olan ve iltica tazarrûsu ile hastalara şifa veren, ölüleri dirilten, semavî Hz. İsa (a.s.);

Nihayet Hira'dan Cihanı uyandıran ve insanlığı nûra gark eden Hz. Muhammed Mustafa (s.a.), hep bu gayb aleminin tercümanlığını şerefle îfa ettiler. Peygamberlerin fanî hayatlarıyla kaim olan bu ilahî vazîfe, onların Dünya sahnesinden çekilmeleri ile nihayete ermeyip, veresetü'l-enbiya olan ulema ve meşayıhın dest-i mübarekleri ile kıyamete kadar devam edecektir.

İnsanın en çok muhtaç olduğu, kalb gözü ile görebilmek, kalb kulağı ile işitebilmektir. Kur'an-ı Kerîm'de buyrulduğu gibi, "sağır" ve "a'ma" olanlar, Dünya ve Ahiret mahrumlarıdır.

Neml sûresi 80-81. ayetlerinde;

"Elbette sen ölülere duyuramazsın! Arkalarını dönüp giderlerken sağırlara o daveti işittiremezsin!"

"Sen körleri sapıklıklarından çevirip doğru yola getiremezsin. Ancak ayetlerimize inanıp da teslîm olanlara duyurabilirsin!." buyrulur.

Küfür, isyan, zulüm ve haksızlık tarihi, ilahî intikam tatbîkatının dehşetli örnekleri ile doludur. Allah'a (c.c.) ve peygamberlerin gösterdiği yola muhalefet ve isyan edenlerin, er-geç ilahî kudretin acı azabı ve çetin tecellîleri ile karşılaşmaları kaçınılmaz bir mecburiyet ve değişmez ilahî bir kanundur.

Hz. Mevlana (k.s.) bu ibretli manzaraları mısralarında şöyle sergiler:

"Rüzgarın Ad Kavmine ne yaptığını görmedin mi? Suyun da Tûfan'da ne yaptığını işitmedin mi?"

"O kin denizinin (Kızıldeniz'in) Firavun'u nasıl helak ettiğini; Karun'un nasıl yerin dibine geçtiğini!.."

"Ebabîl kuşlarının fil ordusuna ne yaptığını, tanrılık iddia eden Nemrûd'un başını küçücük bir sineğin nasıl yediğini!.. "

"Lût'un ahlaksız kavmi üzerine taşların nasıl yağdığını ve onların nasıl karanlık ve mülevves bir su gölüne gömüldüğünü bilmiyor musun?"

"Dünya'daki cansız zannedilen varlıkların (cemadatın) sanki akıllı insanlar gibi peygamberlere yardım ettiklerini uzun uzadıya söylesem..."

"Mesnevi o kadar büyür ve o derece hacim peydah eder ki, kırk deve onu taşımaktan aciz kalır."

"Eğer gözüne, sana cefa vermek için emir verilse, gözün senden yüz türlü intikam alır."

"Eğer dişine seni muzdarip etmesi için emir verilse, sen dişinden ne acı cefa görürsün. "

"Tıp kitabını aç da hastalıklar bahsini oku. Ten askerinin neler yaptığını gör."

"Madem ki her şeyin canının canı Allah'dır (c.c); canın canı ile düşmanlığa girmekten kork! O'nun emirlerine itaat et!" buyurur.

Tarihin ibret dolu sahîfeleri, adeta bir milletler mezarlığıdır.

İmansızlık, ahlaksızlık ve zulüm, milletlerin en belli başlı helak ve yok oluş sebepleridir. İmansız ve zalim kavimlerin "sekerat-ı mevt"i ne müthiş bir azab ve ilahî intikam tablolarıdır. Aradan bin dokuz yüz sene geçmesine rağmen bugün Pompei, sanki ahlaksız insanların taşlaşmış ibret levhalarını sergilemektedir. Sanki manen hayvanlaşan insan siluetleri!..

Bu ibret tecellîleri, onların hakîkatini göremeyen, hadiseleri nefsanî bir duyuşla seyreden idrak mahrumu alıklar için de basit heykellerden ibarettir.

Yerin dibine geçen azgın, iffetsiz ve hayasız bedbahtların mekanı Sodom-Gomore'yi ve Dünya'yı kendilerine saadetbahş bir taht zanneden, nefislerini putlaştıran Ad ve Semûd'un o taştan oymalı ihtişamlı malikanelerini bugün ancak baykuşlar şenlendiriyor!..

Meryem sûresi, 98. ayette:

"Biz, onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Sen, onlardan herhangi birinden (bir varlık emaresi) hissediyor veya onlara aid cılız bir ses işitiyor musun" ?

A'raf sûresi, 179. ayette:

"And olsun ki biz, cin ve insandan bir çoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, bunlarla idrak etmezler. Gözleri vardır, bunlarla görmezler. Kulakları vardır, bunlarla işitmezler. Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hatta daha sapıktırlar. Onlar, gaflete düşenlerin ta kendileridir."

Haşr sûresi, 20. ayette

"Ateş (cehennem) yârânı ile cennet yârânı bir olmaz. (Ancak) Cennet ehli olanlar muradlarına erenlerdir." buyruluyor.

Hem sûreten ve hem de sîreten, yani manen insan olanlar, Cennet yârânları, sûreten insan, sîreten (manen) hayvan olanlar ise, Cehennem yârânlarıdır.

Cehennem yârânları kendilerini uyanık sanırlar. Halbuki hakkın lezzetini tatmamış saadet fukaralarıdır.

Hem madden hem manen insan olanlar ise, uykuda bile kalben uyanıktır. Nitekim Hz. Peygamber (s. a. ):

"Benim gözlerim uyur. Kalbim uyumaz... " buyurmuştur.

Gönlü Rabbi ile dolu, Rabb'in gören gözü, işiten kulağı olan bir devlet adamı Sultan Alparslan'ın şu hali bu gerçeğe ne güzel bir misaldir:

Alparslan, 1071'de Malazgirt Meydan Muharebesi'ne girmeden bembeyaz elbiseler giyindi:

"Bu benim kefenimdir!" dedi. Yâni kendini cihan şöhretine değil, vecd ve heyecan içinde şehitliğe hazırladı. İhlası, O'nu, kendisininkinden beş misli büyük bir orduya sahip Romen Diyojen'e karşı muzaffer kıldı. Askerine harbe girmeden şu veciz hitabede bulundu:

"Ya muzaffer olur, gayeme ulaşırım, ya da şehîd olarak Cennet'e giderim. Sizlerden beni ta'kîb etmeği tercih edenler, ta'kîb etsin. Ayrılmayı tercih edenler, gitsinler. Burada emreden sultan ve emredilen asker yoktur. Zira bugün ben sizlerden biriyim. Sizlerle birlikte savaşan gazîyim. Beni ta'kîb edenler ve nefislerini yüce Allah'a (c. c.) adayarak şehîd olanlar, Cennet'e; sağ kalanlar ise, gaziliğe kavuşacaktır. Ayrılanları ise, Ahiret'te ateş, Dünya'da da alçaklık beklemektedir."

Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazî, vefâtı sırasında oğlu Orhan Gazî'ye ve onun şahsında devam edecek 620 senelik bir İslam devletinin idarecilerine vasiyetinin bir bölümünde:

"Ey oğul! Sakın orduna ve zenginliğine mağrur olma! Hakîkî alim ve ariflere hürmet edip sarayında onlara yer ver! Benim halimden ibret al ki, zayıf, güçsüz bir karınca misali hiç layık olmadığım halde buraya geldim ve Allah Teâlâ'nın nice nice ihsanlarına ve inâyetlerine kavuştum. Sen de benim uyduğum ve tatbik ettiğim nizama ittiba eyle!"

Muhammed (s.a.)'in dînini, bu yüce dînin mensuplarını ve O'na itaat eden diğer teb'anı himaye eyle! Allah (c.c.)'ın hakkını ve kullarının hakkını gözet! Dînimizin tayin ettiği beytülmâldeki gelir ile kanaat eyle!

Dâima adalet ve insaf üzerine bulun! Zulme meydan verme. Zulümden son derece uzak dur! Seni zulme sürükleyenleri devletinden uzaklaştır ki, bunlar seni yıkılışa sürüklemesin!.." buyuruyor.

Târih şahiddir ki, şu zikrettiğimiz iki misaldeki gibi, nefsini aşıp hakkı yaşayanlar, âbâd, azîz ve insanlığa meşale bir örnek olmuşlardır. Hakkı çiğneyenler ve bu sûretle nefislerine esîr olanlar ise, zillet ve meskenet içinde aşağılaşmış ve tarihin çöplüğünde en alçak mevkîlere düşerek insanlığın yüz karası olmuşlardır.

Ya Rab! Hakkı yaşamayı ve hakkı yüceltmek yolunda bulunmayı, biz aciz kullarına nasîb eyle! Amin...

leyla_mecnun
22.08.2010, 18:58
Alemdeki Vahdet Temayülü
Yıl: 1995 - Aralık - Sayı: 118
Hz. Mevlana (k.s.), "nefsaniyet" ve "Rûhaniyet" diye adlandırılan, birbirine zıd iki keyfiyetin, birbirleri ile mücadelelerini ve her birinin tabi olduğu cazibeyi çeşitli misallerle anlatarak Rûhaniyetini inkişaf ettirmek isteyenlerin, ancak gerçek aşk sayesinde gayesine ulaşabileceklerini aşağıdaki hikayede şöyle izah eder:

"Mecnûn'a, Leyla'nın yolculuğa çıktığı haberi gelir. Bunun üzerine devesine biner, Leyla'nın gideceği köye doğru süratle yol almağa çalışır. Yeni doğmuş bir yavruya sahip olan devesinin ise gözü, arkada kalan yavrusundadır. Mecnûn, devenin üzerinde uyumağa başladığı zaman deve, hemen yavrusunun istikametine döner. Mecnûn, farkına varınca, telaş içinde deveyi, yine Leyla'nın köyüne çevirir. Bu hal, defalarca tekerrür eder."

"Günün sonunda Mecnûn, nereye geldiğini merak ile etrafına bakar, ileri-geri bu hareketlerle, daha sabahleyin yola çıktıkları mahalde olduklarını, bir fersah bile yol almadıklarını görür. O zaman Mecnûn, deveye seslenir:

"A deve! Sen yavruna aşıksın, bense Leyla'ma!.. Dolayısıyla ikimizin de yolları farklı. Sen benim yolumu kesiyorsun, ben senin yolunu!.. Biz bu halde yoldaşlık edemeyiz. Sen fanî bir tene aşıksın, bense ebedî bir cana.. Ayrılmamız gerek!"

Bu hikayede Mecnûn'dan murad, "sultanî ruh"tur ki, o da, Hüsn-i Mutlak'ın (Allah'ın) meclûbudur. Deveden maksad ise, "nefs" dir. Yavrusu da "heva vü heves" denilen dünya lezzetleridir.

Bu hikayede, birbirinin zıddı olan iki Mecnûn, yani rûhaniyet ve nefsaniyet bir araya gelmiştir, ikisinin mücadelesi, temsîli olarak ifade edilir.

Hz. Mevlana (k.s.), bu hikaye ile ilgili bazı beyitlerinde şu şekilde teşbihler yapar:

"Rûhaniyet ile nefsaniyet, Mecnûn ile devesi gibidir ki, biri ileri, diğeri geriye gitmek ister."

"Mecnûn'un anlık gafleti, deveyi yavrusu tarafına döndürür."

"Mecnûn'un bedeni, Leyla'nın aşk ve sevdası ile dolu olduğu için Mecnûn, zaman zaman gayr-i iradi hayale dalarak kendinden geçer."

"Ona rehber olacak olan akıl ise, Leyla'nın sevdasıyla kaplanmıştır." "Lakin deve, yani "nefs", dikkatli ve atik davranıp Mecnûn'un hayranlıkla kendinden geçtiği an, yavrusuna (heva ve hevesine) dönüyordu."

"Nihayet Mecnûn, deveye döndü:

"Ey deve! ikimiz de birbirimizin zıddına aşığız.. O halde yol arkadaşlığı yapamayız. Seninle beraber oldukça, ruhum Leyla'dan uzak kalıyor..."

"Ey deve! Vuslata giden yol, iki adımdan ibarettir. Senin mekrin (hilen), beni senelerdir vuslattan mahrum bıraktı. Halbuki yol, çok yakındı..."

"Lakin ben ise çok geç kaldım. Bu süvarilikten, yani senin sırtına binip, beni taşımandan usandım!.."dedi.

"Mecnûn, canhıraş bir şekilde kendisini devenin üzerinden yere attı."

"O yiğit Mecnûn, kendini öyle bir attı ki, kaza-yı ilahi ile ayağı kırıldı."

"Ayağını bağladı. Kendini top gibi yaptı. Süratle Leyla'nın menziline doğru bir tekerlek gibi yuvarlana yuvarlana yol almağa başladı."

Hikayede açıklanan gerçek şu ki; Varlığın aslı ve hakikati, vücûd-ı mutlaktır. İlahî irade ve latîf sıfatının tecellîsi ile vücuda gelen kesret aleminin temel kaidelerinden biri, aynileşme ve insanoğlunun aslına dönme iştiyak ve temayülüdür.

Varlık, muhabbet sebebi ile kesrete dönüşür. Kesrette vahdet demek olan mahlükattaki ilahî tecellîlerin teke ircası manasındaki aynîleşme, ancak sevgi ve aşkla gerçekleşir.

"Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmeyi arzu ettim, (marifetime muhabbet ettim) de kainatı yarattım." kudsî hadîsinde de beyan edildiği gibi kainatın yaratılış sebebi de, aşk ve muhabbettir.

Bu sebepledir ki, varlıkların en şereflisi olan insanı, fanîlere bağımlılıktan kurtararak Rabb'ına yücelten ve ahsen-i takvîm mertebesine ulaştıran yegane müessir budur. Ancak bu yolda, Rûhaniyetin harcı olan aşk ve sevgi yerine nefsanî heva ve heveslerin peşinde koşmak, bu ilahî gayeye ters düşen bir bedbahtlıktır.

Salike lazım olan, ne halde bulunursa bulunsun, nefsin hilelerine kanmayıp, gelen iptila ve imtihanları aşarak Hakk vuslatına doğru istikametlenmektir.

Mevlana (k.s.), ruhların, nefslerin ve istîdadların insandan insana farklı olduğunu, herkesin kendi aynasında Kainat nakışlarını, değişik perspektiften ayrı ayrı görmelerini şu misallerle anlatır:

"Bir sufî, neş'elenip tefekküre dalmak için müzeyyen bir bahçeye gider. Bahçenin rengarenk tezyinatı karşısında mest olur. Gözlemi kapayarak murakabe ve tefekküre dalar."

"Orada bulunan gafil bir kişi, sûfî'yi uyur zanneder. Onun bu haline hayret eder, canı sıkılır. Sûfîye:

" - Ne uyuyorsun? Gözünü aç da üzüm çubuklarını, çiçek açmış ağaçları, yeşermiş çimenleri seyret! Allah'ın (c.c.) rahmet eserlerine nazar et!" der. Sûfî de ona şöyle cevap verir:

"Ey heveskar insan! Şunu iyi bil ki, rahmet-i ilahiyyenin en büyük eseri gönüldür. Onun dışındakilar bu büyük eserin gölgesi mesabesindedir."

"Ağaçlar arasında bir dere akıp gider. Onun berrak suyunda iki tarafın ağaçlarının akislerini görürsün.."

"Su içine aksedip görülenler, hayalî bir bağbahçedir. Asıl bağ ve bahçeler, gönüldedir. Çünkü gönül, nazargah-ı ilahîdir. Onların zarif ve latîf akisleri, su ve çamurdan olan Dünya alemindedir."

"Eğer bu alemdekiler, gönül alemindeki o neş'e selvisinin aksi olmasaydı, Cenab-ı Hakk bu hayal alemine "aldanış" mekanı demezdi." dedi.

Sûre-i Al-i İmran, 185. ayette:

"Her canlı ölümü tadacaktır. Yaptıklarınızın karşılığı muhakkak kıyamet günü tastamam verilecektir. O vakit, kim ateşten uzaklaştırılıp Cennet'e sokulursa, artık o, muhakkak muradına ermiştir. (Bu) Dünya hayatı aldanma metaından başka bir şey değildir." buyurulur.

Gafil olanlar, Dünya'yı cennet zannederek "Cennet budur!" diyenler, bu derenin görüntüsüne kananlardır."

"Asıl bağ ve bahçelerden, yani evliyaullahdan uzakta kalanlar, o hayale meylederek aldanırlar."

"Birgün bu gaflet uykusu nihayet bulur. Gözler açılır, hakikat görülür. Fakat son nefesde o manzaranın ne faydası olur?"

"Ne mutlu o kimseye ki, ölümden evvel ölmüş, onun ruhu, bu bağın hakîkatinden koku almıştır..."

Gerçekten bir kimse, Dünya'nın nefsanî lezzetlerce itibar etmez, ondan yüz çevirirse, Allah (c.c.), o kulun ruhunu saf, kalbini nurlu kılar.

Rasûlullah (s.a.):

"İçine nur giren kalb, açılır ve genişler." buyurduğunda;

"Ya Rasülallah, bunun alameti nedir?" diye sorulmuş, O da:

"Fanî Dünya'dan uzaklaşmak, ebedî olan Ahiret yurduna gönül vermek ve ölmeden evvel ölüme hazırlanmaktır." şeklinde cevap vermişlerdir.

"Tasavvuf nedir?" diye soran bir şahsa, Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri şu cevabı verdi:

"Halka uyma kirinden arınmak, Hakk'a tabî olmak, süfli huylardan ayrılmak, nefsanî davalardan uzaklaşmak, ruhanî vasıfları kazanmağa gayret etmek, hakiki ilimlere sarılmak, daima en uygun olana göre hareket etmek, herkese nasîhatta bulunmak, ruhların ezel toplantısında verdikleri ahid üzerinde samimiyyetle durmak Hz. Rasûlullah'a (s.a.) ve şerîate uymaktır."

Sırları saf, kalbi temiz ve içi nurlu olan bu vasıftaki bir kimse, Allah huzurunda ilk safta bulunanlardandır. Bunlar hakîkî sûfilerdir. Allah katındaki bilgileri ve marifetleri sıhhatlidir. Onlar, Rabb'lerine güvenir tevekkül ederler, kazasına rıza gösterirler.

Kainat'ta bütün mahlükatın kalbi, müsbet veya menfî istîdadlarına göre değişiktir. Ancak egoizm, yani varlığın kendine meclübiyeti asıldır. Bundan dolayı her varlık, kendine aid müşterekleri nerede müşahede ederse, oraya celb olunur. Bu, kendini gayrda tesbit ve temaşa etmenin bir neticesidir. Yani, aynı cinsten olanlar, birbirlerini cezbederler. Her nerede bir sevgi varsa, bu, sevenin sevilende kendi özelliğini görmesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim cezb ve incizab, yani çekmek veya çekilmek için bu beraberlik ve ayniyet şarttır. Nefsî hayat, fasıkları Rûhaniyet, sadık ve salihleri; küfür, kafiri; irşad, irşada talib olan müsterşidi cezbeder. Bu cazibe kanunu, maddede ve manada, hayırda ve serde bütün ihtişamıyla hükmünü icra eder.

Rasûlullah (s.a.), bununla ilgili olarak şöyle buyurur:

"Ruhlar, düzenli ordular gibidir, (Ruhlar aleminde) birbirleriyle tanışanlar Dünya'da kaynaşır, birbirlerini yadırgayanlar da ihtilafa düşerler."

Muziplik yaparak çevresindeki topluluğu güldüren Mekke'li bir hanımın, hicretten sonra bir tevafuk eseri Medine'de yine kendisi gibi nüktedanlığıyla meşhur bir hanıma misafir olması, bu cazibenin güzel bir numunesi olarak değerlendirilebilir.

Malik b. Dinar anlatır:

"Bir gün bir kişiye selam verdim. Bana ismimle iade-i selamda bulundu. Şaşırdım:

"Bugüne kadar beni görmediğin halde nereden tanıdın?" dedim.

"Ruhum, ruhuna meleküt aleminde mülaki olduğu için seni bana Rabbım tanıttı." dedi.

Yine Veysel Karanî, kendisine selam veren kişiye, ismi ile iade-i selamda bulundu. Adamcağız:

"Benim Herim b. Hayyan olduğumu nereden bildin?" dedi.

Veysel Karanî ise:

"Ruhum ruhunu tanıdı." diye cevap verdi.

Hz. Ali'ye (r.a.) bir kadın gelip:

"Küçük oğlum dama çıktı; ucuna geldi. Çağırsam gelmeyecek; bıraksam yere düşüp parçalanacak! Ne yapayım?" dedi. Hz. Ali (r.a.):

"Ey hanım, onun emsali bir çocuğu dama çıkar. Onu görünce yanına gelir. Sen de alıp

kurtarırsın." dedi.

Kadın, çocuğunun emsali bir çocuğu dama çıkardı. Çocuk, kendi cinsini görünce, emekleyerek onun yanına geldi. Tehlike bitti.

Mevlana (k.s.) buyurur:

"Cins, cinsine ebediyyen aşıktır."

"Kulları tehlike ve badirelerden kurtarmak için gönderilmiş olan peygamberlerin insanlardan seçilmesi aynı sebepledir."

"İsa (a.s.) ve İdrîs (a.s.), fevkalade riyazat ve mücahede ile melekler gibi oldular. Neredeyse yemez, içmez hale geldiler. Adeta meleklerle hemcins olduklarından semaya kaldırıldılar."

"Harut ve Marut isimli melekler de ten cinsinden olduklarından semadan yere indirildiler"

Hz. Mevlana (k.s.), bu misaller ile İdrîs (a.s.) ve İsa'nın (a.s.) riyazat ve mücahede ile letafet peyda ettiklerinden melekler gibi semaya yükseldiklerini, Harut ve Marut'un ise nefsaniyetin kesafetine büründükleri için, melek oldukları halde yeryüzüne indirildiğini ifade eder.

Hz. Peygamber (s.a.), zaman zaman beşeriyyet aleminden sıyrılarak, serapa rûhaniyyete bürünürdü. Nitekim hadîs-i şerifte:

"Ben Allah'ın nürundanım. Kamil mü'minler de benim nurumdandır." buyurdu.

"Musa (a.s.), Firavun ve Haman nazarında çok kötüdür. Hz. Musa'nın kavmi önünde de, onlar çok zalim ve kötü idi."

"Firavun ve Haman'ın canı, kendi kıptîlerini cezbediyordu. Hz. Musa'nın ruhu ise, tevhîd taliblerini cezbediyordu. Zira bu, aralarındaki mahiyet farkının eseri idi."

"Merkebin midesi samanı, insanın midesi de buğday çorbasını hazmeder."

"Eğer sen, gaflet ve cehalet karanlığı yüzünden bir kimseyi tanıyamaz isen, dikkat et o kimse, kimi üstad tanımış ve arkadaşları kimlerdir!.. Bir insan-ı kamile iktida ediyorsa, hareketleri müttakî ise, o, gerçek olgunlaşma yolundaki insandır.."

"Kiminle arkadaşlık edeyim?" diye soran bir zata, Sehi b. Abdullah et-Tüsterî (k.s.) şöyle nasihat eder:

"Süfîleri tavsiye ederim. Onlardan ayrılma. Zira onlar, sana yaptıkları yardımları hiç bir zaman çok görmez: Sende gördükleri hususlardan dolayı, seni ayıplamazlar. Her davranışını, seni mazur görecek şekilde te'vîl ederler."

Zünnün-ı Mısrî (k.s.);

"Kiminle dostluk kurayım?" diyen Yusuf b. Hüseyn'e:

"Kalbinde Dünya'ya aid bir şeye malik olmayan, senin hiç bir halini ayıplamayan, kendilerine karşı ne kadar çok değişirsen değiş, sana karşı takındıkları tavrı değiştirmeyenlerle dost ol!..

Çünkü dostlara en fazla muhtaç olduğun zaman, en çok değiştiğin zamandır!.." buyurur.

İki fert arasındaki meclübiyet, ruhanî beraberlikden doğuyor ise, hiç bir engel önünde sarsılmaz. Tatmin olmakla tükenmez.

Nefsanî sebeplerden doğan meclûbiyet ise, en basit engellemelere mukavemet edemeyip yıkıldığı gibi, her tatminkarlıkta bir parça daha tükenir. Rûhaniyet ortadan kalkar. Ulviyyet yolunda ilerlemenin yegane kanunu, meclûbiyetlerin ruhanî temayüllerle gerçekleşmesini sağlamaktır.

Esasen beşer hayatını yükseltip veya alçaltmada en büyük müessir, muhabbet ve nefreti yönlendirmeğe bağlıdır. Eğer muhabbet layıkına, husumet ve nefret de müstehakkına tevcîh olunursa, o tevcihdeki şiddet nisbetinde fail yükselir. Aksine hareket, yani muhabbeti layık olmayana, husumeti de gayr-i müstehakkına tevcîh, tevcîhdeki şiddet nisbetinde hayatı süflîleştirir.

Allah Teâlâ buyurmaktadır ki:

"Sabah akşam Rabb'lerine (sırf) O'nun (rızasını ve) cemalini dileyerek dua edenlerle beraber candan sabır (ve sebat) et! (Sakın) Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme! Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme!.." (el-Kehf,28)

leyla_mecnun
22.08.2010, 18:58
Vefasız Dünya Yahut Aynadaki Yalan
Yıl: 1995 - Ay: Kasım - Sayı: 117
Dünya bir imtihan ve iptilalar mekanıdır. İlk nazarda rayihası, hoş ve tatlı gelir. Nefse tazelik ve canlılık verir. Lakin bir tuzaktır ki, nefs engelini aşamayanların girdabıdır. Su gibi görünen aldatıcı bir serap veya, çocukların heves ettiği bir elma şekeridir ki, dışı rengarenk boyalar ve renkler cümbüşü, içi ise harabat ve ekşidir. Aşıkını büyüleyerek sefih eder. Zahirine aldananlar, ebedi alemlerini ziyana uğratır. Neticesi, sonsuzluğa dek nedamettir.

İnsan da büyük bir alemin küçük bir modelidir. Onun bu basit görünen yapısına Allah'ın (c.c.) halifesi olmak şerefi ikram edilmiştir. Lakin insan, ruhani ve manevi gıdalarla beslendiği takdirde mahlukatın en şereflisi olur. Aksi halde nefsani yapısının esiri olursa, iflasların en acısı olan ebediyet bedbahtlığına düçar olur. Mevlana (k.s) bu hususu "Efendi nefsinin emiri, köle ise esiri olandır" diyerek ne güzel ifade etmiştir.

İnsanda bir iman şuuru teşekkül etmeden, onun ciddi bir hayat yolculuğuna hazırlanıp insanlık haysiyetini koruyarak yaşaması imkansızdır. Gafletle çiğnediğimiz toprakta işlediğimiz masiyetlere, kıyamet ekranında seyirci olacağımız muhakkaktır. Sabahı mahşere dayanan ölüm gecesi, herkesin müstakbel akıbetidir, ibret olarak Dünya sahnesinde gösteriliyor ki, cesede, ten planına ait her şey pörsümeğe mahkumdur. Mazide kalan günler, Ahiret hesabına kaydedilmektedir.

"Dünya'ya geliş ve Dünya'dan gidiş" gibi iki muazzam meçhulün arasına sıkışan idrak, Dünya'ya aid gerçek bir değer hükmüne ulaşıp hal ve hareketler buna göre tanzim edilmedikçe, izafi gölgeler aleminden gerçekler yurduna doğru manevi bir yolculuğa gidilemez..

Kazanca medar olan amel işleme zaman ve mekanı bu alemdedir. Bu tahdidli zamanı, amellerin en faziletlilerine harcama zarureti aşikardır. Zaman ıslak bir sabuna benzer. Onu elde muhafaza zordur. Daima kayar. Ve mekanı da kayganlaştırır. Zaman, keskin bir kılıç gibidir. Ona hakimiyet, maharet ister. Onu iyi kullanmak, hayırları tercih ile önemliyi öne almak, önemsizi sonraya atmak gerektir. Bu ise gerçeğe ulaşmış her aklın icabı ve muktezasıdır.

Nitekim Allah Rasûlü (s.a.):

"Yarın yaparım diyenler helak oldu!" buyurur.

İnsan ne tuhaftır ki, bir-iki günlük misafir olarak bulunduğu bu Dünya'da kendini aldatır. Her gün cenaze sahnelerini seyrettiği halde, ölümü kendine uzak görür. Kendisini, kaybetmesi her an muhtemel olan fani emanetlerin daimi sahibi sanır. Halbuki insan, ruhuna ceset giydirilerek bir kapıdan Dünya'ya dahil edildiğinde, artık bir ölüm yolcusu demektir. O yolun bir hazırlık mekanına girmiştir de bunu hiç hatırına getirmez. Bir gün gelir, ruh, cesetten soyundurulur. Ahiret kapısı olan kabirde diğer bir büyük yolculuğa uğurlanır. Yasin süresinde buyurulur:

"Kime uzun ömür verirsek, biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç (bu manzarayı) düşünmüyorlar mı? (Bu ibretli yolculuğu idrak etmiyorlar mı?) (Ayet:68)

Ayet-i kerime'de, insana en güzel şekilde nasihat edilmektedir. Dünya'nın farik vasfı, vefasızlıktır. Verdiğini geriye çabuk alır. Bir gün yükseltir, ertesi gün kuyunun zeminine indirir. Gölge gibidir. Onu yakalamak istersen daima kaçar. Sen kaçarsan da peşini bırakmaz. Arkasında koşulan şeylere nail olmak için bugün-yarın derken ömür biter. Dünya'ya gönül verilirse, o, huysuz bir acuze olur. Zaman zaman insanı yere çarpar. Vesvese ve dırdırının ardı arkası kesilmez. Tavır ve hareketleri vefasızdır. Ona bağlananları çok çabuk feda eder.

"Nefs" engelini aşanlar içinse zaman, hiç bir şeyle kıyas olunamayacak derecede bir nimettir. Hakk Teala, Asr süresine "zamana yemin" ile başlar. Her şeyin satın alınması veya geri gelmesi az-çok mümkündür. Zaman'ın ise asla!

En büyük nedamet sebeplerinin başında "zaman"ın boşa harcanması gelir. Ölümü bilen, fani Dünya lezzetlerine, yolculuğunu bilen de misafirhanedeki oyuncaklara aldanmaz! Çünkü eşya, ondan ayrılmayacak bir surette Dünya misafirhanesine aittir. Bütün fani nimetler, bir kişide toplansa ve o, huzur ve saadet içinde bin yıl yaşasa ne fayda!.. Sonunda gireceği yer, bu kara toprağın altı, bu yağız yerin bir çukuru değil midir?!.

Ölümsüz bir hayat yahut ihtiyarlığı olmayan bir gençlik arzu edilirse, bu ancak nefs engelinin aşılması, yalancı ve fani eşyaların esaretinden kurtulup Hakk'a ram olunması suretiyle elde edilebilir!..

Ariflerden biri, hikmetler ve ibretler sergisi olan bu alemi, akiller için seyr-i bedayi, ahmaklar için yemek ile şehvet olarak tarif etmiştir.

Nefsanî olarak yaşanan bir Dünya hayatı, helake götüren hile ve desiselerle doludur. Hz. Mevlana (k.s.), insanın gençlik, zindelik ve dinçlik mevsimleri ile ardındaki süprizler cümbüşünü ve gel-geç maceralarını şu misaller ile anlatır:

"Sen, ey ilkbahar güzelliğine karşı dudak ısıran, hayran olan kimse! Bir de sonbaharın sararmış haline ve soğukluğuna bak!"

"Şafak vaktinde güzel Güneş'in doğuşunu görünce, gurub zamanı, O'nun ölümü demek olan batışını hatırla!"

"Bu hoş çardakta -yani mehtaplı bir gecede- bedir halindeki Kamer'in letafetim görürsün; O'nun bir de ay sonlarında uğradığı zaaf ve bedir hatme olan hasretini düşün.'"

"İnsan da aynı bu macerayı yaşar. Kemali ve cemali, zevale mahkumdur"

"Güzel bir çocuk, bakarsın, güzelliği ile halkın sevgilisi olmuştur. Bir müddet sonra, ihtiyar bir bunak halime gelir ve halka rezil olur!"

"Eğer gümüş tenli güzeller seni avladıysa, ihtiyarlıktan sonra bir de pamuk tarlasına dönen o bedene bak!"

"Ey yağlı-ballı yemekler ve nefis gıdalar görüp imrenen, kalk helaya git de, onların akıbetini orada gör!"

"Pisliğe de ki: Senin o güzelliğin, tabak içindeki zevk ü letafetin ve güzel kokun nerede!"

"Cevaben der ki: O saydığın şeyler gonca idi. Ben de kurulmuş bir tuzaktım. Sen gelip tuzağa düşünce, gonca eridi, soldu ve cürüfa döndü. "

"Ustaları hayran bırakan öyle maharetli eller vardır ki, sonunda titrek olmuştur."

"Keza cam gibi nergis bakışlı mahmur bir gözü, sonunda çipil olmuş ve suları akmağa başlamış bir halde görürsün!"

"Keza arslanların safında giden arslan gibi yiğit bir er, gün gelir, fare gibi aciz birine mağlup olur."

"Keza üstün kabiliyetli bir sanatkarı, sonunda acze bürünmüş bir zavallı gibi işe yaramaz bir halde görürsün!"

"Keza, akılları baştan alan misk kokulu ve kıvırcık bir zülüf, ihtiyarlıkta, kır merkebin kuyruğu gibi çirkinleşir!"

"Bütün bunca şeylerin ilk ve letafetli hallerine bak! Sonra da onların nasıl pörsüdüklerine ve ne hallere girmiş olduklarını gör!"

"Çünkü bu Alem, sana tuzağını kurmuş ve o vasıta ile nice ham ervahı aldatıp perişan etmiştir."

"Böylece alemin her cüz'ünü say ve evvelki haliyle sonraki" halini göz önüne getir!"

"Her kim ki, nefsin esiri olmaktan ve mecazlara (gölgelere) aldanmaktan kurtulmuş ise, Allah'a (c. c.) o kadar yakındır."

"Güzelliği île iftihar eden Ay gibi parlak olan her güzelin yüzüne bak! Fakat, evvelini gördükten sonra sonuna da nazar et ki, şeytan gibi tek gözlü, yani bir şeyin Dünya tarafını görüp Ahiret tarafını görememek ahmaklığına düşmeyesin... "

"Şeytan, Adem'in çamurunu gördü, yüceliğini göremedi. Bu Dünya'ya aid olan çamuru seyretti. Fakat öteki aleme aid olan maneviyatına ama oldu. Şeytanın bilemediği taraf, insanın Hakk'ın halifesi (halifetullah) olmasıdır."

"Ey insan, Dünya'dan birbirine iki zıd ses gelir. Acaba senin kalbin hangisini almağa istidadlı? "

"O seslerden biri Allah'a yaklaşanların hali, diğeri ise aldananların halidir."

"Bu seslerden birini kabul ettin mi, öbürünü duymazsın bile!.. "

"Çünkü seven bir kimse, sevdiğinin zıddı olan şeylere karşı adeta kör ve sağır olur."

"Ey salik, aynadaki son nakşa bak! Bir güzelin ihtiyarlığındaki çirkinliğini ve bir binanın harabe haline gireceğini düşün (de aynadaki yalana aldanma!... )"

"Ne mutlu o kimseye ki, Hakk erlerinin duydukları sesi önceden işitti."

Hz. Mevlana'nın (k.s) bahsettiği birbirinin zıddı olan iki sesin biri Dünya'ya meyil, öbürü Dünya'dan nefrettir. Onlardan hangisini dinler ve icabet edersen, öbürünün zıddı ve mahrumu olursun Hadis-i şerifte:

"Dünya ve Ahiret, ortak iki zevce gibidir. Birisini ne kadar hoşnut edersen, öbürünü o kadar kızdırırsın!.." buyurulmuştur.

Yani Dünya'ya davet sesi, gönülde yer ederse, Ahiret nasihati o gönüle tesir etmez Ahiret'e davet sesi bir gönülde yerleşir ise, Dünya'ya davet sesi ona yabancı olur.

Bir kalbe Dünya'ya meyil kokuşu bulaştı mı, onu temizlemek bir hayli müşkildir. Nasıl çanak-çömleğe bulaşan kötü kokuyu temizlemek için onu ateşe atmağa, yakmağa ihtiyaç varsa, kötü ahlakın temizlenme mekanı da cehennemdir.

Cihan sultanlarını irşad edip yönlendiren, onlara gönül aynasında ukbayı seyrettiren büyük mürşid-i kamil Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri, şu Dünya'nın hal ve keyfiyetini ne güzel tasvir eder:

Kim umar senden vefayı,
Yalan Dünya değil misin?
Muhammedü'l-Mustafa'yı
Alan Dünya değil misin?

Yürü hey bi-vefa yürü,
Sensin hod bir köhne karı.
Nice yüz bin erden geri
Kalan Dünya değil misin?

İnsan ibret almaz mı ki, her fani varlığın tazelik ve zindeliği zaman değirmeninde daimi bir surette öğütülmektedir! Ahiret'siz yaşanan bir Dünya'da nefsani hayatı besleyen iltifatlar, Dünya oyuncakları, büyük İstikbal adına ne korkunç bir aldanıştır!..

Gafilane bir hayat, çocuklukta oyun, delikanlılıkta şehvet, erginlikte gaflet, ihtiyarlıkta elden gidenlere hasret ve binbir türlü çırpınış ve nedametten ibarettir. Zikri dudağına ve kalbine almayan, merhametten nasipsiz, muzdaribin derdini duymak ve hissetmek istemeyen, bedbaht ve mutekebbirin kaçtığı ölüm, kendisini her an pusuda beklemektedir. Ahiret'siz bir Dünya ferahlığı elde etmek için Dünya süslerine bürünmüş, fani lezzetlerde son gününe kadar yorulanların hali, ne hazin bir tükeniştir!. Umumiyetle insan, hayatın binbir cilve ve tezahürleri içinde aynadaki yalanların esiridir. Her an bu yalanlar ile vefasızlığını devam ettiren Dünya, bir aldanış mekanı değil de nedir?..

Ya Rab! Dünya'ya dalıp kendisini bir bardak suda helak edenlerin akıbetinden bizleri koru! Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbim!.. Amin.

leyla_mecnun
22.08.2010, 18:59
Nefsin Varlık Hikmeti
Yıl: 1995 - Ekim - Sayı: 116
Bir zaferin şerefi, ona ulaşmak için katlanılan güçlükler ve bediî heyecanlar neticesindedir.

Adem'in, bilinen zelleyi -yani gayr-i iradi hatayı- irtikab etmesi, onun Cennetten Dünya'ya gönderilmesine sebep olmuştur. Bu yeni mekânda neslinin çoğalıp bir imtihana tabi tutularak, bir kısmının ancak hak kazanma neticesinde tekrar Cennete döndürülmesi, insanın ahsen-i takvim şerefine nâiliyyeti içindir. Ancak bu şeref ve değerin artması için Cenâb-ı Hakk insanı "nefs" ile techiz etmişdir. "Nefs", ulaşılacak neticenin şeref ve değerini arttıran muazzam bir engeldir.

İnsanları, istihkak ile kendi rızasına ve Cennete dönmenin cehdine me'mur eden Cenâb-ı Hakk, onların önüne koyduğu nefis engelini aşmanın imkân ve vasıtalarını da lütfetmiştir. Bunların başında, "peygamberler" gönderilmesi ve onların beşere hizmetini kıyamete kadar devam ettirecek "evliya" ve "ulema" silsilesinin devamının sağlanması gelir.

Mevlânâ (k.s.), aşağıdaki hikâyesinde "nefsi"in varlık hikmetini temsili bir şekilde şöyle anlatır:

"Ata binmiş bir emir, ağaç altında uyurken ağzına kara bir yılan giren bir kişi gördü."

"Emir, uyuyan adamı feci ve hazin akıbetten kurtarmak için, bütün san'at ve maharetini kullanmağa başladı."

"Adama bir kaç kamçı vurdu. Adam dayak yediği emirden korku ve endişe içinde kaçmağa başladı."

"Emir, adamı bir elma ağacının altında yakaladı. Ağaçtan düşen çürümüş, kokuşmuş elmaları adamın boğazına sokarak ona zorla yedirmeye başladı. Bir taraftan:

"Ey dertli biçâre, hepsini yiyeceksin! Bu çileye katlanacaksın!" diyordu."

"Adamcağız, hayret ve şaşkınlık içinde emire hitaben:

"Ey emir! Ben sana ne yaptım ki?.. Bana kastın ve bu zulmün sebebi ne?"

"Eğer benim hayatımda senin asli bir düşmanlığın varsa, bir kılıç vur da kanımı dök!"

"Seni gördüğüm an, ne uğursuz bir zamanmış!.. Senin yüzünü görmeyenler ne bahtiyar insanlarmış!..

"Cinâyetsiz, günahsız bir insana, bu zulmü, en büyük zâlimler bile yapmaz.."

"Görüyorsun, bu sözleri söylerken bile ağzımdan kan fışkırıyor!.. Rabbim, bu zalimin cezasını sen ver!.." diyerek la'netler yağdırıyordu."

"Emir ise, "koş!" diye bir taraftan da onu kamçılıyordu."

"Adamcağızın midesi çürük elmalarla dolmuş, kamçılardan, yüzü gözü yara-bere içinde kalmıştı."

"Tâ ki, adamcağızın safrası kabardı. Kusmağa başladı."

"Yediği çürük elmalarla beraber, kara yılan da dışarı fırladı."

"Adamcağız, midesinden çıkan yılanın korkunçluğunu görünce, dehşete kapıldı. O salih emirin önünde yerlere kapandı. Dedi ki:

"Hakikaten sen, Cebrail'in (a.s.) rahmeti gibi gelmişsin! Meğer benim velinimetim imişsin!"

"Seni gördüğüm saat, ne mübarek zamanmış! Eğer sen olmâsâydın ben çoktan hazin bir şekilde ölmüş gitmiştim. Sen bana hayat bahşettin."

"Senin yüzünü görene, yahud ansızın senin mahallene gelene ne mutlu!"

"Ey övülmeğe lâyık temiz ruh! Cehaletim ve gafletim, sana ne kadar saçma-sapan sözler söyletti. Onlardan dolayı beni afvet!"

"Emir dedi ki:

"Eğer ben o vakit, senin iç âlemindekilerden bir parça söyleseydim, ödün kopardı. Korku, seni helâk ederdi."

"Kedi önündeki fare gibi mahvolur, kurda karşı kuzu gibi fani olurdun..."

Hz. Peygamber (s.a.) buyurmuştur ki:

"İçinizdeki düşmanı açıklayacak olsam, cesurların ödü patlar; ne bir yolda gidebilir, ne de bir iş becerebilirdi; çaresizlik içinde kıvranırdı. Ne vücutta ibâdete kuvvet, ne kalbde takât, ne de seyr-i süluka mecal kalırdı. O halde ben sizi, sükutla, içinizdekini dışınıza vurmadan terbiye ederim."

Peygamber Efendimiz (s.a.) böyle olduğu gibi, O'nun (s.a.) varisleri bulunan evliyaullah da böyledir. Onlar da bildikleri her doğruyu muhatabın menfaati icabı söylemez ve susarlar. Ayrıca muhataplarının kalplerindekini açığa vurmaz, ayıpları setredeler. Sözden ziyade fiil ve hareketleri ile terbiye ederler. Ehlullah hazeratı, demir gibi sertleşmiş ve taşlaşmış kalplere de -maneviyata isti'dadı varsa- Davut'un (a.s.) demiri yumuşattığı gibi tesir ederler.

Hikâyede zikri geçen uyuyan insan, insan-ı gâfildir. Ağzına giren kara yılan, nefs-i emmaredir. Emir ise, mürşid-i kâmildir. Onu uykuda iken kamçılayarak döve döve uyandırıp kırda bayırda koşturması, riyazat ve mücahededir. Yılanın çıkışı da, nefs-i emmareden kurtuluştur.

Mukaddes Tuva vadisinde Allah Teâlâ, Mûsa (a.s.) ile konuşurken ona, sağ elinde bulunan şeyin ne olduğunu sordu. O da:

"O benim âsâmdır. Ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkerim. Benim ona başkaca ihtiyaçlarım da vardır." (Taha, 18) şeklinde cevap verdi. Bunun üzerine Allah (c.c.):

"Yere at onu, ey Mûsa!" buyurdu. (Taha,19)

Müfessirler,. Mûsa'ya (a.s.) âsâsının yere atılması ile ilgili âyetin işari açıklamasında Hz. Mûsa (a.s.)'nın iç dünyasına aid bir irşad sadedinde olduğunu beyan etmişlerdir.

Mûsa (a.s.), izafetleri (fâni alâkaları) zikredince, Allah (c.c.), bunların atılmasını emretti. Nefs ve nefse bağlantılı olan şeyler, koca bir yılan olarak temessül etti. Mûsa (a.s.)'ya nefsin hakikati gösterildi. Korktu, ürktü ve ondan kaçtı. Ona denildi ki:

"Ey Mûsa, işte bu yılan, Allah'dan başka şeylere bağlılık vasfının ta kendisidir. Bu vasıf şekillenmiş bir sûrette sahibine gösterilince, ondan kaçar."

Diğer bir işârî mânâda "âsânı at!" diye emrolunması;

Artık sen tevhid sıfatı ile sıfatlanmışsın. Senin bir âsâya dayanman, senin için kendisine dayanacağın, ondan yardım dileyeceğin ve istifade edeceğin bir şey olması, nasıl doğru ve yerinde olabilir?.. Nasıl olur da sen, o âsâ ile şöyle yapıyorum, ondan istifade ediyorum ve onda benim için başka faydalar da var diyorsun?.. Tevhid yolunda ilk adım, sebepleri terkdir. Her türlü talep ve istekten vazgeç şeklinde izah edilir.

Nitekim Te'vilat-ıNecmiyyede denilmiştir ki:

"Hakk'ın nidasını işiten ve O'nun cemâlinin nûrunu gören kişi, Allah'dan (c.c.) başka dayandığı her şeyi bırakır. Allah'ın fazl ve kereminden başka bir şeye dayanmaz. Nefsin arzularundan sıyrılır."

Yusuf (a.s.), Züleyha'nın desiselerine uğrayınca, kendisinde gayr-ı ilahi bir meyil başladı. O anda Allah (c.c.), Yusuf'a (a.s.) bürhanını gösterdi. Odanın tavanı yarıldı. Ve Hz. Ya'kub'u gördü ki, parmağını ısırıyordu. Bir de yanında bir şahıs peyda oldu. O şahıs:

"Ey Yusuf, sağa bak!" dedi.

"Yusuf )a.s.), sağına bakınca kocaman bir yılan gördü.

Yusuf'a (a.s.), eşyanın hakikati, nefsani fiilerin hakiki suretleri gösteriliyordu. Nefsin fiileri, en çirkin şekilde müşahhas bir hale getiriliyordu. İğreti suretler kaldırılıyor, hakiki vecheler görünüyordu. Ardan perdeler kalkmış, Rabbin ilâhi tecellilerinin ve eşyanın esrarı ayan olmuştu.

Rabbin bürhanı, yani imda-ı ilâhi yetişince, Yusuf (a.s.), nefs ve kadın şerrinden halâs oldu.

Hz. Peygamber (s.a.) buyurur:

"Cennet, nefsin sevmediği şeylerle , cehennem ise, şehvetlerle çevrilmiştir."

Nefs engelini aşabilmek, Peygamberlerin ve inkıtasız (kesintisiz) gelen ve varisleri olan evliyaullah'ın elinden tutmak, onlara bey'at etmek ve onların terbiyelerine teslim olmakla mümkün olur. Nitekim Kur'ân'ı Kerîm'de:

"Allah'ın eli, onların eli üstündedir." âyetindeki "onların eli"nden maksad, Allah'a (c.c.) bey'at eden Hz. Peygamber ( s.a.) ile ashabının elleridir. Aynı şekilde ehlullahda, hatta aciz bir dervişde bile, elden ele Rasûlullah'a (s.a.) ve o vasıta ile Allah'a (c.c.) yed-i kudretine ve Hz. Peygamber'in (s.a.) yed-i bey'atine vasıl olan kâmiller de fevkalade işler görülebilir. Fail-i Mutlak, Cenâb-ı Hak'dır. Evliyaullah'da bu tasarrufa mezun ve selahiyeti olanlardır.

Aşkın hakikisi ve mecâzisi vardır. Hakikisi, Allah (c.c.) sevgisinden ibarettir. Mecâzisi ise, mahlukattan birine bağlılıktır. Aşık, tek bir varlığa bağlandığı için, diğer bağlantılardan kurtulmuştur. "Çünkü, sevgiden başka bir şey düşünmez ve görmez. Mecnun, son zamanlarda öyle bir hâle geldi ki, dostu-düşmanı, kendisini, hatta Leylâ'yı bile tanıyamaz oldu. Kendini Leylâ farzetmeğe başladı. Mevlâna (k.s.), bu hususta buyurur:

"Allah, Bir ten aşkından (yani, Leylâ yüzüden) Mecnun'u dost ve düşmanı fark etmeyecek bir hale getirmiştir.

Peygamber aşığı Fuzuli ise, meşhur Su Kasidesi'nde Rasulullah'ı hiçbir gül ile kıyaslayamaz hale gelmiştir:

"Sûya virsün bağban gülzarı rahmet çakmesün, Bir gül açılmaz yüzün tek virse bin gülzare su"

(Bahçıvan gül bahçesini sulamak için zahmet çekmesin! Zira, bin tane gül bahçesi sulasa, senin yüzün gibi bir gül açılmaz!..)

Mevlânâ (k.s.), bu muhabbeti şöyle dile getirmektedir:

"Cenâb-ı Hakk, bir yudumcuk ilâhi muhabbete öyle bir hassa vermiştir ki, ondan nasip alan, iki âlemin endişesinden kurtuluşa erer." Yani, ilâhi muhabbet ile mest olan kimse, âleme haset etmekten, halkın ayıp ve kusurunu görmekten âzâd olur. Böylece kâmilleşir. Ve menzil-i maksuduna erer. İşte bu da, aşk-ı safi, hubb-i ilâhidir.

Bir mürşid-i kâmil, ilâhi tasarrufla müridlerini kendine bağlar, onları süfli alakalarından kurtarıp ulvi bağlantılarda derinleştirir. Böylece kendisi, ilâhi aşkın basamağı olur.

Şeyh Sadi Gülistan'ında mürşid-i kâmilin bu tâsârrufunu şu hikâye ile anlatır:

"Birgün hamamda dostlardan biri bana güzel kokulu bir kil (temizleyici toprak) parçası verdi. Kile sordum:

"- A mübarek, sen misk misin, amber misin? Senin gönül çekici güzel kokunla mest oldum."dedim. Kil bana şöyle cevap verdi:

"- Ben bir gülün toprağıydım. O gülün yaprakları seher şebnemleriyle dolar, benim üzerime ağlayarak damlardı. Ben yaşlarla hamur gibi yoğruldum. Ben aslında alelâde bir kilim... Bu koku onundur.

Cenâb-ı Hakk, kâinâtı insan için yarattı. Karada, denizde ve havada bütün eşyayı, insanın emrine amade kıldı. Buna mukabil, dağların ve göklerin taşıyamayacağı ilâhi emaneti, insan yüklendi.

İnsan, kendisine ve kâinât manzumesine ibret nazarı ile baktığı zaman, dünya hayatını nasıl yaşayacağını düşünmeğe mecburdur. Ciddi yaşaması icâb eden her insanı, hayatta en çok alâkadar eden gerçek, "Ölüm" hadisesidir. O muhteşem veda, insan için ne büyük bir ibret tablosudur. "Ölüm", dünya hayatında sadece et ve kemikten meydana gelen toprak yapısını, yani nefsaniliğini geliştirip ruhani yapısını cılızlaştıranlar için, ne hazin bir sondur!

Allah Rasûlü (s.a.) dünya hayatını tarif eden bir hadis-i şerifinde:

"Dünya benim neme gerek?.. Benim halim dünyada bir ağaç altında oturup gölgelenen, sonra da yerini bırakıp giden binitli bir yolcuya benzemektedir," buyururlar.

Ya Rabbi, muhabbetin ve rızan, saadet cennetlerimiz olsun! Amin...

leyla_mecnun
22.08.2010, 18:59
Kainat, Kur'an ve İnsan
Yıl: 1995 - Ay: Eylül - Sayı: 115
Ezelde Allah'ın (c c ) yalnız kendisi mevcüd iken, o yüce varlık, bilinmeyi murad ederek, sıfatlarının tecellîsi ile bu kesret (çokluk) alemim vücuda getirmiştir. Cenab-ı Hakk'ın sıfatları, -Kur'an-ı Kerîm'de doksan dokuz olmasına rağmen- pek çoktur. Bunların bir kısmını yalnız kendi bilir, diğer bir kısmını ise, sadece peygamberlere bildirmiştir Bu ilim onlarda mahfuz kalmıştır. Alimler de doksan dokuza dahil olmayan bir çok sıfat-ı ilahiyyeye vakıftırlar.

Bu bilinen ve bilinemeyen bütün ilahî sıfatların üç tecellî mekanı vardır

a. Kainat,

b. Kur'an-ı Kerîm,

c. İnsan.

Kainat, sıfat-ı ilahiyyemn fiilî, Kur'an ise kelamî bir tezahürüdür. Gerçekten Kuran-ı Kerîm, beşerin kıyamete kadar taşıyabileceği kemalatı, hakîkatı ve esrarı ihtiva eder. Bu bakımdan, taklidi asla mümkün olmayan eşsiz bir mucizedir Nitekim En'am süresi 59 ayette buyurulur

"Yaş ve kuru ne varsa, apaçık bu kitaptadır."

Diğer bir ifade ile Kur'an-ı Kerîm, kelam sûretine bürünmüş bir kainat demektir. İnsan ise, o kainatın bir özü, tohumu gibidir. Çünkü mahlükat içinde Allah'ın (c .c) bütün esmasından (sıfatlarından) nasîb almış tek varlık odur! Bu sebeple insanın hayra da şerre de, îmana da küfre de ıstîdad ve temayülü yaratılışında mevcüddur. İman, Rabbin kula teklifidir. Her kulun kabiliyyet ve farklılığı ise, sıfat-ı ilahiyyenin tecellîsindeki galebeye veya hakim tecellîye göre gerçekleşir. Tıpkı birçok renk boyayı karıştırıp tek bir renk elde etmekteki gerçek gibi Hakim renk, neticeye en fazla müessir olur. Netice olarak insan, bütün sıfatullah kendisinde tecellî ettiği için, kainatın küçültülmüş şeklidir ki ona, alem-ı asgar (küçük alem) deml-mesi bundandır. Onun et ve kemikten ibaret yapısında ilahî tecellînin sırları, nurları ve hakikatleri rekz olunmuştur (depolanmıştır). O, bir zerafetler meşheri ve bir îcad bedîasıdır. Ferdiyet içinde bir toplumdur. Kainat kitabının hülasası ve fatihasıdır.

Cenab-ı Hakk, camiü'1-ezdaddır. Yani, kendisinde zıdları cem etmiştir. Biz de eşyayı, vukuatı ve hadisatı ancak zıdları ile idrak edebiliriz. Hayrı tanıyabilmek için şerri, güzeli tanıyabilmek için çirkini, doğruyu tanıyabilmek için eğriyi ve îmana kavuşabilmek için küfrü tanımamız îcab eder. Bu değerler, hep zıdları ile kavranabilir.

Bütün insanların îman ve küfür macerası, hep Allah'ın (c.c) "Hadî" (hidayet veren) ve "Mudili" (dalalete sevk eden) sıfatlarının arasında seyreder. Ancak netice, sıfat-ı ilahiyyenin tecellîsındeki galebeye bağlı olduğundan, şahsiyet, hakim tecellîye göre gerçekleşir. Diğer sıfatların tecellîsi de bunun gibidir.

Peygamberler ve evliyaullah arasındaki farklılıklar da, ayrı ayrı tecellî eden esmayı ilahiyyenin esrarındandır.

Peygamberlerin tevhîd inancı dışındaki mes'elelerde, selahiyet ve vazîfeleri aynı değildir. Mesela Hz. Musa (a s ), bir Dünya nizamı te'sîs etmeğe me'zün kılınmıştı. O'nun hayatı, fırtınalar ve kasırgalar içinde devam etmiştir. Yine aynı Benî İsraîl peygamberi Hz isa'nın vazîfesindeki tarik vasıf, nefsi terbiyedir. Çünkü O, "Rûhullah" sıfatı ile tesmiye olunmuştur.

Hz. Peygamber Efendimiz (s a ) ise, esmayı ilahiyyenin en kamil tecellilerini üzerinde toplamış, "Seyyid-i kainat" (kainatın efendısı) olmuştur. Ummî bir topluluk ve cahiller arasında yetiştiği halde kıyamete kadar gelecek ümmetini, hakîkat, ma'rifet ve ledunnî ilimler ile donatmış, meclisleri, bediî heyecanlar ile gülistan, hakîkat dersleri ile insanlığa ve topyekün varlık alemine rahmet olmuştur.

Peygamberler, muayyen zaman aralıklarında teşrîf ettikleri halde, onların izinden yürüyen ve toplumlarına örnek şahsiyet ve numune olan veliler, kesintisiz (layenkati') gelmiş, kıyamete kadar da aralıksız devam edeceklerdir.

insandan insana değişen muhtelif tecellileri îzah sadedinde Mevlana (k.s), Dekükî'den misaller verir.

"Dekükî dedi ki

"-Birgün bende Allah'ın (c.c) nurunu insanlarda göreyim diye bir arzu uyandı"

"Sanki denizi damlada, Güneşi ise zerrede görmek istiyordum!.."

"Akıl ve ruh adımları ile sahile vasıl oldum ki gün batmış, vakit akşam olmuştu"

Mevlana (k. s), mecaza girerek hikayeye devam eder:

"Ansızın uzakta yedi mum gördüm. Onlara erişmek için sahile koştum "

"O mumlardan her birinin nuru, hoş bir surette semaya kadar yükselmişti"

"O kadar şaşırdım ki; şaşkınlık bile şaşırdı!.. Hayret dalgası aklımı başımdan aldı!.."

"Kendi kendime diyordum ki,

"Bunlar nasıl mumlardır ki, bu kadar parlak oldukları halde, halkın gözü onları görmüyor!"

"Mehtabdan daha parlak olan mum önünde halk ışık arıyor!.."

"Acaba halkın gözünde bir perde mi var ki; bu hakîkate almadılar?.. Ve bu kadar parlak mehtabı görmüyorlar!.."

Mesnevi sarihi İsmail Ankaravî (k s ) diyor ki:

"Bu yedi mumdan maksad, "yediler" denilen evliyaullah grubudur. Dekükî, onların cismaniyetlerini görmeden evvel nuraniyet ve ruhaniyetlerini görmüştür. Çünkü, dünya ile ahiret alemi arasında "alem-ı misal" denilen bir alem vardır. Dünyada bulunan herşeyin orada bir misali vadır. O misal, ebediyyette başka bir surette görünür. Görülen rü'yaların ekserîsi, bu misal alemindendir. Salih ve sadık kişiler, o aleme rü'ya halinde, ümmetin seçkinleri, yani murşid-i kamiller ise, uyanıkken girebilirler.

Bunlar, hep farklı tecellilerin neticeleridir.

Mevlana (k.s. ), ilahî tecellî ve lütuflara mazhar olanın halini şu şekilde arz eder:

"O kimse, bu hal ile bir nazarda idrak eylediğini, dil ile yıllarca anlatamaz idrak ve şuurun, bir an derununda hissedip duyduğunu, kulak, yıllarca dinlese anlayamaz!"

"Ey salik! Sen ruhî derinliklerine yönel! Ve herşeyi kendinde bulmağa azmet! Sen öyle bir camiu'l-kevnsin (kainatın özü ve özetisin) ki ben, sana layık olan senayı yapmaktan acizim!.."

Allah'ın (c.c) emirlerine ve yasaklarına uygun yaşamaktan başka çare yoktur. Hayatı, dünya gayesi ile yaşayanların ve nefislerinin arzusuna göre sürüklenenlerin sonu, Ahiret perişanlığıdır.

Bu sebepler müvacehesinde insin ve cinnin peygamberlere ve onların izinden giden varislerine, yani murşid-i kamillere ihtiyacı zarurîdir. Ancak bu örnek şahsiyetlerle hakîkate erişilebilir. Onlar, Cihan'ın erişilmez fazilet ve hakîkat misalleridir. Gaye, onların yaşayışlarını örnek alarak, Kur'an ahlakı ile, yani Allah'ın (c.c) ahlakı ile ahlaklanmaktır.

Gariptir ki, insanların bir kısmı, maddî hastalıkları için hekime koşarlar, ücret öderler. Lakin manevî hastalık demek olan ahlakî hastalıklarını ücretsiz tedavî eden mürşid-i kamillere müracaat etmezler.

Mevlana (k.s.), manevî hekimlerin maddî hekimlerden farklılığını şu beyitlerle ifade eder:

"O zahir hekimler, başkadır. Onlar, kalbe nabız yolundan bakarlar. Mürşid-i kamiller ise, nabız tutmaksızın kalbe bakarlar. Allah'ın (c.c.) vermiş olduğu firaset ve sır dolayısıyla maddî hekimlerden farklıdırlar. Zahirî hekimler ancak, maddî gıda ve ecza hekimidirler ki, maddî gıdalar ve eczalarla rüh-i hayvaniyi, yani cesedi tedavî ederler. Ceset ise, zaten kaybolacaktır."

"Manevî hekimler ise, Allah'ın (c.c.) celal ve azamet nüruna ma'kestirler. Bu sebeple Allah'a (c.c.) gitmeye manî olan yolları ortadan kaldırırlar. Delilleri, keşf, ilham ve sırr-ı ilahîdir. Tedavî ücreti de istemezler."

Allah Rasülü'nden (s.a.) ibretli bir misal:

Ebü Süfyan, nübüvvetten evvel Peygamberimiz'in (s.a.) dostu idi. Nübüvvetten sonra ise, düşman kesilerek O'na hicviyyeler yazdı. Peygamber şairi Hasan b. Sabit (r.a.) ise, bu hicviy-yelere cevap verirdi. Sonradan Ebû Süfyan, bu yaptıklanna pişman oldu. Medîne-i Münevvere'ye müteveccihen yola çıktı. Ebva mevkiinde Allah Rasülü'ne (s.a.) rast geldi. Hz. Peygamber (s.a.) Ebü Süfyan'ın yüzüne bakmadı. Ebû Süfyan, çok müteessir oldu. Ebû Süfyan, Hz. Ali'nin (r.a.) öğrettiği ayet ile özür diledi. Merhamet ve şefkat okyanusu Allah Rasûlü (s.a.) de Süre-i Yûsuf'da:

"Yusuf da (kardeşlerine): Bugün size hiçbir başa kakma ve ayıplama yoktur. Allah sizi bağışlasın, O merhametlilerin en merhametlisidir." ayetini okuyarak, onların eski ayıplarını afvetti. Bu hal, Cenab-ı Hakk'ın "Settaru'l-uyüb" sıfatının kulundaki en güzel bir tecellîsidir. Hatta şair Ziya Paşa, bu hadiseyi mısra'lara dökerek:

"Zalimlere bir gün dedirir kudret-ı Mevla;Tallahi lekad aserakellahü aleyna"

(Yusuf 90: Yemîn ederiz ki Allah, seni hakîkaten bizden üstün kılmıştır. Biz doğrusu hataya düşmüşüz.) der.

Hadîs-i şerifte:

"Allah, Adem'i Rahman sureti olarak yarattı." buyurulur. Yani insan, bütün esmayı ilahiyyenin mazharıdır. Allah'ın (c..c) bütün fiil ve sıfatlarına ayna olur, yani ma'kestir.

Hz. Mevlana (k.s.) yaratılış hikmetinin muhtelif olmasını Hz. Musa'nın (a.s.) şu kıssası ile ifade eder:

"Musa (a.s.) dedi ki: Ya Malike'l-mülk! (Ey varlık aleminin maliki!) Neden Kainat'ı ve insanı maddî ve manevî binbir nakış ile tanzîm ve tasvîf ediyor, sonra da hak ile yeksan ediyorsun?"

"Cenab-ı Hakk buyurdu ki: "Ya Musa, muhakkak sen bunları gaflet, heva ve heves sebebiyle değil, bizim tanzîm ve esrarımızın sır ve hikmetini idrak etmek için soruyorsun. Aksi halde, bunu hoşgörmez, sana gazab eder ve seni incitirdim."

"Ya Musa, sen o hikmete vakıfsın. Ancak, halka bunun sırrını izhar edip kalplerini itmi'nana kavuşturmak için soruyorsun."

"Ya Musa, gül ve diken, topraktan ve sudan yetiştiği gibi, dalalet ve hidayet de kalpten zuhur eder."

"Düşmanlık ve muhabbet, yakınlıktan; hastalık ve sıhhat de aynı gıdadan hasıl olur."

Devamla Cenab-ı Hakk buyurdu ki:

"Ey akıl sahibi olan Musa! Madem sual ettin, gel de cevabını dinle ve hikmete aşina ol!"

"Ey Musa! Toprağa bir tohum ek de, sorduğun sualin esrarına dal!"

"Musa ekin ekti. Ekin kemale erdi. Ve onları biçti. O sırada kulağına hatiften bir ses geldi:

"Ey Musa, niçin önce ekiyor, sonra kemale erince de biçiyorsun?"

"Musa (a.s.) dedi ki:

"Ya Rabbi, ekinde hem tane, hem saman mevcüd olduğu için biçtim. Çünkü tane, saman ambarına layık değildir. Saman da, buğday ambarı için zarardır. Bu ikisini karıştırmak hikmet değildir. Hikmet olan, eleyip ayırmaktır."

"Cenab-ı Hakk buyurdu ki:

"Ya Musa, sen bu ilmi kimden öğrendin de onunla bu işleri görüyorsun?"

"Musa (a.s.) dedi ki:

"Ya Rabbi, bana verdiğin bu temîz, esmayı ilahiyyenin tecellîsi değil midir?"

"Senin mahlükatın arasında temiz ruhlar da, karanlık ve çamur ruhlar da vardır."

"Sedef durumunda olan cesedler de birbirinden farklı olup, biri inci, diğeri de boncuk durumundadır."

"Buğday, samandan ayrıldığı gibi, iyi ve kötü huyları da tefrik edip, süflilerin de terbiye ve tezkiyesi vacibtir."

"Bu alem ve insan, hikmet ve esrar hazîneleri gizli kalmasın diye yaratıldı."

"Çünkü Cenab-ı Hakk;

"Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmeyi arzu ettim de bu yüzden mahlûkatı yarattım." buyurdu. Bunu işit de, kendi cevherini kaybetmeyi, kendini yaratılış hikmetine, yani kulluğa ve Hakk'a vasıl eyle!"

Kainatta her zerre, Kur'an'da her harf ve insanda her hücre, hiç bir şeyin abes yaratılmadığını, kendine mahsus bir lisan ile ifade etmekte iken, ey insan; hala uyanmayacak, yaratılışındaki kemalata göre bir yola girmeyecek misin?..

Mevla cümlemizi, hazîn akıbetlere sürüklenmekten koruyup "naîm" cennetlerine girmeye nail eylesin!.. Amîn...

leyla_mecnun
22.08.2010, 19:00
Muhabbet ve Husumet
Yıl: 1995 - Ağustos - Sayı: 114
Beşerî hayatı yüceltmek veya alçaltmak husûsunda muhabbet ve husumet kadar müessir olan hiçbir şey mevcut değildir. Layık olana muhabbet, müstahakkına husumet, hayatı alabildiğine yükseltip ulvîleştirirken, bunun aksine hareket de hayatı, alabildiğine süflîleştirir.Beşerî hayatı yüceltmek veya alçaltmak husûsunda muhabbet ve husumet kadar müessir olan hiçbir şey mevcut değildir. Layık olana muhabbet, müstahakkına husumet, hayatı alabildiğine yükseltip ulvîleştirirken, bunun aksine hareket de hayatı, alabildiğine süflîleştirir.

Firavun, Hz. Musa'nın (a.s.) tevhid mücadelesinden, saltanatını kaybetme endişesi ile korktu, ürktü, şaşkınlık içinde Mısır sihirbazlarını topladı ve Musa (a.s.) ile müsabakaya çıkardı.

"Ya Musa, sen mi önce asanı atarsın, yoksa biz mi atalım?" diyerek. Hz. Musa'ya (a.s.) hürmet ve nezaket gösterdiler.

Musa (a.s.) ise onlara:

"Siz atacağınızı atın!" dedi. (A'raf, 115-116)

Sihirbazlar, Firavun ve Mısır halkının önünde yere bir kaç değnek ve ip attılar. Onlar da kıvrılıp yılan gibi görülmeye başladılar. Sonra emr-i ilahi ile Musa (a.s.) asasını attı. Asa, kocaman bir ejderha olup meydandaki sihir aletlerini yuttu. Sihirbazlar, bu halin beşerî bir sanat ve marifet değil, ilahî bir mucize olduğunu anladılar. Çünkü sihir olsaydı atılan değnek ve ipler, sihir bozulduğunda yerinde kalırdı. Halbuki, sihirbazların sihirleri bozulup iptal edildiği gibi, aynı zamanda değnek ve ipler de tamamen ortadan kaldırılmıştı. İşte bu mucizeyi gören sihirbazlar:

"Biz, Musa ve Harun'un Rabbine îman ettik!" diyerek secdeye kapandılar.

Firavun buna çok öfkelendi:

"Benden izin almadan nasıl îman edersiniz? Demek ki, Musa sizin üstadınız imiş: Siz bu işi ondan öğrenmişsiniz! O halde sizin el ve ayaklarınızı çapraz kestirerek sizi ölüme mahkum ediyorum!" dedi.

Sihirbazlar da Firavun'a tavır koyarak:

"Seni, bize gelen apaçık bir mucizeye tercih edemeyiz!. Sen fiilinde serbestsin. Dilediğin zulmü yapabilirsin, işkencen bize zarar veremez. Hükmünse, yalnız bu dünya hayatında geçerlidir. Oysa biz, Allah'a (c.c.) döndürüleceğiz." dediler.

Mevlana (k.s.) bu hadisenin derunî vechesini şu şekilde tahlil eder:

"Mel'un ve zalim Firavun, sihirbazları, îmanlarından dolayı ölümle tehdit ederek:

"Elinizi ve ayağınızı çaprazlama olarak kestireceğim.. Sonra da sizi affetmeyip astıracağım!" demişti."

"Firavun, o anda sihirbazların korkacaklarını, ürkeceklerini ve titreyerek kendisine boyun eğeceklerini sanmıştı."

"Ama Firavun bilmiyordu ki, o sihirbazlar, korku ve endişeden kurtulmuşlar. İlahî esrar ve hakîkata vakıf olmuşlardı."

"Onlar, felek havanında yüz kerre dövülüp un haline gelseler dahi, artık gölgelerini kendilerinden ayırt etme irfan ve basîretini göstermişlerdi." Yani, ruhun asıl, cesedin ise bir gölge olduğunu anlamışlar ve bir an önce bu gölgeyi feda edip "fena fillah" makamına ulaşmışlardı.

"Ey insan, bu dünya bir uyku ve ru'yadan ibarettir. Sen oradaki cümbüş ve debdebeye sakın aldanma! Şayet ru'yada elin kesilse veya vücudun lime lime doğransa bile korkma! Zira Hz. Peygamber (s.a.):

"Bu dünya, bir ru'yadan ibarettir." buyurmuştur."

Görülüyor ki, sihirbazların Musa'ya (a.s.) birazcık olsun tazim göstermeleri, kendilerine îmanı bahşetmiştir. Firavun'un akıbeti ise, Kızıldeniz'in girdapları içinde bir cehennem yolculuğuna dönüşmüştür. Arkasında bıraktığı nam da, zulüm sembolü olmaktan başka birşey değildir.

Şu halde hayatın temeli, davranışlara vücud veren hayal, his ve fikirlerden ibarettir, insan, muhabbet ve husumet arasında bir meddü cezre me'murdur. Peygamber ve velîler, insana dünya ve ahiret saadetini kazandırmak üzere, hayatı, hakîkî mecraına oturtan güneşlerdir. Baharın toprağı yeniden dirilttiği gibi onlar da beşeriyyetin ölü dimağına canlılık verir, ham kalblerini fuyuzat ile doldurup Hakk'a yöneltir. Beşerin muhtaç olduğu huzur ve yaratılış gayesine yönelme böylece tahakkuk eder.

Ezelde, Cenab-ı Hakk'ın yalnız kendisi varken, bütün bu varlıklar alemi (alem-i kesret) muhabbet sebebiyle vücuda gelmiştir. Varlıklar içinde imtihan şartlama tabi kılınarak yaratılmış olan ins-ü cin (insanlar ve cinler), ancak ve ancak muhabbetullah ile tatmin bulan bir sevme istîdad ve iştihası ile hallendirilmişlerdir. Geldiği yere nisbetle devamlı gurbette bulunan ins-ü cinnin elem ve ızdıraplarını dindirerek onları sükun ve huzura kavuşturacak olan asıl müessir, muhabbetullah olan sevme meylinin tatminidir.

Mevlana (k.s.) buyurur:

"Peygamberler ve onların varisleri, yani insan-ı kamil olanlar, beşeriyet nikahı ile örtülmüş birer güneştir. Onların himayesine sığın ki, seninle binbir pazarlık yaparak sana düşmanlık eden nefsinin elinden kurtulasın!"

Bayezid-i Bistamî'ye (k.s.) müracaat eden bir derviş:

"Beni Allah'a (c.c.) yaklaştıracak bir amel tavsiye et." deyince. Bayezid (k.s.) ona, şu öğütte bulunur:

"Allah'ın veli kullarını sev! Onların gönlüne girmeye çalış! Çünkü Allah (c.c.), her gün o ariflerin kalplerine 360 defa nazar eder. Bu nazarlar esnasında seni de orada bulsun!.." Süleyman (a.s.), Sebe melîkesi Belkıs'a îmana davet eden bir mektub gönderdi. O zaman putperest olan Belkıs mektubu okuyunca:

"Beyler, ulular! Bana şerefli bir mektup gönderildi. Mektup Süleyman'dandır. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adı ile başlamaktadır." dedi. Bu tazim dolayısıyla bazı alimler:

"Belkıs, Süleyman'ın (a.s.) mektubuna hürmet edip değer verdiği için îman ile şereflendi." demişlerdir.

Yine Bişr-i Hafi de, sarhoşken yolunun üstünde kelime-i tevhîd yazılı bir kağıd buldu. O kudsî kelimenin yerde kalmasına gönlü razı olmadı. Büyük bir hürmetle onu alarak sildi, temizledi. Güzel kokular sürdü. Ve binbir tazim içersinde evinin en güzel yerine astı. Bu sebeple Allah (c.c.) da ona hidayet ve velayet ihsan etti.

Yine, asr-ı saadette ashab-ı kiramdan Hakîm bin Hizam adında bir zat vardı. Hz. Hatice'nin (r.anha) akrabası olan Hakîm, cömert, müşfik, hayr-u hasenat sahibiydi Cahiliyye devrinde kızlarını diri diri gömmek isteyen babalardan onları satın alır, himaye eder ve hayata kavuştururdu. Hakîm bin Hizam, Hz. Peygamber'e cahiliyyedeki bu amellerin kendisine fayda verip vermeyeceğini sorduğunda Efendimiz (s.a.) ona

"Bu güzel amellerinin kendisini İslam'la şereflendirdiğini.." ifade etmiştir.Şunu iyi bilmek icab eder ki, cihanın sır ve hikmetleri ancak hakîkî gönüllerde yeşerir. Osmanlı İmparatorluğunun, hiçbir İslam devletine nasip olmayan 600 küsür senelik bir ihtişama nail olması, asıl maneviyata verdiği ehemmiyetten ileri gelmiştir. Osman Gazi' nin, meşhur bir rivayete göre misafir kaldığı bir evde, odada Kur' an-ı Kerim bulunması sebebiyle geceleyin ayağını uzatıp yatmaması Yavuz Sultan Selim Han' in mukaddes emanetleri büyük bir tazim ile İstanbul' a getirip, 40 hafız tayin ederek onların başında asırlarca sürecek bir surette inkıtasız olarak Kur' an-ı Kerim okutması bu ihtişamın temel saiklerindendir.

Allah (c.c) kendisine, peygamberlerine ve velilerine hürmet ve tazimde bulunanları abad eylemiş, onların dahil oldukları topluma daima rahmet indirmiştir. Nitekim Hz. Peygamber içlerinde bulunduğu müddetçe, Mekke müşriklerine dahi azab etmemiştir. Bu durum, Enfal süresi 33. ayetinde şöyle bildiriyor.

"Habîbim! Sen aralarında bulundukça Allah onlara azab etmeyecektir."

Ancak, Rasûlullah ( a.s ) Medîne-i Münevvere ' ye hicret edince, Mekke ' de büyük bir kıtlık başlamış, müşriklerin, açlıktan başlarını kaldırıp semaya bakacak takatleri kalmamıştı. Adeta amalaşıp gökyüzünü beyaz bir bulut gibi görmüşlerdi. Çaresizlik içinde Medîne-i Munevvere'ye gelmiş ve bu belanın kalkması için Rasûlullah'tan (s.a.) yardım istemişlerdi.

İkaz mahiyetindeki bu tecelliler İstîdadi olanlara hidayet vesîlesi, aksine istidadi bulunmayanlar için ise, iki cihan bedbahtlığına sebep olur. Şu hadise de oldukça ibretlidir:

Suriye'de Gassanî Devleti'nin hükümdarı Cebele,Hz. Ömer zamanında Medîne'ye gelip müslüman oldu. Hacc için ihrama girdi. Tavaf esnasında bir bedevî onun ipekli ihramına bastı Cebele, hiddetinden bedevinin yüzüne bir tokat attı. Bedevi de Hz. Ömer'e (r.a.) gidip Cebele'yi şikayet etti. Hz. Ömer (r.a.) Cebele'ye:

"Ya hasmına diyet vererek onu razı et! Ya da, o senin yüzüne aynı şekilde vurarak hakkını alsın!" dedi Cebele:

"Ben hükümdarım, o ise sıradan bir bedevidir." dedi

"İslam'da bunun yeri yoktur. ilahi adalet karşısında her ikiniz de eşitsizin!" dedi Bu sefer Cebele:

"Öyle ise bu akşam düşüneyim!" dedi

Cebele, bedevîye bir kaç kuruş diyet verip razı etmeyi gururuna yediremedi. O gece yanındakilerle birlikte kaçtı. Bizans'a sığındı ve irtidat etti (dinden çıktı) Bir müddet sonra ise öldü. Gururu, kendisini İslam'ın nurlu yolundan uzaklaştırdı. Hayvanî bir hayatın nefsanî arzularına aldandı ve böylece ebedî olarak cehenneme mahkum oldu.

Buna benzer bir misal de şudur:
İran kisrası, Hz. Peygamberin (s.a.) mektubunu yırttı. Edepsizce hakaret etti Allah (c.c.) da onun mülkünü ve saltanatını paramparça etti. Harabe haline gelen saltanatı, tarihe bir ibret levhası olarak geçti.

Peygamberlerin ve evliyanın hakîkatinden uzak kalmış, onlardan feyz alamamış, esrar-ı ilahî'den nasipsiz olan ve şekilden öteye gidemeyen kimseler için Mevlana (k.s.) buyurur.

"Sen, solmuş ve ruhu çürümüş bir gönlü teneşir tahtasına yatırıp taraf-ı ilahî'ye götürüyorsun!.." Cenab-ı Hakk sana buyurdu ki:

"Ey küstah ve cür'etkar! Burası kabir midir ki, huzuruma ölü bir kalb getiriyorsun?!."

"Git de huzuruma esrar-ı ilahî ile diri olan bir gönül getir ki, dünyanın yeşillik ve gülistanlığı onun sayesindedir..."

Mevlana (k.s.). insanın bu incelik ve hassasiyete kavuşabilmesi için ruhî terbiyenin zarurî olduğunu bir çok beytinde tekrar eder Mesela bir beytinde.

"Kanatları henüz teşekkül etmemiş bir kuş yavrusu, uçmaya kalkışacak olsa düşer ve yırtıcı bir kedinin lokması olur... Kanatları teşekkül edince de yükseklere zahmetsizce uçar." buyurur.

Diğer bir beytinde de maddi yüksekliğin, sırf hendesî bir gerçekten ibaret olduğunu, ruhî olgunluğun yanında çok cüce kaldığını şöyle ifade eder.

"Göklerin suret yüksekliği vardır. Fakat manevî yükseklik ve hakîkî ulviyyet, temiz olan rühlara mahsustur..."

"Yüksekliğin sureti cisimlerdedir. Cisimler ise, manaya nispetle isimden ibarettir..."

Ya Rab! Kalblerimizi, Kuran'ın nürundan, Habîb'inin ve velîlerinin muhabbetinden ayırma!..

leyla_mecnun
22.08.2010, 19:00
Merhametin Bereketi
Yıl: 1995 - Temmuz - Sayı: 113
İmanın ilk meyvesi merhamettir. Ondan uzak bir gönül zî-hayat (hayat sahibi, canlı) değildir. Her hayrın başı olan besmele ve fatiha Allah'ın (c.c.) Rahman ve Rahîm (merhamet) isimleri ile başlar. Peygamberler ve velîlerin hayat hikayeleri de merhamet menkıbeleri ile doludur.

Allah'ın (c.c.) ahlakı ile ahlaklanmanın en tabiî neticelerinden biri, merhamet dolu engin bir gönle sahip olmaktır. İbadetlerin, bilhassa haccın hakîkatine böyle bir gönül ile kavuşulabileceğini Mevlana (k.s.) aşağıdaki şu hikayesi ile ifade eder:

"Bir kişi hac ve umre îfası için Mekke'ye doğru sür'atle gidiyordu."

"Her gittiği şehirde oranın ulularını araştırıyor;

"- Bu beldede basîret sahibi kim var?" diye önüne gelene soruyordu.

"Çünkü nereye sefer yaparsa yapsın, evvela Hakk dostlarını bulmanın zarureti inancı içinde idi."

"Hakk Teala:

"Şayet bilmiyorsanız, zikir ehlinden sorunuz!" buyuruyordu."

"Musa (a.s.) dahî ledünnî ilme sahib Hızır'ı (a.s.) ziyaretle emredilmişti."

"Bu kişi, hilal gibi süzgün, uzun boylu bir pîr gördü ki, onda velîlerin rûhaniyeti vardı."

"Gözleri Dünya'ya âma, kalbi ise, Güneş gibiydi."

"O kişi, o pîrin karşısına oturdu. Pîr ona;

"- Ey kişi, nereye gidiyorsun? Gurbet eşyasını nereye taşıyorsun?" dedi"

"O kişi de:

"- Hacca gitmek niyetindeyim; iki yüz dirhem de param var." dedi."

"Pîr o kişiye dedi ki:

"- Ey kişi! O dünyalığının bir miktarını Allah (c.c.) yolundaki muhtaçlara, garîblere, bîçarelere dağıt! Onların gönüllerine gir ki; rûhunun ufku açılsın! İlk defa gönlüne haccettir! Ondan sonra rakîk bir gönülle o nazik hac yolculuğuna devam et!.."

"Çünkü Kabe, Allah'ın (c.c.) hane-i birri, yani ziyareti farz olan, sevabı mücib bir beyttir. Lakin insan kalbi, bir sır hazinesidir."

"Kabe, Azeroğlu İbrahim'in (a.s.) binasıdır. Gönül ise, "Celîl" ve "Ekber" olan Allah'ın (c.c.) nazargâhıdır."

"Eğer sende basîret varsa, gönül Kabe'sini tavaf et!.

Topraktan yapılmış sandığın Kabe'nin asıl manası gönüldür."

"Cenab-ı Hakk, görünen, bilinen suret Kabe'sini tavaf etmeyi, kirlilikten temizlenmiş, arınmış bir gönül Kabe'si elde edesin diye sana farz kılmıştır."

"Şunu iyi bil ki, sen Allah'ın (c.c.) nazargâhı olan bir gönlü incitir, kırarsan, Kabe'ye yaya olarak da gitsen, kazandığın sevab, gönül kırmanın günahını dengeleyemez.."

"Sen varını, yoğunu, malını, mülkünü ver de bir gönül yap!.. Yap da o gönül, mezarda, o kapkara gecede sana ışık versin..."

"Allah'ın (c.c.) huzûruna altın dolu binlerce keseler götürsen, Cenab-ı Hakk:

"Bize bir şey getirmek istiyorsan, kazanılmış bir gönül getir!"

"Çünkü altın, gümüş bizim için bir şey değildir. Eğer bizi ve rızamızı istiyorsan, bunun ancak bir gönül kazanmaya bağlı olduğunu unutma!.." buyurur."

"Hakk'ın nûrunun insandaki tecellîsini görmek için kalb gözün iyice açılsın!."

"O kişi, pîrin bu nüktelerini kavradı. Gönlü, sohbetle, merhametin esrarından bir hisse aldı. Huzur ve vecd içinde hac yolculuğuna devam etti."

Mevlana (k.s.) bu hikayeden sonra devamla buyurur:

"Sefere çıkacağın vakit, ilahî bir hazine olan insan-ı kamil olmak talebi ile çık ki, gönlünün ufku açılsın!"

"Her kim ekin ekerse, maksadı buğday almak olur. Saman zaten buğday ile husûle gelir."

"Saman ekersen, buğday hasıl olmaz. Öyleyse sen de insan-ı kamil, rehber-i fazıl ara; onun talibi ol!"

"Hac vakti olunca Kabe'yi ziyaret ve tavaf maksadı ile git! Bu maksatla gidersen, Mekke'nin hakîkatini görmüş olursun!.."

Mevlana'nın (k.s.) hikayede haccı misal vermesi, haccın çok nazik bir ibadet olmasındandır. Çünkü hacda, meşru olan birçok şeyler yasaklanır. Bir mahşer manzarası sergilenir. Ayet-i kerîmede insanın "refesden, yanî malayaniden, Dünya'nın boş şeylerinden korunması ihtar edilir. Bu sebepten ötürü hac yolculuğuna ruhî bir hazırlıkla çıkmalıdır.

"Namazın, orucun nafilesi gibi haccın da nafilesi vardır. Nafile yapılan hac ibadetleri hakkında cahilane tenkitler yapmak, Allah (c.c.) korusun ucu küfre sarkan sözlerdir. Bunlar, cehalet homurtuları olup, ibadet lezzetinden mahrumiyetin kara ifadeleridir

Asr-ı saadetten beri nafileler, bir îman vecdi île devam ede gelmişlerdir. Heyecan ve iştiyak île yapılan nafile ibadetler kulu, Allah'a (c.c.) takarrub (yakınlaşma) tecellîsine mazhar kılar. Ruhu derinleştirir. Merhamet ve cömertlik vasıfları inkişaf eder. Hakk'ın gören gözü, işiten kulağı olur, yani onların görüşleri, duyuşları, düşünüşleri ve ifadeleri artık hep ilahî nurun cereyanıdır.

Bu yükselişler, nafile ibadetlere olan muhabbet ve mahlûkata olan merhametle mümkündür. İmam-ı A'zam'ın 55 kere haccettiğini söylemek bu hususta kafî ve vâfîdir.

"Tezkîretu'l-Evliya" kitabından insanın Hakk katında değerini ifade eden bir kıssa:

Tabiînden âlim, fâzıl, muhaddis ve sûfî Abdullah bin Mübarek, haccı îfa ettikten sonra Mekke de Harem de yakaza halinde iken semadan iki melek gelir Biri diğerine:

"- Bu sene 600 bin kişi haccetti. Hepsinin haccı Şam da Ali bin Muvaffak ismindeki bir ayakkabı tamircisinin yaptığı amelin hürmetine kabul oldu. Bu kişi hacca gitmeğe niyet etti, lakin gidemedi. Onun yaptığı bir amel hürmetine bu kadar hüccacîn haccı kabul oldu " der.

Abdullah bin Mübarek uyku île yakaza arası olan bu halden uyanınca, merak ve hayret içinde kaldı. Şam kervanı ile Şam'a gitti. O zatı bulup sordu:

"- Sen hacca gitmediğin halde ne amel işledin?"

Ali bin Muvaffak, Abdullah bin Mübarek gibi meşhur bir zatı karşısında görünce şaşırdı. Heyecanından bayıldı. Kendisine geldiğinde şöyle anlattı:

"- Otuz sene hacca gitmeyi arzu eder dururdum Eskicilikten 300 dirhem para biriktirdim. Hac yolculuğuna niyet ettim. Hamile karım:

"- Komşudan et kokuşu geliyor; bana bir parça et ister misin'?" dedi Komşuma gittim. Durumu anlattım. Komşum ağladı:

"- Yedi gün oldu ki, çocuklarım açtır... Yolda ölü bir hayvan buldum.

Ondan bir parça kestim. Şimdi onu kaynatıp onları avutuyorum. Helal bir gıda bulamaz isem, mecburî onu yedireceğim. İsterseniz vereyim, fakat bu kaynayan et, bunlara ölümle burun buruna geldikleri için helal, size ise haramdır." dedi.

Ali bin Muvaffak devamla:

"- Bunu duyunca, sanki içimden bir parça koptu. Bin bir zorlukla biriktirdiğim bu 300 dirhemi ona verdim;

"Ya Rabbî, hac niyetimi kabul et!.." diye Rabbime iltica ettim." dedi.

Bunun üzerine Abdullah bin Mübarek:

"Rabbim bana rüyada doğruyu bildirmiş!" dedi.

Bu hadise Rahman ve Rahîm olan Rabbimizin bize gösterdiği bir merhamet bereketidir. Rüyadaki zuhuratla hacdan misal verilmesi, ibadet hayatında da merhametin ne derece mühim bir rol oynadığını ifade etmektedir.

Diğer manada hac, beden elbisesinden sıyrılıp ruhun derinliğine kavuşabilmeye gayret ederek nefsanî kasırgalardan kurtulmağa çalışmaktır. İçli Yûnusumuz bazı beyitlerinde bu hakikati şöyle ifade eder

Ak sakallu pîr hoca

Bilemez hâli nice

Emek yimesün hacca

Bir gönül yıkar ise



Gönül Çalab'ın tahtı

Gönül Çalab'a baktı

İki cihan bedbahtı

Kim gönül yıkar ise

Sırf şekille ruhî bir derinliğe ulaşılamayacağına dair Bayezîd-i Bistamî'den (k.s.) şu kıssa meşhurdur:

Müridlerinden biri:

"- Kürkünüzden bir parça verseniz de teberruken üzerimde taşısam!.."der.

Bayezîd cevaben:

"- Oğlum, sen adam olmazsan, Bayezîd'in kürküne değil, derisini yüzüp, içine girsen fayda vermez !" buyururlar.

Bayezîd-ı Bestamî (k.s.), bir yolculuk esnasında bir ağacın altında istirahat ederler. Müteakiben yolculuğa devam ederler. Yolda torbaların üzerinde, dinlendikleri yerden geçen bir kaç karıncanın gezindiğini görürler. Onları yurtlarından mahrum etmemek ve onlara gurbet hayatı yaşatmamak için geri dönerler. Dinlendikleri yere gelir, karıncaları eski yerlerine bırakırlar.

Yaratandan ötürü yaratılana muhabbetin kamil bir tezahürü!.. Hadîs-i şerîfde buyurulur:

"Kendisinin aç kalmasını umursamayıp ölümüne sebep olan bir kadın cehenneme gitti. Susuzluktan soluyan bir köpeğe ayakkabısı ile su içiren günahkâr bir kadın da affedildi."

Hz Ebûbekir (r.a.) buyurur:

"Ya Rabbi! Benim vücûdumu cehennemde o kadar büyüt ki, başka kullarına orada yer kalmasın!.."

İslam'da merhamet ufkunun sonsuzluğu işte budur!

Ya Rab! Merhamet, kalplerimizin tükenmez hazînesi olsun!.. Amîn...

leyla_mecnun
22.08.2010, 19:01
Esaretten Hürriyete
Yıl: 1995 - Ay: Mayıs - Sayı:111
Kafesinde mahpus güzel bir papağanı bulunan bir tacir vardı. Ticaret için Hindistan tarafına yolculuk hazırlığına başladı. Cömertliği sebebi ile hizmetkarlarının arzularını sorarak onlardan siparişler aldı. Çok sevdiği papağanına dönerek onun da ne hediyeler istediğini sordu. O da sahibine:

"- Oradaki papağanlara benim halimden bahset ve selamımı arzet!" dedi.

Mahpus papağan hal lisanı ile Hindistan'daki papağanlara şu feryadını duyurmak istiyordu:

"- Sizlere gıpta eden bu mahpus papağan bir av tuzağına düştü. Ömür boyu bir kafese mahkum oldu. Size selam göndererek sizden çare, yardım ve irşad edici bir rehberlik etmenizi ümîd ediyor."

Bu hal reva mıdır ki, ben bir demir kafes içine mahpus olayım, siz ise hürriyet içinde yeşil ormanların, güzel çiçeklerin ortasında abad olun!. Ben burada hapiste, siz ise gülistandasınız! Dostların vefası bu mudur?"

"Ey büyükler! Sizler seher vakti çayırda feyz şebnemlerinden demlenirken lütfen bu zavallı kuşcağızı hatırlayınız!"

"Dostların dostu hatırlaması, mübarek bir şeydir. Hususiyle yad eden Leyla, yad edilen Mecnun olursa.."

"Ey hep birlikte gezip uçuşan papağanlar! Sizler oralarda serbest serbest dolaşırken, ben kafesimde yüreğimden akan kanları içiyorum! Beni şad, abad ve ihya etmek isterseniz, benim hatırama da lütfen içtiğiniz iksirden birkaç yudum için; bu kimsesiz, bîçare kardeşinizin hatırası için toprağa da birkaç damla serpin!" diyordu.

Tacir, Hindistan'a vasıl olunca daldan dala konan birkaç papağan gördü. Onlara seslenerek mahpus papağanın selamım söyledi.

Hal lisanı ile mahpus papağanın bu feryadı, yani selamı, Hind papağanlarını çok duygulandırdı. Herbirini titreme aldı. Dallardan yere düşüp öldüler.

Tacir bu hale çok şaşırdı. Manzaraya hayret etti. Söylediğine pişman oldu:

"Bu manasız sözümle biçarelerin hayatlarına kasdettim." dedi.

Tacir işlerini bitirip memleketine döndü. Başından geçenleri hayretle kafesteki mahpus papağana anlattı. O papağan da aynı Hindistan'dakiler gibi titredi. Kafesin zeminine düştü ve öldü.

Tacir, son derece müteessir oldu. Çünkü kuşu, kendisi için bir neş'e kaynağı, sohbet arkadaşı ve sırdaşı idi.Perişan şekilde ağlayıp inlemeye başladı. Kah:

"Veren Allah, alan Allah!.."

diyor; kah mecaza saplanıyor; kah hakîkate tırmanıyordu. Papağanının ayrılışı ile yanıp tutuşuyordu. Denize düşen bir insanın yosunlara tutunuşu gibi kendisine tesellî menbaı arıyordu.

Nihayet ağlayıp sızlandıktan sonra, ölü papağanı kafesten çıkardı. Gömmek için yer hazırlamağa başladı. Kafesin kapısı açılınca, ölü taklidi yapan papağan canlandı. Uçtu. Yüksek bir ağacın dalına kondu.

Tacir, kuşun yaptığı işe hayran kaldı. Bu esrarı çözmek için kuşuna seslendi:

"- Ey kuşum! Halini bize bildir! Hind'deki papağanlardan ne hal telakkî ettin ki, bir hile yaptın, beni yaktın?" dedi.

Kuşu cevap verdi:

"- Haberini getirdiğin Hind papağanları bana sessiz hareketleriyle nasîhat ettiler:

"Senin sesin, seni kafese mahkum etti!" demek istediler. Ben de verilen talimatı yerine getirdim. Kendimi öldürdüm. Ve kurtuldum...

Mevlana (k.s.) buyurur:

"Ey gafil! Bu kuş gibi ölü ol ki, kurtulasın! Dane gibi olursan, seni kuşlar toplar. Gonca gibi olursan, seni çocuklar yolar."

"Daneni sakla, uzaklarda gizlen! Goncanı sakla da duvar dibinde bitmiş otlar gibi ol!"

Hikayede geçen kafesteki papağan, beden, yani nefs esaretine giren ruhu temsil eder. Hindistan?daki hürriyete gark olmuş, daldan dala uçan papağanlar ise dünya lezzetlerinden sıyrılmış fanilik ve eşyanın esaretinden kurtulmuş ervah-ı mücerrede, yani evliyaullahın ruhaniyetleridir.

Hind'deki kuşların kafesteki mahpus kuşa talimatı:

"Ölmeden evvel ölünüz!? emri celiline ittibaın lüzumudur ki, kurtuluş ancak bu yolla mümkündür.

Varlık kaydından kurtulmak için ya ölmek veya ölü görünmek, yani ilahi emir ve nehiylere gönülden bağlanmak îcab eder. Bu sebeble Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri tasavvufu:

Hakk'ın seni senliğinde öldürmesi ve kendisi ile ihya etmesidir.? diyerek tarif eder.

Zikir, dilin, yalnız lafza-i celali tekrarlaması değil, Allah (c.c.) idraki ile ilahi tecelllinin bütün benliği kuşatıp kalpte yerini almasıdır.

Zikre devam, öyle bir dereceye ulaşır ki, zikrin hakikati kalbin yaratılış gayesi ile birleşir. Zikre makes olur. Zikrin hakikati, harf, kelime ve sesten münezzehtir. Kalbin cevheri, yani özü de, ilahî ve Rabbanî olduğu için münezzeh bir latifedir. İki keyfiyyet, böylece eşyadan mücerred hale gelince, birbirlerinin aynı olur, birleşirler. Kalp, orada yokluğa kavuşur. Zikredilenden yani Cenab-ı Hakk'dan başka herşey silinir. Bu fena halidir. Fanîlerin aradan çekilip "Baki?nin kaldığı makamdır. İtmi'nandır; huzura vasıl olmuşdur.

Ra'd Süresi'nin 28. ayet-i kerimesinde buyurulur:

"Bunlar, îman edenler ve kalpleri Allah (c.c.)'ın zikri ile sükünete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak, Allah (c.c.)'ın zikri ile itmi'nana erer; huzura kavuşur."

Diğer bir ayet-i kerîmede de:

"Mü'minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah (c.c.)'ın ayetleri okunduğunda îmanları artan ve yalnız Rabb'lerine dayanıp güvenen kimselerdir." (Enfal, 2)

Allah (c.c.)'ın nuru ile nurlanmış Allah dostlarının ukba durumunu bildiren diğer bir ayet-i kerîme ise;

"Bilesiniz ki, Allah (c.c.) dostlarına korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır." (Hüd, 62)

Kafesteki kuşun bu işaretlerdeki sırrın inceliğini anlayıp tatbik etmesi neticesi, kendisini ebedî hürriyet saadetine kavuşturdu.

Ehlullah'ın kelamı ve halleri hikmettir. Ehil olmayanları haberdar etmemek, ehil olanları da mahrum etmemek için sözlerindeki sırları, birtakım rumuz ve işaret ile söylerler. O sözleri, gönül sahipleri idrak ederler. Anlamayanlar ise sadece lafzı işitip kalırlar.

Ebu Hüreyre (r. a.) buyurur:

"Ben Rasülullah (s.a.)'den iki nevi ilim aldım. Birini neşreyledim, diğerini gizledim. Neşreyleseydim, mealine tahammül edilmez, benim bu boynum giderdi."

Peygamberimiz (s.a.), nübüvvet ve velayetin (veliliğin) bütün tarik vasıflarını kendinde cem' etmişti. Yüz yirmi bin küsur peygamberin fazileti ve seçkin evsafı, en mükemmel bir şekilde onda toplanmıştı. O (s.a.), her nebî ve velînin mümtaz vasfının kemalindeydi.

Nübüvvette her peygamber, kendine mahsus mümtaz vasfı ile sıfatlanmıştır. Mesela;

İbrahim (a.s.); Allah'dan başka gönlünde hiçbir yaratılmışın yeri olmayan anlamında "Halîlullah"; Musa (a.s.); Allah (c.c.) ile konuşan, hayatı celal sıfatının tecellîsinde olan manasında "Kelîmullah"; İsa (a.s.): batın tasfiyesi ve nefs tezkiyesi ile ahlakta kemale ermiş anlamında "Rühullah" namını kazanmıştır.

Evliyaullah hazeratının da herbiri bir vasıfla mümtazdır. Ve ayrı ayrı tecellîlere mazhardırlar. Mesela: Abdülkadir Geylanî (k.s.) tasarrufta; Muhiddîn Arabî (k.s.) manevî ilimler ve keşfiyatta; Hz. Mevlana (k.s.) ise, yakıcı ve kavurucu aşk, vecd ve muhabbette harikuladedir.

Mevlana (k.s.) kendi halini şöyle ifade eder:

"Ben bu esrarı, kapalı ve muhtasar söyledim. Açıkça beyan etmedim. Çünkü, geniş beyan etmeye çalışanın dili, dinleyenin de idraki yanardı."

Diğer bir beytinde de şöyle buyurur:

"Benim beytim, beyt değil, bir mana cihanıdır. Hezlim de hezl değil, te'dîb; kıssalarım, basit ve sıradan sözler değil, ta'lîmdir. Sırları îzah ve idrak ettirmek içindir."

Mesnevi, ta'lîm, irşad ve eğitim için tanzim edilmiş bir kitaptır. Mesnevî'nin diğer bir hususiyeti de, anlayışlar, isti'dadlar ve kabiliyetler her insanda farklı olduğu için zaman zaman hezl vadisine girer. Yani basit gibi görünen kıssalarla, tanzîm-i îlahiyye'nin esrarını, inceliklerini, hassasiyetlerini değişik tarzda îzah eder.

M e v l a n a (k.s.) kendi ölümünün "şeb-i arûs" yani, düğün gecesi olduğunu söyleyerek, kendisinin beden kafesinden kurtulup "hüsn-i mutlak"a (sonsuz güzele) vuslatını ifade ederken:

"Gönül dostlarını o gece bayram yapıp benim halimin sevincini yaşasınlar!" buyurarak; "Ben ölüp de tabutuma konduğum zaman, "ayrılık, ayrılık"; kabre konunca da "veda, veda" deme! Çünkü ölüm, benim için kederlenilecek değil, sevinilecek bir şeydir." şeklindeki ifadeleri ne kadar manalıdır.

Mevlana (k.s.): "Dünya nedir?" sorusuna: "Ruhlar hapishanesidir!." diye cevap verir.

Yine bir gazalinde: "Ben iş görmek ve halkı irşad etmek vazifesiyle mükellef dünya hapishanesinde bulunuyorum. Yoksa zindan nerde, ben nerdeyim? Kimin malını çalmışım ki, mahpusum?" der.

Dünyada her adım attıkça arzu edilen menzile varılır. Her nefes aldıkça da dünyadan gitme yaklaşır. Diğer cihetten de ruhların aslı, alem-i ervahtır. Her nefes aldıkça da aslına yaklaşır. Havuzdaki suyun buharlaşıp kaybolması gibi sessiz sedasız alınan verilen nefesle ömür de zamanını tamamlar.

İnsan olsun, hayvan olsun aslı toprak olduğu için onun içinde çürür. Ve kaybolur. Toprağa dönüşür.

Maddiyat böyle olduğu gibi maneviyat da aslında rücu eder. Manevî mayası, cennetin eczasından olanlar cennete; cehennemin eczasından olanlar cehenneme gider.

Mevlana (k.s.), ömrünün üç safhasını "Hamdım, piştim ve yandım!.." diye ifade eder.

Cesedin yanması, ruhun manevî gıdalarla dolup hayvanî gıdalara yer kalmaması neticesi, dünyevî lezzetlerden bütünü ile sıyrılması manasıdır.

Nasıl kelebek, ışığın etrafında cazibeye tutulur, iradesi gider, sonunda ışığa çarparak cesedini yakarsa, Mevlana da: "Cesedi yakmadan ilahî aşk ve muhabbet lezzetlerine vasıl olmak mümkün değildir." buyurur.

Hallac-ı Mansûr geçirdiği büyük ruhî ihtilaçlar neticesinde ölümü özledi: "Benim dirilişim, hayatım, ölümümdedir." dedi.

Nefs çukurlarının girdabına düşmemek için Mevlana (k.s.) beytinde şu îkazda bulunur:

"Çamur yeme! Çamur satan alma! Ve çamur arama! Çünkü çamur yiyenin daima benzi sarı olur."

"Kalbî istîdadlarını tekamül ettirmek için de gönül ye!Yani, kalbe doğan feyizler ile gıdalan ki, daima genç kalasın ve tecelliyat-ı ilahiyye'den çehren erguvan çiçeği gibi olsun!"

Babil hükümdarı Nemrüd, İbrahîm (a.s.)'ı ateşe attırdı.

"Ey ateş! İbrahîm için serîn ve selamet ol! emri ile ateş onu yakmadı. Etrafı gülistan oldu.. O ateşe Nemrüd ve tabileri girse idi, cesetlerinin külleri bile kalmazdı. Çünkü onlarda İbrahîmlik yoktu, nemrüdluk vardı.

Allah Rasülü (s.a.), Bedir muharebesinde iki safın karşılaştığı sırada yerden bir avuç toprak aldı. Düşman tarafına attı. O toprak, düşman safında bulunanların gözlerine girip hepsini gözlerini oğuşturmaya mecbur etti. Mağlubiyetlerine müncer oldu. Onun üzerine aşağıdaki ayet-i kerîme nazil oldu:

"Habîbim, o toprağı attığın vakit sen atmadın! Lakin Allah (c.c.) attı." buyuruldu.

O sırada Allah Rasülü (s.a.) Hakkın fiiline alet olmuştu. Bunun gibi ehlullah da böylece Rabb'in fiiline alet olur. Bazen Kudret-i ilahî onların vasıtası ile zuhüra gelir. Fail-i Mutlak'a yanî, İlahî iradeye ma'kes olurlar. Hakk'ın izni ile tasarrufta bulunurlar.

Kalbinde nemrudluk duygularından, yanî hodgamlık menfaat perestlikten bir hisse bulunan kimselerin helak olmamaları ve şeytanın pençesinden kurtulabilmeleri için bir kamil terbiyecinin irşad ve terbiyesine girip selamete çıkması zarurîdir. Nitekim kafesteki mahpus kuş, Hind kuşlarının rumuz ve talimatlarına harfiyyen ittiba ile selamete çıktı. Ahrardan oldu. Mevlana (k.s.) buyurur:

"Ne mutlu o kimseye ki, ölümden evvel ölmüş; onun ruhu, hakîkat bağının kokusunu almıştır." Hadîs-i kudsi'de Allah (c.c.) buyurur:

"Beni kim severse, onu öldürürüm.. Ben kimi öldürürsem, onun diyeti bana aiddir. Her kimin diyeti bana aid olursa, ben onun diyeti olurum."

Mevlana (k.s.):

"Benim diyetim, Cenab-ı zü'lcelal'in müşahedesidir." buyurur. Devamla şu dua ile iltica ve tazarrü'da bulunur:

"İlahî, elimizden tut ve bizi satın al! Gönlümüzdeki gaflet perdesini kaldır! Fakat tesettür (mahfiyet) perdemizi yırtma ve bizi rezîl etme!."

"Bizi bu murdar nefsin elinden satın alıp kurtar ki, onun bıçağı kemiğimize dayandı."

"Ey Malike'1-mülk olduğu halde tacı ve tahtı bulunmayan Rabbimiz! Bizim gibi biçare ve bîkeslere takılmış olan bu sert ve ağır kelepçeyi, Sen'den başka kim çıkarabilir?.."

leyla_mecnun
22.08.2010, 19:01
Leylâ'nın Mahallesi'nin Bekçisi
Yıl: 1995 - Ay: Nisan - Sayı: 110
Leylâ'sı uğrunda ve onun aşkı ile çöllere düşen Mecnûn, salyaları akan, tüyleri dökülmüş bir köpeği seviyor, okşuyor ve gözlerinden öpüyordu. Bu hali gören birisi dayanamadı; Mecnûn'a bağırdı:

"- A akılsız adam! Bu ne sersemliktir! Bu hayvanı, ne sarılmış öpüyorsun?

Mecnûn cevap verdi:

"- Sen ne anlarsın?! Bu köpeğin ne meziyeti var biliyor musun?!. Bu kadar köyün içinde gitmiş de Leylâ'nın köyünü yurt edinmiş ve o köye bekçi olmuş!.. Bunun bir kılını arslanlara değişmem. Gönlüne, canına, irfanına dikkat et ki, onun faziletini göresin!.. Leylâ'nın köyünü yurt tutan köpeğin ayağının bastığı toprak bile benim için azîzdir..."

Mesnevî'de diğer bir Leylâ hikayesi:

Devrin hükümdarı Leylâ'yı görür, hayret eder:

"- Mecnûn'un perişan olmasına sebep olan Leylâ sen misin? Senin diğer hemcinslerinden bir farkın yok!.." der.

Leylâ cevap verir:

"- Sen Mecnûn olmadığın için sus!.."

Şeyh Sadî (k.s.):

"- Leylâ'nın güzelliğine Mecnûn'un gönül penceresinden bakmalıdır." der.

Leylâ'yı görebilmek, onun gerçek hüviyetini müşahede edebilmek, senin de Mecnûn gibi sadık bir aşık olabilmene bağlıdır. Aksi halde görülen, suretten başka bir şey değildir. O aşka nail olmayan için Leylâ, sırf bir cisimden ibarettir.

Mesnevî'de geçen Leylâ hikayeleri birer mecazdan ibarettir. Leylâ, İlahî aşk sembolü, İlahî muhabbet ufkudur.

Allah (c.c.) İbrahim (a.s.)'i dost edinince, melekler:

"- Ey Rabbimiz! İbrahim sana nasıl dost olabilir? Nefsi, malı ve evladı var. Kalbi bunlara meyyaldir..." dediler. Müteakiben şu ibretli manzaralara ve İbrahim (a.s.)'ın ağır imtihanlarına şahid oldular:

İbrahim (a.s.) mancınıkla ateşe atılacağı zaman, melekler heyecanlandı. Bir kısmı Allah (c.c.)'dan İbrahim (a.s.)'e yardım etmek için izin istediler. Melekler, Hz. İbrahim (a.s.)'e bir isteği olup olmadığını sorunca, İbrahim (a.s.):

"- Dostla dostun arasına girmeyin!" buyurdu.

Daha sonra Cebrail (a.s.) geldi:

"- Bana bir ihtiyacın var mı?" diye sordu.

İbrahim (a.s.):

"- Sana ihtiyacım yok. O bana yetişir; ne iyi vekildir!" buyurdu.

İbrahim (a.s.), Allah (c. c.)'a verdiği andı yerine getirmek için oğlu İsmail (a.s.)'i kurban etmeye götürürken melekler yine heyecanlandılar:

"- Bir peygamber, bir peygamberi kurban etmeye götürüyor!" dediler.

İsmail (a.s.) ise, babası İbrahim (a.s.)'e:

"- Ey babacığım! Emrolunduğunu yap! İnşallah beni sabredenlerden bulursun. Bıçağını iyi bileyle; hemen kessin; can vermek kolay olur... Bıçağı çekerken de yüzüme bakma! Babalık şefkati ile geciktirebilirsin. Benim üzüntüm, kendi elinle kurban ettiğin evladının acısını ve hasretini ömür boyu unutmamandır."

Baba-oğul, teslimiyet okyanusunda yüzerlerken, Cebrail (a.s.) yetişti. Bıçağı köreltti. Cennetten koçu indirdi.

Allah (c.c.) İbrahim (a.s.)'e sayılamayacak derecede koyun sürüleri ihsan etti. Cebrail (a.s.) insan sûretinde geldi. Sordu!

"- Bu sürüler kimin? Bana bir sürü satar mısın?"

İbrahim (a.s.):

"- Bu sürüler Rabbim'indir. Şu anda benim elimde emanet olarak bulunuyor. Bir kere zikredersen, üçte birini; üç kere zikredersen hepsini al, götür!" dedi.

Cebrail (a.s.):

"Subbûhun, kuddûsün, Rabbünâ ve Rabbü'l-melâiketi ve'r-rûh." dedi.

İbrahim (a.s.):

"- Al hepsini! Senin. Al, git!" dedi.

Cebrail (a.s.):

"- Ben insan değil, meleğim, alamam." dedi.

İbrahim (a.s.):

"-Sen meleksen, ben de Halil'im (Allah (c.c.)'ın dostuyum). Verdiğimi geri alamam." dedi.

Nihayet İbrahim (a.s.), sürülerinin hepsini sattı. Mülk alıp vakfetti.

İbrahim (a.s.), canı, evladı ve malı ile ağır bir imtihan geçirdi. Rabbine büyük bir teslimiyetle râm oldu. Kulluğun mutlak noktasına erişti. Sûretten kurtuldu. Halîlullah (Allah (c. c.)'ın dostu) oldu.

Mevlana (k.s.) buyurur :

"Kur'an-ı Kerim, peygamberlerin hal ve evsafıdır. Kur'an-ı Kerîm'i huşû' ile okuyup tatbik edersen, kendini peygamberler ile, veliler ile görüşmüş farzet! Peygamber kıssalarını okudukça, ten kafesi, can kuşuna dar gelmeye başlar.

Biz bu ten kafesinden ancak bu vâsıta ile kurtulduk. O kafesten halâs olmak için bu yoldan yani, tevhîd tarîkından başka çare yoktur."

Sûreti kırmaktan maksat;

'Ölmeden evvel ölünüz!" emrine ittibâdır. Ölmeden evvel ölenler, hakîkat baharına dirilir, suretlerden sıyrılırlar. Allah Rasûlu (s.a)'nun hakîkatinde hayat bulurlar. Ayet-i Kerîme'de :

"Seni ancak, alemlere rahmet için gönderdik." buyuruluyor.

Allah Rasûlu (s.a), eşyanın hilkat sebebidir. Gaye, bu ilahî rahmetten nasîb alıp Allah ve Rasûlu'nde fanileşmedir.

Bu sebeple İmam Mâlik (r.a), Rasûlullah (s.a)'ın bastığı toprağa hürmeten, Medîne-i Münevvere de hayvan üstüne binmedi. Ayakkabı giymedi. Kendisine Hadîs-i Şeriften sual soracak misafir geldiği vakit, abdest alır, sarık sarar, koku sürünür, yüksek bir yere oturur, ondan sonra kabul ederdi. Kendini Allah Rasûlu (s.a)'nun rûhaniyetine hazırlar, O'nun mübarek kelamını nakledeceği için edebe son derece itina gösterirdi.

Osmanlılar devrinde Medîne-i Münevvere'ye müteveccihen gelen sürre alayı, şehre girmeden yakın bir yerde konaklar, kendilerini Medine'nin manevî havasına hazırlayıp istihareden sonra manevî işaretle huzûr-u Rasûlullah (s.a)'a yaklaşırlar, ziyaretlerini îfa ederlerdi. Dönüşlerinde de memleketlerine şifa ve teberrük olarak Medine'nin toprağını götürürlerdi.

Yine Medine'nin muhafazası ile vazîfeli Osmanlı paşaları, arabalarını Mescid-i Nebevî'nin uzağında durdururlar, edeben huzuru Rasûlullah (s.a)'a yürüyerek gelirlerdi.

Hasta yatağında baygın ve sararmış bir vaziyette yatan Sultan Abdulaziz'e;

"Medîne-i Munevvere mucavirîninden bir dilekçe var!" denildiğinde yaverlerine:

"- Derhal beni ayağa kaldırınız! Ayakta dinleyeyim! Allah ve Rasûlüne komşu olanların talepleri böyle ayak uzatılarak edebe mugâyir bir şekilde dinlenmez.!" demesi,Osmanlı sultanlarının Medîne'ye ve Hz. Peygamber (s.a)'e muhabbetlerinin en güzel tescili ve tezahürüdür.

Bezm-i âlem Valide Sultan, Şam'ın tatlı suyunu develerle Harameyn'e, hacılara ikram edilmek üzere taşıtır, Harameyn'in rûhaniyetinden nasîb almağa çalışırdı.

Şâir Nâbî 1678 yılında devlet adamları ile beraber Hac seferine çıkar. Kafile Medîne'ye yaklaşırken Nabî, heyecandan uykusuz hale gelir. Kafilede bulunan bir paşanın gafleten ayağını Medîne-i Münevvere'ye doğru uzattığını görür. Bu durumdan müteessir olan Nabî, na'tını yazmaya başlar.

Sabah namazına yakın kafile Medîne-i Münevvere'ye yaklaşırken Nabî, yazdığı na'tın Mescid-i Nebî'nin minarelerinden okunduğunu duyar :

"Sakın terk-i edebden kûy-i mahbûb-i Hüdâ'dır bu,

Nazargah-ı İlahî'dir, makâm-ı Mustafâ'dır bu."

(Cenâb-ı Hakk'ın nazargahı ve O'nun sevgili peygamberi Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a) makamı ve beldesi olan bu yerde edebe riayetsizlikten sakın!.)

"Murâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergaha,

Metâf-ı kudsiyândır, büsegâh-ı enbiyâdır bu."

(Ey Nâbî, bu dergâha edep kaidelerine uyarak gir! Burası, meleklerin etrafında pervane olduğu ve peygamberlerin (eşiğini) öptüğü mübarek bir makamdır.)

Bu durum karşısında çok heyecanlanan Nâbî, müezzini bulur :

"- Bu na'tı kimden ve nasıl öğrendiniz ?" diye sorar

Müezzin :

"- Bu gece Allah Rasûlü (s.a) rü'yâmızda bize,

"Ümmetimden Nâbî isimli bir şair beni ziyarete geliyor. Bu zat bana son derece aşk ve muhabbetle doludur. Bu aşkı sebebi ile onu Medîne minarelerinden kendi na'tı ile karşılayın!.." buyurdu.

Biz de bu emr-i nebeviyyeyi yerine getirdik " der.

Nabî, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Hem ağlar, hem de şunları söyler :

"- Demek ki bana Allah'ın Rasûlü (s.a.) "ümmetim" dedi.

Demek ki, iki cihan güneşi beni ümmetliğe kabul buyurdu!..

Mevlid yazan Süleyman Çelebi :

"Bir aceb nur kim güneş pervanesi..." mısraı ile güneşin Allah Rasûlü (s.a.) ne pervane olup etrafında döndüğünü yani, cemadatın dahi O na aşık olduğunu ne güzel ifade eder.

Bu ince ruhlu zarif mü'minler, Rasûlüllah (s.a)'ın hakîkatine yaklaşabilmek için O'nun rühaniyeti etrafında pervane olup yolunda fanî olmayı, dünyanın en büyük nimeti sayarak ilahî lezzetlere gark olmuşlardır.

Allah Rasûlü (s.a) ile Cafer-i Tayyar arasındaki muhabbetten bir örnek :

Cafer (r.a.) Habeşistan hicretinden dönüp Medîne'ye geldiler. Rasûlullah (s.a) in Hayber'e gittiğini öğrenince, yollarına devam edip Allah Rasûlu (s.a.)'ne kavuştular. Rasûlullah (s.a.) Cafer (r.a.)'e

"- Yaratılış ve ahlâk itibarıyla bana ne kadar benziyorsun!" buyurdular

Cafer (r.a.) bu iltifattan heyecanlandı. Vecde geldi. Masum bir çocuk gibi sevincinden oynamaya başladı ve kendinden geçti.

Hz. Peygamber (s.a.) Cafer (r.a.)'ın alnından öptü.

"- Hayber'in fethi ile mi, Cafer'in gelmesi ile mi sevineyim?" buyurdular.

Cafer (r.a.), Mute Harbi'nde Rasûlullah (s.a.)'ın ta'yini ile Zeyd (r.a.) den sonra ikinci kumandan oldu. Zeyd (r.a.) in şehid olmasından sonra sancağı aldı. Yediği kılıç darbeleri ile iki kolunu kaybetti. Rasûlullah (s.a)'ın sancağını yere düşürmemek için kesik kolları ile göğsüne sarmağa çalıştı. Bu manzarayı Medîne'den Allah Rasûlu (s.a), gözlerinden yaş dökerek naklediyor. Allah ve Rasûlullah dostunun fedâyı can ederek şehîd olduğunu bildiriyordu.

"- Allah (c.c), Cafer'in kesik kollarına bedel, ona iki kanat verdi." buyurdular ondan sonra Cafer (r.a)'ın çocuklarını da "İki kanatlının oğulları!" diyerek okşadı.

Cafer (r.a), Allah ve Rasûlunün muhabbeti ile mest idi. Allah (c.c) ve Rasûlullah (s.a) tarafından büyük iltifata mazhar oldu. Ruhî derinliği sonsuzlaşarak, o yolda fedâyı can etmeye muvaffak olup rızayı İlâhî'ye kavuştu.

Mevlana (k.s)'ın şu beyitlerinden sanki Cafer (r.a.) ve emsali anlatılıyor :

"Enbiya ve evliyanın gözleri deniz kadar geniştir. O genişlik dolayısı ile iki âlem, Dünya ve Ahiret onlara bir kıl gibi görünür."

"Binlerce gökyüzü o gözlere girecek olsa, deniz yanında bir çeşme gibi kalır."

"O göz, bu hisler alemine aid her şeyden geçti mi, gayb alemini görür de, bu kabiliyet sebebi ile teveccühlere ve tecellilere mazhar olur."

"Eğer o yüce ve mukaddes gözlerden yaş damlasaydı, katresini Cebrail (a.s.) kapardı."

"O hoş mezheb ve meşrebli nebî veyahud velînin müsaadesi ile kaptığı bir katreyi kanadına sürerdi. Şeyh Attar (k. s.) "Makalat-ı Ervah" adlı eserinde buyuruyor ki ;

"Cüneyd-i Bağdadî (k.s) bir gün yolda giderken gökten meleklerin indiğini ve yerden bir şeyler kapıştıklarını gördü. Onlardan birine ;

"- Kapıştığınız şey nedir'''" diye sordu. Melek cevap verdi :

"- Bir Allah (c.c.) dostu buradan geçerken iştiyakle bir "aah" çekti ve gözünden bir kaç damla yaş döküldü. O vesile ile Hakk'ın rahmet ve mağfiretine nail olalım diye o damlaları kapışıyoruz"

Tebük Seferi sırasında sahabinin fakirlerinden yedi kişi, Allah Rasûlü (s.a) ne müracat ederek kendisinden binek talebinde bulundular.

"Bindirecek deve olmadığı " cevabını alınca ağlaya ağlaya döndüler. Allah (c.c) yolunda dökülen şu göz yaşlarının makbül-i ilahî olduğu, Tevbe Süresi'nin 92. ayetinde :

"Size bir binek bulamıyorum! dedin ve bu uğurda kendileri harcıyacak bir şey bulamadılar da kederlerinden gözleri yaş döke döke döndüler." diye takdir buyurulmuştur.

Sonra İbn-i Ömer (r.a.), Abbas (r.a.), Osman (r.a) yiyecek ve binecek vererek onları beraberinde götürmüşlerdi.

İşte Allah Rasûlü (s.a.)'nun aşkı ile O'nunla sefere çıkamama endîşesinden bu yedi kişinin göz yaşları, meleklerin imrendiği ve kapıştığı cinstendi. Bu halin zıddı ise ne kadar hüsrandır!

Süre-i Hadîd'de buyurulduğu gibi :

"Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir öğünme ve daha çok mal ve evlad sahibi olma isteğinden ibarettir."

Dünyaya dalan, çöldeki seraba aldanan ve hayallerde tesellî arayan gibidir.

Hadis-i Şerif 'te :

"Dünya, Ahiret ehline haramdır. Ahiret de dünya ehline haramdır!" buyurulur:

"Hz. Fatıma (r.a.), Hz. Peygamber (s.a)'den bir yardımcı istedi.

- Hasan ve Hüseyin çok hareketli, ben ise çok zayıfım" dedi. Hz. Peygamber (s.a):

"- Kızım, istersen birden fazla yardımcı vereyim. Lakin, iki dünyada birden rahatlık yoktur. Bu dünyada katlanacaksın ki, ahirette huzura eresin!" buyurdu

Diğer bir rivayette Fatınna (r.a), el değirmeninde un, kuyudan su çekmekten ellerinin yarıldığını Allah Rasûlü (s.a.)'ne göstererek bir yardımcı istemişti. Allah Rasûlü (s.a.)' de :

"- Ehl-i suffa böyle fakîr yaşarken, Bedir şehidlerinin yetimleri perişan bir haldeyken sen nasıl böyle bir istekte bulunursun?.." buyurdu.

Bugün bizim, asrın en ağır zulmü altında aç, susuz, sığınaksız, barınaksız, yakacaksız, silahsız inleyen kardeşlerimiz karşısında İslâm kardeşliği anlayışımız, ıstıraplarına iştirakımız, nefsimizden fedakarlık ve feragatımız ne noktadadır? Bizleri bir vicdan muhasebesine götürebiliyor mu ?

leyla_mecnun
22.08.2010, 19:06
Varlık Duvarı
Yıl: 1995 - Ay: Mart - Sayı: 109
Deryâ kenarında bir duvar vardı. Duvar yüksekçe olduğu için duvarı aşıp deryâya ulaşmak mümkün değildi. Duvarın üzerinde susuzluktan kavrulmuş dertli biri bulunuyordu. Onu sudan men eden, üzerinde olduğu yüksek duvardı. O kimse ise, duvarın üzerinde suya kavuşmak isteyen bir balık gibi çırpınıp duruyordu.

Birden bire duvarın üzerinden bir tuğla parçasını söküp suyun içine attı. Tuğlanın düşmesi ile suyun sesi bir âb-ı hayat gibi geldi. O suyun sesinin ahengine mest oldu. Susuzluk mihneti çeken bu kimse, su sesinin verdiği safadan dolayı, duvardan tuğlaları koparıp koparıp suya atmaya başladı. Su ona:

"- Ey derviş! Bana böyle tuğla atmaktaki telaşın neden?" diye seslendi.

Susuzluktan yanan derviş cevap verdi ve dedi ki:

"- Ey su! Bu atıştan bana iki fayda vardır. Onun için bu san'attan, yani tuğla atmaktan vazgeçmem. Birinci fayda:

"Su sesini dinlemektir ki o, susamışlara mûsikî nağmeleri gibi gelir."

"Yine o su sesi, ölüye, sesi ile tekrar diriliş imkanı veren İsrafil (a.s.)'ın sûru gibidir."

"Yine o ses, bahar mevsiminde nisan ayının bereketli yağmurları gibidir. Bağlar ve bahçeler, o semanın gözyaşlarıyla hasret giderir; hayat bulur ve nakışlanır."

"Yine o ses, yoklukta kıvranan muhtac ve garîbe zekat infak edilmeye bir davet sesidir."

"Yine o ses, Yemen'den Allah Rasûlü (s.a.)'ne gelen nefes-i rahmanî gibidir."

Rasûlullah (s.a.), Veysel Karanî için:

"Ben Yemen'den gelen nefes-i rahmanî'yi duyuyorum." buyurmuştur.

"Yine o ses, huzûr-i ilahîden mücrimlere gelen Allah Rasûlü (s.a.)'nün şefaat rayihasıdır."

"Yine o ses, zayıflamış Ya'kûb'ün rûhuna gelen güzel ve latîf Yûsuf'un kokusudur."

"Yine o ses, Medîne-i Münevvere'deki Kubbe-i Hadra'nın minarelerinden aşıklara akseden bad-ı saba gibidir."

"Yine o ses, perişan, bîtab ve bîkes Mecnûn'a gelen Leyla'nın huzur meltemidir."

"Yine o ses, muzdaribe ve yetime gönülde açılan sıcak bir kucaktır."

İkinci fayda da şudur ki:

Kopardığım her tuğla ile duvar alçalıyor. Ben de o nisbetle ey su, sana yaklaşmış oluyorum.

MESNEVİ:

"Ey şuurlu kimse! Yüksek bir duvardaki tuğlaların azalmasından şüphesiz duvar alçalır."

"Duvarın alçalması, suya yakınlık hasıl eder. O tuğlaların duvardan ayrılması, vuslat dermanı olur."

"Allah (c.c.)'a secde etmek, o yapışık tuğlaları koparmakla olur ki, kurbiyyeti (AIlah'a yakınlığı) mûcib olur. Kur'ân-ı Kerîm'de:

"Secde et ve yaklaş!" Duyurulmuştur. "

"Bu varlık duvarı yüksek bulundukça, bu başı eğmeye, yani secde etmeye manî olur!"

"Bu toprak vücudun arzularından kurtulmadıkça, eğilip ab-ı hayat sahibine secde etmek ve o manevî deryâ suyundan doya doya içmek imkansız olur."

"Duvarın üstünde kim daha ziyade susamış ise, duvarın taşını ve tuğlasını o daha çabuk koparır."

"Suyun sesine her kim daha ziyade aşık ise, ona hicab ve mani olan varlık duvarından daha büyük parçalar kopartır."

"O kimse suyun sesine mest olur. Suyun çıkardığı sesden başka ses işitmez."

"Ne mutlu o kimseye ki, günlerini ganimet bilir de, borcunu, bir an evvel eda etmeye gayret eder."

Şeyh Sadî insanı;

"Bir kaç damla kan, bin bir türlü endişe..." diye ta'rif eder.

Hikayede deryâya kavuşmaya set olan duvar, insanın nefsi arzuları ve hakîkate ermeye mani olan Dünyâya ait, bitmez, tükenmez, nihayeti olmayan arzular, hassaten "ben"liktir.

Deryâ ise, ilahî muhabbet ve ma'rifet (Allah'ı bilmek) tir.

Kalbi, ilahî muhabbete teşne insanlar, o deryâya varabilmenin ömür boyu iştiyak ve iştihası içindedirler. O muhabbet ve ma'rifet deryâsından gelen her ses ve nefes, onları sonsuz lezzetlere gark ederek yüksek bir Hakk yolculuğuna hazırlar.

İlahî muhabbetlerle duygulanan insan için bu cihan, idrak ve şuura sunulan bir hikmet aynasıdır, İnsan, maddesi ile değil, mânâsı ile mükerrem olduğu için, kulluğun kemaline rûhunun derinliği kadar erişebilir. Kur'an-ı Kerîm'de tekrim edilen vasıf da budur.

İlahî muhabbet ve uhrevî lezzetlerden mahrum, türlü eğlence ve çılgınlıklarla, hayvanî bir yaşayış ile geçen bir dünya günün hayırlı bir ölüm akşamı getirmeyeceği ma'lümdur. Bu karanlık gecenin mes'ud bir şafağı sökmeyeceği de tabîidir. İlahî ibret sahneleri ve hadiseleri karşısında alık ve abus kalmak, gayesiz erimek, ölümün mechul ızdırapları içinde kaybolmak, insan şeref ve haysiyeti adına ne acıdır!.. Nefsani Dünya hayatının pembelikleri, akıbet solgunluğu; kahkahaları ise, cehennem çatırtıları ile doludur.

Hadis-i Şerifte-

"Sakın ölüler ile oturmayınız!" buyurulur.

Ashab sorar:

"- Ey Allah'ın Rasûlü (s.a.), ölüler kimdir?"

Allah Rasûlü (s.a.):

"- Ölüler, Dünyaya dalanlardır..." buyurur.

Bir kimse, ölülerden farkı olmayan gafillerle ihtilat ederse, onlardaki ölüm zehirini farkında olmadan içer. Bu te'sir ile onun kalbi de ölü kalplerden olur.

Tek çare, manevî dirilerle beraber olmak.. Onlardan uzak kalındığında, inceliklerine dalarak, gönülle Kur'an-ı Kerîm okumak...

Hadîs-i Şerifte:

"Allah (c.c.)'la konuşmak isteyen Kur'an-ı Kerîm okusun!" buyuruluyor.

Kur'an-ı Kerîm ile istikametlenen kimse, Kur'an ve Allah Rasûlü (s.a.)'nün ahlakı ile ahlaklanır. Kur'an-ı Kerîm'deki peygamber kıssaları ile arasında bir münasebet ve aşinalık husûle gelir. O rûhaniyetten gönlüne, feyz yağmurları in'ikas eder.

Rivayette Hz. Cabir (r.a.) anlatıyor.

"Allah Rasûlü (s.a.)'nün kapısına gittim. Kapıyı çaldım.

"- Kim o?" buyurdular.

"- Ben!" cevabını verdim.

Allah Rasûlü (s.a.), "ben" lafzını kullanmama razı olmadılar. Çünkü, "ben"de kibir ve azamet vardır."

Mevlana (k.s.) bu kıssayı şu şekilde anlatır:

"Kapıyı çaldım. "Benim!" deyince, yar:

"- Git!, senin için içeriye girme zamanı değildir!. Böyle manevî ni'metler sahasında ham rûhlara yer yoktur!." dedi."

" O zavallı kapıdan döndü. Ve bir sene seferde bulunup yarin firak ve iştiyak kıvılcımı ile tutuştu, yandı."

"O yanık aşık pişkinleşti ve geri döndü. Tekrar yarin hanesi tarafına geldi."

"Dudağından terbiyesizce bir söz fırlamasın diye binbir endişe, korku ve edeb ile kapının halkasına vurdu."

"Yari:

"- Kapıda olan kimdir?" diye seslenince;

"- Ey gönlümü almış olan!.. Kapıdaki de "sen"sin..." cevabını verdi."

"Yari de:

"- Madem ki şimdi benim gibisin; Ey benden ibaret olan!.. İçeri gir!.. Ev içine iki "ben" sığmaz." dedi."

Yine Mevlânâ (k.s.);

"Her kim ki, Hakk kapısında "ben" ve "biz" diyecek olursa, o kimse "La!" (Yani red) vadisinde dönüp dolaşıyor demektir. Öyle olanlar, dost kapısından alınmaz."

Nasıl, bir buğday tohumu, nihayetinde ekmek olup bir canlının bünyesine girer, girdiği canlının bir parçası olursa;

Nasıl, bir sürme taşı, dövülüp toz edilerek göze çekilince, taşlığı ortadan kalkar, göze görüş verir, gözde kuvvet yerine geçerse;

Nasıl, bir ırmak, deryâya kavuşunca onun ırmaklığı son bulur, deryânın bünyesine girer, deryânın bir cüz'ü olursa;

Bir kimse de, bir veli kulun rûhaniyet, feyz ve nazarına nail olursa, onun rûhunda kemal ve irfan başlar. Kendi gönlü, hadisat, eşya ve mahlûkata karşı ölü iken dirilir.

Hz. Mevlânâ (k.s.) buyuruyor:

"Kendiliğinden (nefsi arzularından) kurtulup da bir zindenin (mürşid-i kamilin) gönlüne ülfet peyda eden kimse için ne mutlu!"

İnsan vicdanı da, cismanî bir hayat üzerinde değil, makamını ebediyyette bulacak bir muhabbet ve aşk üzerinde bulunmasını ihtar eder.

Kur'an-ı Kerîm muhabbeti, çorak gönlümüze bereketli nisan yağmurları gibi yağmadıkça, Muhammedi bir mevsimin zümrütlüğüne kavuşamayız.

Gönül bahçeleri, yağmura aşık toprak gibi amel-i salih yağmurları bekler. Yaradandan ötürü, yaratılanlara şefkat, merhamet hizmet ve muhabbet filizleri yeşerir.

İnsan, kainat kitabının hülasası, hilkatın nüsha-i kübrası haline gelir. Rabbın, gören gözü, işiten kulağı olur. Elinden, dilinden ve gönlünden ümmet istifade eder.

Mesnevî'de Hz. Ömer (r.a.) kıssası bu hali ne güzel aksettirir:

"Rum elçisi, Medîne-i Münevvere'ye siyasî bir görüşme için gelir. Halife Hz. Ömer (r.a.)'ın sarayını sorar. Sorduğu kimseler:

"- Halîfe'nin köşkü yoktur. Onun parlak bir gönül sarayı vardır. Kendisinin dünyaya ait yalnız, fakîrlerin ve gariblerin barındığı gibi bir kulübesi vardır." derler.

Rum elçisinin bu sözler üzerine denhşeti ve hayreti artar. Yükünü, atını, hediyelerini başıbaş bırakır. Hz. Ömer Farûk (r.a.)'ı aramaya koyulur. Her tarafta Halîfe'yi sorar. Hayretle kendi kendine:

"Demek Dünyada böyle bir hükümdar var ki, aynı ruh gibi, etrafın nazarından gizli kalıyor!.." diye mırıldanır. Halîfeye ram olmak için, onu aramaktadır:

Bir arap kadın:

"- İşte senin aradığın Halîfe, şu hurma ağacının altındadır! Herkes yatakta, döşekte yatarken; O, bunların zıddı olan kumların üzerindedir!. Git de, hurma ağacının gölgesinde yatan zıll-i ilahîyi (Hakk'ın gölgesini) gör!.."der.

Uyumakta olan Hz. Ömer (r.a.)'den elçiye heybet ve rûhuna hoş bir hal gelir. Elçi, muhabbet ve heybed, birbirinin zıddı iki haslet olduğu halde, bu tezadın kendi rûhunda nasıl birleştiğine hayret eder. Elçi, kendi kendine;

"Ben imparator görmüş ve onların nezdinde takdir toplamış bir kimseyim! Onlardan hiç bir heybet görmediğim halde, bu kişinin heybet ve muhabbeti şuurumu izale etti."

"Bu Halîfe, silahsız, müdafaasız yerde yatıyor ve uyuyor. Ben ise, karşısında bütün bedenim ile titriyorum! Bu hal nedir? Bu hal neyin nesidir?!. Demek ki bu heybet, Hakk'ındır. Şu aba giyen kimsenin değildir!.." der.

Rum elçisi, böyle rûhî ihtilaçlar (çalkantılar) yaşarken Hz. Ömer (r.a.) uykudan uyanır. Rum elçisi, Hz. Ömer (r.a.)'e ta'zim ile selam verir. Halîfe selama mukabele eder. Ondan sonra yüreği oynamış elçiyi can sarayına alır; huzura kavuşturur. Vîrane olmuş gönlünü ta'mîr eder. Ona, ince, derin, esrarlı sözler söyler.

Elçi, hal ve makam müşahede eder.

Hz. Ömer (r.a )'a ağyar (yabancı) sûretinde gelen elçi, yar olur. Bu sohbetin neşvesiyle elçi, kendinden geçer. Hatırında ne elçilik, ne de bir haber verip almak kalır .

Yine Mevlânâ (k.s.):

"Mürşid, kamil idi. Talib, yani elçi ise, hakîkati idrake teşne ve iştahlı idi."

"Mürşid, müridin istidatlı olduğunu görünce, onun pak olan kalbî zemînine, yine pak olan irfan ve tevhîd tohumunu eker." buyurur.

Salih bir kimse, yüzünde parlayan salah nûrundan belli olur. Çehresi, etrafa huzur hâli ve gönül hoşluğu saçar.

Fasık kimse de, yine çehresinin alametlerinden belli olur. O da, kasvet ve karanlık saçar.

Arifin nazarı, İlahî hakikat ve hikmetlere teşne ve isti'datlı kalbi, bir mıknatıs gibi cazibesine alır. Arifin nazarının bu gücü de, silsile ile Allah Rasûlü (s.a.)'ne dayanır. Allah Rasûlü (s. a.), o derece kesafetten uzaklaşmış ve safvet kesbetmişti ki, mübarek bedeni de baştan ayağa kadar nûr-i ilahî kesilmişti. Ondan dolayı, zemîne gölgesi düşmedi.

Süleyman Çelebi bu hakîkatı şu beyitinde ne güzel ifade eder.

"Nûr idi baştan ayağa gövdesi,

Nûr ayandır, nurun olmaz gölgesi.!.."

Pakistan'ın manevi mi'marı Mahammed İkbal, bir gün Medine'den dönen hacıları ziyaret eder. Sohbette kendilerine:

"- Medîne-i Münevvere'yi ziyaret ettiniz!.. Uhrevi Medîne çarşısından gönlünüzü ne gibi hediyelerle doldurdunuz? Getirdiğiniz maddî hediyeler, takkeler, tesbihler, seccadeler bir müddet sonra eskiyecek, solacak ve bitecek. Solmayan, gönüllere hayat veren Medine'nin ruhanî hediyelerini getirdiniz mi? Hediyeleriniz içinde Hz. Ebûbekir (r.a.)'in sıdkı ve teslimiyeti; Hz. Ömer (r.a.)'in adaleti: Hz. Osman (r.a.)'ın imanı, havası ve cömertliği; Hz. Ali (ra.)'nin heyecan ve cihadı var mı? Bu gün binbir izdırap içinde kıvranan İslâm Dünyası'na gönlünüzden bir Asr-ı Saadet heyecanı verebilecek miyiz?" diye sorar.

İkbal, İslâm Dünyası'nın perişan ve sahipsizliği ile elemli. İslâm rûhunu hayata geçirememenin izdırabı ile mahzun ve mağmûm olarak yaşayan, büyük bir İslâm Şairi ve mütefekkiridir.

Bir Hadîs-i Şerifte:

"Dünya ve Ahiret, ortak iki zevce gibidir. Birini ne kadar hoşnud edersen, öbürünü o kadar kızdırırsın.." buyurulur.

Dünya'ya davet sesi gönülde ne kadar yer ederse, ahiret nasihati ona yabancı gelir. Ahirete davet sesi yerleşir ise, Dünya'ya davet fikri ona yabancı olur.

Mevlânâ (k.s.) buyurur:

"Bu seslerden birini kabul ettin mi, öbürünü duymazsın bile!. Çünkü, seven bir kimse, sevdiğinin zıddı olan şeylere karşı adeta kör ve sağırdır."

Ucu kıyamete dayanacak aşk kafileleri, O'nun muhabbet, vecd, aşk ve göz yaşları ile teskin ve tesellî olacakdır.

Ne saadet! Allah Rasûlü (s.a.)'nün örnek şahsiyetinden ve rûhaniyet dünyasından bir hisse alıp ihsan duygusuna yaklaşabilene!...

leyla_mecnun
22.08.2010, 19:06
Zalim'in Hayrı!..
Yıl: 1995 - Ay: Şubat - Sayı: 108
Padişahın biri, cuma günü câmiye gidiyordu. Muhafızları, caddeye üşüşen halka bir taraftan:

- "Çekilin!.."

diye haykırıyor, diğer taraftan da tekmeyle, sopalarla padişaha yol açmaya çalışıyorlardı. Bu esnada, tesadüfen orada bulunan zavallı bir fakir de, muhafızlardan bir çok sopa yemiş, kan revan içinde kalmıştı. Dayanamadı. Padişahın arkasından şöyle bağırdı:

- "Şu yaptığın zulme bak! Halkın önünde böyle yaparsan, Allah (c.c.) senin gizli zulümlerinden cümleyi korusun!. Güya camiye gidiyor, hayır işlediğini sanıyorsun!.. Senin hayrın buysa, şerrin kimbilir nedir?.."

MESNEVİ

- "Zalimlerin hayırları böyledir; artık kötülüklerini var sen kıyas et!.." (Beyit: 2464)

Tarih, insanlara, zalim ve hodgamların açtığı yara, elem, ızdırap ve acılı manzaraları ve bunların hazin neticelerini bir ibret olarak sunduğu gibi, adil ve salih idarecilerin şefkat, merhamet ve diğergamlık dolu şan ve şeref tablolarını da takdir ve teşvik olmak üzere sergiler.

Asr-ı saadet ve Hulefa-i raşidîn devirleri, tarihte insanlığa emsali görülmemiş huzur ve saadet bahşetmiş, sayısız ve muhteşem insanî örnekler gerçekleştirmiştir.

Hz. Ömer (r.a.) hilafete geçtiği zaman:

- "Ey nas! Ben hakdan, adaletten ayrılırsam ne yararsınız?" diye sormuştu. Ahaliden biri:

- "Ya Ömer! Sen eğrilir, hakdan inhiraf edersen, seni kılıcımızla doğrulturuz!" cevabını verince Hz. Ömer (r.a.):

"- Elhamdülillah! Eğrilirsem beni kılıçları ile doğrultacak arkadaşlarım varmış!" diyerek şükretti ve sevindi.

Yine Hz. Ömer, bilindiği üzere hilafeti esnasında maddî sıkıntı içinde idi. Zor geçiniyordu. Halbuki hazîne ganîmetlerle dolmuş durumdaydı.

Ashabdan bazı ileri gelenler, Hz. Ömer (r.a.)'ın kızı Hz. Hafsa (r.a.)'ya babasının hazîneden geçinecek kadar bir tahsîsat almasını teklif etmesini telkin ettiler. Hz. Peygamber (s.a.)'in zevcesi olan Hz. Hafsa (r.a.) da babasına bu teklifi yapınca, Hz. Ömer (r.a.) kızına:

"- Kızım sen Hz. Peygamber (s.a.)'in zevcesiydin. Bana söyler misin, Hz. Rasûlullah (s.a.)'in yemede içmede hali nasıldı?" diye sordu.

"- Kifayet mikdarı idi." cevabını alınca Hz. Ömer (r.a.) sözüne devam etti:

"- İki arkadaşım (Hz.Peygamber ve Hz. Ebûbekir) ve ben, üçümüzün hali, aynı yolda giden üç yolcuya benzer. Biri (Hz. Peygamber) makamına vardı. Diğeri (Hz. Ebûbekîr), aynı yolda giderek birinciye erişti. Üçüncüsü (ben) de arkalarından onlara ulaşmak isterim. Fazla yükle gidersem, onlara erişemem!.." buyurdu.

O, fetihlerin çokluğuna, hazînenin zenginliğine bakmayarak; yaşadığı müddetçe, yeter dereceden fazla hiç bir şey kabul etmemişti. Ve hiç bir zaman dünya servetine tenezzül etmedi. Vefat ederken de borçlu idi.

Hulefa-i Raşidîn devri buna benzer sayısız örneklerle doludur. Dört halîfe devrini, Emevî ve Abbasî devletleri ta'kip etti. Bu devirler ise muhtelif müsbet ve menfî örneklerle doludur. Bunlar arasında Ömer b. Abdülazîz gibi adalet ve merhamette abideleşen şahsiyetler mevcut olduğu gibi, Allah Rasülü'nün torunu Hz. Hüseyin'i Kerbela'da hunharca Şehid ettiren, İmam-ı A'zam Ebû Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel gibi dünya çapındaki İslâm alimlerini zulümlerine alet edemedikleri için kırbaçlattıran pek çok zıtları da vardır.

Şeyh Sadî Gülistan'da der ki:

Zalim ve fasık biri, bir Allah (c.c.) dostuna:

"- İbadetlerin hangisi efdaldir?" diye sorar.

O da:

"- Senin için uykudur. Çünkü, uykuda olduğun zaman kimseyi incetemezsin!.." cevabını verir.

Bir kimsenin nefsini aşağı tutması ve kimseye azamet satmaması, Allah (c.c.)'ın kullarında arzu ettiği üstün bir meziyetdir. Dikkat edilecek bir husus vardır ki, o da; tevazuun, dünya ehline sokulmak, paye almak için değil, rıza-i ilahî için olmasıdır. Aksi halde zillet olur.

Tevazuun zıddı olan kibir, azamet taslamaktır. Şöhret, insan için en büyük nefis afetlerindendir. Şöhret sevdasına düşen bir kimse, pek çok zulüm irtikab eder de, farkında bile olmaz. Kendini alçaltır ve zalimlerden olur.

Mevlana (k.s.) buyurur:

"Bahar mevsimînde bir taş yeşerir mi? Toprak ol kî, senden renk renk güller ve çiçekler yetişsin!.."

Yani baharın berekâtından asıl nasîb alan yalnız topraktır. Ondan dolayı üzerinde türlü türlü çiçekler biter, renk renk goncalar açarken bir taş parçası da baharı görür fakat, ondan nasîb alamaz.

Kalpleri taşlaşmış kimseler de tabiattaki böyle camid (cansız) varlıklar gibidir. Onlara da nisan yağmurunun bir fadiesi yoktur. Nefs engelini aşamayanlar için ibadetler de nefsanî arzulara tabî olur. Böylelerinde nefs, çeşitli afetlerle kıble haline gelir.

Tarîhe şan ve şeref veren devlet adamlarını hep büyük ruh terbiyecileri yetiştirmiştir. Onlar, yetiştirdikleri devlet adamlarına engin bir gönül iklimi kazandırmış ve kendilerini merhamet ve mes'üliyet duyguları ile ebedîleştirmişlerdir.

Ertuğrul Gazî büyük mürşid Edebali Hazretleri'ni kendisine rehber edinmiş, oğlu Osman Gazî'yi de onun terbiyesine teslim etmiştir.

Ertuğrul Gazî, oğlu Osman Gazî'ye, onun şahsında bütün haleflerinin ruhlarına yön verecek şu kıymetli vasiyyette bulunmuştur:

"- BAK OĞUL!

Beni incit. Şeyh Edebali'yi incitme.

O bizim aşîretimizin aydınlığıdır. Terazîsi dirhem şaşmaz!

Bana karşı gel, ona karşı gelme!

Bana karşı gelirsen üzülür, incinirim. Ona karşı gelirsen, gözlerim sana bakmaz olur, baksa da seni görmez olur.

Sözümüz Edebali için değil, senceğiz içindir.

Bu dediklerimi vasiyetim say!.."

Çok hareketli bir genç olan Osman Gazî'yi, Edebali Hazretleri terbiyesine ve tasarrufu altına almış, ona ma'rifetullah'ın (Allah (c.c.)'ı tanıyabilmenin zevkini tattırmış, onu, güzel ahlak, diğergamlık, ağırbaşlılık ve olgunluğa kavuşturmuştur. Böylece onu cihanşümul bir devletin başkanlığına hazırlamıştır.

Osmanlı Devleti'nin asıl mi'marı Şeyh Edebali Hazretleri'dir. Diğer beyliklerde bir Şeyh Edebali olmadığı için erimeler olurken Osmanlı Beyliği, kısa zamanda devlete, devletten de cihan hakimiyetine yükselmiştir. Dünyayı altı asır İslam'la tanıştırmış, adaletin ve hakkın tevzîinde bulunmuş ve Hakk'ın terazîsi olmuştur.

Şeyh Edebali Hazretleri'nin Osman Gazî'yi ve onun şahsında gelecek olan devlet adamlarını istikametlendirecek tavsiyelerinden bir kısmı şöyledir:

"- Ey Oğul!

Beysin, bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül alma sana... Suçlamak bize; katlanmak sana... Acizlik yanılgı bize; hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana..."

"- Ey Oğul!

Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..."

"- Ey Oğul!

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı.. Allah (c.c.) yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hakk yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin."

"Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize va'd edilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz."

"Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir."

"Milletin kendi irfanı içinde yasasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır."

"En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir."

"Ülke, idare edenin, oğullan ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştürdüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar, yaşatamadılar.." (Bu nasihat Osmanlı'yı 600 sene yaşatmıştır.)

"İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkamaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar, laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir..."

"Akacak kan boş yere akmamalı. Ona yol ve yön lazım.. Zîra kan, toprak sulamak için akmaz. Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur."

"Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı... Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli."

"Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat, bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz."

"Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az..."

Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekin zamanını bilen çitfçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da... Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin."

"Sevgi da'vanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez."

"Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Osman, geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın..."

İşte bu kıymet hükümleriyle Edebali Hazretleri, Osman Bey'i hamur gibi yoğuruyordu. Yoğurması da gerekiyordu. Çünkü Osman Bey zor durumdaydı. Her yönden gelip kendine iltihak eden beylikleri mi birlik içinde tutsun; dengeyi bozmasın; Bizans'ı mı kollasın; Germiyan'ı mı, Moğol'u mu gözetsin; tekfurlarla mı savaşsın?..

İşte Edebali Hazretleri bütün bu mevzularda Osman Bey'e bir manevî ışık olup ona yardımcı oluyor, ona çıkar yollar gösteriyordu.

Osmanlı Devleti'nde şehzadelerin yetiştirilmelerine de çok ehemmiyet verilirdi. Tahsil ve eğitimi çok küçük yaşlarda başlatılırdı. Bu eğitim devrin birer otorite olan şahsiyetlerince ikmal ettirilirdi. Bilhassa manevî terbiyesi üzerinde çok durulurdu. Çünkü istikbalde mülk, ona emanet edilecekti. Mülkün adaletle devamı, devletin te'minatı olacak idi.

Padişah olduktan sonra bile ona karşı gerekli îkazlar ve mürşidlerin yardım ve irşadları devam ederdi.

Mürşidlerin teveccühleri, her devirde idarecilere daima bir ana kucağının şefkat ve sıcaklığı gibi olmuştur. Aziz Mahmud Hüdayî Hazretleri'nin III. Murad'a îkaz ve irşad edici, hatta sertçe pek çok mektupları vardır. Yine onun zamanında Ferhat Paşa kumandasındaki ordu ile İstanbul'dan Tebriz'e kadar sefere çıkmıştır. Asker ve Tebriz halkı, bu gönüller sultanının rühaniyet ve dualarına mazhar olmuşlardır.

Padişahlara karşı vaki' ikazlara ait bir misal verelim:

Padişahlar cuma namazı için sarayın merdivenlerinden inerken bir mabeyinci:

"- Padişahım çok yaşa, uğrun açık ola!.." diyerek dua eder ve muhabbetlerini arz eder idi.

Padişah, camiye de halkın tezahüratı arasında iki sıra muhafız alayı arasından geçerek giderdi. Padişahın, nefsanî duygularına, halkın da tezahürat ve iltifatlarına mağlûb olmaması için, bu defa da muhafız kıt'ası hafif bir sesle:

"- Mağrur olma Padişahım, senden büyük Allah var!.." nakaratı ile îkazda bulunurdu.

Padişah, devleti ve milleti yönlendiren, onlara ruh veren, coşturan, zaman zaman vecde getiren Edebali silsilesi devam ettiği müddetçe, imparatorluk tarihin akışına şan ve şeref kattı.

Yıldırım'ın Emir Sultan'ı, II. Murad'ın Hacı Bayram Velî'si, Fatih'in Akşemseddîn'i, II. Bayezid'in Mehdi Paşa'sı, Yavuz'un İbn-i Kemal Paşa'sı, Kanunî'nin Merkez ve Sünbül efendi'si, III. Murad, I. Ahmed ve IV. Murad'ın Aziz Mahmud Hüdayî'si devam eden Edebali silsilesinin birer şanlı örneğidir.

Yavuz Selim'den bir hatırayı devrin vak'a-nüvisi şöyle nakleder:

"Yavuz, Mısır'a girdiği zaman halk Yavuz'un ihtişamını seyretmek için pencerelere koştu ve caddeleri doldurdu. Yavuz ise, en önde değil, mütevazî askerlerinin ortasında yürüyordu. Kavuğu ve elbisesinin de etrafındakilerden bir farkı yoktu. Mısır dönüşü Şam'da cuma hutbesinde kendisinden bahsedilirken "Mekke'nin ve Medine'nin hakimi" (hakimü'l-harameyn) denince;

"- Yok yok, belki hizmetçisi!" (hadimü'l-harameyni) diye ağlayan kanlı gözlerle cevap verdi.

İstanbul'a dönüşte gündüz Üsküdar'a vasıl oldular. İstanbul halkının, kendisine büyük tezahürat yapacağını haber aldığından arkadaşı Hasan Can'a:

"- Hava kararsın, herkes evlerine donsun, sokaklar boşalsın, ben ondan sonra İstanbul'a gireyim. Fanilerin alkışları, zafer takları ve iltifatları bizi mağlub edip yere sermesin!.." dedi."

Yavuz'u, o korkunç Sina çölünde bir arslan, Mısır'a girişte mütevazî, gözü yaşlı şükreden bir mü'min, Üsküdar'da kendisini bir nefs muhasebesiyle yönlendiren ilahî ve derûnî lezzetlere müstağrak bir derviş olarak görüyoruz.

Hasan Can'a şu mısra'ları okuyordu:

"Padişah-ı alem olmak, bir kuru kavga imiş,

Bir velîye bende olmak cümleden a'la imiş!.."

Yavuz'un lalası olan Hasan Can, Yavuz'un vefatını şu şekilde anlatır:

"Sırtında şirpençe adı verilen bir çıban çıkmışta. Çıban kısa zamanda büyüdü bir delik haline geldi. Yaranın içinden Yavuz'un ciğerini görüyorduk. Kendisi çok muzdaripti. Yanına yaklaştım:

"- Padişahım artık Allah (c.c.) ile beraber olmak zamanınız herhalde geldi!" dedim.

Koca sultan döndü, yüzüme hayretle baktı:

"- Hasan!.. Sen beni bu ana kadar kiminle zannediyordun?.. Bana bir Yasîn oku!" dedi. Ve Yasîn'in arasında ruhunu Rabbine teslîm etti.

Dokuz senelik saltanatı boyunca kazandığı muazzam zaferler dünyaya ait üniformalar, fanilerin iltifatları kendisini sekre sürükleyip mağlûb edemedi. Daima rabbi ile beraber olabilmek, yanlız ona kulluk edebilmek ve yalnız ondan yardım istemek şuuru ile yaşadı...

leyla_mecnun
22.08.2010, 19:07
Bir Testi Su
Yıl: 1994 Ay: Aralık - Sayı: 106
Çöl ortasında fakir bir bedevî, çadırında hanımıyla oturuyordu. Bir gece hanımı;

"- Bütün yoksulluğu, cefayı biz çekiyoruz. Herkesin ömrü bollukla geçiyor. Sadece biz fakiriz. Ekmeğimiz yok, katığımız üzüntü. Testimiz yok, suyumuz göz yaşı... Gündüzün elbisemiz güneş, geceleyin döşek ve yorganımız ay ışığı. Açlığımızdan dolunayı okkalık ekmek sanarak, gökyüzüne saldırıyoruz... Bizim halimiz ne olacak böyle?" diye dert yandı.

Bedevî şöyle cevap verdi:

"- Be kadın, daha ne zamana dek dünya malını arayıp duracaksın? Şu dünyada ne kadar ömrümüz kaldı? Akıllı kişi artığa eksiğe bakmaz. Gençken daha kanaatkâr idin, yaşlandın hırsın arttı; altın istiyorsun. Halbuki önceden altın gibiydin sen.. Ne oldu sana?"

Hanımı bunları dinlemiyor, üstelik azdıkça azıyordu. Devamla: "- Ey namustan gayri bir şeyi olmayan adam.. Artık senin yaldızlı sözlerinden bıktım. Halimize bak da utan! Bana kanaatten bahsediyorsun. Ne vakte kadar bu çalım? Sen kanaatten ne vakit canını nurlandırdın? Sen bunları geç de yola gel!

Kocası cevap verdi:

"- Sen kadın mısın, yoksa keder misin? Yoksulluğumla ben iftihar ederim. Başıma kakma! Mal, mülk ve para başta külah gibidir. Külaha sığınan keldir. Zengin, kulağına kadar ayıp içine dalan kişidir. Malı vardır da o mal ayıbını örter. Yoksulluk senin anlayacağın şey değildir, yoksulluğa hor bakma! ALLAH (c.c.) göstermesin, benim dünyaya karşı tamahım yok. Gönlümde, kanaatten bir alem var. Ey kadın! Kavgayı, darılmayı bırak! Bırakmayacaksan hiç olmazsa beni bırak! Ben iyiyle, kötüyle kavga edemem; kavga ile işim yok. Savaşlar şöyle dursun, gönlüm barışlardan bile ürkmekte... Susacaksan ne âlâ, eğer susmazsan, şimdi evimi, barkımı bırakır alır başımı giderim..."

Kadın, kocasını hiddetli görünce ağlamaya başladı, güya pişmanlık gösterdi. Bedevî karısının gözyaşlarına dayanamadı, söylediklerine pişman oldu.

Onun bu pişmanlığım sezen kadın, kocasına şu aklı verdi:

"- Testimizde yağmur suyu var. Malımız mülkümüz de bundan ibaret. Bu testiyi al, git Padişahlar Padişahı'nın huzuruna gir, armağanını sun. De ki: "Bizim bundan başka, hiçbir malımız mülkümüz yok, çölde de bundan iyisi hiç bulunmaz... Padişahımızın hazîneleri varsa, bunun gibi suyu yoktur. Bu su, az bulunur."

Zavallı kadın, Bağdat'ın ortasından şeker gibi Dicle'nin akıp gitmekte olduğunu ne bilsin, testisindeki suyu övüp duruyordu.

Kocası da bu övgüye katılmış:

"- Kimin böyle bir armağanı olabilir? Gerçekten de bizim bir testi yağmur suyumuz ancak padişahlara layık..." diyordu.

Bedevî testisini bir keçeye sardı, ağzını sıkıca kapadı. Sırtına alarak Bağdat yoluna düştü. Testi kırılmasın, hırsızlar çalmasın diye gece gündüz gözü gibi koruyordu. Günler haftalar sonra Bağdat'a geldi. Sora sora, halîfenin sarayını buldu. Kapıya dayandı. Muhafızlar ne istediğini sordular. Bedevî:

"- Ey muhterem kişiler! Ben garib bir bedeviyim. Padişahın lütfunu umarak çöllerden geldim. Bu armağanı o sultana götürün, padişahtan murad isteyeni ihtiyaçtan kurtarın! Tatlı, lezzetli su. Çölde, yağmur sularından biriken gölden toplanmıştır. Testim de güzel yepyeni."

Halîfenin adamları, bu saf, tertemiz yürekli bedevîye önce gülecek oldular, sonra da onun bu iyi niyetlerle bezenmiş armağanını canla başla kabul ettiler. Bedevî, sarayın hemen altında gürül gürül akan Dicle'den habersiz, bekliyordu.

Bedevî'nin su testisi Halîfeye sunulunca, Halîfe bundan çok memnun olmuş, bedevîyi huzuruna kabul etmişti. Gönlünü aldı, yeni elbiseler giydirdi sonra da adamlarına:

"- Testiyi altınla doldurun, ona verin. Dönerken de onu, gemi ile Dicle yolundan götürün. O çöl yolundan gelmiş. Dicle yolu yurduna daha yakındır. Buradan memleketine dönsün." emrini verdi.

Bedevî gemiye binip Dicle'yi görünce büsbütün şaşırmıştı. Asıl şaşkınlığı, bu kadar suyu bol Dicle nehri varken, Halîfe'nin, bir testi çöl suyunu kabul etmesiydi. Ve Allah (c.c.)'a şükrediyordu.

Mesnevi: "Ey oğul! Bütün dünyayı, ağzına kadar ilimle, güzellikle dolu bir testi bil. Fakat bu ilim ve güzellik, fevkalade dolu olduğundan derisine sığmayan kişinin (zuhuru, zatinin muktezası olan ve zuhur etmemesine imkan bulunmayan Allah (c.c)'ın Dicle'sinden bir katredir. O gizli bir hazîneydi. Pek dolu olduğundan yarıldı, kendisini izhar etti. Toprağı, göklerden daha parlak bir hale getirdi. Gizli bir hazîneyken coştu; toprağı, atlas giyen bir sultan haline soktu. O bedevî, Allah (c.c)'ın Dicle'sinden bir katreyi görseydi, hakikatte bir deniz olan o katrenin önünde testisini atardı." (Beyit: 2860-2864)

Hikayede "Halîfe Kapısı", "Dergah-ı İlahî"yi temsil etmektedir.

Mü'min her ne kadar ilim, irfan, mal-mülk ve ibadet sahibi olursa olsun, bu meziyet ve imkanlarına aldanmamalı ve güvenmemelidir. Bu değerlerin hepsini Rabbinin lütfü bilip, şahsî amellerinin de Dicle'nin yanında, bir testi su olduğunu unutmamalıdır.

Çöl bedevîsinin çölde bin bir çile ile biriktirip halîfeye takdim ettiği bir testi su onun için hayat iksiri idi. Halbuki Dicle'nin içine dökülünce kaybolup gitti.

İnsanoğlunun beşerî imkanlarla hakîkatine ermeye çalıştığı, ilahî tanzîm ve sanattan anlayabileceği, onun aslî hakîkatı karşısında Dicle'nin bir damlası bile değildir. Karıncanın kendi ufacık yuvasını, balığın akvaryumunu bir kainat zannetmesi gibi.

İnsan da, gafleti neticesi kendi cüceliğine bakmadan adeta bir dev aynasının yalanlarına kanar. Misalimizdeki karınca ve balığın durumuna düşer.

Resûlullah (s.a.v.):

"- İlahî, seni tenzîh ve takdîs ederim. Biz seni, sana layık bir marifetle tanıyamadık." buyurmuştur.

Necip ümmetin yüksek alimleri aczlerini itiraftan çekinmemişlerdir. İmam Ebû Yusuf'a bir gün Halîfe Harun Reşîd bir mesele sorar. İmam Ebû Yusuf:

"- Bilmiyorum." diye cevap verir. Halîfenin yardımcısı İmam Ebû Yusuf'a:

"- Maaş ve tahsîsatınız varken bilmiyorum diyorsunuz." der. Cevaben İmam Ebû Yusuf da:

"- Benim maaşım ilmime göredir. Cehlime göre verilecek olsa hazine yetmezdi" der.

Allame İmam Gazali;

"- Bildiklerime nispetle bilmediklerimi ayaklarımın altına alabilseydim, başım göklere değerdi." buyurmakla aczini îtiraf edip tevazuunu göstermiştir. Bu büyük insanlar, bildiklerinin değil bilmediklerinin çokluğunu itiraftan çekinmemişlerdir.

İnsanoğlunun istinad etmek temayülünde bulunduğu amellerine ehemmiyet izafe etmesi Dicle'nin yanında bir testi su değil midir?

Allah (c.c) korusun, kesif bulutların güneş ışığına mani olması gibi kalbin şeytana taht olması halinde Rahman'ın hidayeti oraya ne kadar ulaşabilir? İnsan Dicle'den habersiz olduğu için bir testi suyu umman zannedebilir. Kendi zannında boğulur gider.

Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri buz satan bir satıcıya rastlar. Satıcı:

"- Sermayesi erimekte olan insana yardım edin." diye nida eder.

Cüneyd hazretleri bu sözü düyunca düşüp bayılır.

Dünya sermayesini ahiret sermayesine tebdîl edemez isek, dünyadaki gayretler, şeytanların paylaşacakları nasipler olur. Netice hüsran ve acı bir aldanıştır, israf çılgınlığı ve merhamet yoksulluğu, dünyada baş belası, ahirette azap sermayesidir. Geçmiş günlerimizin dosyaları kapanmıştır. Bunlarda değişiklik yapabilmenin imkanı yoktur. Gelecek günlerimizin varlığı ise şüphelidir. An bu andır. Bu anımızın gönül ve alın terlerini hayat tarlamıza tohumlar isek, inşallah ahiretimizin sırça sarayları olur. Şeyh Sadi'nin ifade ettiği gibi "Arzın sathı Rabbin umumî sofrasıdır."

Dünyada "Rahman" şifalının tecellîsi olarak bütün mahlukat bol bol rızıklandırılır, içirilir ve giydirilir. Dost-hasım, itaatkar ve isyankar ayırt edilmez. Rabbin merhameti bütün mahlukatı ihata etmiştir.

Dikenli bir kirpinin yavrusunu sînesine bastırması, hatta kafir bile olsa, mazlumun bedduasının kabul olması bu kuşatıcı merhametin muktezasıdır. Kainattaki ilahî sanat, hikmet ve ibret manzaraları, nefsanî ve suflî his ve davranışlarla, aslî tabiatı bozulmamış insanı, ulviyyet, halvet, safvet, rikkat ve haşyet gibi bediî duygulara gark eder.

Hususî sofra ise "Rahîm" sıfatının tecellîsi olarak ahirettedir. İstifade yalnız mü'minlere aittir.

Bu hususî sofrada beşerî nasiplerin en büyüğü olan "Cennet" ve "Ru'yet-i Cemalullah" yani Cenab-ı Hakkı ayın on dördü gibi görme nimetleri vardır, insan, bütün Esma-ı ilahiyyenin kamil tecellîsi olduğu için büyük bir alemin küçük bir modelidir. Onun topraktan olan yapısı varlığının dış yüzüdür. Fani yapısıdır. Hakîkî varlığı esrar, nur ve ilahî hakikatin gizli bir hazinesidir. İnsanın mükerremlik vasfı budur. Yaradılış maksadına uygun marifet denizinden nasip alabilmesi buna bağlıdır.

Bir kelebeğin yanma pahasına ışığa ram olması gibi Hallac-ı Mansur da esrar denizinin coşkunluğunda fanî varlığını yok etmeğe adım attı. İlahî tecellîlerle kendini yaktı. Ruhu yücelip feyz ile dolunca nefsi zayıflayıp bitim noktasına ulaştı. Kendine yabancılaştı, ondan kurtulmağa çalıştı. Kesîf tecellîlere tahammül edemedi. Sekre sürüklendi:

"Dostlar, beni öldürün! Zira benim ebedî hayatım ölümdedir." dedi.

Taşlanırken kendini yaralıyan tek hadise, dostunun kendisine bir karanfil atması oldu. Dünyevî böyle bir teveccüh ve tebessüm bile kendine ağır geldi.

Bu hal diğer bir ifade ile fani varlığın, ilahî varlığa ram olarak kulun ölümsüzlüğe kavuşmasıdır.

Denize düşen bir damlanın vücudunun suda kaybolması gibi denize dalan kimse de sudan başka bir şey görmez.

Bu mertebeye ulaşanlar her şeyi hatta kendisini bile Hakk'dan ibaret görürler. Fakat bu bir haldir. O hal geçince, "Hakk Hakk'dır, eşya eşyadır."

Hadîs-i Şerifte bu halin bir misali şöyle verilmiştir:

"- Yeryüzünde yaşayan bir ölü görmek isteyen Ebûbekir'e baksın."

Merhamet ve adalette abideleşen Hz. Ömer (r.a.), Şam'a girerken sıra kölesine geldiği için deveye, onu bindirdi. Kendisi şehre yürüyerek girdi. Halk, köleyi halîfe zannetti.

Hz. Ömer (r.a.)'in vefatından sonra dostları kendisini rüyada gördüler:

"- Rabbimiz sana nasıl muamelede bulundu?" diye sordular. O:

"- Elhamdüllah, "Rahman ve Rahîm" olan Rabbim var." buyurdu.

Mevlana (k.s.) buyurur:

"- Madem ki fakr, cömertlik kereminin aynasıdır. Haberin olsun ki, aynanın üzerine hohlamak zararlıdır."

Yani, fakîri ve garîbi red için ağızdan çıkacak her ses ve nefes onun kalbini incitir. Sanki sathına hohlanmış ayna gibi kalp buğulanır. Parlaklık ve derinliği zayi olur,cömertliğin keremini göstermez olur. Amellerimiz, infaklarımız daima gözümüzde devleşir. Bizi oyalar ve aldatır; bize haz hamallığı yaptırır. Dicle'den ve onun sahibinden habersiz olduğumuz için bir testi su gözümüzde bir derya olur.

Dünyevî isteklerimiz bitmek ve tükenmek bilmez. Sahip olduğumuz her şeyi kendimizin tabiî hakkı zannederiz.

Aksine bizden bir fedakarlık istenince de kendi mülkümüzden isteniyormuş gibi tavrımız değişir.

Emanetin ve sehavetin kristal, berrak ve zarîf aynası lekelenir. Cenab-ı Hakk (c.c.) ayet-i kerîme'de:

"Yetîme kahretme, fakîri reddetme." buyurur.

Mevlana (k.s.) bir diğer beytinde:

"-Güzeller, saf ve berrak ayna aradıkları gibi, cömertlik de fakîr ve zayıf kimseler ister. Güzellerin yüzü aynada güzel görünür, in'am ve ihsanın güzelliği de fakîr ve garîblerle ortaya çıkar." buyurur.

Güzeller, hüsn ve endamlarını seyretmek için aynanın esiri olurlar. Hatta arkası gölgeli camlara bile kendilerini görmek için bakarak geçerler. Manevî ve aslî güzellik olan cömertlik de, kendisini biçarelerin ve fakîrlerin gönül aynasında seyreder.

Yine Mevlana (k.s.) buyurur:

"- O halde fakirler, merhamet-i ilahî'nin, kerem-i Rabbanî'nin aynasıdırlar. Hakk ile olanlar ve Hakk'da fanî olanlar daima cömertlik halindedirler."

Hz. Cabir (r.a.)'den naklen Tefsîr-i Hazin'de ' deniliyor ki:

"-Küçük bir çocuk Rasûlullah (s.a.v.)'in huzuruna geldi. Annesinin bir gömlek istediğini arz etti. O sırada Rasûlullah (s.a.v.)'ın sırtındaki gömleğinden başka gömleği yoktu. Çocuğa başka bir zaman gelmesini söyledi. Çocuk gitti. Tekrar gelip, annesinin Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sırtındaki gömleği istediğini söyledi. Hz. Peygamber (s.a.v.) Hücre-i Saadete girdi, sırtındaki gömleği çıkarıp çocuğa uzattı.

O sırada Bilal (r.a.) ezan okuyordu. Fakat Rasûlullah (s.a.v.) sırtına alacak bir şey bulamadığı için cemaate çıkamadı. Ashabdan bir kısım merak edip Hücre-i Saadete girdiler; Rasûlullah (s.a.v.)'i gömleksiz olarak buldular.

Servet bir emanettir. Onun saadetine ve lezzetine kavuşabilmek ancak, mahrumların ızdırabından hislenmek kalbimizden onlara bir şefkat ve merhamet penceresi açabilmekle mümkündür.

Mevlana (k.s.) buyurur:

"Şefkat ü merhamette güneş gibi ol.
Başkalarının kusurlarım örtmekte gece gibi ol.
Sehavet ü cömertlikte akarsu gibi ol.
Hiddet ü asabiyette ölü gibi ol.
Tevazu' ve mahviyette toprak gibi ol.

OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN;
GÖRÜNGÜĞÜN GİBİ OL"

leyla_mecnun
22.08.2010, 19:08
"Âhh Coğrafyası Olmasın..."
Yıl: 1994 - Ay: Kasım - Sayı: 105
Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım,

Elemim bir yüreğin karı değil paylaşalım.

M.Akif ERSOY


Tarihin devamlı şahid olduğu bir gerçek vardır:

"Zulüm payidar olamaz!"

Bu hükmün zamanımızdaki en aldatmaz misali Rusya'nın çöküşüdür. Bütün dünyaya kafa tutan koca Rusya, 250 tümenlik kızıl ordusuna rağmen nasıl olup da yere serilmiştir?

Mazlumların ah u figanı, zalimlerin topunu, tüfeğini, baş edilmez maddî kuvvetini dize getirmiştir. Bunu kavramak için Rusya'nın yıkılış macerasına bir göz atmak kafîdir.

Rusya yıkılmıştır amma, arkada her dinden ve ırktan milyonlarca sefîl ve perîşan kitleler bırakarak...

Aç, yetîm, bîkes ve perîşan kalabalıkların asıl ehemmiyetli olanı bizim din ve kan kardeşlerimizdir.

Bu zulmün tarihi eskidir. Komünist rejimden evveline gider. 93 harbi denilen 1877-1878 Osmanlı-Rus harbinden sonra Rusya, müslüman halka karşı akla gelmedik zulümler icra etmiş, bunlara dayanamayan milyonlarca dindaş ve ırkdaşımız Anadolu'ya hicret etmişti. O zulümler çarlık Rusya'sının yıkılışına müncer olmuştu. Yerine geçen komünist rejim ondan da baskın çıktı. Bizimle, Rus esîri kardeşlerimiz arasındaki yetmiş senelik zaman dilimi içinde her türlü irtibat kesildi. Ve nihayet o da yıkıldı. Belki bugün Karabağ'daki şehîd, bazılarımızın akrabası da olabilir.

Azerbaycan halkı, 1920 yıllarında Anadolu halkının en zor günlerinde dişinden tırnağından artırarak aynî ve nakdî pek çok yardımda bulunmuştu.

Bugün de onların zor günü...

Anadolu'yu manen kemale erdiren hakîkat erlerinin bir kısmı o topraklardan hicret ederek teveccühte bulundular. Bugün onların manevî ni'metleri ile perverdeyiz. Onların bu kadirşinaslığına karşı bugün o vefa borcu nasıl ödenebilir?

Uğradığımız Azerbaycan'ın kentlerinde yaşlılar ağlıyordu; çocuklarının Kur'an-ı Kerim ile, İslam ile tanışmalarının huzur ve sürûru içinde... Söyledikleri şu:

"- Biz yetmiş senedir manen açız. Madde mühim değil. Rızkımız kadar yaşayacağız. Siz ise manen toksunuz. Hadis-i Şerifte:

"Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir, diye buyuruluyor. Lütfen bizi manen doyurun. Aksi halde akıbetimiz hazindir."

Menfî manzaralar:

Bizim Azerbaycan'a lakaydîliğimizden doğan boşluğu bir takım menfî cereyanların sinsi elemanları dolduruyor.

Krişnacılar (Budistler), hava alanından başlayarak her yerde kitaplarını satmaya çalışıyorlar. Almayanlara ısrarla hediye edip merkezlerine davet ediyorlar. Ziyafetler verip müzik ve raks kullanıyorlar.

Hıristiyan misyonerleri ise İncil ve propaganda broşürleri dağıtıyor, parklarda rak müziği konserleri veriyorlar.

Bahaî ve Yahova Şahitleri de metrolarda ve kentin muhtelif yerlerinde broşür dağıtıp mükellef merkezlerine götürerek ikramda bulunuyorlar.

Diğer menfî manzara: kültür erozyonu...

Bu ülkede insanlar, kendi manevi değerleri ile tanışamadan ikinci bir kültür esaretine sürükleniyorlar. Yemek, içmek ve menfaatten başka hiç bir şey düşünmeye imkan bırakmayan pragmatist felsefe temsilcileri bugün yetmiş yıldır kapitalizmin zebunu olmuş bulunan milyonla maneviyat mahrumu insanı avlamaya ve istismar etmeye çalışıyor.

Bosna - Hersek'teki insanlık faciasına bîgane kalanlar, Azerbaycan'da sahte hümanizm perdesi arkasına saklanarak bu insanları komünizminkinden daha büyük bir maddî ve manevî sefaletin kucağına itmeye çalışıyorlar.

Çifte standart kepazeliğinin yeni ve aşırı bir tezahürü...

Dış yüzü sahte, müraî, makyajlı; iç yüzü ise menfaat ve maneviyat nasipsizliği...

Kalbi olmayan, insan, eşya gözü ile gören robotlar dünyası... Rus kültüründen Amerikan kültürüne geçiş. Tahtaravalli oyunu...

Ne hazindir ki yabancı kültür taşaronluğu bize yaptırılmak isteniyor. Liderlerimizden birisi:

"Arkadaş, bana iyi bakın. Ben bu Avrupa'yı, Marş Denizi'nden alıp Asya'ya taşıyacak bir ülkeyim. Yalnız viskinizi değil, aynı zamanda kültürünüzü de taşırım" diyor.

Sanki Hamlet'ten bir sahne:

"Sen de mi Brütüs?"

Milletin medar-ı iftiharı olan Nizamî, Fuzulî v.s. gibi büyük şahsiyetler bile halka metaryalist bir kafa ile hümanist olarak takdim ediliyor. Onların tasavvufî dünyalarını perdeleyip iptal ediyorlar.

Sanki Azerbaycan, şairin dediği gibi.:

"-Lugat, bir kelime bul bana halimden..." diyor.

Müsbet manzaralar:

Türkiye'den gelen Dîn muallimlerinin etrafında kısa zamanda büyük kümeleşmeler başlıyor. Bunlara karşı akraba yakınlığının sıcaklığını hissediyorlar. Muallimlerin zamanı dolup Türkiye'ye dönecekleri zaman büyük bir üzüntü içinde:

"- Bize hakikatin zevkini tattırdınız. Şimdi uzaklaşıyorsunuz; ne çabuk!. Bundan sonra ne olacak?" diyorlar. Büyük bir endişe içindeler. Şimdi hakikati öğrenenler yakın kasabalara gidip İslâmî tebliğe başlıyorlar. 1-2 saatlik yoldan yürüyerek derse gelip yine 1-2 saat yürüyerek geriye dönenlere rastlıyoruz.

Bir talebemiz bizi görünce çok sevindi. Ne ikram edeceğini şaşırdı. Evindeki gaz lambasını getirerek:

"- Ne olursunuz Hocam, bu benim hatıram. Kabul edip İstanbul'a götürün" diye ısrar etti.

İsarın en müthiş örneği... Allah (c.c.) için yoklukta iken kendinden bir şey koparıp vermek.

İstanbul'da oğlu okuyan bir şahıs bizi görünce şaşırdı:

"- Ne olursunuz, size bir şey ikram edeyim. Hayal mi görüyorum? Hiç yoksa arabamdaki benzini size aktarayım." diyordu.

Velhasıl buranın insanına verilecek en güzel hizmet, onu yetmiş senedir kaybettiği mukaddesatı ile tanıştırmak, bu hususta bir îman seferberliğini gerçekleştirmektir.

Türkiye Diyanet Vakfı'nın ve Din Müşavirliğinin hizmetleri karşısında seviniyoruz. Diyanet Vakfı'nın bir İlahiyat Fakültesi, beş adet İlahiyat temayüllü mektebi var. Sekiz öğretmen ve beş hademe-i hayrat (Din görevlisi) ekibi ile takviye edilmiştir.

T.C. Büyükelçiliği Din Müşavirliği, Azîz Mahmüd Hüdayî Vakfı'nın fahrî olarak buraya gelen elemanlarına, Sudanlı, Arap ve Afganlı cemaatlere yardımcı oluyor. Bütün cemaatlerin dînî kitaplarını Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtası ile karşılıyor. Böylece dîn tebliğinde birlik sağlanıyor. Bugün halen bu şemsiye altında Kur'an-ı Kerim ve dîni eğitim ve öğretime gelen 3000'den fazla talebe var. Bir de yatılı hafız yetiştiren Kur'an Kursu faaliyette.

Azerbaycan'da tezatlı manzaralar içice...

Gece sokakta sarhoş naraları duyuluyor. Hemen bunun bitişiğindeki duvarın arkasında mevcut Kur'an Kursunda teheccüd namazına kalkmış gençleri görüyoruz.

Gözleri dolu dolu, kolları minare gibi semaya yönelmiş, gönülleri Karabağ'a çevrilmiş ma'sum ve mahzun talebeler... Duvarın bir tarafından gaflet, diğer tarafından Rabbine kulluk manzaraları...

Karabağ boşlukta...

Acaba kaderini hangi tablo ta'yîn edecek? Gönüller binbir endîşenin ızdırap kumkuması.

Diğer bir manzara:

Afganlı mücahidler îman kardeşliği muktezası, Karabağ'da savaşmak için gelmişler. Hem savaşıyor, hem de ötede beride İslâm'ı ve Kur'an-ı Kerîm'i öğretmeye çalışıyorlar. Adeta ilk müslümanların aşk ve heyecanı içinde...

Torunu İstanbul'da okuyan bir dede, hasta, perişan ve güçlükle yürüyerek yanımıza geldi. Torununun bu topraklarda İslâm'ı yeniden inşa edeceğini söyleyince ağlamaya başladı:

"- Her halde ben göremem amma, arkamdan gelenler görür." dedi. Yılların maneviyat hasreti.

Bir hazin manzara daha:

Bir kızcağız gözleri dolu dolu dînî sohbetimizi dinledikten sonra:

"- Annem babam benim din derslerine iştirak etmemi istemiyorlar. Kaçak geldim." diyerek ağlamaya başladı.

"- Dinimi bir arkadaşımdan öğreniyorum. Burada öğrendiklerini gelip bana anlatıyor. Ondan, Allah (c.c.)'a secde etmeyi ve Rabbime kulluğu öğreniyorum. Sırf namaza durunca ferahlıyorum. Bu hasret beni helak edecek." dedi.

Azerbaycan, aile fertleri ayrı ayrı dünyalarda fakat, bir çatı altında yaşayan insanlar ülkesi. Manen ölülerle diriler yanyana. Kur'an-ı Kerim'de buyurulan "ahsen-i takvim" ile "esfel-i safilîn" grubunun yanyana görünüşü.

Tanıştığımız bir doktor ısrarla bizi evine götürdü. Sanki kendisinde bizlerle çok eskiye dayanan bir dostluğun hatta akrabalığın tahassürü vardı.

"- On sene evvel Türkiye radyosundan bir manevî ses duyabilir miyim, diye gece tepeye çıkar radyoları dinlerdim. Sonra dikdörtgen bir resim buldum, ihtiyarlar:

"- Bu Kabe'dir." dediler. İbadetin nasıl olduğunu bilmediğim için karşısına geçer ağlardım. Sizleri ve Türkiye'den gelen hocaları gördüm, ibadetimi öğrendim. Bugünüme şükür ve hamd halindeyim." dedi.

Sa'd B. Rebî'nin sözü ne müthiştir. Vücudu kalbura dönmüş şehid olurken İslâm'ı ve müslümanları düşünüyor ve bir hedef gösteriyordu. Nefsini tamamen unutacak kadar İslâm davasında fanî olmuştu:

"- Kirpiklerinizi kımıldatacak kadar kuvvete sahib olduğunuz müddetçe Rasûlullah (s.a.v.)'e sahib çıkmaya devam edeceksiniz. Yoksa ind-i ilahî'de mazeretiniz kabul olunmaz." diyordu. Sanki Sa'd Hazretleri bu nasihatleri bizlere yapıyordu.

Bir gönül seferberliğine girmemiz îcab etmez mi? Aksi halde Sa'd B. Rebî'nin tehdîdi bizim üzerimizde carî olmasın.

Bazı yöreler camîsizlik sebebi ile cuma namazı kılmaktan dahî mahrum. Eskiden kalma bütün camîler yıktırılmış veya şekli değiştirilerek idman yurdu ya da tiyatro salonu yapılmış.

Bu yörelerde bir camî görüntüsü, bir ezan sesi dünyaya geliş ve gidiş sebebini hatırlatan en büyük îkaz.. Bir tesellî pınarı Akif'in mısra'ını sık sık hissediyoruz:

"Bu ezanlar ki şehadetleri dînin temeli,

Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli..."

Yüzde on Yahûdî, yüzde doksan müslüman olan bir kentte iki havra var. Bir cami yok. Enflasyon, yapılmakta olan camî inşaatlarını durdurmuş durumda..

Bugün manen kırık kanatlı bir kuş gibi olan bu mazlum, muzdarip, yaralı ve yorgun gönüllü kardeşlerimize, yüreğimiz ve infakımız ne derece uzanabilecek ve bir vefa borcu ödenebilecek mı? Vefa'nın sadece İstanbul'da bir semtin adı olmadığını, onun ruhların derinliklerinde mevcûd bir haslet olduğunu düşünebilecek miyiz?

Gün bu gündür.. Himmetimiz, yüreğimiz ve duamız onlarla ne kadar beraber olacak? Ezansız ve ibadetten mahrum bir çok yörelerde İslâm'ın yeniden filizlenmesinde bir hissemiz olmayacak mı?

Azerbaycan'da yediden yetmişe noeli bilmeyen sene başı eğlencelerine iştirak etmeyen yok gibidir. Rasûlullah (s.a.v.)'in adı yeni yeni öğreniliyor.

Tedbir alınmaz ise, insanımızı Hıristiyan misyonerlerinin propagandalarına karşı korumak mümkün olmayacaktır. Bunun neticesi olarak Hıristiyan ve emsallerinin ellerine teslim olan kardeşlerimiz karşısında bizim mes'ûliyetimiz ne olacaktır?

Bosna-Hersek'te insanlık faciaları karşısında nasıl ürperiyor isek, bu manevî cinayetlerden de o derecede dehşete kapılmalıyız.

Bu topraklarda o şerefli ecdadın kanı, hayali ve tehammül-fersa îman mücadelelerinin hatıraları var. Sadr-ı A'zam Sokullu'nun Karadeniz ve Hazer'ı birleştirip bu yörenin insanını Ruslara karşı muhafaza ve emniyet altına almayı, daha o zaman tasarlamış olması ibretli bir hadi sedir.

Kafkasya da Özdemiroğlu Osman Paşa, altı sene süren Tevhîd mucadelesinden zaferlerle İstanbul'a dönünce, onu Padişah III. Murad bizzat karşılamış, taltîfen şahsı kemerini ve kılıcını takdîm etmişti. Osmanlı'ların Kafkasya'ya atfettiği ehemmiyeti gösteren tipik bir vakıadır.

Hz. Abbas (r.a.)'ın oğlu Kusem (r.a) ve Hz. Osman (r.a)'ın oğlu Muhammed (r.a)'ın kabirleri Semerkant'tadır. Medine'den fışkıran îman vecdi, onları, her şeylerini terk ederek on bin kilometre uzaklara götürmüştü. Buradaki mezarlar bizim için azim ve gayret-ı îmaniyye timsalidir. Karlı dağlar kızgın çöller, yırtıcı hayvanlar onlara engel olmamıştı. Allah (c.c.) onların bu Tevhîd mücadelelerini bereketlendirdi. İmam-ı Buharî, İmam-ı Tirmizî ve tasavvufun en büyük şahsiyetleri oralardan fışkırdı.

Tarih ibretlerle doludur...

Gırnata hükümdarı Abdullah B. Sağîr, bir milyon nüfuslu payitahtını on bin kişilik Hıristiyan ordusuna karşı koruyamadı. Alevler altında yanan Gırnata'yı kanlı gözyaşları ile seyrediyordu ki, annesi:

"- Erkekler gibi koruyamadığın memleketinin felaketi karşısında şimdi kadınlar gibi ağla!" dedi.

SAKIN Orta Asya ve Azerbaycan'ın müstakbel felaketi karşısında biz de Gırnata hükümdarı Abdullah b. Sağır'ın durumuna düşmeyelim.

SAKIN, ruh dünyamızı feyzleri ile asırlar boyu abad ve ihya eden Orta Asya bizim için bir ağlama duvarı olmasın.

Yine Endülüs'te benî Ahmer Devleti'nin reisi, Hırıstiyanlara mağlub olup kaçarken bir tepeden EI-Hamra'ya bakıp uzunca bir "Ahh!.." çekti. Hala o tepenin adı "Arab'ın Ahh Tepesi"dir.

SAKIN, bizim için Orta Asya bir "Ahh!. coğrafyası" olmasın.

Tebük seferine gidemeyen üç sahabiye Rasûlullah (s.a.v) darıldı. Gücendi. Onlara elli gün hayat zindan oldu. En yakınları dahî selamı kesti.

Bizler bugün bu Tebük seferi'nin devamında olabilir miyiz?

Bizler için bu mücadele bir cennet alış-verişi olabilir mi?

Ayet-i Kerime'de:

"Malları ile canları ile cenneti satın aldılar." buyuruluyor. Demek cennet, dünyada pazarlanıp satışa çıkarılabiliyor. Rabbim bu pazardan bir hisse nasıp eylesin.

Bizlerden beklenen bu müslüman kardeşlerimize merhem olabilmek, kendilerini bir bedenin uzvu gibi rûhumuzda hissedebilmek, himmet edip omuz verebilmektir. Onlara bir müslüman yüreğini ve gönlünü gösterebilmektir. Yarın çok geç olabilir.

Rabbim korusun, korkudan yüreklerin boğaza dayanacağı rüz-ı mahşerde SAKIN, rasûllullah (s.a.v.) bize gücenmesin.

leyla_mecnun
22.08.2010, 19:08
Gönül Aynasından
Yıl: 1994 - Ay: Ekim - Sayı:104
Sultanın sarayında birgün Çin ressamları:

"Biz, Türk ressamlarından daha ileri, daha hünerliyiz." diye bir iddiada bulunurlar. Buna karşılık Türk ressamları:

Hayır, biz daha üstünüz. Bizim hünerimiz daha ileridir" diyerek bu iddiaya karşı gelirler.

Bunu işiten sultan, ressamları imtihan etmeye karar verir. Her iki memleketin ressamları hazırlanır, birbirine nazır iki ayrı odaya çekilirler. Çin ressamları, kendilerine ayrılan odanın duvarlarını renk renk resimlerle donatırlar. Türk ressamları ise odanın karşısına gelen kendi odalarının duvarlarını sadece cilalar, ayna gibi parlatırlar. Öyle ki, Çin ressamlarının yaptıkları resimler, Türk ressamlarının odalarının duvarına daha parlak bir görünüşle aksetmektedir.

Sultan, önce Çin ressamlarının odasına girer, resimleri beğenir. Sonra da Türk ressamlarının odasına girince, aynı resimleri daha parlak, daha güzel görür ve Türk ressamlarını takdîr eder.

Böylece Türk ressamları, hiçbir resim yapmadan, sadece Çin ressamlarının eserlerini binbir hünerle cilaladıkları duvarda aksettirdikleri için daha hünerli sayılırlar.

MESNEVİ: "Sofiler, Türk ressamları gibidirler. Onların, ezberlenecek dersleri, kitapları yoktur. Yani zahiri ilimlerin muhtevası içinde sıkışıp kalmaz, onu aşarlar.

Ama, gönüllerini mükemmel cilalamışlar, istekten, hırstan, hasislikten, kinlerden arınmışlardır.

O aynanın sağlığı, berraklığı gönüldür. Gönül aynasına hadsiz, hesapsız suretler aksedebilir.

Gönüllerini cilalamış olanlar, renkten, kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste, kolayca bir güzellik görürler.

Onlar, ilmin kabuğundaki nakışı bırakmışlar, "Ayne'l yakîn" bayrağını açmışladır." (Beyit: 3492-3494)

Hz. Peygamber (s.a.) buyurur:

"Benden sonraki ümmetinı hakkında üç şeyden korkarım:

1. Heva ve hevesat sapıklığından,

2. Mide ve kadın şehvetine uymaktan,

3. İlimden sonra gaflete düşmekten..."

İlim kitabîdır. İrfan ise onun kamil ve şahsîleşmiş şeklidir. Bu sebeple ilmi irfan haline getirmeyenler, sığ ve kuru kalabilme tehlikesindedir.

Kainat, gönül gözü ile seyredildiğinde, ince gayeler ve nazenin hikmetlerin cümbüşü olduğu açıktır. Alemin bir ibretler meşheri (sergisi) olduğu kavranır. Her haliyle bu dünya, imtihan havası dolu bir îman dershanesidir.

İlahî terbiye ve idarenin hakim olduğu bu alemde, abeslerin çalkantıları içinde, nezih vasfini ziyan edenler, hakîki saadet mahrumları ve hayat öksüzleridir. Şehevatın girdapları içinde çukurlaşıp kaybolurlar.

Ahiretin zarurî zuhur ve hakîkatini bildirmek için Allah (c.c.) buyurur:

"Hayır... Bilecekler, sonra muhakkak öğrenecekler."

Peygamber göndermek, onların diliyle, ilmiyle, irşad ve ahlakıyla beşeriyyeti kemale erdirmek gibi tecellîler, hep ilahî lütuf ve ikramların tezahürleridir.

İnsan, bir kendine, bir de muhîtine alıcı ve idrak edici gözle bakınca, derhal kavrar ki;

"Açık ve zahir olan kuvvet ve saltanat karşısında ahiretten gafil yaşamak gülünç ve abes olur."

Akibetin; düşünen her idrak sahibi kolayca anlar ki; sonsuz isteklere, zevk ü safalara, gelgeç fanî sevdalara bir sınır çizmek, muhabbetleri ilahî maksada yönlendirmek, yaratılış gayesinin zaruretidir.

Cami' ve tekkelerin levhalarındaki "HOŞ GÖR YA HU", "BU DA GEÇER YA HU", "EDEB YA HU" nihayet "HİÇ" lafızları ne müthiş haîkat sinyalleri ve ihtar talimatlarıdır.

Hz. Peygamber (s.a.) buyurur:

"Eğer Allah (c.c.)'dan gereği gibi korkarsanız, gerçek bir bilgi ile eşyayı tanımaya başlarsınız.

Eğer Allah (c. c.)'ı gereği gibi tanırsanız, dualarınız ile dağlar yerinden oynar."

İmamı Gazali Hazretleri ilmin zirvesinde iken kendini anlatır:

"Aklî ve şer'î ilimlerle iştigaldeydim. Çok talebelerim vardı. Halimi düşündüm. Gördüm ki, çeşitli iptilalar ile sarılmışım. İlimdeki niyetimi düşündüm. Halis Allah (c.c.) rızası için olmayıp, makam sevdaları ve şöhretlerle karışık buldum. Yakînen anladımki, helak sahilindeyim. Uçurumun kenarındayım. Kendi kendime:

"Hadi çabuk ol, ömründen çok az kaldı. Kazandığın ilim hakîkate geçmez ise, bir aldatmacadan ibarettir. Şimdi gereksiz alakaları kesmez, engelleri kaldırmaz isen sonun ne olacak?" dedim.

O zaman bir hal oldu. Dünya ve dünyacılardan kaçmak, dünya arzuları ve Ahiret isteği arasında hayret vadisinde altı ay şaşkın, inler ve ağlar halde kaldım. Kalbim muzdarib oldu. Aczimi gördüm ve anladım. İhtiyarınını bütün sükütunu ve düşüşünü seyrettim. Devasız derde, çaresiz hastalığa duçar olan bir kimse gibi Allah (c.c.)'a yanarak, yalvararak ve sızlanarak iltica ve tazarruda bulundum. Nihayet, Neml Suresi Ayet 62'de mealen:

"Muzdar olan (sıkıntıya düşen) kimse dua ettiği zaman, onun duasını kabul edip fenalığı kaldıran..." buyurulduğu gibi, Allah (c.c.) duamı kabul buyurup kalbimi uyandırdı. İçimdeki mal, makam arzusu kaldırıldı. Hepsine yüz çevirdim.

Zikir, uzlet, halvet, mücahede, riyazet, nefsin tezkiyesi ve ahlakın mükemmelleşmesi ile meşgul oldum, îlmi yakîn ile bildim ki, Allah (c.c.)' a kavuşanlar ve hidayet yolunun yolcusu olanlar, bilhassa tasavvuf ehli olan büyüklerdir. En güzel sîret ve ahlak onlardadır. Zîra onların zahir ve batınındaki haller, peygamberlik nürundan alınmıştır.Yeryüzünde peygamberlik nürunun ötesinde bir nur yoktur.

Resulullah (s.a.):

"İçine nur giren kalp açılır ve genişler." buyurur.

"Bunun alameti nedir?" diye sorulunca:

"Fani dünyadan uzaklaşmak, ebedî olan ahiret yurduna gönül vermek ve gelmeden evvel ölüme hazırlanmaktır." buyururlar.

Sahabîden Harise (r.a.):

"Dünyanın nefsanî arzularından el etek çekince, gündüzlerim susuz, gecelerim uykusuz hale geldi. Rabbimin arşını açıkça görür gibi oldum. Birbirini ziyaret eden cennet ehli ile yekdiğerine düşman kesilen cehennem ehlini görür gibiyim." demiştir.

Sehl B. Abdulah (k.a.) a:

"Süfî kimdir?" diye sorulunca:

"Kalbi Allah (c c.) ile dolan, kaderi safa haline getiren, altın ile toprağı eşit gören zattır." diye tarif etmiştir.

İmamı Gazali Hazretleri'nin bazı nasihatları:

"Allah (c.c.)'ın verdiği nimetleri, O'nun yolunda harcamak şükür, sevmediği yerde harcamak küfranı ni'mettir."

"Bela ancak günah ve küfürdedir. Musibetler asıl bela değildir. İçinde senin bilemediğin hayırlar vardır."

"Bir sözü söyleyeceğin zaman düşün. Söylemediğin zaman mes'ul olacaksan söyle. Aksi halde sus."

"Akıllı olan kimse nefsine demelidir ki:

'"Benim sermayem yalnız ömrümdür. Çıkan her nefesin geri gelmesi mümkün değildir. Nefesler sayılıdır. Azalmaktadır. O halde gününü istikamet üzere kullanmamaktan daha büyük zarar olur mu?

Yarın ölecekmiş gibi azalarını haramdan koru.

"Tevbe ederim, ameli salih işlerim" dersen, ölüm daha evvel gelebilir. Pişman olur, kalırsın. Yarın tevbe etmeyi bugün tevbe etmekten daha kolay zannediyorsan, yanılıyorsun."

"Bir kimsenin ticareti Ahiret ticaretine mani' oluyorsa, o kimse bedbahttır. Zavallıdır. Bu, bir çömlek için altın kupa verene benzer."

İmamı Gazali Hazretleri, insanın nefsini kendi başına tanıyabilmesinin imkansızlığını şöyle îzah eder:

"Halk ve hulk kelimesi aynı kökten gelir. Temel itibarı ile biri zahirdir, diğeri enfüsîdir. İç aleme aittir.

Halk, dış duygularla idrak edilen suret, heyet ve şekil manalarına gelir.

Hulk ise, insanın dış yüzü itibarı ile bilinmez bir meçhuldür. Gerçek kimliğini ancak huyu, seciyyesi, tabiatı ortaya koyar. İnsan dış görünüşü olarak istediği kadar kendini gözlesin, bir gün iç yüzü kendini ele verir."

Nasıl dış görünüşümüzü kavramak için bir aynaya muhtaç isek, iç alemimizi, karakterimizi, huy ve temayüllerimizi teşhis ve gerektiği şekilde tedavî için de bir velînin feyiz ve telkînlerine, yani bizi terbiye edecek, kendimizle tanıştıracak bir GÖNÜL AYNASI' na muhtacız.

NitekimEfendimiz (s.a.) buyururlar:

"Mü'min, mü'minin aynasıdır."

Hakk Teala (c. c.) buyurur:

"Doğrusu, felah bulup kurtuldu, tezkiye eden (temizleyen)

(A'la Süresi, Ayet: 14)

"Gerçek felah bulmuştur, onu (nefsini) temizlikle parlatan."

(Şems Sûresi, Ayet: 9)

Mevlana Celaleddin (k.s.), peygamber mirasçısının (velînin) terbiyesine girmeyi, nefs engelini aşmanın, hakîkat ve ma'rifete ermenin zarurî bir çaresi olarak buyurur:

"Bir bıçak, kendi sapını, başka bir bıçak olmaksızın nasıl yontabilir? Sen git, yaralarını bir gönül cerrahına göster. Sen onları kendi kendine tedavî edemezsin..."

"Dünyevî duygu ve düşüncelerinin sağlığını tabibten, kişiyi sonsuza yücelten ilahî hislerin sıhhatin; de mürşidden öğren."

"İki parmağının ucunu iki gözüne koy. Dünyadan bir şey görebilir misin? Görmüyorsan bu alem yok değildir. Görmemek ayıp ve kusuru ancak nefsin uğursuz iki parmağına aittir."

"Sen evvela gözlerinden parmaklarını kaldır. Ondan sonra dilediğini gör. insan gözden ibarettir. Geri kalansa cesarettir. Göz ise ancak dostu görene denir."

"Kur'anı Kerîm'in ayetlerini, Hz. Peygamber (s.a.)'in Hadisi Şerif'lerini okumadan evvel kendini düzelt. Gül bahçelerindeki güzel kokuları duymuyorsan, kusuru bahçede değil, gönlünde ve burnunda ara..."

Mevlana (k.s.), faniliğe kavuşabilmenin sırrının mutlak teslimiyette olduğunu şu şekilde ifade eder:

"Deniz suyu, kendisine bütün ile teslim olan ölüyü başı üstünde taşır. Diri olan ve en ufak tereddüdü bulunan ise denizin elinden nasıl sağ kurtulur? Aynı şekilde "ÖLMEDEN EVVEL ÖLÜNÜZ." sırrı ile beşerî sıfatlardan soyunarak ölürsen, esrar denizi seni baş üzerinde gezdirir."

İnsanın yaratılış gayesi kulluk ve Rabbin bilinmesidir. Eşyanın ve hakikatin derinliğine inebilmenin sırrı, ma'rifet okyanusundan bir şebnemciğe olsun kavuşabilmekle başlar.

Allah (c.c.), Mevlana (k.s.) Hazretleri'nin tavsiyelerine gönül vermek, misallerinden ibret almak, O'nun sadık ikliminden hallenmeyi cümlemize nasib eylesin. (Amîn).

Buyururlar:

"Ömür, yarınlara bağlanan ümitlerle geçip gitmede, gafilcesine kavgalarla, gürültülerle, didinmelerle tükenip durmadadır."

"Sen aklını başına al da, ömrünü, şu içinde bulunduğun gün say. Bak bakalım, bugünü de hangi sevdalarla harcıyorsun?.."

"Kah cüzdanını, keseni para ile doldurmak kaygısı, kah yemek içmek endîşesi ile, bu aciz ömür geçip gitmede, verilen her nefes de eksilmede."

"Ölüm, bizi birer birer çekip alıyor. Onun heybetinden akıllıların beti benzi sararıp solmada."

"Ölüm, yolda durmuş bekliyor. Efendi ise gezip tozma sevdasında."

"Ölüm, kaşla göz arasında, onu hatırlamaktan bile bize daha yakın... Fakat gaflete dalanın aklı nerelere gitmede?.. Bilmem ki..."

Şeyh Galib aşağıdaki beytinde insanın, esmai ilahiyyenin fiilî tecellîsi olan kainatın küçüğü ve özü olduğunu, alemin esrarlı derinliklerini bir mıknatıs gibi kalbinde toplayabilecek bir GÖNÜL AYNASI kabiliyyetinde bulunduğunu ne güzel ifade eder:

"Hoşça bak zatın kim-zübdei alemsin sen,

Merdüm-i dîde-i ekvan olan ademsin sen..."

(Gönül güzü ile bak kendine. Yaratılanların özüsün sen. Kainatın göz bebeği olan ademsin sen.)

leyla_mecnun
22.08.2010, 19:11
Leyla'yı İncitirsin
Yıl: 1994 - Ay: Ağustos - Sayı: 102
Bir gün Mecnun hasta olup yatağa düşer. Tedavî için bir doktor çağırırlar. Doktor "Damardan kan almak gerek'" diyerek Mecnun' un kolunu bağlar. Tam iğneyi batıracağı sırada Mecnun bağırır;

"-Ey doktor, bırak! Ücretini al ve git. Bu hastalıktan öleyim, zararı yok. Vazgeç kan almaktan. "

Doktor Mecnun'a

"-Sen çöllerde kükremiş arslanlardan korkmuyorsun da koluna bir iğne batmasından mı korkuyorsun?" diye sorar.

Mecnun'un cevabı şu olur;

"-Ben neşterden korkmuyorum. Benim vücudum, varlığım Leyla ile doludur. Korkarım ki benim kolumu yararken Leyla'yı incitirsin, işte ben bundan korkuyorum."

MESNEVİ: "-Varlığımdan bir addan başka bir şey kalmadı. Ey güzelim, vücudumda senden başka bir varlık yok. Bu sebeple sirke, bal denizinde nasıl yok olursa, ben de sende öyle yok olurum." (Beyit 2023-2024)

Vahdeti yalnız kendine münhasır bırakan Cenab-ı Allah (c.c.) bütün mahlukatı çift olarak yaratmıştır. Müspet ilmin ancak yakın zamanda tespit edebildiği bu çift yaratılış keyfiyeti, bize on dört asır evvel muhtelif ayetlerle bildirilmiş, insanlığa bir ilim armağanı olarak sunulmuştur. Beşer idrakinin ve zevkinin ötesinde bir gelin odası hassasiyeti ve itinası ile döşenen bu Kainat, zerrelerin, tanelerin, hücrelerin, bitkilerin, hayvanların insanların ve maddenin, hatta atom içindeki elektron ve proton gibi esrarlı unsurlara kadar bütün eşyanın karakterlerine göre hususî ve acayip bir izdivaç kanununa tabi kılınmıştır. Yasîn Süresi'nde (Ayet 36) "O Sübhan ki, toprak mahsullerinden, kendilerinden ve bilmediklerinden eşler yaratmıştır" buyurulur. Lakin en zahir ve bediî imtizaçları ihtiva eden eşlik kanunu, kemalini insanda bulmuştur. Allah (c c) aile müessesesinde düşünenler için bir çok hikmetlerin gizli bulunduğunu beyan eder. Rum Sûresi, Ayet 21:

"Sizlere kendilerinizden eşler yaratması -O'na sığınmanız için-ve aranızda muhabbet ve merhamet tesis etmesi O' nun ayetlerindendir. Bunları düşünen zümre için muhakkak ki ibretler vardır.."

Evlenecek iki yabancı kişinin bir kader programı ile bir araya gelmesi, aralarında teessüs eden muhabbet ve merhamet münasebetleri cidden düşünülecek ilahî kudret tezahürlerini ihtiva eder. Bütün mahlukat manzumesi içinde, canlı-cansız, zıt ve mukabil olanların, birbirlerine karşı teveccüh ve alakaları bir aynileşmedir. Yani vahdet, temayül ve arzunun eseridir. Zira, hepsinin aslı aynıdır. Bütün bir kesret aleminin tekrar vahdet' e inkılâp etme meyli eşyanın tabîatında mevcuttur. Varlıklar kemalini insanda bulur. Muhabbetin mevzuu ne kadar mükemmel ise onda ki kemal ve yakıcılık da o nispettedir. Çiftlerin cismaniyet ve rühaniyet ile, ilahî lezzetleri teneffüs etmesi, onları ilahî rabıta ve muhabbetle Hakk Teala"ya müteveccih ilahî derinliğe ve hakîkat yolculuğuna götürür. Hilkatin ibret ve hikmetlerine müstağrak kılar Leyla seneler sonra Mecnun' un yanına gelir, Mecnun onunla alakalanmaz Leyla:

"-Benim için çöllere düşen sen değil miydin?" der.

Mecnun: "izafî ve gölge olan Leyla aradan çıktı ve eridi "diye karşılık verir.

Mecnun' un hayatının gayesi olan Leyla, ilahî muhabbete bir basamak teşkil etmiştir. Mecnun, hakîkatini aradığı ilahî muhabbet aleminde yerini bulunca, hayatındaki Leyla'nın rolü bitmiştir.

Mesnevi hikayelerinde geçen Leyla, sonunda ilahî muhabbete dönen ve kişiliğini Hakk' la aynileştiren ilahî aşkın sembolüdür. Diğer bir ifadeyle Leyla, gönülleri mecnun eden, fizikî iradeyi sıfırlandıran ilahî bir aşk ufkudur. Bu bakımdan Leyla'lar ile başlayan muhabbet macerası Mevla'da sükun bulur.

Leyla nihayet sıradan bir insandır. Aşığını adı Kays iken Mecnun (deli) olarak dillere destan eder. Fakat o ma'şuk, Leyla değil de, Kainatın varlık sebebi ve Allah (c.c.)'ın "habibim" hitabına mazhar bir varlık olursa kim bilir aşık ne hale gelir.

Şimdi bir kaç misal ve bir kaç mısra ile bunu tebarüz ettirelim. Mevlana (k.s.)'dan bir menkıbe ile başlayalım. Mevlana murîdesi Gürcü Hatun'un paşa olan beyi Kayseri'ye ta'yin olur. Gürcü Hatun, Selçuklu sarayının meşhur ressam ve nakkaşı Aynü'd-Devle'yi Mevlana' ya gizlice resmini çizip kendisine getirmesi için gönderir. Ressam gafilane huzura çıkıp vaziyeti Mevlana' ya anlatır. O da mütebessim bir şekilde:

"-Sana emredileni arzu ettiğin şekilde yerine getir" der. Ressam çizmeye başlar. Fakat, her çizdiğinde kağıttakini ayrı, karşısındakini ayrı görür. Tam yirmi adet kağıt eskitir. Sonunda da aynı netice olur. Ressamın san'atı kendi çizgilerinin içinde kaybolur. Mevlana' nın ellerine kapanır.

- "Bir dînin velîsi böyle olursa, kim bilir nebîsi nasıl olur?" diyerek, heyecan ve dehşet içinde kalır.

İmam Malik (r a), Rasûlullah (s a v) ile aynileşmenin vecdi içinde yaşadı. Medîne-i Münevvere' de hayvan üzerine binmedi. Def'-i hacete çıkmadı. Ravza' da imam iken hep kısık sesle konuştu Devrin halîfesi Ebû Cafer Mansur yüksek sesle konuşunca; "Ya Halîfe' Bu mekanda sesini kıs. Allah'ın (c.c.) ihtarı senden çok faziletli insanlar üzerine indi" buyurdu. Hucûrat Süresi, Ayet 2:

"Ey îman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamberle yüksek sesle konuşmayın, yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir."

Yine İmam Malik Hazretleri, kendisine zulmeden Medine valisine hakkını helal etmiş.

"Mahşerde Rasûlullah (sav) torunu olan bir zata davacı olmaktan haya ederim" buyurmuştur. Üstad Es'ad Erbili Hazretleri Rasûlullah'a (sav) olan ateşi içinde yanışım ne güzel takdîm eder "Ne mümkün bunca ateşle şehid-i ışkı gasil etmek, Cesed ateş kefen ateş hem ab-ı hoş-guvar ateş." (Bu kadar ateşle aşk şehîdini yıkamak mümkün mü? Ceset ateş, kefen ateş, şehîdi yıkayacak hoş tatlı su dahî ateş kesilmiş)

Azerî şairi Fuzuli ise meşhur Su Kasîdesi'nde "Saçma ey göz eşkden gönlümdeki yare su Kim bu denli tutuşan odlare kılmaz çare su"

"-Ey gözüm, yaşlarını dökme, sînemdeki ateşi söndüremezsin" der.

l. Ahmed Han, Rasûlullah (sav)'ın nalinlerinin maketini yaptırıp, kavuğunun üzerine asarak tedaîsinden feyz almaya çalışmış.

"Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i pakini ol Hazret-i Şah-ı rusülun..." mısralarını döşemiştir.

Cihan imparatoru Yavuz Sultan Selim Han, kendisini Rasûlullah'ın hakîkatine eriştirecek bir veliyi dünyada ki bütün ölçülerin üzerinde görüp "Padişah-ı alem olmak bir kuru kavga imiş, Bir veliye bende olmak cümleden a'la imiş: "diyerek bir Allah (c.c) ve Rasülullah (sav) dostuna yakınlaşabilmenin önem ve hasretini belirtmiştir.

Altmış üç yaşında kendisine mezar gibi bir yer kazdırıp hayatını ve ibadetlerini orada idame ettirerek "Bu yaştan sonra bana toprak üstünde gezmek haramdır" diyen, büyük aşk ve vecd kahramanı Seyyid Ahmed Yesevî, bu aynileşme yolunda abideleşenlerden biridir. Yaşadığı toprağa teberrüken "Hazret-i Türkistan" denmiştir. Veysel Karanî'ye Rasûlullah (sav )'ın Uhud'da bir dişinin kırıldığı haberi gelince, hangisinin kırıldığını bilmediği için bütün dişleri kendisine yabancı oldu. Hepsini söktürüp, aynileşmenin sırrını bozacak o meçhul dişin sıkletini atarak ferahladı.

Dinaroğulları'ndan bir kadının Uhud'da, zevci, kardeşi ve babası şehid oldu. Üçünün de şehid olduğu bildirilince "Siz bana Rasûlullah (s.a.v)'ı gösterin O'nu göreyim" dedi. Kendisine Rasûlullah (sav) gösterilince de "Ya Rasûlallah! sen sağ olduktan sonra, her felaket bana hiç gelir" dedi.

Çok stresli bir hayat yaşadıktan sonra Müslüman olup, huzur ve sükunete kavuşan Hansa Hatun, kendisine Kadisiye Harbi'nde dört oğlunun şehid düştüğü bildirilince, büyük bir îman olgunluğunun vecdi içinde.

"İslam" ın bir zaferi için dört oğlum da feda olsun diyerek dört şehid anası olmanın sevinci içinde Allah'a (c.c.) şükretti. Bezm-i alem Valide Sultan ise "Muhabbetten Muhammed oldu hasıl, Muhammed'siz muhabbetten ne hasıl.." buyurarak, ruhun,gıdasının ancak Rasûlulah (sav) muhabbetinden olduğunu ne güzel ifade eder.

Rahmetli Hocam Yaman Dede, derste Mesnevi mısralarını şerh ederken billur bir havuz gibi olan göz çukurlarına damlalarını akıtır.

"Gönül hu n'oldu şevkinden boyandım Ya Rasûlallah. Nasıl bilmem bu hicrana dayandım Ya Rasûlallah.

Firak ağlar, visal ağlar, ezel mesrurun olmazsa,Cemalinle ferah-nak et ki yandım Ya Rasûlallah." derken, derin, mehtaplı bir gece gibi sîması ışık saçardı.Tarih boyunca peygamberler ve evliya, îmana ait tekamül akışlarını zirveleştiren, fıtratta ki kudsî neş'eleri olgunlaştıran meş'alelerdir.

Fertler bu olgunluğa, ruhî ülfet ve Hakk dostları ile aynileşmek neticesinde ererek, ölmezlik sırrının ilahî kalemle tezyin edilmiş şehadetnamelerine kavuşurlar.

İnsanın Rasûlullah (s.a.v) ve O'na götüren bir Allah dostu ile aynileşmesi, Rasülullah (s. a.v) ve O'nun dostunun sadrından ve gönül dünyasından bir hisse nasîb alabilmesi, kendini O'na ma'kes bulması ile mümkündür.

Hace Ubeydullah Ahrar'ı bir an şiddetli bir üşüme alır.

Şiddetle titrer Ateş yakıp ısıtmaya çalışırlar. O anda kendisi ile aynileşen bir müridi soğuk su dolu hendeğe düşmüş, titreyerek kapıdan içeri girer Hemen kurulayıp ısıtırlar. O ısınınca,Ubeydullah Ahrar Hazretlerinin üşümesi de bir anda biter. Bayezid-ı Bistamî ilahî muhabbetten o kadar hassaslaşır ve incelirdi ki yaradandan ötürü yaratılanlardan birinin ızdırabını sinesinde hisseder ve muzdarib olurdu.

Bir gün önünde bir merkebi öyle dövdüler ki hayvanın arkasından kan boşandı. O anda Bayezid-ı Bistamî Hazretlerinin de baldırlarından kan sızmağa başladı.

Bülbül tegannî ederken karşı dağdan ayrı ses gelmez. Ne kadar ülfetimiz var ise, yakınlığımız da o kadardır.

Hz. Ali (r.a.)'a bir kimsenin kendisini çok fazla sevdiğinden bahsederler. Hz. Ali (r.a) "Doğru" der.

'Benim onu sevdiğim kadar o beni sevmektedir" buyurur. Yani, ruhî aynileşme, fizikteki birleşik kaplar misalinden gayrı değildir.

Muhakkak ki insan, Rasülullah (sav) karşısında, ilahî ürperişlerini ve bediî duygularını hissettiği, ruhunu dış dünyaya ait bütün çizgilerden boşalttığı vakit, O'nunla aynileşme yolundadır. Rüştünü ikmal etmiştir.

O'nu tam manası ile kimse ta'rif edemedi. Yaradılışını tanıyamadı. Cebrail (a.s) dahî sidre-i muntehada:

Ben son hududundayım, Sen devam et'' dedi. Her sahabî istidadı nispetinde Rasülullah (s a) hissedebilirdi. Kendi vecdinin penceresinden onu seyrederdi. Hz Aişe "Rasülullah' ın (s a) siması o kadar parlar ve nur sarardı ki ayın on dördünden daha parlak olurdu. Karanlıkta iğneye ipliği onun aydınlığında geçirirdim" buyurur.

En çok O' nu kendinde hisseden ve hakîkat-ı Muhammediyye' ye nail olan Ebübekir (r a) oldu. Ve bu muhabbet yangınının içinde, sînesinden gelen kavruk ciğer kokusu ile yaşadı. Son anlarında da Fahr-i Kainat Efendimiz (sav) "Bütün kapılar kapansın, yalnız Ebübekir 'in ki kalsın" buyurdu.

Hz. Mevlana (k.s)

''İki dünya bir gönül için yaratılmıştır. Sen olmasaydın bu Kainatı yaratmazdım" hadîsinin manasını düşün" buyurur...

leyla_mecnun
22.08.2010, 19:11
Bu Akşam Hindistan'da
Yıl: 1994 - Ay: Temmuz - Sayı: 101
Hazreti Süleyman (a.s.)'ın sarayına bir kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer. Nöbetçilere, hayatî bir mes'ele için Hz. Süleyman (a.s.)'la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır. Hz. Süleyman (a.s.), benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar:

- "Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana... " Adam telaş içinde:

- "Bu sabah karşıma Azrail (a.s.) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı.

- "Peki ne yapmamı istiyorsunuz?" Adam yalvarır.

- "Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı Süleyman (a.s.)! Sen her şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emret de beni buradan ta Hindistan'a iletsin O zaman Azrail (a.s.) belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden!"

Hz. Süleyman (a.s.), adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve "Bu adamı hemen al, Hindistan'a bırak1" emrini verir. Rüzgar bu... Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan'da uzak bir adaya götürür. Öğleye doğru Hz. Süleyman (a.s.) dîvanı toplayarak, gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, dîvanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır.

- "Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun" der. Azrail (a.s.) cevap verir.

- "Ey Dünyanın ulu sultanı. Ben, o adama öfkeyle, hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu, burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah (c.c.) bana emretmişti ki:

- "Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan'da al" Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan da olamaz. Bu nasıl iştir, diye hayretlere düştüm.İşte ona bakışımın sebebi bu idi "

MESNEVÎ: Kimden kaçıyoruz? Kendimizden mi? Bu hayalî bir şey... Kimden kapıp kurtarıyoruz?.. Allah (cc )'dan mı? Ne boş hayal!.. Dünya, Allah (cc )'den gafil olmaktır... Dünya, para pul, kadın, giyim-kuşam, ticaret değildir.Bunu bil... " (Beyit 970-971)

Cenab-ı Hakk, Nebe Süresi, ayet 6'da şöyle buyurmuştur:

"Biz yeryüzünü bir beşik yapmadık mı?"

Yeryüzünün muayyen merhalelerden sonra,cidden maddî ve manevî beşik haline sokulması ne enteresan bir manzaradır.Beşeriyeti bir müddet zevk u safa aleminde sallayan, sonra ebediyete doğru uykuya salan Dünya, hem fanî, hem bakî alemin beşiğidir. Dünya beşiği ki, bir yandan üzeri, bulutların akşam ve sabah rengi, ahengi, iklim ve cümbüşü, diğer yandan da sürur ve dramları ile donatılmıştır.

Fanîliğe ve hikmetlerine nüfuz edebilen veya edemeyen, ebedî azamet hissedebilen veya hissedemeyen herkes , sonunda ahiret beşiği olan kabre düşer.

Nihayet, herkes dünya ve kabir hatıraları ile mahşer sabahında uyandırılır.

Şu halde Dünya, hayatı ve mematı ile tam bir ahret beşiği olarak tertiplenmiştir. Şair ne güzel söyler:

"Seni annen doğurup attığı gün Dünya' ya ağlıyordun,

Bütün alem gülüyordu bir yanda,

Şimdi öyle bir ömür sür ki, ölürken gülesin,

Çağlasın göz yaşı halinde cihan arkandan."

Hakîkaten insan cismaniyet bakımından önce bir tabiat unsuru olarak topraklarda, bir müddet babanın sulbünde, sonra bir annenin karnında, ve nihayet kollarında, bir zaman da ebeveynin kalbinde bir ömür sallanır durur.

Dünya beşiğinden kabir beşiğine tevdi olunarak kıyamet ve ahiret yolculuğuna çıkartılır.

Koca dünya, uzun seneler, kız çocuklarının oyuncak bebeklerini bir oyuncak beşikte sallayıp ninniledikleri gibi, insanoğlunu esen kader rüzgarına göre sallar durur.Gerçekten dünya, Ahiret'in sonsuzluğu karşısında bir beşikten başka nedir?

Bu tekamül beşiğinin menfilikleri ve abesleri içinde sallanıp da, îman olgunluğunu elde edemeden dünya'nın medd ve cezirleri içinde boğularak, hilkatin sırrından habersiz kalanlara ne yazık!

Bu gafletin en bariz bir tezahürünü Mekke'nin zavallı Kureyş cahillerinde görüyoruz.

Fahr-i kainat efendimizi, kendileri gibi etten bir kalıp olarak görüyorlar ve: "Baksanıza! Bir öksüz ve ümmî! Biz büyükler ve eşraf takımı dururken ortaya atılıyor. Göklerden kendisine haberler geldiğini öldükten sonra tekrar dirileceğimizi söylüyor... "Bu ne tuhaf şey" tarzında dedikodular yapıyorlardı. Amcası dahi: "Ben her şeyi biliyorum, fakat, Kureyş kadınları beni ayıplarlar " diyordu.

Heyhat! Uyuyanların uyuyanlardan alış-verişi ne olabilir? Ehl-i gafletin Dünyası, çocukların gözlerini bağlayarak oynadıkları "körebe" oyunundan başka nedir? Hakîkate âmâ kalpler, nebilerin, velîlerin kendilerine uzattıkları can kurtaran simitlerine, nefsanî ve behîmî arzularına ters düştüğü için itiraz edegelmiş ve bîgane kalmışlardır. Ölümden uzak bir hayal dünyasını imar etmeye alışmışlardır. Sineklerin teressübat üzerinde neşelendikleri ve gıdalandıkları gibi, zift dolu dünyalarında sefaletlerini saadet görmenin garipliğinde diri ölüler olarak, cesetlerinin hammallığı içinde yaşarlar ve erirler. Sırtları toprak bilmeyen zorbalar ve muhterisler, yerlere serilmiş yatarlar. Dünyanın oyuncaklarından kurtulup gönül iklimine girenler için ölüm, hakîkî hayatın doğum noktasıdır. Ölüm, gölgeler aleminden aslî aleme bir intikaldir.

Sehl Bin Abdullah (r. a. )'dan rivayet edildiğine göre:

"İnsanlar uykudadır. Ölümle uyanırlar ve nedamet duyarlar. Pişmanlıkları kendilerine hiç bir fayda vermez" buyrulmuştur.

Bu sebeple, salihler ve arifler nefeslerini bir bir ömür tesbîhi haline getirerek hakîkate yaklaşırlar. Vücudlarını müşterek bir ölüm talimi içinde nurlandırarak fanilikten sıyrılırlar. Herkes değişik bir yerde ve değişik bir uykuda iken onlar, farklı bir tecellîde olurlar.

Her gecenin zaman nöbetini gündüze devretmesi, bizi pembe bir fecrin sabahına bağlar. Devamlı sünnetullah mucibince, gece gündüze, gündüz geceye inkılab eder. "Hayat, iki gün ve bir geceden ibarettir." teranesinin hakikati; belki de dünya alemi fanî bir gün; kabir, muvakkat bir gece,fecri ise, ebedî ahiret günü, hakîkat sabahı anlamındadır.

Hayatı gün ve gece periyodu içinde görmek, ayrı bir ibret levhası değil mi?

Şayet ölümden kaçmak ve korkmak icab ediyorsa, akşamlar yaklaşırken korkularla titrememiz lazımdır.Halbuki, gecelerin esrarına dalarken içimizden bir korku geçirmiyoruz.Çünkü, sabahın gelmesi bir hilkat kaidesidir, ilahî bir tanzimdir.

O halde, ölümün koynundan da bir hakîkat sabahına kalkılmasının tabii görülmesi lazımdır.

Zaman şeridinden düşen her anın bizi hakikat sabahına yaklaştırmasını, Ayet-i Kerîme ne güzel ifade eder: "Kime uzun ömür verirsek, biz onun yaratılışını (gençliğini ve güzelliğini) bozar, beli bükük hale getiririz. O kimseler bunu idrak etmez mi? (Yolculuk ne tarafa?) (Yasin Süresi Ayet 68). Bir hakîkat mütefekkirinin ifadesiyle dünya Akıl sahipleri için seyr-i bedaî (ilahî tecellî, tanzim ve san atla lezzetlenme) ahmaklar için de yemek ve şehvetten ibarettir.İnsanoğlunun, freni patlayan bir araba gibi akan ömür takvîmine, ecel fırtınalarına, sonbahar hazanlarına lakayt kalarak, bu alemde alık ve abus bir heykel donukluğu içinde seyretmesi, fanî ihtiraslar uğruna demir kapılara yumruk vurması, koynuna gireceği toprak macerasından korkup kaçması, adî bir madde üzerinde hayatını sürdürmesi, insanlık haysiyetiyle ne derece kabil-i teliftir! Kainat kitabının hulasası, fatihası ve bütün esmanın tecelliyatı olan insanın bu nizamda ki yeri, ruhanî ve manevî gıdalarla beslenip hilkatin nüsha-ı kübrası ve kamil bir zubdesi olmak değil midir?

Hayat çarşısının en asîl giysisi kefen, bütün fanî alış-verişlerin iptal noktası değil midir?

Yaz bulutu halinde geçen Dünya hayatı ahiret endişesi olmadan yaşanıyor ise, bu, gündüzü akşamsız telakkî etmekten başka nedir?

Hakk Teala buyurur:

Ey insanlar! Allah'ın (c.c.) va'di elbette ki haktır. Sakın Dünya hayatı sizi aldatmasın. Hileci şeytan, Allah (c.c.) a karşı sizi kandırmasın. (Fatır Süresi, Ayet 5)

Son sözü Hz. Mevlana (k.s.)' a bırakalım O buyurur.

Teni besleyip geliştirmeye bakma, çünkü o sonunda toprağa verilecek bir kurbandır. Sen gönlünü beslemeye bak. Yücelere gidecek, şereflenecek odur.

Cesedine yağlı, ballı şeyleri az ver. Çünkü tenini besleyen, nefsanî arzulara düşüyor ve sonunda rezil olup gidiyor.

Ruha manevi gıdalar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış, ruhî gıdalar sun da gideceği yere güçlü, kuvvetli gitsin.(Divan-ı Kebir, cild 2, numara 823)

leyla_mecnun
08.07.2011, 22:55
Osman Nuri Topbaş







Hayâ, Yalnız Hayır Getirir


Rasûlullah (s.a.v.) bir gün zekât olarak toplanan koyunların yanına gitmişti. Koyunların yanında, onlara bakmak üzere ücret mukâbili tutulmuş olan bir çoban bulunuyordu. Efendimiz (s.a.v.), çobanın orada yarı çıplak vaziyette dolaştığını görünce hemen yanına çağırdı ve: "‒Bizim için kaç gün çalıştın, bizde ne kadar alacağın var?!" diye sordu.
(Peygamber Efendimiz'in bu suâli üzerine) işten uzaklaştırılacağını anlayan çoban, büyük bir endişe içerisinde:
"‒Niçin yâ Rasûlâllah? Yoksa hayvanların bakımını ve gözetimini güzel yapamıyor muyum?" diye sordu.
Allah Rasûlü (s.a.v.) ise, (îmandan bir şûbe olan hayâ hakkındaki hassâsiyetini şu sözleriyle ifâde etti):
"‒Hayır, ondan değil! Lâkin ben, aramızda çalışan insanların yalnız kaldıklarında bile, Allah Teâlâ'dan hayâ eden kişiler olmasını arzu ediyorum! Yalnız kaldığında Allah Teâlâ'dan hayâ etmeyen kişinin yaptığı işi istemiyorum!" (Bkz. Beyhakî, Şuab, X, 196/7370; Mervezî, Tâzîmü Kadri's-Salâh, II, 836)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir diğer hadîs-i şerîflerinde de bu hassâsiyete şöyle dikkat çekmişlerdir:
"İnsanlar tarafından görülmesini istemediğin bir şeyi, yalnız kaldığında da yapma!" (http://www.sebnemdergisi.com/Dergi.php?Islem=Makale&No=d077s020m1#_ftn1) Zira "Allah, kendisinden hayâ edilmeye, insanlardan daha lâyıktır." (Ebû Dâvud, Hammâm, 2/4017)
Tesettür ve onun mânevî sâikı olan edep ve hayâ, insana âit bir keyfiyettir. Diğer mahlûkat için edep, hayâ ve örtünmek mevzubahis değildir. Ayrıca örtünmek, fıtrî bir kulluk edebidir. Nitekim Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havvâ'nın, cennette başka insanlar olmadığı hâlde hayâ edip telâş içerisinde yapraklarla örtünmeye çalışmaları, bu keyfiyetin insanoğlunun fıtratında bulunan en köklü vasıflardan biri olduğunun göstergesidir.
Unutulmamalıdır ki, her kadın ve erkek, şahsiyet ve vakârını ancak tesettür ve hayâ sâyesinde koruyabilir. Zira erkek, tesettüre dikkat etmesiyle bir şahsiyet tevzî ederken, hanım da örtüsüyle karşısındakine zarâfet ve nezâket hissi verir. Bu sebepledir ki, tesettür ve iffetini zâyî eden kimseler, insanlık şahsiyet ve haysiyetine vedâ etmiş olurlar.
Hayâ ve iffet, insanı ahlâka aykırı her türlü fenâlıktan koruyan ve onu kötülüklerden ayıran bir perdedir. O perdeyi yırtan bir kimse, günah bataklığında boğularak perişan olmayı peşinen kabûl etmiş ve ebedî saâdetten mahrum olmuş demektir. Zira Hazret-i Ömer (ra)'ın buyurduğu gibi; «Hayâsı gidenin kalbi ölür.» Zâhiren canlı, lâkin mânen ölmüş bir kalp ile de Cenâb-ı Hakk'a yaklaşmak aslâ mümkün değildir.
Bişr-i Hâfî Hazretleri negüzel buyurmuştur:
"Her şeyin kendine yakışan bir zîneti vardır. Hayânın zîneti de günahları terk etmektir."
Kadın ve erkek, yaratılış itibârıyla birbirinden farklılık arz ettiğinden, kadın ve erkeğin tesettürleri de birbirinden farklıdır. Zira kadın, erkeğe göre yaratılıştan câzibelidir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hakk'ın emri olan tesettürden uzaklaşarak, kendisini topluma bir nevî deşifre ettiğinde, nezâket ve zarâfeti zaafa uğrar. Annelik vasfı ve nesli koruma husûsiyeti zarar görür. Bu bakımdan onun câzibesi, tesettür emri ile yalnız efendisine tahsis edilmiştir. Çünkü kadın ve erkek arasında neslin devâmı için birbirlerine karşı değişmez bir fıtrî temâyül mevcuttur ki, tesettür emrine riâyet edilmediği takdirde bu meyil, toplumda ilâhî hudutları çiğnemek gibi tehlikeli bir ahlâkî çöküntüye sebep olur. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın:
"Zinâya yaklaşmayınız!.." (el-İsrâ, 32) emr-i ilâhîsindeki nüktelerden biri de; "Tesettüre riâyetsizlikle zinânın yolunu açmayınız, ona imkân hazırlamayınız!" demektir. Zira uçurumun kenarında gezen bir kimsenin, her an için oradan aşağıya düşme ihtimâli söz konusudur.
İslâm, zâhiren câzibesi olmayan bir kadına da tesettürü emretmiştir. Yani "Bu kadın, başını, kolunu ve ayaklarını açsa da açmasa da bir şey fark etmez, zâten dikkat çekici değildir." denilemez. Burada kadının, tesettürle kadınlık vakârının korunması esastır. Nitekim tesettüre riâyetsizlik etmenin neticesini gösteren şu hâdise ne kadar ibretlidir:
Hazret-i Âişe (r.anha)'nın yanına, Şamlı kadınlardan bir grup gelmişti. Hazret-i Âişe:
"-Sizler herhâlde, hanımları hamamlara giren (orada tesettüre dikkat etmeyen) bölgedensiniz!" dedi. Kadınlar; "Evet!" diye cevap verdiler. Hazret-i Âişe:
"-Ama ben, Rasûlullâh (s.a.v.)'in; «Elbisesini evinin hâricinde bir yerde çıkaran (yani tesettüre dikkat etmeyen) her kadın, mutlakâ Allah ile kendi arasındaki perdeyi yırtmış olur.» buyurduğunu işittim." dedi. (Ebû Dâvûd, Hammâm, 1/4010; Tirmizî, Edeb, 43/2804)
Îmânı yüceltip kemâle erdiren hayâ, takvânın ayrılmaz bir parçası, iyilik ve güzelliklerin anası, akl-ı selîmin ayrılmaz bir cüz'ü, Cenâb-ı Hakk'ın muhabbet ve rızâsını kazandıran bir vasıftır.
Bu sebeple bir kul, her hâl ve ahvâlde hayâ üzere davranmalı ve tesettürüne son derece dikkat etmelidir. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere en mühim tesettür, "takvâ elbisesi" (http://www.sebnemdergisi.com/Dergi.php?Islem=Makale&No=d077s020m1#_ftn2) ile olandır. İnsan, bütün kulluk vazifelerini, ancak bu takvâ elbisesini üzerinde taşıdığı müddetçe gönül huzuru içerisinde îfâ edebilir.
Bu husustaki hassâsiyeti, örtünme çağına gelmiş genç bir kızdan daha hayâlı olan Âlemler Sultânı Efendimiz'in yetiştirdiği sahâbîlerde de görmek mümkündür. Nitekim Hazret-i Ebû Bekir (ra) bir defâsında önündeki topluluğa şöyle hitap etmiştir:
"Ey müslüman cemaati! Allah u Hazretleri'nden hayâ ediniz! Canımı kudret elinde bulunduran Zât-ı Zülcelâl'e yemin ederim ki, ben Rabbimden hayâ ettiğim için, kimsenin olmadığı sahrâda tuvalete giderken bile elbisemle iyice bürünürüm." (Ebû Nuaym, Hilye, I, 34)
Hayâ duygusundan mahrum olmak, insan için en büyük bir felâkettir. Zira hadîs-i şerîfte; "Hayâ ve îman bir aradadır. Biri gittiğinde diğeri de gider!" (Süyûtî, I, 53) buyrulması, hayânın olmadığı yerde îmandan söz etmenin de mümkün olmadığını göstermektedir. Hayânın bu yüksek değerini göstermesi açısından Mâlik bin Dinar Hazretleri'nin şu sözleri ne kadar dikkat çekicidir:
"Allah Teâlâ bir kalbi, kendisinden hayâyı gidermekle cezalandırdığı kadar hiçbir şeyle cezalandırmamıştır."
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir hadîs-i şerîflerinde hayâ eksikliğinin kulu nasıl helâke sürüklediğini şöyle beyan etmişlerdir:
"Azîz ve Celîl olan Allah, bir kuldan nefret edince ondan hayâyı çekip alır. Hayâyı ondan çekip alınca da onunla sadece nefret edilen kişiler karşılaşır. Sonra ondan emanet vasfını çekip alır. Ondan emanet vasfını çekip alınca rahmetini de çekip alır. Rahmetini ondan çekip aldığı zaman, İslâm bağını da ondan söküp almış olur. İslâm bağını ondan aldığı zaman, artık onunla azgın şeytandan başkası karşılaşmaz."(Süyûtî, el-Câmiu'l-Kebîr, 1/31; Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7734)
Şâir ne güzel söylemiş:
Hayâ; nâmus ve îmâna delildir.
Hayâsız dâimâ hor ve zelildir.
Velhâsıl, insanlığın ziyneti olan hayâ ve bunun bir neticesi olan tesettür, sahibini -cinnîlerin tasallutu da dâhil- pek çok kötülükten muhâfaza eden mânevî bir kalkandır. İnsanın, Allâh'a ve Oʼnun kullarına karşı vazîfelerini hakkıyla yerine getirmesini temin eden bir fazîlettir. Hayânın kazandırdığı en büyük fazîlet ise, edeptir. Nitekim Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurmuştur:
"Aklım, kalbime; «Îman nedir?» diye sordu. Kalbim ise aklımın kulağına eğilerek dedi ki: «Îman, edepten ibârettir!»"
Yâ Rabbi! Engin lûtf u kereminle bizlere hidâyet, takvâ, iffet, hayâ ve gönül zenginliği ihsân eyle!
Âmîn...

leyla_mecnun
08.07.2011, 22:56
Osman Nuri Topbaş







Gündüzü Karanlık Olanları Ara


Cömertliğiyle meşhur olan Hâtem-i Tâî'nin, tıpkı kendisi gibi kerem sahibi bir annesi vardı. İsmi Utbe bint-i Afîf idi.Şiir söyleme kâbiliyetiyle de meşhur olan bu hanım, aynen oğlu gibi, kendisine ihtiyacını arz etmek için gelen hiç kimseyi eli boş göndermeyen, merhamet ve şefkat ummânı bir gönle sahipti. O, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine ihsân ettiği mal ve mülk ile insanlara devamlı infakta bulunur, yemek yedirir, kendisi için bir şey biriktirmeyip varını yoğunu muhtaçlara ve misafirlere ikram ederdi. Bu şekilde hareket etmek, onun gönül dünyası için vazgeçilmez bir lezzet hâlini almıştı.
Lâkin onun engin gönül âleminden bîhaber olan erkek kardeşleri, kendi aralarında istişâre ederek, onun hakkında "Malını israf edercesine çok dağıtıyor. Böyle giderse malı bir gün tükenecek ve nihâyet kendisi de perişan olacak!" hükmüne vardılar. Kendi akıllarınca buna mânî olmak ve kız kardeşlerini cezalandırmak için de malını haczederek, onu şahsî malı üzerinde tasarruftan tamamen alıkoydular. Böylece bir müddet mahrûmiyet içinde yaşattılar. Tâ ki, bir sene geçtikten sonra:
"Yaşadığı bunca yokluk ve mahrûmiyetten sonra, artık hesapsızca dağıtmaktan vazgeçmiştir herhâlde!.." düşüncesiyle malından 100 kadar deveyi kendisine teslim ettiler.
Bu esnâda Utbe bint-i Afîf'in yanına gelen bir hanım, cömertliği tabiat-ı asliyesi hâline getirmiş olan bu asil hanımefendiye, kendisinin ihtiyaç içerisinde olduğunu büyük bir mahcûbiyetle arz etti. Bunun üzerine Utbe bint-i Afîf de tarihe nakşolan bir mertlikle:
"-Evet, bundan böyle hiçbir muhtâcı geri çeviremeyecek kadar yoksulluğun acısını tattım. Cenâb-ı Hakk'ın ihsânı olan malımı dağıtamamanın büyük hüznünü ve derin acısını çektim!.." diyerek kendisine teslim edilen yüz devenin büyük bir kısmını ona verdi ve gönül huzuru içerisinde şu sözleri söyledi:
"-Hayatım hakkı için, infâk etmekten mahrum kalmak beni öyle incitmiştir ki, bundan böyle hiçbir yoksulu mahrum etmemek üzere yemin etmişimdir. Söyleyin, şu beni cömertliğim sebebiyle ayıplayan kardeşlerime, beni affetsinler!.. Eğer etmezlerse öfkelerinden parmaklarını ısırsınlar. Zira beni bu hâlden vazgeçiremeyecekler.
Siz, malımı gelişigüzel dağıttığımı zannederek hemşirenizi, bir yıl merhamet ve şefkat tevzî etme lezzetinden mahrum bıraktınız. Hâlbuki onu başka bir şekilde ihtar etseniz olmaz mıydı? Görüyorsunuz ki, cömertlik, benim tabiat ve meşrebim hâline gelmiştir. Tabiatlar ise, can yoldaşıdır, nasıl terk olunur?" (Mehmed Zihnî Efendi, Meşhur Kadınlar, II, 49)
Servetin hakkını verebilmek; onu men edilen yerlere sarf etmekten kaçınmak ve iki büyük tehlike olan "israf" ve "cimrilik" hastalığından da uzaklaşmakla mümkün olur. Gerçek zenginlik saâdeti de, mahrumları, yalnızları yoksulları ve yetimleri düşünmek, onları koruyup kollamakla başlar. Zira şefkat ve merhamete muhtaç olanları ihmâl edenler, malın şükründen uzak oldukları için saâdet bulamaz ve aslâ vicdan huzuruna kavuşamazlar.
İnfak ibâdetinin îfâsı için gerekli olan yegâne gönül sermâyesi ise "cömertlik"tir. Cömertlik tohumunun ekilmediği gönül bahçelerinden infak meyvelerinin hâsıl olmasını beklemek, beyhûde bir harekettir.
Bir hadîs-i kudsîde Rasûlullah r Efendimiz, Cenâb-ı Hakk'ın biz kullarının infâk ehli ve cömert olmasını arzu ettiğini şöyle haber vermektedir:
"Allah U; «Sen infâk et ki, Ben de sana infâk edeyim.» buyurdu. Allâh'ın hazineleri geniştir. Bütün mahlûkâta verdiği rızıklar, O'nun hazinesinden hiçbir şey eksiltmez. O, gece-gündüz ardı arkası kesilmez infaklarda bulunur. Semâ ile Arzʼı yarattığı günden beri Allâh'ın infâk ettiği şeyleri düşünün! Bunlar, O'nun mülkünden hiçbir şey eksiltmemiştir." (Buhârî, Tefsîr 11/2, Tevhîd 22)
Allâh'ın mahlûkâtına merhamet gösterip onlara infakta bulunmak, Allâh'a muhabbetin en güzel göstergesi, lûtfettiği nîmetlerine karşı da en güzel bir şükür ifâdesidir.
Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:
"...Allâh'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân et." (el-Kasas, 77)
Fahr-i Kâinât Efendimiz'in infak husûsundaki hassâsiyetini gösteren şu hâdise, ne kadar câlib-i dikkattir:
Bir gün, muhtaç bir kimse Peygamber Efendimiz'e gelerek bir şeyler istedi. Allah Rasûlü r:
"-Yanımda sana verebileceğim bir şey yok, git, benim nâmıma satın al, mal geldiğinde öderim." dedi.
Efendimiz'in sıkıntıya girmesine gönlü râzı olmayan Hazret-i Ömer t:
"-Yâ Rasûlâllah! Yanında varsa verirsin, yoksa Allah, Sen'i gücünün yetmeyeceği şeyle mükellef kılmamıştır." dedi.
Allah Rasûlü r'in, Hazret-i Ömer'in bu sözünden hoşnud olmadıkları, mübârek yüzlerinden belli oldu. Bunun üzerine Ensâr'dan bir zât:
"-Anam, babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah! Ver! Arş'ın Sâhibi azaltır diye korkma!" dedi.
Bu sahâbînin sözleri, Efendimiz'in çok hoşuna gitti, tebessüm ettiler ve:
"-Ben de bununla emrolundum." buyurdular. (Heysemî, X, 242)
Rabbimizin muhtaç kullarına ve bütün mahlûkâtına karşı cömert ve lûtufkâr davranmaktaki gayret ve hassâsiyetimiz, bizim de O'nun lûtuf ve merhametine muhtaç olduğumuz nisbette olmalıdır. Zira onlar, bizler için birer imtihan vesîlesidir.
Bu sebeple Mevlânâ Hazretleriʼnin buyurduğu gibi, "Ecel, verileni almadan önce, verilmesi gereken her şeyi vermek gerekir."
Hadîs-i şerîfte:
"Allah Teâlâ cömerttir, ihsan sahibidir; cömertliği ve yüksek ahlâkı sever..." (Süyûtî, Câmiu's-Sağîr, I, 60) buyrularak, cömertliğin insanı ilâhî muhabbet ve yakınlığa vâsıl ettiği bildirilmektedir.
Yani Allâh'ın râzı olduğu güzel bir mü'min olabilmek için, O'nun bize ihsân ettiği gibi, biz de O'nun muhtaç kullarına cömertçe ikram etmekle mükellefiz.
Bir başka hadîs-i şerîfte de Efendimiz r şöyle buyurmuşlardır:
"İnfâk et, sayıp durma, Allah da sana karşı nîmetini sayıp esirger. Paranı çömlekte saklama, Allah da senden saklar." (Buhârî, Zekât, 21; Müslim, Zekât, 88)
Cömert ve infâk ehli bir kimse ile gönül fakiri olan cimri bir kimseyi Şeyh Sâdî, şu sözlerle mukâyese etmektedir:
"Cömert kimse, yemiş veren bereketli bir ağaçtır. Cömert olmayan insan da dağdaki odun gibidir. Kuruyup odun olan ağacın kökünü keserler, ama meyve veren bir ağacı keserler mi hiç?"
"Akıllı kişiler, varlıklarını öbür dünyaya yanlarında götürürler, yani iyilik yaparak sevap kazanırlar. Alçaklar ve hasisler ise, servetlerinin hasretini çekerek burada bırakır, göçerler.
Ey benim canım, ciğerim efendim. Âhiretini dünya ile satın alabilmen mümkünken al. Yoksa sonra hasretini çekersin. Para, pul hangi işe yarar bilir misin? Âhiret duvarını altın yaldızla yaldızlamak için..."
Şuna da dikkat etmek lâzımdır ki, israf, çok harcamak demek değildir. Yersiz ve gereksiz harcamanın azı da, çoğu da israf iken, yerinde ve isâbetli bir harcama, çok da olsa israf sayılmaz, bilâkis takdîre şâyân olur. Nitekim "İsrafta hayır, hayırda ise israf yoktur." sözü, bu hakîkati ifâde etmektedir.
Bugün toplumumuzdaki huzursuzlukların en büyük sebeplerinden biri, önümüzdeki fâciâ sahnelerini seyredip ıslâhı için kâfî derecede bir çâre arayışına girmememizdir. Hâlbuki şu nasihat, bugün ciddiyetle gönül verilmesi gereken ne hikmetli bir îkazdır:
"Bu âlemde gündüzü karanlık olanları ara, bul! Ki, sen öldükten sonra bu hayrın sana kabir karanlığında bir kandil olsun."
Velhâsıl yüksek duygulu, ince rûhlu mü'minlerin, yardıma muhtaç, kimsesiz ve himâyesiz zayıf ve yetimlerin yanında, hidâyet bekleyenlerin yanı başında olmaları zarûrîdir. Mü'minin, maddî ve mânevî muhtaçları arayıp bulması, onlarla yakından alâkadar olması, bilhassa onlara İslâm'ın güler yüzünü göstermesi îcâb eder.
Cenâb-ı Hak, bizleri ömür sermâyesini rızâ-yı ilâhî istikâmetinde harcayan ve huzûruna dostluğunu kazanmış olarak çıkan sâlih kullar zümresine ilhâk eylesin!
Âmîn...

leyla_mecnun
08.07.2011, 22:56
Osman Nuri Topbaş







Niyetlerimiz Hâlis Olsun


Vaktiyle bir fırıncı vardı. Hiç görmediği hâlde, Hak dostu Şiblî Hazretleri'ni hem çok seviyor, hem de onu görmeyi çok arzuluyordu. Bu iştiyakla bir hayli ömür süren, lâkin hâl ve hareketlerinde Şiblî Hazretleri'nin güzel ahlâkından pek nasibi olmayan bu fırıncı, henüz onu görme nîmetine kavuşamamıştı. Günün birindeŞiblî Hazretleri, bir seher vakti, uzak bir yoldan fırıncının şehrine geldi. Dükkânının önünden geçerken de kendisinden bir dilim ekmek istedi. Gâfil fırıncı ise, kendisinden ekmek talep eden kimsenin Şiblî Hazretleri olduğundan habersiz, bu arzusunu reddettiği gibi kendisine de kızgın bir üslûp ile şöyle söyledi:
"‒A yoksul! Ben sana bedava ekmek vermem! Geç git yoluna!"
Bu sözleri sanki hiç duymamış gibi hareket eden Şiblî Hazretleri, sükût ile yoluna devam etti. Az ileride bu hâdiseye şahit olan ve fırıncının Şiblî Hazretleri'ne duyduğu sevgiyi de bilen bir kimse, hemen onun yanına koştu ve kendisine:
"‒Yâhu sen ne yaptın! Az evvel kapından kovduğun o zâtın kim olduğunu biliyor musun? O zât, senin senelerdir görmeyi cân u gönülden arzuladığın Hak dostu Şiblî Hazretleri idi. Hani sen onu Allah için çok seviyordun. Niçin bir dilim ekmeği bile ondan esirge*din! Bu kadar gaflete de pes doğrusu! İnsan sevdiğinin hâlinden hisse alır. Güyâ bir Hak dostunu seviyorsun, fakat onun hâlinden habersizsin! Bu ne büyük bir gaflet! Bu durum, herhâlde senin için ağır bir ders ve imtihandır!" dedi.
Bu sözleri duyan fırıncı, yaptığı edepsizlik ve hatâdan dolayı çok üzüldü. O gönül acısıyla kendini kaybedip çöle kadar Şiblî Hazretleri'nin peşinden koştu ve ona yetişti. Yüzlerce özür beyân ederek ayaklarına kapandı. Öyle ki, her an bir elini bırakıp öbürüne sarılıyor ve Şiblî Hazretleri'nden affını talep ediyordu.
Bu hâl karşısında Şiblî Hazretleri bir müddet durdu, sonra da hatâsını anlaması için hafif sert bir üslûp ile fırıncıya şöyle dedi:
"‒Yaptığın şeyin affedilmesini istiyorsan şimdi git! Yarın bizi ve bizimle beraber bir topluluğu yemeğe dâ*vet et!"
Bunun üzerine fırıncı, kendini affettirebilmek ümidiyle gidip hemen büyük bir köşkü dâvet için hazırlattı. Ziyafet için haddinden fazla masrafta bulundu. Her hususta o derece külfete girdi ki, hiç kimse onun yaptığını yapamazdı. Bir hayra vesîle olmak isterken, diğer taraftan da gurur ve kibrini ortaya dökercesine gördüğü herkese:
"‒Şiblî Hazretleri yarın bize gelecek, benim misafirim olacak, siz de buyurun!" deyip dâvette bulunan gâfil fırıncı, göremediği komşularına da haber gön*derdi. Velhâsıl verdiği ziyâfete bir hayli insan çağırdı.
Dâvet günü hepsi sofra başına oturdu. Şeyh Şiblî de gelmişti. Dâvetliler arasında bir de vecd hâli ağır basan bir velî vardı. Şeyh Şiblî'ye sordu:
"‒Efendim! Bu gösterişli, tantanalı sofrada bana güzeli de, çirkini de bir misalle anlatır mısın, yani kim cennete vâsıl edecek sâlih bir amel işlemekte ve kim de cehenneme dûçâr edecek yanlış bir davranış sergilemekte?"
Şiblî Hazretleri, o velîye şu cevâbı verdi:
"‒Azizim! Soruna, şu bize ziyâfet çeken adamın durumunu anlatarak cevap vereyim. Ben, dün kendisinden Allah rızâsı için bir dilim ekmek istemiştim. Lâkin, Allâh'ın rızâsını hiçe sayarak bana bir dilim ekmek vermeyen, üstelik nâhoş bir üslup kullanan bu kimse, bugün bizim şöhretimize kapılarak nice kimseye ikramlarda bulunmakta... Hâlbuki Hak rızasından uzak, şöhret için yapılan bütün emeklerin neticesi beyhûde olup, kişiyi götüreceği yer ise mâlumdur. Zira Cenâb-ı Hak, yapılan amellerde ortaklık kabul etmez.
Buna mukâbil, hiçbir dünyevî menfaat gözetmeksizin, sırf Allah rızası için yapılan her türlü hayır ve hasenât, az da olsa makbuldür. Bu sebeple dün vereceği bir dilim ekmek, bugün verdiği şu gösterişli ziyafetten daha kıymetli olacak, belki de kendisi için kıyâmet günü büyük bir müjde olarak karşısına çıkacaktı.
Velhâsıl ey dost! Sen de bu fırıncının durumuna düşmek istemiyorsan onun gibi hareket etme! Halkın, zevâhire bakıp senin hakkında; «Ne cömert adammış!» de*melerini bir kenara bırak!.. Eğer ihlâslı bir kişiysen her gördüğünü Hızır bil, ona göre muâmelede bulun!" (Bkz. Ferîdüddîn Attâr, İlâhînâme, İstanbul 2010, s. 108-110)
Yapılan işleri, Allah katında değerli kılacak olan, ihlâs ve samîmiyetimiz, yani o işleri sadece Allah rızâsını kazanmak niyetiyle yapmış olmamızdır. İnsanların takdir ve teveccühünü kazanmak veya hem Allah rızâsını, hem de insanların takdirini kazanmak düşüncesiyle yapılan ibadet ve hizmetlerin Allah katında hiçbir değerinin olmadığını şu hadîs-i şerîfler ne kadar âşikâr bir sûrette ortaya koymaktadır:
"Bir adam Rasûlullah r'e gelerek:
«Ey Allâh'ın Rasûlü! Ben yaptığım işte öyle bir niyet taşıyorum ki, hem Allâh'ın rızâsını kazanmak istiyorum, hem de yaptığım işin başkaları tarafından görülerek takdir edilmesini istiyorum. Ne buyurursunuz?» diye sordu:
Rasûlullah Efendimiz:
«...Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, amel-i sâlih işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir şeyi ortak koşmasın!» (el-Kehf, 110) âyet-i kerîmesi ininceye kadar bir şey söylemedi." (Hâkim, Müstedrek, 2/111; Taberî, Câmiu'l-Beyân, 16/40)
Yine bir kimse, Rasûlullah r Efendimiz'e gelerek:
"-Hem sevap, hem de şöhret kazanmak için savaşan kişi hakkında ne buyurursunuz, bu kişinin eline geçecek olan nedir?" diye sormuştu. Efendimiz ona şu cevabı verdiler:
"-Onun eline hiçbir şey geçmez. Allah Teâlâ, ancak ihlâsla yapılan bir ameli ve sadece kendi rızâsı gözetilerek yapılan işleri kabul buyurur." (Nesâî, Cihâd, 24; Süyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, 5/472)
Bir başka hadîs-i şerîfte de Peygamber r Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Kim işlediği hayrı, şöhret kazanmak için halka duyurursa, Allah onun gizli işlerini duyurur. Kim de işlediği hayrı halkın takdirini kazanmak için başkalarına gösterirse, Allah da onun riyakârlığını açığa vurur."(Buhârî, Rikak 36, Ahkâm 9; Müslim, Zühd 47-48)
Bu sebepledir ki, meselâ kişinin sağlığındayken yaptırdığı câmi veya hayır müesseselerine kendi ismini vermesi; riyâ, kibir ve şöhrete kapı aralayabileceğinden doğru bir davranış değildir. Lâkin kendisinin vefâtından sonra, o kişiye hayır duâ edilmesi maksadıyla isminin verilmesinde, -riyâ tehlikesi ortadan kalkmış olduğu için- bir beis yoktur.
Yani mü'minin, yapacağı her amelde tek niyeti, Cenâb-ı Hakk'ın rızâsını kazanmak olmalıdır. Nitekim Sâlim bin Abdullah, halife Ömer bin Abdülazîz'e yazdığı bir mektupta şöyle demiştir:
"Şunu iyi bil ki, Allah Teâlâ'nın kuluna yardımı, kulun niyeti kadardır. Kimin niyeti tam olursa, Allâh'ın ona yardımı da tam olur. Niyeti ne kadar azalırsa, Allâh'ın yardımı da o kadar azalır."
Yine bu hususta söylenmiş hikmetli sözlerden bazıları şunlardır:
"Niyeti olmayanın ameli yoktur. Niyetinde Allâh'ın rızâsını gözetmeyenin de ecri yoktur." (Hazret-i Ömer)
"Nice küçük ameller vardır ki, niyetler onları büyültür. Nice büyük görünen ameller vardır ki, niyetler onları küçültür." (Abdullah bin Mübârek)
"Bütün hayırların, niyeti güzelleştirmekte toplanmış olduğunu gördüm; niyetini icrâ edemesen de niyetini güzelleştirmen sana hayır olarak yeter." (Dâvud-i Tâî)
"Eskiler nasıl amel edeceklerini öğrendikleri gibi, nasıl niyet edeceklerini de öğrenirlerdi." (Süfyân-ı Sevrî)
"Kalbin düzelmesi, amelin düzelmesi ile; amelin düzelmesi ise niyetin düzelmesi ile mümkündür." (Mutarrif bin Abdullah)
Velhâsıl, Cenâb-ı Hakk'ın rızâsından gayri bütün emelleri gönülden söküp atmak, müslümanın îfâsına mecbûr olduğu büyük bir vazîfedir. Bu hususta her zaman Cenâb-ı Hak'tan ihlâs sâhibi olmayı talep etmek gerekir. Zira ihlâs, niyetlerin temiz ve samîmî olmasıdır ki, ibâdetlerin sıhhat ve bereketi buna bağlıdır. Beden için ruh ne ise, amel için ihlâs da o mesâbededir. İhlâssız amel, özden mahrum, kuru bir yorgunluktan ibârettir.
Cenâb-ı Hak, niyetlerimizi, düşüncelerimizi, hislerimizi ve davranışlarımızı rızâsıyla te'lîf eylesin!
Âmîn...

leyla_mecnun
08.07.2011, 22:57
Osman Nuri Topbaş







Sultanlık, Sana Hâdim Olmaktır


İslâm tarihinin sahâbe devrinden sonra en ihtişamlı dönemini teşkil eden Osmanlı Devleti, pâdişâhından çobanına kadar bütün müʼmin halkının müstesnâ bir Peygamber aşkıyla temâyüz ettiği bir devlettir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e, her adı zikredildiğinde cân u gönülden salât ü selâm getirmenin yanında, büyük bir hürmet hissiyle elini kalbinin üzerine koymak, O'nun mevlid-i şerîfi okunurken velâdet ânını ifâde eden mısrâları topyekûn ayakta dinlemek gibi sayısız ihtiram tezâhürünün en mükemmel örneklerini bu yüce devletin zirvesindeki pâdişahlar, bir örf hâline getirerek yaşamışlardır. Yine Medîne-i Münevvere postası geldiği zaman abdestini tazelemeden, oradan gelen mektupları öpüp yüzüne-gözüne sürmeden ve ayağa kalkmadan okutturan bir tek Osmanlı pâdişâhı yoktur. Bu sebeple denilebilir ki, altı asır İslâm'ın sancaktarlığını îfâ eden ve dünyaya İslâm'ın zarâfet, fazîlet ve güler yüzünü göstererek hak ve hukuk tevzî etme şerefine nâil olan mübârek ecdâdımız Osmanlı'nın, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e karşı sahip olduğu gönül hassâsiyeti, meydana getirdiği yüksek medeniyetten çok daha muhteşemdir. Zira onlar, asıl sultanlığın O Âlemler Sultânı'nın eşiğinde sâdık bir hizmetkâr olabilmekle gerçekleştiğini çok iyi idrâk etmişlerdir. İşte o gönül hassâsiyetlerinden birkaç misâl:
Allâhʼın yüce ismini ve dînini bütün cihâna duyurma gâyesiyle seferlerden seferlere koşan Osman Gazi, hayatı boyunca dünyalık nâmına değil, Allah rızâsı ve Peygamber aşkı uğruna mücadele etmiş ve torunlarına da bu ideali en büyük miras olarak bırakmıştır. Hattâ bastırdığı ilk Osmanlı akçesinin üzerine bu ideali ifade etmek üzere Efendimiz (s.a.v.)'in ism-i şerîflerini yazdırmıştır.
Haremeyn-i Şerîfeyn'e hizmet vazifesinin, henüz Osmanlıʼya ihsân olunmadığı günlerde II. Murad Hân'ın bıraktığı şu vasiyet, Allâh'a ve Rasûlü'ne olan derin muhabbetini göstermesi bakımından ne kadar câlib-i dikkattir:
"بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ Tevekkülüm Hâlık'ımadır. Allâh'a hamd olsun. Efendimiz Muhammed Mustafâʼya salât ve selâm olsun.
Her nefis ve herkes ölümü tadacaktır. Sizleri dünya hayatı mağrur etmesin, gururlanmayın, büyüklük Allâh'a mahsustur.
Saruhan vilâyetinde bulunan malımın (on bin altın) üçte birinden; üç bin beş yüz filori Mekke fukarâsına ve diğer üç bin beş yüz filori Peygamberimizʼin şehri Medîne fukarâsına harcansın. Ondan beş yüz filori yine Mekke ahâlisinden Kâbe ve Hatim arasında toplanarak yetmiş bin kere «Lâ ilâhe illâllah» kelime-i tevhîdini zikredip sevâbını adı geçen vasiyet sahibine bağışlayanlara ve Kur'ân-ı Kerîm'i defalarca hatmedip, sevâbını vasiyet sahibine hediye edenlere harcansın. Geriye kalan iki bin filoriden beş yüzü Mescid-i Aksâ'da, Kubbetüʼs-Sahrâʼda yetmiş kere; «Lâ ilâhe illâllah» kelimesini ve defalarca Kur'ân-ı Kerîm'i okuyanlara harcansın!" (Mustafa Necati Bursalı, İslâm Büyüklerinin Vasiyetleri, s. 131-132)
Yani, "seven, sevdiğinin her şeyini sever" hükmünce, ecdâdımız da, Peygamber Efendimiz'i seven, bulunduğu beldelerde yaşayan ve hizmetinde bulunan herkese karşı ayrı bir muhabbet, edep ve hürmet göstermişlerdir. Nitekim müjde-i peygamberîye nâil olma azmiyle İstanbulʼu fetheden Fâtih Sultan Mehmed Hânʼın fetihten sonraki ilk icraatlerinden biri, Peygamber Efendimiz'in mihmandârı Ebû Eyyûb el-Ensârî ra. Hazretleri'nin, zamanla kaybolmuş olan kabrini hocası Akşemseddin'e keşfen ve kerâmeten buldurarak üzerine bir türbe, yanı başına da bir câmi yaptırmak olmuştur.
Fâtih Sultan Mehmed Hân'daki bu engin muhabbet, oğlu II. Bayezid'e de aksetmiştir. Nitekim II. Bayezid, kendisine büyük hürmet gösterdiği Hak dostu Baba Yusuf'u, hacca uğurlamak için ayağına kadar giderek ona bir miktar altın teslim etmiş ve:
"‒Bu, elimle çalışarak kazandığım helâl kazançtır. Bu altınları Ravza-i Tâhire'nin kandilleri için harcayınız!" buyurmuş ve şöyle ilâve etmiştir:
"‒Allah Rasûlü (s.a.v.)'in huzuruna varınca; «Ey Allâh'ın Rasûlü, günahkâr kul Bayezid'in size selâmı var. Bu altınları türbe-i şerîfinizin kandillerine yağ alınması için gönderdi. Kabul buyurursanız.» deyiniz!"
Baba Yusuf, gözyaşları içinde Allah Rasûlü (s.a.v.)'e Sultan Bayezidʼin bu arzıhâlini aynen iletmiş ve Mescid-i Nebevî'nin kandillerinin yağı uzunca bir müddet bu altınlarla alınmıştır. II. Bayezid bu altınları kendi eli ile yaptığı el işlemelerini pazarda gizlice sattırarak biriktirmiştir. (Ziya Demirel - Avni Arslan, Osmanlı'da Peygamber Sevgisi, Ankara 2009, s. 41)
Bu muhabbet kâfilesinin mümtaz yolcularından bir diğeri de I. Ahmed Hân'dır. I. Ahmed, Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizʼe, o derece âşık bir gönle sahipti ki, her gün "mukaddes emânetler"i ziyaret eder ve bilhassa Efendimiz'in ayak izlerini yüzüne-gözüne sürerek dakikalarca ağlardı. Bununla da iktifâ etmeyip, Peygamber Efendimiz'in kadem-i pâkʼinin mübârek ayak izinin bir maketini yaptırmıştı. Onu kavuğunun üzerine asarak tedâîsinden feyz almaya çalışıyordu. I. Ahmed Hânʼın yanık gönlünden dökülen şu mısrâlar da, onun Efendimiz (s.a.v.)ʼe duyduğu derin muhabbeti ne güzel aksettirmektedir:
N'ola tâcum gibi başumda götürsem dâim,
Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-ı Rusülʼün...
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidür,
Ahmedâ durma yüzün sür kademine ol gülün!..
Yine sultan I. Ahmed, her gün sabahleyin bir kâğıda büyük bir hürmetle "Muhammed" ism-i şerîfini yazar ve sarığının kıvrımları arasına yerleştirirdi. Bununla şunu demek isterdi:
"Benim büyüklüğüm, tâc sahibi olmakla değil, Sen'in ism-i şerîfini her gün başımda taşımakladır yâ Rasûlâllah!"
Ve yine o Peygamber âşığı sultan:
"−Rasûlullâh'ın kabrinin kandillerinde zeytinyağının yanması muvâfık değildir." diyerek Ravza-i Mutahhara'nın kandillerinde yakılmak üzere gül yağı vakfetmiştir.
Sultan I. Mahmud,âşık gönüllerin Efendimiz (s.a.v.)'e olan hasretlerini bir nebze de olsa dindirebilmek ümidiyle Eyüp Sultan Türbesi'ne, Allah Rasûlü'nün mübârek ayak izini koydurmuştur. (Ziya Demirel - Avni Arslan, Osmanlı'da Peygamber Sevgisi, s. 89)
Sultan II. Mahmud döneminde ise, Ravza-i Mutahhara'nın yıpranan kısımlarının tamiri ve Yeşil Kubbe'nin yenilenmesi söz konusu olunca, işinin ehli mimar ve ustalar, Pâdişah emriyle derhal Medîne-i Münevvere'ye gönderilmiştir.
Bu mühendis ve mimarlar, kendilerine tevdî edilen bu nâzik vazifeyi, Efendimiz (s.a.v.)'in rûhâniyetini rahatsız edecek en ufak bir kabalığa veya edebe mugâyir bir harekete mahal vermeden yerine getirebilmek için, tâmirat sırasında hiç dünya kelâmı konuşmamak üzere anlaştılar. Sonra da kendi aralarında şöyle bir dil geliştirdiler:
"Sen, «Bana tuğlayı uzat yerine; Allah!» de. Ben, «Su ibriğini uzat yerine; Bismillah!» diyeyim. Sen, «Çekici uzat yerine; Lâ ilâhe illâllah!» de..."
Böylece Yeşil Kubbe, âdeta bir zikir meclisinin feyiz ve rûhâniyet iklîmi içerisinde inşâ edildi. Bu şerefli hizmette bulunan ustalar, her taşı abdestli olarak ve besmeleyle yerine koydular. Yinebu tâmir esnâsında gürültü çıkarmasın diye çekiçlerine keçe bağlamaları, misli görülmemiş birer edep ve ihtiram numûnesidir.
II. Mahmud da bu ulvî hizmeti kendisine nasîb eylediği için gözyaşları içinde Cenâb-ı Hakk'a hamd ile şükretmiştir.
Peygamber muhabbetiyle dolu gönüllerden biri de Abdülmecid Hân'dır. Öyle ki, gönlünde yanan muhabbet ateşini bir nebze de olsa hafifletmek düşüncesiyle kendisi için, Medîne'de bir Mescid-i Nebevî maketi hazırlatılmıştır. Bu maket o kadar gerçekçi yapılmıştır ki, Efendimiz'in türbesinin kubbesi çıkarılınca binâsı, o da çıkarılınca mübârek sandukaları görülebilmektedir. Bu maket İstanbul'a gönderilip pâdişâha hediye edilmiştir. Hediyenin mânevî değeriyle son derece mesrûr olan Sultan, maketi edeple saklamış, o mübârek beldeleri görememenin hasretini bu maketi öpüp koklayarak gidermeye çalışmıştır.
Ecdâdımızın Hazret-i Peygamber Efendimiz'e olan hürmet ve tâzîminin sayısız misâllerinden bir diğeri de şudur:
II. Abdülhamid Hân, Peygamber âşığı müʼminlerin, O Âlemler Sultânıʼnın nurlu eşiğine yüz sürerek muhabbetlerini arz edebilmelerini kolaylaştırmak için İstanbul'dan Medîne-i Münevvere'ye uzanan bir tren yolu yaptırmıştır. Öyle ki, tren yolunun istasyonlarını da sünnet-i seniyyeye uygun olması için Peygamber Efendimiz'in seferlerinde konakladığı yerlere inşâ ettirmiştir.
Ayrıca Medîne Tren İstasyonuʼnu Nebiyy-i Muhterem (s.a.v.) Efendimiz'in rûhâniyetini rahatsız etmemek düşüncesiyle Kubbe-i Hadrâ'dan yaklaşık 2 km. uzağa yaptırmış ve Medîne içerisinde bulunan bütün raylar, -üzerinden vagonlar geçtikçe gürültü çıkarmasınlar diye- keçe ile kaplatmıştır. Keçe ile döşenen bu raylar da, Allah Rasûlü'ne duyulan hürmet ve muhabbet dolayısıyla günün belli saatlerinde gülsuyu ile yıkanmıştır.
Osmanlı'nın bu mukaddes beldelere yaptığı her hizmet, Şâir Nâbî'nin;
Sakın terk-i edebden kûy-i Mahbûb-i Hüdâ'dır bu;
Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ'dır bu!..
"Cenâb-ı Hakk'ın nazargâhı ve O'nun Sevgili Rasûlü Hazret-i Muhammed Mustafâ (s.a.v.)'in makâmı ve beldesi olan bu yerde edebe riâyetsizlikten sakın!.." îkâzıyla başlayan na'tinde dâvet ettiği edep, hürmet, muhabbet ve hassâsiyetin âdeta müşahhas birer ifâdesi mâhiyetinde gerçekleşmiştir.
Velhâsıl ecdâdımız, Efendimiz (s.a.v.)'i kalplerinde öyle müstesnâ bir yere koymuşlardır ki, günlük hayatlarından, yazdıkları na'tlere kadar her sahada O'nun adını zikretmeyi ve şefâatini dilemeyi bir düstûr hâline getirmişlerdir.
Bizler de Kânûnî Sultan Süleyman'ın Peygamber muhabbetiyle dolu gönlüne tercümân olan şu duygulu mısrâlarıyla sözlerimize son verelim:
Nûr-i âlemsin bugün hem dahî mahbûb-i Hüdâ (http://www.sebnemdergisi.com/Dergi.php?Islem=Makale&No=d074s020m1#_ftn1),
Eyleme âşıkların bir lahza kapından cüdâ! (http://www.sebnemdergisi.com/Dergi.php?Islem=Makale&No=d074s020m1#_ftn2)
Gitmesin nâm-ı şerîfin bu dilimden dembedem, (http://www.sebnemdergisi.com/Dergi.php?Islem=Makale&No=d074s020m1#_ftn3)
Dertli gönlüme devâdır can bulur ondan safâ.
Umarım her adın başka şefaât eyleye,
Ahmed ü Mahmûd Ebu'l Kâsım Mustafâ!
Âmîn...
(http://www.sebnemdergisi.com/Dergi.php?Islem=Makale&No=d074s020m1#_ftnref1) Mahbûb-i Hüdâ: Allâh'ın sevgilisi, Hazret-i Muhammed (s.a.v.)

(http://www.sebnemdergisi.com/Dergi.php?Islem=Makale&No=d074s020m1#_ftnref2) Cüdâ: Ayrı düşmüş, uzak kalmış.

(http://www.sebnemdergisi.com/Dergi.php?Islem=Makale&No=d074s020m1#_ftnref3) Dembedem: Dâimâ, vakit vakit.

leyla_mecnun
08.07.2011, 22:57
Osman Nuri Topbaş







Bir Ömür Vefâ


Çanakkale'de yedi düvele karşı yiğitçe çarpışan şanlı ordumuz, sadece kahramanlık ve cesâret destânı değil, aynı zamanda bir de fazîlet destânı yazmıştır. Zira onlar, gönüllerindeki engin îman nûru sâyesinde Cenâb-ı Hakk'ın yardımına mazhar olmuş ve: "Ey îman edenler! (Savaş için) bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebât edin ve Allâh'ı çok anın ki başarıya ulaşasınız." (el-Enfâl, 45) âyet-i kerîmesinin canlı bir misâli olarak tarihe nakşolmuşlardır. Nitekim savaşta gâlip gelmek, sayıya değil, haklı olmaya, doğruluğa, îman ve mâneviyâta bağlıdır. Bu sebeple zafer tâcı, ekseriyetle kemmiyetten ziyâde keyfiyet sâhibi orduların başına konmuştur.
Türk nesillerine îman idealinin bir tâlimgâhı olan Çanakkale'de kahraman ordumuz:
"Allah mü'minlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da Allah üzerine hak bir vaattir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O hâlde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır." (et-Tevbe, 111) âyet-i celîlesinin muhtevasına bürünmüşlerdir. Böylece ezelde Cenâb-ı Hak ile yapmış oldukları ahde sadâkat göstermiş ve bu üstün vefâlarını, Allah yolunda canlarını seve seve vermek sûretiyle tescil ettirmişlerdir.
Şu hâdiseler de, harp meydanında korkusuzca savaşıp toprağın sînesine şehâdet terennümleriyle baş koyan vefâkâr şehitlerimizin, hanımlarının da nasıl vefâlı bir gönle sahip olduğunu göstermesi bakımından ne kadar dikkat çekicidir:
Şemsi Nine, küçük yaşta evlenmiş, kısa bir müddet evli kaldıktan sonra beyini yedek subay olarak askere göndermiş bir hanımdı. Beyini Çanakkale'ye uğurladıktan sonra vefât edinceye kadar bir kez olsun adımını evden dışarı atmadı.
Bu hususu merak eden bir hanım, kendisine:
"-Şemsi nine! Bugüne kadar niçin hiç sokağa çıkmadın?" diye merakla sordu. Aldığı cevap, bütün güzelliğiyle vefâkâr bir gönlün hâlet-i rûhîyesini ifâde etmekteydi:
"-Nasıl çıkarım evlâdım! Beyim Çanakkale'ye giderken, dış kapının arkasında ellerimi tuttu, gözlerimin içine bakarak «Sevgili Hanımım! Gençsin, güzelsin, gözüm arkada kalmasın. Ne olur söz ver bana! Ben gelinceye kadar sokağa çıkma.» dedi. Ben nasıl sokağa çıkabilirim."
Yine bu hususta Balıkesir'de hiç evlenmemiş ve "Yedi Bekârlar" ismiyle anılmakta olan hanımlar da câlib-i dikkat bir misaldir. Nitekim bu hanımlardan birisi olan berber Hayri Bey'in halası, bir gün vefât eder. Cenâzesinde birkaç akrabanın dışında kimse yoktur. Kılınan cenâze namazından sonra mevtâyı takip eden topluluk kabristana gelir ve kendisi için açılan mezara büyük bir îtina ile yerleştirilir. Tam üzeri kapatılacakken, oradaki bir yakını şöyle bir hatırlatmada bulunur:
"-Aman unutmayalım, vasiyeti vardı!"
Biraz sonra, bir kese dolusu diş ile birkaç torba saç getirilir ve mevtânın üzerine konulur. Sonra da defin işlemi tamamlanır.
Cenâze merâsiminde bulunanlardan birisi merakla sorar:
"-Bunlar da neyin nesi? Niçin mezara konuluyor?"
Bu işin esrârına vâkıf olan bir kimse ise, onun bu merakını şu cevapla giderir:
"-Halamızın nişanlısı, nikâhtan hemen sonra daha düğün yapılmadan Çanakkale'ye gitmiş. Bir daha da dönmemiş. Gençliğinde çok güzeldi halamız. Çok isteyenler oldu. Lâkin o, nişanlısının hâtırasını kirletmemek için kimselerle evlenmedi. Bâkire öldü.
Mezara konulan diş ve saçlara gelince:
«-Yarın mahşer gününde, Huzûr-i İlâhî'de beyim ile karşılaşırsam; "Bu ağızdan, senin adından başka erkeğin adı çıkmadı." diyebilmek için ağzından dökülen bütün dişlerini biriktirmiş.» Yine «-Huzûr-i İlâhîde ona; "Başıma, saçıma yaban eli değmedi.» diyebilmek için tarağına takılan bütün saçlarını toplamış. Saçlarım şâhid olsun diye torbaya koymuş. Onların da kendisi ile beraber gömülmesini vasiyet etmişti. Bizler de bu vasiyetini yerine getirdik."
Vefâkârlık, peygamberlere, velîlere ve fazîlet sâhibi kimselere âit bir vasıf olarak beşerî hayâtı en yüce bir seviyede taçlandıran mânevî bir sıfattır. Bu itibarla bazı müfessirler İslâm'ı; kalb ile tasdîk ve dil ile ikrarla beraber bütün kazâ ve kaderinde Allah Teâlâ'ya teslîmiyet ve vefâ olarak târif etmişlerdir.
Unutulmamalıdır ki, insanı insan yapan en önemli özelliklerden biri vefâ duygusudur. Bu duygu, sevilen veya sevilmesi gereken kimselere verilen değerin bir ölçüsüdür. Vefâ duygusuna sahip olmayanlar, sadece kendini, zevkini ve menfaatini düşünen bencil kimselerdir.
Hazret-i Âişe c Peygamber Efendimiz'in vefâ hassâsiyetini şöyle nakletmektedir:
Bir keresinde Rasûlullah r'e ziyâret maksadıyla yaşlı bir kadın gelmişti. Aralarında çok sıcak ve samimî bir sohbet geçti. Yaşlı kadın ayrıldıktan sonra:
"-Yâ Rasûlâllah! Bu kadına çok alâka gösterdiniz! Kim olduğunu merak ettim?" diye sordum. Buyurdular ki:
"-Hatice c hayatta iken bize gelip giderdi. (Biliniz ki:) «Vefâkârlık îmandandır.»" (Hâkim, I, 62/40. Ayrıca bkz. Buhârî, Edeb, 23)
İnsan, her şeyden evvel, Rabbine karşı vefâkâr olmalıdır. Bu ise, ancak ve ancak O'nun emirlerine riâyetle gerçekleşir.
Allâh'a karşı vefâdan sonra en ulvî ve en gerekli vefâ, Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi Hazret-i Peygamber r'e gösterilendir. Bu vefâ; «ümmetî, ümmetî» diyerek Cenâb-ı Hakk'a tazarrû ve niyazlarında öncelikle ümmeti için talepte bulunan Peygamber r'e duyulan şükran hislerinin bir ifâdesidir. Peygamber'e sevgi ve muhabbette derinleşmekle başlayacak olan bu vefâ, O'nun Sünnet-i Seniyye'si etrafında pervâne olabilmekle mümkündür.
Her mü'min, din büyüklerine, yani Hak dostlarına karşı da vefâ hissiyle dolu olmak mecbûriyetindedir. Zira Allah ve Rasûlü'nün getirdiği emir ve nehiyleri, güzel ahlâkı ve iki cihânımızı aydınlatan ulvî kandilleri bizlere taşıyan Hak dostlarıdır.
Vefâ gösterilmesi gerekenler, sadece bu saydıklarımızdan ibâret değildir. Bilhassa dostlara ve din kardeşlerine vefâyı da gönle yerleştirmek gerekir. Diğer taraftan, ecdâda vefâ, dirilerimize ve ölülerimize vefâ, vatana vefâ ve toplumdaki bütün emânetlere vefâ, sağlam karakter ve şahsiyetin vasıflarındandır.
Cenâb-ı Hak, cümlemizi kendisine, Rasûl'üne, ana-babaya, akrabâya, bütün ehl-i îmâna, vatan ve millete ve diğer emânetlere karşı vefâkâr olan kullarından eylesin! İki cihânda da rızâ-yı şerîfi iklîminde yaşatsın!

leyla_mecnun
08.07.2011, 22:57
Osman Nuri Topbaş







Bu Cihânın Bekâsı Yok


Fâniliği Unutma!
Rivâyete göre, hükümdarın biri, dillere destan muhteşem bir saray yaptırmıştı. Öyle ki, sarayın her odası ayrı bir güzellik sergisi, her köşesi ince tezyînatla işlenmiş ayrı bir sanat eseri gibiydi. Kapılar, kakma sanatının en nâdide örneklerini taşırken, duvarlar baştan başa rûhu okşayan enfes hat örnekleriyle doluydu. Hülâsa, kısa bir vakitte bu sarayın hususî özelliklerini tamamıyla anlatabilmek mümkün değildi.
Hükümdar bir gün, evliyâullahʼtan bir zâtı, saraya dâvet etti. Dâvete icâbet edip saraya teşrif eden mübârek misafirine sarayın her tarafını kemâl-i edeple gezdirdikten sonra, niyetini şu sözlerle izhâr etti:
"-Efendim! Sarayı nasıl buldunuz? Bu hususta görüşlerinizi almak isteriz."
Hükümdarın bu suâline karşılık o Hak dostu:
"-Sultanım! Sarayın dünyevî ihtişâmı gerçekten de göz kamaştırıyor. Zira sarayın yapımında emeği geçen sanatkârlar, bütün mahâretlerini ortaya koymuşlar. Kısaca her şey mükemmel!" dedi ve ilâve etti:
"-Sâde bir eksiği var!"
Bu cevâbı hiç beklemeyen hükümdar ise birden şaşırdı ve sonra hayretle:
"-Allah Allah! Efendim, bu sarayın eksiği nedir?" diye tekrar sordu. O Hak dostu, insanı tefekkür deryâsına daldıran ve bütün kâinat için geçerli olan şu mânidar cevâbı verdi:
"-Bekâsı yok!.."
Her zerresi bir gün fânîliğe gark olacak şu âlemdeki bütün mevcûdât için söylenebilecek, gâyet kısa ve öz, fakat mânâsı büyük bir ifâde: "Bekâsı yok!.."
Bu hakîkat, âyet-i kerîmelerde şöyle bildirilmiştir:
"Yeryüzünde bulunan her canlı fânîdir. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâkî kalacaktır." (er-Rahmân, 26-27)
"...O'nun zâtından başka her şey yok olacaktır..." (el-Kasas, 88)
Cenâb-ı Hakk'ın fânîlikten muaf tuttuğu bir canlı yokken, insan, sahip olduğu nîmetlerin aslâ elinden çıkmasını istemez, dünyada dâimâ ebedîlik ve ölümsüzlük arzular. Hâlbuki fânî dünya üzerinde ebedîlik aramak veya mes'ut günlerin hiç bitmeyeceğini ve ihsân edilen nîmetlerin hiçbir zaman elden çıkmayacağını sanmak; çöllerdeki seraplara aldanmak gibi boş bir hayal ve beyhûde bir ümittir.
Nitekim bir Hak dostu, bu hususta ne güzel buyurmuştur:
"Dünyadan ebedîlik isteme! Kendinde yok ki, sana da versin!"
Ölümü bilen, fânî dünya lezzetlerine, bu hayatta yolcu olduğunu bilen de misafirhanedeki oyuncaklara aldanmaz! Çünkü eşya, ondan ayrılmayacak bir sûrette dünya misafirhanesine âittir. Bütün fânî nîmetler, bir kişide toplansa ve o, huzur ve saâdet içinde bin yıl yaşasa ne fayda!.. Sonunda gireceği yer, bu kara toprağın bir çukuru değil midir?!.
Bu sebeple Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- bizlere şöyle seslenir:
"Ey sâlik; aynadaki son nakşa bak! Bir güzelin ihtiyarlığındaki çirkinliğini ve bir binanın harâbe hâline geleceğini düşün de aynadaki yalana aldanma!.."
İslâm dîni, insanın beşikten mezara kadar hayatını tanzîm edip, onu, âhiret âleminin esrârına ve gaybî hakîkatlerine hazırlar. İnsanın; beşik ile tabut arasındaki münâsebeti kavrayamadan, kâinattaki mevkîini ve vazîfesini tâyin edemeden ve gideceği mezar yolculuğunun hikmet ve ibretini idrâk edemeden, hayatı gâyesiz bir şekilde yaşaması ne büyük bir hüsrandır!
İnsan ibret almaz mı ki, her fânî varlığın tazelik ve zindeliği zaman değirmeninde dâimî bir sûrette öğütülmektedir!
Fakat ne tuhaftır ki insan, birkaç gün misafir olarak bulunduğu bu dünyada kendini aldatır. Her gün cenâze sahnelerini seyrettiği hâlde, ölümü kendine uzak görür. Kendisini, kaybedilmesi her an muhtemel olan fânî emânetlerin dâimî sahibi sanır. Hâlbuki insan, rûhuna ceset giydirilerek dünyaya gönderildiğinde, artık bir ölüm yolcusu demektir. Ölüm ve ötesi için bir hazırlık mekânına girmiş olduğu hâlde, bu hakîkatten ekseriyâ gâfil yaşar.
Fakat bir gün gelir, ruh, ceset elbisesinden soyundurulur ve âhiret kapısı olan kabirde, diğer bir büyük yolculuğa uğurlanır. Zaman şeridinden düşen her ânın, bizi hakikat sabahına yaklaştırmasını, âyet-i kerîme ne güzel ifâde etmektedir:
"Kime uzun bir ömür verirsek, Biz onun yaratılışını (güç ve kuvvetini alarak) tersine çeviririz. Hiç (bu manzarayı) düşünmüyorlar mı? (Bu ibretli yolculuğu idrâk etmiyorlar mı?)" (Yâsîn, 68)
Bi'set-i Nebî'den evvel, Kuss bin Sâide'nin Ukâz Panayırı'nda yaptığı ve Hak bir peygamberin geleceği müjdesini de verdiği şu hitâbesi, bu dünyanın fânî bir imtihan mekânı olduğunu, ne güzel ifâde etmektedir:
"Ey insanlar!
Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız!
Yaşayan ölür, ölen fenâ bulur, olacak olur. Yağmur yağar, otlar biter; çocuklar doğar, anaların babaların yerini tutar. Sonra hepsi mahvolur gider. Vukuâtın ardı arkası kesilmez; hepsi birbirini tâkip eder.
Dikkat edin, söylediklerime kulak verin! Gökten haber var; yerde ibret alacak şeyler var! Yeryüzü serilmiş bir döşek, gökyüzü yüksek bir tavan. Yıldızlar yürür, denizler durur. Gelen kalmaz, giden gelmez. Acabâ vardıkları yerden memnun oldukları için mi orada kalıyorlar; yoksa alıkonulup da uykuya mı dalıyorlar...
Yemin ederim, Allâh'ın indinde bir din var ki, şimdi bulunduğunuz dinden daha sevgilidir.
Ve Allâh'ın gelecek bir Peygamber'i var ki, gelmesi pek yakındır. O'nun gölgesi başınızın üzerine düştü. Ne mutlu o kimseye ki, O'na îmân edip de, O dahî ona hidâyet eyleye! Vay o bedbahta ki, O'na isyan ve muhâlefet eyleye!
Yazıklar olsun ömürlerini gaflet içinde geçiren ümmetlere!
Ey insanlar!
Gafletten sakının! Her şey fânîdir, ancak Cenâb-ı Hak Bâkî'dir. Birdir, şerîk ve nazîri (ortağı ve benzeri) yoktur. İbadet edilecek, yalnız O'dur. O doğmamış ve doğurmamıştır.
Evvel gelip geçenlerde bizler için ibretler çoktur.
Ey İyâd kabîlesi! Hani babalarınız ve dedeleriniz? Hani müzeyyen kâşâneler ve taştan hâneler yapan Âd ve Semûd? Hani dünya varlığına mağrur olup da kavmine hitâben; «Ben sizin en büyük Rabbinizim.» diyen Firavun ve Nemrud?
Bu yer, onları değirmeninde öğüttü, toz etti. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri de yıkılıp ıssız kaldı. Yerlerini şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın onlar gibi gaflet etmeyin. Onların yolundan gitmeyin. Her şey fânî, ancak Cenâb-ı Hak Bâkî'dir.
Ölüm ırmağının girecek yerleri var, ama çıkacak yeri yok!.. Küçük büyük herkes göçüp gidiyor. Herkese olan bana da olacaktır." (Beyhakî, Kitâbü'z-Zühd, II, 264; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 234-241; Heysemî, IX, 418)
Velhâsıl dünyada bir misafir olarak bulunduğumuzu, ömür senedinin vâdesinin meçhul bir günde dolacağını, esas ve ebedî hayâtın âhiret hayâtı olduğunu aslâ unutmamak ve o sonsuz yolculuk için hazırlık yapmak îcâb eder.
İmâm Şâfiî Hazretleri, ne güzel buyurmuştur:
"Kervanların, yolculuk esnâsında ev inşâ etmeleri akıl kârı değildir? Gideceği yere ulaşmak isteyen, istasyonda uyumaz (istasyonda gaflete dalmaz)."
Hulûlüyle müşerref olacağımız "Velâdet Kandili"nizi tebrik eder; O Emsalsiz Örnek Şahsiyet'in feyz, rûhâniyet ve yüksek ahlâkından lâyıkıyla hisse alarak, gönüllerimizin, muhabbetullah ve muhabbet-i Rasûlullah ile dolmasını Cenâb-ı Hak'tan niyâz ederiz...

leyla_mecnun
08.07.2011, 22:58
Osman Nuri Topbaş







Nasihat Kabul Etmeyen Ölü Kalpler


Şeyh Sâdî'nin "Gülistan" isimli eserinde naklettiği şu hâdise, söylenen bir sözün muhtevâsı her ne kadar hikmet dolu da olsa, ölü bir kalbe sahip kimselerin bu hikmet deryâsından bir katre bile nasipdâr olamayacaklarını pek veciz bir şekilde ifâde etmektedir: "Bir ticaret kervanı, büyük kazanç elde etmiş olmanın huzur ve neş'esi içerisinde ülkelerine dönmekte idi. Bunu haber alan bir grup eşkıya, onlara baskın yapmak için pusu kurmuş bekliyordu. Kâfile iyice yaklaştığında, insanlık haysiyet ve şerefine vedâ etmiş olan bu yağmacılar, kokuşmuş bir leşe üşüşen sinekler gibi gizlendikleri yerlerden çıkarak tüccarların bütün mallarına el koydular. Bu zâlimâne hâdise, tüccarların yüzlerindeki tebessümü ve gönüllerindeki huzuru bir anda yok etti. Öyle ki, ne yapacaklarını bilemediklerinden, yağlı kâğıtta mürekkebin durmadığı gibi hayır ve iyiliğin de gönüllerinde karar kılmadığı o eşkıyalara:
«-Allah aşkına, Peygamber aşkına, bize bu zulmü yapmayın. Şâyet azıcık vicdanınız varsa, bizlere acıyın da bu zulmü bize revâ görmeyin.» diyerek yalvarmaya başladılar. Lâkin bütün bu ağlama, sızlama ve ricâlar, vicdanları zindana dönmüş olan bu eşkıya gurubuna hiç tesir etmedi.
Takdîr-i ilâhî, Lokman Hakîm de o kervan halkının arasında bulunmaktaydı. Bütün malı elinden alınmış olan tüccarlardan biri onun yanına geldi ve boynunu bükerek şöyle söyledi:
«-Ey Üstâd! Senin her sözün hikmet doludur. Hikmet, gönülleri intibâha getirir. Senin gönül açan sözlerinle bu taş kalpli insanlar, olur ki, yumuşar. Sen bunlara hakîmâne bir söz söyle, biraz vaaz ve nasihatte bulun. Belki insafa gelirler. Hiç yoksa mallarımızın bir kısmını bize bıraksınlar. Hepsini alıp götürürlerse mahvoluruz. Bizlere hepten yazık olur.»
Lokman Hakîm ise, o eşkıyaların vîrâneye dönmüş olan gönül dünyalarına hikmet gözüyle daha önce nazar ettiğinden, o tüccara şu mânidar cevâbı verdi:
«-Asıl onlara söylenecek hakîmâne sözlere yazık olur. Paslı bir demirin pasını cilâ ile gidermek mümkün değildir. Demir çivinin, taşa girmesi ve taşı delmesi mümkün olmadığı gibi, kara kalpli, zindana dönmüş, vicdânını yitirmiş bir kimseye nasihat etmenin de bir faydası yoktur!..»"
Nitekim nefsânî iştihâlardan başka bir talebi kalmamış, böylesi ölü kalplere sahip kimselerin, dünyada yemek, içmek, gel-geç sevdâlarla ömür tüketmekten başka bir maksatları yoktur. Şu âyeti kerîme, bu gibi kimselerin gönül dünyasını çok özlü bir sûrette gözler önüne sermektedir:
"(Ey Rasûlüm!) Yoksa onların çoğunu, hakkı işitiyorlar veya anlıyorlar mı zannediyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler. Doğrusu gidişçe daha da aşağı mertebededirler." (el-Furkan, 44)
Diğer bir âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak, hidâyet rehberi olan Kur'ân-ı Kerîm'in ibret ve hikmet dolu nasihatlerini dinledikleri hâlde, gönül dünyalarının perişanlığı dolayısıyla hakkı duymayan kâfirleri, duygusuzlukta ölülere teşbih ederek şöyle buyurmuştur:
"Elbette sen ölülere duyuramazsın! Sırt çevirmiş giderlerken, (gerçeklere karşı kulakları mühürlenmiş) sağırlara o dâveti işittiremezsin!.. Sen (hakîkate âmâ olan) körleri de düştükleri dalâletten çıkarıp doğru yola getiremezsin!.. " (en-Neml, 80-81)
Mâneviyâttan gâfil, gönlü ilâhî hikmet ve hakikatlere âşinâ olmamış bir kimsenin hâlini yansıtan şu hâdise, ne ibret vericidir:
Hak dostlarından Necmeddîn-i Kübrâ Hazretleri, talebeleriyle birlikte sâlih bir zâtın cenâzesine iştirâk etmişti. Mevtâya telkinde bulunulduğu sırada Necmeddîn-i Kübrâ Hazretleri, birden tebessüm etti. Talebeleri, hocalarının böyle bir anda tebessüm etmesine hayret edip bunun hikmetini sordular. Hazret, önce açıklamak istemedi. Fakat ısrâr edilince de şöyle dedi:
"-Telkin veren kimsenin kalbi gâfil; mezara giren mevtânın kalbi ise dipdiri. Gâfil birinin, kalben diri olana telkin vermesine hayret ettim."
Nefsini tezkiye, kalbini de tasfiye eden bir mü'min, öldükten sonra da yaşamaya devam eder. Bunu yapamayanların ise, daha hayattayken bile bir ölüden farkları yoktur.
Ölü kalpler, peygamberler ve sâlih kulların sahip olduğu zâkir ve diri kalplerin zıddına, îmâna dâir bütün nasip kapıları kilitlenmiş, mühürlü kalplerdir. Zira hidâyet nûruna âmâ kesilen bu tip kalpler, peygamberler ve Hak dostlarının kendilerine sundukları kurtuluş ve saâdet reçetelerini, nefsânî ve süflî arzularına ters düştüğü için dâimâ îtiraz ile karşılamış yahut bîgâne kalma bedbahtlığına düşmüşlerdir.
Meselâ Ebû Cehil, çok kâbiliyetli bir kişi idi. Zekâsının çokluğundan ötürü kendisine "Ebu'l-Hikem" (Hikmetlerin Babası) lâkabı verilmişti. Lâkin bu zekâ ve kâbiliyetini ziyân etti. Nefsâniyetin girdâbına kapılıp hasta, hatta ölü bir kalbe dûçâr olduğundan, Peygamber Efendimiz'in kendisine tekrar tekrar bildirdiği ilâhî hakikatleri anlayamadı ve duyamadı. Böylece isyan bataklığı ve günah yükü altında şeytanın en yakın arkadaşı oldu. Bu hazin âkibetin neticesinde, karakter, şahsiyet ve doğruluğunu medihlerle tasdik ettiği Rasûlullah'ın, en azılı düşmanlarından biri hâline geldi. Bu sebeple de kıyâmete kadar "Ebû Cehil" (Cehâletin Babası) olarak anılmayı hak etti.
Yine Atilla ve İskender de zulüm ve küfrü kendilerine şiar edinmeleri dolayısıyla ilk başta kendilerinin, sonra da bütün insanlığın düşmanı oldular.
Zira onlar, Hazret-i Mevlânâ'nın buyurduğu gibi, Allâh'ın imtihan tuzaklarından biri olan dünyânın malına ve şöhretine dalarak sarhoş oldular. Güçlerini hayır ve hasenâta sarf etmek yerine nefislerini tatmin yolunda pervasızca kullanıp, inkâr ve zulümlerine dayanak kıldılar. Daldıkları günah deryâsında kalp gözlerini kör ettiler. Bu yüzden de sefâletlerini saâdet zannederek îman nûrundan nasipsiz, ömürlerini ziyan etmiş olarak bu dünyadan göçüp gittiler.
Kur'ân-ı Kerîm'de hidâyetten mahrûmiyet; daha ziyâ*de "zulüm", "küfür", "yalan" ve "fısk" gibi cürümlerin ardından zikredilmektedir. Bu ise, insanın kalbî hassâsiyetlerini yitirerek hidâyet nûrundan uzaklaşmasına, en çok bu günahların sebebiyet verdiğine işâret etmektedir.
Bu sebeple bir mü'min, diri bir kalbin en büyük tezâhürü olan şefkat, merhamet, diğergâmlık gibi ulvî hasletleri kendine şiar edinmelidir. Nitekim gerçek bir mü'mini, bir gayr-i müslimden ayıran fârik vasıf, ondan daha da merhametli olmasıdır.
Merhameti bilmeyen insan, en büyük hazineyi ve saâdetlerin kapısını açan anahtarı kaybetmiştir. Zira merhamet, insanlığımızın bu âlemde şâhidi olan ve bizleri kalben Allâh'a yaklaştıran ilâhî bir cevherdir. Bu sebeple merhamet, müslümanın kalbinde hiç sönmeyen bir ateş gibidir.
Nitekim Bağdat'ta asıldığı darağacında, burnu ve kulakları kesilmişken kendini taşlayan gâfil halk için Cenâb-ı Hakk'a;
"-Yâ Rabbi! Onlar benim bildiğimi bilmiyorlar. Bilseler beni taşlamazlardı. Benden evvel onları affet." niyâzında bulunan Hallâc-ı Mansur, bir merhamet âbidesi idi.
Rûhun bir gâyesi vardır. O gâye; Allâh'a doğru yolculuktur. Bu yoldaki mesâfeler ise, ancak merhamet tezâhürü fazîletlerle, yani rûhun zaferleri ile katedilebilir.
Velhâsıl bir kimse, diri bir gönle sahip olmak, Cenâb-ı Hak ile dostluğun ulvî hazzını tatmak ve iki cihan saâdetine ermek için Mevlânâ Hazretleri'nin şu hikmetli beyanına kulak vermelidir:
"Gündüz gibi ışık saçmak istiyorsan, geceye benzeyen nefsini yakmalısın."
"Sen nefsânî sıfatlardan öldüğün vakit, hikmet ve sırlar denizi seni başının üstünde taşır."
Cenâb-ı Hak, gönüllerimizi günah, isyan ve gaflet karanlıklarından muhâfaza buyursun! Kalplerimizi, Kur'ân ve sünnet nûruyla ihyâ edebilmeyi cümlemize nasip ve müyesser eylesin!..
Âmîn...

Spot 1:
Merhameti bilmeyen insan, en büyük hazineyi ve saâdetlerin kapısını açan anahtarı kaybetmiştir. Zira merhamet, insanlığımızın bu âlemde şâhidi olan ve bizleri kalben Allâh'a yaklaştıran ilâhî bir cevherdir.
Spot 2:
Nefsini tezkiye, kalbini de tasfiye eden bir mü'min, öldükten sonra da yaşamaya devam eder. Bunu yapamayanların ise, daha hayattayken bile bir ölüden farkları yoktur.
Spot 3:
Ölü kalpler, peygamberler ve sâlih kulların sahip olduğu zâkir ve diri kalplerin zıddına, îmâna dâir bütün nasip kapıları kilitlenmiş, mühürlü kalplerdir. Zira hidâyet nûruna âmâ kesilen bu tip kalpler, peygamberler ve Hak dostlarının kendilerine sundukları kurtuluş ve saâdet reçetelerini, nefsânî ve süflî arzularına ters düştüğü için dâimâ îtiraz ile karşılamış yahut bîgâne kalma bedbahtlığına düşmüşlerdir.

leyla_mecnun
08.07.2011, 22:58
Osman Nuri Topbaş







Nezâket Üslubuyla Konuşmak


Pâdişâhın biri, rüyasında, dişlerinin önden arkaya doğru döküldüğünü, yemek yiyemez hâle geldiğini görür. Canı sıkılan pâdişah, gördüğü rüyanın yorumunu yaptırmak üzere derhal saray tâbircilerini huzûruna çağırtır. Rüyâsını anlattıktan sonra tâbircibaşına: "‒Hele bir söyle, bu rüyâ hayır mıdır, şer midir? Neye işarettir?" diye sorar. Tâbircibaşı hiç düşünmeden:
"‒Maalesef şerdir pâdişâhım!" der. "Uzun yaşayacaksınız; ama ne yazık ki gözlerinizin önünde bütün yakınlarınızın birer birer ölüp sizi yapayalnız bıraktıklarını göreceksiniz."
Tâbircibaşının bu yorumu, pâdişâhın gönlünde âdeta soğuk rüzgârlar estirir. Bir anlık sessizliğin ardından pâdişah hiddetle kükrer:
"‒Tez atın şunu zindana, felâket tellâlı olmak neymiş öğrensin!"
Muhâfızlar, tâbircibaşıyı yaka-paça götürüp zindana atarlar.
Pâdişah, bu kez huzûrundaki diğer bir tâbirciye dönerek:
"‒Sen söyle bakalım, rüyâmın tâbiri nedir, hayır mıdır, şer midir?" der.
Tâbirci sükûnet içinde bir müddet düşünür, sonra birden yüzü aydınlanır ve tane tane konuşmaya başlar:
"‒Hayırdır pâdişâhım, hayırdır!" der. "Bu rüyâ, bütün yakınlarınızdan uzun yaşayacağınızı ve daha nice seneler ülkenizi huzur ve saâdetle idâre edeceğinizi gösterir."
Bu habere çok sevinen Pâdişah, tabirciye iki kese altın ihsân eder.
Olup biteni başından beri izleyenler ise, şaşkınlıkla tâbirciye şu suâli sorarlar:
"‒Aslında sen de tâbircibaşı da aynı şeyi söylediniz. Pâdişah neden onu cezâlandırdı da seni mükâfatlandırdı?"
Tâbirci tebessüm eder ve şöyle der:
"‒Elbette aynı şeyi söyledik; fakat öyle zaman olur ki, ne söylediğinden ziyâde nasıl söylediğin ve kime söylediğin daha mühimdir."
İşte, ifâdedeki üslûp farkı dolayısıyla aynı mânâyı ifâde eden sözlerin, muhâtapta meydana getireceği müsbet ve menfî neticeleri gösteren, ibretlik bir kıssa. Bu kıssadan alınması gereken hisse ise; hakkı söylerken, sözü, muhâtabın hissiyâtını dikkate alarak, ince düşünüş, firâset, nezâket ve zarâfetle söylemenin ne derece ehemmiyetli olduğudur.
Zira Rabbimiz, kullarının bu husûsta hassâsiyet sahibi olarak tatlı, gönül alıcı ve yumuşak söz söylemelerini emir buyurmaktadır. Bu hakîkat, âyet-i kerîmede şöyle bildirilmektedir:
"Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler..." (el-İsrâ, 53)
Gönüller Sultanı Peygamber r Efendimiz de bu hususta şöyle buyurmuştur:
"Allah Teâlâ, bana farzların ikâmesini emrettiği gibi, insanlara lûtuf ve merhametle muâmele edip yumuşak söz söyleyerek, onların kalpleri arasında muhabbet filizleri yeşertmemi de emretti." (Süyûtî, el-Câmiu's-Sağîr, I, 59/1695)
Nitekim hiç kimse sert sözlerden ve kabalıktan hoşlanmaz. Zira kaba söz, alev alev yanan bir ateş gibidir ki, neticede sahibini de yakar. Bu sebeple Hazret-i Mevlânâ'nın buyurduğu şu hakîkate dikkat etmek lâzımdır:
"Allah Y'nun âyet-i kerîmedeki; «Ey Mûsâ! Firavun'a karşı yumuşak söz söyle, ona yumuşaklık göster!» sözünü iyi anla! Zira kaynayan yağa soğuk su dökersen, ocağı da harap edersin, tencereyi de..."
Yine Hazret-i Mevlânâ, bir sözün, söyleyenin kullandığı üslûba göre muhâtabında çok farklı tesirler meydana getirdiği husûsunu, bir teşbihle şöyle anlatmaktadır:
"Söz vardır, keskin kılıç gibidir; dostluğu keser, öldürür. Kalpte tedavisi imkânsız yaralar açar. Gönül bahçesindeki yeşillikleri, sevgi çiçeklerini hazan mevsimi gibi kurutup öldürür.
Bir söz de vardır ki, ilkbahar mevsimi gibidir. Her tarafı süsler, güzelleştirir, sayısız faydalar sağlar."
Bundan dolayı bir mü'min, konuşma üslûbunu güzel ayarlamalı, ilâhî hakîkatlerin bediî ve rûhânî güzelliklerini sergileyen bir hikmet pınarı olmalı ve dâimâ ruhlara nüfûz edecek tatlı bir lisân kullanmalıdır. Zira âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere, gönüllere girebilmenin en kestirme yolu yumuşak ve güzel bir üslûp kullanmaktır:
"Allâh'ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi..." (Âl-i İmrân, 159)
Peygamber Efendimiz'in bu güzel ahlâkını Ebû Kursâfe t şöyle anlatmaktadır:
Ben, annem ve teyzem, Rasûlullah r'in yanına gittik. Kendisine bey'at edip yanından ayrıldığımızda, annem ve teyzem bana şöyle söylediler:
"-Yavrucuğum, bu zât gibisini hiç görmedik! Yüzü ondan daha güzel, elbiseleri daha temiz ve sözü daha yumuşak başka birini bilmiyoruz. Sanki mübârek ağzından nûr saçılıyordu." (Heysemî, VIII, 279-280)
Ümmü'd-Derdâ c da şöyle buyurmuştur:
"Ebu'd-Derdâ, bir söz söylediğinde muhakkak tebessüm ederdi. Bir gün ona:
«-İnsanların senin bu hâline şaşırmalarından korkuyorum!» dedim. O:
«-Rasûlullah r bir söz söylediğinde muhakkak tebessüm ederdi» diyerek cevap verdi." (Ahmed, V, 198, 199)
Unutulmamalıdır ki, bir kişinin konuşma üslûbu ve ifâde tarzı, onun şahsiyet, karakter ve ahlâk seviyesini yansıtan parlak bir ayna mesâbesindedir.
Bu sebeple bir mü'min, Hazret-i Ebûbekir t'ın ifâdesiyle:
"Ne söylediğine, kime söylediğine ve ne zaman söylediğine dikkat etmeli." ve Şeyh Sâdî'nin şu beyânına kulak vermelidir:
"İki şey akıl hafifliğini gösterir. Söyleyecek yerde susmak ve susacak yerde söylemek!"
Konuşma esnâsında dikkat etmemiz gereken hassâsiyet ölçülerini, Kur'ân-ı Kerîm bizlere şöyle bildirmektedir:
Anne-babaya karşı "öf" bile deme, onlara; قَوْلاً كَرِيماً (kavlen kerîmâ), yâni ikramkâr ve iltifatkâr söz söyle.
Fakir-fukarâya, muhtaç ve mahrumlara verecek bir şey bulamıyorsan, hiç olmazsa onlara karşı, قَوْلاً مَيْسُوراً (kavlen meysûrâ), yâni gönül alıcı, rûhu dinlendirici, tesellî edici bir söz söyle.
Kanadı kırık bir kuş gibi himâyeye muhtaç yetimlere, yakın akrabâya, yoksullara karşı yine قَوْلاً مَعْرُوفاً (kavlen ma'rûfâ), yâni güzel söz ve tatlı dille konuş.
Kalbinde mânevî hastalık bulunan kimselere karşı herhangi bir töhmete, fitneye veya yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için yine قَوْلاً مَعْرُوفاً (kavlen ma'rûfâ), yâni yerinde ve uygun bir söz söyleyin.
Zâlimlerin kalbini yumuşatmak için قَوْلاً لَيِّناً (kavlen leyyinâ), yâni yumuşak söz söyleyin.
Velhâsıl bir mü'min, lisânını bu ilâhî ölçüler ışığında terbiye etmeli ve Cenâb-ı Hakk'ın şu emrini hiç unutmamalıdır:
"...İnsanlara güzel söz söyleyin..." (el-Bakara, 83)
Cenâb-ı Hak bizleri; nâil olduğu her nîmeti ilâhî bir emânet bilerek lâyıkı vechile kullanabilen, insanlara lûtuf, merhamet ve yumuşak sözle muâmele ederek kalplerde muhabbet filizleri yeşerten sâlih kullarından eylesin...
Âmîn...

leyla_mecnun
08.07.2011, 22:59
Osman Nuri Topbaş







İslâm Kardeşliğini Muhafaza Etmek


Peygamber Efendimiz, hicretin sekizinci yılında bazı kabîlelerin Medîne'yi kuşatmak maksadıyla toplandıklarını haber almıştı. Bunun üzerine, içlerinde Muhâcir ve Ensâr'ın ileri gelenlerinin de bulunduğu 300 kişilik ordunun başına Amr bin Âs'ı komutan tayin ederek onların üzerine sefere yolladı. Amr ra'ın kumandası altında yola çıkan mücâhidler, gündüzleri gizlenip geceleri yürüyerek, Medîne'ye deve yürüyüşü ile on günlük mesâfede bulunan Zâtü's-Selâsil'e vardılar. Lâkin aradıkları kavme yaklaştıklarında Amr bin Âs, onların kendilerinden sayıca daha fazla olduğunu ve Müslümanlar için büyük bir yığınak hazırlamış olduklarını gördü. Bunun üzerine mü'minlerin hayatlarını tehlikeye atmamak için, hemen Peygamber Efendimiz'e bir elçi yollayarak yardımcı bir birlik talebinde bulundu.
Efendimiz de derhal Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömerra'nın da aralarında bulunduğu 200 kişilik yardımcı birliği Ebû Ubeyde bin Cerrâh komutanlığında gönderdi. Ubeyde bin Cerrâh'a da Amr bin Âs'la görüştüklerinde hep birlikte hareket etmelerini ve aralarında aslâ anlaşmazlığa düşmemelerini emir buyurdu. (Vâkıdî, II, 770; İbn Sa'd, II, 131)
Lâkin iki birlik buluştuğunda, aralarında komutanın kim olacağı hususunda bir müddet anlaşmazlık yaşandı. Zira Amr bin Âs, Ebû Ubeyde'ye hitaben:
"Sizin de kumandanınız benim! Çünkü Rasûlullah sav'e haber göndererek bana yardım etmenizi, kendisinden ben istedim. Sen, ancak bana yardımcı olmak üzere geldin!" dedi. Ebû Ubeydera ise onun bu sözlerine:
"Hayır! İş öyle değildir. Ben, kumandanı bulunduğum birliğin kumandanıyım, sen de kumandanı bulunduğun birliğin kumandanısın!" mukâbelesinde bulundu. Bu tartışma, Ebû Ubeyde ra'ın imam olup halka namaz kıldırmak istediği zaman yeniden tekrarlandı.
Bu hâdiseler üzerine Ebû Ubeyde, Amr bin Âs ra'ın "Sen ancak benim yardımcımsın!" diyerek direndiğini görünce, emri altındaki bazı sahâbîlerin bu hususta kendisine çıkışmalarına da aldırmayarak ona hitaben:
"Ey Amr! Bilesin ki, Rasûlullah sav'in bana en son sözü:
«Arkadaşının yanına varınca, birbirinize karşı itaatli olunuz! Aranızda anlaşmazlığa düşmeyiniz!» emir ve tavsiyesi olmuştur. Eğer sen bana itaat etmezsen, ben sana itaat eder, boyun eğerim!" dedi ve ona tâbî oldu. Böylece din kardeşi ile geçimli olmak ve İslâm kardeşliğinin herhangi bir zarara uğramaması için kendi hakkından ferâgatta bulundu.
Bu fedakârlığı öğrenen Efendimiz ise:
"Allah, Ebû Ubeyde bin Cerrâh'ı rahmetiyle esirgesin!" diyerek ona duâ da bulundular. (Vâkıdî, II, 773)
İslâm kardeşliği; bütün mü'minleri gönlün muhabbet iklîmine alabilmek, kardeşinin sevinciyle sevinip derdiyle dertlenmek, zor zamanında tesellî kaynağı olup gerektiğinde nefsinden fedâkârlıkta bulunabilmekle gerçekleşir. Zira âyet-i kerîmelerde, bu husustaki emirler çok açıktır:
"...O hâlde siz (gerçek) mü'minler iseniz Allah'tan korkun, (mü'min kardeşleriniz ile) aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlü'ne itaat edin." (el-Enfâl, 1)
"Hep birlikte Allâh'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın..." (Âl-i İmrân, 103)
Bu sâyededir ki mü'minler; asırlarca ırk, kavmiyet ve mezhep gibi farklılıklarına rağmen daima birlik ve berâberlik içinde yaşamışlardır. Bu kardeşlik, fertlerin ve toplumların en büyük huzur, sürûr ve saâdet kaynağı olmuştur. Bu huzuru kaybetmek ise, ferdî ve ictimâî kayıpların en hazinidir.
Lâkin zamanımızda maalesef menfî neşriyat, müstehcenlik ve aşırı tüketimi kamçılayan reklamlar ve onlarla yan yana yürüyen kontrolsüz basın, genç dimağları şaşırtmakta, yormakta ve âdeta narkoze ederek kendi kalıbına sokmaktadır. Diğer taraftan televizyon, internet ve modanın menfî ve yıkıcı tesirleri karşısında İslâm kardeşliği ve toplum huzuru büyük yaralar almakta ve îman bağı sanki bir hazâna yakalanmaktadır. Zira daha evvel, düşenin düştüğü yerde kalmasına göz yumulmaz, düşen elbirliği ile kaldırılır, sıkıntısı giderilerek insanlık haysiyeti içerisinde yaşaması temin edilirdi. Fakat günümüzde nefsânî hesaplar ve dünyevî menfaatler uğruna nice gönüller arasına dargınlık, kırgınlık ve soğukluk girmekte; böylece cehâlet, bencillik ve duygusuzluk neticesinde İslâm kardeşliği gitgide zayıflamakta, maddeye esir olmak sefâleti, gönüllerde İslâm'ın feyz ve rûhâniyetini âdeta eritip yok etmektedir.
Mâlum olduğu üzere, Cenâb-ı Hak, her insanın gönül dünyasını bir yaratmamıştır. Bu sebeple topluluğun bulunduğu yerde görüş ayrılıklarının vukû bulması kaçınılmazdır. Mühim olan, her ayrılığı İslâm'ın telkîn ettiği kardeşlik rûhu etrâfında bertaraf ederek ve gönüllerde kin ve hasedin oluşmasına mahal vermemektir.
Bu cümleden olarak mü'minler, din kardeşlerinde görmüş oldukları bir hata sebebiyle, öncelikle kendi nefislerini sorgulamalıdırlar. Nitekim Abdullah bin Mübârek Hazretleri, kötü huylu biriyle yapmış olduğu yolculuk sonrasında, onun kötü huylarını niçin düzeltemediğinin muhâsebesiyle içli içli ağlamıştır.
Mü'minlerin din kardeşlerinde gördükleri hataları düzeltmeye çalışırken kullanmaları gereken üslûp da çok mühimdir. Zira kullanılan kaba ve yanlış bir üslûp, kaş yapayım derken göz çıkarmakla neticelenebilir. Bu sebeple hatalı insanların benliğini tahrik ederek, yanlışlarını kabul etmemelerine sebep olabilecek sert ve haşin bir hitap tarzından uzak durmak gerekir. Nitekim Peygamber Efendimiz sav muhâtaplarında gördüğü bir hatayı onlara yakıştıramadığını hissettirecek şekilde son derece nâzik ve hassas bir üslûp kullanır:
"-Bana ne oluyor ki, sizleri böyle görüyorum!" buyurarak kendilerine galat-ı ru'yet (yanlış görme) izâfe ederlerdi.
Bilhassa insanlığa örnek olacak nesillerin yetiştirildiği okullar ve Kur'ân Kursları, kardeşliği zedeleyecek davranışlara karşı daha hassas olunması îcab eden yerlerdendir. Zira eğitim müesseseleri, İslâm kardeşliğinin en güzel ve zirve seviyede yaşandığı yerler olmalıdır. Nitekim insanlığa hakkı, hayrı ve güzel ahlâkı tavsiye edecek insanların, bizzat kendi yaşayışları ile bu kardeşliği sergilemeleri elzemdir.
Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurmuştur:
"Hâl ile öğüt veren, sözle öğüt verenden iyidir."
Öte yandan günümüzde toplumun temelini teşkil eden âile yapısındaki ahlâkî tahribat ise çok daha büyük bir önem arz etmektedir. Nitekim mânevî terbiye eksikliği ve medyanın menfî telkinleri neticesinde âile fertleri arasındaki gönül bağları gitgide zayıflamaktadır. Öyle ki gençler, ilâhî emir gereği kendilerine "öf" bile demenin yasaklandığı anne-baba için hizmet etmeyi bir nîmet değil de külfet olarak görmekte, âile fertlerinin taşkınlıklarını, bilhassa çocukların usandırıcı hırçınlıklarını eritecek fazîlet cevheri olması gereken annelerin gönülleri, bu olgunluğu sergileyememektedir.
Yine mânevî olgunluktan mahrum nice anneler, gelinlik kızlarını uğurlarken:
"Aman kızım! Göreyim seni, sakın kendini ezdirme! Kocanı avucunun içine al! Hayatın keyfini çıkar! Bu dünyaya bir daha mı geleceksin!" tarzında hodgâmlık ve bencilliği palazlandıran nâhoş cümlelerle gûyâ nasihat etmektedir. Böylece, eşlerin birbirlerini anlayışla karşılayıp hoş geçinmelerine bağlı olan âile saâdetinin temelleri, ilk günden zedelenmektedir. Neticede sağlıklı toplumların çekirdeği olan âile yuvaları dağılmakta, düzgün bir âile terbiyesinden mahrum kalan çocuklar da sokakların insâfına terk edilmektedir. Böylece toplum, sanki bir sahrâ hastanesine dönüşmektedir.
Hâlbuki daha evvelki nesillerde gençler, İslâmî bir edep ve terbiye ile yetiştirildiğinden; ince, zarif, nâzik, hassas, affedici ve güler yüzlü olmak onların bir tabiat-ı asliyesi hâlinde idi. Bu özellikleriyle anne ve evlatlar, âyet-i kerîmede ifâde edildiği üzere "göz nûru" olacak vasıflarla müzeyyendi. (el-Furkân, 74) Böylece takvâda, Allâh'a yakınlıkta ve İslâm şahsiyetini temsilde güzel bir misâl olarak, toplumun huzur kaynağını teşkil ediyorlardı.
Yeni bir yuva kurmak için evden ayrılan genç kızların, büyüklerinden aldıkları nasihatler:
"Güzel evlâdım! Gelinlikle gireceğin yuvayı saâdetle doldurmalısın. Girdiğin bu kapıdan, ak ve lekesiz bir kefenle ebedî yolculuğuna çıkmalısın!"
"Büyüklere saygı göster, hürmette kusûr etme; böylece sen de yükselirsin, onların saâdeti sana da ulaşır."
"Halı ol, üzerinde kırk tane ayak dolaşsın ki, baş tâcı olasın!"
"«Ağzından kan damlasa, kızılcık şurubu içtim» diyerek âile içi hâdiseleri kimseyle paylaşmayasın!" cümleleriyle özetlenebilecek bir muhtevâda idi.
Eşler, kayınpeder ve kayınvâlidelerini anne-babaları olarak telâkkî eder, gelinler görümcelerini ve damatlar da kayınbirâderlerini âdeta kardeş olarak bilirlerdi. Bu fânî cihanda kurdukları âile yuvaları da, yaşadıkları takva hayatıyla cennet hazırlığı hâlinde olurdu. Zira onların yegâne örneği, dünyadaki en mesut hâne olan, Peygamber Efendimiz'in yuvası idi.
O yuva, dünyanın öyle huzur ve güzellik dolu yuvasıydı ki, günlerce sıcak bir yemek pişmediği hâlde, burcu burcu saâdet kokardı. Üstelik o mukaddes yuvada hanımların odası, ancak başlarını sokacak bir mekândan ibâretti. Ancak o yuvanın en lezzetli rızkı; rızâ, sabır ve teslîmiyetti. Allah Rasûlü r'in âile hayatında uyguladığı terbiye usûlü, onların kalplerini sonsuz bir bağlılık, hürmet ve muhabbetle doldurmuştu.
Şu bir hakikattir ki, hiçbir kadın, efendisini; vâlidelerimizin Allah Rasûlü r'e olan sevgileri derecesinde sevemez. Hiçbir koca da, hanımını; Allah Rasûlü'nün, mübârek hanımlarına olan muhabbeti seviyesinde sevemez. Hiçbir evlât, Hazret-i Fâtıma'nın babasını sevdiği kadar sevemez. Hiçbir baba da evlâdını, Allah Rasulü'nün Hazret-i Fâtıma'yı sevdiği kadar sevemez.
Hâsılı bir yuvayı huzur ve saâdet içinde devam ettiren yegâne hususiyet, karşılıklı sevgi, saygı ve mesûliyet duygusudur. Ama unutmamalıdır ki, ecdâdımız: "Yuvayı dişi kuş yapar" buyurmuşlardır. Bu bakımdan yuvaya sahip çıkmak hususunda kadın, daha tesirli bir rol üstlenmiştir. Dolayısıyla kadının bu noktada göstereceği firâset (seziş ve kavrayış), gayret ve fedâkârlık, erkeğinkinden daha fazla bir ehemmiyet arz eder.
Bu hususta günümüz annelerine düşen vazife de, evlatlarını şu hadîs-i şerîfin muhtevâsına girecek şekilde yetiştirmeye gayret etmektir:
"Mü'min, başkalarıyla ülfet eder (hoş geçinir) ve kendisiyle ülfet edilir. Kimseyle ülfet etmeyen ve kendisiyle de ülfet edilmeyen kişide hayır yoktur." (Ahmed, II, 400, V, 335)
Zira Rabbimiz; mü'minlerin, birbirini yıkayan iki el gibi olmalarını arzu buyurmaktadır. Birbirini yıkayan iki elden maksat ise, birbirinin maddî-mânevî noksanını telâfî etmek, sevinç veya hüznünü paylaşmak, aşırı istekten sakınmak, derdine ortak olmak, birbirine öğütte bulunmak, kusurlarını affetmek ve husûmeti bertaraf edebilmek için "ben haklıydım, sen haksızdın!" gibi sözlerin üzerine bir şal atarak kardeşliği her hâlükârda yaşatabilmektir.
İşte İslâm'ın bize telkin ettiği ve bizden istediği yüksek ahlâk, bu hâle sahip olabilmektir.
Bir şair, gönlün fazîlet bahçesi hâline gelebilmesi için insana şöyle nasihat etmektedir:
Gökten cevherler yağsa taş yine vermez çiçek
Toprak ol ki toprakta nice güller bitecek
Ne mutlu, din kardeşliğini her hâlükârda muhafaza edip yaşatabilen mü'minlere!..
Cenâb-ı Hak, gönüllerimizi İslâm kardeşliğinin feyz ve rûhâniyeti ile ziynetlendirsin. Cümlemizi, hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet günü Arş-ı Âlâ'nın altında gölgelendirilecek olan din kardeşleri zümresine ilhâk eylesin.
Âmîn...

leyla_mecnun
08.07.2011, 22:59
Osman Nuri Topbaş







Batılılar Gözüyle Osmanlı-Türk Hanımının Hususiyetleri




Osmanlıların sahip oldukları müstesna ahlaki kıvama gelişlerinde hiç şüphesiz ilk ve en müessir rolü, aile yapılarındaki sağlamlık üstlenmiştir. Nitekim zaman zaman devlet bünyesinde meydana gelen aksaklıklar, aile sayesinde cemiyete aksetmemiş ve bu millet, en zor dönemlerde bile içinde bulunduğu halden rahatça silkinip ayakları üstünde durmayı bilmiştir.
Osmanlı'da aile sağlamlığını temin eden başlıca âmil, Kur'an-ı Kerim ve sünnet-i seniyyedir. Buna göre erkek ve hanım, istidad ve kabiliyetlerine göre toplumda yerini almıştır. Erkek rızkı temin için harici hizmette; hanım ise aile yuvasını ve nesli muhafazada vazife görmüştür. Bu güzel taksimatın bir bereketi olarak da : "büyüklere hürmet ve itaat, küçüklere şefkat ve muhabbet" teşekkül etmiştir.
Dr. A. Brayer, Osmanlı mülkünde müşahede ettiği faziletler karşısında şöyle der:
"Osmanlı'da çocuklar yetişip kemal yaşına geldikleri zaman ana ve babalarının yanında bulunmakla iftihar ederler. Ana babaları, küçükken kendilerine nasıl şefkat gösterdilerse çocuklarda aynı şekilde mukabele etmekle bahtiyar olurlar. Oysa diğer memleketlerde çok defa çocuklar olgunluk çağına girer girmez ana babalarından ayrılırlar. Mali menfaatleri hususunda onlarla çekişe çekişe münakaşa ederler. Hatta bazen kendileri refah içinde yaşadıkları halde onları sefalete yakın bir hayat içerisinde bırakırlar. Bunlar ana babalarına karşı, onların kendilerine çok ihtiyacı olduğu bir devrede adeta yabancılaşırlar."
A. Ubicini de:
"Cuma günleri ve bayram günleri bir baba, oğlunun elinden tutup dışarıda gezdirir. Adımlarını da çocuğun adımlarına göre ayarlar. Evladının yorulduğunu görürse omuzlarına alır, ya da bir aralık dinlendiği kahve pikesinde yanına oturtur. Onunla pek derin bir şefkatle konuşur. Çocuğun bütün hareketlerini dikkatle takip eder. Çocuğun yanında bulunan gençler ve ihtiyarlardan tiryaki olanlar sigaralarını bırakırlar. Onlar da çocuğa gülümserler ve ileride millet ve memlekete faydalı bir kimse olması yolunda temenni ve teşviklerini dile getirirler" demektedir.
Meşhur Fransız edibi Pierre Loti, dîni, kültürü ve ırkı başka olduğu halde İstanbul'da yaşayan Türklerin İslami nezih, ahlak ve adabının hayranı olmuş, daima yazılarında bu duyguları tasvir etmiştir. Der ki:
"Müslüman Türklerin hayatları, kelimenin tam manasıyla başka bir dünyadır. Dünyanın başka hiçbir evinde bir erkek, hanımına bu derece saygılı ve hayran olamaz. Bu gerçeğin sırrı, Türk evinin kadını tarafından hazırlanışındadır. İddia ederek söylüyorum; bir müslüman Türkün evinde odalar bile özel ve maksatlı bir ahengi ve döşeme üslubu ile hazırlanmıştır. Evin sahibesi olan kadının giyinişi başındaki örtüden ayaklarında bulunan nefis işlemeli kumaşlı terliklere kadar ahenk içindedir. Kadın evine o kadar düşkün, temizliğine o kadar meraklı, kocasının ev hasretini giderecek öylesine zeka ve eğitime sahiptir ki, evin erkeği akşamüzeri büyük bir hasretle kapıdan girer. Kadının temizliği maddi planda bir çiçek kadar saftır. Bu maddi temizliği, kadının ruh temizliğinden gelir. O kadın, içki, kumar ve dış dünyayı bilmez."