Tur@b
26.01.2009, 00:50
GENÇLİĞİN UMUTLA İMTİHANI: ÜNİVERSİTE SINAVI
Ayşe İzci
Gençliğimizin yoğun bir “yarın” endişesi var. Çünkü yarınlara umutla bakabilmesi için tek açık kapı üniversiteli olmak. Başka hiçbir açık kapı bırakılmadı. Böyle olunca da pek çok genç üniversiteye giriş konusunda itidal üzere olamıyor. Sınavlar adeta bir ölüm-kalım meselesi gibi algılanıyor.
Sırası geldiğinde, pek çok yetkili ağız ülkemizin genç nüfus potansiyeli ile övünür. Bu olgunun Avrupa Birliği yolundaki ülkemiz için ne büyük bir avantaj olduğu vurgulanır.
Gerçekten de genç nüfusa sahip olmak, doğurganlığını yitirmiş “ileri” toplumlar karşısında bir avantaj. Ama bizde madalyonun bir de diğer yüzü var. Ülkemiz gençliğinin yarınına yönelik gerçekçi analizler yağıldığında, ne yazık ki durum hiç de iç açıcı değil. Yine ne yazık ki yazılanlar, söylenenler ile gençliğin gerçekleri bir türlü bağdaşmıyor.
Tek Kapı Önünde İzdiham
Hatırlanacağı gibi, 90'lı yılların öncesinde üniversitede okumak, hem sayı hem vasıf olarak her 10 gençten ancak 1-2'sine nasip olmaktaydı. O devirde söylenenler, üniversitelerin sayısının ve kapasitesinin artırılması, her gence üniversite kapısının açık tutulmasıydı. Zamanın yönetimleri bu hedeflerini gerçekleştirdiler sayılır. En azından çok sayıda “mantar” üniversiteler açtılar.
Yine hatırlanacağı üzere, o devirde bir üniversite mezununun işsiz kalması pek söz konusu değildi. Alanıyla ilgili iş bulabilmesi çok daha kolaydı. Siyasi-ideolojik çatışmalara rağmen, üniversiteler hedefine az çok ulaşabiliyordu.
O devrin gençleri bugünün yetkilileri, uzmanları, bürokratları oldular. En olgun, en verimli çağlarındalar. Artık anne-babalar, üniversite çağına gelmiş evlatları var. Acaba onlar kendi çocuklarının yarınları, ülke gençliğinin istikbali için ne düşünüyorlar dersiniz?
Genel bir değerlendirme yapıldığında ortaya çıkan ortak görüş şu: “Bizler kötü ekonomik ve sosyal koşullarda ailelerimizin olağanüstü gayreti ve fedakârlıklarıyla okuduk, okutulduk. Emeklerimiz boşa gitmedi, halimize şükür. şimdi kendi çocuklarımızı çok daha iyi şartlar hazırlayarak okutuyoruz. Fakat onların yarınlarından pek umutlu ve emin değiliz.”
Bu değerlendirme birçok açıdan doğru. Gençlerin meslek ve sosyal statü edinme ihtiyacı bakımından da öyle.
Yeni Dönem, Yeni Sıkıntılar
Genç insan, yaşı gereği yaşadığı hayata, çevresinde olup-bitenlere kendine özgü bir bakış açısı geliştirir. Yarınları için verilecek kararlarda çevresindeki deneyimli insanların sözleri değil, daha çok kendi akranlarının görüşleri etkili olur. Sonuçta, gençlerin üniversitelerde hedeflediği branşların genellikle kendileriyle pek de uyumlu olmadığını esefle görürüz. Diğer taraftan, üniversitelerimiz ve üniversite gençliği mercek altına alındığında, buradaki sorunların da büyük çıkmazlara sebep olduğu açıktır.
Fakat her şeye rağmen evlatlarımız tabii ki üniversite okumalılar. Biz onlara “yakında üniversite mezunu olmayana ehliyet bile vermeyecekler” demiyor muyuz? Sonra da sınavlara üç-beş gün kala, annelik şefkatiyle ya da babacan tavırlarla “evladım, biz sana güveniyoruz, elinden geleni yapacağına inanıyoruz, kazanamazsan da canın sağolsun” diyoruz demesine de, buna kendimiz bile inanmıyoruz.
Bu ay yüzbinlerce gencimiz, bir kez daha, üniversite kapısını aralayabilmek için kıyasıya yarışacaklar. Üstelik bir de son yasal düzenlemelerin kimilerine getirdiği avantajla, kimilerine getirdiği sürpriz puan düşmeleriyle kafaları allak-bullak sınava girecekler.
Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik koşulların, gençlerin üniversiteye girişte sahip olmaları gereken “fırsat eşitliği” dengesini büyük ölçüde zenginler lehine daha da bozduğu açıklıkla görülmektedir. Kurslar, dershaneler, kaynak kitaplar, hatta rapor alabilmek bile hep ekonomik seviyeyle ilgili değil mi?
Çocuk üniversiteye girince de her şey bitmiyor. “Onun geleceği için dört yıl daha dişimizi sıkarız” diye düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. İki yıllık yüksek okullar hariç, pek çok üniversitede ingilizce okuma zorunluluğu getirildi. Yaygın kanaat ve gözlem sonuçları gösteriyor ki, bir üniversiteyi zamanında bitirebilmek mucizevî bir iştir! Yani 5 yıllık bir okulu gençlerimiz, bölümün ağırlığına göre değişmekle birlikte, yaklaşık 6-8 yılda bitirebilmekteler. İyi bir iş bulabilmeleri, üniversite üstü uzmanlık eğitimini yani master yapmalarını da gerektiriyorsa, kısaca 10 yılı gözden çıkarmak gerekir!
Durum böyle olunca, “okul bitti” diyerek memleketine dönenler, durumu ailesine söyleyemeyenler veya yalan söyleyenlerin sayısı hiç de az değil. Sonuçta bunalıma giren ve büyük şehirlerde takılıp kalan gençlik! En çok da “okulu bitirsem ne olacak, sanki iş mi bulabileceğim” düşüncesiyle yıpranan gençlik! Yıldan yıla aile ile gencin arası açılır gider, bu durum genci daha da karamsarlığa, serkeşliğe sevkeder. Nihayet muhtelif kanalların star yarışmalarında uzayıp giden kuyrukları görüp, gençlerimizle gururlanırız!..
O Güne Hazırlanmak
Sınav sabahı yavrularımızı uyandıracağız: “Haydi kalk! Sınava gideceksin!” Zaten onlar gecenin bir vaktine kadar heyecandan uyumamış olacaklar. Muhtemelen sabaha karşı bitkinlikten uyuyup kalmışlardır ve bir kâbusa uyandırılmış gibi hissedeceklerdir. Arkadalarından dualar edeceğiz.
Elbette üniversiteli olmak güzel bir şey. Yukarıda aktarılan sorunlara rağmen güzel şey. Fakat o sorunların da farkında olmak, onları konuşmak gerekiyor. Bunlar gençlerimizin başarma azmini azaltmamalı. Diğer taraftan meseleyi ölüm-kalım meselesi gibi görerek, özgüveni zedeleyecek noktaya getirmemeli. Gençlerin bu dengeyi sağlamasına yardımcı olmak lazım. Onların stresini, kaygısını azaltmak lazım. Bu da sınavın önemini “normal” sınırlara çekmek ve başka hayat alternatiflerini cazip hale getirmekle, örnekler vermekle başarılabilir.
Sınav esnasında uyanık, zinde bir vücuda sahip olabilmeleri başarıyı artırır. Farklı görüşler olmakla birlikte, yatmadan önce bir bardak ılık süt içmelerini, kahvaltıda reçelli-ballı yiyeceklere ağırlık vermelerini, çok yememelerini ve şayet rahatsızlık vermeyecekse bir fincan Türk kahvesi içmelerini öneririz.
Sınava yalnız gitmeyecekse, yanında refakat eden kişinin ona çocuksu muameleler yaparak genci sinir etmemesini de ısrarla öneririz. Gençlerden daha çok stresli ve panik olan aileler vardır ki, bu duygular adeta bulaşıcı hastalık gibidir, genci de etkiler, daha da olumsuz ruh haline sevkedebilir.
Sınav süresince kendilerini azarlarcasına muamele eden bazı sınav görevlilerine, ayrıca girişte arama yapan güvenlik görevlelilerinin alışılmadık tavırlarına karşı sabırlı olmaları gençlerin yararınadır. Bir an önce sorulara göz atmak için sabırsızlanan gençler, sınav salonunda Engizisyon fermanı gibi sıralanmış sınav kurallarını yüksek sesle dinlemekten hoşlanmazlar. Ne çare ki dinlemek zorundadırlar.
Eğitimciler ve aileler bu hassas dönemde biraz daha hoşgörülü olmalıdırlar. Sınav yaklaştıkça hırçınlaşıp, kardeşlerini taciz eden gence biraz daha farklı yaklaşımda bulunmaları uygun olur.
Bazı bilinen durumlar vardır ki, bunları hatırlatmak faydalı olabilir: Sınava yanında bolca kurşunkalem ve yedek silgi götürmek, zihnini açar düşüncesiyle sınav esnasında şeker-çikolata, abur-cubur yiyerek zaman kaybetmemek ve bu işler için dikkati dağıtmamak gerekir.
Sınav Esnasında
Gençler soruları bir kez gözden geçirdiklerinde, zihinleri durmuş veya tüm bildiklerini unutmuş gibi bir hisse kapılabilirler. Bu durumda asla ümitsizliğe kapılmasınlar. Bu durum geçicidir, birkaç dakika içerisinde normale dönerler. Ancak böyle bir durum karşısında panik yaparlarsa, işte o zaman işleri zorlaşır. Genellikle kendilerine güvendikleri alanın sorularından başlanır, sorular umulandan zor gelir ise, yine moral bozmamak gerekir. Unutulmamalıdır ki sizin için zor olan, başkaları için de zordur.
En çok yapılan hataların başında, bir soruya takılıp kalmak, “ben bu soruyu ne kadar zor olsa da yapacağım, çünkü bildiğim bir şey” düşüncesiyle kendisiyle inatlaşmak ve dolayısıyla zamanı iyi değerlendirememek gelir.
İkinci önemli hata ise sınav esnasında başkalarının cevap kağıtlarına bakarak kendi yaptığı cevapları silip onların şıklarını işaretlemektir. Bu davranış tam anlamıyla kendine güvensizliğin bir göstergesidir ve gençleri çok yanıltır.
Üçüncü önemli hatayı ise aileler yapar. Sınavdan çıkan gence umut ve merak dolu gözlerle “nasıl geçti” diye sorarlar. Ve gençler ana-babalarının gözlerindeki o yüce beklenti ışıltılarını karartmak istemezler. “İyi geçti” derler. Sonra içten içe duyulan vicdani rahatsızlık genci hırçın eder. Aileler de sınav geçtiği halde gencin psikolojisinin hâlâ niçin düzelmediğini merak eder dururlar.
Hayırlısını Talep Etmek
Bir okuyucumuzun naklettiği yaşanmış bir vakayı ilave ederek noktalayalım:
“Sekiz-on yıl önce bir yaz mevsiminde, beklenmedik bir şekilde erken doğum yaparak ikiz bebeklerimi kaybetmiştim. Tabii ki çok üzülmüştüm. Kendimi toparlamakta zorlanıyordum. Bir müddet sonra eşim beni daha önce hiç görmediğim şirin bir Karadeniz kasabasına tatile götürdü. Hava değişimi için filan... O yıllarda üniversiteye giriş ve tercihler tek sınav ile yapılıyordu. Ağustos ayında sonuçlar açıklanıyor ve herkes gazetelerden nereyi kazandığını öğreniyordu.
Evlerinde misafir kaldığımız değerli ailenin biricik oğlu da o yıl sınava girmişti. Her şey yolunda görünüyordu. Sonuçların açıklandığı gün öğleye doğru sahilde oturuyordum. Denizin içinde bir kaynaşma-bağrışma oldu. Sonra tekneler-motorlar telaşla koşuşturmaya başladı. Maalesef bizleri misafir eden ailenin oğlu sınavı kazanamadığını öğrenmiş ve bunu onur meselesi yaparak kendini azgın dalgalara atmıştı. Cansız bedenini kumsala serdiler. Fidan gibi delikanlıydı. Değer miydi? Unutmam mümkün değil sandığım kendi acımı çoktan unutmuştum ve şimdi gencin ailesini teselli etmek durumunda kalmıştım. Lakin söyleyecek söz bulamıyordum.”
Evlatlarımızın hepsi Allah'a emanet olsunlar. Ve unutmasınlar: “Sizlerin hayır zannettiğiniz işlerde şer, şer zannettiğiniz işlerde hayır vardır.”
Ayşe İzci
Gençliğimizin yoğun bir “yarın” endişesi var. Çünkü yarınlara umutla bakabilmesi için tek açık kapı üniversiteli olmak. Başka hiçbir açık kapı bırakılmadı. Böyle olunca da pek çok genç üniversiteye giriş konusunda itidal üzere olamıyor. Sınavlar adeta bir ölüm-kalım meselesi gibi algılanıyor.
Sırası geldiğinde, pek çok yetkili ağız ülkemizin genç nüfus potansiyeli ile övünür. Bu olgunun Avrupa Birliği yolundaki ülkemiz için ne büyük bir avantaj olduğu vurgulanır.
Gerçekten de genç nüfusa sahip olmak, doğurganlığını yitirmiş “ileri” toplumlar karşısında bir avantaj. Ama bizde madalyonun bir de diğer yüzü var. Ülkemiz gençliğinin yarınına yönelik gerçekçi analizler yağıldığında, ne yazık ki durum hiç de iç açıcı değil. Yine ne yazık ki yazılanlar, söylenenler ile gençliğin gerçekleri bir türlü bağdaşmıyor.
Tek Kapı Önünde İzdiham
Hatırlanacağı gibi, 90'lı yılların öncesinde üniversitede okumak, hem sayı hem vasıf olarak her 10 gençten ancak 1-2'sine nasip olmaktaydı. O devirde söylenenler, üniversitelerin sayısının ve kapasitesinin artırılması, her gence üniversite kapısının açık tutulmasıydı. Zamanın yönetimleri bu hedeflerini gerçekleştirdiler sayılır. En azından çok sayıda “mantar” üniversiteler açtılar.
Yine hatırlanacağı üzere, o devirde bir üniversite mezununun işsiz kalması pek söz konusu değildi. Alanıyla ilgili iş bulabilmesi çok daha kolaydı. Siyasi-ideolojik çatışmalara rağmen, üniversiteler hedefine az çok ulaşabiliyordu.
O devrin gençleri bugünün yetkilileri, uzmanları, bürokratları oldular. En olgun, en verimli çağlarındalar. Artık anne-babalar, üniversite çağına gelmiş evlatları var. Acaba onlar kendi çocuklarının yarınları, ülke gençliğinin istikbali için ne düşünüyorlar dersiniz?
Genel bir değerlendirme yapıldığında ortaya çıkan ortak görüş şu: “Bizler kötü ekonomik ve sosyal koşullarda ailelerimizin olağanüstü gayreti ve fedakârlıklarıyla okuduk, okutulduk. Emeklerimiz boşa gitmedi, halimize şükür. şimdi kendi çocuklarımızı çok daha iyi şartlar hazırlayarak okutuyoruz. Fakat onların yarınlarından pek umutlu ve emin değiliz.”
Bu değerlendirme birçok açıdan doğru. Gençlerin meslek ve sosyal statü edinme ihtiyacı bakımından da öyle.
Yeni Dönem, Yeni Sıkıntılar
Genç insan, yaşı gereği yaşadığı hayata, çevresinde olup-bitenlere kendine özgü bir bakış açısı geliştirir. Yarınları için verilecek kararlarda çevresindeki deneyimli insanların sözleri değil, daha çok kendi akranlarının görüşleri etkili olur. Sonuçta, gençlerin üniversitelerde hedeflediği branşların genellikle kendileriyle pek de uyumlu olmadığını esefle görürüz. Diğer taraftan, üniversitelerimiz ve üniversite gençliği mercek altına alındığında, buradaki sorunların da büyük çıkmazlara sebep olduğu açıktır.
Fakat her şeye rağmen evlatlarımız tabii ki üniversite okumalılar. Biz onlara “yakında üniversite mezunu olmayana ehliyet bile vermeyecekler” demiyor muyuz? Sonra da sınavlara üç-beş gün kala, annelik şefkatiyle ya da babacan tavırlarla “evladım, biz sana güveniyoruz, elinden geleni yapacağına inanıyoruz, kazanamazsan da canın sağolsun” diyoruz demesine de, buna kendimiz bile inanmıyoruz.
Bu ay yüzbinlerce gencimiz, bir kez daha, üniversite kapısını aralayabilmek için kıyasıya yarışacaklar. Üstelik bir de son yasal düzenlemelerin kimilerine getirdiği avantajla, kimilerine getirdiği sürpriz puan düşmeleriyle kafaları allak-bullak sınava girecekler.
Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik koşulların, gençlerin üniversiteye girişte sahip olmaları gereken “fırsat eşitliği” dengesini büyük ölçüde zenginler lehine daha da bozduğu açıklıkla görülmektedir. Kurslar, dershaneler, kaynak kitaplar, hatta rapor alabilmek bile hep ekonomik seviyeyle ilgili değil mi?
Çocuk üniversiteye girince de her şey bitmiyor. “Onun geleceği için dört yıl daha dişimizi sıkarız” diye düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. İki yıllık yüksek okullar hariç, pek çok üniversitede ingilizce okuma zorunluluğu getirildi. Yaygın kanaat ve gözlem sonuçları gösteriyor ki, bir üniversiteyi zamanında bitirebilmek mucizevî bir iştir! Yani 5 yıllık bir okulu gençlerimiz, bölümün ağırlığına göre değişmekle birlikte, yaklaşık 6-8 yılda bitirebilmekteler. İyi bir iş bulabilmeleri, üniversite üstü uzmanlık eğitimini yani master yapmalarını da gerektiriyorsa, kısaca 10 yılı gözden çıkarmak gerekir!
Durum böyle olunca, “okul bitti” diyerek memleketine dönenler, durumu ailesine söyleyemeyenler veya yalan söyleyenlerin sayısı hiç de az değil. Sonuçta bunalıma giren ve büyük şehirlerde takılıp kalan gençlik! En çok da “okulu bitirsem ne olacak, sanki iş mi bulabileceğim” düşüncesiyle yıpranan gençlik! Yıldan yıla aile ile gencin arası açılır gider, bu durum genci daha da karamsarlığa, serkeşliğe sevkeder. Nihayet muhtelif kanalların star yarışmalarında uzayıp giden kuyrukları görüp, gençlerimizle gururlanırız!..
O Güne Hazırlanmak
Sınav sabahı yavrularımızı uyandıracağız: “Haydi kalk! Sınava gideceksin!” Zaten onlar gecenin bir vaktine kadar heyecandan uyumamış olacaklar. Muhtemelen sabaha karşı bitkinlikten uyuyup kalmışlardır ve bir kâbusa uyandırılmış gibi hissedeceklerdir. Arkadalarından dualar edeceğiz.
Elbette üniversiteli olmak güzel bir şey. Yukarıda aktarılan sorunlara rağmen güzel şey. Fakat o sorunların da farkında olmak, onları konuşmak gerekiyor. Bunlar gençlerimizin başarma azmini azaltmamalı. Diğer taraftan meseleyi ölüm-kalım meselesi gibi görerek, özgüveni zedeleyecek noktaya getirmemeli. Gençlerin bu dengeyi sağlamasına yardımcı olmak lazım. Onların stresini, kaygısını azaltmak lazım. Bu da sınavın önemini “normal” sınırlara çekmek ve başka hayat alternatiflerini cazip hale getirmekle, örnekler vermekle başarılabilir.
Sınav esnasında uyanık, zinde bir vücuda sahip olabilmeleri başarıyı artırır. Farklı görüşler olmakla birlikte, yatmadan önce bir bardak ılık süt içmelerini, kahvaltıda reçelli-ballı yiyeceklere ağırlık vermelerini, çok yememelerini ve şayet rahatsızlık vermeyecekse bir fincan Türk kahvesi içmelerini öneririz.
Sınava yalnız gitmeyecekse, yanında refakat eden kişinin ona çocuksu muameleler yaparak genci sinir etmemesini de ısrarla öneririz. Gençlerden daha çok stresli ve panik olan aileler vardır ki, bu duygular adeta bulaşıcı hastalık gibidir, genci de etkiler, daha da olumsuz ruh haline sevkedebilir.
Sınav süresince kendilerini azarlarcasına muamele eden bazı sınav görevlilerine, ayrıca girişte arama yapan güvenlik görevlelilerinin alışılmadık tavırlarına karşı sabırlı olmaları gençlerin yararınadır. Bir an önce sorulara göz atmak için sabırsızlanan gençler, sınav salonunda Engizisyon fermanı gibi sıralanmış sınav kurallarını yüksek sesle dinlemekten hoşlanmazlar. Ne çare ki dinlemek zorundadırlar.
Eğitimciler ve aileler bu hassas dönemde biraz daha hoşgörülü olmalıdırlar. Sınav yaklaştıkça hırçınlaşıp, kardeşlerini taciz eden gence biraz daha farklı yaklaşımda bulunmaları uygun olur.
Bazı bilinen durumlar vardır ki, bunları hatırlatmak faydalı olabilir: Sınava yanında bolca kurşunkalem ve yedek silgi götürmek, zihnini açar düşüncesiyle sınav esnasında şeker-çikolata, abur-cubur yiyerek zaman kaybetmemek ve bu işler için dikkati dağıtmamak gerekir.
Sınav Esnasında
Gençler soruları bir kez gözden geçirdiklerinde, zihinleri durmuş veya tüm bildiklerini unutmuş gibi bir hisse kapılabilirler. Bu durumda asla ümitsizliğe kapılmasınlar. Bu durum geçicidir, birkaç dakika içerisinde normale dönerler. Ancak böyle bir durum karşısında panik yaparlarsa, işte o zaman işleri zorlaşır. Genellikle kendilerine güvendikleri alanın sorularından başlanır, sorular umulandan zor gelir ise, yine moral bozmamak gerekir. Unutulmamalıdır ki sizin için zor olan, başkaları için de zordur.
En çok yapılan hataların başında, bir soruya takılıp kalmak, “ben bu soruyu ne kadar zor olsa da yapacağım, çünkü bildiğim bir şey” düşüncesiyle kendisiyle inatlaşmak ve dolayısıyla zamanı iyi değerlendirememek gelir.
İkinci önemli hata ise sınav esnasında başkalarının cevap kağıtlarına bakarak kendi yaptığı cevapları silip onların şıklarını işaretlemektir. Bu davranış tam anlamıyla kendine güvensizliğin bir göstergesidir ve gençleri çok yanıltır.
Üçüncü önemli hatayı ise aileler yapar. Sınavdan çıkan gence umut ve merak dolu gözlerle “nasıl geçti” diye sorarlar. Ve gençler ana-babalarının gözlerindeki o yüce beklenti ışıltılarını karartmak istemezler. “İyi geçti” derler. Sonra içten içe duyulan vicdani rahatsızlık genci hırçın eder. Aileler de sınav geçtiği halde gencin psikolojisinin hâlâ niçin düzelmediğini merak eder dururlar.
Hayırlısını Talep Etmek
Bir okuyucumuzun naklettiği yaşanmış bir vakayı ilave ederek noktalayalım:
“Sekiz-on yıl önce bir yaz mevsiminde, beklenmedik bir şekilde erken doğum yaparak ikiz bebeklerimi kaybetmiştim. Tabii ki çok üzülmüştüm. Kendimi toparlamakta zorlanıyordum. Bir müddet sonra eşim beni daha önce hiç görmediğim şirin bir Karadeniz kasabasına tatile götürdü. Hava değişimi için filan... O yıllarda üniversiteye giriş ve tercihler tek sınav ile yapılıyordu. Ağustos ayında sonuçlar açıklanıyor ve herkes gazetelerden nereyi kazandığını öğreniyordu.
Evlerinde misafir kaldığımız değerli ailenin biricik oğlu da o yıl sınava girmişti. Her şey yolunda görünüyordu. Sonuçların açıklandığı gün öğleye doğru sahilde oturuyordum. Denizin içinde bir kaynaşma-bağrışma oldu. Sonra tekneler-motorlar telaşla koşuşturmaya başladı. Maalesef bizleri misafir eden ailenin oğlu sınavı kazanamadığını öğrenmiş ve bunu onur meselesi yaparak kendini azgın dalgalara atmıştı. Cansız bedenini kumsala serdiler. Fidan gibi delikanlıydı. Değer miydi? Unutmam mümkün değil sandığım kendi acımı çoktan unutmuştum ve şimdi gencin ailesini teselli etmek durumunda kalmıştım. Lakin söyleyecek söz bulamıyordum.”
Evlatlarımızın hepsi Allah'a emanet olsunlar. Ve unutmasınlar: “Sizlerin hayır zannettiğiniz işlerde şer, şer zannettiğiniz işlerde hayır vardır.”