PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Kamil Mürşidi Ziyaret Adabı



Kutadgu
18.03.2009, 15:24
Her mümin önce, ziyaret için gittiği mürşid-i kamili, Allah ve Resulü'nün bir emaneti olarak görmelidir. Ona karşı yapacağı hürmetin, aslında Allah ve Resulüne yapılan bir hürmet çeşidi olduğunu bilmelidir.

Herkes, kalbindeki Allah ve Peygamber aşkını, kendisindeki edep ve hürmet anlayışını, velilere karşı tavrıyla ölçebilir.

Bir insan, kendi zamanında yaşayan kamil mür-şidlere ve Rabbanî alimlere ne derece hürmet ve edep gösterebiliyorsa, onun Hz. Peygamber'e karşı yapabileceği hürmet de ancak o kadardır. Bu bir ölçüdür.

Şimdi, kamil mürşidi ziyaret edebi konusunda ibret alınacak ve içinden pek çok ders çıkarılacak iki güzel hadiseyi zikredeceğiz:

Birisi, meşhur Cibril hadisidir. Hadisi, Hz. Ömer (r.a) ve başka sahâbiler nakletmiştir. Hz. Ömer (r.a) hadiseyi şöyle anlatıyor:

"Bir seferinde Hz. Resûlullah (s.a.v) ile Mescid-i Nebeviye'de bulunuyor, Efendimizin huzur-i saadetlerinde oturuyorduk. O esnada, birisi çıkageldi.

Elbisesi bembeyaz, saçları sim siyahtı. Kokusu çok güzeldi. (Nesaî, iman 6. (No: 5006).)

Üzerinde toz-toprak, ter ve yorgunluk gibi yolculuk izleri yoktu. Fakat içimizden kimse de onu tanımıyordu. Sakin bir şekilde Efendimiz'in önüne kadar yürüdü, diz üstü oturdu; ellerini dizleri üzerine koydu ve edepli bir şekilde soru sormaya başladı.

İman nedir, islam nedir, ihsan nedir, kıyamet ne zaman kopacaktır, alametleri nedir diye sorular sordu. Efendimiz (s.a.v) her birisine cevaplar verdikten sonra kalktı, sükunet içinde ayrıldı. Biraz vakit geçince Hz. Resûlullah (s.a.v): "Şu soru soranı bana geri çağırın!" diye seslendi, baktık fakat onu bulamadık. Efendimiz (s.a.v):

"O Cibrildi; size dininizi öğretmeye geldi" (Buharî, İman, 37; Müslim, iman, 1; Ebu Davud, Sünnet, 16; Tirmizî, iman, 4) buyurdu.

Aslında Hz. Cebrail (a.s), kendisi bir şey öğrenmeye değil, halka bir şeyler öğretmek için gelmişti.

Hz. Cibril (a.s), Ashab-ı Kiram'a önce edebi öğretti. Hz. Resûlullah'ın (s.a.v) huzuruna hangi kıyafet içinde girileceğini, nasıl oturulacağını, kendisine ne şekil soru sorulacağını gösterdi. Sonra dinin iman, İslam ve ihsanla tamam olacağına dikkat çekti ve edeple kalkıp gitti.

Alimler, bu hadisin bütün edep, hüküm ve hikmetleri içinde aldığını; zahirî ve bâtınî amelleri ihtiva ettiğini belirtmişler ve ona "Ümmü's-Sünne" yani, Hz. Resûlullah'ın hadislerinin anası demişlerdir. (Kurtubî, el-Müfhim limâ Eşkele min Telhîsi Müslim, I, 152; (Dimeşk, 1996); Kastallanî, İrşadü's-Sarî,-1, 207. (Beyrut, 1996))

Biz hadisi kısaltarak ve manayı özetleyerek verdik.

Alimler, arifler ve kamil mürşidler Hz. Resûlullah'ın (s.a.v) varisleridir. Onlardan ilim, hikmet ve edep öğrenmek isteyen her talebe bu edeplere dikkat etmelidir. Allah için önünde diz çökülmesi gereken makama saygı göstermeli, kibri bırakıp tevazu-ya sarılmalıdır. Bu, şarttır. Bir de ikinci örneğimizi görelim:

Abdulkays kabilesinden bir gurup insan Hz. Re-sûlullah'ı (s.a.v) ziyarete geldiler. Başlarında reis olarak Münzir el-Eşec bulunuyordu. Efendimiz (s.a.v) bir gün evvel onların geleceğini ashabına haber vermiş ve kendilerini hayırla anmıştı. Kafile Medine'ye gelince, yolcular hızlıca bineklerinden inip hemen Mescid-i Nebeviye'ye koştular. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz oturuyordu; geldiler elini ve ayaklarını öptüler. (Ebu Davud, Edeb, 148; Beyhakî, Sünen-i Kübrâ, VII, 102;

İbnu Kesir, el-Bidâye, Cüz:V, Shf; 43-44.) Efendimiz (s.a.v) hepsine merhaba etti; hatırlarını sordu.

Kafile başkanı Münzir el-Eşec (r.a) ise kafilenin yanında idi. Yükleri yerleştirdi, hayvanları bağladı. Acele etmedi.

Önce kafileye tahsis edilen konaklama yerinde bir gusül abdesti aldı. Elbise koyduğu sandığı açtı; içinden temiz ve beyaz elbiselerini çıkarıp giyindi.

Sonra mescide girdi, iki rekat namaz kıldı, dua etti. Duadan sonra kalkıp huşu, edep ve sükunet içinde Hz. Resûlullah'a doğru yürüdü. (Azimabâdî, Avnu'l-Mabud, XIV, 136.)

Allah Resulü (s.a.v) bir tarafına yaslanmış ve ayağının birisini dikmiş bir şekilde oturuyordu. Onun bu edep ve huşu içinde geldiğini görünce oturduğu yerde doğruldu ve ayağını topladı:

- Buraya gel ey Eşec! diyerek yanına çağırdı, sağ tarafına oturttu, merhaba etti ve kendisine iltifatta bulundu. (Ahmed, Müsned, III, 432.)

Bu davranışı ile onun diğerlerinden daha faziletli olduğunu gösterdi. (Buharî, el-Edebü'l-Müfred, No: 1198.)

Münzir el-Eşec (r.a), Allah Resûlü'nün elini tuttu ve öptü. (ibnu Kesir, el-Bidaye, Cüz.V, Shf: 44.) Efendimiz (s.a.v):

- Ey Münzir, sende Allah ve Resulünün sevdiği iki haslet var. Onlar, hilim ve sükunetle haraket etmektir, buyurdu. Münzir (r.a):

- Ya Resûlellah! O hasletleri ben mi kazandım, yoksa fıtratıma Allah mı koydu?" diye sorunca, Efendimiz (s.a.v):

- Onları senin fıtratına Allah koydu, buyurdu. Bunun üzerine Münzir (r.a):

- Allah ve Resulünün sevdiği iki hasleti benim fıtratıma koyan Allah'a hamdolsun, dedi. (Müslim, iman, 25-26; Ebu Davud, Edeb; 148; Tirmizî, Birr, 66.)

Şu iki hadise, yüksek makamlara karşı nasıl muamele edileceğini çok güzel ve yeterli bir şekilde bizlere gösteriyor.


Dilaver Selvi

Kutadgu
18.03.2009, 15:25
ABDESTLİ BULUNMAK
Kamil insan, Kabe gibi kıymetlidir. Kabe Allahu Teala'nın evi, kamil insan ise dostudur. Ayet-i kerimede Kabe'nin, insanlar için yapılan ilk ev olduğu belirtilmiştir.(Âl-i imran, 96.) Abdullah İbnu Ömer (r.a) bir gün Kabe'ye bakarak:

"Sen ne büyüksün, senin şanın ne kadar büyüktür. Ancak, müminin Allah katındaki şerefi senden daha büyüktür" (Tirmizî, Birr, 85. (No: 2039)) demiştir.


Bu büyüklük ve üstünlük başka bir yöndendir. Bunun birinci sebebi, kamil müminin yeryüzünde Al-lahu Teala'nın ahlakını temsil ve tatbik edecek bir halife olmasıdır. Bundan, Kabe'de olduğu gibi kamil insanın önünde secde edilebilir manası çıkmaz; bu, haramdır.

İkinci bin yılın müceddidi İmam Rabbanî (k.s), bu ümmetin evliyasını bazen Kabe'nin bile manen ziyaret ettiğini ve ondaki ilahî nurlardan bereketlenmek istediğini belirtir. (İmam Rabbanî, Mektubat, I, 209. Mektup.)

Huccetü'l-İslam imam Gazalî (rah) de, bu ümmetin içinde Kabe'nin ve göklerin kendisini tavaf ettiği kamil insanların bulunduğuna işaret etmiştir. (Gazalî, İhya, II, 358.)

Bunlar, irşad kutbu olan zatlarda zuhur eden güzel hallerdir. Kamil insan kainatın süsü ve emniyetidir.

İnsan-ı kamilin kalbi ilahî nurlarla süslü bir "na-zargâh-i ilahî" olduğundan onun ziyaretini de şerefine uygun bir şekilde yapmak gereklidir.

Bunun için, Kabe'yi de, kamil insanı da ziyaret ederken, taşıdıkları ilahî şerefe hürmeten abdest almak gereklidir. Mümkünse gusül abdesti almalıdır.

Bir mürşidin eli, abdestsiz olarak öpülebilir, ancak bu, bir zaruret anında olmalıdır. Yoksa, abdest için imkan ve zaman varken lakayd bir şekilde mürşidin elini öpüp geçmek edebe uygun değildir.

İhmale dayanan bütün davranışlar müridi ve talebeyi zarara sokar. Edebi hafife almak kalbi dağıtır, hürmeti azaltır, feyzi keser. Halbuki muhabbet gevşeklik değil, edep ister.

Edep, zillet değil, izzettir, efendiliktir, şereftir, nezakettir.

Büyükler, mürşid ve üstadlarını ziyaret anındaki edeplere çok dikkat ederlerdi. Onları büyük eden de zaten bu edepleriydi. İmam Kuşeyrî (k.s) demiştir ki:

"İlk günlerimde, mürşidim Ebu Ali ed-Dakkak'ın (rah.) yanına gittiğimde, muhakkak oruçlu olurdum ve bir gusül abdesti alırdım.

Çoğu zaman medresesinin kapısına gelir, Haz-retin haşmet ve heybetinden dolayı irkilirdim. Benim gibi birisi onun yanına giremez, düşüncesiyle kapıdan geri dönerdim.

Cesaret edip de içeriye girerek medresenin ortasına geldiğimde, beni mürşidimin heybeti kaplar ve bundan dolayı titrerdim. Çoğu zaman vücudum heyecan ve heybetten donuklaşırdı. Öyle ki, birisi iğne ile bana dürtecek olsa hissetmezdim. Huzuruna oturunca, müşkilimi dille ifade etmek zorunda kalmazdım. Mürşidim, aklımdan geçen konulara tek tek cevap verirdi. Buna çok defa şahit oldum.

Ona karşı öyle hürmet hisleriyle doluydum ki, bazen bu zamanda bir peygamber gönderilse idi acaba ona karşı bundan daha fazla hürmet etmeye güç yetirebilir miydim diye düşünürdüm.

Mürşidime karşı hep bu hisler içinde kaldım. Kendisi vefat edene kadar içimle ve dışımla hiçbir hâline itiraz etmedim." (Kuşeyrî, Risale, II, 579; Tercüme: S. Uludağ, 472; Şaranî el-Envâru'l-Kudsiyye, II, 92.)

Kendisine karşı bu derece hürmet gösterilen büyük veli Ebu Ali ed-Dakkâk da (rah.) şöyle demiştir:

"Ben, mürşidim Nasrabâdî'nin huzuruna her gidişimde muhakkak bir gusül abdesti alırdım." (Kuşeyrî, aynı yer)

Büyük veli Şeyh Ebu Medyen el-Mağribî (k.s) demiştir ki:

"Manevî terbiyeye girdiğim ilk günlerde, yıkanıp gusül almadan, elbisemi, asamı ve üzerimde bulunan bütün eşyamı temizlemeden mürşidimin huzuruna girmezdim. Ayrıca, kalbimdeki bütün ilimleri ve zanna dayalı bilgileri bir kenara bırakıp, bomboş ve mahzun bir kalple yanına varırdım. Beni kabul ettiğinde ve bana yöneldiğinde, bunu saadet sebebi bildim. Benden yüz çevirdiğinde ve beni kendi halime terkettiğinde, kusuru kendimde gördüm ve uğursuzluğu nefsimden bildim." (Şaranî el-Envâru'l-Kudsiyye, II, 90.)

Kardeşim! Biz Allah için edebe dikkat edelim, gerisini düşünmeyelim. Kalplerin içinden geçenleri bilen Cenab-ı Hakk, edepli insanı sever ve dostlarına sevdirir.

Arifler, samimi ve edepli insanı yüzünden bilir. Bu hürmet ister gizli olsun ister açık olsun fark etmez. Yukarıdaki hadiseyi düşünelim:

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, Münzir el-Eşec'in dışarıdaki edebine içeride nasıl karşılık verdi ve kendisini sevdi!

Arifler, edepli insanın gönlünde sakladığı saygı ve sevgiyi onun yüzünden, gözünden, duruşundan ve oturuşundan anlar; ona karşı zahirde bir iltifatta bulunmasa bile, gıyabında hayır dua eder, kendisini sever.


Dilaver Selvi