PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Kutadgu bilig



Kutadgu
24.02.2009, 13:12
http://tasavvuf.sufiler2.googlepages.com/yusufhashacib1.jpg/yusufhashacib1-full;init:.jpg

Türk dilinin en temel eserlerinden ve Türk dili araştırmalarının en mühim kaynaklarındandır. İslâmî Türk edebiyatının adı bilinen ilk şair ve düşünürü Balasagun’lu Yusuf Has Hacib tarafından kaleme alınmıştır.
Eserini Balasagun’da yazmaya başlayan Yusuf, 1068 yılında memleketinden ayrılarak Doğu Karahanlı Devleti’nin merkezi olan Kaşgar’a gitmiş ve eserini 18 ay sonra, 1069 (Hicrî 462) yılında burada tamamlamıştır. Kitabını bitirince bunu, Karahanlı hükümdarı Tabgaç Buğra Han’a sunmuş, Han da eseri çok beğendiği için Yusuf’u, takdiren “Hâs Hâcib (Ulug Hâcib)” tayin etmiştir.
“Kutadgu” kelimesi, “saadet, kut” manasındaki “kut” kelimesinin üzerine isimden fiil yapan “+ad-” ekiyle fiilden isim yapan “-gu” ekinin eklenmesi sonucu oluşmuştur ve “bilig”le beraber “saadet, mutluluk veren bilgi/ilim” anlamını taşımaktadır.
Eser, insanlara dünyada tam anlamıyla kutlu olmak için gereken yolu göstermek amacıyla kaleme alınmıştır. Yusuf Hâs Hacib, eserinde aruz ölçüsünü kullanmıştır. İlâveler ile birlikte yaklaşık 88 başlık altında toplanan eserin esas kısmını oluşturan bölüm kısaltılmış mütekarip yani fa‘ûlun fa‘ûlun fa‘ûlun fa‘ûl ve vezniyle yazılmıştır (eserde yalnız bir dörtlük içinde tam mütekarip geçmektedir: bk. 3800-3801). 1.-6520. beyitler mesnevi tarzında kendi arasında kafiyelidir. Eserin sonuna eklenmiş olan parçalardan gençliğine acıyıp ihtiyarlığından bahseden 44 beyitlik bir kısım (beyit 6521-6564) tam mütekarip (fa‘ûlun fa‘ûlun fa‘ûlun fa‘ûlun) vezninde olup, kaside tarzında ve aa ba ca şeklinde devam etmektedir. Zamanenin bozukluğundan ve dostların cefasından bahseden 40 beyitlik bir parça (beyit 6565-6604) ise evvelki parçanın vezninde ve tarzındadır. Kitap sahibi Ulu Hâs Hâcib Yusuf’un kendi kendisine nasihat vermesinden bahseden 41 beyitlik parça da (6605-6645. beyitler) eserin aslı gibi, kısaltılmış mütekarip vezninde ve kaside tarzındadır.
O dönem için Türk edebiyatında yeni olduğu tahmin ve tasavvur edilen aruz ölçüsünün ilâve parçalardaki kafiye dışında, şair tarafından pürüzsüz bir şekilde kullanıldığı görülmektedir. Eser, yarı hikâye ve yarı temsil tarzında yazılmış olup, arada hareketi hazırlayıcı ve izah edici monologlara ve canlı tasvirlerin bulunduğu sahnelere yer verilmiştir.
Kaşgârlı Mahmud ve onun eseri Divânü Lügati’t-Türk ile çağdaştır, hatta hemen hemen aynı yıllarda yazılmış olması o dönem Türkçenin gördüğü itibar açısından da dikkate değer

Türkçe'nin Felsefe-Bilim Sözlüğü

1. DİL

A- Dilin Belirlenişi: Söz - Eklem - Kavram



İnsan teki bedenini, bünyesini ve kendi dışında karşılaştıklarını duyumlayarak algılar. Duyu verilerinin algılanması, ilk elde, fizyolojik, özellikle de sinir fizyolojisine ilişkin faaliyettir. Duyu verilerinde 1 kaynaklanan algıların, git gide anlamlandırılmaları, artık düzayak fizyolojik faaliyetler 2 olmaktan çıkıp insanın zihin etkinliğinin alanına giren olaylardır. İnsanın kendisi ile çevresinden algıladıklarının anlamlandırılması dilin işidir. Duygulanma 3 ile düşünme 4 dil süreçleridir. Dilsiz düşünme olabilirmi? Olamaz. Düşünme dizilerinin ürünü düşünceler 5 de, genellikle, dildışı 6 değildir. Ama istisnâlar var. Bunlar, sezgi 7 verisi düşüncelerdir. Demekki belli bir düşünme dizisinin ürünü olarak ortaya çıkmayıp ânsızın, aracısıverirler.

Bidâyette boş kalıp görünümünü sunan 'kavram' 8 , belirli bir anlam içeriğini hâvî hâlde belli bir sesler dizisiyle donanınca 'düşünce' olur. 'Düşünce'nin dillendirilişiyle ortaya çıkan 'söz'dür. 9 Ağızdan çıktığı biçimiyle 'söz'e 'lâf' 10 denir. Yazıya geçtiğindeyse, 'kelime' 11 olur.

Şu durumda dil, 'söz'le başlar. O, dilin merkezindedir. Bununla birlikte, dil, bir 'sözler yığışması' değildir. Her söz, belli bir anlam taşır taşımasına, ama, bu, yetmez. Bildirişmeçin tek tek anlam birimlerinin ötesinde anlam bütünlükleri zorunludur.

'Anlam bütünlüğü', tek tek 'anlam birimleri'nin, yânî sözlerin mantıkca düzenlenip dizilmesi olayıdır. Buna işte, 'sözdizimi' yahut 'cümlebilgisi' 12 denir. 'Sözdizimi'yse, bizleri üç çeşit 'anlam bütünlüğü'ne götürür: 'Cümle','yargı' ile 'önerme'. Her üç anlam bütünlüğü farklı görevleri 13 yerine getirmek ve amaçlara hizmet etmekle birlikte, yapıca fazlasıyla benzeşirler. Gerek önerme gerekse yargı esâsında cümledirler.

İnsanın kendisinde yahut çevresinde algıladıklarını anlamlı bütünlük hâlinde dile getirme şekli 'cümle'dir. Bu 'bütünlük', değişik tarzlarda ifâdesini bulur: 'Soru', 14 'ünlem', 15 buyruk 16 ve nihâyet en yaygın ve bilindik şekliyle 'iddia' 17 cümleleri.

Cümleler, gerçekliğin olduğu kadar, hayâlgücünün dahî ürünü olabilirler. Duyguların yanısıra, düşüncelerin de anlatımıdırlar. Buna karşılık, önermeler, 18 yargılar 19 ile hükümler, 20 yalnızca gerçekliğe ilişkin olup düşüncelerin dile getirilişidirler.

Cümle, anlam birimi değerini taşıyan sözden yahut sözlerden oluşur. Sözleri birbirlerine belli bir mantık kurallar düstûru uyarınca bağlayan râbıta 21 unsurları bulunur. Bunlar, kendi başlarına anlam taşımazlar. Şekil itibâriyle ya bir başlarına yer alırlar 22 ya da ilgili oldukları sözlere eklenirler. 23 O hâlde 'cümle', genellikle, 'söz'ler ile 'eklem'lerden 24 oluşur. "Genellikle" diyoruz, zirâ diller, soyağaçlarına 25 göre olduğu kadar, biçimleri ile yapıları uyarınca da sınıflanırlar.Yapıca ile biçimce 'sondaneklemeli' 26 diye nitelenen dillerde kimizaman tek sözle anlatılan, bükümlülerde 27 koskoca bir cümlede ifâdesini bulabilir. Bitişken-sentetiklerden olan Türkcede, meselâ, "gelemeyebileceklerdendiniz", bükümlü-analitik dillerden İngilizcede, aşağı yukarı, "you are (çoğul) among those who might not have achieved to come" şeklinde ifâde edilebilinir.
B- Dilbilim - Dilbilgisi - Sözlükcülük

Dili ele alan, inceleyen 'dilbilim'dir. 28 O, üç araştırma dalına ayrılır: 'Sesbilim', 29 'dilbilgisi', 30 'anlambilim'. 31 'Dilbilgisi'ne gelince; o da, yine, 'sesbilgisi', 32 'sözdizimi' yahut 'cümlebilgisi' 33 ile 'anlambilim' olarak sınıflanır.

Belirli bir dilin kurallarını iki araştırma sahasında inceleyebiliriz. Bunlardan biri 'dilbilgisi', ötekisiyse 'sözlükcülük'tür. 34 Dilin asîl üyeleri diye niteleyebileceğimiz sözlerin anlamlarını araştırıp oraya koyan, açıklayan 'sözlükcülük'tür. 'Söz', dilin esâsıdır. Ama sözler, birbirleriyle bağlantı hâline sokulmadan 'anlam bütünlük'erine ulaşılamaz. 'Anlam bütünlükleri'nin de 'bütünlüğ'ü 'dil'dir. Sözler arasında olduğu kadar, onların bağlaşmalarından meydâna gelen anlam bütünlüklerini çeşitli ilişkilere sokarak daha kapsamlı kümelerin teşekkül etme kurallarını tesbît ve tarîf eden dilbilgisidir. Görüldüğü gibi, biri yoksa öbürü de olamıyor. Başka bir ifâdeyle, sözlükcülük ile dilbilgisi birbirlerini tamamlarlar.

Dil olayları ya şimdiki durumlarına ya da geçmişte marûz kaldıkları değişmelere bakılarak incelenebilinirler. Dil olaylarının şimdisini incelemek karşılaştırmalı tarih usûlüdür.

Hâlihazır işleyişler ile kuralların 'tasvîr'i durağandır. 35 Bu, biyolojinin anatomisi ile fiziğin statiğini akla getirir. Geçmişte husûle gelmiş değişmeleri dizilerini karşılaştırmalı tarzda ortaya çıkarmak, devingen bir işdir. Bu da, yine biyolojide evrim ile fizyolojiyi, fizikteyse dinamiği andırır. 36

Kutadgu
24.02.2009, 13:14
2. KÜLTÜRÜN AYNASI DİLDİR

A- Kültür



En çetrefil, hakkında en tartışılan sorulardan biri, insan kavramının tatmînkâr, tarîfidir. İnsanı öteki canlılardan ayırdetmemizi sağlayan bellibaşlı biyolojik etkenleri sıralamak o kadar güc olmamakla birlikte, bunlar, meseleyi kökünden hâlletmemize yetmiyorlar. Biyolojik temel etkenler, şu durumda, insan bilmecesini çözmemiz için gereklidirler; ancak, yeterli değildirler. İnsanın, belirli bir tür ortamına doğmaması, onun, ilk ve en önemli salt biyolojik olmayan tarafını ortaya koyar. Bir eksiklikler hevengi olması, insanın, doğada ayakta kalmasını imkânsız kılar. O, bu biyofizik eksikliklerini yepyeni, dirim dünyasında benzerini görmediğimiz bir imkânlar yelpâzesini kullanarak kapatır. Kapatmakla dahî kalmayıp mezkûr dünyayı kat kat aşar. Heyecân, duyma ile düşünme üçlüsü şdinî duyarlılığı olanlara göre Allah ın inâyeti, dindışı bilimciler uyarıncaysa, evrim süreçlerinin verisidirler. Kökü kökeni ne olursa olsun, insanın en önemli, en belirleyici vasfı bunlar olduğu bir gerçekliktir. O, bunlara dayanarak, doğada bulunmayan yepyeni bir gerçekliği vucuda getirmiştir: Toplu hâlde yaşamayı olabilir kılan kurumlaşmayı. Edinilen tecrübelerin işlenmesi, değerleri oluşturur. Değerlerin nesillerden nesillere aktarılmasıysa, gelenekleri meydâna getirir. Gelenekler ile kurumların mecmûu 'kültür'dür. Şu durumda, insan ile toplum ve kültür ile toplum, anlamca kesişirler. İnsanın bulunduğu her yerde toplum ile kültür vakıalarıyla karşılaşılır.

Az önce belirtilenlerin ışığında insanın, geniş anlamda biyofizik çerçevede yaşamakla birlikte, özgül olarak kültür ortamına doğup varoluşunu orada inşâa ettiği görülüyor. Kültür vakıası insanla birlikte dünyada ilk defâ görülmesine karşılık, yekpâre değildir. Kültür, toplumdan topluma ve çağdan çağa irili, ufaklı değişiklikler göstermiştir. Demekki kültür, bir insan olayı olmakla birlikte, kişiler, ne dün ne de bugün bir tek kültür ortamını paylaşmışlardır. Kişi , dirimsel olarak her çeşit kültür ortamına açık doğar. Ancak, doğduğu ortamı, ona kültüre mahsûs 37 biçim kazandırır. Yine de belli bir kültür ortamına mensûp herkes aynı biçimde değildir. Zirâ bireyin kendisine has tabiatı ile psikofizyolojik bünyesi, fiziğini belirleyip kültürünü etkilerler; giderek, ona başka bireylerden kendisini ayıran bellibaşlı özellikleri kazandırırlar. Söz konusu özellikler, kişiliği oluşturur. Bu kişilik özellikleri, sâbit kalmayıp ömür boyu değişmeğe aday ve açıktırlar.

Birey olarak kişi, görüldüğü gibi, bir dirim-ruh-toplum karmaşasıdır. Doğup yaşadığı kültür ortamının karmaşıklığı artıkca, dirim-ruh-toplum 38 karmaşası demek olan bireyin duyma-düşünme 39 seviyesi de yükselir. Hâl, hareket, davranma, duyma (hissetme) ile düşünme tarzlarını kapsayıp öncelikle psychocognitif bir boyut olan toplumsallık tarafından birey etkilenip biçimlenir. Demekki kültür ortamında ifâdesini bulan toplumsallık, bireyin oluşumunda başat bir yer tutar. Toplumsallık, çok geniş bir yelpâze şeklinde kendisini gösterir: Davranma, duyma ile düşünme tarzları; kılık, giyiniş; yeme, içme çeşitleri ile tutumları; üretim - tüketim, yöneten - yönetilen ilişkileri ile yönetim şekli; aile fertleri arasındaki bağların durumu; mûsıkî usûlü; mimarlık uslûbu v.b. Ancak, bu dökümde henüz anılmamış bir toplum olayı daha var ki, az önce zikrolunan yelpâzenin birinci kıvrımını onun oluşturduğu bildirilmeli: Bahis konusu olay, dildir.

Nasıl fizik düzenin esâs birimleri atomaltı tânecikler ile enerji; biyolojik olanın da genler ise, kültür nizâmlarının temelinde inançlar yatar. Her kültür, bu durumda, belirli bir inanç nizâmıdır. İnanç da nihâyet, kişinin, hem kendisinin edindiği hem de başkalarından, yânî atalarından yahut nesildaşlarından devraldığı tecrübeler ile yaşantıların, zihinde işlenip değişik biçimlerde gerek toplumda gerekse doğada dile getirilip kullanılmasıdır. Dile getirmeler, daha önce de belirttiğimiz üzre, davranma, tutum, tavır, giyim, kuşam, üretim, tüketim, yönetilme ile yönetme biçimlerinde, mimarî ile mûsıkî, resim ile heykel yahut kabartma tarzlarında olur. Şu da var ki, adı üstünde, 'dile getirme'deki 'dil', daha özgül anlamda duygular ile düşüncelerin, sözler ve bunlar arasındaki bağlatılar aracılığıyla gün ışığına çıkarılma işi ile sürecidir. Nitekim Aristoteles 'e göre, 'söz'ü (Y logos) üretip kendi ihtiyâçları doğrultusunda kullanabilen tek canlı, insandır. Başta memeliler olmak üzre, birçok omurgalı türe mensûp hayvan, acı ile hazzı çeşitli sesler çıkararak ifâde eder. Bu yolla bahse konu hayvanlar, ayrıca, birbirleriyle bağlantı da kurabilirler. Ne var ki, söz, salt acılar ile hazları ifâde eden arac olmaktan ziyâde daha başka görevleri bulunur. Onunla iyi ile kötünün, âdil olma ile olmamanın ne anlam taşıdığını belirleyebiliriz. Acı ile haz, bireyin kendisine aid algılayışlardır. Şeylerden kaynaklanırlar. Bana yöneliktirler. Bir şey bana haz yahut acı verir. Acı ile haz, şu durumda, özneldirler. Ancak, duygudaşlık kurmak sûretiyle öznelerarası bir değer durumunu kazanabilirler. Bu da, istisnâîdir. Çünkü 'duygudaşlık' en zor edinilen duygu durumlarındandır.

Adâlet ile zulüm, iyilik ile kötülük, güzellik ile çirkinlik, hâlbuki, en genel anlamda, şeylere yöneliktirler. Şeyler, iyi yahut kötüdürler, güzel yahut çirkindirler. Demekki söz, şeylere ilişkin olanları bildirir 40 ; şeylere ilişkin bulunanları, şeylerin 'hakîkat'ını (Y aletheia) açığa çıkarır.Görüldüğü gibi, kişi, hakîkatı söz yoluyla ortaya çıkarır. Söz sâyesinde kişi, kendi bireyliliğine yapışık bulunan kadar, karşısındakine ilişkin olanı dahî dışa vurur, dışlaştırır. Kısacası, söz, anlamca, her şeye ilişkindir (Y homonoia).

Söz aracılığıyla bildirdiğimin, benzer anlam yankılarını karşımdakinin zihninde de uyandırması (Y homologiya) uyuşmanın, varolduğunu gösterir. Toplum hayatı da (Y polis) ortak duyuş ile düşünüşte temellenir. 41

Dil, az önce Aristoteles 'e dayanılarak belirtildiği üzre, toplumun ortak duyuş ile düşünüşünün en açık, en özlü ifâdesidir. Öyleyse, bir toplumun ortak duyuşu ile düşünüşünü sekteye uğratmak istiyorsanız, günlük bildirişmelerin yanında, okuma ile yazma, öğretim ile öğrenim görevlerini de yerine getiren anadili bozun yahut daha da etkilisi, tümüyle ortadan kaldırın. Dilde ifâdesini bulan genel inanç-duyuş-biliş düzeni çerçevesi bir iki nesillik zaman zarfında kaybolur gider.

Anadiller, bugünden yarına toptan terkolunmazlar. Resmî yazışma, öğretim ile öğrenim dili diye kabul olunan ecnebî dil, toplumun bildirişme ihtiyâcını bir kere karşılamağa başladımı, anadil artık, kaçınılmazcasına dumûra uğrar. Onun dumûra uğramasıysa, az önce bildirildiği üzre, o belirli toplumun, kendisine has kültürü yitirmesine zemîn hazırlar. Resmî yazışma, öğretim ile öğrenim dili olarak kabul edilmiş ecnebiyi anadil niyetine kullanmağa koyulan toplum, başlarda, dilini benimsediği kültürden devşirdiği yüksek zihnî olanlarla dahî yetinmeyip zamanla gündelik, sıradan değerlerini de apartmağa yönelir. Genç nesiller, artık ancak günlük hayatta görüp işittikleri ata yâdigârı kültür değerlerinden benimsenen yeni okuma-yazma ile öğretim-öğrenim diliyle kendilerine aşılanan yabancı değerlere kayarlar. Yerli değerler çerçevesinde yaşayan son neslin mensûpları dahî öldükce, benimsenmekte olan ecnebî dilin aktardığı anlayış, toplumun artık içerisinde yaşayacağı zihniyet olma durumuna gelir. Canlı bir varolan olarak nasıl ki kişinin temel özellikleri genetik düzeninde taşınıyorsa, aynı şekilde toplumu millet kılan ayırıcı vasıflar dahî onun nesillerarası bildirişme sistemi anlamına gelen anadilinde muhâfaza olunur. Her dil, bir yaşama tarzını, insan kavrayışını, dünyagörüşünü taşıyıp aktardığına göre, onun ölümü, özgün, kendisine has bir anlayışın, bir zihniyetin de ortadan kalkması, dolayısıyla insanlığın fakirleşmesi demektir.


B- Dil ile Kültürün Odağı Ben


Bütün olup bitenlerin kendisinden anlamlanarak çıktığı, daha sonra yine dönüp dolaşarak vardığı ilk ve son durak yahut 'ana liman', 'ben'dir. Hayatın ta kendisi demek olan dinin odağında 'ben' vardır. Yaradan, varlık türlerini değil, tek tek varolanları yaratır. Varlık türleri, anaörneklerdir. 42 Her varolan, mensûbu olduğu varlık türünden pay alarak varolanlaşır. 'Ben' de, elbette, öncelikle 'insan ım ', 'dişi yim ' yahut 'erkeğ im '. Yapıca yahut biçimce 'varlık örnekleri' olan 'insan ım 'ın, 'dişi yim ' yahut 'erkeğ im 'in mâlik olma '~ m ' ekinin varolanlaştığı düzlem 'ben'dir.

Her varolanın, özellikle de canlının, 'o'nu 'o-olmayan'lardan ayırdedici özellikler anlamında, 'ben'i bulunur. Fakat 'ben'ini bilmez. Canlılar, acıyı, hazzı, tehlike ile güveni duyumlayarak öz varoluşlarını başkalarından az yahut çok ayırdederler. Duyumlama ânlıktır. Gerçi onlardan kimisi bunu hatırlayabilir de. Buna rağmen, kendisini soyutlayarak düşünemez. Kendisini soyutlayarak düşünmek dille olur. Kendisini soyutlayarak düşünen insan, 'ben'ini inşâa eder. O, 'ben'iyle hareket eder, davranır, tavır alır, sever, öfkelenir, kıskanır, öğrenir, öğretir, hastalanır, ıstırâp çeker, rüyâ ile hülyâ görür ve nihâyet ölümü bekler yahut ondan kaçınmanın yollarını arar durur.

İnsan 'ben'i kendisini süreklice 'durum'larda bulur. 'Durum'lar, benzeşebilmekle birlikte, her 'durum' biriciktir. 'Durum'un 'biricikliğ'ini 'ben', bırakın başkalarına, kendikendisine bile anlatamaz. Kendisine ve başkalarına anlatıp aktarabilmesi, içerisinde bulunduğu 'durum'un 'biricikliğ'ini bozmasıyla mümkündür. Bu maksatla 'biricik-olan-durum'unun benzerlerini bulmak zorundadır. Bulunmazsa, bildirişme olmaz. Şu durumda, bildirişme, benzeştikleri varsayılan 'biricik-olan-durumlar' arasında 'köprüler'in kurulmasıyla mümkündür. Bu 'bildirişme köprüleri'nin başta geleni 'sözlü-kavramlı dil'dir.

'Sözlü-kavramlı dil', 'bildirişme'nin esâsıdır. 'Bildirişme'yse, 'etkileşim' ile 'iletişim'le birlikte bir 'ilişki' çeşididir.

Kutadgu
24.02.2009, 13:16
3. ETKİLEŞİM-İLETİŞİM-BİLDİRİŞİM

A- Etkileşim


Çevremizi anlamak onu bütün hâlde idrak etmemizle mümkündür. Dardan genişe doğru halka halka artan kapsamdaki çevremiz; yeryüzü, doğa ve nihâyet evren şeklinde uzar. Bu çevrelerin her biri, farklı unsurlardan oluşan bütünlükler olarak zihinde biçimlenirler. İster dar, ister geniş çevreyi ifâde etsin, dünyayı başka türlü göremiyoruz. Dünyaya şu hâlde daha baştan düzenlenmiş bütünlükmüş, yânî 'Kosmos'muş gibi bakmağa eğilimliyiz. Gerçekten 'Kosmos'tamı, düzenlenmiş bütünlüktemi yaşıyoruz sorusuna, teyîd edici olanın dışında cevap vermeğe imkân yoktur Çünkü kargaşayı, bölük pörçüklüğü lâyıkıyla anlayamayız, dolayısıyla da anlamlandıramayız. Anlayamadığımız, böylelikle de anlamlandıramadığımızı bilemeyiz. Öyleyse bilen varolanlar olarak bizim için öğeler, 43 mekân ile zamana gelişigüzel saçılmış olamazlar. Fizik-kimya özellikleri bakımından andırışan öğeler, birbirleriyle bağıntılı hâlde ölçülüp biçilebilir bütünlükler meydâna getirirler. Bu bütünlüklereyse, 'öbek' denir. En dar, en temel öbeklerden en geniş, en karmaşık olanlara dek uzayan yelpâzede yer alan düzenli bütünlüklerin hepsini 'sistem' diye vasıflandırıyoruz. Nitekim, "bir sistem" diyor Ludwig von Bertalanffy, "etkileşmeler hâlindeki öğeler kümesidir". 44 Biçimsel tarzda sistemi Bertalanffy , şöyle izâh etmiştir: "... 'p' öğeleri 'R' ilişkileri hâlindedir. Böyle 'R' ilişkisi içerisindeki bir 'p' öğesi, bir başkasına, meselâ 'R-' ilişkisine girdiğinden farklı davranır. 'R' ile 'R-' ilişkilerindeki davranışlar, birbirlerinden farklı değilse, etkileşim yok demektir. Bu durumdâ da öğeler, 'R' ile 'R1' ilişkilerine göre bağımsızca davranırlar." 45

Görüldüğü gibi öğeler, etkileşirler. Evrendeki en yaygın ilişkiler ağını şu hâlde, 'etkileşim'ler 46 oluşturur. Etkileşimde bulunabilen öğeler bir 'küme' (İng set) meydâna getirir. Şu durumda fizik evrendeki sistemler, kimi düşünürlerce küme terimiyle anılır. Böyle sistemleri oluşturan, öğe dediğimiz varolanlar, birbirlerine ya kuvvet alanları yoluyla ya da doğrudan kuvvet icrâ ederek etkide bulunurlar. Nihâyet, öğelerin etkileşmelerinden meydâna gelen sistemler arasında besbelirgin sınır çekmeğe imkân yoktur. Bir sistemin nerede bitip başka birinin nerede başladığını açıkca tayîn etmek mümkün değildir. Öyleyse sistemler geçişlidirler; iç içedirler. Sâdece bilim araştırması maksadıyla üstüne eğildiğimiz bir sistemi kapalıymışcasına ele alıp öbürlerinden tecrîd ederiz. Yoksa gerçeklikte kendi başına kalmış, tamamıyla tecrîd olmuş sistem bulunmaz. Demekki öğelerde olduğu üzere, bunların oluşturduğu kümeler, başka bir anlatışla, fizik sistemler arasında da etkileşmeler vardır. Sonuçta evren, bu etkileşmelerin tümüdür, tamamıdır.

Öğeler ve bunların oluşturdukları kümeler, taşıdıkları kuvvet ölçüsünde etkir ve dışarıdan başka öğeler ile kümelerden aldıkları etkilerle de 'hareket' ederler. Bu sebeple, öğeler ile kümeleri, bilim bağlamında, 'mekanistik neden - etki' ilkesi uyarınca incelenirler. Anılan ilke çerçevesinde ele alınan bütün etkileşmeler, nicel ifâdelerle biçimselleştirilebilinirler (İng 'formallisable'). İşte mekanistik neden-etki ilkesiyle iş gören fizik-kimya, nicel biçimsel ifâdeleri araştırma konuları olan öğelere ve onların etkileşmelerine uygulayabilen bilimlerin ortak adıdır.




B- İletişim


Mekanistik nedensellik ilkesi çerçevesinde açıklanmağa çalışılan fizik dünyanın sistemleri, kendilerinden daha karmaşık, daha gayrimütecânis sistemlere zemîn hazırlamış oldukları varsayılmaktadır: Bunlar artık, fizik sistemler gibi, neden-etki doğrultusunda hareket eden salt cisimli yapıların meydâna getirdiği düzenler değildir. Dış etkilere tepki göstermekten başka 'içtepi'lerini 'dış' ortama aktaran ve 'canlı' denilen yepyeni bir varlık çeşidi belirmiştir. Şimdilik bilebildiğimizce bu varlık çeşidinin evrensel yaygınlığı bulunmayıp yeryüzüne hastır. Her canlının içerisinde dışarıya tepki aktarma gücünü göstermesi, onun, bir özgül 'görevgörür' 47 birim olduğu anlamına gelir. Özgül 'görevgörürlüğ'ü 48 canlının, cansız cismin tersine, uzun süre açık seçikce bilinmesini önlemiş, bu yüzden de 'esrârengiz' diye nitelenmesine sebeb olmuştur. Nitekim tam anlaşılamayıp açıklanamayan her şey, 'ruh'a atfedilmiş yahut 'ruh'la ilgili sayılmıştır. Mezkür varlık sahasını oluşturanlar için de bundan dolayı bütün önemli kültür dillerinde 'ruh sâhibi', 'ruhlu' -nitekim 'can' da Farscada 'ruh' demektir- anlamına gelen adlar kullanılmıştır. Yakın geçmişte bu 'görevgörürlük şebekesi' epey aydınlatılabilmiş olmakla birlikte, bugün dahî 'canlı'yı 'cisim'lere oranla çok eksik tanıyoruz. Bunun da başta gelen sebebi canlının, bir yandan cisim gibi, neden - etki doğrultusundaki 'mekanik' 'hareket ederliğ'i, öbür tarafdansa, yepyeni bir görünüm demek olan etkilere tepki göstermedeki organik 'görevgörürlüğ'ü ile 'işleyişi'dir. 49 Her canlının, kendisine hâs 'görevgörürlüğ'ü ile 'işleyiş'i bulunduğundan, tıpatıp nedenler, iki ayrı canlıda farklı etkilere yol açtıkları gibi, aynı etkilere bir canlı teki, değişik ânlarda başka başka tepkiler gösterebilir. Bundan dolayı canlı-olmayan cisimler evreninde 'etki' sağınca incelendikten sonra yol açıcı 'etken'lere ulaşmak, şartlar değişmedikce, her zaman her fizik-kimya araştırmacısı için mümkündür. Canlılar dünyasındaysa sonuc anlamındaki görünür 'etki' söz konusu olduğunda, canlı-olmayanlardaki gibi, 'neden'i, yâni 'yol açıcı etken'i sağınlıkla tesbît etmek kâbildir. Buna karşılık görünür 'etki', başlatıcı, boşandırıcı etken olarak karşımıza çıktığında, ona canlıların, öyleki bir canlı tekinin bile, farklı zaman ile mekânlarda göstereceği 'tepki'yi kestirebilmek olağanüstü derecede zordur. Aynı şekilde karşılaştığımız 'tepki'den kendisini boşandırmış olabilecek 'etki'ye geri yürüyüp onu keşfetmek de pek müşküldür. Merâmımızı biçimsel tarzda ifâdeye kalkarsak, şöyle diyebiliriz: 'Alışılagelinmiş mekanistik anlayış' bağlamında, 'z'nin nedeni, şartlar aynı kaldıkca, hep 'y'dir; yânî 'y' Æ 'z'. 'Canlılar' bağlamında 'g' (bu etken, canlı da olabilir cansız da) 'm' tepkisini 'k' ihtimâli ölçüsünde boşandırabilir. Demekki 'k'nin dışında en azından meselâ bir ömür boyu belirleyemeyeceğimiz kadar çok ihtimâl var. Daha kötüsü, 'm' tepkisini 'g' etkisinin hangi ihtimâller ölçüsünde boşandırmış olduğunu hesâplamak büsbütün zorlu bir işdir. Canlılar dünyasında işlerin bunca çetrefilleşmesi, orada canlı-olmayanların tersine, artık boşandırıcı, hareket ettirici gücün 'dış' etkenlerden ibâret kalmayıp 'içeri'den kaynaklanır olmasıdır da. Her 'iç', başka 'iç'lerden az yahut çok farklı olunca, canlı-olmayanlar arasında görülen ve tekbiçimli ifâdelerle dile getirilen 'etkileşim' cinsinden ilişkiler, canlılar dünyasında önemlerini yitirirler. Gerçi en basidinden en karmaşığına dek her canlının temel yapısını öğeler oluşturmaktadır. Bunlar da kendi aralarında etkileşimde bulunurlar. Ne var ki zikrolunan seviyenin üstünde bir yeni ilişkiler ağının geçer olduğu görülüyor: 'İletişim' . Canlı-olmayanlar arasındaki ilişkilerde öğe, etkileşmeye kendikendisine katılmaz. İlişkiye bir başka dış öğe tarafından sokulur. Bahsettiğimiz birinci öğe, kendisine etkide bulunan ikinciye belli bir direnç göstererek etkide bulunur. İşte dışarıdan gelen etkiler ve bunlara gösterilen karşı etkiler, bir mekanik ilişkiyi ifâde ederler. Mekanik ilişkilereyse, etkileşim diyoruz. Buna karşılık, bir varolanın 'aldığı' etkiye 'görevgörürlüğü'nün duyduğu 'ihtiyâç' doğrultusunda karşılık vermesi, verdiği karşılığa da öteki varolanın kendi 'görevgörürlüğü'nün duyduğu ihtiyâç doğrultusunda karşılık vermesi şeklinde tecellî eden ilişki çeşidi 'iletişim'dir. 'Görevgörür' varolan, canlıdır. Öyleyse doğrudan doğruya canlılar arasındaki ilişkiler, iletişim cinsindendir. 'Görevgörürlüğ'ü canlı kendi iç ortamında hazır bulur.

'Görevgörürlüğ'ü 'aktaran'a 'ebeveyn', 'aktarılan'a ise, 'yavru' denir. Yavru, kimi özellikleriyle donanmış olduğu ebeveynden doğrudan doğruya neşet eder. İşte böyle oluşlara 'doğum' denir. Canlının kendi tür özellikleriyle donatıp bağrından yeni bir canlıyı çıkarması doğurmadır. Görevgörürlüğün dumûra uğramasıyla canlı; canlı-olmayan durumuna duçâr olur; bu da 'ölüm'dür. Bir varolan, 'canlılık'tan önce de sonra da etkileşim hâlindedir. 'Canlılığ'ı sırasındaysa 'görevgörürlüğ'ü sağlayan ve adına 'gen'ler dediğimiz birimlerin daha altında bulunan öğeler etkileşim hâlidedirler. Öğelerin üstünde yer alan 'örgütlenmiş' onun bütün yapıları ile işleyişleriyse iletişim durumundadırlar. İletişim, şu hâlde 'görevgörürlüğ'ü sağlayan 'gen'ler seviyesinden başlayıp en karmaşık örgütlenmişliği barındıran varolanların, çevreleriyle kurdukları ilişkiler düzlemine dek uzanan 'irâdîliğ'i andırır bağlantılar şebekesidir. Canlı, şu durumda, bahsi geçen bağlantıları kurabilen 'iki ortamlı' bir varlıktır. Ortamlardan biri, 'etki'lerin geldiği 'dış', öbürüsüyse etkilerin karşılanıp bunlara gösterilen 'tepki'lerin kotarıldığı 'iç ortam'dır. Etkileri dışarıdan içeriye, tepkileriyse içeriden dışarıya ileten araçlar organlardır. İletişimde bulunmak, görüldüğü gibi, canlı için hayatîdir. Bundan tamamıyla kesildimi ölür -'canlılığ'ını temîn eden 'görevgörürlüğ'ü durur. Ölmüş canlı, artık iletişim kuramaz.

Kutadgu
24.02.2009, 13:17
C- Bildirişim


1) Bildirişimin esâsı : İrâde

İletişimde 'irâdiliğ'i andırır bir taraf var dendi demin. 'İrâde'yi aklın seçtiği hedefe yine onun tercih ettiği yollardan erişmek çabası 50 tarzında tarîf edebiliriz. Böylelikle irâde, insana has kabul edilir. Ne var ki irâde kavramında iki ana özellik dikkati çeker: 'Tercih' ile 'yönelme' . Bunlardan 'yönelme' (yahut 'yönelim') bütün canlılarda bulunan bir duyum-duygu hâlidir. Böylece 'iletişim'in esâsını 'yönelim' oluşturur.Örgütlenmişlikteki karmaşıklık derecesi yüksek canlılarda (hayvanlarda) 'yönelim'in yanında, tercîh yahut 'seçme' özelliği ortaya çıkar. Çünkü onlarda duyarlılığın yanısıra, zekâ başgöstermiştir artık. Ancak, 'yönelim'i ile 'tercîh'ini, birtakım zekâ işlemlerinden de öte, 'dimâğ' faaliyetleriyle yürüten varlık, insandır. Koyduğu yahut seçtiği maddî yahut manevî gâyeye ulaşmak üzere en uygun yolu yahut aracı seçen, tercih eden insan, irâde örneğini sunar: Gerek gâyeyi gerekse ona götürecek en uygun yolun, yordamın tercîhi bir düşünme, giderek düşünmenin üstüne düşünme (İng reflection) işidir. Düşünmelerden çıkan ürün, 'düşünce'dir. Öyleyse düşünceyle belirlenmiş beşerî faaliyetleri fizik evrende öğeler arasındaki etkileşimlerde gözlemlenen yer değiştirmeleri (Fr déplacement) ifâde eden hareketlerden de hayvanlarda karşılaştığımız davranmalardan da esâslı şekilde ayırmak gerekir. İnsanın reflekslere dayanmayan hareketine yahut davranışına 'eylem' denir. Öteki bütün canlılardan esâstan farklı olan insan, genetik yetileri bakımından belli bir tür ortamına doğmaz. O, yeryüzünde, öyleki oranın ötesinde de, her çeşit ortama açıktır. Bu, onu ilkin son derece zayıf, sonradan da güçlü kılan kendi 'nevi şahsına mahsus' kimliğidir. Başlangıçta hayatta kalabilecek güçten, kudretten yoksun olan insan, ancak hemcinsleriyle birarada bulunarak varolabilir. İnsanlarla birarada yaşamağa hükümlü ve onlardan yaşama imkânını elde eden kişi, bir 'toplum' varlığıdır. Toplum hâlinde yaşayan insan, doğadan temîn ettiği malzemelerle orada bulunmayan farklı yeni ortamlar kurmuştur. Bu doğal olmayan yapma ortamlar, 'kültür'leri oluşturmuştur. Öyleyse insan, bir toplum-kültür varlığıdır. Bu yapı özelliğiyle o, her şeyden önce (öteki tekmîl canlılardan daha fazla nisbette) ilişki içerisinde bulunmak zorundadır. Hareketlerini düşünceleriyle ayârlayan, böylelikle eyleyen toplum-kültür varlığı insanların kendi kurdukları, demekki doğanın kendilerine hazır vermediği, ilişkiler ağına 'bildirişim' diyoruz. Canlılar, genetik bünyelerince tayîn olunmuş 'tekboyutlu' 'kot'larla iletişirler. İnsanların ise, kendi genetik bünyelerinden kaynaklanan yatkınlıklarını işleyip geliştirerek meydâna getirdikleri çokboyutlu ve toplumsal-kültürel uzlaşmalara dayalı yapma kotlarla ve bunlar arasındaki pek çetrefıl bağlantılarla kurdukları bildirişme sistemlerinin temelinde 'dil' yatar. Toplumsal-kültürel uzlaşmalara dayalı yapma kotlara 'sembol' adı verilir. 51 Gerçekliklerle karşılaşıp bunları algılayan ve algıladıklarını dimâğında (zihninde ve aklında) değerlendiren insan, bunlara anlam atfeder. Gerçeklikleri dolaysız veya az yahut çok dolaylı anlamlarla bezenmiş ve ifâdesini kavram dilinde bulan işâret bütünlükleri sembollerdir. Şu hâlde insan, gerçeklikleri semboller yoluyla tesbît eder: Semboller çok çeşitli işâretler aracılığıyla ifâde edilir. Yüz ifâdesinden, el kol hareketlerinden tutunuz da nesnelerle, eşyâyla yahut cisimlerle bildirilenlere varana dek birsürü anlatım türü vardır. Bütün bunlardan insana en has anlatım çeşidi 'sözlü-kavramlı dil'dir. Onu da çağımız dilbilimcileri, "...düşünce; duygu ve isteklerin, bir toplumda ses ve anlam yönünden ortak olan öğeler ve kurallardan yararlanılarak başkalarına aktarılmasını sağlayan, çok yönlü." 52 ve bilebildiğimizce en gelişmiş sistemdir. Öteki bütün beşerî sistemler, bunun uzantısı, türevi oldukları görüntüsünü sunmaktadırlar. Sonuçta, insan yaşaması, düşüncelerin güdümündeki hareketler demek olan eylemlerle örülen hayat ise; 'düşünce'ler de, dille ete kemiğe bürünüyorlar ise; 'hayat'ı ilk elde dille kurmağa koyulduğumuz söylenebilinir.

Gerçeklik temeline sâdık kalan, onun neredeyse resmini çıkarmağa yönelik işâret bütünlükleri; yâni semboller, 'tasavvur'ları; bu temelden git gide uzaklaşıp zihnimizde resmini artık çıkaramadığımız ilk andıklarımızdan çok daha soyut semboller ise, 'kavram'ları dile getirirler. Tasavvurlara hep denk düşen gerçeklik karşılıkları bulunur. Hâlbuki kavramların, hele 'ideal' dediğimiz kavramların hemen hiçbir vakit gerçeklikte gösterilebilecek karşılıkları yoktur.

İşte kısaca dil, birâderim 'Ali', hemşîrem 'Fatma', 'şu ağaç', 'bu köpek' gibi, tasavvurlar ile 'masa', 'dünya', 'insan', 'ruh', 'melek' gibi, kavramlardan ve bunlar arasında kurulan pek karmaşık bağlardan oluşmuş sistemli yapıdır. Bu gerçeklik yahut hakîkat konusunu belirli bir tasavvurla yahut kavramla karşılayıp, daha doğrusu, denkleştirip bunu belli ses bütünlükleriyle 53 (sescil semboller: sözler) ifâde eden (taş, yaprak örümcek gibi) ve bu ifâde biçimleri arasında değişen kapsamlarda bağıntılar ile bağlamlar kuran bildirişme sistemi dildir. Daha önce de belirtildiği üzre, sescil semboller ile karşıladıkları 'gerçeklik' yahut 'hakîkat' parçası (Fr&İng fragment) arasındaki bağıntıyı, daha başka bir anlatışla, sescil sembollerin taşıdıkları anlamı inceleyen uzmanlık alanı 'anlambilim'dir. 54 Ne var ki doğal dillerde 55 sescil sembolün genellikle birden çok anlamı bulunur. Kullanıldığı bağlam uyarınca sembolün taşıdığı anlamlardan biri temâyüz eder. Bu sorunu ele alan bilim koluna da 'kullanma-bilgisi' denir. Semboller (sözler) arasındaki çok farklı bağlantıları araştıran 'sözdizimi' yahut 'cümlebilgisi'dir. Nihâyet toplum-kültür hayatını olabilir kılan bildirişimin temel birimleri olan işâretleri ve dildeki sistemleştirilmiş uzantıları olan sembolleri irdeleyen bilim kolu (Fr&İng discipline) 'işâretbilimi'dir. 56 Dile ilişkin bütün bunları ve saymadığımız başka birçok araştırma alanını toptan ele alan da 'dilbilim'dir.

İletişimin olabilmesi için birden fazla canlı, mutlaka aynı çevrede bizzât hazır bulunmalıdır. İnsan iletişimi demek olan bildirişimde birden 57 fazla kişi aynı çevrede bizzât hazır bulunmayabilir. Öncelikle dil, zamandaş bireyler arasında ('söz dili' yahut 'sözlü dil') olduğu kadar, nesillerarası ('yazı dili' yahut 'yazılı dil') bildirişmeyi dahî olabilir kılar. Bu ikinci durum tabîî, birden fazla bireyin doğrudan doğruya ilişkisini ifâde etmez artık. Buradaki 'bildirişim'de 'bildiren', 'bildirilen'den 58 zamanca çok uzaklarda bulunabilir. Bu yüzden de hayatta olmayacaktır. Aslında bütün canlıların iletişiminde birden ziyâde yaşayanın ilişkisi bahis konusudur. İnsan iletişimindeyse bu, özellikle yazının icâdıyla artık vazgeçilmez bir şart olmaktan çıkmıştır.

(2) Bildirişim Çeşitleri

Beşerî iletişime bildirişim dediğimizi daha önce belirttik. Şu son bildirilen hususların ışığında da bildirişimin iki ana dala ayırılabileceği anlaşılır:

I- Özellikle sözlü dille zamandaş insanlar arasında yürütülen 'yatay bildirişim';
II- Farklı çağlara mensûp nesiller arasında yazılı dile dayalı 'dikey bildirişim'.

-I- Yatay Bildirişim

Merkezde yer almakla birlikte, 'sözlü-kavramlı dil', 'yatay bildirişim'in tek örneği değildir. Yüz, göz, el, kol hareketlerinden ıslıkla, çığlıkla, dumanla haberleşmeye dek insanın bütün alışılagelinmiş ilişki çeşitlerini kucaklayan, yatay bildirişimdir. Bu bakımdan hayatımızı dolduran, bize en yakın gelen, bizimle en fazla iç içe bulunan odur. Bundan dolayı da onu doğalmışcasına kabul edegelmişizdir.

-II- Dikey Bildirişim

Yazıya dayanan, ondan türemiş yahut onun paralelindeki bütün ilişki yahut iletişim türleri tarihte yenidir, 59 yaygınlaşmamış ve az benimsenmiştir. Sözleri yahut sözdizimlerini temsîl eden resimlerden geliştirilmiş olağan yazıdan biçimsel ve nicelik ifâde eden son derece soyut -mantık, matematik, kibernetik gibi- sembol değerindeki işâret sistemlerine dek uzanan ve gittikce çağdaş hayatı hâkimiyeti altına alan geniş ve karmaşık iletişim ağı, 'dikey bildirişim' deyimiyle belirlenebilir: Bütün kültürler kaçınılmazcasına yatay bildirişim düzenleriyle iş görürken, 'kültür'ün en üst aşaması demek olan 'medeniyet'te, bunun da en gelişmiş, en karmaşık şekli felsefe-bilimle örülmüş, demekki 'felsefîleşmiş medeniyet'te ayrıca dikey bildirişim sistemleri çok gözde ve geçerlidir. Belli bir kültürün içerisine doğan kimse, orada geçer olan belirli yatay bildirişim düzenini neredeyse kendiliğinden kavrayıverir. Buna karşılık, herhangi bir dikey bildirişim sistemini öğrenmek, özel, meşakkatlı bir öğrenim gerektirir. Bundan dolayı ikincisi birincisine oranla daha yapmaymış izlenimini uyandırır.

Kutadgu
24.02.2009, 13:18
Ç- Sonuç


Bildirişimde en merkezî yeri sözlü-kavramlı dil işğâl eder. Nitekim bunun, doğal kabul edilen dil olduğu da daha önce bildirilmişti. Sözlü-kavramlı dil, belirli bir kültürün birinci derecede taşıyıcısı ve anlatımıdır. Dili bundan ötürü -genetik kalıtımın paralelindeki- kültür mirâsı olarak görmek gerekir. Belli bir dilin değişmesi, sonuçta kültür mirâsının başkalaşması demektir. Tamamıyla terkolunmasıysa, taşıdığı kültür mirâsının ortadan kalkması anlamına gelir. Bir dilin değişmesi yahut giderek hepten unutulması, iki aşamalı olabilir:

1- Alaşılagelinmiş yazının bırakılıp yenisinin benimsenmesi, o dilin dikey bildirişme aracı olarak görevi ile işleyişinin, dolayısıyla da taşıdığı kültür mirâsının köklü biçimde değişmesine yol açar;

2- Kültür mirâsı köklü tarzda değiştikten sonra karşımıza tarihî belirlenimlerinden kopmuş başka, farklı, apayrı, yeni bir toplum çıkar. Böyle bir toplumun yatay bildirişme aracı olan sözlü konuşma dili de başkalaşır. Nihâyet, intisâb edilmek istenen yeni medeniyet dairesinin en hâkim kültürünü temsîl eden dilin benimsenmesine dek gidilirse, eldeki dil ve onun uhdesindeki kültür tamamıyla inkırâz bulur. Bu da bize kendisine has bir tarih tarafından belirlenmiş, böylelikle bağımsız ve özgün bir kültür mirâsına mâlik toplum demek olan 'milliyet'in,bağımsızlık ile özgünlüğünü muharebe meydânlarından ziyâde kültürlerarası mücâdelede kaybettiğini göstermektedir.

Kutadgu
24.02.2009, 13:19
4. GENETİKTE MUTASYON YAZIDA DEVRİM

A- Biyolojik Bildirişme Düzeni: Kalıtım


1) Hücre Seviyesinde İletişim

İster canlı, ister cansız olsun her örgütlenmiş yapıda, madde ile enerji değiştokuşlarının yanısıra, malûmât (Fr&İng information) iletişimleri de olagelir. İşte bunlar, sistemin yahut yapının parçaları arasında kopuklukların ortaya çıkmasını önlerler. 60

Karşılıklı bilgi vermek, aktarmak ve değiştokuşunda bulunmak anlamında iletişim düzeni, özellikle 'canlı olma'nın temel ve vazgeçilmez şartıdır. Hangi türden olursa olsun, gelişme sürecinin de hangi basamağında bulunursa bulunsun, herhangi bir canlı sisteminde iletişim düzenin aksaması, daha başka irili ufaklı birdolu bozukluğu da berâberinde taşıyıp getirir. Canlı sisteminin dayandığı o ince denge, iletişim düzeninin aksama oranına göre, az yahut çok sarsılır. Canlılarda ortaya çıkan hafîf yahut ağır 'rahatsızlık'lar buna örnektir. İletişim düzeni, dengenin alt üst olmasına yol açacak raddede aksıyorsa, sistem çözülür, canlı ölür.

Canlıların temel birimi olarak çoğunlukla hücre kabul edilir. Gerçi, hücreden daha ufak ve basit -hücrenin birtakım organcıkları yahut virüsler- yapılara rastlanmıyor değil. Ne var ki, bunların, tam anlamıyla canh olup olmadıkları, hâlâ tartışma konusudur. Nitekim, ancak başka canlılara sığınarak üreyebilen virüslerin, genellikle günümüz biyologlarınca canlı ile cansız arasında geçiş noktasında bulundukları görüşü benimsenir.

İletişim düzeninin temelinde 'malûmat'ın (Fr&İng information) aktarılması işlemi yatar. Hücre içerisindeki 'malûmat aktarımı'ysa, günümüzde en çok incelenen sorunlardan biridir. Burada söz konusu olan birtakım işâretlerin yahut teknik deyimle 'kot'ların, hücre çekirdeğinden (L nucleus) hücreplasmasına (Fr cytoplasme) aktarılmasıdır. Sözü edilen kotların, bir durağan unsurdan bir hareketli unsura 'tıpkıbasım'ı (Fr facsimile) gerçekleşir. 61 Hareketli unsur, daha sonra, kapsadığı hücre çekirdeğinin tâlimatlarını, kullanılacakları menzîle ulaştırır.

Hücrenin kalıtsal harflerini 'kromosom'lar taşır. Kromosomlar ise, desoksiribonükleik asidi kapsayan 'gen'lerden oluşur. Buradan da anlaşılacağı üzre, 'kalıtsal harflar'dan ortaya çıkan kodu, DNA molekülleri içerir. Koda gelince; o, dört 'baz'ı temsîl eden dört 'harf'tan kuruludur.

Molekülleri, hücreler ile organları bütünlüğe kavuşturan, görüldüğü gibi, bir iletişim, bir haberleşme şebekesidir. Bütünün parçaları arasında özgül etkileşimler biçiminde durmadan işâretler ile bildiriler alınıp verilir. Kalıtım böylece, kuşaktan kuşağa tekrarlanan bir ileti (Fr méssage) aktarımından başka bir şey değildir. 62

(2) Canlılarda Kuşaklararası İletişimde Köklü Değişme : Mutasyon

Bir varlığın canlı diye nitelendirilebilmesi için az önce belirtilenlerden de anlaşılaçağı üzre, şu şartların yerlerini bulması gerekir: 1- Etkilere karşı tepki göstermek; 2- kendikendine büyümek; 3- kendi benzerini olagetirmek, yânî üremek; 4- bütün bu süreçleri boşandırmakçin gerekli enerjiyi sağlayacak besini almak.

Sözü edilen olayların, canlının kendisine has kurallara uygun tarzda ortaya çıkmaları, onun hem kendi bünyesinde yürürlükteki hem de kendi dışıyla sürdürdüğü iletişimin düzgün işlemesine bağlıdır.

İletişim düzeniyse, başlıca iki etkene yaslanır: 1- Hâfıza, 2- tasavvur. Evrimi temel seviyelerde araştıran günümüz biyologları uyarınca hâfızadan kasıt ebeveynin, yavruda kalıtım yoluyla süregiden birtakım özellikleridir. 'Tâsavvur'a gelince; bundan da, canlının oluşumunu ayrıntılı tarzda yöneten tasarı anlaşılır. 63

Canlılarda tüm karmaşıklığıyla karşılaştığımız, 'hâfıza' da iki çeşit başlık altında toplanabilir: 1- Kalıtsal 'hâfıza'; 2- 'edinilmiş izlenimler'in oluşturduğu 'hâfıza'. 64

İlkin, daha doğuştan birtakım 'bilgi'leri, malûmatları içeren 'kalıtsal hâfıza'yı azacık deşelim. Bu amaçla, canlının biçimi ile temel işleyişlerini belirleyen elementer olaylara göz atmaktan yarar umulabilinir.

Çağımızın önde gelen biyoloji teoricilerinden Jacques Monod 'nun son derece 'muhâfazakâr' olarak nitelediği canlı sistemlerinin evrimini ilk kımıldatan elementer olaylar, çok ufak boyutludurlar. "Bunlar" diyor Monod , "bir kere desoksiribonükleik asidin yapısına kaydolmağa görsünler; bu eşsiz, önceden kestirilemeyen sapma artık şaşmazcasına aktarılıp çevirilecek; başka sözlerle: Ânında milyonlarca, milyarlarca nusha hâlinde kuşaktan kuşağa geçecek. Demek, salt rastlantılar evreninden çıkıp zorunluluklarınkisine dalıverecek." 65

Yavru canlının kalıtsal varını yoğunu taşıyan sarmal yapılı desoksiribonükleik asidin her bir özerk malûmat kesiti gen olduğuna göre, bu adı geçen, 'kalıtsal hâfıza'nın ana unsuru sayılır. Birsürü genin yan yana dizilmesinden ortaya çıkan desoksiribonükleik asidi taşıyan kromosom bölünüp çoğalır. Çoğalma sonucunda ortaya çıkan yeni kromosomlar, yavru hücrede yahut hücrelerde önceki anne kromosomdan edindikleri kalıtsal özelliklerle birlikte yer alırlar. "Kromosomların sayısı ile bunların kapsadığı genlere kayıtlı malûmatların miktarı artıkca, bir tek hücrenin çoğalıp farklılaşması yoluyla mikroptan beşere dek canlıların ortaya çıkma ihtimâli de yükselıniştir." 66

Jean Piaget gibi, birtakım çağdaş biyoloji teoricilerinin "doğuştan hâfıza", bizimse burada André Goudot-Perrot 'ya uyarak, öncelikle canlının biçimini belirleyen 'doğrudan kalıtsal hâfıza' deyimiyle dile getirmeğe çalıştığımız özelliğin yanında, canlıların bir başka özelliği, kuşaklar boyu tecrübelerden edindikleri, sonra da kalıtım yoluyla aktardıkları malûmatların oluşturduğu hâfızaya sâhib olmalarıdır. Bu düşünceyi daha aydınlık kılmak maksadıyla Goudot-Perrot , av köpeğiyle ilgili bir olaydan söz ediyor: "Av köpeğinin, avını bulmağa doğuştan yatkınlığı var. Ancak, onun, avcılık konusunda terbîye görmesi, doğal yeteneklerinin keskinleşmesini sağlar. Eskiden edinilmiş bilgilerin hâfızası, böylelikle kuşaktan kuşağa iletilir. Bir hayvanda bu edinilmiş beceriler, sonraları işlenmese bile, av köpeği örneğinde gördüğümüz gibi, o, bundan böyle ava çıkmasa da, döldöş, önceki kuşakların devşirmiş bulunduğu malûmatlardan yoksun kalmaz. Bu nedenle, yabanî hayvan durumundayken atalarının edindiği içgüdülerle, şimdi, av köpeğinde karşılaşmaktayız. Yine, terbîye görmüş köpeğin, bir eli yağda, bir eli balda bulunmasına rağmen, kemiği toprağa gömüp türdeşleri kokusunu almasınlar diye de üstünü titizce örtmesi, yukarıda belirtilenlerin bir başka kanıtıdır. Nihâyet, türdeşlerinden tecrîd edilmiş hâldeki köpek, bu davranışında da, atalarının, yokluk dönemlerinde buldukları yiyeceklerin bir bölümünü başka avcı hayvanlardan saklamak alışkanlığını tekrarlamaktan öte bir iş yapmıyor. Onda bu alışkanlık, kuşaktan kuşağa aktarılagelen kalıtsal etkene bağlıdır artık." 67

Yukarıdakine benzer bir başka örnek daha sunuyor Goudot-Perrot : "Afrikada av gezisi sırasında avcı, bir genç çitayı yakalar. Avcı, yanında alıkoyduğu bu genç yabanî hayvanı ehlîleştirir. Bahsi geçen kişi, birkaç yıl sonra, bir başka av gezisi için balta girmemiş ormanlara giderken, hayvanı da yanında götürür. Gece bastırınca türdeşlerinin seslenişlerini işiten yabanî hayvan, onlara doğru seğirtiverir. Ancak, onlara yaklaşınca korkuya kapılıp efendisine geri döner. Kokuya ve işitmeye dayanan 'anılar'ı onu türdeşlerinin yanına celbettiğinden şüphe yok. Şu var ki, atalarının yaşamış oldukları balta girmemiş ormandaki yaşama şartlarına artık yabancılaşmıştır. Terkedilmiş çita, yabanî hayvanlar sürüsündeki yerini yeniden almağa yeltendi. Söz konusu davranış, kolayca açıklanabilir; şöyle ki: Kokuya ve işitmeye dayalı hâfızalar, kalıtsal malûmatları içerebilirler." 68

Şu sözü edilenlerin yanısıra, özellikle evrimin üst basamaklarında bulunan hayvanların bireysel yaşantıları sırasında devşirdikleri 'bilgi'ler de var. Bu 'bilgi'lerin oluşturdukları 'bilgi dağarcığı'na ilişkin 'hâfıza'ysa, önceki ikinden ayrı bir nitelik taşır; şöyle ki: Bu ikisinin tersine, o, kalıtım yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılamadığından, çoğu kere yalnızca bireysel düzlemde kalır; dolayısıyla türsel özellik kazanamaz. Bundan ötürü de 'doğrudan kalıtsal hâfıza' ile 'kuşaklar boyu deneylerden edinilip kalıtımla aktarılan bilgilerin hâfıza'sından neşet eden malûmatlar, içgüdüsel davranışlar, başka bir anlatımla, tepiler (Fr réflèxes) biçimde belirirler. Hâlbuki, 'bireysel yaşantılardan edinilen bilgilere ilişkin hâfıza'dan türeyen malûmatlar, hayvanda zekâ seviyesi oranında belirginlik kazanırlar. Burada bundan böyle belli uyaranlara belirli birtakım salt fizyolojik tepkiler yahut bitkisel sinir sisteminin kendikendine yürüyen işleyişleri söz konusu değildir. Duyumsal-devimsel (Fr sensori-moteur) alan ile zihne ilişkin olaylar, artık iş başındadırlar. Salt kalıtsal yahut başka bir deyimle genetiko-fizyolojik olana oranla, duyum-devinim-zihin alanı, daha esnek, daha kuralsız olmasından dolayı, gittikce bu alana dayanarak davranan hayvan, yaşadığı sürece sık sık fire vermeğe, yanılmağa hüküm giymiş demektir. Kalıtımla belirlenmiş fizyolojik olayların dar çerçevesini aşmış canlı, yüz yüze geldiği yeni, beklenmedik durumlara karşı kullanabileceği 'hazır reçete'lerden, hâliyle, çoğu kere yoksundur. 'Deneme ile sınama' denilen serüvenlerin ardından yepyeni, önceleri hiç tanınmayan, kendi ürünü, kendi 'eser'i olan bir tepkiyi göstermek zorundadır. Bu maksatla da insanlık âleminde akılyürütme dediğimiz olayı azçok andıran bir işleme başvurur. O belirli 'akılyürütme' işlemi, yararlı tepkiler boşandırırsa, onu, benzer durumlar karşısında her kalışta yeniden kullanır. Burada şu hâlde söz konusu olan iki unsur var: 1- Belli bir duruma yahut olaya karşı en uygun sonucu üretmiş tepkileri yaratan 'akılyürütme'yi,ötekilerden ayırmak; 2- belirli bir durum karşısında en uygun tepkiyi de onu biçimleyen 'akılyürütme'yi de kısa sürede hatırlatan bir hâfızaya sâhib olmak. Bahsi geçen hâfıza, biçimin de içgüdünün de dayandıkları kalıtsal hâfızaların tersine, yalnızca canlı, yaşadıkca yürürlükte kalır. Yürürlülüğü süresince de canlının karşılaştığı yeni olaylar ve onun bunlara gösterdiği tepkilerle durmadan gelişir. Kalıtsal hâfazaların, tek bir canlının yaşama süresiyle sınırlı kalmamaları; ayrıca, çoğunlukla tek bir canlının bireysel tecrübelerine kayıtsız kalmaları -aksi takdîrde türün, birey uğruna esirgenmesi durumu doğardı- onlarda kolayca yenilenmemek niteliğinin belirmesine yol açar.

'Kalıtsal hâfızalar', canlı türlerinin evrimi boyunca zaman zaman, ama önceden asla kestirilemeyen birtakım sıçramaların yahut sapmaların sonucunda değişikliğe uğrayabilirler. 'Kalıtsal hâfızalar'da ortaya çıkan değişmeler, sebeb oldukları etkiler bakımından, canlıçin yaşadığı sürece edindiği tecrübelerin habire değişiklik göstermelerinin doğurdukları sonuçlardan çok daha 'dramatik'tir. Zirâ, edinilen her tecrübeden belli bir olay yahut durum hakkında birtakım bilgiler çekip çıkarılınır. Öncekilerden çıkarılmış bilgilerin, o belli olaya yahut duruma uygun düşüp düşmediklerini sonraki tecrübeler ortaya koyarlar. Karşılaştığı olayı yahut durumu doğru değerlendirmemiş olan birey, o olay yahut durum hakkında yanlış bilgi sâhibi olmuştur. Bu yanılgısının cezâsını da, çok çok, canından olmak bahâsına çeker. Oysa, özellikle 'doğrudan kalıtsal hâfıza' diye nitelediğimiz kalıtsal yapıdaki değişmeler, ortam şartlarında ortaya çıkmış değişikliklere uygun düşmüyorlarsa, koskoca bir türün, hiç olmazsa büyücek bir bölümünün, helâk olmasına yol açabilirler.

Kalıtsal yapıda başgösteren kökten değişmelerin, teknik deyimle 'mutasyon'ların nasıl olageldiklerine, bu, genetikle ilgili bir çalışma olmadığından, burada temâs edilmeyecek. Yalnız, evrim boyunca kimi mutasyonların, kendisinde ortaya çıktıkları türü niçin kayırdıklarını; başkalarınınsa, nasıl olup da belirdikleriçin sakıncalı, öyleki ölümcül sonuçlara yol açtıkları elbette sorulabilinir.

'Evrim' açısından 'gelişme', belli bir türün bir yahut birkaç bireyinde beliren değişikliklerin, soyaçekim yoluyla atadan döldöşe aktarılmasıdır. Söz konusu değişiklikler, canlının, ortamına 'uyabilirliği'ni (Fr&İng adaptation) artırabilecekleri gibi, azaltabilirler de. Bu bakımdan evrim biliminde geçen 'gelişme'yi, her zaman gündelik dildeki olumlu anlamıyla almamalıyız. Gündelik dilde gelişme, ilerileme, yükselme, büyüyüp serpilme anlamlarını taşır. Evrim bilimindeyse, bu anlamlara geldimi, söz konusu olan 'olumlu gelişme'dir; gelmedimi, 'olumsuz' olandan söz edilir. 69

Şu durumda 'gelişme', her türde, ne olursa olsun olagelir. Gelgelelim bu, ya ortama uygun düşen, yânî 'ilerileme' ya da ortama uymayan, demekki 'gerileme' biçiminde olur. Buradan da bir canlıda ortaya çıkan değişikliklerin belli bir gâyeye yönelik olmadıkları anlaşılıyor. Başka bir anlatımla, ortama uyma yahut uymama konusunda 'kayıtsız'dırlar. 70

Canlıda ortaya çıkıveren değişmenin, yânî mutasyonun, ortama uygun düşüp düşmediği, 'doğal ayıklanma' (Fr sélection naturelle) sonunda belli olur. Doğal ayıklanmaya yaslanarak evrim sürecini açıklamağa girişen Darwin 'in varsayımı uyarınca, elverişsiz mutasyonlar, 'yaşama mücâdelesi'nde doğal ayıklanma yoluyla giderilirler. Buna karşılık, elverişli mutasyonlar, taşıyıcılarına öncelik sağlayıp onların üremesini olabilir kılarlar. 71

Canlı gerek birey gerekse tür olarak yaşamak için hem kendi içerisinde olup bitenler arasında hem de çevresiyle kesintisiz iletişim hâlinde bulunduğu, bu bölümün başlarında belirtilmiştir. İletişim ise, iki olay yahut unsur arasındaki malûmat alışverişi olduğuna göre, canlıların bir davranma tarzıdır. Bir davranma tarzının, evrim içerisinde geçerlilik kazanıp kazanmamasıysa, doğal ayıklanma yönünden kayırılmasına yahut reddedilınesine bağlıdır. Sözgelişi, bireyin yaşadığı süre nice kısaysa, bir şeyler öğrenme imkânı da onca azalır. Burada artık bir kapalı genetik program, başka bir söyleyişle salt içgüdüler işbaşındadır. Oysa, ebeveyn gözetiminin azçok uzun zaman aralıklarına yayıldığı türlerde durum, baştan aşağıya değişir. Burada 'yeni doğan'ın değişmez tepkileri, sayıca fazla değildirler. Bunların başında da, ebeveynden gelen uyarmalara verilen karşılıklar yer alır. Hayvan, erginleştikce, davranma tarzları da çeşitlendikce çeşitlenir. Ancak, bunun olabilmesiçin türün bireyleri, alışılagelinen çevrenin dışına çıkmamalıdırlar. Yavru kaz, sözgelişi, dünyaya geldiğinde anne kaz yerine insan tarafından beslenip yetiştirilirse, ebeveyn konusunda değişiklik olur. 72 Ernst Mayr 'dan yukarıya aktarılmış olana benzer gözlemlere, evrimin üst basamaklarında yer alan birçok hayvanda girişilmiştir. Yine örnek olarak, şu satırların yazarı, iki encik üzerinde ele almış olduğu deney gösterilebilinir. Söz konusu deneyde iki encik, doğduktan hemen sonra annelerinden de öteki kedilerden de tecrîd edilerek üç ay boyunca kendi başına beslenmiştir. İki yavrudan sâdece biri yaşayakalmıştır. Üç aylık sürenin bitiminde diri kalabilmiş söz konusu kedi yavrusu, henüz yalanarak temizlenemiyordu. Başka kedilerin arasına karıştıktan sonra bahsi geçen beceriyi elde etmiştir.

Görüldüğü gibi, bir canlı bireyin yaşadığı sürece öğrenme aracılığıyla malûmat derleyip bunu yine öğretme yoluyla yavrularına iletmesi tavrı ile canlı türlerinin, kuşaklar boyunca edindikleri malûmatların, kalıtsal yapılarına, yânî genlerine kaydolması işi, birbirlerinden bambaşkadır. Buna karşılık, canlıların, kuşaklar boyunca edindikleri, arkasından da kalıtsal yapılarına işlenen malûmatlar ile biçime ilişkin olanlar arasındaki fark niteldir; temelden, özden değil.

Kuşaklar boyu edinilerek zamanla çeşitli etkenlerin zorlamasıyla kalıtsal yapıya geçen malûmatlardan dolayı, bir türün bütün bireyleri, belirli uyaranlara aynı karşılıkları verirler. Bir kovandaki arılar arasında görülen iletişim buna örnektir. Belli olaya yahut duruma karşı, nice karmaşık olursa olsun, hep aynı davranma biçimi gösterilir. Çoğu kere davranışların karmaşıklığına kanılarak arılarda yahut karıncalarda tümüyle kalıtsal yapıya bağlanmayan üstün bir zekânın 73 izleri aranmıştır. Şimdilik hiç olmazsa, zekânın izlerine ancak omurgalılarda rastgelmeğe başlandığını biliyoruz. Çünkü, kordalılar filumunun bahsi geçen dalında yer alan türlerin kimisinde bireyler, soyaçekim yoluyla belirlenen, genellikle de 'içgüdü' deyimi altında tanınan davranışlardan azar azar koptukları görülür. Omurgalılardan memeliler sınıfına giren türlerde, bunlardan da özellikle insanda 'içgüdüsel davranışlar', yerlerini önemli ölçüde 'deneme-sınama' , başka bir deyişle 'öğrenme' yardımıyla 'bilgisel davranışlar'a 74 bırakırlar. Yalnız, yine insanın dışında, şimdilik bildiğimizce, hiçbir türün bireyleri, yaşadıkları sürede görüp geçirdiklerinden derleyebildikleri 'bilgi'leri kendilerinden sonrakilere geniş çapta, sağlamca iletemezler. Gerçi bütün canlı türlerinde ata ile döldöş arasında tek sürekli bağlantı, kalıtım yoluyla sağlanır. Şu var ki, söz konusu yolla sağlanan yalnızca genetiko-fizyolojik iletişimdir. Bunun dışında, bireysel tecrübelerden elde edilen bilginin, 'işâret'ler aracılığıyla aktarılması, yer yer böceklerde, ama öncelikle omurgalılarda tesbît edebileceğimiz bir olaydır. 'Kavram dili'yle aktarılanıysa, ancak insan türünde ortaya çıkan bir bildirişme düzeninde karşılaşılabilinir.

Kutadgu
24.02.2009, 13:21
B- Beşerî İletişim Düzeni: Yazı


(1) İnsanlararası Bildirişme Düzenlerinden Dil

"Aklın süsü dildir, dilin süsü söz;
Kişinin süsü yüzdür, yüzün süsü de göz"

-Balasagunlu Yusuf Has Hacip .



Birhücrelilerden insana dek canlı türlerinin pek çoğuna mensûp bireyler, gerek beslenme, gerek savunma gerekse çoğalmaçin türdeşlerini gerekserler. Bu nedenle, birarada yaşamak, öncelikle bazı hayvanlar ile insanlarda karşılaşılan en belirgin özelliklerdendir. Birarada yaşama biçimlerinden biri de, insana mahsûs 'toplumsal' olanıdır. Toplumsallığın, öteki birarada yaşama biçimleriyle paylaştığı ortak niteliklerin başlıcaları şunlardır:

1- İlişkilerle bağlanmış, birbirleriyle ilinti hâlinde bulunan belirli parçalardan kurulu bir bütün;

2- bütüne bağlı parçaların, yânî bireylerin, arasındaki çekişmeler ile ilişkilerden doğan sonuçların, bütünü ilgilendirmesi;

3- genel ilişkilerden ötürü, her biraradalık, dolayısıyla her toplum olayı, aslında bir 'bağlı bulunma durumu'dur. Öyleyse toplumsal ilişkilerin özelliği, toplumsal olayların, yine bağlılıklardan ibâret olduğunu dile getirir. 75

İnsan söz konusu olduğunda 'toplum olayı' şeklinde adlandırmamız gereken 'birarada - bulunma - durumu', topluluğa mensub olanların, birbirleriyle vazgeçilmez bağlarla ilişkilenmiş bulunduklarından az önce bahsolunmuştur. Bağların kopması, toplumsal âfettir. Şu hâlde, bu karşılıklı işleyen bağların nasıl kuruldukları sorulmalıdır. Canlılar arasındaki ilişkilerin hep iletişim yoluyla çatıldıkları baştan beri vurgulanmaktadır. Nitekim, bir nesneyle yüz yüze gelen, diyelim ki, kedi, söz konusu olanın, korkulacak, çiftleşilecek yoksa yiyecek bir nesnemidir, değilmidir kararına algıladığı kokuya, işitmeye, görmeye dair işâretlerin ışığında varır. İletişimden söz edilirken, kasdolunan demekki işâretleşme, başka bir deyişle haberleşme düzenidir. Buradan da işâretin, iletişimde tuttuğu yerin önemi, kolayca anlaşılır. Nitekim, işâretin, yanlış verilmesi de yerinde anlaşılmaması da, iletişimi az yahut çok aksatır.

İşâretler, temsil ettikleri nesnelerle aralarında uzvî, organik bir benzerliğin olup olmaması bakımından ikiye ayrılırlar. Bunlardan birinci kümeye girenlere 'gösterge', ikincisineyse 'sembol' adları verilmiştir. 76

Son yıllarda yapılan gözlemlerle, hayvanlar arasında da sembolik nitelik taşıyan işâretlerin, çeşitli iletişim görevlerinin gerçekleştirilmesinde kullanıldığı ortaya koyulmuştur. Yeni bir besin kaynağını keşfeden bir balarası, derhâl kovana dönerek karmaşık raks gösterisine girişir. Öteki arılarsa, bu raks sırasında hareketlerin yönü ile hızını kestirerek yeni bulgulanan kaynağın, insanların algılayamadıkları morötesi ışınlar ile güneşe göre, hem yönünü, hem uzaklığını öğrenirler. Bunun üzerine de, o tarafa uçuverirler. 77 "Bu iletişim olayında kullanılan işâretlerden hiç olmazsa bir bölümünün sembolik anlam taşıdıklarına şüphe yoktur." 78

Canlı sistemleri arasındaki iletişim olaylarında geçen sembolik anlamlı işâretlerden kimisi, kalıtım yoluyla kuşaktan kuşağa aktırılır. Bu çeşit 'kalıtsal işâretler'in miktarı, evrimin öncelikle alt basamaklarında yer alan türlerde aşağı yukarı bellidir. Bunların değişme, başka bir deyişle yenilenme oranı, hesaplanabilecek kadar düşüktür de ondan. Şu hâlde bunlara, 'değişmezlik' yaftası pekâla yapıştırılabilinir. Nitekim, şimdiye değin ölçülebilmiş kalıtsal değişmelerden, demekki mutasyonlardan onların olagelme sıklığına dair bir ortalama rakam elde edilmiştir: "Belirli bir mutasyonun genellikle belirme sıklığı, büyüklük oranı bakımından l: l milyondur." 79

Örgütlenmişlik yönünden evrimin üst basamaklarında yer aldıkca, canlı türlerinde kullanılan 'değişmez nitelikli kalıtsal işâretler'in sayısı git gide azalır. Onların yerini artık, daha sık aralıklarla 'değişen uzlaşmalı işâretler' almağa başlar. Söz konusu 'uzlaşmalı.işâretler', kalıtım yoluyla olmayıp da çoğunlukla 'öğretim-öğrenim' aracılığıyla kuşaktan kuşağa azçok iletilirler. Belli bir türe yahut öbeğe has işâretlerle iletişim, malûmat aktarımı olduğuna göre, yukarıda belirtilenlerin ışığında, kalıtsal ile uzlaşmalı olmak üzre, iki cins malûmat aktarımından söz edilebilinir. Ne var ki, buraya dek anlatılanlardan 'uzlaşmalı malûmat aktarımı'nın, baskın bir ihtimâlle evrimin bizim sağınlıkla tesbît edemediğimiz bir safhasında 'kalıtsal malûmat aktarımı'ndan türemiştir.

Uzlaşmalı iletişim aktarımında başvurulan genellikle sembolik anlamlı işâretlerden oluşan, hayvanlarda öbeği ilgilendiren davranışlar; insanlardaysa, toplumsal görenekler yoluyla aktarılagelenler, davranışbilimcilerce 'töre' diye adlandırılırlar.

"Beşerî törelleşmelerde serbestce yaratılmış", başka bir ifâdeyle, insanın genetik yapısından bağımsız "semboller; soyoluş sürecinde biçimlenen törelerin sembolümsü olaylarını, belirlenmiş bir anlamdan yoksun olmaları bakımından andırırlar. Onlar, ne keskince belirlenebilir bir nesneyi ne de ona karşılık olabilecek bir etkinliği temsîl edebilirler. Olsa olsa duyguların, yönelsemeler ile heyecânların birbirlerine karışıp topaklaştıkları, böylelikle de hakkında yalınkat bir açıklamanın sunulamayacağı bütün bir nesneler karmaşasını ifâde ederler. Dildışı 80 yahut dilöncesi 81 alanın aslında neresinde keskince sınırlanmış bir nesneyi anlatan serbestce yaratılmış, aktarılabilinir sembolün boy atmış olduğu sorulursa, buna verilecek bir tek cevap bulabilirim: Olsa olsa, insanın kültür oluşturma çabası sırasında, nerelerde topluluklar kendilerini göstermişlerse, 'sembol' de, oralarda ortaya çıkmıştır." 82

En eski kültürlerde insanları derleyip toparlamış 'sembol'ün yahut 'semboller'in neler olduklarını bugün elbette tesbît edemiyoruz. Ne var ki, sözü edilen efsanevî sembollerden günümüze değin gelebilmiş olanlar da yok değil. Bunlar işte, anlamca sıkı sıkıya çerçevelenmiş dil sembolleridir. "Adı anılan semboller, genel olarak gerek soyoluşla gerekse öbür bütün törelerle ilgili sembol oluşumlarından keskince saparlar. Onlar, iç âlemin, merkez sinir sisteminde olup bitenlerin sembolleridir. Bu nedenle, sözünü ettiğimiz semboller, pek çarpraşık, soyoluş özelliğini kazanmış bir yasalılığa bağlıdırlar: "Kavramlı düşünmenin yasalılığı." 83

Hayvanlarda dahî gözlemlenen 'kişisel' tanışıklık, dostluk, dayanışma unsurlarından birine yahut tümüne yaslanarak kurulan öbeklerin ötesinde, çok kere bireylerin 'kişisel isteme'lerini aşan topluluklar, "bağdaşmışlıklarını, tamamıyla, sembollere borçludurlar." 84

"İşte 'sembol'ün, topluluk yahut öbek mensûplarının saygı gösterdikleri geleneklerin, görenekler ile törelerin, kısacası kültür değerlerinin menbaında bireyeri birbirlerine bağlayan maddî ile manevî vazgeçilmez unsurlar bulunur. Birlikte yaşadıklarımız, nice sevgiye, saygıya, tehlikelere karşı korunmağa lâyıklarsa, sembollerin kaynaklık ettikleri kültür değerlerinin de, aynı şekilde yüce gönüllülükle kullanılıp savunulmaları icâb eder." 85

Demin sözü edilen, "topluluğu birleştirici sembollere karşı takınılan, şebeklerinkini dahî andıran, en ilkel, kültür tarihinde de ilk tavır, topluluğun savunulması olmalı. Öbeklerini savunmak uğruna canlarını bile sakınmayan şebekler gibi, biz insanlar dahî, kültürümüzü oluşturan, tüylerin diken diken olması, çenenin uzaması, aklıselîmi ketleyici toplu döğüşkenlik tepkisini dile getiren eylemler cinsinden sembolleri, kimi hayvanlar gibi, doğuştan getirdiğimiz davranma tarzlarını göstererek savunuyoruz. Bir Ukranya atasözü, bahsi geçen özelliğimizi ne de güzel özetliyor: 'Sancak, bir dalgalanmağa görsün, akıl, soluğu borazanda alıverir.'" 86 Nitekim, "dedelerimizin atalarının geliştirmiş oldukları ilk semboller, herhâlde somut bir nesneyi dile getirmekle yükümlüydüler. Öyleki döğüş için boyanmalar yahut savaş sancakları gibi, en kadîm semboller, vuruşacak topluluğun kaynaşmasını sağlamağa yönelik olmuş olmalı." 87

"Oluşturulmuş olanlar arasında biri var ki, bu, anlaşıldığı kadarıyla, sıkı sıkıya belirlenmiş bir kavramı karşılayan dil sembolüdür. Söz dilinin, kavramlı düşünme başarısının yanısıra, sembolün tesbîti ile aktarılmasını olabilir kılmış törel (Fr rituel) süreçler sâyesinde meydana gelmiş olduğuna şüphe yok. Bu iki becerinin kaynaşmasından, görüldüğü gibi, yeni bir başarı doğmuştur: Keskince tarîf edilebilinir bir düşünme sürecini karşılayan tekanlamlı dil sembolünün oluşmasını sağlayacak söz dili." 88

Sözün bulunmadığı yerde kavramdan da bahsedilemeyeceği dikkate alınırsa, söz dilinin, berâberinde kavram dilini de getirmiş olduğu anlaşılır. Söz ile kavram, aslında anlamdaş değildirler. Nitekim, sözü andırır birtakım unsurlara, kimi hayvan türlerinin bireyleri arasındaki sesli iletişimlerde bile rastlanır. Ne var ki, değişik durumlara farklı seslerle tepki göstermek, 'sözlü haberleşme'yi andırıyorsa da, haddizâtında bu, aldatıcı bir husustur. Zirâ insanın dışında 'sözle iletişme', yânî 'bildirişme' yetisini hâîz canlı yoktur. 'Söz'le insan, kendisi ile dünyayı anlamlandırır. Bu bakımdan insana sözden daha hayatî, daha insanî servet yoktur. 'Beşer', 'söz'le 'insanlaşır'. Söz, evrim verisi olamaz. Olaydı, belirli bir anlam taşıyan sayısız söz ortaya çıkmazdı. Ayrıca zaman ile zemîne göre değişime de uğramazdı. Kalıtım ve evrimle ortaya çıkan unsurlar, maddî esâslı olup fizik-kimya etkenlerce ancak değişikliğe uğrayabilirler. Sözü, oysa, biçimleyip değiştiren toplumsal-kültürel etkenlerdir.

Sözün 89 'değişmez-anlam-çekirdeği' 'kavram'dır. Duyumlardan neşet eden 'tasavvur'ların içerik yükünden kurtulduğu ölçüde 'söz', 'kavram'laşır. Gerek bu özelliğiyle gerekse düşünme ediminin temel birimi olarak da, 'tasavur yüklü-söz'e oranla 'anlam'ca daha dar kapsamlıdır. Böylece, insanın düşünme ediminin en belirgin özelliklerinden akılyürütme ile yargılama, ancak kavrama dayanılarak başarılabilinir. Gerçi, örgütlenmişlik seviyesi yüksek, yânî karmaşık olan hayvan türlerinde de akılyürütme ile yargılamaya benzer davranışların bulunduğunu, kendimizi örnekseyerek, çıkarımlıyoruz. Ne var ki, bu akılyürütmeyi yahut yargılamayı andıran davranışların temelinde kavramlı bir düşünme ediminin yatmadığı, ancak, sezgili oldukları su götürmez. Nitekim, söz konusu su götürmez gerçeği, davranışbilim, gözlerimizin önüne açıkca sermektedir. Şu var ki, bu bölümün konuca çerçevesini epey aşacağından, davranışbilimin, yukarıda sözü edilenlerle ilgili kanıtlarına burada temâs edilmeyecek. Bununla birlikte, kavram dilinin, kavramı, tasavvuru yahut nesneyi ifâde eden tek tek seslerden yahut hecelerden yahut da hece kümelerinden oluşan söz dilinden türemiş olduğunu da, gerek davranışbilim, gerek evrim bilimi ortaya çıkarmış bulunduklarına işâret edilmelidir.

Nasıl, 'kavram dili', 'yalın söz dili'nden türemişse, bunun da, 'söze dayanmayan uzlaşmalı bildirişme' sembol düzeninden neşet ettiğini az önce gördük. Yine, işâretleşme, davranma, yüz ifâdesi gibi, 'sözsüz uzlaşmalı bildirişme' dilininse, imkân olarak, insana gerek morfolojik yapısında gerekse 'kalıtsal iletişim', başka deyişle, genetik kot düzenlerinde verilmiş olduğu açıklanmıştır.

Canlılar evreninde karşılaşılan çeşitli iletişim düzenleri arasında ilk bakışta göze çarpmayan gizli bir geçişlilik söz konusudur. İşte bu geçişlilik düşünce tarihi boyunca çok kere gözden kaçırılmış olduğundan, medenîleşen insan, öncelikle de Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetinin insanı, kendisini genellikle doğadan, özel olarak da öteki canlılardan yalıtmağa kalkışarak ayrıcalıklı bir varlık olduğunu kurmuştur. Bundan dolayı, insan türünün kendisiyle de geçmişiyle de ilgili olup bitenler, yerli yerlerine bir türlü oturtulamamışlardır. Nitekim, beşerî araştırma alanları, doğa bilimlerinin, öncelikle de fiziğin taşıdığı nesnellikten yoksundur derken yukarıda değinilen gerçeğe işâret edilmektedir. Bu, bir bakıma, çepeçevre insan konusunun, fiziğin yahut öbür doğa bilimlerinin konularına oranla çok daha çetrefil olmasından ileri geliyor olmalıdır. Şu var ki, asıl neden, beşerle ilgili olayların, biyolojiye konu alanlarla ilintiye getirilmemesidir. İnsanın, gerek oluşturmuş bulunduğu tarihî kültür âleminin, manevî esâslar inkâr edilerek açıklanmağa çalışılması, gerekse beşer cihetinin, canlılar dünyasından tamamıyla ayırılması, onun kendisinin ve meydana getirdiği eserlerin anlamlı biçimde kavranılmasını imkânsız kılar. İnsanın, inşâa ettiği kültür aracılığıyla kendisine doğal ortamı yanında ikinci bir çevre daha oluşturmuştur.

Beşer türünün, bellibaşlı biopsychique , dolayısıyla da psychosocial özelliklerinden kimisini, öbür canlı türleriyle paylaştığı hususuna, bu bölümün başlarından buraya dek çeşitli vesîlelerle temâs edilmiştir. Arada karmaşıklık derecesi yönünden bir fark vardır. İşte bu derece farkı, gerçekten de öylesine büyüktür ki, ayrılığın özden olduğu kanısı ister istemez zihinlerde uyanagelmiştir. İnsanın beyni, dış görünüşce at, kedi, köpek, maymun gibi, örgütlenişlerindeki karmaşıklık derecesi yüksek memelilerinkini andırır gerçi. Bununla birlikte, beşerde beynin yapıca ulaştığı aşırı girişiklik, beşerin, öbür canlılardan, bu arada bahsi geçen memelilerden bunca ırak düşmesinin başlıca nedenlerindendir. İşte, beşer beyninin örgütlenmişliğindeki bu olağanüstü incelik ile çarpraşıklık, insanda dil yetisinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Nasıl insan beyninin iç kuruluşu, dilinin belirmesine ortam hazırlamışsa; dili de, aklının ifâde bulmasını olabilir kılmıştır: Bu bakımdan, dilin tarihi, insan türünün, yânî 'Homo sapiens sapiens'in tarihine denk düşse gerek. İnsan, nisbeten gelişmiş âlet imâl etmeden önce de konuşuyor olmalıydı. Toprağın altından her ne denli 'taşıllaşmış seskayıt cıhâzları' çıkarılamıyor, insanların tarihöncesi çağlardan kalma söyleşilerini tesbît etmiş çiviyazıları bulunamıyorsa da, yapıp ettiklerinden -elişleri- günümüze değin gelebilmiş olanlar, insanların, o dönemlerde dahî bir dil yapısına sâhib olduklarına yeterince tanıklık etmektedirler. Tarihöncesi dönemlerde yaşamış insanların sözü edilen başarılarını incelediğimizde, onların, yalnızca belirtebilen, ama özgül bir malûmatı soyutlayarak iletmekte yetersiz kalan hayvanların hareketlerinden yahut sembol değerini taşıyan çığlıklarından başka bir aracı kullandıkları vargısına ulaşırız. 90 İşte, insana, başka bir deyişle, kendimize bu nedenden dolayı, canlılar evrenini de aşan eşsiz bir makam ayıragelmişizdir.

'Sözlü-kavramlı dil'in, ortaya çıkması biyolojik bir olay şeklinde görülecekse, ki, biz, o kanâatte değiliz, o takdîrde, bu, evrimde vukûu bulmuş en müdhiş mutasyon sayılmalıdır. Bu bildirişme aracı yardımıyla insan,

1) evrenin karşısına geçip ona soru yöneltmeğe, kendisini şaşırtan doğayı irdelemeğe koyulmuştur;

2) bir nesil boyu, evrene de onun parçası olan doğaya da yönelttiği sorulara deneme-sınama yoluyla aldığı tek tek karşılıklar arasında bağ kurup yaşayakalması için gereken düzgün bir dünyagörüşü örmüştür;

3) ördüğü dünyagörüşünü, bir sonraki nesle güvenilir bir tarzda aktarmak, böylece her neslin, sürgit aynı tecrübelerden geçmesi zorunluluğunu ortadan kaldırmak; yeni yetişen nesillerle birlikte, bayatlayan tecrübelere tâzelerinin eklenmesi, dolayısıyla dünyagörüşünün, zamanla değişikliklere uğraması imkânını elde etmiştir. Böylece öz isteğiyle ilerileme kaydedebilen biricik canlı olma vasfına kavuşmuştur.

Şu durumda, yukarıdan beri sayılagelen gerekcelerin ışığında insanlık âlemine has gördüğümüz kültür, varlığını 'sözlü-kavramlı dil'e borçludur, dersek, herhâlde yanılmış olmayız. Nitekim, "tarihte istediğimiz kadar gerilere gidelim, insanları hep dil toplulukları içerisinde buluruz. Yeri, zamanı ne olursa olsun her insan, insan-oluşunu dilinde gerçekleştirir. Öyle ya, beşer olarak doğmak bir şeydir, insan olmak başka şey.Latince konuşanlar, küçük çocuklara 'insan' demeğe yanaşmazlarmış. Latincede çocuk, 'infans'tır. 'Infans', konuşmayan, henüz-dili-olmayan anlamına gelir". 91

"İnsan dünyasında, insana özgü yaşama çevresinde ne varsa, hep dilin gerçekleştirdikleriyle başarılmıştır." 92 İster salt doğanın gizliliklerini açığa çıkarmak, onun güçlerini ve zenginliklerini kullanmak amacına yönelik 'medeniyet', 93 ister insanın her alanda kendi emeğiyle yaşama çevresini kurması diye tarîf edilebilen 'kültür' olsun; ya doğrudan doğruya, ya dolaylı olarak ya da sonradan bilinç sağlama bakımından dille ilişiği 94 olmaksızın düşünülemez. "Dil donatımı, kültürün bellibaşlı yoğurucularındandır. Nitekim, tarih boyunca diller ile kültürlerin gelişme çizgileri arasında şaşılacak bir yakınlık kendisini açığa vurur. İnsan, dil, kültür: Bütün bunlar, biri olmadan öbürleri de varolamayan temel gerçekliklerdir." 95

Beşerle birlikte gelişen 'sözlü-kavramlı dil'in, canlıların genel evriminde keskin bir dönemec olduğundan daha önce söz edilmişti. Kavramların, temsîl ettikleri doğal nesnelerle organik bağıntı içerisinde bulunmamaları, öyleki çok kere hiçbir doğal maddî nesneye karşılık olmamaları, bu iddiayı herhâlde yeterince belgelemektedir. Nitekim, daha gündelik konuşmalarımızda sık sık kullandığımız şu 'iyi' kavramına maddî doğada karşılık olabilecek herhangi bir nesne bulunurmu? Kaldı ki 'iyi', bütün soyutluğuna rağmen, aşağıdaki dökümden de anlaşılacağı üzre, yalnızca bir, ikisinde değil, geçmişin olduğu gibi, günümüzün de tanınmış bellibaşlı dillerin hepsinde yer edinmiştir: Şöyle ki: Eski Türkce ile Uygurcada 'edgü'; Azarbaycan Türkcesi ile Çağdaş Özbekcede 'yahşı'; Yakutcada 'ütüo'; Eti dillinde 'zag'; Yunancada 'kalos'; Latincede 'bonus'; İtalyancada 'buono'; Ispanyolcada 'bueno'; Fransızcada 'bon'; Portekizcede 'bom'; Romencede 'bun'; Arapcada 'tayyib'; İbrancada 'tov'; Farscada 'hob'; Almancada 'gut'; İngilizcede 'good'; Felemenkcede 'goed'; Islandacada 'gotur'; İsveçcede, Norveçce ile Dancada 'god'; Ruscada 'haroşiî'; Lehçede 'dobrze'; Çekcede 'cobry'; Sırpca-Hırvatcada 'dobro'; Macarcada 'jo'; Fincede 'hyva'; Japoncada 'yoi'; Malaycada 'baik'; Suvahili dilinde 'ema'.

"Gerçekten de, hangi kavimden olursa olsun, hangi medeniyet aşamasında bulunursa bulunsun", akıl sağlığı yerinde, "bütün insanların, düşünmenin belli birtakım yapılarını taşıyarak doğduklarını biliyoruz. Söz konusu yapılarla, yalnızca dilin mantık yapısında karşılaşmayız. Bunlar aynı zamanda, yalınkat düşünmenin işleyişini de belirlerler" 96 Nitekim, pek tanıdık ve basit bir ifâde biçimi olan "o kimin evidir?" sorusuna verilebilecek "o benim evimdir" karşılığı, bizlerden uzaklarda yaşayan Malaylarca şöyle söylenir: "Rumah itu siapa punya?" Sorunun cevabıysa, ''rumah itu saya punya." Yahut "rumah itu rumah saya." Cümlelerin, Malaycadaki kuruluşu bize pek tuhaf gelebilir gerçi: "Rumah (ev) itu (o) siapa (odur ki) punya (sâhip, mâlik)?" "Rumah (ev) itu (o) saya (ben) punya (sâhip)." Yahut "rumah (ev) itu (o) rumah (ev) saya (benim)."

Gerek tarih boyunca gerekse günümüzde diller arasında düzayak bir mantık birliği yoktur. Türkcede, sözgelişi, fiil, şahıs ve zamana göre çekilirken, böyle bir şeye Malayca gerek görmez. 'Melihat', 'görüyorum', 'gördüm', 'görüyoruz' yahut 'gördük', 'görüyorsunuz' yahut 'görecekler' gibi, bütün zamanlar ile şahıslara şâmildir. 'Saya' da, 'ben', 'benim', 'bana' v.s. olabilir. "Ia melihat saya" = "beni görüyor" (gördü/görecek). "Saya melihat dia" = "onu görüyorum" (gördüm/göreceğim). "Saya membaca buku dia" = "onun kitabını okuyorum." Buna karşılık, "ia membaca buku saya" = "o benim kitabı okuyor" (okudu/okuyacak...) Söz biçimleri, genellikle aynı kaldıklarına göre, görevleri nasıl tayîn olunuyor? Birincisi cümlede aldıkları konuma göre. Bu, hayatî önem taşıyor. Sözün, cümlede göreceği göreve göre değişmez, sâbit yeri vardır. Bunu şaşırdınızmı, merâmınızı ifâde edemezsiniz. İngilizce, İsveçce, daha düşük ölçüde olmakla birlikte, Fransızca gibi, Avrupanın analitik dilleri de, yukarıda Malayca örneğinde gördüğümüz Doğu Asya dillerinin sözdizimi özelliklerine yaklaşıyorlar. Zamanı belirleme hususuna gelince; bunu Malayca -ve Çince dahî- bağımsız söz birimleriyle başarmaktadır: "Saya akan membaca buku dia (besok)" = "onun kitabını (yarın) oku ya cağım ." Türkcenin '~ ca ~' gelecek zaman takısı Malaycada yok. Türkcedeki bu takının yerini Malaycada (tıpkı İngilizcedeki ' will ' gibi) ' akan ' yardımcı fiili tutmaktadır. "Saya tidak akan dapat menghadiri perkahwinan mereka" = "(onların) düğün dâvetlerine icâbet ede me yeceğim ." Yine Malaycada kendi başına bir söz olan ' tidak ', Türkcede olumsuzluk bildiren '~ me ~' ekiyle karşılanmaktadır.

Aynı kökten geldiğini bildiğimiz Latin dilleri arasında bile dilbilgisi ile ifâde şekli bakımından nice fark var! Bakıp görelim:

"Kim derdi ki!...": Fransızca: "Qui aurait dit cela!"; İtalyanca: "Chi l'avrebbe mai detto!"; Ispanyolca: "¡Qien lo hubiera dicho!"

"Bu, ne demek?": Fransızcada: "Qu'est-ce que cela veut dire?"; İtalyancada: "Come sarebbe a dire?"; Ispanyolcada: "¿Qué quiere decir eso?"

Ne var ki, önemli olan, asıl olan, tek tek sözlerin, söz öbeklerinin, cümlelerin biçimlerinden, kuruluşlarından, öyleki taşıdıkları özgül etnopsikolojik renklerden çok, dile getirdikleri 'belirli bir anlam' değilmi? Yoksa, cümle kuruluşlarındaki yahut ifâde tarzlarındaki farklılık, birbirlerine hem mekânca, hem kültür çevresi bakımından hem de dil kökenince bayağı yakın durduğu söylenen dillerde bile gözlemlenebilir. Sözgelişi, Ispanyolcada "se mato al rey" cümlesi, kelimesi kelimesine Fransızcaya çevirilirse, "le roi se tua" olur: Bunun Türkcesi, "kral kendini öldürdü"dür. Hâlbuki Ispanyolcada "se mato al rey"le bu denmek istenmiyor. Onun Fransızcada anlamca karşılığı "le roi etait tué"dir. Bunun da Türkcesi, "kral, öldürüldü" olur. Başka bir örnek daha: Bu kere de, Osmanlı (yahut Türkiye) Türkcesi ile onun yakın akrâbası dillerden Özbekce arasında ifâde tarzının nice değişiklik gösterdiğine bakalım; -kabaca yapılmış çeviriyazıyla- Özbekce: "Yazmakcı bolayatkan atam"="Şu ânda yazmağı tasarlayan babam".

Farklılıklara rağmen, zamanca da mekânca da insanın anlama yetileri arasında hep içten içe geçen bir bağ varolagelmiştir. Bu böyle olmasaydı, başka dilleri kullanan, böylelikle de görünüşte özge mantık biçimleriyle iş gören çağdaşlarımızla anlaşabilecekmiydik? Hele hele günümüzden binlerce yıl önce gelip geçmiş medeniyetlerin sesini algılayabilecekmiydik? Nitekim, yüzyılımızdan aşağı yukarı dört bin küsur yıl önce yazılmış olduğu tahmîn edilen " Gılgamış " destanıyla Uruklu yazarın, söylemek istediklerini bugün tam olarak anlayamayabiliriz. Kaldı ki, yazar, çağdaş okuyucusuyla da her vakit dilediğince bağ kurabiliyormu bakalım, kalkıp dörtbin küsur yıl ötelere gönlünce seslenebilmeği umsun? Bununla birlikte, M.Ö. Üçüncü binyılda ortaya çıkmış bir hikâyenin, M.S. Yirmibirinci yüzyılın başlarında yaşayan biz okurlarını hâlâ heyecanlandırıp düşündürmesi, yukarıda ileri sürülenleri yetesiye kanıtlamıyormu?

Sözlü-kavramlı dil'; bilinçdışı, başka bir deyişle kalıtsal olanla birlikte, en sağlam, en tutarlı iletim cıhazı olduğu, daha önce sunulmuş çeşitli kanıtların ışığında belgelenmiştir: Dilin sağlamlığı, özellikle de tutarlılığıysa, tıpkı kalıtsal bildirişme düzenindeki gibi, muhâfazakâr olma özelliğinden ileri gelmektedir. Dil iletişimi, demekki bildirişme, yatay, ama öncelikle de dikey tarzda, başka bir deyişle, nesiller arasında olageliyorsa, anlam iletmekle yükümlü tek tek unsurlarının sallantıya, değişik yorumlara yer bırakmayacak düzen ile yapıda olmaları gerekir. Bunun için de onların mantıkca yeni özellikler kazanmağa karşı bir ölçüde kapalı bulunmaları zorunludur. Yoksa 'bildirişme' sırasında 'bildiren' ile 'bildirilen' arasında 'anlaşma' meydana gelemez. Bu, doğal bir işleyiş olan kalıtsal iletişimin de özünde, yapısında yatar. Öyleki, söz konusu yapıda ortaya çıkıp 'mutasyon' diye nitelenen köklü değişmeler bile, bu 'özelliğ'i baş aşağı edemez. Değişme sonucunda meydana gelen yenilikler, çoğu kere nereden kaynaklandıklarını imâ ederler. Bu nedenle, yalnızca canlıların değil, ama genel olarak doğa tarihinde, geçmişiyle bütün bağlarını koparmış 'yenilik'le, çoğunlukla sanılanın tersine, karşılaşılmaz. Bununla birlikte en azından, dünyamızda yapısını, işleyişini, düzenini yeryüzü tarihi boyunca hiç değiştirmemiş türlerin de sayısı çok azdır. Demekki, bütün yenilenmelerin bağrında pek az değişikliklere uğrayan unsurlar saklıdır. Bunlar da, özellikle iletişime ilişkindirler. İşte, bu arada insanların kullanageldikleri kavramlı bildirişme sistemlerinde işâret, söz, ad, kavram türünden semboller ile cümle çeşidinden sembol kümelerini dışa vuran seslere, tarihe, coğrafya ile toplum şartlarına ilişkin ortaya çıkmış irili ufaklı sapmalar, kopmalar, ayrılmalar, biryığın değişik ağzın, şivenin lehçenin, giderek dil ile yazı sistemlerinin türemesine yol açmıştır.

'Sözlü-kavramlı dil'in bunca başka canlı dururken, niçin ille de insana nasib olduğu akla takılabilecek sorulardandır. Buna duygulardan, tek yanlılıklardan, önyargılardan arınmış bir karşılık bulunamaz. Verilen cevaplar hep, kişilerin öznel meşrepleri ile dünyagörüşlerine göre renk kazanır. Nitekim yukarıdaki soruyu dinden yana biri olan Pierre Teilhard De Chardin 'e yöneltirsek, o, bunun, Tanrının en yetkin yaratığı olarak insana bağışlamış bulunduğu bir lutuf olduğunu; İdealist olan Georg Friedrich Hegel 'e sorarsak, o da, "ide"nin kendi bilincine ancak insanın manevî âleminde eriştiğini, âlemin yapıtaşları arasında da, 'sözlü kavramlı dil sistemi'ni olabilir kılan 'mantığ'ın bulunduğunu; Jacques Monod yahut George Geylard Simson gibi, dindışı, İdealisme karşı çıkan bilimcilere yöneltirsek, onlar, 'sözlü-kavramlı dil' yapısının yahut olayının, tamamıyla evrimsel rastlantı sonucunda insanın özellikleri arasına katılmış olduğunu; bunun, pekâlâ herhangi başka bir canlı türünde de ortaya çıkmış olabileceğini söyleyecekler.

Tekmil canlıların ortak malı yaşama çevresi denilen doğal ortama ek olarak insan türünün geliştirmiş bulunduğu kültür dünyası, geniş çapta 'sözlü-kavramlı dil'e dayandığından birçok kere bahsedildi gerçi. Ancak, 'sözlü-kavramlı dil', muğlâk, en azından yetersiz bir deyimdir. Bunun kapsamına iki altdeyim daha girmektedir de ondan. 'Konuşulan kavram dili'; 'yazılan kavram dili'. Aynı öbeği yahut toplumu oluşturan zamandaş kimseler arasındaki gündelik, giderek kültür içerikli bildirişme, her ne denli 'konuşma dili'yle önemli oranda başarılabilirse de, bu, zaman aşımına büyük ölçüde dayanıksızdır. Hele bildirilmek istenenin, bir nesilden bir başkasına aktarılacaksa, 'konuşma dili'nin nice çapsız, cılız kalacağını kestirmek güc olmasa gerek. Gerçi, burada ileri sürülen sava karşı çıkanlar da yok değil. Öncelikle, yazıdan yoksun kültür geleneğinin vârisleri sayılabilecek Zencî Afrikanın günümüzdeki aydınlarından bir kesim, söz konusu geleneğin, yazıya dayanandan hiç de aşağı tutulamayacağı kanısındadır. Bu kesimde yer alan Afrikalı aydınlara göre, toplumun geri kalmışlığıyla ilgisi bulunmayan sözlü edebiyatın büyük zenginlikleri henüz keşfedilmeğe başlanmış. Yazının ortaya çıkması zorunlulukla bir 'üst' kültür seviyesine geçmeyi de öngörmezmiş. "Toplum yapısına derinlemesine kök salan sözlü gelenek, dünyayı, tarihi, âyînleri, çevre doğayı, toplumun teşkilâtlanmasını, zanaatleri, insan ilişkilerini ve komşu kavimlerle olan bağlantıları açıklar." 97

"Yazılı kültürlerde büyük önem taşıyan kaynakca birikimi, sözlü kültürlerde aynı oranda belirleyici değildir. Bu tür kültürlerde sözlerin anlamı topluluk üyelerince yaşanan somut şartlara dayanılarak kavranılır:" 98

Kısacası, söz konusu kişilerin görüşünce, "geleneğin içeriği, toplum hâfızası"dır. 99

Bundan da öte, yazarlarımız, yazının, toplum düzeninin soyutlaşması tehlikesini doğurduğuna da işâret etmekten geri kalmamaktadır. Abece (alfabe) onlarca, boyu, oba ile kavmi aşan evrenselliği; ama aynı zamanda da hatırı sayılır güvenilirlik, kesinlik, öyleki zaman zaman belirli bir taassubu da bağrında taşımaktadır. Yazı, bundan başka, okuma-yazma bilen seçkin tabaka ile okuma-yazması olmayan kitleler arasında toplumsal uçurum oluşturmakta, kopukluk yaratmaktaymış. Oysa, "kültürel hürlük dikkate alınınca, okuma-yazma bilmemenin, geleneksel toplumlarda hiçbir zaman kültürel yoksunluk anlamına gelmediği vurgulanabilinir." 100

Şu var ki; yazıya ilişkin belirttikleri bütün bu sakıncalara rağmen, yazarlarımız, yine aynı makalede Zencî Afrikada yalnızca çocuklara değil, yetişkinlere dahî okuma-yazma öğretme seferberliği sorununun temelden ele alınması zorunluluğuna parmak basmaları, 101 basbayağı çelişkidir. Gelgelelim bundan da nasıl olsa kaçınamazlar. Birtakım gerçek yahut hayâl ürünü sakıncaları var diye yazıdan silme vazgeçilebilinirmi?

Canlılar âleminde, insanla birlikte kendini gösteren 'sözlü-kavramlı dil' nasıl köklü bir değişme, biyolojideki genelgeçer deyimle 'mutasyon' idiyse; insanlık tarihinde, 'yazı' da öyle esâslı bir yenilik, sosyolojide kullanılan deyimle söylersek, bir 'devrim'di. Öncelikle, zamandaş olmayan nesiller arasında sağın bir bildirişmeyi olabilir kılmıştır. Nitekim, yazının icâdından öncekilere karanlık -tarihöncesi- çağlar denilmesi boşuna değildir. İnsanların, o dönemlerde yapıp ettiklerine, kültür etkinliklerine ilişkin inandırıcı belgelerden büyük ölçüde yoksunuz. Belgelerde inandırıcılık, yazıyla başlar da ondan. Ama sâdece zamandaş olmayan nesiller arasında değil, aynı çağda yaşayanlar için de yazıdan daha elverişli bir bildirişme aracı tasavvur edilemez. Zirâ, demin sözü edilen Afrikalı yazarların belirttikleri gibi, yazıya geçirilmiş dilin en önemli özelliği, 'aşırı' denilebilecek 'soyutluğ'udur. Daha önce anlatılmış olduğu üzre, yapıca nasıl olsa soyut olan 'sözlü-kavramlı dil', yazıya geçmekle maddî nesneler evreninden büsbütün kopmuştur. Böylelikle o, zamanın da mekânın da nitelik ile nicelik değiştirici etkilerine karşı birkaç kat daha pekişmiştir. Başkalaşmalar ile dalgalanmalara karşı daha bir bağımsızlaşmıştır. Bunun sonucunda, insanın kültür alanındaki çabaları, semerelerini verir olmuşlardır: Dinin yazıya aktarılması ile felsefe-bilim buna örnektir.

İşte, yazıya kavuşamamış yahut geç erişmiş yahut da tarihi boyunca sık sık yazı sistemi değiştirmiş toplumlar, yukarıda zikredilmiş gerekcelerden de anlaşılacağı üzre, insanlığın medeniyet dağarına sırasıyla ya hemen hiçbir şey ilâve etmemişler, ya kayda değmeyecek kadar az ya da bölük pörçük katkılarda bulunmuşlardır. Buna karşılık, genellikle çok erken çağlarda yazı sistemi geliştirebilmiş yahut başka kaynaklardan devşirmiş, bunu türlü şartlara karşı olabildiğince koruyabilmiş toplumlar, tarihte en değerli kültür başanlarını göstermiş olduklarını açıkca görüyoruz.

Bütün bu anlatılanlardan anlaşılacağı üzre, yazı, dile dökülmüş her çeşit düşünce, tasavvur ile hayâl ürününün, kayda geçirilerek kişilerden kişilere aktarılmasını sağlayan sembollere dayalı sistemlerden biridir. Ancak, kayıt yahut tesbît temeline oturtulmuş özge sembol sistemleri de var: Taşıtların gidiş -gelişlerini ayarlamakta yahut mantık-matematikte kullanılan işâretler gibi. Bunlar, her vakit belirli anlamlardan yoksun olmamakla birlikte, belli bir dilin unsurlarını da ifâde etmezler. Sözgelişi, '4' matematik işâret, bir Türkün dilinde "dört"; Moğolunkinde (Halkha lehçesi) döröb; Arabınkinde "arbaa"; Farsınkinde "cehâr"; Rusunkinde "çetirye"; Almanınkinde "vier"; Fransızınkinde "quatre"; Rumunkinde "tesera"; Japonunkinde ''şi"; Vietnamlınınkinde "bon"; Malayınkinde "empat"; Macarınkinde "negy"; Finlininkinde "nelja"; Yeni Gine'nin Yukarı Sepik havzasında konuşulan dillerden İvam cada "nvi"dir. 102

İşâret sistemlerinin hepsi, mantık matematiğinki kadar soyut değildir. Mantık-matematiğin sembollerinin bunca soyutluğu, adı anılan araştırma alanının özyapısından ileri gelir. Hâlbuki, taşıtların geliş-gidişlerini düzenleyen kuralları sürücülere hatırlatmakla yükümlü göstergeler gibi, temsîl ettikleri nesneleri yahut konuları kolayca çağrıştırabilen işâretler de var.

Yazıya gelince; o, daha önce belirtilmiş olduğu üzre, malûmat (information) aktarımına yarayan öteki sembol sistemlerinden oldukca ayrılır. "Bir işâret" diyor Çin asıllı dilbilimci Yuen Ren Chao , "dilin belirli bir parçasını temsîl ediyorsa, işte orada yazı ortaya çıkmış demektir... Bundan da öte, herhangi bir zamanda ne kadar basit yahut karmaşık olursa olsun; bir dil biçimiyle son derece özel bir bağlantıya sokulmuş, yine, nice basit yahut karmaşık olursa olsun, görmeye dayalı belli bir sembole yaslanılarak oluşturulmuş yapıya yazı denilmektedir. Böyle bir yapıyı kullanan kişi, onda algıladığı gelişigüzel bir sembolde ifâdesini bulan belirli bir dil biçimini tanıyıp anlamdaşlarından ayırdedebilir." 103

"Tabiatıyla, yazı, bir ânda icâd edilmedi. Yazı sistemlerinin çoğu, birden fazla biçimde söylenebilen nesnelerin, resim yoluyla ifâde edilmeleriyle ortaya çıkmıştır. Yere basan birinin resmi, ' L ' 104 Çincede zamanla ' li ' 'durmak', ' vang ', 'kral' yahut ' ta ' 'büyük' gibi, çeşitli kavramları karşılar olmuştur. Ancak, benzer anlamlı herhangi bir söz kümesini değil de, belli birtakım konuşulan sözle ifâde edilmesi gerçekliği dikkate alınırsa, bu sembolün, artık doğrudan resim olma niteliğinden uzaklaşıp bildiğimiz anlamdaki yazıya dönüştüğü anlaşılır." 105

Yukarıda açıklanan anlamda, en eski yazı biçimleri, dilin oldukca geniş birimlerini, başka bir deyişle, sözleri yahut yapımeklerini (morfemleri) karşılayan sembollere dayanarak gelişmeğe başlamışlardır. Çin yazısı, işte, sözü edilen 'yapımeki yazısı'nın en belirgin örneğidir. Burada rumûz (Fr emblème) denilen her sembol, bir yapımekini temsil eder. Yapımeklerinin çoğu, tekheceli olmasından ötürü, her rumûz, bir sözü karşılar. Eski Çincede yapımeki, çoğu kere serbest cümle birimi niteliğinde olması nedeniyle, bu yazıya 'söz-işâret sistemi' de 106 denilmiştir." 107

İki bin yıldır yaşayagelen Çin yazı sisteminin geleneksel sınıflanışı şöyledir:

1) Resimyazı: 108 Nesneleri yalıtılmış resimlerle temsil eden , bilinen ilk yazı biçimi.

2) Fikir-yazısı: 109 '~': 'Yi': 'Bir"; '?':'Er': 'İki'; ' ® ': 'San: 'Üç'; ' ^ ': 'Şang': 'Yukarı' örneklerinde görüldüğü gibi; bu yazı türünde düşünceler, diyagramlarla ifâde edilirler.

3) Bileşik fikir-yazısı: 110 Burada kullanılan işâretler, parçalarının anlamca bileşiği olan bütünün anlamını dile getirirler.

4) Eğreti işâretler: 111 Bunlar, ecnebî dillerden alınmamışlardır. Bir devşirme işâret, sesdeş (İng homophonous) bir sözün, değişik bir anlam altında kullanılmasıdır.

5) Ses bileşikleri: 112 Bunlar, Çincenin en harcıâlem işâret türüdürler. Bu türe giren her işâret, iki kesimden meydana gelir: 'Gösteren' 113 -yahut 'kök'- ile 'ses unsuru'. 114 Birinci kesim, işâretin çok genel olarak anlamını bildirirken, ikincisi de telâffuzu hakkında ipuçları sunar. 115

Çinliler, oldukca az sayıdaki eğreti işâretin dışında, sescillendirmeyi 116 önemsememişlerdir: Çin yazısının, M.Ö. İkinci binyılın ortalarına değin uzandığı göz önüne alınırsa, bugün hâlâ kullanılan birçok rumûzun yapıca, özellikle de sesce aslının esâsının karanlıklarda kalmasını doğal karşılamak gerekir. Hsihsia ile Gürcen gibi, Çin örneğine dayanan birsürü başka yazı sistemi ortadan kalkmıştır. Yine Çin yazısını bugün de uygulayan milletler, Japonlar ile Korelilerdir. Japonlar, bu yazıyı, ya 'kun' adı altında tanınan katışıksız grafik niteliğiyle ya da ona 'on' denilen grafik-dilsel bir görev atfedilerek kullanmaktadırlar. Bu iki esâs türden üç çeşit yazı tarzı gelişmiştir: 1) 'Kana' denilen hece yazısı; 2) sonekler ile kimi yerli sözlerin yazılmasına yarayan 'hiragana'; 3) Batıdan devşirilmiş kelimelerin tıpkıbasımı için kullanılan kare biçimindeki 'katagana' şekilleri. 117

Az önce de zikredilmiş olduğu üzre, Japonca gibi, Çin yazısını almış bulunan Koreliler, buna sescil nitelik kazandırarak onu Japonlara oranla kendi bünyelerine daha fazla uydurmağı başarmışlardır. Bununla birlikte, bütünüyle takısız, genellikle de tekheceli sözlerden kurulu bir dil olan Çinceye göre oluşturulmuş Çin yazısının, sonekli ve köpheceli olmaları bir yana, biçimce Türkceyi andıracak kadar sondaneklemeli dillerden olan Japonca ile Koreceye nice uyacağı tartışılmağa değer bir konudur. Şu var ki, kültür yükü ağır dillerin birçoğu gibi, Japonca da, bu arada, Korece de, kendilerine uymayan bu yazı sisteminden kopamamışlarlar. Kopsalardı, Japonlar ile Koreliler, bu sefer geleneksel kültür değerlerinden olacaklarını açıkca biliyorlardı.

Doğu Asya kültürlerinin yüzlerce, öyleki binlerce yıldır taşıyıcılığını üstlenmiş Çin yazısının, temelde bir 'yapımeki yazısı' olduğundan daha önce söz edilmişti. Buna karşılık, Batı âleminin, bu arada büyük ölçüde bizim de, kültür mîrâslarını nesillerden nesillere aktarmış olanlar, öncelikle heceli ve abeceli yazı sistemleridir. Ne var ki, sözü edilen heceli ve abeceli yazı sistemleri de, ilkin "dilin oldukca geniş birimlerini, daha yerinde bir ifâdeyle, sözleri yahut yapımeklerini karşılayan sembollerden türemişlerdir. Ardından, gittikce analitikleşen, böylece dilin daha ufak parçalarını temsîl etmeğe yüz tutan yan türleri gelişmiştir. Yazının gelişimi, böylelikle heceye yahut ses unsuruna oturtulmuş yazı sistemlerinden geçerek günümüzde en yaygın tarz olan abece yazısına varmıştır." 118

Genel kanı uyarınca yazının beşiği, Aşağı Mesopotamyadır. Burada yazıyı ilk kez Sümerliler, yaklaşık olarak M.Ö. 3l00de icâd etmişler. Yazı denilen bildirişme aracını Sümerlilerden öğrendikleri tahmîn edilen Mısırlılar, bunu aşağı yukarı M.Ö. 3000den sonra işlemeğe koyulmuşlar. Fenikeliler de öteki Batı Samî kavimleri de, Mısır yazısına dayanarak çoğunlukla abece (alfabe) diye bilinen sistemi geliştirmişlerdir. Gelgelelim, gerek Fenike, gerek İbran gerekse Arap harfleri, abeceden ziyâde, hece özelliğini göstermişlerdir. Sözgelişi, Osmanlı Türkcesinde 'be', Arapcadaysa 'bah' diye adlandırılan ' V ' hecesi, yalnızca 'be' tarzında okunmayıp 'ba', 'bi', 'bu', Türkcedeki uygulanışıyla da, 'bo', 'bö', 'bü', 'bı' seslerini de temsil eder.

Yazı, ancak Eskiçağ Ege medeniyetinin genelgeçer dili olan Yunancada tam anlamıyla abece özelliğini kazanabilmiştir. Abeceyle birlikte her sembol, bir dilin yapımeklerini yahut hecelerini biçimleyen ses dizisi yerine, tek tek ses unsurlarını, azçok temsîl etmek yolunu tutmuştur. 119 Daha sonra, Yunan yazısından günümüzde yeryüzünün en yaygın yazı sistemleri olan Latin ile Kiril abeceleri ortaya çıkmışlardır. İlkini Romalılar, sonrakini de Islav kavimlerini Hırıstıyanlaştırmak maksadıyla Rum din adamları geliştirmişlerdir.

Daha önce hakkında kısa açıklamalar sunulmuş olan Doğu Asyada genelgeçer Çin yazısını da; hece ile abece yazı sistemleri arasında geçiş yerindeki, Çağdaş Hint dillerine, Tibetce ile Birmancaya irili ufaklı değişikliklerle uygulanan, Sanskrit-Pali yazısını da; mevzîi bir kullanımı olan İbran, Rum, Ermeni, Gürcü, İnuit (Eskimo) yazılarını bir yana bırakırsak; yeryüzünün en yaygın yazı sistemleri, Farscaya, Orducaya, Doğu Türkistanda geçerli Yeni Uygurcaya, bu arada Arapcanın kendisine, ayrıca bir süre öncesine değin tekmil Türk dilleri ile lehçelerine ve Malaycaya uygulanan Arap harfleri, Kiril ile Latin abeceleridir.

Kiril abecesi, bugün Ruscanın kendisinin, Sırpcanın, Bulgarcanın, Ukranyaca ile Beyâzruscanın yanısıra, pek kısa süre öncesine değin Azarbaycan Türkcesi ile Kazakca, Kırgızca, Türkmence, Özbekce, Çuvaşca, Yakutca gibi Türk lehçeleri ile dillerine, ayrıca dış Moğolistan Moğolcası ile Buryatcaya uygulanmış yahut uygulanmaktadır. Latin abecesiniyse, Rumların, Bulgaristan ile sâbık Sovyetler Birliğinin dışında bütün Avrupa; Eskimolar bir yana Amerika kıtasında yaşayan toplumların tümü, Avustralya ile Yeni Zelandadan başka, Afrikadaki Süvahili başta gelmek üzre, birtakım diller; Güney Doğu Asyadaki Vietnam dili ile Malayca; son olarak da Türkce kullanmaktadırlar.

Kutadgu
24.02.2009, 13:23
2) Türklerde Yazının Serüveni

Her eski dilde görüldüğü gibi, Türkcenin geçmişteki gerek istikrârlı gerekse geçiş dönemlerinde olsun, yazı dilinin yanıbaşında bölgelere göre ayırılan ağız, şive ile lehçeleri olmuştur, hâlâ da vardır. Ne var ki, konuşma dili, birçok ağza, şive ile lehçeye ayrılabildiği hâlde, birkaç kere belirtilmiş olduğu üzre, öncelikle kültür geleneğini, göze batacak irikıyım değişikliklere yer vermeksizin, aktarmakla yükümlü yazı dili, derleyici toparlayıcı bir özellik taşımaktadır. Türlü türlü ağızların, şive ile lehçelerin bir tek yazı dili kullandıkları görülegelmiş bir olaydır.

Türkler, bin yılı aşkın kültür tarihleri boyunca birkaç 'ya zı devrimi'ni yaşamışlardır. Söz konusu olayın nedenleri arasında Türklerin, birçok kere yurtlarını, buna ve daha başka etkenlere bağlı olarak kültür ortamlarını değiştirmiş olmaları sayılabilir.

Burada yaklaşık olarak M.S. Altıncı yüzyıldan beri, çağlar boyunca çeşitli yörelerde Kamlığa (Şamanlık), Burkancılığa (Budhacılık), Maniciliğe, Yahudîliğe, Hırıstıyanlık ile Müslümanlığa bağlı bulunmuş, böylelikle de bir yandan göçebe kültürü, öbür yandan Doğu ile Batı medeniyet çevrelerine girip çıkan Türklerin kullanmış oldukları değişik yazı sistemleri, kısaca belirtilmekle yetinilecek. Söz konusu yazı sistemleri, zaman sırasıyla şunlardır:

(i) Yenisey-Orhon Yazısı

Pek erken çağlardan başlayarak Dokuzuncu ile Onuncu yüzyıllara değin Eski Kırgızlar ile Göktürklerce kullanılmış bu yazı, taş üzerine yazılmağa elverişli olup biçimce Eski Germenlerin 'run' denilen yazısına benzer. 120 Bahsi geçen yazının en tanınmış örnekleri Ongin 'e, Kül Tigin 'e, Bilge Kağan ile Göktürklerin ünlü devlet adamı Tonyukuk 'a dair yazıtlardır.

Yenisey-Orhon yazısı, elyazmalarında da kullanılmıştır. Bilimadamlarından kimisi, adı anılanın, kökünü Samî yazısında aramışsa da, onun, resimyazıya dayalı bağımsız bir sistem olması lazım geldiği konusundaki görüş ağır basmaktadır. Resme takılan adın son yahut başlangıç harfının sesi, o resme yahut şekle teşmîl edilmek (Fr acrophonie) suretiyle sözü edilen resimyazı, harflara taksîm olunarak sescillendirilmiştir. Örnek: 'Eb' (ev)den 'b'; 'ok'tan 'k'; 'süngü(k)'ten 's'; 'tag' ('dağ')dan 't' gibi.

Otuz sekiz harfı bulunur. Ünlüler (Fr voyelle), çoğu kere yazılmaz. Yazı, sağdan soladır. 121

İlk olarak Orhon anıtlarından bir yahut iki yüzyıl öncesinin Yenisey yazıtlarında görülen, sonra da en gelişmiş biçimlerini Orhon anıtlarında bulan bu yazı, 122 Göktürkler arasında revâçtaydı. Ama aynı dönemin Orta Asyasında İran kültürünün etkisi de artmaktaydı. 123 Merv, Buhara, Oruşana (Uratepc), Fergane, Kaşgar üzrinden Çin ile İran arasında işleyen yoğun bir ticâret yolu geçmekteydi. Milâddan sonraki ilk Binyılda, öncelikle de Sasanlılar döneminde gerek İranlı tâcirler ve İranda çeşitli nedenlerle başgöstermiş çatışmalarda yenik düşenler gerekse Batı Asyadan çıkıp gelmiş mülteciler, Göktürklerin ülkesine sığınarak buradaki Aryalılar ile öteki yabancı unsurların çoğalmasına önayak olmuşlardır. Böylece Orta Asyada, Manicilik, Zerdüştlük gibi, Batı Asyadan çıkagelme inanç manzûmeleri yer alır olmuşlardır. Bu benzeşmeyen dinler ile bunlara bağlı gelişen kültürlerin, Göktürklerin kendi göçebe gelenekleriyle, görenekleriyle karışması, Orta Asyada hem yerli renkleri taşıyan özgün hem de Akdeniz ile İrandan Hind ile Çine dek uzanan evrensel boyutları içeren bir medeniyetin doğmasına zemîn hazırlamıştır. Söz konusu medeniyet, en parlak çağını, Uygur devleti döneminde yaşamıştır.

(ii) Uygur Yazısı

İpekciliği, yemişcilik yahut meyvecilik ile şarapcılığı önemli ölçüde geliştiren Uygurlar, kumaş dokumacılığında da alabildiğine ustaydılar. Kadınların, toplumdaki orunu yüksekti. Pamuklu, ketenli, ipekli, kürklü giyimlerle kuşanırlardı. 124 Bunlara bakarak maddî medeniyette ulaşmış bulundukları üstün seviyeyi algıladığımız gibi, onu taşıyan manevî değerlere de, en azından, bir göz atmalıyız.

Başta Turfan yöresi olmak üzre, ortaya çıkarılmış bulunan yazılı, özellikle de dine ilişkin eserler içerisinde Çinceden; Tokharcadan, Eski Hint dilleri ile Farscadan tercümelerin sayısı kabarıktır. Ayrıca, tıpla, gökbilimle, hukukla, tarihle ilgili özgün eserler bulunmuştur. Bahsi geçen eserlerin hepsi, Uygur Türkcesiyle yazılmış olmakla birlikte, bunların kimisi 'run' biçimindeki Göktürk, yâni Yenisey-Orhon; kimisi Manici Uygurların, Maniha; kimisi Hırıstıyan Uygurların, Suryanî; kimisiyse Burkancı Uygurların, Brahma ile Tibet harflarıyladır. Uygurlarda Göktürk ile Uygur yazı türlerinin, bir cins kalem aracılığıyla tomar hâlindeki kitapların, yânî 'ükang' yazılmasında bile, kullanılmış olduğu kazılar sonucunda anlaşılmıştır. 125 Bütün bunlarda da, Uygur döneminde Türkcenin, kültür dili olarak artık iyiden iyiye olgunlaşmış bulunduğu çıkarımlanabilinir. Türkcenin 'erken klasik' sayılabilinecek dönemine ilişkin, konuları bakımından da yukarıda temâs olunmuş, eserler, Sekizinci ile Onbeşinci yüzyıllar arasında verilmiştir. Söz konusu dönemin doruğuysa, Dokuzuncu ile Onbirinci yüzyıllara rastlar. Özellikle Burkancı dünyagörüşünün kurucusu ile yayıcısı şehzâde Gautama Siddhartha hakkında yazılmış metinler, genellikle birer edebiyat anıtı sayılmalarının yanısıra, dinler tarihine tuttukları ışık yönünden de üstünde uzun uzadıya durulmağa değer görülmektedirler. 126

Uygur Türklerinin en sık kullanmış oldukları, Müslümanlığın benimsenmesinden sonra da geçerliliğini daha bir süre korumuş bulunan Uygur yazısı, Soğdak yazısından türetilmiştir. Yukarıda da belirtilmiş olduğu üzre, çoğunlukla Burkancı olduklarından, Uygur Türkleri, bu yazıyı dindaşları Soğdaklardan almışlardır. Yirmi üç harf ile elli üç birleştirme bağından (OsmT vesak; Fr ligature) meydana gelmiştir. Genellikle sağdan sola, son dönemlerdeyse, Çincenin etkisiyle yukarıdan aşağıya yazılıp satırlar, soldan sağa dizilmişlerdir. Aslında 1069da Arap harflarıyla yazılıp 1440da Herat ta Uygur yazısına geçirilmiş Balasagunlu Yusuf Has Hacib 'in " Kutadgu Bilig "i daha sonraki çeşide örnektir. Bununla birlikte, Uygur yazısının silme ortak özelliği, harfların, başta, ortada, sonda bulunmalarına göre, üç ayrı biçim almalarıdır. Yazıda k - g, p - b, h - ğ gibi ötümsüz-tümlü; o - u, ö - ü, ı - i, kalın - ince ayırımları genellikle gösterilmezdi. Moğol ile Mançu yazıları, Uygur yazısından kaynaklanmışlardır. 127

(iii) Soğdak Yazısı

Türklerin, Sekizinci ile Dokuzuncu yüzyıllar arasında kullanmış oldukları Soğdak yazısı, Orta Farscanın Orta Asyadaki kolu olan Soğdak dili (Suğdî) için meydana getirilmiştir. Türklerin, hemen hemen sâdece Burkancı metinlerine uygulanmış adı geçen yazı sistemi, yirmi iki harftan olmadır. Sağdan sola yazılır. Esâs kaynağı, Aram yazısıdır. 128

(iv) Çin Yazısı

Sekizinci yüzyılda Türkler, pek seyrek olarak Çinlilerin -'C' altbölümünün Birinci kesiminde özetlenmiş olan- fikir-yazısını kullanmışlardır. 129

(v) Tibet Yazısı

Türkler, bu yazıyı, arasıra, Yedinci ile Onuncu yüzyıllar arasında Burkancı metinler yazarken uygulamışlardır. Yine C altbölümünde gösterildiği gibi, Eski Hint yazısından kaynaklanan bir hece yazısıdır. Otuz beş harf ile doksan yedi birleştirme bağı bulunduran söz konusu yazı, soldan sağa yazılır. 130

(vi) Nastur-Suryan Yazısı

Nastur-Suryan yazısının Doğuda kullanılan biçimidir. Batıdakineyse Yakup (Yakubî) yazısı denir. Hırıstıyan Nastur dinyayıcıları (Fr missionaire) tarafından Orta Asyaya getirilip Sekizinci ile Onbirinci yüzyıllar arasında Hırıstıyan Uygur metinlerinde arasıra kullanılmıştır. Sonraki dönemlerde mezâr yazıtlarında da, Semireç'te olduğu üzre, görülür. Bütün Samî yazı sistemlerindeki gibi, bunda da ünsüzler esâstır. Türkcede bulanan sesleri gösterebilmekçin harflardan kimisinin üstüne ayırtlayıcı (Fr diacritique) işâretler koyulmuştur. 131

(vii) Mani Yazısı

Sekizinci ile Onbirinci yüzyıllar arasında Uygur Türkcesiyle yazılmış Maniha metinlerinde görülür. Mani yazısı, Aram yazısının Estrangelo kolundan türetilmiştir. Samî esâsına göre yirmi iki harftan başka, Türkcedeki sesleri gösterebilmek amacıyla daha on dört harfı bulunur. Sağdan sola yazılır. Orhon-Göktürk ile Uygur gibi, bu da, Eski Türklerin millî yazılarındandır. 132

(viii) Brahma Yazısı

Sekizinci ile Onbirinci yüzyıllar arasında Burkancı metinlerde kullanılmıştır. Metinlerin çoğu, ilim irfânla ilgilidir. Eski Hint yazısının kuzey Hint bölgelerinde kullanılan çeşidine mensûb Orta Asya koluna dayalı sistemden neşet etmiş bu yazı, Saka ile Tokhar yazılarını andırır.Hece usulüdür. Sistemde on üç ünlü, kırk üç ünsüz, birçok da birleştirme bağı bulunur. 133

(ix) Passe-pa ( h P'ags-pa) Yazısı

Onüçüncü yüzyılda Kubilay Kağan'ın Çin ile Moğolistana çağırmış olduğu Tibetli lama P'a-sse-p'a 'nın icâd edip ardından Moğolcaya uygulanmış olan dört köşe (Moğolcası: Dörbelcin) yazı sistemidir. Tibet yazısına temellenen bu sistem, Moğolların o çağa değin kullandıkları Uygur kökenli yazının yerine geçmiştir. Çin geleneğince yukarıdan aşağıya yazılır. Ama Çincenin tersine, soldan sağa dizilirdi. Yalnızca 1272 - 1310 yılları arasında, daha ziyâde Moğol yazıt divânında kullanılıp sonraları kendisinden vazgeçilen bu sistemle yazılmış az sayıda Türkce metin var. 134

(x) Peçenek Yazısı

Dokuzuncu ile Onuncu yüzyıllar arasında kullanılmış olup Macaristanın Nagy-Szent-Miklos adlı yöredeki kazılarda ortaya çıkarılmış eşyânın üstündeki yazılarda görülmüştür. Kökleri, Yenisey-Orhon yazısına uzanır. Sağdan sola yazılır. Szekeley Macarlarınca da benimsenmiştir. 135

(xi) Latin Harflı Kuman Yazısı

Hırıstıyanlığı benimsemiş Kıpçak Kumanlarınca Onüçüncü ile Ondördüncü yüzyıllar arasında kullanılmıştır. Bunların en önemli edebiyat ürünüyse, 1303te kaleme alınmış " Codex Cumanicus "tur.

Kuman yazısı, Latin abecesine dayanmıştır. Latincede bulunmayan Türkce sesler için özel takımlar kullanılmıştır: 'ş' için 's', 'ss'; 'z', 'sz', 'sch' gibi. 136

(xii) İbran Yazısı

Milât sıralarında Yahudîliği benimsemiş Azak-Kırım, öteki adıyla Hazar Türklerince uygulanmıştır. Sonraki çağlardaysa Kırımdan başlayarak Lehistan (Polonya) ile Lituvanyaya dek serpilmiş Karayım Türkleri bu sistemle bildirişmişlerdir. İbran yazısı uyarınca yirmi iki harf ile Türkcedeki sesleri karşılamak amacıyla birsürü işâreti kapsar. Sağdan sola yazılır. 137

(xiii) Yunan Abecesi

Anadilleri Türkce olan Hırıstıyanlığın Ortodoks mezhebine mensûp Karamanlılar, soldan sağa yazılan yirmi dört harflık bu abeceyi Onbeşinci ile Yirminci yüzyıllar arasında kullanmışlardır. Yunancada bulunmayan 'ı', 'ö', 'c', 'ç', 'ş' gibi Türkce sesler için özel işâretleri vardır. 138

(xiv) Ermeni Abecesi

Altınordu döneminde, Ukranya Ermenilerince Kıpçak Türkcesine uygulanmıştır. Onbeşinci yüzyıldan başlayarak bugüne değin gerek Türkiyede gerekse ecnebî ülkelerde anadili Türkce olan kimi Ermeni topluluklarınca kullanılagelinmiştir. Otuz sekiz harftan oluşan bu yazı sistemi, soldan sağadır. Ermenicede bulunmayan Türkce sesler için özel işâretler koyulmuştur. 139

(xv) Arap Yazısı

Kültür tarihlerinin başlangıcından bugüne değin Türkler, geniş çapta başlıca dört yazı sistemi kullanmışlardır. Bunlardan Orhon ile Uygur yazılarını az önce kısaca gözden geçirdik. Bundan böyle de temâs edeceklerimizse, Arap ile Latin harflı yazılardır.

Arap yazı sistemi, Türk dünyasına aşağı yukarı Sekizinci yüzyılda Türklerin, Müslümanlığı benimsemeleriyle birlikte girmiştir. Bundan önce onlarda yaygın olan Uygur yazısıydı. Adı anılan yazı, Arap harflı yazının benimsenmesinden sonra da bir süre daha geçerliliğini korumuştur. Bu geçiş dönemi boyunca her iki yazı sistemi yan yana kullanılmış; öyleki, aynı eserde satırların alt alta bir Uygur bir de Arap harflarıyla yazıldığı olmuştur. 140

Türklerin, bir yandan Müslüman Arab ordularıyla, öte yandan da Müslümanlaşmış İranlılarla karşılaştıktan bir süre sonra bahsi geçen dini hızla kitleler hâlinde benimsemişlerdir. Bunun böyle tezelden olması, bugün bütünüyle bilemeyeceğimiz birdolu etkene dayanabilir. Ancak, elden geldiğince serinkanlı, duygusallıklardan ırak bir tutumla, bunlardan bir, ikisini bugün tahmin etmemiz pek de güc olmasa gerek. Nitekim, tıpkı Türkler gibi, çoğunlukla göçebe oymaklar hâlinde yaşayan Arapların arasında doğan Müslümanlığın, gerek gerçekcilik, gerek askerlik yönlerinin ağır basmasıyla Türklerin doğasına öteki dinlerden daha uygun düşmüş olabileceği düşünülebilinir. Gerçekten de, Göktürk hakanı Bilge Kağan'ın, başbakanı durumundaki Tonyukuk 'tan bir Burkancı (Budhacı) tapınağının kurulmasını istediğinde, Tonyukuk 'un ona verdiği ''savaşmak ile hayvan kesmeği yasaklayıp miskinlik telkîn eden bir dinin benimsenmesi Türkler için yıkım olur" cevabı da; 141 Türkistanın, Arap hâkimiyeti dışında kalan Aral gölü ile Hazar denizinin kuzeyinde yaşayan ve Burkan, Maniheis, Yahudî, Hırıstıyan din yahut inanç düzenlerinden birini benimsemiş Türk boylarının genellikle kendi dilekleriyle Müslümanlığı kabullenmeleri de yukarıdaki tahmini doğrulamaktadır. Günümüzdeyse, sayıları, siyasî ile kültürel etkinlikleri bakımından pek önemsiz birkaç Türk boyu dışında, yeryüzündeki tekmil Türk toplumları Müslümandırlar. Bununla birlikte, Türk toplumlarının genel olarak dünyagörüşü ile dünyatasavvurunu, başta Kamlık (Şamanlık), Maniheislik, Zerdüştlük, Burkancılık gelmek üzre, Müslümanlığa adamakıllı yabancı düşen inanç düzenlerinin de hatırı sayılır ölçüde etkilemiş olduklarını gözden ırak tutmamalıyız.

İşte bir bakıma bu etkilerin sonucunda Doğuda olsun, Batıda olsun Türk toplumlarında Alevîlik, Mevlevîlik, Melâmîlik, Bektaşîlik gibi inanca taalluk eden akımlar yayılmıştır. Bundan da, özgün bir 'Müslüman Anadolu Türk kültürü' doğmuştur. Bunun en göze çarpan kanıtlarını da Anadolu Türkcesinde bulabiliriz.

Türklerin, özellikle de Batı Türklerinin, tarihleri boyunca dikkati çeken bir eğilimleri olmuştur denilebilinir: Hem coğrafya hem de kültür bakımından Batıya yönelme. Çok eski çağlarda Kuzey Sibiryaya göçmüş Yakutlar ile doğuya yahut güneye çekilmiş birkaç boyu hesaba katmazsak, Türklerin ana göç yolları hep batıya uzanmıştır. Katılmış bulundukları kültür çevreleri de nitekim, genellikle Batı medeniyetleri câmiasından olmuştur. Bu bağlamda ilk kararlı şaşmaz adım, Farscada 'taşralı' anlamına gelen 'Bîrunî' lâkablı Harezmli Ebu Reyhan 'ın, Eskiçağ Ege medeniyetinin devamı saymış olduğu Müslümanlığın 142 benimsenmesidir.

Müslümanlık, Türklerin, batıya yönelmelerinin ilk kararlı adımı olması yanında, tutarlılık kazanmalarına da önayak olmuştur. Daha önce tek tek Türk toplumları, az önce de belirtilmiş olduğu üzre, değişik birçok dine, dolayısıyla da kültür çevresine bağlı kalmışlardır. Bu nedenle, hem toplumsal, hem kültürel hem de siyasî yönlerden bölükpörçük bir görünüm sunmuşlardır. Daha kötüsü, benimsenen farklı yazı sistemleri yüzünden kültürel süreklilik sağlanamamıştır. Bütün bu elverişsiz durumlar, Türk toplumlarının, Müslümanlaşmalarıyla son bulmuştur. Belli bir inanç, buna bağlı olarak da belirli bir insan, siyâset, toplum, ahlâk, kültür düzeni çerçevesinde halkalanmaları, genel Türk tarihinde bütüncül bir kültür geleneğinin ortaya çıkmasına zemîn hazırlamıştır. Söz konusu kültür geleneğinin belirip öncelikle İslâm medeniyet âlemi yoluyla tüm Batı medeniyetleri câmiasına, dolayısıyla da insanlığa değerli katkılarda bulunması, benimsenmiş olan birlikli, bağdaşık bir bildirişme düzeni sâyesinde gerçekleşmiştir. Bu birlikli, bağdaşık bildirişme düzeni, tekmil Türk toplumlarının, pek uzun süre kullanmış oldukları aynı yazı sisteminden ibâret sayılmamalıdır. Genellikle, yazı sistemine koşut olarak gelişen ortak yazı dili de, böyle tutarlı bir geleneğin harcını oluşturmuştur.

Yukarıda anlatılmağa çalışıldığı üzre, Türk kültürüne uzun süre, geniş bir coğrafî alanda bildirişme aracı olarak azımsanmayacak hizmetler getirmiş Arap harflı yazının Türkceye elverişliliği tartışma götürür bir sorun olmuştur.

Aslında yirmi sekiz harflı olan, ama Türkler ile İranlıların da ekledikleriyle otuz bir harfa ulaşan bahsi konu yazı sisteminde, Türkce için bir yandan gereğinden çok ünsüz bulunurken, öte tarafta birkaç ünlüyü bir tek harfla karşılamak gibi yetersizlikler vardı. Bu yüzden ünlüler, Türkcenin zengin sesliler düzenini karşılamaktan alabildiğine uzak kalmıştır. Türkcenin iki yahut dört ünlüsü için bir tek harfın bulunduğu düşünülürse, sorunun çetrefilliği de kendisini gösterir. 143

Arap yazısında 'elif', 'vav' ile 'ye'nin dışında sesli sayılabilecek harflar bulunmadığından, ünsüzlerin, seslilik unsurunu kazanmalarıyçin 'hareke' denilen birtakım işâretler kullanılmıştır. Bunlara sırayla Arapcada 'fetha', 'kesre', 'zamme'; Türkcedeyse, 'üstün', 'esre', 'ötre' adları verilmiştir. 'Üstün' ' ', harfın üstüne konularak onun, 'e'; 'esre' ' ', altına koyularak 'i' yahut 'ı'; 'ötre'yse ' ', yine üstüne getirilerek 'o', 'ö', 'u', 'ü' okunacağı bitdirilir. 'Elif' (' l '), 'vav' (' u ') ile 'ye' (' w ') harfları çoğunlukla Arapca yahut Farsca kelimelerde, kendilerinden önceki harfın uzun okunacağını belirtirler. Türkcedeyse uzun çekilen sesler bulunmamakla birlikte, ünsüzlere ses unsuru katmak amacıyla zaman zaman kullanılmışlardır.

Harfların, başta, ortada, sonda ayrı ayrı biçimlere girmeleri yüzünden işâretler çokluğuyla karşılaşılır. Birçok harfta, gövdeler aynıdır; bunlar, birbirlerinden sâdece birtakım noktalarla ayrılır. Harfların kimisi, sondan bitişemediğinden, kelimeler, ortadan bölünür. Bu yüzden de yazıdaki biçim bütünlüğü bozulur. Büyük ile küçük harf farkı bulunmadığından, Arap yazısı, belirtici unsurlardan da yoksundur. Bütün bunlarsa, bir yazı sistemi için göze batacak kusurlardır. Bunları hiç değilse bir nebze giderebilmek maksadıyla, birara Enver Paşa zamanında harfların, kelime içerisinde ayrı ayrı yazılmasına girişilmişse de, bu, tutmamıştır. 144

Arap yazısının imlâsı dahî, Türkceye uygun düşmemiştir. Gerek bu kusurlu, düzensiz, gelişigüzel yazılış, gerek Arap harflarının, dilimize uymaması, Türkceyi yüzyıllarca yarısı yazılıp yarısı yazılmayan, yazılan kesimleriyle de tam anlamıyla seçik olmayan bir dil hâlinde bırakmıştır. Türkcenin bu yüzden tarihî gelişmesi izlenirken de önemli güçlüklerle karşılaşılır. 145

Arap harflarına dayalı Türklerin 'üçüncü klâsik yazı'sı, 146 bütün Samî yazılar gibi, sağdan soladır. Tarihte güzellik bakımından bir tek Çin yazısının kendisine rakîp çıkabildiği Arap menşeli Osmanlı Türk yazı düzeni 147 ayrıca, 'nesih', 'rık'a', 'ta'lîk', 'sülüs', 'divânî', 'celî divânî', 'reyhânî', 'küfi', 'siyâkat' gibi türlere ayrılmıştır. Osmanlı Türklerinde kitap harfları, genellikle 'nesih'e, elyazısıysa çoğunlukla 'rik'a'ya dayanmıştır. Eski yazma eserlerde, fermânlarda, resmî kayıtlar, yazıtlar ile levhalarda başta 'ta'lîk', 'sülüs' ile 'divânî' olmak üzre, öteki yazı türleri de sıkca kullanılmışlardır. 148

Arap harflı yazıya Karahanlılar devrinde geçilmiştir. Harezm, Çağatay, Selçuk, Temür, Hindin kuzeyi ile orta yörelerini ele geçirmiş Babür, Mısırdaki Kölemenler ile Osmanlı dönemlerini arkada bırakıp 19301ara değin Türk kültür âleminde geçerliliğini koruyagelmiş bu yazı sistemi, yukarıda Türk dilinin uzmanlarna dayanılarak sıralanmış bütün eksiklerine rağmen, gerçekten bir kalemde geçilemeyecek kadar önemli, değerli bir Müslüman Türk kültür servetini bağrında barındırmaktadır. Bu servette neler gömülü durmuyor ki... Bir çırpıda sayılabilecekler bile bize, bu hazinenin ne denli hayranlık uyandırabileceğini göstermeğe yeter:

Alî Kuşcu , Uluğ Beğ gibi, bilimadamları; Balasagunlu Yusuf Has Hacip , Kaşgârlı Mahmut , Mîr Alî Şîr Nevâî , Kâtip Çelebî , Muallim Nâcî , Şemseddîn Sâmî ; Ahmet Cevdet Paşa; Ahmet Midhat Efendi gibi, ansiklopedici-bilgin-düşünürler; Ahmet Yesevî , Hacı Bektaş Velî , Yunus Emre , Kadı Burhaneddîn türünden tasavvuf erbâbı; Hoca Gıyâseddîn Nakkâş , Pîrî Reis, Seydi Alî Reis, Evliyâ Çelebî , Yirmisekiz Çelebî Efendi nevinden gezginler; Fuzulî , Bâkî , Nâbî , Nedîm gibi şairler...

Arap harflı yazı düzeniyle ve buna bağlı olarak gelişmiş Türk İslâm kültürüyle ilgili sunulmuş kısa açıklamalar, Onsekizinci yüzyılın son çeyreğinden, özellikle de Tanzîmâttan bu yana içerisinde bocaladığımız, kıvrandığımız ikircikliğe, az da olsa, ışık tutmuş oldukları umulabilir.

Türk dilinin yapısıyla uyuşmamanın yanısıra, İslâm ilimlerinin merkezi olan medreselerin Arapcaya verdiği önem ile irfân çevrelerinin Farscaya biçtiği değer, yazıya dayanan Türk kültürünün, Arapca ile Farsca yönünden daha sıkı çenberlenmesinden, yatağını değiştiren ırmak gibi başka alanda yol alıp ilerilemesinden 149 ötürü, söz konusu yazı düzeninin tartışılması zorunluluğu doğmuştur. Türkcenin, Arapca ile Farscadan etkilenmesi, sözgelişi Arapcanın, Farsca üzerindeki etki derecesinde kalsaydı, ortak çabalar sonucunda vucut bulmuş İslâın medeniyetinin de sürekli bir tarih ilişkisinin de gereği olarak doğal sayılabilirdi. Ama böyle olmadı. 150 Kendisini bu akıntıya kaptıran Türk dili, dolayısıyla da Türk kültürü, özünden saparak benliğini yitireyazmıştır. Yukarıda sıralanmış kimi sebepler, 1928 harf devrimine giden yolda kilometre taşlarından bazısını teşkîl etmiş olabilirler. Yoksa, çokca öne sürüldüğü üzre, Batı Avrupanın, fen (teknik) ile iktisatta dev adımlarla ilerileyerek kendisini hâkim kılması, böylesi ıstırâp verici korkunç değişikliğin gerekcesini oluşturamaz, daha doğrusu oluşturmamalıdır. Batı Avrupanın ve Atlas okyanusu ötesindeki uzantısının her alandaki ezici baskısını yalnızca Türkler tatmamıştır ki! Aynı baskıyı, Petro döneminden beri Ruslar, sonra zamanla Japonlar, Çinliler, Araplar, İranlılar ve başkaları duymuştur. Şu sayılan milletlerden Türkler, özellikle de Osmanlı Türkleri kadar Avrupanın meydan okumasıyla yüz yüze gelmiş Japonlar ile Çinlilerin de Araplar ile İranlıların da geleneksel yazılarından vazgeçmemiş olmaları, bayağı düşündürücüdür. Hele Ruslar ile Çinliler gibi, çağımızın kayda değer toplum ile iktisât devrimlerini geçirmiş milletlerin, yazı düzenlerini korumuş olmaları, bildirişme araçlarımn köklü değişmelere uğramalarında toplum ile iktisât etkenlerinin, hiç de öyle mübâlağa edilmemeleri gerektiği bakımından uyarıcıdır. Buradan ayrıca insanlar için en önemli bildirişme araçlarından sayılan yazı düzeninin toptan değiştirilmesinin, yaratabileceği korkunç toplumsal ile kültürel sonuçları, ileriyi görebilen sorumlu her çığır açıcı devletadamının kolay kolay göze alamayacağı yargısına ulaşabiliriz. Çünkü nasıl canlıların kalıtım düzenlerinde kendisini gösteren aşırı sapma, koca bir türün yavru kuşaklarını, ebeveynin uyarlanmış bulunduğu doğal ortama yabancılaştırarak yıkım meydana getirebilirse; toplumun kültür taşıyıcısı ana bildirişme aracı yazıda belirebilecek köklü değişme de, o toplumun genç nesillerini, atalarının çağlar boyu kan ile alınteri dökme bahâsına edindikleri tecrübelerden yoksun kılmak, böylelikle tarih ortamından çekip kopararak boşlukta bırakmak sonucunu doğurabilir. Rastgelibebilinir en fecîi felâket bu olsa gerek. Bir milleti yahut kavmi bedence maddeten toptan ortadan kaldırmak nasıl 'soykırım'dan sayılırsa, onun kültür varlığına son vermek de aynı kavramla nitelenebilinir.

Bu belirtilenlerin tersi de düşünülebilir elbette. Doğal ortamda adamakıllı değişmeler olagelmişse, herhangi bir canlı türün kalıtım düzeninde ortaya çıkabilecek keskin ve köklü bir başkalaşma, o türü doğal ayıklanma sürecinde kayırabilir. Benzer biçimde toplum-kültür âleminde belirebilecek beklendik yahut beklenmedik iktisâdî, siyâsî yahut toplumsal yeniliklere ayak uydurmak amacıyla bildirişme araçlarında, demekki dil ile yazıda meydana gelebilecek irili, ufaklı başkalaşmalar, bunları kullanan toplumu, tarih sahnesinden silinmekten kurtarabilir. İşte, özellikle Tanzîmâtla birlikte bildirişme düzenimizde, yânî dil ile yazıda başgösteren değişikliklere gitme eğilimlerinin, Türk kültürünü, yabancı kültürlerin baskısı karşısında ezilmekten kurtarmak amacına yönelik oldukları öne sürülmüştür.

Sözü edilen eğilimler, çeşit çeşittiler. Kimisi, Türkceyi eksiksizce ifâde etmek üzre, Arap harflı yazının, dilimize uydurulması kanısını savunmuştur. Kimisiyse, bunun imkânsız olduğunu, Arap harflı yaznın, bütün onarım girişimlerine rağmen, Türkcenin yapısına asla uydurulamayacağı kanâatını izhâr etmiştir. Dahası, böylesine zahmetlere katlanılacağına, bizi çağdaş bilim dünyasıyla kestirmeden ilişkiye sokacak Batı Avrupa ile Amerikada yaygın yazı sisteminin benimsenmesinin, akla daha yatkın geleceği görüşü ağır basmıştır. 151

Tanzîmâtın ilânı ile 1928 harf devrimi arasında kalan sürede girişilmiş dil ile yazıda değişikliğe gidilsin mi, gidilmesin mi tartışmaları, Türk tarihinin hiçbir döneminde böylesine yoğunluk kazanmamıştır. Değişikliğin gereğine inanmış olanların düşüncelerini Ziyâ Gökalp 'ın şu cümlesiyle özetleyebiliriz: "Siyâsî kapitulasyonlar, siyâsî istiklâl ve hâkimiyete munâfî (karşı) olduğu gibi, lisânî kapitulasyonlar da, lisânî istiklâl ve hâkimiyete munâfidir." 152

(xvi) Kiri1 Abecesi

1928, Türkiyede olduğu gibi, Özbekistan ile Türkmenistanın dahî Latin abecesini benimsemiş oldukları yıldır. Onları 1929da Azarbaycan, 1930da da İdil-Ural Tatarları izlemiştir. Ancak, Latin abecesi, sâbık Sovyetler Birliğindeki Türk toplumlarında 1940lara değin yürürlükte kalabilmiştir. Bunun ardından sâbık Sovyetler Birliğindeki Türkler, Rusların geleneksel yazısı Kiril abecesini kullanmak zorunda bırakılmışlardır. 1991 mayısından itibâren ise, Azarbaycan ile Türkmenistan başta gelmek üzre, Orta Asyalı Türk devletleri ile toplumları git gide Latin harflı yazıyı benimseme yolunu tutmaktadırlar. Ne var ki Azarbaycan ile Orta Asya Türkcelerinin Latin esâslı harfları, çoğunlukla Türkiye Türkcesindekilerden farklıdır. Başka bir deyişle, Arap menşeli harflarla kurulmuş düzendeki yazı birliğini günümüzde yeniden sağlamak imkânı elde edilememiştir. Böylelikle Türkce konuşan dünyanın tamamına şâmil yazı, dolayısıyla da dil birliğini oluşturma maksadına erişilememiştir.

(xvii) Latin abecesi

Bin iki yahut üç yüz yıldır kullandığı ve bütün tarihî kültür müktesebâtını kayda geçirdiği bildirişme düzenini Türklük, kasım 1928de terketmiştir. Ait bulunmadığı, yabancısı olduğu bir medeniyet âleminin tanımadığı yazısını kabul etmiştir. Böyle bir felâketi bir daha yaşamamak için kabul ettiğimiz yahut etmek zorunda bırakıldığımız bu yazıda temellenen üstün felsefîleşmiş bir dil oluşturmalıyız. İfâde gücü yüksek, dilbilgisi kuralları sağlam ve sağın esâslara dayalı, sözdağarı önemli ölçüde kavramlaşmış bir yazı dilini iptâl etmek imkânsızdır. Türk yazı dilinin 1928de yaşadığı yıkım, sözgelişi, bir Çincenin, Japoncanın, Hintcenin, Taycanın, İbrancanın, Yunancanın, Arapca yahut Farscanın başlarına gelmemiştir, gelemezdi de.

Üretme etkinliği kadar başka ne, insanca yaşamayı belirleyebilir ki? Ancak, yapıp üretmekçin feyzalınacak kaynaklar gerek. Kültür dediğimiz süreçteyse, kaynakları sonraki nesillere bildirecek olan en güvenilir, en az sarsılabilinir bildirişme aracının, yazı olduğu daha önce birkaç kere söylendi. İnsanlığın bilinen tarihi içerisinde yapıp üretmelerinin hiçbiri, ilk değildir, baştan ayağa özgün değildir. Hep daha önceki bir üretimden esinlenerek yenisi, ortak medeniyet dağarına katılmıştır. İşte, nesillerarası bildirişme zinciri kırıldığında, yeni üreticiler, gereksindikleri kaynaklardan yoksun kalırlar. Kültür de böylelikle sürekliliğini yitirir. İnsan için en korkunç durum demek olan 'manevî boşluk' ile 'inanç kargaşası' doğar. Böyle 'boşluk'lar ile 'kargaşa'lar ise, değersizliklerin baş tâcı kılınıp yüce değerlerin ayaklar altına alınmasına, biryığın temelsiz, 'içlilik'ten yoksun akımın kol gezmesine fırsat hazırlarlar.

Gelenek ile gelişme arasında alabildiğine sağlam, duyarlı, özellikle de heyecândan uzak bir dengenin kurulması bu nedenle toplumun sağlıklı şekilde yaşayagitmesi için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Böyle bir denge, yazı sistemimizi değiştirirken de oluşturulabilinirdi.

Diyelim ki, Arap harflerine dayalı yazımız, düzeltme kabul etmez bir yapıdaydı. Bu yüzden ondan vazgeçmekten gayrı çıkar yol yoktu. Yine diyelim ki, bundan ötürü, ondan çok daha elverişli, özellikle de dilimizin yapısıyla uzlaşan Latin abecesini benimsemekten kaçınamazdık. Gelgelelim, gelecek nesilleri, bin küsur yıllık kültür hazinesinden yoksun kılmamanın yolları da araştırılamazmıydı? Evet, Latin abecesi, Türk dilinin resmî yazı düzeni olarak benimsenerek uygulamaya aktarılabilinirdi. Nitekim bu iş, gerçekleştirildi de. Yalnız, bunun yanısıra, klasik kültür dilimiz olarak Osmanlı Türkcesi ve onun Arap harfli yazısı, bütün eğitim kurumlarında öğretilemezmiydi? Öğretilebilseydi, şüphesiz, "gençlerin kazara millî kütüphânelerine girdiklerinde bir tek eser okuyamadan çıkıp gidecekleri" 153 yeryüzünün biricik ülkesi herhâlde biz olmazdık. Nitekim, dünyanın çeşitli ülkelerindeki, bu arada hayranlık duyup taklîd etmeğe çalıştığımız Avrupadaki, yakın bir geçmişe değin, öğretim kurumlarının hepsinde, bugün ise daha birçoğunda, yanlışlıkla ölü diller diye bellediğimiz, Yunanca ile Latince öğretilir. Kimse de orada bunun, geriye dönüş, çağdışı bir gidiş olduğunu öne sürmek gafletinde bulunmaz, bulunamaz. Zirâ, nasıl, Hint düşünce tarihinin "Vedalar" ile "Upanişatlar"a düşülmüş dipnotların bir hevenginden başka bir şey olmadığı ileri sürülüyorsa, Avrupa medeniyetinin de Eflâtun 'a düşülmüş dipnotların toplamı olduğu savunulmaktadır. 154 Hâliyle sözü edilen görüşteki mübâlağa payını da hesâba katmak gerekir. Bununla birlikte, o, pek önemli bir gerçeğe işâret etmektedir. Buna göre bütün çabaların hedefi, geçmişten gelen hazineye yeni birtakım unsurlar ekleyerek onu geleceğe zenginleştirerek taışımaktan özge bir şey değildir. Ama geçmiş, yalnızca karalar çalınarak unutturulmağa uğraşılırsa, geleceğe yansıtılabilecek bir değerler demeti bulunabilirmi?

Böylesi aşırı tek yanlılıklara çağımızda yeryüzünün başka yörelerinde de düşülmüştür: Sözgelişi, Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında İmparator Meiji Tenno 'nun (1852 - 1912) önayak olduğu, çağın gelişmelerine adım uydurmak amacıyla, Japonya köklü bir kabuk değiştirme sürecine girmiştir. İlk elde geleneksel kültür, toplum, iktisât kurumlarının hepsinin bir yana atılıp yerlerine Avrupalı olanların koyulması görüşü üstünlüğü ele geçirir gibi olduysa da; kısa süre sonra, geleneksel kültür kurumları ile bunların aktarageldiği manevî değerlerin; çağdaş zorunluluklarla uzlaştırılmasının, soruna daha doğru çözüm getireceği kanısı ağırlık kazanmıştır. Bunun en özlü kanıtını da, 1879da yayımlanmış "Kyogaku Taişi" (Eğitim İlkeleri) belgesinde görebiliriz. Sözü edilen ilkelerin merkezindeyse, "manevî eğitim" (şüşin) yer atmıştır. 155 Böylelikle, çağdaş feni öğrenirken Japon genci, yüzyılların tecrübeleriyle yüklü öz kültürüne sırtını yaslayabileceği tasarlanmış olsa gerek. Bundan da yeni, özgün sayılabilecek sentezlere sıçrayabilecekti. Gerçi, geniş çapta Avrupanın yaratıcısı oladuğu çağımız fennini ve onun dünyagörüşü arkaplanını kavrayıp benimsemeksizin devşirilemeyeceği çokca söylenegelinmiştir. Bunda nitekim doğruluk payı yok değil. Gelgelelim, hep unutulan bir nokta var: Fennin sunduğu sonuçlar, ülkeden ülkeye değişmemekle, kısacası, evrensel olmakla birlikte, bu ortak sonuçlara varmak maksadıyla, her toplum kendi yolunu, yordamını kültür arkaplanı doğrultusunda çizmeğe yetkilidir. Japonya da İngiltere de sözgelişi, yazımakinası üretmektedirler. Şu var ki, söz konusu yazımakinasını üreten Japon ile İngiliz işcilerinin yahut mühendislerinin çalışma ahlâkı ile yöntemlerinin birbirlerinden epeyce farklı olduğu da unutulmamalı.

Sonuc olarak şu söylenebilir: Müslümanlığı benimsemeden önce çeşitli kültür çevrelerinin mensûbu olmuş Türklük, bunlardan kendisine artakalmış unsurların da getirisiyle yaklaşık bin üç yüz yıldır bağrında yer almış bulunduğu İslâm medeniyetinin etkisi ile çerçevesinde felsefîleşmiş bir kültür inşâa edip geliştirmiştir. Bu kültürü bağrında taşıyıp onu ifâde edebilecek kudrette bir dili meydana getirmiştir. Bahse konu dilin sözleri üstün bir tasavvur içeriğiyle donanmış olmanın yanısıra, bir kısmı, kavramlaşmanın en üst raddelerine erişmişlerdir. Böylelikle Türkce, hem konuşma hem de yazı dili olarak incelikli, anlatım gücü yüksek bir bildirişme aracı şeklinde temâyüz etmiştir. Bu özellik, tarihte az sayıdaki dile nasîb olmuş bir imtiyâzdır. 156 Uğradığımız dil yıkımında yitirilen bu üstünlüğü yeniden ele geçirebilmek amacıyla Türkcenin enine, boyuna, derinliğine bakıma alınıp onarılması zorunludur. Tarihte, devrimin, yarar sağladığı, tedâvî ettiği görülmemiştir. Başta dil gelmek üzre, köklü sunî müdâhalelerle, süreçlere mecrâ değiştirtmek, beklenmedik, istenmeyen 'doğum'lara dahî yol açabilir. 'Hilkatğarîbesi', bir kere doğmağa görsün; onu, sonra, 'anne rahmi'ne gerisin geriye göndermeğe kimsenin gücü yetmez.

Dili diri kılan, onu yaşayan ve yaşatan halk ile onunla iş gören onun 'emekci'leridir. 157 Öteki mesleklerde olduğu üzre, dil konusunda da, ehil olmayanlar, meseleye 'burunlarını sokarlar'sa, olay çığrından çıkar. Komutan, cephede askerlerinin arasında bulunmak zorundadır. Cephenin fersah fersah uzağında karargâhta ocakbaşında keyif çatan komutan, vuruşma meydanında yahut siperde çile çeken askerin, batağa saplanmış birliklerin hâlipürmelâlini ve sevk ile idâresini nereden, nasıl bilecek? Ömrünce cephe görmemiş, muharebe meydanında barut kokusunu ciğerine çekmemiş, ölümün buz kestiren soluğunu ense kökünde duyumlamamış komutana İngilizler, armchair general , Türkcesiyle, 'masabaşı paşası' lâkabını takmışlardır. Haddizâtında 'masabaşı paşası', askerliğe mahsûs olmayıp öteki sahalara dahî teşmîl edebiliriz. Meselâ dil alanında da, hele bizde bol sayıda 'masabaşı paşaları' var. Oturduğu yerden ahkâm kesenler hiç eksik olmuyor. Türkceyle ilgili söz sâhibi olmak, yalnızca onda bilfiil eser üretenlerçin söz konusudur. Bu bağlamda felsefe-bilim araştırmaları ile incelemelerinde rastgeldiğimiz çeşitli dilbilgisi, söz ile terim dağarı, ifâde ile usulup sorunlarından hareketle eldeki sözlük çalışması kaçınılmaz bir zorunluluk olarak karşımıza dikilmiştir. Felsefe-bilim ile fen (technologie) alanlarında standartlaştırılmış terim dağarlarını oluşturmamış ve bahsi geçen sahaları dilbilgisi ile ifâde gücü bakımından taşıyacak duruma gelmemiş bir dil, bir felsefîleştirilmiş kültürün yahut medeniyetin bildirişme aracı vasfını kazanamaz. Türkcenin, bahsettiğimiz vasfa tezelden nâil olması dileğiyle, attığımız her adımda bir 'mayın'ın üstüne basmağı göze alıp gayret bizden, himmet Allah tan diyerek, bu çalışmaya giriştik.

Kutadgu
24.02.2009, 13:25
TÜRKCE'NİN DİLBİLGİSİ KURALLARINA DAİR BAZI MÜLÂHAZALAR

(A) (i) Dilimizin hâlledilmemiş en önemli sorunları arasında imlâ kuralları gelmektedir. Her zamanki gibi, yine dar kafalı, kısır siyâsî fikrisâbitlikler, aslında tamamıyla dilbilime ilişkin olması gereken bu sorunu içerisinden çıkılmaz hâle sokmuşlardır. Konuya abecemizin (Fr alphabet) harf sayısından girelim: 1928de yürürlüğe koyulmuş Latin asıllı yeni abecedeki harf sayısı, Türkcenin ses zenginliğini karşılamaktan uzaktır. Meselâ insanın uzuvlarından biri olan 'el'inkisi ile il, ülke yahut diyâr anlamına gelen 'el'in (sözgelişi, Rumelinin) 'e'leri bir ve aynı değildirler. İkisinden biri, alışılagelinmiş 'e' şeklinde bırakılırken, öbürüsü, meselâ 'eXX' biçiminde yazılabilinir.

(ii) Türkcede ince olanın yanında, gırtlak seslisi kalın 'h' da vardır. Öz Türkce sözler olup Arab asıllı klasik yazımızda 'O'yla yazılan 'hanım' ile 'hatun'un ses değerlerini kaybettik. Bunları ince 'h' ('O') olan 'her' yahut 'hiç'ten farklı yazmalıydık. Birini, ince söyleneni meselâ, 'h' şeklinde, kalın olanı da, '§' biçiminde yazabilirdik.

(iii) 'K' da benzer sorun yaratıyor. İnce 'k'nin ('"') yanında, gırtlak ünlüsü olan kalın 'k' (',') da vardır. 'Kırk'ın 'k'sı böyledir. Birini 'k' olarak yazarken, öbürüne de 'q' harfini uygulayabilirdik.

(iv) Bu 'harf hasîsliğ'i Türkcenin 'ses serveti'ni 'aşağıya çekmek'le kalmayıp dilbilgisinin zengin ifâde kudretini düşürmektedir. 'N' harfinin yetersizliği bu dediğimize örnektir. Türkcede olağan söylenen 'n'nin ('Ê') yanısıra, 'burun seslisi' ( Fr nasal) olan bir 'n' ('~': 'Sağır kef') daha bulunur. 'Senin' derken, 'aitlik eki' olan o '~n' takısı böyle bir 'n'dir. Sözgelişi, "... 'yürüyüşünün' zerâfeti..." derken, buradaki 'yürüyüş'ün kime ait olduğu belli değil. 'Senin'mi yoksa 'onun'mu? Ancak zamîr kullanarak 'yürüyüş'ün kime aid olduğunu belirgin kılabiliriz. Bir cümlede belli bir şahıs zamîrini tekrarlamak ifâdeyi hantallaştırıp çirkinleştirir. Burundan söylenen 'n'yi, ayrı bir harfla, sözgelişi 'n'yle ifâde etsek, bahse konu garâbeti ortadan kaldırmış olurduk.

İkinci tekil ile çoğul şahıslara bu 'burun seslisi' 'n'in getirilmesi yerinde olurdu:
İmdi 'demek' fiilinin di'li geçmiş zamanı:
Söyleyen ( OsmT mütekellim) dedim
Söylenen (OsmT muhâtap) dedin Tekil (OsmT müfret)
Bulunmayan (OsmT gâip) dedi
Söyleyen dedik
Söylenen dediniz Çoğul (OsmT cem'i)
Bulunmayan dediler



--------------------------------------------------------------------------------

(A) (B) (i) Günümüz Türkcesinde nicelik yahut ölçü bildirir tamlayanları (Fr déterminant) yahut zarfları (Fr adverbe) izleyen isimlerin (Fr substantif; İng noun) çoğul kılınması yanlıştır. Kendiliğinden çoğul durumunu imâ ettiğinden, nicelik yahut ölçü bildirir tamlayanın yahut zarfın tamladığı isme ayrıca çoğul takısının eklenmesi, Türkcenin dil mantığı açısından, hatâdır. Örnek: "Yolda çok araba (arabalar değil) gördüm." "Birçok insan(lar değil) kuyruk olmuş, bekleşiyor(lar değil)." "Bunca (yahut bu kadar çok) arabanın (arabaların değil) burada işi ne?" "Birsürü çocuk(lar değil)." -buna karşılık: "Çoban köpekleri, koca bir sürüyü önlerine katmış otlağa sürüyorlar."

(ii) Olağan şartlarda, özne çoğulsa, yüklem de öyle olur. Örnek: "Yaşlılar, yokuş yukarı yürüdüklerinde nefes nefese kalırlar" -fakat: "Yokuş yukarı çıkan yaşlıların solukları kesildi(ler değil)."


--------------------------------------------------------------------------------

(C) Yunanca, Latince, Arapca, Farsca, Almanca, Danca, Felemenkce, Rusca, Lehce, İtalyanca, Ispanyolca, özellikle de Fransızca ile İngilizce gibi, felsefe-bilim eserlerinin sağınca üretilebilindiği kültür dillerinde gördüğümüz ortak özellik, sözlerin yazılışında, imlânın, az yahut çok, 'kökbilgisi'ne (Fr étymologie) dayandırılması eğilimidir. Sözlerin yazılışını tümüyle telâffuza tâbî kılarsanız, söyleniş, çağdan çağa, yöreden yöreye değişir, sonuçta, yazı dilinin ihtiyâç duyduğu istikrâr bozulur. Bu da, kültürün sürekliliğini sağlayan nesillerarası bildirişmeyi dumûra uğratır. Bahse konu gerekcenin ışığında, elimizden geldiğince imlâyı dilimizdeki sözlerin kökbilgisini göz önünde tutmak sûretiyle tanzîm etmeğe çalıştık.158


--------------------------------------------------------------------------------

(Ç) Cumhuriyet devri Türkcesinde bir 'ç' sesi aşkıdır, gidiyor. Anlaşılmaz bir garâbet. 'Türkçe', 'Arapça', 'İsveççe', 'gerekçe', 'kapkaççı', 'yapsatçı', 'fıstıkçı', 'aşçı' vs. Sıraladığımız kelimelerde bir telâfuz garâbeti kulakları tırmalıyor . Aynı şekilde 'Impérialisme'min 'em~' şeklinde söylenmesi de bu çeşit bir tuhaflıktır. 'İnflasyon' biçiminde yazılan, Türkcede 'in~'; 'İmperyalism' diye yazılagelen bir kelîme de 'im~' tarzında okunması gerekmezmi?


--------------------------------------------------------------------------------

(D) (i) Osmanlı Türk yazısında, Arap yahut Fars asıllı kelîmelerde 'a' ile 'u' sert ünlüleriyle okunan ünsüzlerin arkasından 'elif' ('±') geliyorsa, bahsi geçenler, daha uzun okunurlar. Bunun da bugünkü yazıdaki temsîli,'Â' yahut 'â' ile 'Û' yahut 'û'dur. 'Sessiz harflar', 'i' yahut 'y' (yânî 'È') tarafından izleniyorlarsa, uzun okunurlar: 'Temsîl', 'tedrîs'... Arap ile Fars asıllı isimlerin (Fr substantif) sonuna gelen 'î', izâfet takısı olur. İsim de, sıfata dönüşür. Misâl: 'Asker'-'askerî' ('askerî yetkililer' - 'mülkî erkân'); 'Milâd' -'Milâdî'; 'hukuk'-'hukukî'; 'tarih'-'tarihî'; 'tabiat'-'tabîî'; 'mevki'- 'mevkiî'; 'câmi'-'câmiî' ...

(ii) 'Â'/'â', 'û' ile 'î', yalnızca düzgün okunuşu sağlamakla kalmayıp dilbilgisine de açıklık ve belirginlik kazandırırlar: "Askerî araç" ile "askeri gördüm"deki ayırımda olduğu üzre.

(iii) Nihâyet, bu sözlük çalışmamızda da, Klasik, yânî Osmanlı Türkcesinin icâplarına uygun inceltme-uzatma işâreti, ^ , 'a', 'ı', 'u' harfları üstüne gerektikce koyulmuştur.


--------------------------------------------------------------------------------

(E) Türkce menşeli isimlerin sıfatlaştırılmalrıysa, '~sal/ ~sel' sonekleriyle de '~la/ ~le'yle de olur. Ne var ki, '~sal/ ~sel' sonekleri, pek nâdir hâllerde kullanılmalıdır. Çünkü Türkcede 'isim'ler, 'sıfat' olarak da geçerler. Kimizaman 'zarf'lar bile 'sıfat' görevini görebilirler. 'Parasal' demek yanlıştır. "Para durumum..." yahut "paraca durumum..." deriz. 'Kumsal', 'bilimsel', 'yapısal' gibi ender durumlarda kendisine başvurulabilinecek '~sal/ ~sel' sonekinin '~s~'i kimizaman düşebilir: 'Doğal', 'nitel', 'nicel' gibi. Ama meselâ 'varsayım'da hiç uygulanmaz. Demekki 'varsayımsal' denmez. 'Varsayım'ın (Fr hypothèse) sıfat hâli 'varsayılı'dır (Fr hypothétique).

Az önce belirtildiği üzre, olur olmaz her isme '~sal/ ~sel' eki getirilmez. Haddizâtında '~sal/ ~sel'i sık kullanmak, hele Arapca yahut Farsca menşeli kelîmelere izâfet eki olarak getirmek, anlatımı son derece bozar, dili çirkinleştirir: "Sanatsal etkinlikler" demek gibi. Doğrusu: "Sanat etkinlikleri'dir. "Hukuksal süreç ..."; doğrusu: "Hukuk süreci ..."

'Doğa' ile 'doğal', tamlayan görevinde birbirlerinin yerini tutmazlar. 'Doğa bilimi' derken, 'doğa'nın yerine 'doğal' alamaz. 'Doğa bilimi', 'doğa'yı inceleyen; buna karşılık, 'doğal bilim', 'doğa'dan türemiş demektir.


--------------------------------------------------------------------------------

(F) (i) Olağan, kurallı 'isim hâlleri çekimi'ne159 bir örnek: 'Aşcı' (yalın hâl), 'aşcının' (aitlik hâli), 'aşcıyı' (~ı/i hâli), 'aşcıya' (~a/e), 'aşcıyla (birliktelik hâli), 'aşcıdan' (~dan /den), 'aşcıda' (~da/de).

(ii) Osmanlı Türk yazımızda 'ayın'la ('Y') biten ismin hâlleri, kurallı çekimlenmez; istisnâîdirler. Örnek: 'Câmi' (yalın hâl), 'câmiin' (aitlik hâli), 'câmii' (~i), 'câmie' (~e), 'câmiile' (birliktelik hâli), 'câmiden' (~den), 'câmide' (~de).


--------------------------------------------------------------------------------

(G) Türk dilbilgisinin en güçlü, ama aynı zamanda zor ve karmaşık bir parçası, 'bağlaç'lardır:

(i) Birbirlerini doğrudan doğruya izleyip genellikle anlamca zıt gözüken durumları belirleyen sözler, virgülle ayırılırlar: "Gece, gündüz"; "yer, gök"; maddî, manevî"; "büyük, küçük" gibi.

(ii) Birbirlerini doğrudan doğruya izleyip anlamca şart koşan durumları tavsîf eden sözler, birbirine zaman zaman virgülle, kimizaman da "gerek, ... gerek", "gerek... gerekse"; "de... de/ da... da", "hem, ...hem, hem... hem de" çeşidinden ulama bağlaçlarıyla bağlanırlar; sözgelişi: "Yara, bere", "gelen, giden", "gerek Ayşe hanım gerekse Hasan beğ...", "hem Ayşe hanım, hem Hasan beğ", "hem Ayşe hanım hem de Hasan beğ yardımsever kimselerdir".

(iii) Anlamca yakın sözler, birbirlerine 'ile' bağlacıyla bağlanırlar; sözgelişi: "Hasan ile Hüseyin arkadaştırlar", "şehirler ile köyler, depremden neredeyse aynı şiddetle etkilendiler", "yaramazın elleri ile ayakları yara, bere içerisinde kaldılar".

(iv) Aralarında dolaylı, öyleki felsefece söylersek, ârızî ilinti bulunan durumları ifâde eden sözleri ve söz öbeklerini bağlayan, zaman zaman da bunları ayıran 've'dir: "Yörenin ahâlîsi ve yeni gelip yerleşenler...", "konuşmacı kürsüye çıkıp dinleyenlere şöyle bir göz attı ve (fakat) bir şey söylemeksizin inip gitti" yahut "...inip gitti".

(v) Nihâyet, fiil tabanının sonuna '~p' ulac eki getirerek özneleri, kipleri ve çekimleri eşit olan fiiller ile fiilimsileri birbirlerine bağlayabiliriz: "Çalışıp çabaladık". Bağlaç görevini gördüğünden, '~p'den sonra asla virgül konulmaz: "Görüp, işittiklerini..." yanlıştır; doğrusu: "Görüp işittiklerini..."

(vi) "Yahut" ile "ve" arasında tereddüt doğduğunda da "veyahut"/ "veya" biçimine başvurulur. Örnekler: "Ya bu deveyi güder ya da bu diyârdan gidersin"; "toplantımız bir yahut iki saat sürer";"hava bulutlu veya yağmurlu olacağa benziyor" -demekki "hava", birarada "bulutlu ve yağmurlu" da, "bulutlu yahut yağmurlu" da olabilirmiş.

(vii) Ve anlamına gelip bağlac olan ileden ayırdetmek maksadıyla, 'birlikteliğ'i gösteren '~la'/ '~le' soneki, kelîme tabanıyla birleştirilir: "Yetkiliyle görüştüm"; "arkadaşlarımla geldim"; "Ali'yle yürüyordum".


--------------------------------------------------------------------------------

(Ğ) Sessiz harfla biten kimi sözler, sesliyle başlayana ulanırlar. Bu meyânda kimizaman '~çe', '~c'ye; '~p', '~b'ye; '~t' de '~d'ye v.b. dönüşür."Sonuc almak"; "kitab okumak"; "... bir çeşid ötücü kuştur".


--------------------------------------------------------------------------------

(H) İster olumlu, ister olumsuz olsun, soru biçimi, taalluk ettiği fiil, isim yahut zamîr değerini taşıyan kelîmeye takı olarak eklenir. Bütün öteki ekler yahut takılar gibi, 'soru' da, ayrı ve kendi başına yazılmaz: "Geldinmi?"; "gelmedinmi?"; "gelmeyecekmiydiniz?"; "yemediklerinizdenmiydi?"; "onlarmıydı?"; "seninlemiydi?"; "... dünkü gazetemi yoksa bugünküsümü?"

--------------------------------------------------------------------------------

(I) (i) Türkce 'sondaneklemeli-sentetik'160&161 bir dildir. Bu özelliği ona metin çerçevesinde derlitopluluk, sonuçta güzellik kazandırmaktadır. Takılar yahut ekler, zorunlu kalınmadıkca, bağımsız unsurlar şeklinde kullanılmamalıdırlar. Bunları belirtmekçin 'ayırma işâretleri'ne de lüzûm yoktur. Bahsi geçen yanlışlıklar, Arapca ile Farsca gibi, 'bükümlü'162 olmanın yanısıra, analitik olan İngilizce ile Fransızca çeşidinden dillerin taklîdinden doğmaktadırlar. Örnekler: "Uğramışken ... " ("uğramış iken ... " değil). "Gelmiştim" ("gelmiş idim" değil). "On yıl önce çalışmıyormuydunuz?" ("çalışmıyor muydunuz?" değil). "Çalışmayacaktıysan, buraya niye geldin ki?" ("çalışmayacak idi isen ... ?" değil).

(ii) Soru ekleri: "Gelecek misin?" değil, "gelecekmisin?"; "yapmayacaklar mı idi?" değil, "yapmayacaklarmıydı?"...

(iii) Tabîî ki, "dahî/ bile", "da ... da/ de ... de", "... ki" gibi, 'bağlaç'lar, kendilerinden önceki kelîmeye bağlanmazlar. Örnek: "Bunu o dahî/bile tahmîn edemedi"; "o da arkadaşı da çorbadan tatmadılar."

(iv) Farscadan idhâl '... ki' bağacıyla kurulan birleşik cümlenin 'tını'sı, 'Türkce kulağı'na aykırıdır "unutma ki, başarının sırrı düzenli ve sürekli çalışmadır."; doğrusu: "başarının sırrının düzenli ve sürekli çalışma olduğunu unutma". "Portakal ki, en iyi meyvedir, kışın yetişir" -doğrusu: "En iyi meyve olan portakal, kışın yetişir".163


--------------------------------------------------------------------------------

(İ) Dilimizde mastarlar, '~mak'/'~mek' takısıyla biterler. Bunlar, ünlülerce izlendiğinde '~mak'/'~mek'in '~k'sı '~ğ'ye dönüşür. Ancak, 'y' şeklinde okunur. Örnek: 'Yapmak'- '~ğa'/'~ğı', 'gitmek'- '~ğe'/'ği'. Böylelikle mastarlar, kendilerinden türemiş isimlerin hâlleriyle karıştırılamazlar: 'Okumaya/yı', 'gelişmeye /yi'.

--------------------------------------------------------------------------------

(J) (i) 'Değin': Katedilen yahut edilecek zaman mesâfesine delâlet eder: "Akşama değin çalıştık." "Buraya değin altı saatte geldik." "Eve dönene değin yiyip içeceğine dikkat et!"

(ii) 'Dek': Katedilen yahut edilecek mekân mesâfesine işâret eder:"Dağın zirvesine dek tırmanamayacağız." "Istanbuldan Ankaraya dek dört yüz küsur kmlik yol boyunca ağzını bıçak açmadı."

(iii) 'Denli', '~nca': Ölçü, oran, vurgu bildirir: "Bu denli (bunca) kötü de oynanmaz ki!" "Bu denli (bunca) kötü birini görmedim."

(iv) 'Kadar': Hem 'değin'in, 'dek' ile 'denli'nin hem de başkaca birçok anlamı içerir.


--------------------------------------------------------------------------------

(K) (i) Türkcenin dil mantığına aykırı bir başka kullanış, "...mümkün olabilir"dir. Bu kabîl dil hatâlarına Fransızcada redondance denir. Redondance, sözlerin lüzumsuzca, fazladan kullanılmasıdır. Nitekim, "bir şey mümkün" ise, zâten "olabilir"; zirâ 'olabilirlik', 'imkân'ın Türkcesidir. Aynı şekilde "eger gelebilirsen, çok sevineceğim" de bir redondant kullanıştır. 'Eger' ile 'ise'nin birarada kullanılmasının yanlışlığı bir yana, "eger gelirsen, çok sevinirim" başlıbaşına hatâlıdır. Doğrusu, 'eger'in kullanılmamasıdır. İmdi, "gelirsen (yahut gelebilirsen), çok sevinirim" demek gerekir.

(ii) Tıpkı "mümkün olabilir" gibi, "eger" ile "~bilir~" fiil takısını aynı cümlede kullanmak galîz bir hatâdır. Peki, bu karışıklıklar nereden kaynaklanıyorlar? Cevabı basît: Türkce cümle, fiil esâslıdır. Cümle, neredeyse fiilden müteşekkildir. Buna karşılık, sıkı sıkıya marquageında kaldığımız Arapca gibi Samî ve Farsca ile Fransızca gibi Arî (yahut Hint-Avrupa) dillerde cümle kuruluşu çoğunlukla isim esâslıdır. Türkcede bu iki cenâhı, yânî fiil ile isim esâslı cümleleri karıştırarak redondance hatâsına düşüyoruz.

(iii) Farsca olan 'eger' ile Arapca olan 'şâyet'in Türkcesi '~se', '~sa' yahut 'ise'dir. "Eger (yahut şâyet) yarın gelemeyeceksen, gelecek pazarertesi gelirsin" yanlış olup doğrusu, "yarın gelemeyeceksen..."dir.

(iv) İhtimâl yahut belirsizlik bildiren bağlaç ekler: "Gelecek ise" değil, "gelecekse"; "nasıl yapar isen yap..." değil, "nasıl yaparsan yap..."; "su kalmamış ise de..." değil, "su kalmamışsa da..."; "yorulmadın ise..." değil, "yorulmadıysan..." İfâdenin güzelliği ve akıcılığı bakımından bunun istisnâsı olur: "Gelen, Ali'yse,..." değil, "gelen, Ali ise,..."

(v) 'İse'yi takîb eden fiil, geniş zaman kipinden olmalıdır: "şimdi onaramazsan, daha sonra onarırsın (yahut onarabilirsin)"; ama asla "onaracaksın" olmaz.


--------------------------------------------------------------------------------

(L) Türkce, yardımcı fiil yönünden çok zengindir. Geniş bir yardımcı fiil yelpâzesinden birkaç örnek: 'Yapmak', 'etmek', 'kılmak', 'olmak', 'düşmek', 'görmek', 'pişirmek', 'yemek', 'içmek', 'koşmak', 'atmak'... Buna karşılık, cümle, Fransızcada neredeyse hep fairele (=yapmak), Farscadaysa yine 'yapmak' anlamına gelen kerdenle kurulur. Bahsi geçen iki dilin etkisiyle bizde de her şey "yapılır" olmuştur: "Park yapmak" (doğrusu, etmek), "yemek yapmak" (doğrusu, pişirmek), "çay yapmak" (doğrusu, demlemek yahut kaynatmak), "buzdolabı yapmak" (doğrusu, imâl etmek), "yuva yapmak" (doğrusu, kurmak), "ev yapmak" (doğrusu, inşâa etmek), "pas yapmak" (doğrusu, atmak), "top yapmak" (doğrusu, [futbolda] çevirmek, [askerlikte] dökmek), "toplantı yapmak" (doğrusu, düzenlemek yahut tertiplemek), "tercüme yapmak" (doğrusu, etmek), "ders yapmak" (doğrusu, vermek yahut okutmak), "film yapmak" (doğrusu, çevirmek), "hatâ yapmak" (doğrusu, etmek), "keyif yapmak" (doğrusu, çatmak), "haber yapmak" (doğrusu, derlemek yahut toplamak)... ..."hâkim kılmak", "hâkimiyet kurmak", "rüyâ, hülyâ, düş görmek", "gol atmak", "gol yemek", "sigara içmek", "kafa çekmek", "ilişki kurmak", "yürüyüşe yahut gezmeye çıkmak", "yola çıkmak", "sofra düzmek yahut hazırlamak", "nutuk atmak yahut çekmek"...

--------------------------------------------------------------------------------

(M) Fiilin aldığı bilcümle ek, kökten yahut gövdeden asla ayırılamaz. Sözgelişi: 'Gitmek'- 'gidivermek' (apânsız gitmek); 'uygulamak'- 'uygulayagelmek' (uzun süredir uygulamak); 'çıkmak'- 'çıkagelmek' (birdenbire varmak, gözükmek), 'sevmek'- 'sevegitmek' (sevmeğe hep devâm etmek), 'düşmek'- 'düşeyazmak' (neredeyse, az kalsın düşmek)...

--------------------------------------------------------------------------------

(N) (i) Türkce birleşik kelime oluşturmağa 'hevesli' olmayan bir dildir. Bununla birlikte, çeşitli adlar oluşturmak, ama özellikle bilimde kavramları karşılamak ve ıstılâh yahut terim üretmek amacıyla birden fazla kelimenin dilbilgisi kurallarının gereklerine uyularak birleştirilmesi zaman zaman kaçınılaz zorunluluk hâlini almaktadır. 'Babaeski', 'Mahmutşevketpaşa caddesi', 'Kızılırmak', 'hanımeli', 'eczâhâne', 'yemekhâne', 'hastahâne', 'bakımevi', 'anabilimdalı', 'cumaertesi', 'kahvealtı' gibi.

(ii) Osmanlı Türkcesinden gelen tamlamaları dahî bitişik yazıyoruz: 'aklıselîm', 'âdâbımuâşeret', 'ademimerkez', 'farzımuhâl'.


--------------------------------------------------------------------------------

(O) Sessiz harfla biten kimi sözler, sesliyle başlayana ulanırlar. Bu meyânda kimizaman '~ç'- '~c', '~p'- '~b', '~t'- '~d'ye dönüşür. Örnek: "Sonuc almak", "kitab okumak", "dörd erkek gördüm".

--------------------------------------------------------------------------------

(Ö) Öznesi belli olmayan fiilin üçüncü tekil şahsı ~l~ yahut ~n~ eklerini alır. Özellikle muktedirlik bildiren ~bili~ takısına ~n~ eklenir. Örnek: 'Bulunulur', bulunulabilinir'; '... olunur', '... olunulabilinir'; '... konuşulur', '... konuşulabilinir'. Türkcede fiilin ~l~ yahut ~n~ eklerini almış şekilleri, Almancanın 'man'ına; Fransızcanın 'on'u ile Ispalyoncanın 'se ...'- sine tekâbül ederler. Örnek: (1) "Hier spricht man Türkisch" (yahut "hier wird Türkisch gesprochen"), "ici on parle le turc", "aqui se habla turco" (= "burada Türkce konuşulur"). (2) "Hier darf man nicht essen", "on ne doit pas manger ici", "aqui no se tiene que comer" (= "burada yemek yenmez").

"Gelir" (geniş zaman, öznesi belli üçüncü tekil şahıs). "Gelebilir" (geniş zaman, öznesi belli üçüncü tekil şahıs, imkân). "Gelinir" (geniş zaman, öznesi belirsiz üçüncü tekil şahıs). "Gelinebilir" yahut daha belirleyici ifâdeyle, "gelinebilinir" (geniş zaman, öznesi belirsiz üçüncü tekil şahıs, imkân).


--------------------------------------------------------------------------------

(P) Teklîfsiz konuşmada yahut samimiyet ifâde eden ikinci tekil şahıs zamir 'sen'in de -resmî yahut nâzik hitâbtaki karşılığı- 'siz'in de çoğulu 'sizler'dir. Şu durumda 'siz' genellikle ikinci tekil şahıs zamiridir. İstisnâî hâllerde çoğuldur. Örnek: "Sizler gidi yaramazlar!" olmaz. Doğrusu: "Sizi gidi yaramazlar!"dır.

"Sizler kimsiniz?", hem 'sen'in hem de 'siz'in çoğulu olur. Hâlbuki sâdece "siz kimsiniz?" dersek, bu, ikinci tekil şahıs zamirinin nezâket biçimidir. "Demek sizler yarın gideceksiniz!" "Sizlerin okulu nerede?" "Sizler elma aşırdınız, değilmi?" "Sizlerle ne vakit yeniden görüşebileceğiz?"

Buyruk kipinin ikinci şahsında da benzer ayrımlar söz konusudur: Teklîfsiz konuşmada, tekil: "Kapıyı aç!". Çoğulu "Kapıyı açın!" Nâzik edâyla, tekil: "Kapıyı açınız!" Çoğuluysa, yine "kapıyı açınız1"

Türk dillerinden, dolayısıyla da Osmanlı (yahut Türkiye) Türkcesinin yakın akrâbası Kırgızcada dahî 'sen'in tekili 'sen', çoğulu 'siler'; 'siz'in ise, tekili 'siz' çoğulu 'sizder'dir.164


--------------------------------------------------------------------------------

(R) Birinci çoğul şahıs zamiri 'biz' kullanıldığında, hitâb eden, edileni 'küme'sine katmıyor. Başka bir anlatışla, hitâb edilen, 'küme'nin dışında kalır. 'A', 'B'ye "biz yarın akşam yemeğe gideceğiz" dediğinde, 'B', söz konusu olaya dâhil değil demektir. Olaya dâhil olan 'A' ile 'o'nunkilerdir.

Hitâb edileni de kapsayan birinci çoğul zamiriyse, 'bizler'dir. "Bizler yarın akşam yemeğe gidelim" dediğinde, hitâb eden ile edilen hep birlikte 'küme'dedirler. Birinci çoğul şahıs zamirlerinin bu ifâde zenginliğini Türkce, bildiğimizce, bir tek Malaycayla paylaşmaktadır. Orada 'biz'in mütekâbili 'kami' iken, 'bizler'in karşılığı da 'kita'dır.165


--------------------------------------------------------------------------------

(S) Satırlar, harf yoluyla ayrıştırılıp sınıflanırlarken, Türkcenin abece sırasına uyulmalıdır: A, B, C, Ç, D, E, F, G, Ğ. S, Ş. gibi.


--------------------------------------------------------------------------------

(Ş) Sebep bildirir ifâdelerde '~dan/den dolayı.', '~dan/den ötürü.', '. yüzden.' edatları kullanılır. Burada da dikkat edilecek husus, '~dan/den dolayı. yahut ötürü.' olumluyken, '. yüzden.' olumsuzluk bildirir: "Kötü hava şartları yüzünden bir hafta gecikeceğiz."


--------------------------------------------------------------------------------

(T) Yunanca başta gelmek üzre, Latin olmayan abecelerin çeviriyazılarında (Fr& İng transcription) Türkcenin imlâsına uyulmalıdır. Bu cümleden olmak üzre, Türkce okuyan birine telâffuz değeri taşımayan 'ph'yi (' ') 'f'yle; Türkcede sessiz harf olan 'y'yi (Yunancanın 'üpsilon'u, yânî ' ') 'ü'yle; yine Türkcede bulunmayan 'theta'yı (' ') 'th'eyle; 'x'i (' ') 'ks'eyle ve 'psi'yi (' ') 'ps'eyle karşılamak elzemdir. Türkcede telâffuz değeri, dolayısıyla da harf karşılığı bulunmayan 'kh'eye (' ') gelince; bu gırtlak ünlüsü bir sert 'h'dir. Kelimenin başında bulunan 'a', 'e', 'i', 'o' ile 'ü' seslilerinin önünde ve 'ai', 'au', 'oi' ile 'ou' çiftselsilerinin ikinci harfı üstünde ' ' işâreti varsa, bu, 'h' ses değerini taşır. Yunancada 'e' ile 'o' kısa (' ' ile ' ') ve uzun (' ' ile ' ') olmak üzre ikiye ayrılırlar. Uzun okunanları, '£' ile 'o'da görüldüğü gibi, üstlerine çizgi çekmek suretiyle gösterilebilinirler.



KAYNAKLAR

"GİRİŞ"in neredeyse tamamı "Biyoloji Felsefesi"166 başlıklı kitabımızın üçüncü kısmı olan "Biyoloji Felsefesinden Kaynaklanan Temel Sorunlar ile Konular"dan, çok daha küçük bir kesimiyse "Aristoteleste Bilim ve Canlılar Sorunu"nun167 "Açıklamalar" bölümünden ıktibâs olunmuştur.

Doğan Aksan:
"Her Yönüyle Dil/ Ana Çizgileriyle Dilbilim",
T.D.K., Ankara, 1977.

Aristoteles:
"Politika" -"Politics" ("Politica")-, Yunancadan İngilizceye: Benjamin Jowett, 445. - 548.syflr, "The works of Aristotle", İkinci cilt, yayımcı:
William Benton; Encyclopædia Britannica Inc, Şikago - Londra - Toronto.

Alessio Bombaci:
"Histoire de la Littérature Turque"; Librairie C. Klincksieck, Paris, 1968, İtalyanca aslı: "Storia della Letteratura Turca" (Nuova Accademia Editrice, Milano), Fransızcaya tercüme eden: I. Mélikoff.

Ahmet Caferoğlu:
"Türk Dili Tarihi", I.cilt;
I.Ü.Edebiyat F.Yayımları: 778, Istanbul, 1970.

Yuen Ren Chao:
"Language and Symbolic Systems";
Cambridge University Press, New York, 1968.

Agop Dilâçar:
"Türk Diline Genel Bir Bakış";
T.D.K. Yayımları: 227, Ankara, 1964.

Ş.Teoman Duralı:
"Çağdaş Düşüncede Canlı Sorununa İlişkin Temel Bilimsel Alanlar", 107 - 155.syflr, "Felsefe Arkivi"nde, 21.sayı, Istanbul, 1978.

Muharrem Ergin:
"Türk Dil Bilgisi";
Ist.Üniv.Ed.F., 785, Istanbul, 1972.

Muharrem Ergin:
"Türklerde Yazı ve Alfabeler", derlemenin başlığı: "Türk Dünyası Elkitabı";
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayımları: 45, birinci dizi, 45.sayı, Ankara, 1976.

A.Godman&E.M.F. Payne:
"Longman Dictionary of Scientific Usage";
Longman, Londra, 1979.

André Goudot-Perrot:
"La Cybernétique et la Biologie";
'Que sais-je?', 1257, Paris, 1967.

Ziyâ Gökalp:
"Türkcülüğün Esâsları",
Ankara, 1923 -eski harflarla.

Bozkurt Güvenç:
"İnsan ve Kültür/ Antropolojiye Giriş";
Türk Sosyal Bilimler Derneği Yayımları, Ankara, 1972.

Raymond J. Hebert & Nicholas Poppe:
"KIRGHIZ MANUAL";
Indiana University Publications, volume 33 of the Uralic and Altaic Series, Indiana University, Bloomington, 1963.

Die Heilige Schrift, Almancaya tercüme: Martin Luther; württembergische Bibelanstalt, Stuttgart, 1929 -Gotik harflarla.

Yalçın İzbul:
"Hayvanlararası Bildirişme",
"Bilim ve Teknik"te, 120.sayı; TÜBİTAK, Ankara, kasım 1977.

François Jacob:
"La Logique du Vivant";
Gallimard, Paris, 1970

Otto Jespersen:
"The Philosophy of Grammar";
George Allen&Unwin Ltd, Londra, 1951.

Tokiomi Kaigo:
"Japanese Education: Its Past and Present";
Kokusai Bunka Shinkokai, Tokyo, 1965.

"Kamus Inggeris - Melayu"; Dewan Bahasa dan Pustaka, Kementerian Pendidikan Malaysia, Kuala Lumpur/ Malezya, 1992.

"Kamus Lengkap", Yayıma hazırlayanlar: Awang Sudjai Hairul& Yusof Khan; Pustaka Zaman, Petaling Jaya/ Malezya, 1990.

"Kamus Lengkap: Inggeris - Indonesia Dan Indonesia - Inggeris", S. Wojowasito&W.J.S.Poerwadarminta;
Penerbit, Bandung/ İndonesya, 1980.

Immanuel Kant:
"Grundlegung zur Metaphysik er Sitten";
Insel Verlag, Leipzig, 1933.

Kitâbımukaddes;
Ağop Matyusyan matbaası, Darüssaâdet (Istanbul), 1922 -eski yazıyla.

Zeynep Korkmaz:
"Gramer Terimleri Sözlüğü";
T.D.K., 575, Ankara, 1992.

Konrad Lorenz:
"Die Rückseite des Spiegels/ Versuch einer Naturgeschichte menschlichen Erkenens";
Piper, Münih, 1973.

Julian Marias:
"Biografia de la Filosofia";
Alianza, Madrit, 1986

Ernst Mayr:
"Behavior Programs and Evolutionary Strategies", 650. - 659.syflr, "American Scientist"te, 62.cilt, New York, kasım - aralık 1974.

Jacques Monod:
"Le Hasard et la Nécessité/ Essai sur la Philosophie Naturelle de la Biologie Moderne";
Seuil, Paris, 1970.

José Ferrater Mora:
"Diccionario de la Filosofia";
Edhasa, Madrit, 1987.

W.K. Müller & Annemarie Von Gabain:
"Uygurca Üç Hikâye", Almancadan Türkceye tercüme: S. Himran;
T.D.K. Yayımları, ikinci cilt, 27.sayı, Istanbul, 1946.

"Numbers from 1 to 10 in over 4500 Languages";
www.zompist.com, ocak 2003.

John R. Peirce:
"Communication", 31. - 41.syflr, "Scientific American"de, 227. cilt, 3. sayı, eylül 1972.

Jean Piaget:
"Biologie et Connaîssance";
Gallimard/"Idées", Paris, 1967.

Poolla Tirupati Raju:
"Oosterse en Westerse Wijsbegeerte", İngilizceden Felemenkceye tercüme: A.J. Kern;
Spectrum, Utrecht, 1966.

Peyâmî Safa:
"Osmanlıca, Türkce, Uydurmaca";
Ötüken, Istanbul, 1970.

George Gaylord Simpson&William S.Peck:
"Life/An Introduction to Biology";
Harcourt, New York, 1966.

Jagjit Singh:
"Great Ideas in Information Theory, Language and Cybernetics";
Dover, New York, 1966.

Joseph Speck:
"Erklärung", 175. - 190.syflr, "Handbuch wissenschaftstheoretischer Begriffe", birinci cilt; A - G; Vandenhoeck und Ruprecht, Göttingen, 1980.

Tanoe-Aka, J.Semitiani, Y.Fonfana, G.Tapa & P. N'Da:
"Kendi Öz Kültürü Karşısında Afrika", "Görüş"te, 5.sayı;
UNESCO yayımları, Ankara, mayıs 1977.

Şinâsî Tekin:
"EskiTürkce", 145. - 192. syflr, "Türk Dünyası El Kitabında;
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayımları: 45, 1.seri, 45.sayı, Ankara, 1976.

Ahmet Zekî Velidî Togan:
"Umumî Türk Tarihine Giriş";
I.Ü.Ed.F.: 1534, Istanbul, 1970.

Ismâil Hüsrev Tökin:
"İctimâî Hâdise Nedir?", 307. - 329.syflr, "Felsefe ve İctimâîyât"da, 1.yıl, 5.sayı, Istanbul, 1927 -eski harflarla.

Nermi Uygur:
"Dilin Gücü";
Kitap Yayımları, Istanbul, 1962.

Ludwig von Bertalanffy:
"Mutation und Evolution", derlemenin başlığı: "Genetik"; Alfred Körner Verlag,
Stuttgart, 1957.

Ludwig von Bertalanffy:
"Problems of Life";
Harper, New York, 1960.

Hakkı Dursun Yıldız:
"Türkler ve İslâmiyet";
I.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayımları: 2154, Istanbul, 1956.

Kutadgu
24.02.2009, 13:28
Fikrî Muhtevâsı İçerisinde Kutadgu Bilig’in Kültür ve Medeniyet Tarihimizdeki Yeri
Sadık Türker


İlim âlemine ilkin 1825'te A. Jaubert tarafından tanıtılan, R.R. Arat'ın 1947'de tahkik ederek günümüz Türkçesine kazandırdığı Kutadgu Bilig'in, Uygur ve Arap harfleriyle yayınlanmış olması ile Radloff neşrinde kullanılan pek alışılmamış transkripsiyondan ötürü, gerek Türkiyâtcılar gerekse meraklı okuyucular arasında muhtevâsı hakkında yeterince ilgi uyanmadığı eserin nâşiri tarafından belirtilmektedir.1 Kutadgu Bilig, İslâm öncesi Türk kültürünün yapısını aydınlatmada büyük bir önemi hâizse de, böyle bir teşebbüsün ihtiyaç duyacağı teknik gereklerin, giriştiğimiz kısa çalışmanın boyutlarını aşacağı âşikârdır. Bundan dolayı çalışmamızda, Kutadgu Bilig'in, tanıtımı hakkındaki çalışmaların tarihçesine yahut İslâm öncesi Türk kültürünün yapısını ve bu yapıda görülen yabancı etkileri aydınlatmak amacıyla eser hakkında ileri sürülen görüşlere uzun uzadıya yer verilmeyecek; fakat onun kültürümüzdeki yeri ve önemi, fikrî muhtevâsı içerisinde kısaca ortaya konulmağa çalışılacaktır.

I. Yusuf Has Hâcib'in kaleme alarak, 1070 yılında Karahanlı Devleti hakanı Tabgaç Buğra Kara Han'a ithaf ettiği manzum bir siyâsetnâme olan Kutadgu Bilig, İslâmî Türk literatürünün elimize ulaşan ilk eseri sayılmaktadır.2 Daha ziyâde "kut" kelimesi ile yazıldığı veznin tahliline dayanılarak eserin içeriği üzerine yapılan tartışmalar, onun, en azından biçimi ve ele aldığı müfredâtı bakımından bir siyâsetnâme olduğu kanaatini doğurmuştur. Bu kanaatin delillerinden birisi olarak, eserin İran kültürünün etkisi doğrultusunda, Şehnâme vezninde yazılmış olması gösterilmektedir. Bununla birlikte, eserin yazıldığı vezin hakkındaki tek görüş bu değildir. Bazı araştırmacılara göre eser, 6+5 vezninde, Türk şiir geleneğine göre yazılmıştır. Kutadgu Bilig ile Firdevsî'nin Şehnâme'sinin aynı vezinde yazılmış olduğu iddiâsını yanlış bulan ve buna dayanılarak iki eser arasında yapılan benzetmeleri, Kutadgu Bilig'in içeriğine de yansıtmak eğilimine karşı çıkan Bombaci'ye göre, Kutadgu Bilig, yazıldığı tarihten önceki dönemin İran ve Arap edebiyatı eserlerinden, hem felsefî ve ilmî malûmâtı hem de temsilî üslûbuyla farklı, özgün bir eserdir.3 Dolayısıyla, XI. yüzyıl Türk kültüründe, ahlâk, adâp, dil, fikir ve toplum yapısı gibi çeşitli konularda bizi aydınlatan malzemeler içermesi bakımından, eserin kültürümüzdeki yerini, siyâsî bir çerçeveyle sınırlandırmak doğru olmaz. Bombaci, içerdiği mâlumât bakımından eserin literatürdeki ve kültür tarihimizdeki yeri konusunda şunları söylüyor:

Kutadgu
24.02.2009, 13:30
Ödev Esâslı Ahlâk: Başkaldıran İnsan 1


Ş. Teoman Duralı


1- Beşeri İnsan kılan Ana etken: Ahlâk

Felsefenin gövdesi, birbirini tamamlayan üç parçadan müteşekkildir: 'Varlık' ile 'kavram' araştırmalarının yapıldığı 'Metafizik', 'bilgi'nin kendisinin incelendiği 'Bilgi öğretisi' ile Hak - bâtıl, iyi - kötü, güzel - çirkin zıtlıklarını tesbit ile temyîz etme düşünme çabalarını kendisine konu alan 'ahlâk'. Son zikrolunan, bu niteliğiyle insanın belirlenmesinde en üst mevkii işgâl eder.

2- Âlem2

Anlam verici varlık olarak insan, değerlerin inşâcısıdır. Anlamlandırılabilir bütünlüğeyse, 'Âlem' diyoruz.

Kutadgu
24.02.2009, 13:31
İnsanın Dünyadaki Yerinin Yeniden Sorgulanması Üstüne


Ömer Naci Soykan

"İnsan" adını alan canlının ayırıcı temel bir özelliği, onun kendi varlığının ayırdında olması, eş deyişle, ben bilincine, öz-bilince sahip olmasıdır. Bu sayede o, bir ben - ben-olmayan ayrımına varır, ben-olmayana, yani çevresine, doğaya nesne olarak bakar, onu anlamlandırır, bilir. Ben-olmayanın bu bilgisi, öz-bilince sahip olan varlığın bu kez kendisine bakmasına, kendisini anlamlandırması ve bilmesine katılır. Böylece insan, dünyadaki yerini belirler. Demek ki, insanın dünyadaki yerini belirlemesi, ilkin onun doğaya nasıl baktığına, sonra da bu bakışla dünyayı, yaşamı ve kendisini nasıl gördüğüne bağlıdır. Ama bu iki bakış tarzı bir döngüselliği ortaya koyar, her biri ötekini önceler. Daha açık bir deyişle, bir yandan benin ben-olmayana bakması için, daha önce kendine bakmış, yani kendinin ayrımında olmuş olması gerekirken, öte yandan, benin kendi varlığının ayırdında olması için daha önce ben-olmayana bakmış olması, onun varlığının ayırdında olmuş olması gerekir. Bakışın bu döngüselliği ve her döngüden yeni kazanımlar elde edilebilmesi sayesinde, insanın dünyadaki yerini belirlemesi de sabit kalmaz, daima yeni biçimlerde ortaya konabilir.

Kutadgu
24.02.2009, 13:35
II. Mahmûd “Ehl-i Üstüvâne”, II. Abdül-hamid “Felsefe-Din Münasebeti” Önünde


Mübahat Türker-Küyel

Yayınlardan, ünlü Osmanlı tarihçisi Hammer-Purgstall (1774-1856) tarafından, bir mektupla, Tanzimat Devri inkılâplarının sahibi olan hükümdar II. Mahmûd'a (1785-1839), Roma İmparatoru Marcus Aurelius'un (Saltanatı: M.S. 161-180) Tefekkürât başlığı altında çevrilmiş olan eserinin de takdim edilmiş olduğunu öğreniyoruz. Bu mektupta Hammer, Timur'un vezirine, İhvân-ı Safâ'nın Resâ'il'inin Farsça bir tercümesinin sunulmuş olduğundan da bahsetmiştir.1

İmparator Marcus Aurelius, 1797 yılında, Prusya Kırallığı nezdinde, Osmanlı daimî elçisi sıfatıyle Berlin'e giden, Bekdaşîliğe meyilli bir mutasavvuf olan, Vâridât sahibi Girit'li Ali Aziz Efendi'nin, yaklaşık birbuçuk yıllık sefâret hizmeti sırasında, edebiyat ve felsefe ile uğraşıp, Prusya'nın Osmanlı nezdindeki eski elçisi, oryantalist Friedrich von Diez'le, felsefî ve ilmî muhâberata girişmiş olmakla, Stoa'ya veya "Revakiyyûn"a karşılık olarak vermiş olduğu, Ehl-i Üstüvâne dendi

Kutadgu
24.02.2009, 13:37
Tarih Sorunu


Ayhan Bıçak

Tarih, insanın varoluş şartlarından biridir. Varoluş şartı nedir? Varoluş şartı, varoluşun gerçekleşmesinde zorunlulukla olması gereken unsurlara denir. Tarih, insanın varoluşunda ne türden görevi yerine getirmektedir? İnsanı insan yapan ilkelerin başında akıl gelmektedir. Aklın ürettiği, dil, din, ahlak, toplum, devlet, iktisat, eğitim gibi kurumlar, sürekli olarak insanın varoluşunda yer alırlar. Bu kurumların dayandıkları zemin tarihtir. Tarihle ilişkileri iki yönlüdür: İlki, Akıl ve kurumlar işlevlerini yerine getirirken tarihi oluştururlar. İkincisi, tarihi süreç başladığı zamandan bu yana söz konusu unsurlar, işlevlerini, geçmişlerinde bulunan malzemeleri kullanarak yaptıklarından, tarihe bağımlıdırlar. İkinciden hareket ederek duruma bakıldığında, tarih varoluş şartı olarak ön plana çıkmaktadır.

Tarih, insanın varoluşunun gerçekleşmesinde üslendiği görev yanında, toplumsal sorunların anlaşılmasında ve çözülmesinde de çok önemli bir yere sahiptir. Kurumların görevlerini iyi yapması, toplum ve kurumun kendisi hakkındaki sağlıklı bilgiye sahip olmasıyla mümkün olmaktadır. Bu bilgiler önemli ölçüde tarih çalışmalarıyla elde edilmektedir. Bilim adamları ve siyasetçiler başta olmak üzere, toplumun sorunlarıyla doğrudan ve dolayı ilgilenen herkes tarih çalışmalarının ortaya koyduğu verilere ihtiyaç duymaktadır. Burada söz konusu olan, toplumun genel tarihi yanında, kurumların ve kurumların uğraştığı sorunların tarihleridir.

Kutadgu
24.02.2009, 13:38
Bilgisel Süreç ve Hakikat


Alparslan Açıkgenç

İnsan, fıtraten cevval (dynamic) bir varlıktır; durağan değildir. İnsanın bu fıtrî cevvaliyeti sadece toplum için geçerli olmayıp onun dünya görüşünün uzanabileceği her alan için geçerlidir. Bu alanlardan bizi ilgilendiren bu makalemizde, bilgi alanıdır. İnsanın dünya görüşü içerisindeki bir takım yapılardan en önemlisi bilgi yapısıdır. Belli bir yöntemle bu yapının oluşturduğu kuramsal (nazarî) çerçeveden hareketle insanın bir takım zihinsel birikimlere sahip olduğu süreci, burada "bilgisel süreç" olarak adlandıracağız. Bu sürecin âdeta anatomik bir yapı oluşturduğunu bilgi felsefesinden bilmekteyiz. Bu anatomik yapının ortaya konması bize bir bilgi kuramını vermektedir. Hakikatı algıladığımız bu kuram sayesinde bilgiden ne anladığımızı ortaya koyabildiğimiz gibi bilimleri sınıflandırmamız da bu sayede mümkündür.

Kutadgu
24.02.2009, 13:39
Fârâbî'de Dil ve Mantık İlişkisi 1


Sadık Türker

Dil, kavramlı ile kavramsız bir çok ifâde türünü kapsar. İnsanın iletişim ve ifâde aracı olan gündelik - kavramlı konuşma dili, bunların en önemlisidir.2 Gündelik dil (İ ordinary language), teorik yönüyle ele alındığında yöntembilimin önemli bir sorunudur.3 Çünkü düşüncenin dile getirilişi ile dile getirilmiş bir düşüncenin anlaşılmasına ilişkin gündelik dilden kazandığımız zihnî alışkanlıklar, bilimsel çalışmalar için yeterli ve elverişli değildir. Bu genel yöntem sorununun yanı sıra, tek tek bilimlerin dile bakışı, kendi yöntemi ile dil - düşünce ilişkisini anlayışı doğrultusunda birbirinden ayrılmaktadır. Çünkü her bilimin kendisine hâs yöntemi bulunur. Bu yöntem, ifâde aracı olarak kullandığı dil ile düşünce arasındaki ilişkiyi, kendine özgü bir şekilde düzenlemek durumundadır. Meselâ mantık ile matematikte, birini diğerinden ayıracak kadar farklı bir dil kullanılır. Dinde, şiirde yahut hitabette her ne kadar aynı gramer ve kelimeler kullanılsa da, aynı deyim ve üslûbun söz konusu olduğu söylenemez. Bu anlamda, din dili, sanat dili gibi farklı dillerden söz edilir. Şu hâlde bir disiplinin dil anlayışından söz edilebileceği gibi, onun dili de, aynı şekilde diğerinden ayrılabilir.4 Öyleyse bilimlerin dil sorunu; kendi konu alanı, özel yöntemi, düşünce - dil ilişkisine olan yaklaşımı ve ifâde etmede kullandığı araçlar bağlamı içinde ele alınabilir

Kutadgu
24.02.2009, 13:39
Osmanlı İltizam Rejimi ve Değişmeleri

Mehmet Genç

Devlet için vergilendirmenin, şematik olarak ifade edersek, başlıca iki metodu vardır. Bugün hemen her ülkede görüldüğü üzere maaşlı memurlarla vergilendirme yapılabilir; yahut vergilendirme işi özel teşebbüs olarak faaliyette bulunan şahıslara belirli şartlarda devredilebilir. Bu iki metod, devletin vergilendirmede kullanabileceği mekânizmaların iki ideal şematik kutbudur. Tarih içinde bu iki kutup arasında değişik dozlarda kombinasyonlar her zaman için mümkün ve mevcut olmuştur.

Kutadgu
24.02.2009, 13:40
DİN-DİL-EDEBİYAT-TOPLUM ARAŞTIRMALARI


» Meclis-i Meşâyih, Ulema-Tarikat Münasebetleri ve İstanbul'da Şeyhlik Yapmış Beş Zatın Kendi Kaleminden Terceme-i Hali




İsmail Kara

Osmanlı zihniyet dünyasının oluşmasında ve dinî-siyasî-sosyal münasebetler ağının teşekkülünde, işleyişinde önemli ve etkili fonksiyonları olan tarikatların, tekkelerin, diğer birçok kurum gibi XIX ve XX. yüzyılda modernleşme ve merkezîleşme teşebbüslerine paralel olarak farklı araçlarla kayıt ve kontrol altına alındıklarını görmekteyiz. Kayıt ve kontrol altına alma teşebbüsü bir taraftan bu etkili müesseseleri, ıslahata dönük karar ve uygulamaları menfi yönde etkileyici, geciktirici merkezler olmaktan uzaklaştırırken diğer taraftan da giderek siyasî merkezin ve ıslahat hareketlerinin, zaman zaman da siyasî merkezden daha ilerde modernleşme talepleriyle ortaya çıkan muhalefetin yanında yer alan odaklar haline getirmiştir1. Kendi içinde zıtlıklar taşıyan ana temayül bu olmakla beraber tek tek tarikatların ve tekkelerin, hatta şeyhlerin modernleşme süreci içindeki durumu ve tavrı, döneme, padişahlara, şeyhlere göre değişiklikler ve farklılıklar gösterebilmektedir. Birkaç örnek vermek gerekirse; Yeniçeriliğin ilgasıyla birlikte gözden düşen ve yasaklanan Bektaşîliğe karşılık 1890'lara kadar Halidî-Nakşîliğin yükseliş gösterdiği müşahede edilmektedir. Bektaşîliğin tekrar meşru ve muteber bir tarikat halini alışı ancak İttihat ve Terakki ile olan çok yönlü münasebetleri sayesinde mümkün olabilecektir. II. Abdülhamit döneminde, özellikle de 1890'lardan sonra, bu defa birçok Halidî-Nakşî şeyhinin diğer şeyhler meyanında sürgüne gönderilmesi hadisesiyle karşılaşacağız. II. Abdülhamit'in iktidara gelmesinde müessir roller üstlenen Yenikapı Mevlevîhanesi şeyhi Osman Selahaddin Dede, Midhat Paşa'nın nefyinden sonra itibardan düşecek ve buna paralel olarak şehzâde Mehmed Reşad'ın mevlevî olması dolayısıyla Mevlevî tarikatının bütününe dönük bir gözhapsinde tutma ve sürgün süreci başlıyacaktır. Mevlevî tarikatının ve şeyhlerinin tekrar itibar kazanmaları, mevlevî olan Mehmed Reşad'ın 1909'da padişah olması ve yine İttihat ve Terakki ile olan münasebetleri sayesinde gerçekleşebilecektir2. Diğer tarikatların ve tekkelerin durumu da aşağı yukarı böyledir.

Kutadgu
24.02.2009, 13:41
BİLİM İNCELEMELERİ



:üzgün:Euclides Geometrisi “Süreklilik Aksiyomu” Açısından Eleştirilebilir mi?




İhsan Fazlıoğlu

1. XIX. yüzyılın sonu ile XX. yüzyıl boyunca genel olarak matematiğin özel olarak geometrinin temelleri konusunda matematik felsefesi bağlamında pek çok çalışma yapıldı.1 Bu tarihten önce, özellikle geometri, XIX. yüzyıl başlarında klasik yerini büyük oranda cebir ile analize bırakmıştı. Öyleki bir çok matematikçi geleneksel geometriyi modern cebirin bazı bölümlerinin basit bir yorumu olarak görüyordu. Ancak bahusus XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren 'Öklit-dışı' (non-Euclidean) geometrilerin ortaya çıkması, daha önce Dedekind, Cantor gibi matematikçilerin matematik kavramlarla ilgili yürüttükleri çalışmalarla birleşince, merkezinde Kant felsefesinin, özellikle Kant'ın mekan idrâkinin bulunduğu klasik kabulleri sorgulamaya zorladı.

Kutadgu
24.02.2009, 13:43
Galileo’nun Yargılanması: Din-Bilim İlişkileri Tarihinden Bir Kesit


Tuncay Zorlu

Galileo'yu, güneş merkezli (heliosentrik) teoriye çığır açan bir doğrulama getirmeye yönelten olaylar dizisi iyi bilinmektedir.1 Galileo, 1624 yılında yeni seçilen Papa VIII. Urban'ı ziyaret ettiğinde Papa tarafından sıcak bir şekilde karşılanmıştı. Papa, Galileo'yu en az altı defa huzuruna kabul etmiş, kendisine bir tablo ve birkaç madalyanın yan sıra oğlu için bir yatılı okul bursu sözü de vermişti. Ama bunların hepsinden önemli bir şey daha vermişti: Bu da, astronomi ile ilgili konumları hesaplamada, matematiksel bir araç olarak kullanma gayesi dışında astronomların, yeryüzünün hareketini öğretmemelerini öngören 1616 tarihli Kilise (Holy Office) kararına rağmen Kopernik teorisi konusunda yazı yazabileceği izlenimiydi. Galileo, Roma'da kaldığı süre içerisinde, Kopernik teorisini Almanya'ya dönmeden önce Papa ile tartışmayı teklif eden Kardinal Frederik Eutel Zollern ile tanışma fırsatını da bulmuştu. Zollern Papa'ya tüm Alman Protestanlarının yeni sistem yanlısı olduklarını ve bu yüzden eğer herhangi bir şey tanımlanacaksa son derece büyük bir dikkatle hareket edilmesi gerektiğini anlattı. Papa verdiği cevapta, Kilisenin hiçbir zaman Kopernik'in düşüncelerinin dîne aykırı (heretik) olduğu iddiasında bulunmadığını ve bulunmayacağını, ancak doğruluğu pek yakında delilleriyle ortaya çıkacak bir şeyden korkmak için de hiçbir sebebin bulunmadığını belirtti.2 Tüm bu cesaretlendirici haberlerle Floransa'ya dönen Galileo, İki Temel Dünya Sistemine Dair Konuşma (Dialogue on the Two Chief World Systems) isimli eseri üzerinde çalışmaya başladı. Maalesef, Kardinal Zollern 1625 yılında öldü. Böylece Galileo sadece bir iyi bir dostu yitirmekle kalmadı, aynı zamanda sekiz yıl sonraki yargılanması sırasında düğümü çözebilecek anahtar bir şahidi de yitirmiş oldu. Talihsizlik Galileo'nun peşini bırakmadı. 1626-1629 yılları arasında hastalanan Galileo artık düzenli bir şekilde çalışmalarını sürdüremedi ve uzun zamandır beklenen şaheserini ancak 1630 yılı Ocak ayında bitirebildi.

Galileo'nun daha önceki yıllarda yazdığı Deneyci (The Assayer), meşhur Lincea Akademisi'nin başkanı olan Prens Federiko Cesi'nin himayesi ve maddî desteği ile Roma'da neşredilmişti. Galileo, Konuşma'nın yayınıyla ilgili maddî engellerin de aynı soylu kişi tarafından bertaraf edileceğini ümit etmekteydi. Maalesef, eser tamamlandığında Prens Cesi şiddetli bir hastalığa yakalandı ve tüm gücünü yitirdi. Tekrar sağlığına kavuşamadı ve 1623 yılında yaptığı gibi Galileo'nun el yazması eserini Roma Sansürünün sığ sahillerine yanaştıramadan 1 Ağustos 1630 tarihinde, hayata gözlerini yumdu. Bu, Galileo için ciddî bir darbeydi. Fakat o, Romalı arkadaşlarına, özellikle de Papalık Sekreteri (Secretary of Briefs) olan Monsenyör Cesare Ciampoli ile Master Apostolik Palace olan ve kitapların neşrine izin verme görevini yürüten Dominiken Niccòlo Riccardi'ye güveniyordu. Riccardi 1623 yılında Deneyci'yi okumakla görevlendirilmiş ve kitabı çok büyük methiyeler sıralayarak onaylamıştı. Ancak sonuçta her iki arkadaşı da kendisini hayal kırıklığına uğrattılar. Bunun sebebi Ciampoli'nin kendi politik hünerine aşırı güven duyması, Riccardi'nin ise doğru çalışma arkadaşları seçememiş olmasıydı.


Galileo'yu, güneş merkezli (heliosentrik) teoriye çığır açan bir doğrulama getirmeye yönelten olaylar dizisi iyi bilinmektedir.1 Galileo, 1624 yılında yeni seçilen Papa VIII. Urban'ı ziyaret ettiğinde Papa tarafından sıcak bir şekilde karşılanmıştı. Papa, Galileo'yu en az altı defa huzuruna kabul etmiş, kendisine bir tablo ve birkaç madalyanın yan sıra oğlu için bir yatılı okul bursu sözü de vermişti. Ama bunların hepsinden önemli bir şey daha vermişti: Bu da, astronomi ile ilgili konumları hesaplamada, matematiksel bir araç olarak kullanma gayesi dışında astronomların, yeryüzünün hareketini öğretmemelerini öngören 1616 tarihli Kilise (Holy Office) kararına rağmen Kopernik teorisi konusunda yazı yazabileceği izlenimiydi. Galileo, Roma'da kaldığı süre içerisinde, Kopernik teorisini Almanya'ya dönmeden önce Papa ile tartışmayı teklif eden Kardinal Frederik Eutel Zollern ile tanışma fırsatını da bulmuştu. Zollern Papa'ya tüm Alman Protestanlarının yeni sistem yanlısı olduklarını ve bu yüzden eğer herhangi bir şey tanımlanacaksa son derece büyük bir dikkatle hareket edilmesi gerektiğini anlattı. Papa verdiği cevapta,



DİPNOTLAR

* Uluslar arası Bilim Tarihi Akademisi (Paris) Başkanı ve Strasburg Louis Pasteur Üniversitesi öğretim üyesi.

** Bilim Tarihi Kurumu'nun davetlisi olarak Türkiye'ye gelen William Shea'nın, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Bilim Tarihi Bölümü bünyesinde 18 Mayıs 1998 tarihinde sunduğu "The Trial of Galileo: An Episode in the History of the Relations Between Science and Religion" isimli İngilizce konferansının Türkçe'ye tercümesidir.

Kutadgu
24.02.2009, 13:44
FELSEFE-BİLİME RAMAK KALMIŞKEN

Ş. Teoman Duralı


SUNUŞ

"Kimim, nereden geldim ve nereye gidiyorum?" sorusuyla yüzleşmiş milletlerin önünde zaman, geçmişten geleceğe doğru kopmadan uzayan, içerisine katdığı olayları geri dönmezcesine başka hâllere dönüştüren bir akış, onları bir sona doğru sürükleyen bir devrandır. Zamanı anlamak, bugünü anlamlandırmak ve yarını görmek amacıyla geçmişe yönelmeği gerektirir. Buradan elde olunarak zamanı yekpâre idrâk eden bilinç, olayları, âdî vakalar olmaktan kurtarıp onları, kendilerinde saklı bulunan emâreleri okunabilen değerli birer belge hâline dönüştürür. Mezkûr emâreler, millî kimliğin tayîn olunması ve olayların anlamlandırılmasının yanı sıra, bir medeniyetin temel direkleri durumundaki din, dil, ahlâk, felsefe-bilim, bediîyât ve zanaat gibi müesseselerin takvîye edilip geliştirilmesi yahut çağın ruhuna uygun bir biçime kavuşturulmasında önemli iş görürler. Medeniyetlerde görülen bütün sıradışı atılımların gerisinde bu bilincin; bütün vahim hatâların da altında ondan yoksunluğun yatdığını söylemek mübâlağa olmaz. Bahis konusu bilinci araştıran bir çalışma olarak Felsefe-Bilime Ramak Kalmışken, daha önce yayımlanmıştı (Felsefe Bilim Tarih, İstanbul 1991). Önemine binaen "Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları Dergisi" tarafından Türk okurunun dikkatine yeniden sunulmaktadır

Kutadgubilig

"Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında"1


"Kimim, nereden geldim ve nereye gidiyorum?" sorusuyla yüzleşmiş milletlerin önünde zaman, geçmişten geleceğe doğru kopmadan uzayan, içerisine katdığı olayları geri dönmezcesine başka hâllere dönüştüren bir akış, onları bir sona doğru sürükleyen bir devrandır. Zamanı anlamak, bugünü anlamlandırmak ve yarını görmek amacıyla geçmişe yönelmeği gerektirir. Buradan elde olunarak zamanı yekpâre idrâk eden bilinç, olayları, âdî vakalar olmaktan kurtarıp onları, kendilerinde saklı bulunan emâreleri okunabilen değerli birer belge hâline dönüştürür. Mezkûr emâreler, millî kimliğin tayîn olunması ve olayların anlamlandırılmasının yanı sıra, bir medeniyetin temel direkleri durumundaki din, dil, ahlâk, felsefe-bilim, bediîyât ve zanaat gibi müesseselerin takvîye edilip geliştirilmesi yahut çağın ruhuna uygun bir biçime kavuşturulmasında önemli iş görürler. Medeniyetlerde görülen bütün sıradışı atılımların gerisinde bu bilincin; bütün vahim hatâların da altında ondan yoksunluğun yatdığını söylemek mübâlağa olmaz. Bahis konusu bilinci araştıran bir çalışma olarak Felsefe-Bilime Ramak Kalmışken, daha önce yayımlanmıştı (Felsefe Bilim Tarih, İstanbul 1991). Önemine binaen "Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları Dergisi" tarafından Türk okurunun dikkatine yeniden sunulmaktadır

Kutadgubilig

"Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında"1

Türklüğün Menşei ve Felsefîleşmiş Medeniyet

Bir kültürün varabileceği en üst orun,



DİPNOTLAR

1 Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, bu dörtlüğüyle, uzun uzadıya açıklamalar ile tariflerin beceremeyeceğince bilgeliğin aslını, esasını açık, seçik ve özlü bir biçimde ortaya koyduğu görülüyor
Bkz: Ahmet Hamdi Tanpınar: "Bütün Şiirleri", baskıya hazırlayan: İnci Enginün, 19.s.

2 Teoman Duralı: "Felsefe", sayfalar: 21-25.


KAYNAKLAR

Ana Kaynaklar

Çalışma boyunca atıf yapılmış bütün kaynakların tam künyesi

Abdullah Cevdet: "FÜNÛN VE FELSEFE"; Matbaa-i İctihâd. Istanbul (eski yazıyla).