PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Esma'ül Hüsna ve tefekkür



guller
01.12.2008, 08:00
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
En güzel isimler Allah’ındır;
o isimlerle Ona duâ edin.
ESMA-İ HÜSNA HAKKINDA SORULARA CEVAP



Her halimizde ve her işimizde kul olarak Allah’ın isimlerini bilmeye ve O’na sığınmaya mecbur ve muhtacız. Allah’ın isimleriyle Allah’a böylesine yakın olmayı Kur’ân da istemekte, O’na, O’nun isimleriyle sığınmayı emretmekte ve Allah’ın isimleri konusunda dalâlete düşmekten bizi sakındırmaktadır. Şu âyetler, Kur’ân’ın bu husustaki hassasiyetini bize anlatmaya yeter:


“De ki: İster Allah diye duâ edin, ister Rahman diye duâ edin, hangisiyle duâ ederseniz edin; Çünkü Esmâ’ül-Hüsna (en güzel isimler) O’na mahsustur.” “Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır; Esmâ’ül-Hüsna (en güzel isimler) O’na mahsustur.”


Allah’ın güzel isimlerini tanıdıkça kendimizi, etrafımızı, varlıkları ve Rabbimizi daha iyi tanırız; hakkı, hakikati, dini, diyaneti, maneviyatı, dünyayı, âhireti, Mahşeri, Cenneti, Cehennemi daha iyi tanırız; varlıkların özünü, künhünü, muammasını, esrarını, mahiyetini keşfederiz; sevmeyi, yaşamayı, güzelliği, dostluğu, samimiyeti, muhabbeti, barışı, esenliği, fıtratı, hilkati öğreniriz; yaratılanı Yaratan’dan ötürü hoş görmenin ve sevmenin zevkini ve lezzetini tadarız.


Allah’ın isimleri ne doksan dokuzla, ne bin birle sınırlı değildir. Cenâb-ı Hakk’ın isimleri sayısızdır. Allah Resulü (asm) bir niyazında şöyle buyurmuştur: “Allah’ım! Sana, Zat-ı Bari’ni isimlendirdiğin, Kitabında inzal buyurduğun, Peygamberine talim buyurduğun ve ezelî ilm-i gaybında Kendin için tahsis ettiğin Esma-i Şerîfenin hepsiyle niyaz ederim.”


Hazret-i Âişe validemiz (ra); “Allah’ım! Esma-i Hüsna’ndan bizim bildiğimiz, bilmediğimiz bütün isimlerinle Sana münâcat ederim. Büyüklerin büyüğü olan İsminle Sana niyaz ederim. Kim ki Sana bu isimlerinle duâ ederse cevap verirsin Rabbim!” diye niyazda bulunmuştu. Bunu işiten Allah Resulü (asm), “İsabet ettin! İsabet ettin” buyurdu.


Cenâb-ı Hak (cc) bizim bilmemizi irade buyurduğu Esma-i Hüsna’sından bir kısmını sırf vahiy olan Kur’ân-ı Kerim’inde zikretmiş, bir kısmını ise Resul’üne (asm) yine vahiyle bildirmiştir.


Peygamber Efendimiz (asm) hiç olmazsa Allah’ın doksan dokuz isminin bilinmesini ve gerekleri ile amel edilmesini istemiş ve Allah’ın isimlerini ahlâk edinenleri Cennet’le müjdelemiştir. Kendi mübarek diliyle yaptığı duâ ve niyazlarda Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) hep Esmâ’ül-Hüsna’dan imdat eylemiştir. Kendisine (asm) Cibril-i Emin vasıtasıyla vahy olunan Cevşen’ül-Kebir ise, Esmâ’ül-Hüsna’dan bin bir güzel isimle yapılmış bir duâ ve niyaz hazinesidir.


Bizler Allah’ın kullarıyız. Sevincimizde, üzüntümüzde, derdimizde, sıhhatimizde, iyi günümüzde, kötü günümüzde hep O’na yakın olmak isteriz ve buna muhtacız. İyi günümüzde şükretmek için O’nun adına muhtacız. Kötü günümüzde sabretmek için O’nun adına muhtacız. O’nun merhametini istediğimizde Rahman ve Rahîm isimleri ile O’na yaklaşırız. Günahlarımızdan pişman olduğumuzda O’nun Ğaffâr, Ğafûr, Tevvâb, Kâbil, Mücîb, Settâr, Afüvv isimleri ile O’na sığınırız. Hastalandığımızda Şafi ve Muâfî isimleri ile niyazda bulunur, Allah’tan şifa ve afiyet talep ederiz. Düşmanlarımıza güç yetiremediğimizde Allah’ın Kahhar, Cebbar, Celil isimlerine havale ederiz. Mal-mülk sahibi olduğumuzda Allah’ın Malik, Vâris, Ğanî, Muğnî olduğunu düşünür, elimizdeki malın emanet bulunduğunu idrak eder ve haddimizi aşmayız. Fakirlik ve yoksullukta Allah’ın Müstağni, Şefik, Vehhâb, Kerim, Âdil, Bâsıt, Atûf, Enis, Kadir, Muizz olduğunu takdir ederiz, fakirliğe sabrederiz, ümidimizi kırmayız ve çalışmaya devam ederiz. Düştüğümüzde Allah’ın Mevlâ, Mezkûr, Mufaddıl, Muhsin, Muğîs, Rabb, Muin, Râfi, Müsehhil olduğunu hatırlar, kalkmak için Allah’a sığınır ve kendimizde güç buluruz. Yükseldiğimizde Allah’ın Müzill, Münezzil, Melik, Kaim, Rakîb, Mümît isimleri ile her an düşmemizin de söz konusu olabileceğini hatırlar ve kendimizi Kaf Dağında görmez, alçak gönüllü ve kanaatkâr oluruz.
Seni Hatırlatıyor!
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif



YAĞMURLARLA senin rahmetin yağar, dereler, çaylar, ırmaklarla akan sınırsız şefkatindir. Anneler, kucaklarının sıcaklığını senin merhametinden aldı ve göğüslerinden yavrularının ağızlarına akan senin ikramındır.
Gönülden gönle yankılanan sevgilerde “Vedûd” ismin cilvelenir. Çünkü sensin sonsuzca seven ve sevilen. Kalpler, sevmeyi senden öğrendi.
Bahar tablosunda muhabbetten kalbi kanayan güller, vuslatın hasretiyle ağaçların minberlerinde besteler yapan bülbüller senin “Cemîl” ismini terennüm ederler.
Sen, süslü sûretler veren “Musavvir!” Eserlerine, hiçbiri diğerinin aynı olmayan biçimleri verensin. İlminle ölçer, iradenle seçer, kudretinle biçersin. Kâinat kitabın, yeryüzü sayfan, cümle canlılar ve cansızlar kudret kelimelerindir senin.
Yıldızların nûranî parıltıları “Nûr” isminin gölgeleridir. Dağlarda azametin, volkanlarda kibriyan, semalarda celâlin yankılanır.
Kışın “Mümît” isminin fırtınasıyla öldürür, baharda “Muhyî” isminin sabâ rüzgârıyla can verirsin.
Bahar gelini senin “Müzeyyin” isminle süslenir, tek arzusu senin güzeller güzeli isimlerinle nakışlanıp, yine senin ezelî nazarına bir an olsun görünebilmektir.
Senin ilahî huzurunla bir an şereflenen varlığa yokluk yaklaşamaz. Her eserinde gördüğüm varlık şevki, yaşama arzusu, beka meyli senden gelen “nazar” sırrıdır, “huzur” neşvesidir.
Sen teksin, birsin, eşi, benzeri, ortağı, yardımcısı olmayan “Ehad”sın. Temelde birbirine benzeyen, yardımsız, yardımcısız yapamayanlar senin “eserlerin”dir, sana işaretler ederler. Onların acizliği kudretini, fakirliği zenginliğini, fâniliği bekanı dile getirir.
Büyük küçük bütün yarattıklarının ihtiyaçlar içinde çırpınışlarına şahit oldukça, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, sayıya gelmez muhtaçların her an yardımına koşan “İnayet”ini ve “Samediyet”ini düşünürüm.
Gafletle bakanların gözünde, eserlerin sana perdedir. Sineklerin örümcek ağına takıldıkları gibi, bu “kesret” perdelerine takılıp kalarak sana ulaşamayanlardan olmak istemem.
Senin isminle nakışlanmayan sevgileri sevmem, ayrılık acısıdır. Varlıklarda “sebebi muhabbet olan hüsün ve ihsan ve kemâl” sendendir ve senindir.
Yerdeki ışıltılarına dalıp da nazenin güneşi sevmeyi unutanları... Gölgelerin aşkıyla asılları göz ardı edenleri... Ve senin adına olmayan sevgilerin şiddetini gördüğüm, başkaları için söylenen şarkıları duyduğum günden beri...
“Bana her şey seni atırlatıyor !”

http://www.antoloji.com/siir/media/20/www_antoloji_com_543520_408.JPG


ALLAH (CC)


Zât-ı Zülcelâl'in ve Zât-ı Akdes-i İlâhînin en çok bilinen, en has ve mânâ*ca en kapsamlı ismi, Allah'tır. Bütün İlâhî sıfatlan kendisinde toplayan Allah ismi, doğrudan Zât-ı Akdesi ifâde eder. Allah'ın isimleri, sıfatları, fiilleri ve mukaddes halleri Allah lafza-i Celâli ile anlatılır.
Cenab-ı Hakkın Kur'ân'da en çok geçen ve en yaygın ismi Allah'tır. Bedîüzzaman, Kur'ân'da, Allah lafza-i Celâlinin iki bin sekiz yüz altı (2806) defa geçtiğini kaydeder. Allah ismî çoğul eki kabul etmez. Cenab-ı Haktan baş*kasına isim olarak verilmez. Tarihte putlara da isim olarak verilmiş değildir. Müşrikler Allah'ın ismini tanıyorlar ve Allah'ın yerin ve göğün yaratıcısı ol*duğunu biliyorlardı. Ancak onlar putları Allah ile kendileri arasında aracı ola*rak görüyorlar ve putlara tapıyorlardı.
Kur'ân bu hususta söyle buyurur: "Onlara, 'Gökleri ve yeri yaratan, güne*şi ve ayı emri altında tutan kimdir?' diye sorarsan, hiç şüphesiz, Allah'tır!' derler. O halde niçin aldatılıyorlar?" Lafza-i Celâl olan "Allah" lafzı doğrudan Allah'ın zâtına delâlet ettiğinden ve sâir isimleri ve sıfatları da ifâde kapsamına aldığından "İsmi Âzam" sayıl*mıştır.
Ulûhiyete mahsus celâli isimleri daha çok lafza-i Celâlin ifâde ettiğini be*lirten Bedîüzzaman, bu ismin Allah'ın zatî sıfatlarına işaret ettiğini vurgular. Saîd Nursî, kâinatta hâkim olan ilâhî saltanatın ve varlık yönetiminin hiçbir şekilde ortaklığı kabul etmediğini; kâinat ağacının en sonunda yer alan ve "insan" denilen şuur sahibi meyvelerin yaratılış vazifelerinin de, bu ilâhî sal*tanata ve varlık yönetimine karşı umûmî bir şükür ve ibâdetle karşılık verme*leri olduğunu ifâde eder. Bedîüzzaman'a göre, şükür ve ibâdet yerine şirk ko*şulması ve Allah'ın mülkünün ortaklara taksim edilmesi ulûhiyetin haysiye*tine ve kutsî maksatlarına öylesine zıddır ki, Kur'ân'ın şiddetle şirki reddet*mesi ve müşrikleri Cehennem azabı ile azarlaması gayet yerindedir.
Öyle ki, Bedîüzzaman'a göre, bu kâinat kitabının bütün yazıları, fasılları, sayfaları, satırları, cümleleri, harfleri, Allah'ın varlığını ve birliğini göstermek*tedir. Yani bu kâinat bütün birimleri ve zerreleriyle, "Allah'tan başka ilâh yok*tur" demektedir. İnsanın ise kalbi ancak Allah'ı zikirle huzur bulmakta; korktuğu şeylerden emin olması, umduklarına kavuşması ve gerçek mânâda kurtuluşu da, ancak Allah'a sığınmakla mümkün olmaktadır.
Saîd Nursî Hazretlerine göre, her an "Allah" kelimesine, her vakit "Bismillâhirrahmânirrahîm" cümlesine, her saatte ise "La ilahe illallah" kelime-i tev*hidine ihtiyaç vardır. Bütün evliyanın bilhassa "La ilahe illallah" tevhidine devam etmeleri, Allah isminin bütün isimler yerine zikredilebilmesine daya*nır. Yani Esmâ-i Hüsnâ adedince tevhidler "Allah" isminde mevcuttur.

guller
01.12.2008, 08:03
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif

Hayy

Allah (c.c.), Hayy'dır. Yani diridir, hayattârdır, ezelî ve ebedî hayat sahibidir. Allah'ın hayatı zâtîdir. Zâtî olduğu için geçici değildir; zevâl ve fenâ şâibesinden uzak, noksanlık ve kusur ârızalarından temizdir.
Kur'ân'da Cenâb-ı Hak, kendi Zât-ı Muallâsını Hayy ismiyle isimlendirdiği gibi, Peygamber Efendimiz de (a.s.m.), Allah'ın Hayy olduğunu bildirmiştir.
Kur'ân'da bir âyette, "Ölümsüz, Hayy olana tevekkül et. Onu, hamd ile tespih et" buyuran Zât-ı Hayy-ı Kayyûm, bir diğer âyette, "O, Hayydır. Ondan başka İlah yoktur. Dini yalnız Ona has kılarak duâ edin" buyurmakta, bir başka âyette ise, "Yüzler, Hayy ve Kayyûm olana boyun eğmiştir. Yükü zulüm olan ise hüsrâna uğramıştır." buyurmaktadır.
"Bir hayat ki, bütün vücud, bütün envârıyla Onun gölgesidir," der Bedîüzzaman ve sorar: "Nasıl adem Ona ârız olabilir? Evet, bir hayat ki, vâcip bir vücut Onun lâzımı ve unvânıdır, elbette adem ve fenâ hiçbir cihetle Ona ârız olamaz." Bediüzzaman Saîd Nursî, bütün hayatların Allah'ın hayat sıfatının cilvesiyle meydana geldiğini, kâinatın tüm sâbit hakikatlerinin o hayata dayandığını ve Onunla ayakta durduğunu beyan eder ve hiçbir ölüm ve yokluğun ona ulaşamayacağını, hayat sıfatının cilvesinden bir tek pırıltının, ölüm ve yokluğa mâruz olan bütün eşyaya bir birlik vererek sürekli hayata mazhar kıldığını, dağılmaktan kurtardığını ve her şeyin, kendi varlığını hayat sıfatının cilvesiyle muhâfaza ettiğini kaydeder.
Haşir hakîkatinin Hayy ismiyle çok yakın alâkası bulunduğunu kaydeden Bediüzzaman'a göre, içinde bulunduğumuz hayat, âhiretin hayatına binlerce işâretle doludur. Yeryüzünde her gün binlerce hayatın ilk olarak dünyaya göz açmaları ve sonra çok geçmeden gözden kaybolmaları, yerlerine binlercesinin yeniden, hiçten ihyâ edilmesi"Allah'ın kudretine zorluk olmamakla beraber" hayatın, âhirette, aynı vücudun âzâları üzerinde ikinci defa yaratılmasından daha zordur ve Cenâb-ı Hakkın vaat ettiği uhrevî hayatı halk etmesi, dünyadaki birinci yaratılıştan daha kolaydır.
Hayy isminin Hazret-i Ali (r.a.) ile Gavs-ı Âzam Abdulkadir-i Geylânî (k.s.) hakkında İsm-i Âzam olduğunu beyan eden Bedîüzzaman'a göre, hayat kâinatın en ehemmiyetli gayesi, en büyük neticesi, en parlak nûru, en latîf mayası, gayet süzülmüş bir öz hamuru, en mükemmel meyvesi, en yüksek kemâli, en güzel cemâli ve ziyneti, en benzersiz birlik sırrı, bütün kemâlâtının kaynağı, san'at ve mâhiyetçe en hârika rûhu ve en küçük yaratığı kâinat hükmüne getiren mu'cizekâr bir hakîkatidir. Kâinatın mâhiyetleri içinde Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun varlığına ve birliğine şehâdet eden delillerin en parlağı, en kat'îsi ve en mükemmeli olan hayat; Allah'ın sıfatlarının en kapsamlı bir aynası; Rahmân, Rezzâk, Rahîm, Kerîm ve Hakîm gibi çok isimlerin cilvelerini içinde gösteren; rızık, hikmet, inâyet ve rahmet gibi çok hakîkatleri kendine tâbi eden; görmek, işitmek, hissetmek gibi bütün duyguların kaynağı ve mâdeni olan bir yaratılış hârikasıdır. Zât-ı Hayy ve Muhyî, hayat makinesi vâsıtasıyla bu karanlıklı, fânî ve süflî olan dünya âlemini latîfleştirmekte, ışıklandırmakta, bir nevî süreklilik vermekte ve bâkî bir âleme gitmeye hazırlamaktadır.
Bediüzzaman'a göre, hayatın iki yüzü de şeffaf ve kirsiz olduğundan, zahiri sebepler hayattaki Rabbânî kudret tasarruflarına perde ve aracı olamazlar. Çünkü, hayatın hem mülk, hem melekût, hem dış, hem iç yönleri kirsiz, noksansız ve kusursuzdur. Şikâyetleri ve itirazları dâvet edecek maddeler hayatın özünde bulunmaz. Yani izzet ve kudretin kutsiyetine ters düşecek bir pislik ve çirkinlik hayatta yoktur. Dolayısıyla hayat, doğrudan doğruya, perdesiz olarak Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun "ihyâ edici, hayat verici, diriltici" isminin elindedir. Hattâ yağmur da bir nevî hayat ve rahmet olduğundan, geliş vakti belirli bir kanuna tabi kılınmamıştır.

guller
01.12.2008, 08:05
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif

Ferd

Allah (c.c.), Ferd'dir. Yani tek, bir tek, yektâ, biricik, izzette ve azamette eşsiz, üstünlükte ve yücelikte misilsizdir. Şân, şeref ve ulviyette benzersiz, bütün kemâl sıfatlarda tektir. Zâtında birlik sâhibidir, soyuttur ve teklikte benzersizdir. İstiklâl ve ferdiyet sahibidir, varlığında ve sıfatlarının tecellîlerinde birlik esastır.
Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği Ferd ismiyle Cenâb-ı Hakkın Vahid-i Ehad, Ferd-i Samed, ferdiyet ve ferdâniyet sahibi olduğunu anlıyoruz.
Her şeyin her şeyle bağlı bulunduğunu beyan eden Saîd Nursî Hazretleri; bir şeyin her şeysiz yapılamayacağını, bir şeyi halk edenin her şeyi halk edenden başkası olmadığını; binâenaleyh, kâinatta tek bir şey bile olsa, yapan ve yaratan zâtın Vâhid, Ehad, Ferd ve Samed olmasının zarûrî olduğunu belirtir. Bedîüzzaman, Ferd isminin Hazret-i Ali (r.a.) hakkında İsm-i Âzam olan altı isimden birisi olduğunu kaydeder ve yedi işâretle Ferd isminin gösterdiği hakîkî tevhidi beyan eder. Bunlara kısaca işâret edelim:
Birinci İşâret: Ferd İsm-i Âzamı bir bütün olarak azâmî bir tecellî ile kâinatın her bir birimine birer tevhid imzâsı ve vahdâniyet mührü koymuştur...
İkinci İşâret: Ferd isminin vahdet cilvesi, bütün kâinatı bir birlik içine almıştır. Her şey o birliği îlân etmektedir...
Üçüncü İşâret: Ferd isminin âzamî tecellîsi ile kâinatın her bir ferdi, bir biri içinde, bir gül goncasının iç içe girmiş yaprakları gibi, hadsiz mektup sayfaları hükmündedir...
Dördüncü İşâret: Ferd isminin yüksek cilvesinin vücudu hem güneş gibi net ve açık, hem de vücub derecesinde zorunludur. Bu cilvenin zıddı ve muhâlifi olan şirk ise, sonsuz derece akıldan uzak ve imkânsızdır...
Beşinci İşâret: Hâkimiyetin en esaslı vasfı istiklâl ve infiraddır, yani tekliktir. Zayıf ve âciz insanlar bile hâkimiyet sahibi olduklarında başkalarının müdâhalesini reddetmektedirler. Bazı pâdişahların mâsum evlâtlarını ve çok sevdikleri kardeşlerini merhametsizce idamları, bu müdâhaleyi reddetme haysiyetine dayanmaktadır. İşte rubûbiyet-i mutlaka derecesindeki hâkimiyet-i İlâhiye gayet şiddetle şirki, iştirâki ve başkalarının müdâhalesini reddetmektedir. Kur'ân, "Eğer göklerde ve yerde Allah'tan başka ilahlar bulunsaydı, ikisi de harap olurdu" (Enbiyâ Sûresi: 22) âyetiyle bu sırra işâret etmektedir...
Altıncı İşâret: Cenâb-ı Hakkın ferdiyeti, beşerin bütün istek ve arzûlarının meydana gelmesi için yegâne çâredir. Beşerin çok şiddetli beka arzûsu buna misaldir....
Yedinci İşâret: Hakîkî tevhîdi bütün mertebeleriyle en mükemmel bir sûrette ders veren, ispat ve îlân eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın 'peygamberliği', elbette o tevhîdin kat'iyeti derecesinde sâbittir. Çünkü tevhîdi bütün hakîkatiyle, o ders vermektedir. Onun ulviyetini ve büyüklüğünü idrâk etmek için üç esasa dikkat etmek lâzımdır:
1. Bütün ümmetin, bütün asırlarda işledikleri hayır ve hasenâtın bir misli, "Sebep olan yapan gibidir" sırrınca Hazret-i Muhammed'in (a.s.m.) hasenât sayfasına geçmektedir...
2. İslâmiyetin kaynağı, çekirdeği, hayatı ve modeli olan Hazret-i Muhammed'in (a.s.m.) mâhiyetinin fevkalâde istidadı ve kâbiliyetleri ile, İslâmiyetin mübârek kelimelerini, kutsî zikirlerini ve yüksek ibâdetlerini en evvel, bütün mânâlarıyla hissedip yapmaktan gelen rûhî terakkisi, her velâyetin üzerindedir. Çünkü Hazret-i Muhammed (a.s.m.), Zât-ı Akdesten tâze ve turfanda olarak aldığı bütün tesbîhleri ve zikirleri önce bizzat kendisi fevkalâde istidâdıyla emmiştir.
3. Hazret-i Muhammed'in (a.s.m.) zâtını bütün beşeriyet namına, hattâ bütün kâinat hesabına Kendine muhatap alan Zât-ı Ferd-i Zülcelâl, elbette onu hadsiz yüksek ahlâka ve sınırsız feyzine mazhar kılmıştır.
İşte, Hazret-i Muhammed (a.s.m.), kâinatın mânevî bir güneşi olduğu gibi, aynı zamanda kâinat denilen Kur'ân-ı Kebîrin en büyük âyeti ve İsm-i Ferdin yüksek cilvesinin bir aynasıdır.

guller
01.12.2008, 08:07
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif

Metin
Allah (c.c.), Metîn'dir. Yani, emir ve hükümlerinde sonsuz kudret ve kuvvet sahibidir. Cenab-ı Hak, kudreti ve kuvveti azalıp çoğalmayan, zâtında ve sıfatlarında değişiklik kabul etmeyen, noksanlıklardan ve kemâlsizliklerden uzak olan, emir ve irâdesinde şiddetli ve kuvvetli bulunan, "Ol!" emri ile her şeyi ansızın olduran, emri kudreti demek olan Zât-ı Akdestir.
Ebû Hüreyre'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Metîn ismi Kur'ân'da da vârit olmuştur. Cenab-ı Hak kendi Zât-ı Muâllâsını Metîn ismiyle şöyle zikreder: "Şüphesiz Rezzâk olan, kuvvet Sâhibi ve Metîn olan Allah'tır." (Zariyat Sûresi: 58)
Allah'ın kudretine nisbeten yıldızların yaratılmalarının zerreler kadar hafif olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, zerrelerin de san'atça ve yaratılışça yıldızlardan geri kalmadığını, en büyük şeyin, en küçük şey kadar kolay, en küçük şeyin de en büyük şey kadar san'atlı yaratıldığını, hadsiz fertlerin bir tek fert kadar rahat; bir tek ferdin de hadsiz fertler kadar intizamlı halk edildiğini, ihtişamlı ve kapsamlı bir bütünün, husûsî ve az bir parça kadar kolay; husûsî bir parçanın da ihtişamlı bir bütün kadar san'atlı ve hikmetli îcat edildiğini, koca yeryüzünün bir ağaç kadar rahat; bir ağacın da koca yeryüzü kadar süslü ve nakışlı ihya edildiğini ve diriltildiğini, dağ gibi bir ağacın tırnak gibi bir çekirdek kadar rahat; tırnak kadar bir çekirdeğin de dağ gibi bir ağaç kadar hârika inşâ edildiğini kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, bir şey her yönüyle bir zâtın öz malı olsa, onun zıddı ona zarar vermez. Çünkü, bir zâtî özellikte iki zıtlık birleşmez. Bu mantıken mümkün değildir. Madem ki, "kudret" Allah'ın zâtına mahsustur. Öyleyse, Allah'ın zâtî olan kudretinde, kudretin zıddı olan zayıflık ve noksanlık bulunmaz. Çünkü, bir şeyde mertebelerin bulunması, o şeye zıddının müdâhalesiyle mümkündür. Zâtî olan kudret, zıddı olan âcizlikten etkilenmediğinden bu kudrete mertebeler de müdâhale edemez. Öyleyse, hiçbir mâni O kudreti, tecellîden alıkoyamaz. Hiçbir îcat Ona ağır gelmez. Elbette insanlığın büyük haşrini bir bahar kadar kolay; bir baharı bir ağaç kadar rahat; bir ağacı da bir çiçek kadar zahmetsiz îcat ettiği gibi, bir çiçeği bir ağaç kadar san'atlı; bir ağacı bir bahar kadar mu'cizeli; bir baharı da insanlığın büyük haşri gibi cemiyetli, karmaşık ve hârika olarak halk eder ve gözümüz önünde halk ediyor.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, Cenab-ı Hakkın vaat ve tehditleri metîn ve şiddetli olduğu gibi, gönderdiği büyük din de metîndir; ebediyete kabiliyetli olan âhiret yurdu da metîndir; hattâ dünya ve içindekiler dahî bir derece metîndir. Şu halde Kur'ân'a kulak vermeli ve Allah'ın vaatlerinden hareketle ikinci hayat olan âhiret hayatı için muhakkak hazırlık yapmalıdır. Âlemde inkâr edemeyeceğimiz göz kamaştıran düzen, herkesi kucaklayan rahmet ve herkese el uzatan nimet, haşrin muhakkak kurulacağına ve âhiretin muhakkak geleceğine en büyük şâhitler ve deliller hükmündedirler.

guller
01.12.2008, 08:08
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif

Merğub
Allah (c.c.), Merğûb'dur. Yani Cenâb-ı Allah, kullarınca aranan, hadsiz rağbet duyulan, istenilen, varılmak ve ulaşılmak istenen, çokça arzulanandır. İbâdet ve niyâzla Kendisine müteveccih olunan, şuur ve tefekkür ehlince râzı olunan, kıymet verilen kudreti, ilmi ve rızâsı takdir edilen, îmân ehlince tazarrû ve duâ ile Zâtına yönelinen ve rızâsına rağbet gösterilen Cenâb-ı Haktır.
Merğûb ismi, Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebîr'de zikri geçen esmâdandır.
Kâinatta her bir şeyin kendisine gösterilen kâmil bir hedefe doğru yöneldiğini beyan eden Bedîüzzaman, bu kemâl noktanın Cenâb-ı Hak tarafından tayin edildiğini ve bütün kemâllerin Allah'ın kemâlâtına işâret ve delâlet ettiğini kaydeder.
Bediüzzaman'a göre, bütün kâmil insanların, bütün makbul âbidlerin, bütün mürîdlerin ve bütün Allah dostlarının sâdık irâde ve rağbetleri, Merğûb olan Mâbud-u Ezelînin varlığını, terbiye ediciliğini, kemâlâtını ve birliğini gösterir.

guller
01.12.2008, 08:09
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Zâkir
Allah (c.c.), Zâkir'dir, Müzekkir'dir. Yani kullarına öğüt, zikir ve kitap gönderen, Kendi varlığından haberdar eden, sâlih kullarını Kendi yüksek katında hoşnutlukla anan ve zikredendir. Cenâb-ı Hak kullarının kendisini zikretmelerini ister, zikir yollarını kolaylaştırır ve Kendisini anan kullarından râzı olur.
Peygamberleri aracılığıyla kullarını doğru yola çağıran, kullarının ebedî âhiret hayatını hatırlamalarını ve bu hayata hazırlanmalarını isteyen ve kullarına Kendi mukaddes isim ve sıfatlarını tefekkür etmeyi ve zikretmeyi emreden Cenab-ı Hak, zikir hüviyetinde kitap göndermiştir. Kur'ân, Cenab-ı Allah'ın bir zikir ve öğüdüdür.
Zâkir ismi ve bu ismin tef'îl babından ism-i fâil şekli olan Müzekkir ismi Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Cevşenü'l-Kebir'de zikrettiği isimlerdendir. Bu yüce isimler Kur'ân'da fiil sîgası halinde ve mânâ itibariyle gelmiştir. İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"Beni zikredin; Ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin." (Bakara Sûresi: 152)
"(Resûlüm!) Bu söylenenleri biz sana âyetlerden ve hikmet dolu zikirden okuyoruz." (Âl-i İmran Sûresi: 58)
"Bunlar, îmân edenler ve gönülleri Allah'ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ı zikretmekle mutmain olur." (Ra'd Sûresi: 28)
Her bir varlığın Allah Teâlânın hak söyleyen sâdık kelimeleri ve doğru söyleyen konuşan âyetleri hükmünde bulunduğunu beyan eden Bedîüzzaman'a, (...) göre, Cenâb-ı Hak, varlığının ve birliğinin bildirilmesini, yalnız varlıkların şehâdetlerine bırakmamakta, bizzat Kendisi de, Kendisine lâyık bir ezelî kelâm ile konuşmaktadır. Her yerde ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzır olan Allah Teâlânın kelâmı elbette hadsizdir. Kelâmının mânâsı onu bildirdiği gibi, konuşması dahî Onu sıfatlarıyla bildirmektedir. Yüz binlerce peygamber, İlâhî vahye mazhar olmuşlardır. (...)
Bedîüzzaman'a göre, Cenab-ı Hak, tüm varlıklarla birden konuşur. Hiçbir suâl bir suâle, bir iş bir işe, bir hitâp bir hitaba, bir konuşma bir konuşmaya mâni olmaz ve karışmaz. Cenab-ı Hak, herkesin ihtiyacına göre, herkes ile konuşur. Bütün o konuşmalar ve ilhamlar birer birer ve beraber, ittifakla, o Şems-i Ezelînin huzuruna, zorunlu varlığına ve birliğine şehâdet etmektedirler.
Kâinat Sânîinin, mahlûkatını yüz bin diller ile konuşturduğu, konuşmalarını işittiği ve bildiği halde kendisinin konuşmamasını mümkün görmeyen Bedîüzzaman, Cenab-ı Hakkın, kâinattaki yüksek İlâhî maksatları insanoğluna vahiy yoluyla bildirmesini bu ulvî sıfata bağlar....
Bedîüzzaman'a göre, Cenâb-ı Hak şuur sahibi mahlûkatını, bizzat kudret eliyle yaratıp çeşit çeşit ziynetlerle süslediği kâinat içine seyir, tenezzüh, ibret ve tefekkür için almış, onlara o eserlerin mânâlarını ve kıymetlerini bildirmiştir. Hazret-i Muhammed (a.s.m.), bu yüksek tebliğ görevini îfâ için Cenab-ı Hakkın vahyi olan Kur'ân-ı Kerîm vasıtasıyla cinlere, insanlara, rûhânîlere ve meleklere en azamî bir sûrette rehberlik yapmış, yaratıkların güzellikleri karşısında, Kur'ân üslûbuyla "Sübhanallah! Mâşallah! Allahü Ekber!" zikirleriyle gökleri çınlatmış, kâinatı titretmiş; Allah'ın güzel yaratışını takdir ve tefekkür ile herkese bildirerek, Allah'ın bir ve büyük olduğunu zikir ve tevhid ile her tarafta îlân ederek karaları ve denizleri sarsmıştır.

guller
01.12.2008, 08:10
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif

Mülhim

Allah (c.c.), Mülhim'dir. Yani, peygamberlerine vahiy gönderir, mahlûkatı ile ilhâm yoluyla konuşur. Kullarının kalbine dilediği bilgileri akıtır, doğruları ilham eder. Cenâb-ı Allah ezelî ve ebedî kelâm sahibidir.
Mülhim ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebir'de vârit olan isimlerdendir.
Kur'ân'ın, İsm-i Âzamdan ve her ismin azamlık mertebesinden geldiğini ve bütün âlemlerin Rabbi îtibâriyle Allah kelâmı olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, ilhamların ise bir kısmının has bir îtibâr ile, cüz'î bir ünvan ile, husûsî bir ismin cüz'î tecellîsi ile, has bir rubûbiyet ile, mahsus bir saltanat ile ve hususî bir rahmet ile mahlûkatın kalplerine akıtıldığını kaydeder.
Saîd Nursî'ye göre, ilhamların husûsiyet ve külliyet cihetinde dereceleri çok çeşitlidir. En cüz'îsi ve en basiti hayvanlara gelen ilhamdır. Onlardan biraz yüksek, avâm insanların ilhamları gelmektedir. Sonra sırayla ilhamlar, avâm melâikenin ilhamları, evliyâ ilhamları ve büyük melâike ilhamları tarzında derece derece yükselmektedir. İlham sırrına binâen her bir velî kalbinin telefonuyla, "Kalbim benim Rabbimden haber veriyor" diyebilmektedir.
Bedîüzzaman'a göre, teşbihte hata olmasın; bir padişâhın ihtişamlı saltanatından çıkan fermanı, âdi bir adamla konuşmasından ne kadar yüksekse, Kur'ân da diğer ilâhî kelimelerden ve ilhamlardan o derece yüksektir. Ku'rân'dan sonra ikinci derecede diğer mukaddes kitaplar ve semâvî sahifeler gelmektedir. Bütün ilâhî kitaplar, ilhamlardan üstündürler. Enbiyaya gelen vahyin ekserisinin melek vâsıtasıyla; ilhamların ekserisinin ise vâsıtasız olmasının bir sırrı ve hikmeti budur.

guller
01.12.2008, 08:11
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif

Mülevvin
Allah (c.c.), Mülevvin'dir. Yani her şeyi farklı renklerle yaratır. Kâinata baktığımızda her şeyin bin bir türlü renkler armonisi içinde âdetâ raks ettiği gözümüzden kaçmaz. Hangi şeye dikkat etsek, varlıkların muazzam bir renk cümbüşü içinde yıkandığını görürüz. Bitkilerde yeşilin, kırmızının, pembenin, beyazın, mavinin ve siyahın her tonu hâkim olduğu gibi, hayvanlar, kuşlar, balıklar, denizler, karalar, gökler ve yıldızlar da aynı ölçüde binlerce muhtelif renklerle iç içe donanmış bulunmaktadır. Kâinatı rengârenk yaratan, Mülevvin olan Cenâb-ı Haktır.
Mülevvin ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebir'de zikrolunan isimlerdendir.
Bütün varlıkların bizzat Cenab-ı Hakkın kudretiyle halk edildiğini beyan eden Bedîüzzaman, sebeplere takılı hangi varlığa ve yaratığa bakılsa, hârika bir san'at içinde gözüktüğünü, değil âdî sebebi, belki bütün sebepler toplansa da, onun îcat edilişine karşı ancak acziyetlerini bildireceklerini kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, sebepler sadece bir perdedir. Sebeplerle bağlı görünen varlıkları yapan başkasıdır.
Meselâ, büyük bir sebep zannedilen güneşin irâde ve şuur sahibi olduğu farz edilse ve ona, "Bir sineğin vücudunu yapabilir misin?" denilse, güneş, "Hâlıkımın ihsânı ile, dükkânımda ışık ve renkler çok! Fakat, sineğin vücudunda göz, kulak, hayat gibi öyle şeyler var ki, ne benim dükkânımda bulunur, ne de benim iktidârım dâhilindedir" diyecektir.
Çünkü güneş, Allah'ın emrine musahhar bir memurdur. Allah'ın misafirhanesini aydınlatan bir mumdardan ibârettir. Bir sineğe değil, bir sineğin kanadına dahî hakîkî mâlik değildir. Yedi rengiyle birlikte güneşi ve ışığını halk eden Cenâb-ı Haktır.
Bedîüzzaman'a göre, acîp ve garîp san'atlar içinde, binler hikmetlerle rengârenk tanzim edilmiş olan yeryüzü sîmâsındaki sayısız nakışlı çizgiler Kadîr-i Zülcelâlin ve Hakîm-i Zülkemâlin zarûrî varlığına ve birliğine yüz bin dillerle şehâdet etmektedirler.

guller
01.12.2008, 08:12
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif

Karîb
Allah (c.c.), Karîb'dir. Yani mutlak yakın olandır. Allah (c.c.), her şeye her şeyden daha yakındır. Kullarının gizli açık hiçbir hali Ona gizli kalmaz. Kullarının duâlarını ve arz-ı hâcetlerini harfiyen işitir, cevap verir ve hikmeti iktizâsınca kabul eder.
Kur'ân, Cenâb-ı Hakkın kullarına yakın olduğunu şöyle beyan eder: "And olsun ki, insanı Biz yarattık. Nefsinin kendisine verdiği vesveseleri Biz biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız." (Kaf Sûresi: 16) Bir diğer âyette Karîb ismi şöyle zikredilir: "Kullarım sana Benden sorarlar. Bilsinler ki, Ben onlara karîbim (yakınım). Benden isteyenin, duâ ettiğinde duâsını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip Bana inansınlar. Umulur ki, doğru yola ererler." (Bakara Sûresi: 186)
Allah'ın Karîb olduğunu bildiren Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), yüksek sesle duâ eden Müslümanlara, "Kendinize hâkim olunuz. Siz sağır ve gaip olan bir kimseye değil, işiten, gören ve çok yakın olan Allah'a duâ ediyorsunuz. O sizinle beraberdir" (Buharî, Tevhid: 9) buyurmuştur.
Bedîüzzaman, bu 'yakınlık' kavramını izah için, yine güneşten, onun ısı ve ışığının bazı özelliklerinden istifade eder:
Güneş, sınırsız, engelsiz nûru ve hadsiz yansıması vâsıtasıyla insana, kendi gözbebeğinden daha yakındır; ama insan, kayıtlarla çevrili olduğu için, güneşten gayet uzakta bulunmakta ve güneşe yaklaşmak istediğinde çok kayıtlardan sıyrılması ve çok geniş mertebeleri geçmesi gerekmektedir. Meselâ, dünya küresi kadar büyüyüp ay kadar yükseldikten sonra, doğrudan doğruya güneşin aslî mertebesine bir derece yanaşabilmesi ve güneşle perdesiz görüşebilmesi mümkün olabilmektedir.
Karîb ismine, bu örnek açısından baktığımızda, şu mantıklı sonuca ulaşmamız mümkündür: Maddeden soyut, kayıtlardan ve kütle karanlığından uzak, bütün nurlar ve bütün nûrânî şeyler Onun kudsî isimlerinin nûrlarının yoğun bir gölgesi; bütün varlık ve bütün hayattan, ruhlar âlemine ve misâl âlemine kadar, her şey yarı şeffaf bir güzellik aynası olan ve sıfatları bütün eşyayı kuşatmış bulunan Celîl-i Zü'l-Cemâl, Cemîl-i Zülkemâl, Mûcid-i Küll-i Mevcud, Şems-i Sermed, Sultan-ı Ezel ve Ebed elbette insana insandan daha yakındır, insan ise Allah'tan sonsuz derece uzaktır.
Onun büyük huzuruna perdesiz girilmek istenilse karanlık ve aydınlık, yani maddî ve mânevî, ismî ve sıfâtî yetmiş binden fazla perdeden geçmek, her ismin binler hususî ve küllî tecellî derecelerinden çıkmak, tâ yüksek olan sıfat tabakasından geçmek, tâ İsm-i Âzamına mazhar olan Arş-ı Azamına yükselmek gerekir ki, bu yükseliş, Allah'ın lütfu olmadan gerçekleşmez. Resûlullahın (a.s.m.) Mirâcı, böyle bir İlâhî cezbe ve lütuf ile vâki olmuştur.
Cenâb-ı Hakkın bize her şeyden daha yakın olduğunu, bizim ise Ona sonsuz derece uzak olduğumuzu kaydeden Bedîüzzaman, Allah'ın yakınlığını kazanmanın iki şekli bulunduğunu beyan eder: (1) 'Yakınlığa mazhar olma' sırrı, (2) 'yakınlığa ulaşma' sırrı.
1. 'Yakınlığa mazhar olma' sırrı
Peygamberlerde ve peygamberlerle görüşüp îmân eden Sahâbelerde Allah'ın yakınlığına kolaylıkla mazhar olma sırrı söz konusudur. Bu sırda, Cenâb-ı Hakkın yakınlığı, îmâna ve Hz. Peygamberle (a.s.m.) görüşmeye (sohbete) bağlı olarak, herhangi bir çaba göstermeksizin açılır. Sahabeler bu sırra mazhardırlar. Bu yol kesbî değil, vehbîdir; kazanmayla değil, Allah vergisiyledir. Bu yol, sevgi ve Allah tarafından sevilme yoludur.
Bu sırda Cenâb-ı Hak, bizzat kendisini dilediği kuluna yakın kılar; varlığını, birliğini, nûrunu ve hidâyetini hissettirir; kelâmını vahiyle bildirir. Onun için bu yol kısadır, gölgesizdir; fakat çok metin, çok emin çok yüksek ve çok hâlistir.
2. 'Yakınlığa ulaşma' sırrı
Yakınlığa ulaşmak ise, Allah'a uzaklığımız noktasından hareketle, muhtelif mertebeler kat'ederek, seyr-i süluk, seyr-i enfüsî, seyr-i âfâkî gibi sayısız seyirlerle yol alarak, Allah'a yakınlaşma çabası içinde bulunmaktır. Velâyet ayağıyla yürüyenler bu yol ile Allah'ın yakınlığına müşerref olmaktadırlar. Bu yol kesbîdir; yani bu yolda bizzat çaba göstermek sûretiyle gidilir. Bizzat çaba istediği için uzundur, gölgelidir; hârikaları, keşif ve kerâmetleri çoktur. Fakat bu yolda gidenler, kıymet noktasından, birinci sırda gidenlere yetişemez.

guller
01.12.2008, 08:14
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif

Nâzır
Allah (c.c.), Nâzır'dır. Yani kullarının her işini, her fiilini, her hâlini, her tarzda, her an, her yerde gören, gözeten, gözetleyen, işlerine bakan ve denetleyendir. O bütün kâinatı ve her şeyi bir anda görür ve gözetir. Hiçbir şey ve hiçbir kimse Onun görmesinden ve nezâretinden kaçamaz, hâriçte kalamaz. Onun mutlak nezâretini hiçbir şey engelleyemez, görüşüne hiç kimse müdâhale edemez. Bütün kâinat, en büyükten en küçüğe kadar, her an Allah'ın nezâreti ve murâkabesi altındadır.
Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Nâzır ismi, Kur'ân'da fiil biçimiyle gelmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Sonra onların ardından, amellerinize nezâret edelim (bakalım) diye sizi yeryüzünde halîfeler kıldık."
Bedîüzzaman'a göre, maddeden sonsuz derece uzak; kayıtla sınırlandırılmaktan, karanlıklardan ve noksanlıklardan yüce; bütün nûrlar ve bütün nûrâniyât Onun kutsî isimlerinin nûrlarının bir gölgesi; bütün vücut, bütün hayat, bütün ruhlar âlemi ve bütün mîsal âlemi yarı şeffaf, cemâlinin aynası; sıfatları her şeyi ihâta etmiş; isimleri bütün kâinatı kuşatmış olan Cenab-ı Allah'ın küllî irâdesi, sınırsız kudreti ve sonsuz ilmi ile sıfatlarının tasarrufundan ve fiillerinin şümûlünden hiçbir şey saklanamaz, hiçbir şey gizlenemez. Ona hiçbir iş ağır gelmez, hiçbir fert uzak olmaz, hiçbir şahsiyet külliyet kazanmadan Ona yaklaşamaz. Cenâb-ı Hak ilim ve kudretiyle her şeye nihâyetsiz yakın, hâzır ve nâzırdır. Küçük büyük hiçbir şey, kudret dâiresinden hârice çıkmaz, kibriyâsı ve büyüklüğü her şeyi ihâta etmiştir.
Cenâb-ı Hakkın, Hakîm-i Mutlak, hâzır ve nâzır olduğu için, hiçbir duâyı cevapsız bırakmadığını ve her duâyı hikmetine göre kabul buyurduğunu beyan eden Bedîüzzaman, Allah Teâlânın, yalnız ve kimsesiz varlıkların vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevâbıyla ünsiyete ve huzura çevirdiğini, fakat insanın işgüzarca tahakkümüyle değil, terbiye edici hikmeti gereği insana, duâsının hemen ardından ya istediği aynı şeyi, ya da daha evlâsını verdiğini kaydeder. Bediüzzamn Saîd Nursî'ye göre, şehâdet ve gayp âlemleri olmak üzere, bütün kâinat her an, tek bir sayfa gibi Allah'ın nazarındadır ve huzurundadır. Îmânın altı rüknü, gayp ve şehâdet olmak üzere bütün âlemleri kuşatmaktadır. Her şeyi ihâta eden sonsuz bir ilme istinat eden Kur'ân, bütün eşyayı birden gören, ezel ve ebet ortasında bütün hakikatleri bir anda müşâhede eden Allah Teâlânın kelâmıdır.

guller
01.12.2008, 08:15
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif

Muahhir

Allah (c.c.), Muahhir'dir. Yani istediğini istediği kadar geride bırakır, dilediği işi tehir eder. Dilediği kulunun işlerini ecel, nimet, ikram ve bereket açısından erteler. Bazen kulunun umut kapılarını kapatır, işlerini geciktirir. Bazen kullarının lehine azabı erteler; bazen kullarının lehine mükâfâtı erteler.
Ebû Hüreyre'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Muahhir ismi Kur'ân'da fiil sîgasıyla gelmiştir. Cenâb-ı Muahhir-i Hakîm şöyle buyurmuştur: "And olsun ki, onların azabını bir süre ertelersek, 'Onu ne alıkoydu?' derler. Bilin ki, onlara azap geldiği gün artık geri çevrilmez. Alaya aldıkları şeyler onları mahvedecektir." Bir diğer âyette ise, "Sakın zâlimlerin yaptıklarından Allah'ı habersiz sanma! Onları, gözlerin dışarıya fırlayacağı bir güne kadar ertelemektedir" buyurulmuştur.
Zalimin izzetinde, mazlumun da zilletinde kalarak bu dünyadan göçüp gittikleri nazara alındığında, amellerine bakılmadığının değil; amellerine verilecek cezâ ve mükâfâtın tehir edildiğinin anlaşılacağını vurgulayan Bedîüzzaman, mahkeme-i kübrâda İlâhî adâletin eksiksiz hükmedeceğini ve haklıyı haksızı ayıracağını beyan eder."
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, mü'minlerin gerçek mânâda taltif edilmesi küfür, tuğyan ve isyan eden edepsizlerin de te'dib edilmesi, genellikle mahkeme-i kübrâ için tehir edilmektedir. Çünkü hem kâfirin ve zâlimin büyük hatalarından ve cinâyetlerinden kaynaklanan cezâlarının tehir edilerek büyük merkez olan mahkeme-i kübrâda görülmesi, hem de mü'minin büyük mükâfâtının tehir edilerek büyük merkez olan ebediyet yurduna bırakılması Allah'ın irâdesinin ve hikmetinin gereğidir. İnsanın küfür ve isyanına rağmen dünyada bir süre yaşamasına izin verilmesi ve azabı tehir edilerek, dünyada muvaffakiyet verilmesi, Sâni-i Âlemin mu'cizeli san'atlarını gayet güzel teşhir ve tanzim etmekteki mahareti sebebiyledir.
Bedîüzzaman'a göre kezâ, âlemde görünen İlâhî tasarruflardan anlaşılıyor ki, Sâni-i Âlemin pek yüksek celâlli ve izzetli bir haysiyeti vardır. Celâl ve izzet sahibi Cenâb-ı Hak, îman, ibâdet ve itaat etmemekle berâber inkâr edenlerin edeplendirilmelerini bazen tehir eder, geri bırakır ve kendilerine mühlet verir, fakat aslâ ihmal etmez.

guller
01.12.2008, 08:16
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Tâlib
Allah (c.c.), Tâlib'dir. Yani hayır isteyen, iyilikleri seven ve sâlih davranışlardan râzı olandır. Cenâb-ı Allah hayır ve kemâlâtı talep eder. Kullarının iyilik içinde ve iyi ahlâk üzere olmalarını ister, hayırlı ve sâlih kullarından râzı olur.
Tâlib ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebir'de gelmiştir. Kur'ân'a göre Cenâb-ı Hak, kullarının canlarına ve mallarına Cennet karşılığında tâliptir.
Mahlûkâtına çok şefkati bulunan ve her yürek taşıyanı çok seven Cenâb-ı Hakkın, hayatta iken nefes aldırmayarak ve meşakkatle çalıştırdığı canlıları ölüme, ayrılığa, îdâma ve zevâle mahkûm etmesinin sonsuz lütfu, şefkati ve merhametiyle nasıl bağdaştığının hikmetini ve maslahatını değerlendiren Bedîüzzaman, bunun gereklerini 'Beş Remiz'de ele alır.3Bunlara kısaca temas edelim:
Birinci Remiz
Cenâb-ı Hak mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Mevcûdât hiçbir cihetle Cenâb-ı Hakka karşı hak dâvâ edemezler. Hakları dâimâ verdiği vücut mertebelerinin hakkını edâ etmek, yani şükretmek ve hamd etmektir. Çünkü verilen vücut mertebeleri birer vâkıadır. Birer irâde gerektirir. Fakat verilmeyenler birer ihtimâl ve imkândan ibârettirler. İhtimal ve imkânların ise vücutları zâten yoktur ve sonsuzdurlar. Meselâ madenler, "Niçin bitki olmadım?" diye şikâyet edemezler. Vücut giydikleri için hakları şükürdür. Bitkilerin, "Niçin hayvan olmadım?" demeye hakları yoktur. Vücutla beraber hayata mazhar oldukları için hakları şükürdür. İnsan ise yoklukta kalmadı, vücut nîmetini giydi; cansız kalmadı, hayatı tattı; hayvan olmadı, insâniyetle şereflendirildi; dalâlette kalmadı, kendisine İslâmiyet nîmeti gönderildi; hastalıkta bırakılmadı, sıhhat ve âfiyet ile taltif edildi. Şimdi, insanın hakkı var mı ki, bunca nîmetler üzerinde şükretmek dururken, daha yüksek nîmetler istesin ve bâtıl bir hırs göstersin?
İkinci Remiz
Cenâb-ı Hakkın tenezzüh-ü zâtîsine münâsip ve kutsiyetine lâyık bir şekilde, Rahmân ve Rahîm isimlerine ait, bütün sıfatlarını hadsiz bir biçimde tecellî ettirme isteği, varlıkları güzellikten güzelliğe çevirme talebi, kâinatı baş döndürücü bir hızla oluşumdan oluşuma mazhar kılma azmi ve her şeyi kemâlâta doğru sevk etme dileği bulunmaktadır. Bu mukaddes sıfatlar sürekli ve durmayan bir faaliyeti gerekli kılmaktadırlar. Bu faaliyet ise her şeyi sonsuz bir biçimde değişime uğratmaktadır. Bu değişim de ölümü, ayrılıkları, zevâli ve yokluğu beraberinde getirmektedir. Fakat faaliyetten gelen hareketler ve yokluğa sürüklenmeler, aslında birer zikir ve tespih konuşmalarından ibârettir.
Üçüncü Remiz
Varlıklar yokluğa gitmemekte, kudret dâiresinden ilim dâiresine geçmekte, değişim ve dönüşüm âleminden nûr, bekâ ve kalıcılık âlemine gitmektedirler. Varlıklardaki güzellikler ve olgunluklar Allah'ın isimlerine aittir. Allah'ın isimleri ise bâkî ve cilveleri dâimî olduğu için nakışları hiç durmadan yenilenmektedir. Öyleyse hakikat noktasında hiçbir şey için mevt, ölüm, adem, zeval ve firak yoktur; kemâlâta kavuşmak vardır.
Dördüncü Remiz
Cenâb-ı Allah'ın isimlerinin had ve hesaba gelmeyen tecellîleri vardır. Eşyâdaki sonsuz çeşitlilik, bu sonsuz tecellîlerden kaynaklanmaktadır. Allah'ın isimleri dâimî ve sermedî olduklarından, Cenâb-ı Hak hesabına dâimî bir sûrette tezâhür ile; bu kâinat kitabını an be an yeniden yazmayı, her bir sayfa içine binler mektûplar koymayı, her bir mektubu Cenâb-ı Hakkın yüksek görüşüne arz etmeyi ve bütün şuur sahiplerinin okuyuşuna yeniden yeniye sunmayı gerekli kılmaktadır.
Beşinci Remiz
Mâdem Cenâb-ı Hak vardır; elbette her şey vardır. Mâdem Cenâb-ı Hakka îmân vardır; her şey için bütün eşya vardır. Allah Teâlâya bağlılık içinde bir anlık yaşamak ve bir saniye vücutta kalmak, milyonlar seneler Ondan gaflet içindeki varlığa bedeldir. Nasıl ki kör, sağır, dilsiz ve akılsız adama çok şey hiç hükmündedir. Kalbinde Allah'a îman taşımayana ise, her şey yok hükmündedir, onun için her şey karanlıktır.

guller
01.12.2008, 08:18
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif

Müncî
Allah (c.c.), Müncî'dir. Yani kullarını maddî mânevî tehlikelerden korur ve kurtarır. Dünyevî-uhrevî hüsranlardan necât verir. Cenâb-ı Allah Kendisine sığınan ve necât isteyen mahlûkatını yardımsız bırakmaz.
Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet edilen Müncî ism-i şerifi1 Kur'ân'da fiil sîgasıyla mevcuttur.
Cenâb-ı Hak, Âd kavmine gelen azaptan Hz. Hûd (a.s.) ve Ona îmân edenleri kurtardığını şöyle zikreder: "Emrimiz gelince Hûd'a ve beraberindeki îmân edenlere rahmetimizle necât verdik. Onları çetin bir azaptan koruduk." Cenâb-ı Hak, Semûd kavmine de azap göndermiş, bu azaptan inananları kurtarmıştı: "Îmân edenleri ve Allah'tan korkanları kurtarmıştık (necat vermiştik)." Cenâb-ı Hak, son nefesinde, "İsrâil oğullarının îman ettiğinden başka İlâh olmadığına inandım" diyen Fir'avun'un cesedine de necât verdiğini beyan eder: "Senden sonra gelenlere bir ibret olsun diye bu gün senin cesedine necât vereceğiz."
Bu son âyeti tefsîr eden Bediüzzaman, Fir'avunların döneminde tenâsuh inancının bir eseri olarak cenâzeleri mumyalama tekniğinin ve inanışının yaygın olduğunu beyan ederek, bilhassa Fir'avunların cesetlerini mumyalattıklarını, üzerine çullanan deniz ve dalgadan dehşet alarak son nefeste îman ettiğini söyleyen Fir'avun'a da, kendi inandığı ve istediği tarzda bir necât verildiğini, yani yalnız cesedinin bozulmaktan kurtarıldığını kaydeder. Bedîüzzaman, bu cesedin asırların dalgaları ötesinde şu son asırda, boğulduğu denizin sahilinde ibret-i âlem olarak bulunacağını da ihbar eder.
Gerçek necâtın, hakîkî kurtuluş ve saadetin ve azaptan emîn olmanın ancak Allah'a ilticâ etmekle ve sığınmakla mümkün olacağını beyan eden Bedîüzzaman, inkârın getirdiği dalâletlerden doğan ıztırapların, bütün akılları ve ruhları Cenâb-ı Hakka sığınmaya ve ilticâ etmeye mecbur kıldığını, Allah'ın kudretiyle ve irâdesiyle her müşkülün hallolacağının ve Onun havl ve kuvvetiyle her kapalı kapının açılacağının belâ ve musîbet anlarında daha iyi anlaşılacağını kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, Allah'a tevekkül edene Allah kâfidir. Allah gerçekten sığınılacak tek makam sahibidir. Kâinattan küsmüş, dünya zînetinden iğrenmiş, vücudundan bıkmış ruhlara melce ve mence Allah'tır. Allah bâkîdir.

guller
01.12.2008, 08:19
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif

Mükemmil


Allah (c.c.), Mükemmil'dir. Yani her şeyi tekmil eden, kemâle erdiren ve tamamlayandır. Canlı, cansız varlıklara birer kemâl noktası tayin eden ve her bünyeyi ve fıtratı kendisi için tayin ettiği kemâl noktasına erdiren ve olgunlaştıran Cenâb-ı Haktır.
Mükemmil ismi Hazreti Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l Kebir'de zikrolunan isimlerdendir.
Bedîüzzaman, ölmüş yeryüzünün canlandığı bahar mevsiminde, haşrin üç yüz binden ziyâde numûnelerini muntazaman îcat etmenin ve yeryüzü sayfasında bir biri içinde üç yüz bin muhtelif cinsin fertlerini hatasız, sehivsiz, galatsız, noksansız, gayet ölçülü, gayet düzgün, gayet muntazam ve gayet mükemmel bir sûrette yazmanın, ancak sonsuz bir kudrete sahip Kadîri Zülkemâlin işi olduğunu beyan eder. Allah'ın sınırsız kerem ve cömertliğini gösteren, elimiz altındaki bir üzüm bağında, iki parmak kalınlığındaki bir üzüm asmasına asılmış olan salkımların yüz elli beş adet, bir salkımdaki üzüm tânelerinin ise yüz yirmi kadar olduğunu, sayarak belirlediğini ifade eder ve şöyle der: "Eğer bu asma çubuğu, ballı su musluğu olsa ve sürekli akıtsa, şu harârete karşı o rahmetin yüzer şurup tulumbacıklarını emziren salkımlara ancak yetecektir. Halbuki, bazen az bir rutûbet ancak eline geçmektedir. Öyleyse anlaşılıyor ki, bu işi yapan her şeye kâdir bir Kudretten başkası değildir. Binâenaleyh her şeye hâkim olan İlâhî san'atın mükemmelliği akılları hayrette bırakmaktadır."
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, Cenâb-ı Hak yarattığı her şey için bir kemâl noktası tayin etmiştir. O kemâl noktaya doğru o şeye bir meyil vermiştir. Bu meyil onda şiddetli bir "ihtiyaç" şeklinde tezâhür etmektedir. Bu ihtiyaç, önüne geçilmez bir iştiyak halini almakta, vazgeçilmez bir câzibeye dönüşmektedir. Neticede Cenâb-ı Hakkın tekvînî emirleri bu câzibe, bu iştiyak, bu ihtiyaç ve bu meyil çekirdeklerinin yönlendirmesiyle eşyanın mâhiyeti tarafından algılanmakta ve harfiyen uygulanmaktadır.
Bedîüzzaman'a göre, varlıkların mâhiyetlerinin mutlak kemâli, mutlak vücuttur. Husûsî kemâli ise istidatlarını kuvveden fiile çıkaran kendisine mahsus vücuttur. "Kün!" emrine tüm kâinatın itaati, bir tek zerrenin itaati kadar kolay ve mükemmeldir. Cenâb-ı Hakkın ezelî irâdesinden gelen "Kün!" emrine varlıkların eksiksiz itaat halinde oldukları, yine İlâhî irâdenin tecellîsi olan meyil, ihtiyaç, şevk, iştiyak, incizap ve câzibe kuvveleri ile anlaşılmaktadır.

guller
01.12.2008, 08:20
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Sâbık
Allah (c.c.), Sâbık'tır. Yani her şeyden öncedir, ezelîdir, başlangıcı yoktur. Evveliyet itibâriyle onu geçen hiçbir şey yoktur. O, her şeyin önündedir. Her şeye tekaddüm hâlindedir. Allah Evvel'dir, Sâbık'tır. Kadîm'dir.
Sâbık ismi, Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebir'de vârit olmuştur.
Saîd Nursî'ye göre, Cenab-ı Hakkın birlik sırrıyla öyle bir tecellîsi vardır ki, hiçbir yerde olmadığı halde, her yerde hâzır ve nâzırdır. Kulları kabûlünde nöbet ve sıra yoktur. Teveccühünde inkısam ve bölünme olmaz. Aynı anda her yerde külfetsiz, bölünmesiz her işi yapar.
Meselâ, kemerli bir kubbedeki ustalık san'atı için iki ihtimâlden söz edilebilir. Bu ustalık, ya taşlardan bilinir, ya da bir ustadan. Eğer birinci şıkkı kabûl etmeyi düşünüyorsak, hemen vazgeçme zarureti ile karşılaşırız. Çünkü, her bir taş birbirine hem hâkim, hem mahkûm durumda olduğundan, o ustalığın gereği, "hiçbir engel tanımama" özelliği, elbette o taşlarda mevcut olmayacaktır. Bu durumda ikinci şıkkı kabûl mecburiyeti doğacaktır. Bu ise bir mecburiyetten ziyade, mantığın gereğidir. Çünkü, usta o kubbenin ortaya çıkması için gereken her türlü bilgi, irade ve güce sahip olmakla birlikte, aynı zamanda işi yapma ve tamamlama noktasında, ustalığını sergileme açısından, onu kısıtlayabilecek hiçbir engel de mevcut değildir. Cenab-ı Hakkın da her şeye karşı bütün isimleriyle aynı anda müteveccih bulunduğundan aslâ şüphe edilmemelidir. Cenab-ı Hakkın hayatı dâimîdir, ezelîdir, ebedîdir. Çünkü, Onun hayatı zâtîdir. Zâtî olan zâil olmaz, geçici olmaz, başlangıcı olmaz. Allah Teâlâ Kadîmdir, Bâkîdir.
Bedîüzzaman'a göre, bahar mevsiminde, altı gün zarfında, sayısız karışık bitkilerin tohumlarından ölmüş, çürümüş, kaybolmuş olan cesetlerinin galatsız, hatasız, yanlışsız, karıştırmaksızın ve geçmiş bahardaki gibi aynen inşâ ve iâde edildikleri gözden kaçmamalıdır. Bitkiler dünyasının bu her sene baş döndürücü haşrini yapan Kudret dâimî ve sınırsız olduğundan, başlangıçta gökleri ve yeri altı günde halk etmekten aslâ âciz olmadığı gibi, bir göz işâreti kadar Kendisine hafif gelen insanlığın gelecekteki büyük haşrini yapmaktan da aslâ âciz değildir. Bahar mevsiminde yazıları silinmiş, harfleri karışmış üç yüz bin sayfayı kısa zamanda yazan kudrete, tek bir sayfadan ibâret olan insanlığın haşri elbette zor gelmez.

guller
01.12.2008, 08:21
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mukît
Allah (c.c.), Mukît'tir. Yani, mahlûkata kût ve gıda veren, rızık ve nîmet ihsân eden Cenâb-ı Haktır. Allah Teâlâ kendisine isyan etsin etmesin hiçbir kulunu, gıdasız ve rızıksız bırakmaz, hiçbir mahlûkunu açlığa ve sefalete teslim etmez. Mahlûkâtının her türlü ihtiyaçlarını karşılar, rızıklarını taahhüt eder ve verir. Beden hücrelerinin ihtiyacı olan vitaminleri ve gıdaları eksiksiz bulmak, sayısız türlü türlü nîmetlerle beslenmek ve hayatın devamını sağlamak mahlûkat için güç yetirilmez bir ihtiyaçtır. Cenâb-ı Hak mahlûkatının hayatı süresince ihtiyaç duydukları gıdayı basit topraktan ve sudan halk ederek ikram eder ve canlıların hayatta kalmalarını sağlar.
Ebû Hüreyre'nin (r.a.) Allah Resûlü'nden (a.s.m.) rivâyet ettiği Mukît ism-i şerifi, Kur'ân'da da vârit olmuştur. Cenâb-ı Hak, "Kim iyi bir işte aracılık ederse, ona onun sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir işte aracılık yaparsa ona da o kötülükten bir hisse vardır. Allah her şey üzerinde Mukît'tir" buyurur.
Hayatın devamlılığı için Cenâb-ı Hakkın envâi çeşit nimet ve rızık yarattığına dikkat çeken Bedîüzzaman, Rezzâk isminin hayatın bekâsına ve inkişâfına lâzım maddî ve mânevî gıdaları yetiştirdiğini, bedenin de fıtrî bir fermân ve taksimâtla bu gıdâların bir kısmını depo ettiğini kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, gerçekte açlıktan ölmek yoktur. Hiçbir canlı sırf açlıktan dolayı ölmemektedir. Nitekim, "Yeryüzünde yürüyen ve kendi rızkını yüklenemeyen nice canlının ve sizin rızkınızı Allah verir" âyeti ile, "Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah'a ait olmasın" âyeti bütün canlıların rızıklarının taahhüt altında bulunduğuna işâret eder. Meselâ, hücrelerin şahm ve iç yağı sûretinde depo ettikleri rızık ve gıdalar insana en kötü zamanlarında kırk günden seksen güne kadar kifâyet edebilmektedir. Ölümlerse daha kısa sürelerde vukû bulmaktadır. Öyleyse açlıktan değil, vücudu kötüye kullanmak ve âdetleri terk etmek gibi muhtelif olumsuz sebep ve hastalıklar nedeniyle ölümler vâki olmaktadır. Hayat vermek fiili içinde aynı anda iâşe ve rızıklandırma fiilleri de gözüktüğünü, iâşe ve ihyâ fiilleri içinde de aynı zamanda o zîhayatın cesedini düzenleme ve donatım fiilleri müşâhede olunduğunu kaydeden Bedîüzzaman, Mukît ismini, yemek taneciklerinin beden hücrelerinin imdâdına yetişmelerindeki benzersiz yardımlaşma düsturu örneğinde kör olmayan herkese gösterir.

guller
01.12.2008, 08:22
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Vitr

Allah (c.c.), Vitr'dir. Yani bir olan, tek olan, yegâne olan, eşi ve benzeri olmayan, dengi, nazîri, ortağı ve yardımcısı aslâ bulunmayandır. Cenâb-ı Allah hem Zâtı itibariyle birdir, hem isim ve sıfatları itibariyle tektir, eşsizdir, benzersizdir, misli ve misâli yoktur.
Vitr ismi, Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebir'de zikri geçen isimlerdendir.
Şu akıp giden mevcûdâtın vücut ve hayatlarıyla, Cenâb-ı Hakkın vacip varlığına ve ehadiyetine şehadet ettiklerini beyan eden Bedîüzzaman, zevâlleriyle ve ölümleriyle de Cenâb-ı Allah'ın ezeliyetine, sermediyetine ve ehadiyetine işâret ettiklerini kaydeder. Bedîüzzaman'a göre gece ve gündüzün, kış ve yazın, asırların ve devirlerin değişmesiyle, ölmek ve yeniden doğmak biçiminde tazelenen bütün güzel ve latîf varlıklar elbette bir, tek, yüksek, sermedî, tecellîsi dâim ve cemâl sahibi olan Cenâb-ı Hakkın vücûdunu, bekâsını ve birliğini göstermektedirler.
Bediüzzaman'a göre, kâinatta göz ile görünen hakîmâne fiiller ve basîrâne tasarruflar bir Kebîr-i Kâmilin hudutsuz sıfat ve isimleriyle, bir Hâkim-i Hakîmin nihâyetsiz ve mutlak ilim ve kudretiyle yapılmaktadır. Kâinatta îcat edilen eserlerden, Yaratıcının umûmî rubûbiyet derecesinde hâkimiyeti ve âmiriyeti; mutlak ulûhiyet derecesinde kemâli ve istiğnâsı; hiçbir kayıt altına girmeyen ve hiçbir hududu olmayan faaliyeti ve saltanatının var olduğu anlaşılmakta, kat'î bilinmekte ve görünmektedir. İşte hâkimiyet, kibriyâ, kemâl, istiğnâ, ıtlak, ihâta, nihâyetsizlik ve hadsizlik sıfatları vahdeti, yani Allah'ın birliğini gerekli ve zorunlu kılmakta, şirki esastan iptal etmektedir.
Her bir hayat sahibinin en sondaki en cüz'î halleri ve meyveleri iki cihetle vahdete ve tevhide, yani Allah'ın birliğine işâret eder:
1. Allah'ın isimlerinin cilveleri, zuhurları, bilinmeleri ve varlıkların yaratılışının neticeleri ve faydaları meyvelerinde toplandığından; her bir meyve, "Ben bütün kâinatı halk eden Zâtın malıyım, fiiliyim ve eseriyim" diye îlân etmektedir.
2. O cüz'î meyvenin kalbinin, yani çekirdek gibi özünün, Allah'ın ekser isimlerinin incecik bir aynası olması ve o kalbin ve aynanın emsallerinin bütün kâinat yüzünü âdetâ istîlâ etmişçesine her tarafta yaygın bir şekilde bulunmaları, bütün kâinatı tasarrufunda tutan bir tek Zâta işâret etmektedir. İstîlâ içindeki her bir meyvenin kalbi, "Yalnız Allah'ın eseriyim ve yalnız Allah'ın san'atıyım!" diye bağırmaktadır.
Demek, nasıl her bir meyve faydalılığı cihetiyle ağacının sahibine bakarsa, çekirdeği cihetiyle bütün o ağacın eczâ, âzâ ve mâhiyetine nazar eder; bütün emsalinde aynı bulunan yüzündeki mühür cihetiyle de o ağacın bütün meyvelerini temâşâ eder ve hep bir ağızdan, "Biz biriz! Bir elden çıkmışız! Bir tek Zâtın malıyız! Birimizi yapan, elbette umûmumuzu da o yapar!" diye îlân ederler. Çokluk âleminde birlik tecellîsi olan hayat ve hayat sahibi varlıkların en mümtazı olan insanın yüzündeki mühür, kalbindeki çekirdeklik ve mâhiyetindeki neticelik ve meyvelilik de, doğrudan doğruya bütün kâinatı tasarruf elinde tutan Cenâb-ı Hakka bakar ve birliğine şehâdet eder.

guller
01.12.2008, 08:23
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gifAllah (c.c.) Emîn'dir, Zü'l-Emân'dır, Mü'min'dir. Yani Cenâb-ı Hak emniyet, güven, doğruluk ve sıdk sahibidir, sözünde hilâfı yoktur, vaadinden dönmez; mahlûkâtına her türlü tehlikeye karşı eman, güven ve huzur verir, canlıları himâye eder, korur, sıkıntılardan kurtarır, kullarını dünya-âhiret ezâ, cefâ, elem, gam, keder, korku ve hüzünden emîn kılar. Güveni, emânete riâyeti, emniyeti, îmânı, sıdkı ve doğruluğu emreder.
Cenâb-ı Hakkın kullarını ve mahlûkatını korkulardan emîn kıldığını bildiren Zü'l-Eman ismi, bu ismin mübalâğalı şekli olan Emîn ve yine bu ismin if'âl babından ism-i fâil şekli olan Mü'min isimlerini Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Cevşenü'l-Kebîr'de zikretmiştir. Bu yüce isimler Kur'ân'da da yer almıştır.
İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"O Allah ki, kendisinden başka İlâh yoktur; Melik, Kuddûs, Selâm, Mü'min, Müheymin, Azîz, Cebbâr ve Mütekebbîr'dir."
"Îman eden ve îmânlarına zulüm karıştırmayanlar; işte onlar için emn (güven) vardır. Onlar hidâyettedirler."
"Öyleyse, kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren ve emîn kılan bu Kâbe'nin Rabbine ibâdet etsinler."
Top güllesinden yetmiş defa daha sür'atli hareket ettiği müşâhede edilen, her vakit dağılmaya ve parçalanmaya müsâit, içi zelzeleli, ihtiyar ve çok yaşlı olduğu görülen yer kürede, hadsiz fezâ içinde seyahat eden insanoğlunun vaziyetini vahşetli bir karanlık içinde gördüğünü beyan eden Bedîüzzaman, birden yerin ve göğün Hâlık'ının Kadîr, Alîm, Rabbü's-Semâvâti ve'l-Ard ve Allah isimlerinin rahmet, azamet ve rubûbiyet burçlarından göründüklerini ve âlemi nurlandırdıklarını, yeryüzünü tenezzüh, keyif ve ticâret için hazırlanmış gayet mükemmel, hoş, emniyetli ve muntazam bir seyahat gemisi haline çevirdiklerini kaydeder.
Ölümlere, yıkılışlara, çözülüşlere ve yok oluşlara, îmândan mahrum bir gözle bakıldığında, dünyanın bir mâtemhaneden farksız algılanacağını beyan eden Bedîüzzaman, kâinat sahibine îmân etmenin ise mü'mine tam bir emniyet hissi vereceğini kaydeder. Bediüzzaman'a göre, mü'min, îmânı cihetiyle her hâdisede tam bir emniyet ve huzur bulur. Meselâ, kâfirin müthiş cenâzeler hükmünde gördüğü dünyevî ıztırap ve musîbetler, mü'minin nazarında İlâhî bir tâlim ve terbiyeden ibârettir. Kâfirin yokluk ve idam zannettiği vefât ve ölümler, mü'minin dünyasında hayat vazifesini bitirenlerin bu fânî memleketten sevinçle terhis olarak bir diğer âleme gitmelerinden ibârettir.
Bedîüzzaman'a göre, zarar ve menfaat Allah'ın elindedir. Hâlık ve Rezzâk Ondan başka yoktur. Allah hem Hakîm'dir, abes iş yapmaz, hem Rahîm'dir, ihsânı ve merhameti çoktur. Mü'min, Allah'a îmân ettiğinden, her şeyde bir rahmet hazinesi kapısını bulur ve bu kapıyı duâ ile çalar. Mü'min her şeyi kendi Rabbinin emrine boyun eğmiş olarak görür. Kendisi de Rabbine her zaman ilticâ eder. Tevekkül ile Rabbine sığınır ve her musîbete karşı dayanır. Îmânı ona tam bir emniyet verir. Mü'minin tek görevi, hayatı verene ve besleyene bağlanmak ve yalvarmaktır. Allah'a tevekkül edip emniyet etmek, tam güven duymak ve huzur bulmaktır.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, kanun ve disiplin, her zaman âsâyiş, emniyet ve güven verir. Îmân kuvveti dünyanın her hâdisesinde tam emniyet, korkusuz eman ve gerçek özgüven sağlar.
Kezâ kabirde de Rahmân, Hannân, Mennân ve Deyyân olan Cenâb-ı Hakkın muhâfazası ve rahmeti esastır. Günahları bağışlayan Odur. Günahkâr kullarının tek sığınağı ve koruyucusu Odur. Mağfiret edip rahmet etmek Onun şânındandır. Onun kapısından başka rahmet ve mağfiret kapısı da yoktur.
Bedîüzzaman'a göre âcizlik, zaafiyet, ihtiyaç ve açlık musîbeti ile kıvranan hayvanlar ve yavrular âlemi cephesinden bakılsa dahî bu dünya, yine bir sıcak yuva gibi eman ve emniyet içinde, Allah'ın rahmet, şefkat ve merhametiyle çok yakından ilgilendiği gayet güzel, sevimli ve şirin bir hâneden farksız gözükecektir.

guller
01.12.2008, 08:23
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Kerîm
Allah (c.c.), Kerîm'dir, Ekrem'dir, Mükrim'dir. Yani, Cenâb-ı Hak kullarına karşı sonsuz derece cömert, şefkati hudutsuz, ihsânı hadsiz, mağfireti bol, merhameti geniş, tövbeleri kabul eden, keremine son olmayan, sınırsız ikram ve sonsuz kerem sahibidir.
Rabb-i Rahîm, kullarının gözünü ve gönlünü her vakit her türlü nimetleriyle ve rızıklarıyla doldurur. Kullarını darda bırakmaz. İsyânlarına ve günahlarına bakmaksızın kullarını ikramlara boğar. Havadan suya, topraktan ateşe, hayvanlardan bitkilere, kuşlardan balıklara, yer yüzünden gök yüzüne, güneşten yıldızlara her şeyde Allah'ın çeşit çeşit ikramı, türlü türlü ihsânı, bol bol nimeti vardır. Cenâb-ı Hak hayatı yaratmış ve hayatın ihtiyâcı olan nîmetleri cömertçe ikram etmiştir.
Kerîm ismi ile bunun ism-i tafdil şekli olan Ekrem ismi Kur'ân'da yer alır. Cevşenü'l-Kebîr'de bu isimlerin Mükrim şekli de zikredilir.
İlgili âyetleri buraya alalım:
"Ey insan! Kerîm olan Rabbine karşı seni aldatan nedir? O ki, seni yarattı, seni ölçü ve âhenk içinde düzene koydu, sana dilediği gibi şekil verdi."
"Oku! Senin Rabbin Ekrem'dir (en büyük kerem sahibidir)."
Bedîüzzaman'a göre, nihâyetsiz bir kerem, nihâyetsiz bir rahmet, sonsuz bir izzet, hadsiz bir gayret sahibi olan şu Âlemin Rabbinin, vaat ettiği şekilde kerem ve rahmetine lâyık bir mükâfat yurdu hazırladığında hiç şüphe yoktur. Zîrâ görülüyor ki, şu dünyada en âciz ve en zayıftan, en kuvvetliye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. Hattâ en iyi rızık en zayıfa ve en âcize veriliyor. Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor. Öyle ulvî bir keremle ziyâfetler ve ikramlar oluyor ki, içinde sonsuz bir Kerem Elinin işlediği açıkça görünüyor. Meselâ, bahar mevsiminde, Cennet hûrileri tarzında bütün ağaçları ipekli elbiselerle giydirip, çiçek ve meyve ziynetleriyle süslendirip, ağaçların latîf elleri olan dallarıyla çeşit çeşit en tatlı ve en hârika meyveleri bize takdim etmek, hem zehirli bir sineğin eliyle şifâlı en tatlı balı yedirmek, hem elsiz bir böceğin eliyle en güzel ve en yumuşak bir ipeği bize giydirmek, hem rahmetin büyük hazinesini küçük bir çekirdekte bizim için saklamak ne kadar cemîl bir kerem, ne kadar latîf bir rahmet eseri olduğu gayet açık bir biçimde anlaşılmaktadır. İnsanın kabul, duâ ve suâl cihetinde şu dünya hanında Ekremü'l-Ekremînin azîz bir misâfiri olduğunu beyan eden Saîd Nursî Hazretlerine göre, böyle bir misâfirin, cömert olan Rabbinin izni ve emri dâiresinde hayatını geçirmesi, ebedî hayata ve ebedî ikramlara ulaşması açısından önemlidir. Alâ-yı illiyyîne kadar yükselmenin yolu da bu itaattan geçmektedir. Gözsüz bir akrep ve ayaksız bir yılana mağlup olan insan, bir küçük kurttan ipeği kendi gücü ile giymiyor; ve bir zehirli böcekten balı kendi kuvveti ile yemiyor. Bütün bunlarda insanın zaafına ve aczine merhamet eden Rabb-i Ekremin Rahmânî ikramını görmek, hissetmek ve şükretmek insanlığın gereğidir.
Bir sofrayı, kaldırıp indirmek kolaylığında, koca memleketin baştan başa çeşit çeşit sofralarla donatılmasının, husûsan yaz mevsiminde yeryüzüne taze taze ve ayrı ayrı olarak kudret mutfağından Rahmânî sofralar serilmesinin ve her bir bahçenin bir kudret kazanı, her bir ağacın bir tablacı sûretinde tanzim edilmesinin, her şeyde cömert bir kerem elinin işlediğini gösterdiğini beyan eden Bediüzzaman Saîd Nursî, can ve yürek taşıyan bütün hayvanların diliyle top yekun bahar mevsiminin, "Yâ Kerîm! Yâ Kerîm!" diyerek Cenab-ı Hakkı tespih ettiğini kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî, Haşir Risâlesinde Kerîm ismine iki ayrı babta yer verir ve âhiretin yaratılması, haşrin îcat edilmesi, insanların yeniden ihyâ edilmesi ve mahkeme-i kübrânın kurulması gibi yüksek hakîkatlerin Kerîm isminin de bir gereği olduğunu beyan eder. Kezâ Bedîüzzaman, Kerîm isminin "Cennet haktır" hakîkatini âleme îlan ettiğini, nîmetin tamamlanması için de bu ismin âhireti ve haşri istediğini kaydeder.

guller
01.12.2008, 08:25
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mübdi'
Allah (c.c.), Mübdi'dir. Yani her şeyi hiçten var eder, her şeyi yoktan yaratır, her şeyi ilk ve orijinal olarak halk eder. Varlıkları numûnesi ve örneği olmadan, eşi ve benzeri görülmemiş derecede güzel yaratır. Cenâb-ı Allah eşyayı hiçten; maddeye, müddete, yere ve zamana ihtiyaç duymadan halk eder.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) haber verdiği Mübdi' ismi Kur'ân'da fiil sîgası halinde geçer. Hâlık Teâlâ şöyle buyurur: "Onlar görmezler mi ki, Allah yoktan nasıl yaratıyor ve sonra onu tekrar nasıl iâde ediyor? Bunlar Allah'a kolaydır." Bir diğer âyette ise Cenab-ı Hak, "Göğü, kitap dürer gibi dürdüğümüz zaman, ilk olarak nasıl yarattık ise, onu tekrar iâde edeceğiz. Söz verdiğimiz gibi. Biz muhakkak yaparız" buyurur.
Kadîr-i Zülcelâlin iki tarzda îcâdı bulunduğunu; bunlardan birinin "ihtira ve ibdâ" ile, diğerinin "inşâ ve san'at" ile olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, "ihtira ve ibda" ile Cenâb-ı Hakkın dilediği her şeye hiçten ve yoktan vücut verdiğini kaydeder. Bediüzzaman'a göre, varı yok etmek, yoğu var etmek Allah Teâlânın en kolay, en rahat, en dâimî ve en umûmî bir kanunudur. Her baharda, üç yüz bin çeşitten fazla mahlûkatın şekillerini, sıfatlarını, temel zerrelerinden başka her şeylerini ve her hallerini hiçten var eden bir kudrete karşı, "Yoğu var edemez!" diyen adam, yok olmalı!
Bedîüzzaman'a göre bütün akıl sahipleri, eşyanın, hiç şüphesiz, Ferd-i Vâhid olan Cenab-ı Hak tarafından yaratıldığını kavramalıdır. Nitekim, eserleriyle azameti anlaşılan nihâyetsiz kudret sahibi Cenâb-ı Hak, "bir kibrit çakar gibi" her şeyi hiçten îcat etmektedir. Cenâb-ı Hak ihâtalı ve nihâyetsiz ilmiyle, her şeye mânevî bir kalıp hükmünde bir miktar tayin etmekte, ilim âyinesinde yer alan sûrete ve plâna göre, her şeyin zerrelerini o ilim kalıbı içine kolayca yerleştirmekte, bütün varlıkları muntazam biçimlerde yaratmaktadır.

guller
01.12.2008, 08:25
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gifAllah (c.c.), Mürîd'dir. Yani, irâde eden, dileyen, irâdesini bütün kâinata hâkim kılan, dilediği gibi hükmeden, hükmünde muhtâr olan, irâde ve ihtiyâr sahibi olandır. Kımıldanan yapraktan sarsılan toprağa, yerin atlı karıncalarından dev cüsseli fillere ve göklerin vahşî kartallarına, yer kürenin hızlı sâkinleri cinlerden kâinatın meyvesi insanlara, hareket sahibi zerrelerden dehşetle rakseden yoğun alev fırtınaları içindeki dev yıldızlara kadar bütün kâinatta, bütün zamanlarda, bütün hareketlerde ve bütün tavırlarda Cenab-ı Hakkın meşîeti, dileği, isteği, tercîhi, emri ve irâdesi esastır ve hâkimdir.
Mürîd ismi Kur'ân'da muhtelif fiil sîgaları halinde vârittir. "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir diyenler, and oldun ki, küfre girmişlerdir. De ki, 'Allah, Meryem oğlu Mesih'i, anasını ve yeryüzünde olanların hepsini yok etmeyi irâde ederse kim Ona karşı koyabilir' Göklerin, yerin ve arasındakilerin hükümrânlığı Allah'ındır, dilediğini yaratır! Allah her şeye kadirdir" buyuran Cenab-ı Hak, bir diğer âyette, "Bir millet kendini bozmadıkça, Allah onların durumunu değiştirmez. Allah bir milletin fenâlığını irâde edince artık onun önüne geçilmez. Onlar için Allah'tan başka hâmî de bulunmaz" buyurmuş, bir başka âyette de, "De ki: 'Allah size bir kötülük dilese veya bir rahmet irâde etse, Ona karşı sizi kim koruyabilir' Allah'tan başka dost ve yardımcı da bulamazsınız!" buyurmuştur.
Bedîüzzaman'a göre, bütün mevcûdât, varlığının öncesine bakarsak, sonsuz bir ilmin târifenâmesi, sonundaki tohumuna bakarsak, Sâniin plânı ve beyannâmesi, yüzeyine bakarsak, bir Fâil-i Muhtar ve Mürîdin gayet san'atlı ve uyumlu bir san'at elbîsesi, iç yüzüne bakarsak, bir Kadîrin gayet muntazam bir makinesi hükmündedir. Bu hal ve keyfiyet îlân etmektedir ki, hiçbir şey, hiçbir zaman ve hiçbir mekân Sâni-i Zülcelâlin tasarrufunun hâricinde değildir. Her bir şey ve her bir eşya, bütün halleri ve tavırlarıyla bir Kadîr-i Mürîd tasarrufunda tedbîr edilmekte, bir Rahmân-ı Rahîmin tanzimiyle ve lütfûyla güzelleştirilmekte ve bir Hannân-ı Mennânın tezyîniyle süslendirilmektedir. Başında şuur ve yüzünde gözü bulunan insana, şu kâinat ve şu mevcûdâttaki sistem, denge, âhenk ve ölçü birtek, yektâ, Vâhid, Ehad, Kadîr, Mürîd, Alîm, Hakîm bir Zâtı vahdâniyet mertebesinde göstermektedir.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, muhît bir ilme işâret eden bütün varlıklar, aynı zamanda o muhît ilim sahibinin küllî irâdesine de delâlet etmektedirler. Nitekim her bir şeye, hususan her bir hayat sahibine pek çok karışık ihtimaller içinde muayyen bir ihtimal ile, pek çok çıkmaz yollar içinde neticeli bir yol ile, pek çok faydasız imkânlar içinde gayet muntazam bir şahsiyet verilmesi, hadsiz cihetlerle küllî bir irâdenin her şeye hâkimiyetini göstermektedir. Çünkü, varlıkları saran hadsiz ihtimaller ve çıkmaz yollarda, karışık ve monoton sel gibi ölçüsüz akan cansız unsurlardan, gayet hassas birer ölçü ile, gayet nâzik birer tartı ile, gayet ince birer intizam ile ve gayet nâzenin birer nizam ile her şeye verilen ölçülü şekiller ve muntazam şahsiyetler, her şeyin sonsuz bir irâdenin eseri olduğuna şehâdet etmektedir. Çünkü, hadsiz vaziyetler içinde bir vaziyeti seçmek, bir tahsis, bir tercih, bir kast, bir arzû ve bir irâde ile mümkündür. Elbette tahsis, bir tahsis ediciyi; tercih bir tercih ediciyi göstermektedir. Tercih edici ve tahsis edici ise 'irâde sıfatı'dır.
Bedîüzzaman'a göre, Cenab-ı Hak husûsî Rahmânî imdatlar ile musîbete düşen fertlerin feryatlarına ve husûsî Rabbânî ihsanlar ile belâlara giren şahısların yardım çağrılarına yetişmek sûretiyle Fâil-i Muhtar olduğunu, her şeyin her bir işinin Kendi meşîetine ve dileğine bağlı bulunduğunu ve bütün fıtrat kanunlarının dâimâ Kendi irâde ve ihtiyârına tâbi olduğunu göstermektedir. Yeryüzü hazinesi âhirete gitmek üzere gelen ve geçici olarak kalan insanlara İlâhî ve Rahmânî bir sofra olarak yaratılmıştır. Allah'ın gayb hazinesinde eşyanın îcâdı 'Kün!' emrine bağlıdır. Bütün eşyanın iç yüzü, santral gibi, Hakîm, Kadîr, Mürîd ve Alîm olan Allah'ın kudret elindedir.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre güneş, Ezelî İrâdenin izniyle bir gün dürülecek ve toplanacak, "Güneş dürülüp toplandığı zaman, yıldızlar döküldüğü zaman, dağlar yürüdüğü zaman" İlâhî fermanlarının ve "Gök yarıldığı zaman, yıldızlar saçıldığı zaman, denizler kaynayıp bir birine karıştığı zaman..." âyetlerinin mânâları ve sırları Kadîr-i Ezelînin izni ile tezâhür edecek; dünya denen büyük insan sekerâta başlayacak, acîp bir hırıltı ile ve müthiş bir ses ile fezâyı çınlatıp dolduracak, bağırıp inleyerek ölecek. Sonra Allah'ın emri, izni ve irâdesi ile her şey yeniden dirilecektir.

guller
01.12.2008, 08:26
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Sâni
Allah (c.c.), Sâni'dir. Yani her şeyin yapıcısı ve yaratıcısıdır. Her şey özüyle, içiyle, dışıyla, her haliyle ve her şeyiyle Cenâb-ı Allah tarafından eşsiz bir san'at, güzellik ve estetikle yaratılmıştır ve yaratılmaktadır.
Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Sâni ismi, Kur'ân'da mastar hâlinde mevcuttur. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Dağları görürsün de, yerinde donmuş gibi durur sanırsın. Oysa onlar bulutlar gibi (dünya ile birlikte) yürürler. Bu, her şeyi sağlam tutan Allah'ın sun'udur (yapısıdır, işidir)."
Bedîüzzaman'a göre, bütün mahlûkatta görünen güzel san'atlar, intizamlar, ihtimamlar, her şeyde tâkip edilen maslahatlar ve faydalar, kâinatı tasarrufu altında bulunduran Sâni-i Zülcelâlin pek büyük ve umûmî bir hikmetle iş yaptığına delâlet etmektedir. Sâni-i Âlemin gayet yüksek, celâlli ve izzetli bir haysiyeti vardır ki, bu yüksek haysiyet, ibâdetle Sânii tazim etmeyenlerin ve Ona saygı duymayanların terbiye edilmelerini ihmal etmez. Bu güzel, süslü ve aydınlık yüzlü varlıkların Sâniinin soyut, mânevî, sonsuz ve eşsiz bir güzelliği vardır. Onun gizli, ama eşsiz hüsün ve cemâlini kısa akıllarımız ile idrâk edemeyiz.
Her şeyin iç yüzünün, dış yüzünden daha latîf ve daha şeffaf olduğunu, bunun ise Sâniin o şeyden hâriçte olduğunu, ama uzakta da olmadığını gösterdiğini beyan eden Bedîüzzaman; o şeyin sâir eşya ile dengeli olarak yaratılma işinin Sâni' tarafından yapılmasının, Sâniin o şeyde dahil olmadığını gösterdiğini; bir tek masnûun zâtına bakılırsa Sâniin ilim ve hikmetinin görüneceğini, dışı ile birlikte bakılırsa Sâniin her şeyin üstünde bir görme ve işitme sıfatına sahip bulunduğunun anlaşılacağını; dolayısıyla Sâni-i Âlemin âlemde dâhil olmadığı gibi, âlemden hâriçte de olmadığını; ilmi ve kudreti ile her şeyin içinde olduğu gibi, aynı zamanda her şeyin üstünde bulunduğunu; bir şeyi gördüğü gibi, bütün eşyayı da birden gördüğünü kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre her şeyin sonu, intizam ve güzellikçe başlangıcından aşağı olmadığı gibi, dış yüzeyi de san'at ve hikmetçe iç yüzünden daha câzip değildir. Eşyanın iç yüzlerini ve sonlarını sahipsiz zannedip tesâdüflere havâle etmek büyük gaflettir. Çiçekle, çiçekten çıkan meyvede görünen san'at ve hikmet, çekirdekle çekirdekten çıkan filizde görünen san'at ve nakıştan aşağı değildir.
Îmanın bir bağlılıktan ibâret olduğunu ve insandaki İlâhî san'atların ancak îmanla anlaşıldığını beyan eden Bediüzzaman Saîd Nursî, küfrün o bağı kesip kopardığını ve bundan dolayı kâfirin gözünde san'at-ı Rabbâniyenin gizlendiğini kaydeder. Bedîüzzaman'a göre, maddenin kıymeti ile san'atın kıymeti bir değildir ve maddedeki san'at değeri her zaman maddî değerinden üstündür. Meselâ, antika bir san'at bazen milyonlarca lira kıymet aldığı halde, maddesi beş kuruşa değmeyebiliyor. Böyle bir antika eser, kaba demirciler çarşısına gidilse, demir pahasına alınıp satılırken, antikacılar çarşısına gidildiğinde milyonlarca lira değer biçilebiliyor.
İşte insan da, Cenâb-ı Hakkın böyle antika bir san'at eseridir. Cenâb-ı Hak insanı bütün isimlerinin cilvesine mazhar kılmış, nakışları ile süslemiş ve kâinata bir küçücük misal sûretinde yaratmıştır. Eğer îman nûru insanın içine girse, üstündeki bütün bu mânidâr nakışlar o ışıkla okunacaktır. Yani, "Sâni-i Zülcelalin masnûuyum ve mahlûkuyum" mânâsıyla insandaki san'at-ı Rabbâniye görünecektir. Netice olarak, îmânla Sâniine bağlanan insan, kendi üzerindeki bütün san'at eserlerini okuyacak ve gösterecektir. İnsanın kıymeti de o san'at-ı Rabbâniyeye göre ve Allah'ın Samed aynası olması itibariyle olacaktır.
Ancak küfür bu bağlılığı keserse; insanın içine küfür karanlığı girecek, bütün o mânâlı nakışlar karanlığa düşecek ve hiçbirisi okunmayacaktır. Zira, Sâni' unutulursa, Sânia müteveccih mânevî cihetler de anlaşılmayacak, âdeta baş aşağı düşecektir. Bu durumda, o mânâlı yüksek nakışların çoğu gizlenecek, geri kalan ve göz ile görünen bir kısmı da, sıradan, basit sebeplere, tabiata ve tesâdüfe verilip, nihâyet darmadağın edilecektir. Her biri parlak bir elmas iken, birer sönük şişe olacaklardır.

guller
01.12.2008, 08:27
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Münezzil
Allah (c.c.), Münezzil'dir. Yani, kullarına yol göstermeleri ve kılavuzluk yapmaları için peygamberler gönderir, vahiyler indirir. Kulları için kitaplar ve sahifeler halinde kelâmını tenzil buyurur. Melekleri yeryüzüne indirir. Kullarına rahmet, feyiz ve bereket inzal buyurur.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği Münezzil ismi, Kur'ân'da muhtelif fiil sîgaları halinde gelmiştir. Kur'ân'da bir âyette, "Biz melekleri ancak hak ile indiririz" buyuran Cenâb-ı Hak, bir diğer âyette, "Kur'ân'dan ancak mü'minlere rahmet ve şifâ indiriyoruz" buyurur. Başka bir âyette Hazret-i Îsâ'nın (a.s.) havârîlerinin, Hazret-i İsâ'dan (a.s.) şöyle istekte bulundukları bildirilmektedir: "Havâriler, 'Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?' demişlerdi."
Bedîüzzaman, "Demiri indirdik ki, onda insanlar için büyük bir kuvvet ve çok menfaatler vardır" âyetinin tefsirinde, demirin yerden çıkmasına rağmen, neden 'indirdik' ifâdesinin kullanıldığı üzerinde durur. Bedîüzzaman'a göre, bu âyette demirin zâtı nazara verilmemiş, demirdeki 'büyük nîmet' ciheti ve insanoğlunun demire olan şiddetli ihtiyacı hatırlatılmıştır. Rahmet hazinesi âlî, yukarı ve mânen yüksek mertebede bulunmaktadır. Nîmet ise her ne kadar yerden çıkıyor gibi görünse de, rahmet hazinesinden geldiğinden, yukarıdan aşağıya nâzil olmaktadır. Aşağıda olan, beşerin ihtiyaç mertebesidir. Elbette nimetlendirme fiili, beşerin ihtiyacının üstündedir.
Bediüzzaman Saîd Nursî, "Gökten size bir su indirdi, onunla türlü meyvelerden ve mahsullerden size rızık ve sâir gıdaları çıkardı" âyetinin tefsirinde de, sema cihetinden su ile beraber kar ve dolu gibi başka nimetlerin de gelmesine karşılık, yalnız suyun zikredilmiş olmasının, yağmur suyunun nizamı ince, kimyevî bileşenleri hârika, acîp bir su olduğuna ve en büyük hayatî istifâde için yaratıldığına ve indirildiğine işâret olduğunu kaydeder.
İsm-i Âzamın muhîtinden nüzul eden Allah kelâmı Kur'ân'ın, arş-ı azamın bütün kuşattığı şeyleri ilgilendirdiğini beyan eden Bedîüzzaman, Kur'ân'ın, insanların fehimlerine göre nâzil olmuş bir tenezzül-ü İlâhî olduğuna dikkat çeker.

guller
01.12.2008, 08:28
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Sahib

Allah (c.c.), bütün varlıkların ve bütün âlemlerin Sahib'idir. Yerler, gökler, tüm varlıklar, tüm kâinat Allah'ındır. Her şeyin sahibi Odur. Kullarının en yakın ve en samîmî dostu Allah Teâlâdır. İlhamı, merhameti, şefkati, yardımı, inâyeti ve muhtelif nîmetleri vasıtasıyla her an kullarının imdadındadır. İbâdet, duâ ve niyaz yoluyla da kulları her an Kendisiyle bağlantı kurarlar. Gariplerin, kimsesizlerin, yetimlerin, fakirlerin, ümitsizlerin, her sığınanın ve herkesin sâhibi Cenâb-ı Allah'tır.
Sahib ism-i şerifi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebir'de vârittir.
Bedîüzzaman'a göre, dünya bir misâfirhânedir. İnsanlar da, dünyalar da aslında birer misâfirdirler. İnsan, dünyada az duracaktır. Vazifesi ise iyi bir misâfirlikten başka bir şey değildir. İnsan, kısa bir ömürde, ebedî hayata lâzım olacak şeyleri tedârik etmekle mükelleftir. Öyleyse en ehemmiyetli ve en elzem işleri öne almalı, lüzumsuz işlerle uğraşmamalı, dünya hayatını ebedî zannetmemelidir. İnsan, hak ve hakîkate önem vermeli, âhiret ve ebediyet hususunda hassas olmalı, Sahibine ibâdette kusur etmemelidir.
Bediüzzaman Saîd Nursî, bu kâinatın Sânii ve Müdebbirinin ve bu memleketin Sultânı ve Mürebbîsinin ve bu sarayın Sahibi ve Bânisinin bir, tek, Vâhid ve Ehad olduğunu, misli, nazîri, vezîri, dengi, benzeri, yardımcısı, şerîki, zıddı, aczi ve kusuru aslâ bulunmadığını belirtir. Bedîüzzaman'a göre, intizam tam bir birlikle olur, tek bir düzenleyici ister, hâkimiyette münâkaşaya sebep olan şirki ve ortaklığı aslâ kaldırmaz. Şu halde, bu misafirhanenin Sânii ve Sahibi birdir, hem gayet Kerîm bir misâfirperverdir ki, güneş, ay, bulutlar, yağmur, toprak gibi yüksek ve büyük memurlarını zîhayat yolcularına hizmetkâr edip istirahatleri için çalıştırmaktadır. Dünyâ ve âhiret mülkünün Mâliki ve Sahibi, dünya öldükten sonra dünyayı daha güzel bir sûrette tâmir edecek, âhiretten bir menzil olarak yeniden ihyâ edecektir.
Yalnız gıda ilminin bile, bir gıda deposu hükmündeki yeryüzünün sahibi olan Cenab-ı Hakkı ilmiyle ve kudretiyle bildirdiğini, tanıttırdığını ve sevdirdiğini beyan eden Bediüzzaman, şu kâinatın Sahip ve Mutasarrıfının elbette bilerek yaptığını ve hikmetle tasarruf ettiğini, her tarafı görerek tedvîr ve terbiye ettiğini, her şeyde görünen hikmetleri, gayeleri ve fâideleri irâde ederek kâinatı tanzim ettiğini kaydeder. Bedîüzzaman, Sâhip ve Fâtır-ı Bâkî'nin isimlerinde bütün kâinatın güzelliklerinin kaynağı bulunduğunu, dünyada güzel şeyler geçici olsa da, isimler bâkî olduğundan keder ve üzüntüye aslâ mahâl olmadığını ehemmiyetle vurgular.

guller
01.12.2008, 08:29
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mücîr
Allah (c.c.), Mücîr'dir. Yani kullarını tehlikelerden, musîbetlerden, görünür görünmez kazâlardan ve belâlardan korur. Kullarının hiçbir iyiliğini küçümsemez, her iyi ameli gerçek mânâda ücretlendirir, her iyiliğe ecîr ve sevap lütfeder. Dilediklerini Cehennem ateşinden muhafaza eder ve kurtarır. Gam, keder, hüzün ve sıkıntılara karşı necât verir. Maddî-mânevî bunalım ve üzüntülere karşı kullarını korur, imdadına yetişir ve himâye eder.
Mücîr ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebîr'de vârit olmuştur.
Her şeyin, her vakit, her ihtiyacı için Cenâb-ı Hakka müracaat ettiğini, Allah'tan yardım istediğini ve yardım bulduğunu beyan eden Bedîüzzaman, Cenâb-ı Hakkın her menzilden, her tabakadan, her âlemden, her tâifeden, her fertten, her şeyden kulları için kendini görecek ve gösterecek yollar tanzim ettiğini, varlığını ve birliğini bildirecek pencereler açtığını, her kalp içinde bir telefon bırakarak, herkesin her arzû ettiğinde Kendisine ulaşmasını kolaylaştırdığını beyan eder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, her feryat eden fert, feryadını Rahmânü'r-Rahîm olan kendi Hâlık'ına ve Rabbine husûsî bir şekilde yetiştirebilmektedir. Cenâb-ı Hak, kullarına karşı sonsuz bir kerem ve cömertlik sahibidir. Esasen günahlar bütün sebepleriyle kuldan, hayır ise bütün sebepleriyle sırf Allah'tandır. Bu durumda, bir günahı bin, bir sevabı ise bir yazmak veya hiç yazmamak adâlet olduğu halde; Cenâb-ı Hakkın bir günahı bir yazması, bir iyiliği ise bazen on, bazen yetmiş, bazen yedi yüz, bazen yedi bin yazması kulları üzerindeki fazl ve kereminin büyüklüğünü gösterir. Yani Cehenneme girmek tam amel karşılığıdır. Cennete girmekse Allah'ın fazl ve lütfundan başka bir şey değildir.

guller
01.12.2008, 08:30
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gifSeri'Allah (c.c.), Serîü'l-İkab'dır. Yani, cezâ ve ikabında sür'atlidir. Emir ve işlerinin icrâsında dilediği anda, zaman mefhumunu ortadan kaldırır ve işlerini zamansız, ansızın yapar. Dilediği anda, dilediği gibi cezâ ve mükâfât verir, her işi sür'atle sonuçlandırır, hesabı çabuk görür. Cenâb-ı Hak, olmasını istediği bir şeye sadece "Ol!" der, o iş hemen oluverir.
Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Serî' ismi "Serîü'l-İkab" terkibiyle Kur'ân'da da vârittir. Cenâb-ı Hak, "Rabbin, onları kötü azaba uğratacak kimseleri Kıyâmet Gününe kadar göndereceğini bildirmişti. Muhakkak Rabbin Serîü'l-İkab'dır. Ve muhakkak O Ğafûr ve Rahîmdir" buyurmaktadır. Bir diğer âyette Cenâb-ı Hak, "Verdikleriyle sizi imtihan etmek için sizi yeryüzünün halîfeleri kılan ve kiminizi kiminize derecelerle üstün kılan Odur. Muhakkak Rabbin Serîü'l-İkab'dır. Ve muhakkak O Ğafûr ve Rahîmdir" buyururken, diğer bir âyette, "Bir şeyin olmasını dilediği zaman Onun işi sadece ona 'Ol!' demektir. O hemen oluverir" buyurur.
Bu son âyetin tefsîrinde Bediüzzaman Saîd Nursî, bütün kâinatın Allah'ın emir ve irâdesi önünde el pençe dîvân durmuş bir biçimde, "Kün fe yekûn," yani "Ol!" emrine karşı sonsuz bir itaatle boyun eğmiş olduğunu; böyle bir Zâtın haşir ve kıyâmeti getirmesinden şüphe duymanın abes olduğunu, "Çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diye sorarak kudretine karşı aslâ tâcizle meydan okunamayacağını beyan eder.
Bedîüzzaman'a göre cezâ vermekte ve netice elde etmekte serî olan Cenâb-ı Hak, dünyada hemen bütün işlerin sonucunu mahkeme-i kübrâya tehîr ediyor. Yoksa, bakmıyor değil. Bazen dünyada da cezâ veriyor, yapılan bir davranışın karşılığını kula bildiriyor. Geçmiş asırlarda isyan ve tuğyan içindeki kavimlere gelen İlâhî cezâlar ve azaplar insanoğlunun başı boş olmadığını, bir celâl ve gayret tokadına her vakit mâruz bulunduğunu göstermektedir.
Bedîüzzaman'a göre, her şeyin dizgini elinde ve her şeyin anahtarı yanında bulunan Kadîr-i Zülcelâl, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitap sayfaları gibi kolayca çevirdiği gibi, iki menzil hükmündeki dünya ve âhiretin de, birini kapatıp diğerini kolayca açacaktır. Kur'ân, akıldan uzak görmeye ve inkâra meydan bırakmamak için, haşir ve kıyâmetin dünyevî benzerlerini ısrarla nazara vermektedir. Meselâ, "amel defterleri açıldığı zaman" âyeti haşirde herkesin bütün amellerinin bir sayfa içinde yazılı olarak neşrolunduğunu bildirmektedir.
Aklı hayran bırakan şu mesele için, bahar haşrinde neşrolunan sahifeler birer "benzer uygulama" teşkil etmektedir. Nitekim, her meyvedâr ağacın veya çiçekli her bir otun amelleri, fiilleri, vazifeleri ve Allah'ın isimlerine karşı tesbîhâtı, ubûdiyetleri ve hayatlarının tarihleri bütün çekirdeklerinde ve tohumlarında yazılmakta ve başka bir baharda dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveler sûretinde amel sahifeleri neşrolmaktadır. İşte gözümüz önündeki baharda bu işi aksatmadan ve geri bırakmadan yapan Cenâb-ı Hak, beşer haşrinde amellerin neşrolacağını da Kur'ân'da beyan buyurmaktadır.

guller
01.12.2008, 08:31
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mükevvin
Allah (c.c.), Mükevvin'dir. Yani, her şeyi var eden Cenâb-ı Hak'tır. Bütün kâinatın oluşumu ve idâresi Allah Teâlâ'nın emir, irâde ve kudretiyle vâki olmaktadır.
Mükevvin ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (asm) rivâyet ettiği1 Cevşenü'l-Kebîr'de zikrolunan isimlerdendir.
Şu kâinatın gayet muhteşem bir saray gibi donatılıp tanzim edilmiş olduğuna bakıldığında, nihâyetsiz Hakîm, Alîm ve Kadîr bir Sânî'ye işâret ettiğinin anlaşılacağını beyan eden Bedîüzzaman, kâinatın oluşumunda sebeplerin payının ancak bir perdeden ibâret olduğunu kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, varlık sahnesinden çekilen eşya ile birlikte sebeplerinin de kaybolmasına rağmen, hemen arkalarından yeni varlıkların tekrar vücuda gelişi, sebeplerin, varlıkların oluşumunda hisselerinin bulunmadığına delil teşkil eder... Kâinatta gelip geçen her eşyadan sonra, yenilerinin de aynı san'at ve nakışlarla işlenmiş olması, bu san'at ve güzelliklerin, zevâlsiz, dâimî ve bir tek Zâtın isimlerinin cilveleri, nakışları ve san'atları olduğunu göstermektedir.
Bediüzzaman'a göre, meselâ insan başı içindeki hardal tanesi küçüklüğünde bir yerde yerleştirilen ve aynı zamanda haşirdeki amel defterine bir şâhit ve bir senet mahiyetinde düzenlenen hâfıza kuvvetine büyük bir kütüphâne ve muazzam bir kitap gibi hayatın bütün hatıralarının yazıldığına bakıldığında, bunun basit beden hücrelerinin veya dimağın liflerinin ya da tesâdüf rüzgârlarının işi olmadığı; ancak Sâni-i Hakîm'in eseri ve fiili olduğu anlaşılacaktır. Gökleri mevcut haliyle yaratan ve düzenleyen Cenâb-ı Hak, beşeri sîmâsındaki husûsî ve ferdî özelliklere kadar yapmaya ve idâre etmeye muktedirdir.

guller
01.12.2008, 08:32
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mübîn
Allah (c.c.), Mübîn'dir, Mübeyyin'dir. Yani, Cenâb-ı Hak, hakkı ve hakikatı açıklayan kelâm ve beyan sahibidir; hakkı izhar eder, hakîkati açıklar, emir ve nehiylerini açıkça beyan eder, kulları ile vahiy ve ilham yoluyla konuşur ve kendi varlığından haberdar eder. Dünyanın mâhiyetini ve âhiretin geleceğini beyan eden, insana kimliğini, nereden geldiğini ve nereye gideceğini açıklayan Cenâb-ı Haktır. Bütün peygamberler Allah'ın vahiy ve beyanlarını tebliğe memur birer elçidirler. Kur'ân Allah'ın hak kelâmı ve beyanıdır. Vahiy hakikatı tümüyle Allah'ın hak beyanı ve hakikatı ifâde tarzıdır.
Kâinata bakıldığında Hâlık Teâlânın varlığı o kadar açıktır ki, gözlerin Onu görmekten âciz kalması, Allah'ın varlığının ve ortada oluşunun şiddetindendir. Binâenaleyh, varlığından şüphe duyulması mümkün değildir. Varlığı apaçık ortadadır. Bütün eserler Onun varlığına delildir. Varlığı aslâ gizli ve kapalı değildir; birliği şüphe götürmez.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği ve Kur'ân'da da yer alan Mübîn ismi Cevşenü'l-Kebîr'de kimi zaman tef'îl babından mübalâğa bildiren Mübeyyin şeklinde gelmiştir.
Âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"O gün Allah onlara işlediklerinin karşılığını hak ile verecektir. Bileceklerdir ki, O Allah Hak ve Mübîndir."
"Muhakkak yakîn sahipleri için (hakikate iyice vâkıf olmak isteyenlere) Biz, âyetlerimizi tebyîn ettik (açıkladık)."
"Eğer akıl ediyorsanız, Biz size âyetlerimizi tebyîn ettik."
Cenâb-ı Hakkın iki türlü konuşmayla kullarını kendi varlığından haberdar ettiğini ve şefkatini hissettirdiğini beyan eden Bedîüzzaman, bunlardan vahiy yolunun en yüksek mertebede bir tecellî olduğunu, vahiylerin içinde de Kur'ân'ın çok büyük bir makama sahip bulunduğunu, çünkü Kur'ân'ın İsm-i Âzamdan ve her ismin âzamlık mertebesinden geldiğini kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, Cenâb-ı Hakkın ilhâm tarzında da konuşması vardır ve Allah Teâlâ her can ve yürek sahibiyle ilham yoluyla konuşur. Bu tür konuşması Allah'ın, has bir şefkat ile, cüz'î bir unvan ile, hususî bir ismin küçük bir tecellîsi ile, has bir terbiye edicilik ile, özel bir saltanat ile, hususî bir rahmet ile tezâhür eden kelâmıdır. İlham dereceleri muhteliftir. Hayvanların ilhamlarından, insanların halk sınıflarının ilhamlarından, melâikenin halk tabakalarının ilhamlarından, evliyâ ilhamlarından, büyük melâikenin ilhamlarına kadar derece derece ilhamlar vardır.
Bu dünyayı eşsiz san'atlarıyla süsleyen ve döşeyen Cenâb-ı Hakkın, san'atını gören ve takdir eden insanla konuşmamasının düşünülemeyeceğini kaydeden Bediüzzaman, 'Madem ki yapar ve bilir, elbette konuşur. Mâdem konuşur, elbette konuşmasına yakışan, Kur'ân'dır' der. Bedîüzzaman, bir çiçeğin tanziminden lâkayt kalmayan Mâlikü'l-Mülkün, bütün mülkünü ilgilendiren bir kelâmı başkasına mal etmesinin mümkün olmadığını kaydeder.
Bedîüzzaman şöyle sorar: "Yaratıklarını yüz binler diller ile konuşturan, onların konuşmalarını işiten ve bilen bu kâinatın Sâniinin, kendisinin konuşmaması mümkün mü? Kâinattaki yüce maksatları bir ferman ile kullarına bildirmemesi ve varlıkların sırlarını anlayacağımız bir dil ile açıklamaması kabil mi? Mahlûkâtın nereden geldiklerini, niçin böyle kafile kafile arkasında buraya gelip, bir parça burada durup buradan gittiklerini ve nereye gittiklerini açıklayan Kur'ân gibi bir kitap göndermemesini hiç akıl kabul eder mi? Hükümlerini apaçık beyan etmiş olan Kur'ân'ın, o Mütekellim-i Ezelî ve o Sâni-i Sermedînin kelâmı ve fermanı olmamasına hiç imkân var mı?"

guller
01.12.2008, 08:32
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Râfi'

Allah (c.c.), Râfi'dir, Rafî'dir. Yani Cenâb-ı Hak mutlak yücedir, derecelerin en üstündedir. Azamet ve kibriyâsı hadsizdir, sınırsızdır. Yüceliğine erişilmez. Kullarının derecelerini yükselten Cenâb-ı Hak, Mü'minlere çok lütuflar ve bol sevaplar ihsan eder. Melekleri arşa çıkarır. Gökleri bir biri üstünde kurup yükseltir. Yarattıklarının ve mahlûkatının makam ve mertebelerini yüceltir. Cenneti ve ebedî âlemleri yüksek kılar. İnananlara yüksek dereceler lütfeder.
Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet edilen Râfi' ismi ve bu ismin mübalâğa şekli olan Rafî' ismi, Kur'ân'da da vârid olmuştur.
İlgili âyetleri inceleyelim:
"Rafîü'd-derecât (derecelerin en yücesinde) olan arş sahibi Allah, kavuşma günü hakkında uyarmak için, kullarından dilediğine emriyle vahyeder."
"Bu peygamberlerden bir kısmını diğerlerine üstün kıldık. Onlardan, Allah'ın kendileri ile konuştuğu ve derecelerini yükselttikleri vardır."
"Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz."
Bedîüzzaman'a göre, insanın kusurları sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacı da hadsizdir. Açlık nîmetlerin lezzetlerini anlamaya yaradığı gibi, kusur da Allah'ın kemâl derecelerini idrâk etmemizi sağlar. İnsanın fakirliği, Rahmetin zenginlik derecelerine bir ayna olduğu gibi, aczi de, Allah'ın kudret ve kibriyâsına bir ölçücük teşkil eder. İnsandaki türlü türlü ihtiyaçlar, Allah'ın türlü türlü nîmetlerine ve ihsanlarına bir merdivendir. Öyle ise insanın yaratılmasından gaye, ibâdettir. İbâdet ise, Allah'ın izzet ve yüceliğini bilen insanın, kendi kusurlarına karşı, "estağfirullah, sübhânallah" diyerek Allah'a sığınmasından ibârettir.
Aslında "derecelerin" sonradan yaratılan, hâdis olup varlığı başkasına dayanan varlıklar için söz konusu olduğunu, Cenab-ı Hakkın bütün sıfatlarının ise kendi zâtına mahsus ve zarûrî olduğundan derecelerden münezzeh, nihâyetsiz ve kayıtsız bir hadsizliğe sahip bulunduğunu beyan eden Bedîüzzaman, ancak tamamen soyut olan kavramları bir ölçüde beşer aklına yaklaştırmak maksadıyla Kur'ân'ın Allah'ın sıfatları için bazen "en üstünlük dereceleri" telâffuz ettiğini kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre varlıklar âleminde "dereceler," zıtlarının müdâhalesiyle ölçülmektedir. Meselâ sıcaklığın derecesi soğuğun müdâhalesiyle anlaşılmakta, güzelliğin derecesi çirkinliklerin girmesine göre belirlenmektedir. Oysa, meselâ Allah'ın kudreti zâtî ve zarûrî olduğundan zıddının müdâhalesi zaten mümkün olmamaktadır. Sadece beşerin anlayışına yaklaştırmak amacıyla Allah'ın kudretinin, derecelerin en yükseğinde olduğu ifâde edilmektedir. Bundan, Allah'ın kudretinin ve diğer bütün sıfatlarının, derecelerin en üstününde bulunduğu ve Allah'ın sıfatlarına nisbeten, her şeyin eşit olduğu anlaşılmalıdır.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, bütün kâinatın hakîkatleri, Allah'ın Hak isminin aydınlığından ibârettir. Cenab-ı Hakkın mukaddes mâhiyeti hem vâcibü'l-vücuddur, hem maddeden soyut haldedir, hem bütün varlıkların mâhiyetlerine muhâliftir. Allah'ın mâhiyetinin misli, misâli, mesîli, eşi, benzeri, dengi yoktur. Cenâb-ı Hakkın kudretine ve bütün sıfatlarına nisbeten bütün kâinatın idâresi ve terbiyesi bir bahar ve bir ağaç kadar kolaydır. Allah'ın kudretine nazaran haşr-i azamın, âhiret yurdunun, Cennetin ve Cehennemin îcadı, bir güz mevsiminde ölmüş ağaçların, bir baharda yeniden ihyâları kadar kolaydır.
Bedîüzzaman'a göre bütün peygamberler, Cenâb-ı Allah'ın her şeyi kuşatmış olan Arş-ı Azamın bütün işlerinden, tâ kalbin gayet gizli ve cüz'î hâtırâlarını, arzularını ve duâlarını bilmeye, işitmeye ve idâre etmeye kadar cereyan eden kemâl derecedeki rubûbiyetini ve gözümüz önünde hadsiz muhtelif eşyayı birden îcat eden, hiçbir fiil bir fiile, bir iş bir işe mâni olmadan, en büyük bir şeyi en küçük bir sinek gibi, kolayca yapan azamet derecesindeki Kudretini ilân, ihbar ve ispat etmişlerdir.

guller
01.12.2008, 08:33
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Münzir
Allah (c.c.), Münzir'dir, Nezîr'dir. Yani Cenâb-ı Hak kullarını uyarır, azabına karşı korkutur, kullarına zarar ve fayda verecek unsurları önceden bildirir. Cenâb-ı Hak her kavme peygamber göndermiş ve peygamberler aracılığıyla kötülüklere karşı insanları îkaz etmiştir. Bütün peygamberler, vahiyler ve İlâhî kitaplar şerlere, kötülüklere ve Cehennem azabına karşı birer îkazcı ve uyarıcıdırlar. Nezîr ismini Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Cevşenü'l-Kebîr'de zikretmiş, bu ismin if'âl babından ism-i fâili olan Münzir ismi de Kur'ân'da yer almıştır.
İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Muhakkak biz Münzir'iz (uyarıcıyız)"
"O göktekinin başınıza taş yağdırmayacağından emin misiniz? Benim uyarmamın nasıl olduğunu yakında bileceksiniz!"
"Benim azâbım ve uyarılarım nasılmış? Kur'ân'ı öğüt alırlar diye kolaylaştırdık! Öğüt alan yok mudur?"
"Âd da yalanladı! Benim azâbım ve uyarılarım nasılmış (görecek)!"
"Onlar Lût'un konukları olan melekleri elde etmeye çalıştılar. Bunun üzerine gözlerini kör ettik. 'Azâbımı ve uyarılarımı dinlememenin sonucunu tadın!' dedik. Sabah erkenden, önü alınmaz bir azap başlarına geldi. 'Azâbımı ve uyarılarımı dinlememenin sonucunu tadın!' dedik. Kur'ân'ı zikir olduğu için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur? And olsun ki Fir'avun kavmine de uyarıcılar geldi!"
Ebediyet için yaratılan insanın hakîkî lezzetlerinin, ancak mârifetullah, muhabetullah ve ilim gibi ebedî hakîkatler olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, Cenâb-ı Hakkın kullarına peygamberlik müessesesi vasıtasıyla ibâdeti teklif ettiğini kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Allah'ın emirlerini tebliğe memur olduğu gibi, mü'minlere vaat buyurulan Allah'ın rızâsı, lütfu, kurbiyeti, yakınlığı ve ebedî saadeti gibi müjdeleri de tebliğe memurdur. Allah Resûlü (a.s.m.) aynı zamanda insanları kötülüklere karşı uyarmaya, inzâra, tahvife ve Allah'ın azabından korkutmaya da memurdur.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, celâlî ve cemâlî isimlerin irşât âlemindeki tasarrufu çerçevesinde, teşvik ve sakındırma ile irşât; müjdeleme, uyarma ve korkutma ile de tebliğ yapılmış olur. Bu isimler vicdana tecellî edince ise Allah'tan ümit etme ve korku duyma meydana gelir. Bediüzzaman devamla şöyle der: "İrşadın iktizâsındandır ki, havf ile recâ arasındaki muvâzene devamla muhafaza edilsin, recâ ile doğru yollara sülûk edilsin, havf ile de eğri yollara gidilmesin; ne Allah'ın rahmetinden me'yûs, ne de azâbından emîn olunsun.

guller
01.12.2008, 08:34
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Müczil
Allah (c.c.), Müczil'dir. Yani kullarına atiyye ve ihsânlarını bol bol verendir. Allah Teâlâ dilediği kullarına dilediği gibi ikramlarını çoğaltır. Feyiz ve bereketini artırır. Rızkını bollaştırır.
Müczil ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebir'de zikri geçen isimlerdendir.
Dünya yüzünü bu kadar güzel varlıklarla süslendirmek, ay ve güneşi lamba yapmak, yeryüzünü bir nimetler sofrası haline getirerek yiyeceklerin en güzel çeşitleriyle doldurmak, meyveli ağaçları birer kap yaparak her mevsimde bir çok defalar tazelendirmek ve yenilemek sonsuz bir cömertlik ve keremi gösterdiğini, böyle bir kerem ve cömertliğin ebedî bir ziyâfet ve saadet yurdunu istediğini ve içindeki lezzet alanların da ebedî olmasını dilediğini kaydeden Bedîüzzaman, Cenâb-ı Hakkın tükenmez serveti ve bitmez hazineleri bulunduğunu, misilsiz sermedî cemâle ve kusursuz ebedî kemâle sahip olduğunu ve kullarını, ziyâfet yurdu olan Cennette ebedî misâfir edeceğini vaat ettiğini belirtir.
Bedîüzzaman'a göre böyle bir kerem ve cömertlik sahibi, has ve sevgili kullarının yokluk ve ayrılık korkusuyla elem çekmelerini istemez. Kullarına ebedî Cenneti vermek, ebedî Cennet içinde ebedî lezzetler ihsan etmek ve bol bol ikramlarda bulunmak sonsuz bir cömertliğin ve keremin tezâhürleridir. Cennette devam ve bekânın lezzeti, Cennetteki nîmetlerin lezzetlerinden de üstündür.

guller
01.12.2008, 08:35
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mürsil

Allah (c.c.), Mürsil'dir. Yani insanlara kılavuz tayin eden, kullarının irşâdı için hidâyet rehberleri görevlendiren, resûl ve peygamber gönderen, vahiy nâzil buyuran ve kitap indirendir. Cenâb-ı Hak kullarını dalâlette bırakmaz, insanoğlunun istikâmet üzere olmasını ister. Dilediğine hidâyet nasip eder. Bazen elçi olarak meleklerini de gönderen Cenâb-ı Allah, kullarını imtihân eder, mü'minlerin kalplerine sekînet ve huzur indirir.
Cenâb-ı Hakkın Mürsil ism-i şerifi Kur'ân'da zikrolunur. Kur'ân'da şöyle buyurulur: "Ama, Biz nice nesiller var etmiştik. Üzerlerinden yıllar geçti. Sen, Medyen halkı arasında bulunup, onlara âyetlerimizi okumuyordun. Lâkin Biz Mürsil'iz. Bir diğer âyette Cenâb-ı Hak, Muhakkak Biz, Mürsil'iz" buyurmaktadır.
Haşri ispat için "risâlet" hakikatına da bir bab açan Bediüzzaman, mu'cizelere istinat eden bütün peygamberlerin, haşrin geleceği konusunda görüş birliği içinde bulunduklarını ve ümmetlerine mahşeri haber verdiklerini kaydeder. Bedîüzzaman, sinek kanadı kadar kıymeti bulunmayan çorak vehimlerin Cennet kapısını kapatmaya hadleri bulunmadığını beyan eder.
Bedîüzzaman'a göre kâinatın sahibi elbette bilerek yapıyor, hikmetle tasarruf ediyor, her tarafı görerek tedvîr ediyor, her şeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve her şeyde görünen hikmetleri, gayeleri ve fâideleri irâde ederek tanzim ediyor. Mâdem yapan bilir; elbette bilen konuşur! Mâdem konuşacak, elbette şuur ve fikir sahibi olanlarla ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Mâdem fikir sahipleriyle konuşacak, elbette fikir sahiplerinin içinde şuuru en kapsamlı olan insan nev'i ile konuşacaktır. Mâdem insan nevi ile konuşacak, elbette insanlar içinde en mükemmel insanlarla konuşacak. Mâdem en mükemmel ve istidâdı en yüksek ve ahlâkı ulvî ve insanoğluna imam olabilecek kabiliyette olanlarla konuşacak, elbette dost ve düşmanın ittifâkıyla, en yüksek istidâtta ve en yüksek ahlâkta olan Hazret-i Muhammed (a.s.m.) ile konuşacaktır, bilindiği gibi konuşmuştur. Onu resûl yapacaktır, nitekim yapmıştır. Sâir nev-i beşere rehber yapacaktır, elbette ki yapmıştır. İnsanlar arasında nübüvvet hakikatı her asırda var olagelmiş, asırlardan beri yüz binlerce zât, mu'cize göstererek peygamberlik görevini hakkıyla yapmışlardır.
Güneşin vücudunun ışıksız mümkün olmadığını kaydeden Bedîüzzaman, ulûhiyetin de tezâhürsüz olmayacağını, binâenaleyh, ulûhiyetin tezahürünün de irsâl-ı rusül ile, yani peygamber göndermekle mümkün olacağını beyan eder. Çünkü, en kâmil cemâl sahibi olan Cenâb-ı Hakkın bilinmesi, tanınması, görünmesi ve gösterilmesi ancak peygamberlerin göstermesiyle mümkün olmaktadır. San'atların ince sırlarına, bütün kemâlât ve olgunluklara da, resûllerin irşâdıyla ulaşılmaktadır. Çünkü, güzellik sahibinin güzelliğini gösterecek bir tarif edici olmadığında, güzellik sahibi gözden ve gönülden uzak olur ve hissedilmez. Tarif edici ise ancak resûllerdir. Çünkü resûller, ubûdiyetleriyle Hâlıkın hüsnüne ve güzelliğine aynadırlar. Risâletleriyle de Hâlıkı halka açıklamakta ve îlan etmektedirler.

guller
01.12.2008, 08:36
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mûsi'

Allah (c.c.), Mûsi'dir. Yani bütün sıfatlarıyla geniş olandır. İlmi, irâdesi, kudreti, merhameti, mağfireti, hayatı, kelâmı ve bütün sıfatları sonsuz vâsi' olan Cenâb-ı Allah, kâinatı sonsuz, kâmil ve kayıtsız sıfatlarıyla ihâta etmiştir. Her şey, Allah'ın sıfatlarının tasarruflarına ve tecellîlerine mutlak derecede boyun eğmiştir. Cenâb-ı Hak hem zât ve sıfatları itibariyle geniştir, hükmünün, tasarrufunun ve kudretinin hâkimiyetinden hiçbir şey hâriçte kalmaz, hem de bütün kâinatı genişleticidir.
Mûsi' ismi, Kur'ân'da bildirilen isimlerdendir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Gökyüzünü kendi ellerimizle biz kurduk. Muhakkak Biz Mûsi'yiz. (Genişiz, genişleticiyiz.)"

"(Allah) güneşi bir kandil olarak asmıştır" âyetinde güneşin kandile benzetilmesiyle, Allah'ın herşeyi çepeçevre saran rubûbiyetindeki rahmete işâret edildiğini beyan eden Bedîüzzaman, bu âyetin, Allah'ın rahmetinin vüs'at ve genişliğindeki ihsanını ihtâr ettiğini, saltanatının haşmetindeki keremini ve ikramını hissettirdiğini, bu ihsânın, ikramın ve keremin ise Allah'ın vahdaniyetini ve birliğini bildirdiğini kaydeder. Bedîüzzaman'a göre, "(Allah) gökleri ve yeri yarattı, karanlıkları ve aydınlığı var etti" âyeti, yaratıcılığın ve hallâkiyetin vüs'atine, genişliğine ve azametine delâlet eder. "Allah sizi ve yaptıklarınızı yarattı" âyeti de Cenâb-ı Hakkın tasarrufunun ve terbiye ediciliğinin genişliğini ve şümûlünü görür ve gösterir.

guller
01.12.2008, 08:37
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mürettib
Allah (c.c.), Mürettib'tir. Yani her şeyi yerli yerince yaratır, donatır, düzene koyar, tanzim ve tertip eder. Kâinattaki her şey, bizzat ve bilfiil Cenâb-ı Hakkın tertip buyurduğu muazzam bir düzen ve nizama boyun eğmektedir.
Mürettib ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebir'de vârit olmuştur.
Bütün kâinatın tertip ve düzeninde, nizam ve intizamında ve yaratılıp donatılmasında Mürettib isminin iktizâsıyla tedricîlik ve bir süreç söz konusu olduğunu ve dünyada îcat için zamana, müddete, maddeye ve süreye ihtiyaç bulunduğunu beyan eden Bedîüzzaman, doğrudan kudretin hâkim olacağı âhirette ise her şeyin zamansız îcat edileceğini ve bir emirle derhal meydana geleceğini kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, güzel şeyler kendi zâtları adına değil, tertip eden Sânileri ve Yaratıcıları hesabına benimsenmelidirler. Yani her güzel şey, "Ne güzeldir!" değil, "Ne güzel yapılmış!" tarzında sevilmelidir. Bu sevgi, binler defa daha yüksek ve daha mukaddes güzelliklere, daha güzel cemâl perdelerine kapı açacaktır. Çünkü güzel eserler, Cenâb-ı Hakkın fiillerinin güzelliğine; fiillerin güzelliği isimlerinin güzelliğine; isimlerinin güzelliği sıfatlarının güzelliğine; sıfatlarının güzelliği de, Cenâb-ı Hakkın Kendi Zât-ı Akdesinin emsâlsiz güzelliğine karşı kalbe yol açmaktadır. İşte muhabbet bu sûrette olursa hem eşsiz ve hadsiz bir lezzet vermekte, hem ibâdet hükmünde olmakta, hem de tefekkür niteliği taşımaktadır

guller
01.12.2008, 08:37
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Sâlim

Allah (c.c.), Sâlim'dir. Yani noksansızdır, ayıp ve kusurlardan sâlimdir, münezzehtir. Sınırsız kemâldedir. Eksikliklerden berîdir. Sonradan yaratılmışlara benzemez. Bütün sıfatlarıyla eşsiz ve benzersizdir. Cenâb-ı Hak tüm canlılara hayatta oldukları her an esenlik, selâmet ve huzur verir.
Sâlim ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (asm) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebir'de vârittir.
Cenâb-ı Hakkın mâhiyetinin mümkinâtın mâhiyeti cinsinden olmadığını beyan eden Bedîüzzaman, Sâni-i Kadîr'in mekândan münezzeh olduğunu, bölünme ve ayrışma kabul etmediğini ve her şeye karşı bütün isimleriyle ilgili bulunduğunu kaydeder. Cenâb-ı Hak Vahid-i Ehaddir, Ferd-i Sameddir, Kadîr-i Mutlaktır, Alîm-i Mutlaktır, Rahîm-i Mutlaktır, Kerîm-i Mutlaktır.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, dârü's-selâm olan Cennet bütünüyle, Allah'ın isimlerinin dünyaya nazaran daha yoğun tecellî ettiği yerdir.
Allah Teâlâ maddeden uzaktır, kaydın sınırlamasından ve maddeye mahsus karanlıklardan münezzehtir; bütün nûrlar ve aydınlıklar, Onun isimlerinin kutsî nûrlarının yoğun bir gölgesidirler. Cenâb-ı Hak, yer edinmeye ve mekân tutmaya muhtaç değildir. Uzaklık, yakınlık, büyüklük, küçüklük, perdeler ve engeller Onun yakınlığına, tasarrufuna ve görüşüne mâni olamaz. Maddî ve sonradan olanlar, âcizler, kayıtlılar ve sınırlıların özellikleri Zat-ı Akdese lâhik olamaz, yani Onun zatı ve vasıfları, bütün bu özelliklerin sonsuz derecede uzağındadır. Maddenin, imkânın, çokluğun, kayıt altına girmenin ve sınırlı olmanın gerekleri olan değişme, başkalaşma, yer tutma, bölünme gibi hususlar maddeden soyut, Vâcibü�l-Vücûd, Nûrü'l-Envâr, Vâhid-i Ehad, kayıtlardan münezzeh, hudutlardan berî, kusurlardan mukaddes ve noksanlı olmaktan yüce bir Zât-ı Akdese aslâ zarar veremez. Acz, Ona aslâ yakışmaz. Kusur, Onun izzetinin yüceliğine aslâ yanaşamaz.
Topraktaki tohumları, kökleri çok karışık oldukları halde, hiç şaşırmayarak, hârika bir sûrette sümbüllendirmenin, vücutlarını ayrı ayrı düzenlemenin, ağaçlara giren karışık maddeleri yaprak, çiçek ve meyvelere ayırmanın, beden hücrelerine karışık bir sûrette giren gıda maddelerini eksiksiz bir hikmetle ve tam bir ölçü ile bölmenin, Hakîm-i Mutlak, Alîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak olan Cenâb-ı Hakkın varlığını, kudretinin tasarrufunu ve birliğini gösterdiğini beyan eden Bediüzzaman Saîd Nursî, zerreler âlemini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getirmek ve her dakikada tam bir hikmetle ekip biçerek, "yeni kâinat mahsulâtını ondan alma" işleminin, Sâni-i Zülkemâlin zorunlu varlığını, kudretinin eksiksiz tasarrufunu, birliğini ve rubûbiyetinin büyüklüğünü göstermeye yeterli bulunduğunu kaydeder. Öyleyse selâmet ve esenlik, her şeyin Cenâb-ı Hak hesâbına tanınmasında ve Onun muhabbeti nâmına sevilmesindedir.

guller
01.12.2008, 08:39
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gifMukarrib
Allah (c.c.), Mukarrib'dir. Yani kullarının kalbine hidâyet verir ve kullarını Kendisine kalben ve rûhen yaklaştırır. Mahlûkâtı eşsiz şefkat ve merhamet tecellîleriyle birbirlerine yaklaştıran ve aralarında muhabbet tesis eden Cenâb-ı Allah'tır. Rabb-i Rahîm, mü'minlerin kalplerinin birbirlerine yakın olmalarını ister ve mü'min'leri "kardeş" ilân eder.
Mukarrib ism-i şerifi Hazret-i Ali'nin (ra) Peygamber Efendimizden (asm) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebîr'de vârit olmuştur.
Mukarrib ismi ile anlıyoruz ki, Cenâb-ı Hak dilediği kullarına kendi kurbiyetini ve akrebiyetini, yani yakınlığını inkişâf ettirmekte, hidâyet kapılarını açmakta, kalplerini şükre ve hamde muvaffak kılmakta, kalplerin Allah'a yakın durması için inâyetini eksik etmemekte, kulların Allah'ın her an kendilerini görüp gözetlediğini ve himâye ettiğini bilmelerini istemektedir.
Allah'ın kurbiyetini, yani yakınlığını kazanmanın iki yolu bulunduğunu beyan eden Bedîüzzaman, bunlardan birinin Cenâb-ı Hakkın akrebiyetinin ve yakınlığının bizzat Cenâb-ı Hak tarafından inkişâfı olduğunu, peygamberlerin ve peygamberlerin yoluna vâris olanların, meselâ sahabelerin bu sırra mazhar olduklarını kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre diğer yol ise kulun Cenâb-ı Haktan uzaklığı noktasında, çalışarak ve gayret sarf ederek Rabbinin kurbiyeti ile müşerref olması ve Rabbine yaklaşmasıdır. Velâyetteki seyr-i sülûk, seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkî bu sûretle cereyan etmektedir.

guller
01.12.2008, 08:39
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Muâfî
Allah (c.c.), Muâfî'dir. Yani kullarına sağlık, sıhhat, şifâ ve âfiyet veren, dertlilere devâ, hastalara âfiyet veren, mahlûkatını sağlıksız gelişmelerden koruyan ve her hayat sahibine hayatı selîm bir şekilde ihsân ve ikram eden Allah Teâlâdır.
Muâfî ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebîr'de zikri geçen esmâdandır.
Belâ ve musîbetleri def' edip âfiyet ihsân eden Muâfî'miz Cenab-ı Hakk'ın, maddî hastalıklarda sayısız şefkat ve merhametinin gizli olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, hastalar için eşsiz bir müjdeyi içeren, "Ermiş ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşerse, îmânlı bir hastanın titremesi de öyle günahları silker" (Râmûzü'l-Ehâdis, s. 234) hadîsinin tefsîr ve izahını yirmi beş devâlık Yirmi Beşinci Lem'a'da yapar. Burada hastalıklara sabreden, isyan etmeden âfiyet isteyen ve hastalığın açtığı duâ musluğundan yeterince istifâde ederek duâsını eksik etmeyen mü'minin mânen âfiyet bulacağını, zîrâ hastalıkların kişinin günahlardan arınması için kişiye özel bir âfiyet çeşmesi hükmünde bulunduğunu kaydeder.

guller
01.12.2008, 08:40
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Hamîd
Allah (c.c.), Hamîd'dir, Mahmûd'dur. Yani, hamd ve senâ, medih ve minnet Allah'a mahsustur. Bütün mevcûdâtta medih ve senâ sebebi olan bütün mükemmellikler, kemâller, olgunluklar ve iyilikler Allah'a aittir. Kendisine hamd ve senâ edilen, övgü ve minnet sadece Kendisinin hakkı olan, gerçek övgüye lâyık olan, methedilmeye ve övülmeye değer tek varlık Cenâb-ı Haktır.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Cevşenü'l-Kebîr'de bildirdiği Hamîd ve Mahmûd isimleri, Cenâb-ı Hakkın izzet ve azameti takdir edilen, büyüklüğü bilinen, güzel isimleriyle, yüce sıfatlarıyla ve san'at eserleriyle gerçek övgüyü hak eden tek varlık olduğunu ifâde eder. Bunlardan Hamîd ismi Kur'ân'da da gelmiştir. İlgili âyetleri inceleyelim:
"Onlar sözün güzelini işitecek duruma ulaştırılmışlar ve Hamîd'in yoluna eriştirilmişlerdir."
"Bu inkârcıların inananlara kızmaları; onların sadece göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin olan ve Azîz ve Hamîd olan Allah'a îmân etmelerinden dolayıdır. Allah her şey üzerinde Şehîddir (her şeyi görendir)."
"Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur."
Bedîüzzaman'a göre, Kur'ân'da dört sûrenin "Elhamdülillâh" kelimesi ile başlaması (Bunlar En'am, Kehf, Sebe' ve Fâtır sûreleridir.), 'hamd'i zorunlu kılan dört esas nimete ve hakîkate işâret hükmündedir.
Bunlar: (1) Birinci yaratılış olan dünya hayatı, (2) birinci yaratılışta devamlılık, (3) ikinci yaratılış olan öldükten sonra diriliş, (4) ikinci yaratılışta beka ve ebedî hayattır.
Bediüzzaman Saîd Nursî, böylece 'hamd'in, yaratılışın gayesini nazara verdiğini ve hikmetini düşünmeye sevk ettiğini kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, 'hamd'in en geniş mânâsı Allah'ın kemâl sıfatlarını kavramak ve göstermektir. Yani, kâinata bir özet olarak yaratılan ve bünyesine Allah'ın her bir isminin birer tecellîgâhı olan muhtelif âlemlerden birer emânet bırakılan insan, eğer maddî-mânevî âzâlarını ve duygularını Allah'ın emrettiği yerlere sarf ederek hamd vazifesini gerçekleştirirse, cevherinde emânet bırakılan o örneklerden her birisi kendi âlemine bir pencere olur. İnsan o pencereden o âleme bakar. O âleme tecellî eden sıfatla, o âlemden tezâhür eden isme bir ayna olur. Bu durumda insan ruhuyla ve cismiyle yaşadığımız âleme ve gayb âlemine bir öz ve bir hulâsa olur. Ve her iki âleme tecellî eden, insana da tecellî eder. Bu cihetle insan Allah'ın kemâl sıfatlarını hem kendi üstünde görür, hem de şuur sahiplerine gösterir.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, her bir mahlûk, her bir yaratık, her bir zerre, birer methiye kasîdesi hükmündeki nakışları ile Rablerine hamd etmektedirler. Bütün varlıklar âleminde ezelden ebede kadar, medih ve övgü kimden kime karşı yapılmış ve yapılacak olursa olsun, hepsi gerçekte Allah'a mahsustur. Çünkü medih sebebi olan nîmet, ihsan, kemâl, cemâl ve hamde konu olan ne varsa Allah'ındır, Allah'a aittir.
Cenâb-ı Hakkın varlıkları îcâd ederek kendini tanıttırmak ve sevdirmek istediğini kaydeden Bedîüzzaman, böylece varlıkların medh ü senâsını ve minnettarlıklarını Kendi üzerine çekmenin, büyük bir Rabbânî maksat olarak tecellî ettiğini beyan eder. Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, yeryüzünde her bahar mevsiminin birer erzak vagonu olarak tanzim edildiğini görüp hamd ve şükür etmeyenler, yeryüzündeki hamd ve şükür etmeye vesîle olan nimetlerin tamamını yok saymaya mecbûrdurlar.
Bedîüzzaman'a göre, şu kâinat fabrikasının çıkardığı mahsûlâtın en âlâsı hamd ve şükürdür. Çünkü kâinat tabir olunan şu büyük kitap, tefsîri olan Kur'ân-ı Azîmüşşânın beyanına göre, bütün babları ile, bütün fasılları ile, bütün sahifeleri ile, bütün satırları ile, bütün kelimeleri ile ve bütün harfleri ile, o Zât-ı Akdes'in cemâlî ve kemâlî sıfatlarını gösteren birer senâhandır, birer hamd ve şükür kelimesidir. Allah'a mütemâdiyen hamd etmektedir.

guller
01.12.2008, 08:44
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gifMu'tîAllah (c.c.), Mu'tî'dir. Yani, mahlûkatına hayat hakkını ve her istediğini verendir. Cenab-ı Hak kullarının Kendisine açılan ellerini boş çevirmez. Mahlûkâtının hal ve söz dilleriyle yaptıkları duâ, niyaz ve isteklerini kabul eder. Varlıkların ihtiyaçlarını eksiksiz yaratır ve ellerine verir. Mîde için yeryüzünü envâi türlü yiyecek ve gıdalarla donatan Cenab-ı Hak, maddî-mânevî tüm âzâların ihtiyaç duydukları nîmetleri yaratır ve ikram eder. Kullarını Cennetine alır ve her arzu ettiklerini ihsân eder.
Mu'tî ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebîr'de vârit olmuştur.
İnsanın rızkının, yerin hayatına baktığını, yerin dirilmesinin baharda vâki olduğunu, baharın ise güneşi ve ayı emri altına alan, gece ve gündüzü çeviren Zâtın elinde bulunduğunu beyan eden Bediüzzaman Saîd Nursî, bir elmayı bir adama hakîkî rızk olarak, ancak bütün yeryüzünü bütün meyvelerle dolduran Zâtın verebileceğini ve hakîki Rezzâk'ın da O olduğunu kaydeder. Bedîüzzaman'a göre, insana verilen nimetler çok geniştir. İnsan istidat ve ihtiyaç lisanıyla ne istemişse hepsi verilmiştir. Allah'ın nîmetleri saymakla bitmez. Gökler ve yerler insan için muazzam bir nimet sofrası hükmündedir. O eşsiz sofradaki nimetlerden sadece bir kısmı güneş, ay, gece ve gündüzdür. Cenab-ı Hakkın şu küçük insanın vücudunu sayısız duygularla, sınırsız cevherler ve cihâzlar ile, muhtelif âzâ ve donanım ile ve çeşit çeşit latîfeler ve mâneviyât ile donattığını ve süslediğini beyan eden Bedîüzzaman, bu âletler ve duygular ile Allah'ın insana verdiği nimet çeşitlerini, ihsan nevîlerini ve rahmet tabakalarını hissettirip tattırdığını ve bildirip tanıttırdığını, bin bir isimlerinin hadsiz tecellîlerini o duygular ile bildirip sevdirdiğini kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, gözü veren Cenab-ı Hak, görünen âlemde göz zevkine uygun güzellikleri de yaratıp gözün önüne sermiştir. Kulağı veren Allah Teâlâ, işitme âleminde latîf nağmeleri ve güzel sesleri de yaratmış ve kulağın işitme zevkine ikram etmiştir. İnsandaki her türlü cihâzât ve âletlerin, duygu ve latîfelerin her birisinin ayrı ayrı hizmeti ve ubûdiyeti, ayrı ayrı lezzeti, elemi, vazifesi ve mükâfâtı vardır. Cenab-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, insanda istihdam ettiği cihâzların her birisinin, mânevî şükürlerine karşılık, lâyık ücretlerini de inşaallah verecektir. Rızkımızı veren Rezzâk'ımızdır. Zenginlik ve servet veren Ganî olan Cenab-ı Haktır. İstemelerimize ve duâlarımıza cevap veren, atiyye veren Cenab-ı Haktır. Sayısız arzularımızı ve gayelerimizi gerçekleştiren ve yerine getiren de Cenab-ı Haktır.

guller
01.12.2008, 08:45
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Samed

Allah (c.c.), Samed'dir. Yani her şeyden müstağnîdir, her şeyden üstündür, hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şey, her şeyinde ve her halinde Cenab-ı Hakka muhtaçtır ve Ona yönelir. Cenab-ı Allah mukaddes Zâtı ve sıfatları bakımından ulviyette, yücelikte ve erişilmezlikte nihâyetsizdir. Samediyet cilvesini her şeyin sîmâsındaki izzette müşahede etmek mümkündür.
Ebû Hüreyre'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Samed ismi, Kur'ân'da zikredilen esmâ arasında yer alır. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: "De ki, 'O Allah birdir. Allah Samed'dir. O doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey Ona denk olmamıştır.'"
Cenab-ı Hakkın, Zâtının birliği ile beraber her şeyin Hâlıkı olduğunu, doğrudan doğruya her şeyin dizgininin Onun elinde, her şeyin anahtarının Onun kabzasında bulunduğunu, her şeyin çehresini ve yaptıklarını Onun tuttuğunu ve kaydettiğini beyan eden Bedîüzzaman, Allah'ın nazarında bir işin bir işe mâni olmadığını, Cenab-ı Allah'ın bütün eşyada, bütün halleriyle aynı anda tasarruf sahibi olduğunu, hâkimâne ve hakîmâne şu dâimî faaliyet perdesinin arkasında Ferd-i Samed olan Allah'ın mevcûdiyetinin güneşten daha zâhir ve daha parlak bir tarzda kalpteki îman gözüne göründüğünü kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, samediyet mührü her bir zîhayatın cephesinde açıkça okunmaktadır. Bu mühürle her bir hayat sahibi, kâinatın bir küçücük misâli ve hilkat ağacının biricik bir meyvesi hükmünde bulunmaktadır. Yani, her bir hayat sahibinin, kâinat kadar ihtiyaçlarının birden, kolaylıkla, küçücük hayat dâiresine yetiştirilmesi samediyet turrasını herkese göstermektedir. Kezâ, her bir bireyin öyle bir Rabbi var ki, ona, her şeye bedel bir teveccühü ve bütün eşyanın yerini tutar bir nazarı vardır. Bütün eşya ve bütün kudret sahipleri, Allah'ın bir teveccühünün yerini aslâ dolduramaz. Onun o Rabbi hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi, hazinesinden hiçbir şey eksilmez ve kudretine de hiçbir şey ağır gelmez. İşte bu, samediyetin tecellîsini gösteren eşsiz bir turradır, benzersiz bir mühürdür. Her bir zîhayat, hayat lisanıyla "Allahu's-Samed" âyetini okumaktadır.
Bedîüzzaman'a göre, O öyle bir Allah ki, varlığına, birliğine, tekliğine, zenginliğine, ihtiyaçsız oluşuna ve herkesin her ihtiyacını karşılayaşına Hazret-i Muhammed (a.s.m.), bir doğru şâhit ve bir konuşan delildir.
Gördüğümüz şu âlemde her şey, çok ince ve latîf ölçüler içinde, her şeyle bağlıdır. Çünkü her şey, her şeye ihtiyaç duymaktadır. Her şeyde taklit edilmez bir mühür vardır. Öyleyse bir şeyin her şeysiz yapılması mümkün değildir. Demek, bir şeyi halk eden, her şeyi de halk etmiştir. Şu halde, bir tek şeyi yapanın da, her şeyi yaratanın da Vâhid, Ehad, Ferd ve Samed olması zarûrîdir. Binâenaleyh, Sâni-i Zülcelal bütün üstünlük ve güzellik sıfatlarına sahiptir, tüm kâinat Ona muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir, yani O Samed'dir.

guller
01.12.2008, 08:45
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mufaddıl

Allah (c.c.), Mufaddıl'dır. Yani, Cenâb-ı Allah dilediği kullarına üstünlük verir, dilediği kullarına fazîlet lütfeder. Bazısını bazısından üstün kılar. Her bir mahlûkuna kendisine has üstünlükler ve imtiyazlar verir. Herkesi bir husûsî imtiyaz içinde halk eder. İnsanlardan ve cinlerden bazısını bazısına üstün yaratır. Cenâb-ı Hakkın tafdil ettiği ve fazîletli kıldığı kimseyi hiçbir güç alçaltamaz.
Mufaddıl ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebîrde zikrolunmuştur.
"Allah Âdem'e tüm isimleri öğretti" (Bakara Sûresi: 31) âyetinin tefsîrinde Bedîüzzaman, Cenâb-ı Hakkın hilâfet meselesinde Hazret-i Âdem'i (a.s.) melâikelere üstün kıldığını, bu üstünlüğün alâmeti olarak da Hazret-i Âdem'e (a.s.) ilim verdiğini beyan eder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, Hazret-i Âdem'e (a.s.), meleklerden farklı olarak ilim öğretilmesi insanoğlunun üstünlüğünü ve fazîletini gösterir. Bu, "Sen Alîm ve Hakîmsin" (Bakara Sûresi: 32) âyetiyle sabit olmuştur. Yani melekler mânen demişlerdir ki, "Sen Alîm olduğun için Âdem'e (as) ilim öğrettin; bize gâlip oldu. Hakîm olduğun için bize istidadımıza göre veriyorsun, ona da istidadına göre fazîlet ve üstünlük lütfediyorsun." (Sözler, s. 385)
Bedîüzzaman'a göre, bahar mevsiminde yaprakların, çiçeklerin ve meyvelerin muntazaman çıkması, ölçülü olarak açılması ve faydalarına göre bir birlerinden imtiyazlı ve üstünlük dereceli olarak yaratılması, yani dikkatli san'atlar, mahâretli nakışlar ve zînetler içinde, rahmet ve ihsânı gösteren hoş tatlar ve güzel kokular bakımından farklı derecelerde îcat edilmesi Mufaddıl olan Cenâb-ı Hakkın varlığını, birliğini, rahmetini ve terbiye cilvelerini göstermektedir.

guller
01.12.2008, 08:46
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mülâkkın
Allah (c.c.), Mülâkkın'dir. Yani yarattıklarına ve mahlûkata vazifelerini telkin eder, kullarına istikâmeti gösterir ve hidâyet verir. Bilhassa hayvanâtın hemen hepsi dünyaya geldikleri zaman nasıl hareket edeceklerini, rızıklarını nelerden ve nasıl elde edeceklerini, hastalıklarında nasıl şifâ bulacaklarını, hayat şartlarına nasıl ayak uyduracaklarını, sevk-i İlâhî ile, yani telkin edilmiş bilgi ile beyinlerinde hazır bulmaktadırlar. Cenâb-ı Hak tüm canlılara ihtiyaçları olan şeyleri telkin ve ilham etmektedir.
Mülakkın ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebir'de vârit olmuştur.
İnsanın ilhama ve vahye mazhar olmakla beraber fıtrî vazifesinin ilim öğrenmekle kemâle ermek olduğunu vurgulayan Bedîüzzaman, hayvanın aslî vazifesinin ise tâlim ve öğrenmekle kemâle ulaşmak olmadığını, onlara ihtiyâcı olan bilgilerin doğrudan ilhâm edildiğini, onların yalnızca istidatlarına göre amel etmekle mükellef bulunduklarını beyan eder.
Cenab-ı Hakkın vahiy ve ilham yoluyla tüm mahlûkatına tâlimâtlar ve bilgiler gönderdiğini nazara veren Saîd Nursî, âlem-i gaybın her tarafında vahiylerin hakikatının her zaman hükmettiğini, âlem-i şehâdette ise Cenab-ı Allah'ın peygamberlerini vahiyle ihâta ettiğini, Kur'ân'ın ve semâvî kitapların sırf vahiyden ibâret olduğunu, Cenab-ı Hakkın Kendine lâyık bir kelâm-ı ezelî ile konuştuğunu, böylece ilmiyle ve kudretiyle olduğu gibi kelâmıyla da her yerde hâzır ve nâzır bulunduğunu kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, vahiy gölgesiz ve sâfîdir. İlham ise gölgelidir, renkler karışır ve umûmîdir. Melâike ilhamları, insan ilhamları, hayvan ilhamları gibi muhtelif ilhamlar Allah kelâmının, denizlerin köpükleri kadar sonsuz tasarruflarındandır. "Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi" (Kehf Sûresi: 109) âyeti buna işâret etmektedir. Cenab-ı Hakkın kullarıyla ve mahlûkatıyla konuşmaları, onları sevdiğinin ve duâlarına fiilen ve kavlen cevap verdiğinin alâmetidir.

guller
01.12.2008, 08:47
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Şehîd

Allah (c.c.), Şâhid'dir, Şehîd'dir. Yani Cenâb-ı Allah her hâdiseye nazar eden, her şeyi aynı anda gören, bütün kâinatı bir anda müşâhedesi altında bulundurandır. Cenâb-ı Allah her yerde hâzır ve nâzırdır. Bütün kullarının bütün fiillerinden her an haberdardır. Her an, her şeyi görür, işitir ve bilir. Her zaman her şeye müşâhittir, şâhittir ve tanıktır. Her duâyı anında işitir ve cevap verir. Kâinatta her şey Cenâb-ı Allah'ın müşâhedesi altında ve görüş sahası içindedir. Her şeyin en iyi tanığı ve şâhidi Allah Teâlâdır. Hiçbir şey Onun görüş sahasının haricinde değildir.
Şâhid ve bunun mübalağa şekli olan Şehîd ismini Peygamber Efendimiz (a.s.m) bildirmiştir. Bunlardan Şehîd şekli Kur'ân'da da geçmiştir.
İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"Göklerin ve yerin mülkü Onundur. Allah her şey üzerinde Şehîd'dir. (Her şeyi görür.)" "Muhakkak Allah, her şeye karşı hakkıyla Şehîd'dir (Şâhid'dir)." "Allah sana bilerek indirdiğine şâhitlik eder. Melekler de şâhitlik eder. Allah Şehîd (Şâhid) olarak kâfidir."
Bediüzzaman, Cenâb-ı Hakkın bütün eşyayı birden gördüğünü ve ezel-ebed ortasında bütün hakikatleri bir anda müşâhede ettiğini kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, en yüksek hilkat neticesi, Kendi san'atını Kendisi temâşâ etmek isteyen, Kendi güzel yaratışını Kendisi müşâhede etmek dileyen, Kendi isimlerinin cilvelerinin güzelliklerini aynalarda Kendisi seyretmek isteyen Fâtır-ı Zülcelâlin yüksek nazarına görünmek ve mazhar olmaktır. Cenâb-ı Hak Şâhid ve Âlim-i Bâkîdir. Öyle ise, sevgililer dünyadan gittikleri zaman kederlenmemelidir. Çünkü onlar, yok olmuş değillerdir. Onların vücutları ve varlıkları, sonsuz müşâhede sahibi Zâtın, yani Cenab-ı Hakkın ilim ve nazar dâiresinde devam etmektedir.
Ezelin, mâzi silsilesinin bir ucu olmadığını belirten Bedîüzzaman, "ezel" tâbiriyle, Cenâb-ı Hakkın mâzi, hal ve müstakbel olmak üzere tüm zamanları birden tutuşunun, tüm zamanlara, tüm mekânlara ve tüm olaylara, her an, zaman ve mekân dışından ve yüksekten bakışının kastedildiğini kaydeder. Bedîüzzaman'a göre ezelî ilim makâmı, en yüksek görüş ufkundan bakan, ezelden ebede kadar olmuş ve olacak her şeyi birden gören, ihâta eden ve müşâhede eden bir yüksek makamdır. Cenâb-ı Hakkın bu umûmî teveccühünden ve müşâhedesinden hiçbir şey saklanamaz, hiçbir şey gizlenemez, hiçbir fert uzak kalamaz; Ona hiçbir iş ağır gelmez.
Cenâb-ı Hakkın cemî eşyayı birden gördüğünü ve ezel ve ebed ortasında bütün hakikatleri bir anda müşâhede ettiğini beyan eden Bedîüzzaman Saîd Nursî'ye göre, Cenâb-ı Allah'ın hadsiz bir ilimle sıfatlarının tecellîsinden hiçbir şey saklanamaz, fiillerinin birlik sırrı içinde tasarrufundan hiçbir şey gizlenemez, hiçbir birim uzak kalamaz. Celîl-i Zülcemâl ve Cemîl-i Zülkemâl her şeye gayet yakındır; her şey ise Ondan gayet uzaktır.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, baharın her bir günü ve her bir haftası bitkiler ve hayvanlar sınıfının birer bayramı hükmündedir. Bahar günlerinde her bir bitki ve her bir hayvan, sultanlarının kendilerine ihsan ettiği hediyeleri zevkle teşhir etmektedirler. Bunun için her bir bitki ve canlı birer resm-i geçit tarzında gelip geçerek Sultan-ı Ezelî olan Cenâb-ı Allah'ın yüksek görüşüne ve ulvî nazarına kendilerini arz etmektedirler.
Bedîüzzaman'a göre, her bir mahlûkun ve her bir canlının en büyük varlık sebebi, yaratılışının gayesi ve neticesi, Fâtır-ı Zülcelâlin nazar-ı şuhuduna görünmek ve mazhar olmaktır. Yani Cenâb-ı Hakkın san'atının kemâlâtını, isimlerinin nakışlarını, hikmetinin süslemelerini ve rahmetinin hediyelerini yine Cenâb-ı Hakkın nazarına arz etmek, Cenâb-ı Hakkın cemâl ve kemâline bir âyine olmaktır. Çünkü Fâtır-ı Zülcelâl, Kendi san'atını önce Kendisi temâşâ etmekte, Kendi güzel eserlerini önce Kendisi müşâhede etmekte ve Kendi isimlerinin cilvelerinin güzelliklerini önce Kendisi görmektedir.

guller
01.12.2008, 08:48
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Sâik

Allah (c.c.), Sâik'tir. Yani her şeyi mukadder ve muayyen hedefine sevk edendir. Cenâb-ı Hak her varlığı kendisi için tayin buyurduğu kemâl noktaya doğru yönlendirir ve yürütür. Hayvanlara kendilerini doğru biçimde yönlendirebilecek "içgüdü" (Aslında her her hayvan için cenab-ı Hakkın vazifelendirdiği bir melek vardır, ilhamla o hayvanı yönlendirir) verir. İnsanları rüşte, hidâyete ve istikâmete sevk eder.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği Sâik ismi, Kur'ân'da fiil türevleri ile gelmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Muttakîleri Rahmân'ın huzurunda, Ona gelmiş konuklar gibi topladığımız gün, mücrimleri susuz olarak Cehenneme sevk ederiz." (Meryem Sûresi: 85-86) Bir diğer âyette Cenâb-ı Hak, "Onlar görmezler mi kuru yerlere suyu sevk ettiğimizi ve onunla hayvanlarının ve kendilerinin yedikleri ekinleri çıkardığımızı?; Hiç mi görmüyorlar?" (Secde Sûresi: 27) buyurur.
Bedîüzzaman'a göre, kâinatta her şey belirli bir kemâle doğru sevk olunmaktadır. Cenab-ı Hak geniş ve sonsuz ilmiyle her şeye mânevî bir kalıp hükmünde bir ölçü tayin etmiştir. İlim aynasındaki her şeyin sûretine ve plânına göre, her bir şeyin zerreleri kolayca o ilim kalıbının içine girip yerleşmektedir. Eğer etraftan zerreleri toplamak lâzım gelse, ilim ve kudretin geniş düsturları ve kanunları çerçevesinde, kudretin sevkine bağlı olan o zerreler, itaatkâr bir ordunun erleri gibi gayet düzgün biçimde gelerek o şeyin vücudundaki yerlerini alırlar. (Lem�alar, s. 504)
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, hangi zerreye dikkat ve hikmet nazarıyla bakılırsa kendisine belirli bir hedefin tayin edilmiş olduğu ve hedefine görerek, işiterek, bilinçle ve düzgün biçimde sevk olunduğu; kör ittifakın, kanunsuz tesâdüfün, sağır tabiatın ve şuursuz sebeplerin hiçbir biçimde ona karışmadığı görülecektir. Çünkü her bir zerre, çevre binâlardan, tâ beden hücrelerine kadar hangi tavra yönelmiş ise, hangi tabakaya sefer etmiş ise, muntazaman adım atmakta, düzgünce girmekte ve yeni girdiği tavrın kendine özgü kanunları ile öyle istekle ve bilerek amel etmektedir ki, zerrelerin bu sevkıyatının ve bu gidişâtının, bir Sâik-i Hakîmin emri ile olduğu apaçık anlaşılmaktadır. İşte her bir zere böyle muntazaman, tavırdan tavıra, tabakadan tabakaya git gide maksadından ayrılmayarak, tâ lâyık olduğu makâma, meselâ, insanın göz bebeğine Allah'ın emri ile girmekte, orada oturup çalışmaktadır.
Kâinatta büyükten küçüğe her bir parçanın bu İlâhî sevkiyât kanununda dâhil olduğunu vurgulayan Bediüzzaman Saîd Nursî, Sani-i Hakimin hem her şey için o şeye münasip bir kemâl noktası ve ona layık bir feyiz mertebesi tayin ettiğini, hem de o şeye, o kemal noktasına çalışıp gitmek için bir istidat verdiğini ve ona sevk ettiğini kaydeder

guller
01.12.2008, 08:49
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Raşîd

Allah (c.c.), Raşîd'dir. Yani Cenâb-ı Hak sonsuz kemâl sahibidir; her sözü hak ve doğru olan, doğruyu ve hakkı emreden, doğruya ve hakka hidâyet edendir. Allah Teâlânın sözlerinde ve kelâmında aslâ yalan ve hilâf bulunmaz. Kullarını doğruya, istikâmete ve hak yola hidâyet eden bizzat Rabb-i Raşîd'dir. O, bütün kâinatı sonsuz mükemmellikteki sıfatlarıyla yaratır, yönlendirir ve yönetir. Cenâb-ı Allah kullarının işlerini en iyi sonuca, en kâmil neticeye ulaştırır. Dînini kâmilen gönderir ve insanları kemâlâta, hayra, iyiliğe, rüşte ve en doğru yola davet eder ve eriştirir. Cenâb-ı Allah rüşt ve iyi ahlâkta insanların yardımcısıdır.
Peygamber Efendimiz'in (a.s.m.) bildirdiği Râşid ismi ve bu ismin mübalağa şekli olan Raşîd ismi Kur'ân'da geçen "rüşd" mastarından türemiştir.
İlgili âyetleri inceleyelim:
Cenâb-ı Hak, kendi nâzil buyurduğu hak dinini ve hakîkat yolunu "rüşt" lafzıyla şöyle ifâde buyurmuştur: "Dinde zorlama yoktur; rüşd (doğruluk) dalâletten, iman küfürden iyice ayrılmıştır." "Rüşd (doğruluk) yolunu görseler, onu yol edinmezler, sapıklık ve fesat yolunu gördüklerinde ise o yolu tutarlar."
"Biz rüşd (doğru) yoluna ileten hârikulâde bir Kur'ân2ı dinledik ve ona îmân ettik. Artık biz Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız."
Âlemde her şeyde sonsuz bir hareket olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, kâinatın bir ağaç gibi bütün zerreleri ve cüz'leri ile mükemmelliğe meylettiğini ve mükemmelliğe doğru yürüdüğünü kaydeder. Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, bu umûmî mükemmellik meylinin dışında, insanda ayrıca bir yükseliş meyli de bulunmaktadır. Bu yükseliş meyli her insanda bir çekirdek gibidir; tecrübeler vâsıtasıyla açılır, gelişir ve insanı bir çok başarıya götürür.
Bedîüzzaman, Alîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak olan şu kâinatın Yaratıcısının, doğru sözlü peygamberlerine bildirdiği vaat ve vaîdini, yani mükâfât ve cezâ ile ilgili sözünü yerine getirmemesinin kâbil olmadığını belirtir. Nitekim Cenâb-ı Allah'ın vaat ve vaîdinde bulunduğu iş ve emirler, Kendi kudretine geçmiş baharın sayısız varlıklarını gelecek baharda kısmen aynen ve kısmen mislen iâde etmesinden daha kolay, daha hafîf ve daha rahattır. Cenâb-ı Hakkın vaadini ifâ etmesi de, hem bize, hem her şeye, hem Kendisine, hem rubûbiyet saltanatına pek çok lâzımdır. Sözünü îfa etmekten vazgeçmesi ise, iktidarının izzetine ve ilminin ihâtâsına zıttır. Çünkü sözünde durmaması ya cehâletten, ya da âcizlikten gelir. Oysa Cenâb-ı Hak âcizlik ve cehâlet gibi noksan sıfatlardan münezzeh ve müberrâdır. Dahası hulf, hilâf ve aldatmak, hiçbir vecihle Allah'ın izzetine ve haysiyetine yakışmaz. Nitekim, bütün görünen şeyler ve işler Allah'ın sıdkına, doğruluğuna, hakkâniyetine ve rüştüne şehâdet etmektedirler.
Bedîüzzaman'a göre, bütün mevcûdât ve kâinatın tüm hâdiseleri Cenâb-ı Hakkın hak söyleyen sâdık kelimeleri hükmünde, doğru söyleyen nâtık âyetleri hüviyetindedir. Cenâb-ı Hak ebediyeti vaat etmiştir, bu vaadini dilediği anda yapacaktır. Bir mahkeme-i kübrâyı açacak, bir saadet-i uzmâyı "inşaallah" verecektir. Allah'ın kudretinin zâtî ve Zât-ı Akdesin zarûrî lâzımı olduğunu beyan eden Bediüzzaman Saîd Nursî, görünen her şeyin sınırsız sür'at içinde sayısız çokluk ve gâyet intizam ile; sonsuz kolaylık içinde gayet güzel san'at, maharet ve sağlamlık ile ve hadsiz ucuzluk ve karışıklık içinde gayet kıymetli ve tam bir ayrıştırma ile îcat edilmelerinin, kudretin zıddı olan aczin Allah'ın kudretine hiçbir şekilde ârız olamayacağına işâret ettiğini kayd eder.
Bedîüzzaman'a göre, insan bir yolcudur. Çocukluktan gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam etmektedir. Bu geçici dünyada en büyük bir fânî, en küçük bir insanın hayâlini bile doyurmamaktadır. Çünkü insanın ebede uzanmış emelleri, kâinatı ihâta etmiş fikirleri ve ebedî saadetin her çeşidine yayılmış arzûları vardır ve bu arzular insanı ebedî hayata namzet kılmaktadır. İnsan ebede gidecektir. Bu dünya ona yalnız bir misâfirhâne hükmündedir ve âhireti için bir bekleme salonundan ibârettir.

guller
01.12.2008, 08:49
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gifAllah (c.c.), Ğaffâr'dır, Ğâfir'dir, Ğafûr'dur. Yani Cenâb-ı Hak hataları örten, günahları bağışlayan, kulunun tövbesine mağfiretle mukabele etmeyi seven ve kulunun gizli hallerini açığa vurmayan, ayıplarını gizleyen, hatalarını affedendir. Gaffâr-ı Rahîm olan Allah kulunun günahlardan arınmasını ister ve kendisine bir adım bile olsa yönelişinden râzı olur, mağfiret ve rahmet yollarını açar.
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir hadislerinde, "Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizlerin yerine günah işleyip de hemen Allah Teâlâdan mağfiret isteyen ve Allah'ın da kendilerini bağışlayacağı bir kavim yaratırdı" (Müslim, Tevbe: 11) buyurmak sûretiyle Cenâb-ı Allah'ın, kulun istiğfâr etmesine verdiği ehemmiyeti bildirir. Kul, bilerek veya bilmeyerek hata eder, yanılır, sürçer, ayağı kayar, günah işler. Günahlarından pişman olduğu anda, Cenâb-ı Hakkı Ğâfir, Ğafûr ve Gaffâr, yani hadsiz mağfiret sahibi ve bağışlayıcı bulur. Her üç isim de Kur'ân'da tövbe eden, îmân eden ve amel-i salih içinde bulunan kullar için, günahlara karşı eşsiz bir şemsiye ve bir siper hüviyetinde gelmiştir. Cenâb-ı Hak kullarının da bir birlerini bağışlamalarını ister ve affı tavsiye eder.
Gerek Ğâfir ismi, gerekse bu ismin iki mübalâğalı şekli olan Gaffâr ve Ğafûr isimleri hem Resûlullah Efendimiz (a.s.m.) tarafından bildirilmiş, hem de Kur'ân'da yer almıştır. Her üç isim Cevşenü'l-Kebîr'de de zikredilmiştir.
Âyetleri inceleyelim:
"Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah'ındır. O, kötülük yapanlara işlerinin karşılığını verir. İyi davrananlara ve küçük kabahatlar bir yana, büyük günahlardan ve hayâsızlıklardan kaçınanlara işlediklerinden daha iyisiyle karşılığını verir. Muhakkak Rabbin, mağfireti geniş olandır." (Necm Sûresi: 31-32)
"Muhakkak Ben, tövbe eden, îmân eden, amel-i sâlih işleyen ve hidâyet üzere olan için Gaffâr'ım." (Taha Sûresi: 82)
"Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi Azîzdir, Ğaffâr'dır" (Sâd Sûresi: 23)
İnsanın, ömür ve gençliğinde bir çok yanlış ve bâtıl tercihlere girdiğini; sonunda ise elinde elem verici günahlar, zillet verici elemler ve dalâlet verici vesveselerden başka bir şey kalmadığını hatırlatan Bedîüzzaman, Ğaffâr isminin günahların vücudunu istediğini, fakat bağışlanmak isteyen günahkâr kulun Fâtır-ı Zülcelâlin rahmetine karşı kusurunu itiraf etmesinin önemli bulunduğunu; kusurunu itiraf ederek istiğfâr edenin, şeytanın şerrinden kurtulacağını, Allah'a sığınacağını ve affa müstahak olacağını; Ğaffâr, Settâr, Tevvâb ve Vehhâb isimlerinin tövbeyi ve affı istediklerini kaydeder.
Bediüzzaman'a göre, Rahîm ismi Ğaffâr mânâsındadır. Cenâb-ı Hak mağfiret isteyen tövbe ehli kullarına çok müşfik ve çok merhametlidir. Enâniyeti bırakıp, şerden, tahripten ve nefse itimatdan vazgeçerek istiğfar eden, hayır ve vücudu tevfîk-i İlâhiyeden isteyen ve tam abd olan bir kul, "Allah kötülükleri iyiliklere tebdil eder" (Furkan Sûresi: 70) sırrına mazhar olur. Bu durumda insandaki nihâyetsiz şer kabiliyeti, nihâyetsiz hayır kabiliyetine döner ve böylece insan ahsen-i takvîm kıymetini alarak âlâ-yı illiyyîn makâmına çıkar.
Müzminleşmiş hastalığının şiddetinden yaralarına kurt düşmüş olan Hz. Eyyüb'ün (a.s.),"Rabbim, zarar bana dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin" (Enbiya Sûresi: 83) şeklindeki makbul duâsıyla şifâ bulduğunu beyan eden Bedîüzzaman, Hz. Eyyüb'ün (a.s.) bedenî yaralarının mukabili olarak bizim de iç dünyamızda rûhî ve kalbî yaralarımızın bulunduğunu kaydeder.
Bediüzzaman'a göre, işlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe kalp ve rûhumuzda yaralar açar. Hz. Eyyüb'ün (a.s.) yaraları kısacık dünya hayatını tehdit ederken; bizim mânevî yaralarımız pek uzun ebedî hayatımızı tehdit etmektedir. Hz. Eyyüb'ün (a.s.) yaptığı duâya, ondan bin defa daha muhtâcız.
Her günahı bir mânevî yılan olarak niteleyen Bedîüzzaman, îmânın selâmeti için bu yılanların imhâ edilmesinin şart olduğunu, aksi takdirde îmânın mahalli olan kalbimizi mütemadiyen ısıracağını haber verir. Bu yılanı imhâ etmenin tek yolu da, Allah'ın mağfiretine sığınmak, yani istiğfâr etmektir. Çünkü biz günahkârız; Cenâb-ı Hak ise Ğâfirü'z-Zenbdir, yani günahları bağışlayandır.

guller
01.12.2008, 08:51
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Muhsî

Allah (c.c.), Muhsî'dir. Yani, Cenâb-ı Hak bir anda tüm mahlûkatını görür ve gözetir. Her an, her yerde hâzır ve nâzırdır. En küllîden en cüz'îye kadar bütün varlıkları dertleriyle, kederleriyle, sevinçleriyle, saadetleriyle, istekleriyle, ihtiyaçlarıyla, duâlarıyla, niyâzlarıyla, tesbîhâtıyla bilir, tanır, duâlarına cevap verir, ihtiyaçlarını giderir, hiçbirisinin ihtiyâcını eksik bırakmaz, hiçbirisini unutmaz, hepsini sayar, hepsinin adedine vâkıftır. Kullarının zerre kadar da olsa, iyi-kötü hiçbir amelini görmezden gelmez. Sayar, yazar, muhafaza eder ve himâyesi altına alır. İndinde, her şeyin kaydı tutulur.
Ebû Hüreyre'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (asm) rivâyet ettiği Muhsî ismi Kur'ân'da fiil sîgası halinde mevcuttur.
Cenâb-ı Hak bir âyette, "Şüphesiz ölüleri biz diriltiriz. Amellerini ve davranışlarını yazarız. Biz her şeyi İmâm-ı Mübîn'de saydık," bir diğer âyette ise, "Biz her şeyi bir kitapta yazıp saydık" buyurmaktadır.
İnsanı tam bir şevk ile şükre sevk eden ve tam mânâsıyla minnettâr edip hamd ettiren tatlı nîmetlerin başta şifâlar, devâlar ve âfiyetler olmak üzere hadsiz olduğunu ve Zât-ı Akdes'in şefkatinin de bütün canlıları ihâta edecek derecede küllî bulunduğunu, binâenaleyh Cenâb-ı Allah'ın bütün insanları rızıklandırmakta eşit muâmele buyurduğunu beyan eden Bedîüzzaman, ebedî saadet ve bâkî mülk noktasında insanların en küçük amellerinin sayılarak derecelendirildiğini, bütün mü'minlerin derecelerine göre İlâhî lûtfa mazhar kılındığını kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, Cenneti ve ebedî saadeti cinler ve insanlar için hazırlayan, en küçük bir canlıyı unutmayan, en âciz bir kalbi tatmin ve taltif eden, rahmetinin hadsiz genişliğini ve zerrelerden gezegenlere ve yıldızlara kadar bütün mahlûkat cinslerini emirlerine itaat ettiren hâkimiyetinin sonsuz ihâtasını haber veren Rabbü'l-Âlemîn, kâinatı zerreleri adedince sayfaları bulunan büyük bir kitap hükmüne getirmiştir.
Bediüzzaman, Cenâb-ı Hakkın, Levh-i Mahfûz defterleri olan İmâm-ı Mübîn ve Kitâb-ı Mübînde bütün mevcûdâtın bütün hayatlarını kaydedip yazdığını; bütün çekirdeklerde ağaçların fihristelerini ve programlarını kaydettiğini; şuur sahiplerinin başlarında, bütün hâfıza kuvvelerinde, sahiplerinin hayat tarihçelerini yanlışsızca kaydettiğini belirtir.
Allah'ın kudsî ilmi ve hikmeti her şeyi kuşatmıştır. Bunu, her bir mevcûda çok hikmetler takmasından, her bir ağaca meyveleri sayısınca neticeler vermesinden, her bir hayat sahibini hücreleri, uzuvları ve parçaları adedince zevk verici ölçücükler ile donatmasından kavramak mümkündür.

guller
01.12.2008, 08:52
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mevsûf

Allah (c.c.), Mevsûf'tur. Yani Allahü Azîmüşşân güzel isim ve sıfatlar sahibidir. İsimleri ve sıfatları mutlaktır ve faaliyettedir. Kâinattaki bütün olgunluklar Allah'ın kemâl sıfatlarının binler perdelerden geçmiş birer parıltısı ve birer sönük ışığıdır. Allah kemâl sıfatlarla mevsuftur, eksik ve noksan sıfatlardan münezzehtir.
Mevsûf ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebîrde zikri geçen esmâdandır.
Müşriklerin Allah'ı noksan ve eksik sıfatlarla vasıflandırmaları ve Allah'ın varlığına ve birliğine zihnen ulaşamamış olmaları üzerine Cenâb-ı Hak, "Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka ilâhlar bulunsaydı ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların vasıflandırmalarından münezzehtir" buyurmuştur.
Şu görünen âlemin kusursuzluğunun, hatâsızlığının ve "En küçük bir kusur görüyor musun?" âyetine konu olan varlıkların kâmil bir biçimde yaratılmış olmasının, hiçbir şekilde inkâr edilemeyeceğini beyan eden Bedîüzzaman, eserin kemâlinin, fiillerin kemâline; fiillerin kemâlinin isimlerin kemâline; isimlerin kemâlinin sıfatların kemâline delâlet ettiğini, sıfatların kemâlinin ise kesin bir ilimle Mevsûf-u Zülkemâlin, yani güzel isimler ve sıfatlar sahibi Cenâb-ı Allah'ın zâtının kemâline işâret ve şehâdet ettiğini beyan eder.
Bedîüzzaman'a göre fâilsiz bir fiil ve müsemmâsız bir isim mümkün olmadığı gibi, mevsufsuz bir sıfat ve san'atkârsız bir san'at dahî kâbil değildir.
Nasıl ki işlenmiş bir eserin güzelliği, işlemesinin güzelliğine; ve işlemek güzelliği, ustalık sıfatının güzelliğine; ustalık sıfatının güzelliği, kabiliyet ve istidadın güzelliğine; ve kabiliyetin güzelliği, ustanın zâtının güzelliğine açık ve net bir biçimde delâlet eder. Bu kâinatın da baştan başa bütün güzel mahlûkatındaki güzellikleri, San'atkâr-ı Zülcelâlin fiillerinin güzelliğine; fiillerdeki güzellikler, o fiillerin bağlı bulunduğu isimlerin güzelliklerine; isimlerin güzellikleri, o isimlerin kaynağı olan kutsî sıfatların güzelliklerine; sıfatların güzellikleri, sıfatların dayandığı yüksek İlâhî şuunatının güzelliklerine; yüksek İlâhî şuunatın güzellikleri ise fâil, müsemmâ ve mevsûf olan Zât-ı Zülcelâlin güzelliğine, mâhiyetinin kutsî kemâline ve hakîkatinin mukaddes cemâline açık ve net bir biçimde şehâdet ve delâlet eder.

guller
01.12.2008, 08:53
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Hak

Allah (c.c.), Hak'tır ve Ehak'tır. Yani Allah Teâlâ'nın zâtı hak, mevcûdiyeti hak, vahdâniyeti hak, isimleri ve sıfatları hak; vahyi, kelâmı ve emri hâlis hak ve hakîkattir. Cenâb-ı Hakkın ulûhiyeti haktır ve gerçektir. Varlığı Kendinden ve zorunludur (Vacib). Zâtı; hakîkî mevcuttur. Cenâb-ı Hak hakkı emreder, hakkı ister, haktan râzı olur, haksızlığı nehyeder. Hakkı inkâr etmek küfrândır, batıldır, dalâlettir, zulmettir, vahâmettir, hasârettir.
Ehak ismi de gerçeklerin en üstünü, en ulvî hak ve gerçek, her şükre ve hamde en lâyık, hakîkati kemâl noktada ve gerçeğin gerçeği olan mânâlarında Cenâb-ı Hakkı vasıflandırır. Allah her şeyi hak ile yaratmıştır.
Resûlullah Efendimizden de (a.s.m.) rivâyet edilen Hak ismi, Cenâb-ı Hakkın Kur'ân'da Kendi Zât-ı Akdesi için zikrettiği isimlerdendir. Ehak ismini de Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Cevşenü'l-Kebîr'de zikretmiştir.
İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"Sonra Hak ve Mevlâları olan Allah'a döndürülürler. Dikkat edin! Hüküm Onundur. Ve O, hesap görenlerin en sür'atlisidir."
"İşte Hak olan Rabbiniz Allah budur! Hakkın dışında ancak dalâlet vardır! O halde (dalâlete), nasıl döndürülüyorsunuz?"
Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrâhim'in (a.s.) Allah'ın zâtı ile putperestlerin putlarını mukâyese edişini Onun dilinden şöyle beyan eder: "Sizin Allah'a koştuğunuz ortaklardan nasıl korkarım? Oysa siz, Allah'ın, hakkında bir delil indirmediği bir şeyi Ona ortak koşmaktan korkmuyorsunuz! İki taraftan hangisi güven açısından Ehakk'tır" (güvenmeye daha lâyık ve hakikat açısından daha haktır) Bir bilseniz!"
Hak ismi gereğince insanın hiçbir amelinin boşa gitmeyeceğini beyan eden Bedîüzzaman, yapılan iyiliklerin, ibâdetlerin ve hizmetlerin mükâfâtının da, işlenen kötülüklerin cezâsının da muhakkak görüleceğini kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, Hak ismi tek başına Haşrin kurulacağına delil olan isimlerdendir. Zîrâ hâdiselere dikkatle bakılsa görülecektir ki: Şu dünyada hiç kimse ve hiçbir canlı, yaratılış bakımından haksızlığa uğratılmamakta; her canlıya ve herkese, hayatı ile birlikte sahip olduğu tüm haklar kâmilen verilmektedir. İnsanın ebede uzanan istek ve ihtiyaçlarının giderilmesi, yaptığı hizmet ve ibâdetlerin mükâfâtının verilmesi, hatalarının ya affa uğraması, yahut hesabının sorulması, zulümlerinden ve haksızlıklarından dolayı sorgulanması, mâsum veya mazlum olduğunda hakkının zâlimlerden alınması, hayır ve hasenât adına kimin ne ameli varsa 'az veya çok' hepsinin sevâbının eksiksiz verilmesi İsm-i Hakkın gereğidir.
Bedîüzzaman, Fâtır-ı Hakîm'in, bizâtihî 'Hak' olduğundan mahlûkatın hiçbir hukûkunu zâyi etmediğini ve etmeyeceğini vurgular. Ölmüş yeryüzünü gözümüz önünde yüz binler defa ihyâ eden Cenâb-ı Hakkın; ölmüş insanı da, vaat ettiği üzere, yeniden dirilteceğini ve insana yep yeni bir hayat ihsân edeceğini, yalnız 'Hak' isminden anlamanın mümkün olduğunu kaydeder.
Cenâb-ı Hakkın kudsî mâhiyetinin kâinatın mâhiyeti cinsinden olmadığını beyan eden Bedîüzzaman, varlıkların ve kâinatın bütün hakîkatinin, o kudsî mâhiyetin güzel isimlerinden olan Hak isminin şuâlarından ibâret olduğunu kaydeder.
Bediüzzaman'a göre, her bir ilmin bir yüksek hakîkati vardır ve bu yüksek hakîkat Cenâb-ı Hakkın bir ismine dayanır. Bütün peygamberler hakkı konuşurlar, hakkı söylerler, hakkı tebliğ ederler. Kâinatta Allah'ın Hak oluşundan ve âhirete îmândan daha hak, daha yüksek ve daha lüzumlu başka bir hakîkat düşünmek mümkün değildir. Hakîki nimet veren Cenâb-ı Haktır. Hakîki rızıklandıran Cenâb-ı Haktır. Hakîki güzel olan Cenâb-ı Haktır.

guller
01.12.2008, 08:54
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Faal

Allah (c.c.), Faal'dir, Fâil'dir. Yani, sonsuz faaliyet sahibidir, dilediği gibi faaliyet yapar, fiilleriyle her şeye hâkimdir, hiçbir şey Kendisini hiçbir faaliyetten alıkoyamaz. Cenâb-ı Hak irâde ettiği her şeyi bir emirle ânında yapar, bütün kâinat ve varlıklar âlemi Allah'ın sonsuz faaliyetlerinin ve hadsiz tasarruflarının şâhididirler. Kâinatta gördüğümüz baş döndürücü faaliyetler, Cenâb-ı Faal-i Hakîmin sonsuz tasarruflarının her an dilediği gibi devam ettiğini göstermektedirler.
Kâinatta bütün işleri ve fiilleri yapan, bütün oluşları yaratan Cenâb-ı Hak, hayattan ölüme, hastalıktan şifaya, rızıklandırmaktan güzellikleri tanzim etmeye, bitkilerin büyümesinden hayvanların yaratılışına, yağmurun gönderilmesinden pınarlarda suyun kaynamasına, toprağın sükûnetinden yer kabuğunun zelzelesine, dünyanın dönmesinden güneşin ışık ve ısı vermesine, güneş sisteminin hareketlerinden yıldızların ve galaksilerin seyirlerine kadar kâinatta ne kadar fiil ve eylem varsa, ne kadar etkinlik ve iş varsa, ne kadar hareket ve bereket varsa, ne kadar "yapma işi ve fiili" varsa hepsinin sahibi, yapıcısı, yaratıcısı ve fâilidir. Cenâb-ı Hak, Fâil-i Muktedirdir.
Resûlullah Efendimizin (a.s.m.) haber verdiği Fâil ismi, Kur'ân'da bu ismin mübalâğa şekli olarak Faal biçiminde gelmiştir.
İlgili âyetler şöyledir:
"İsyankâr olanlar Cehennemdedirler. Onlar orada 'Ah!' edip inlerler. Rabbinin dileği dışında, gökler ve yer durdukça onlar orada temelli kalıcıdırlar. Muhakkak Rabbin, Faalün limâ yürîddir (her istediğini yapan)."
"O çok bağışlayan, çok seven, Yüce Arşın sahibi ve her dilediğini yapandır (Faalün limâ yürîddir)"
Kâinatta gözlemlediğimiz önemli hakikatlerden birisi, imkân, yani "olabilirlik hakikati'dir. Yani, her bir varlığın var olmasının ve meydana gelmesinin zorunlu olmaması durumu. Başka bir ifade ile, her şeyin varlığı ile yokluğunun eşit ihtimâl dahilinde olması hali. Elbette bu durum, Zorunlu (Vacib) Varlığı gösterir. Yani var olmakla olmamak arasında eşit durumda olan varlıklar, Vacîb olarak var olan Allah'ın varlığını bildirirler. Bediüzzaman'ın ifâdesi ile, "Şu kâinatın cüz'iyatında ve hey'et-i umumiyesinde görünen imkân, vücubu gösterir."
Bedîüzzaman'a göre, tıpkı imkân ile vücubta olduğu gibi, diğer hakikatler de aynı ilgi ile zıtları olan vasıfları ve etkenlerini gerektirmektedirler. Meselâ, "yapılma işi," "Yapıcıya" işâret etmekte; "yaratılmak," "Yaratıcıyı" göstermekte; âlemdeki çokluk, terkip ve sentez, "Yaratıcının bir olduğuna" işaret etmektedir. Bu "zorunluluk, yapıcılık, yaratıcılık ve birlik" hakîkatleri ise gâyet açık bir şekilde, yaratıklar cinsinden olmayan, yapılmış olmayan, yaratılmış olmayan, çok olmayan ve çokluktan toplanmış bulunmayan Zât-ı Vâcibü'l-Vücuda, Faalün-limâ yürîd'e, Hâlık-ı Külli Şeye ve Vâhid-i Ehade, yani Allah'a şehadet etmektedirler.
Bediüzzaman'a göre görünen eşya, "Heme ost" değil, "Heme ezost"tur. Yani, "O değil," "Ondan"dır; Cenâb-ı Hakkın eseridir. Vahdetü'l-vücut ve vahdetü'ş-şuhut mesleklerinin, Ondan başka hiçbir şeyin mevcut olmadığını iddiâ etmeleri hata ve sehivden ibârettir. Çünkü varlıklar zan ve hayâllerden ibâret değil, Cenâb-ı Hakkın hakîkî eserleridir. Rahmân, Rezzâk, Vehhab, Hallâk, Faâl, Kerîm, Rahîm gibi pek çok Esmâ-i Hüsnânın tecellîleri gölge değil, hakîkîdirler. Eserler, Onu gösteren hakîkî birer aynadan ibârettirler. Varlıklar her ne kadar Vâcibü'l-Vücudun vücuduna nisbeten zayıf ve kararsız birer gölge gibi kalsalar da hayâl değil, vehim değildirler; Faalün-Limâ Yürîd olan Cenâb-ı Hakkın Hâlık ismiyle vücut verdiği ve o vücudu dilediği gibi devam ettirdiği hakîkî birer unsurdurlar.
Bedîüzzaman'a göre, "O her gün yeni bir iştedir" âyeti, Faalün-Limâ Yürîd isminin hadsiz bir faaliyetten haber verdiğini bildirmektedir. Bu sonsuz kâinat, böyle hadsiz faaliyetlerin ve sonsuz tasarrufların hadsiz şâhitlerinden ibârettir.
Varlıklar âleminde işleyen fiillerin hadsiz intizam ve hikmet dillerinin bir Fâil-i Muhtârın varlığına ve birliğine hadsiz şâhitler olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, kâinattaki bütün varlıkların, hadsiz intizam dilleriyle ve hikmet parmaklarıyla gösterdikleri Fâil-i Muhtarı bilmemenin veya inkâr etmenin çok büyük bir cehâlet ve târif edilmez bir dîvânelik olduğunu, hattâ dünyada en ziyâde hayret edilecek bir şey varsa onun da bu inkâr olduğunu, hattâ kâinatın vücudunu inkâr eden Sofestâîlerin bu noktada akla daha çok yaklaştıklarını, çünkü kâinatı ve kendini inkâr etmenin, Fâil-i Muhtâr olan Hâlık'ı inkâr etmekten daha akıllı bir iş olduğunu kaydeder.

guller
01.12.2008, 08:54
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Kebîr

Allah (c.c.), Kebîr'dir, Mütekebbir'dir. Yani Cenâb-ı Hak eşsiz, sonsuz, misilsiz ve benzersiz büyüktür. Allah Teâlâ büyükler büyüğü, yüceler yücesi, tekebbür ve Kibriyâ sahibi, izzet, azamet ve haşmet sahibidir, büyüklüğün kemâlindedir, sınırsız yücelik sahibidir. Büyüklük yalnız Allah'a mahsustur.
Mübalağa sîgasından olan Kebîr ismi ile tefe'ul babından ve azamet bildiren bir ism-i fâil olan Mütekebbir ismi Cenâb-ı Hak için sonsuz Kibriyâ ve gerçek büyüklük ifâde eder. Bu isimler hem Peygamber Efendimiz (a.s.m.) tarafından bildirilmiş, hem de Kur'ân'da gelmiştir. İlgili âyetleri inceleyelim:
"Allah'ın katında kendisine izin verilenden başka kimse şefaat edemez. Sonunda, gönüllerindeki korku giderilince bir birlerine, 'Rabbiniz ne söyledi?' diye sorarlar. 'Hak söyledi' derler. O Aliyydir, Kebîrdir." (Sebe� Sûresi: 23) "O gaybın ve şehâdetin Âlimi, Kebîr ve Müteâl olandır." (Ra�d Sûresi: 9) "Azîz'dir, Cebbâr'dır, Mütekebbir'dir. Allah onların koştukları şirklerden münezzehtir." (Haşr Sûresi: 23)
Bedîüzzaman'a göre, kâinatın en kıymettâr meyvesi olan insan, sonsuz aczi, sonsuz ihtiyaçları, sonsuz düşmanları ve sonsuz fakirliği bulunmakla beraber, mâhiyeti çok kıymetli âletlerle ve muhtelif duygularla donatılmıştır. İnsan, yüz bin çeşit elemleri hissetmekte, yüz bin tarzda lezzetleri büyük bir iştihâ ile istemektedir. İnsanın öyle maksatları ve arzuları vardır ki, o arzûları ancak, bütün kâinata birden hükmü, emri ve kuvveti geçen Cenâb-ı Hak yerine getirebilir.
Bedîüzzaman'a göre, "Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir" (Lokman Sûresi: 28) âyeti, insanoğlunun tamamının diriltilip yargılanmasının, bir tek insanın îcadı kadar kolay olduğunu bildirmekle, Allah'ın büyüklüğünü îlân etmektedir. Bu mânâlar itibariyledir ki, büyük musîbetlere ve büyük hedeflere karşı herkes "Allâhü Ekber! Allâhü Ekber!" (Allah büyüktür! Allah büyüktür!) demektedir. Herkes Allah'ın büyüklüğünü kendisine dayanak noktası yapmakta, büyük tesellî ve kuvvet bulmaktadır.
Gaflete, günahlara ve maddiyâta dalmak sûretiyle darlaşan akılların, azamet, kibriyâ ve sonsuzluk gibi azametli meseleleri kavrayamadıklarından, ilmî bir gurur ile inkâra saptıklarını beyan eden Bediüzzaman Saîd Nursî, Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği, "Azamet gömleğim, kibriyâ ridâmdır" (Ebû Davud, Libas: 225) hadîs-i kudsîsinde de belirtildiği üzere, insanın yersiz boş söz ve ithamlarına karşı Cenâb-ı Hakkın azamet ve kibriyâsının, Kendi izzet ve celâline lüzumlu bir perde olduğunu kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, rakamlarla ifâde edilmeyecek derecede bir birinden uzak olan yıldızları, aynı anda, aynı tarzda îcat edip tasarruf eden; yeryüzünün doğu ve batısında, güney ve kuzeyinde bulunan aynı çiçeğin hadsiz fertlerini bir zamanda ve bir sûrette halk edip tasvir eden; gökleri ve yeri altı günde yaratan; yeryüzünde her bahar mevsiminde haşr-i azamın yüz binden ziyâde misallerini gösterip yüz binlerce bitki ve hayvan tâifelerini beş altı hafta zarfında inşa eden; tam bir intizam ve mîzan ile dünyayı döndürerek gece ve gündüz sayfalarını yapan ve çeviren Fâil-i Zülcelâlin, eserleriyle apaçık göründüğü gibi, öyle bir azameti, kibriyâsı ve büyüklüğü var ki, hiçbir yerde, hiçbir şeyde, hiçbir cihetle, hiçbir şirkin hiçbir imkânını, hiçbir ihtimâlini bırakmaz, köküyle keser. Böyle her şeyi ihâta eden nihâyet kemâlde bir kudretin kibriyâ ve azametinin; Kendisi için kusur, noksanlık, kayıt ve sınır koyan şirke ve şirk düşüncesine meydan vermesi ve müsaade etmesi hiçbir vecihle mümkün değildir. Fıtratı bozulmayan hiçbir akıl bunu kabul edemez.
Şirk, kibriyâya dokunan, celâlin izzetine dokunduran ve azamete ilişen öyle bir cinâyettir ki, affı hiçbir cihetle kabil değildir. "Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez; bunun dışındakileri affeder" (Nisa Sûresi: 48) âyeti buna işâret etmektedir.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, "Allahu Ekber" kelâmıyla insan kendi aczini ortaya koymakta ve hiçliğini itiraf etmektedir. Kul, namazında Cenâb-ı Hakkın Cemâl, Celâl, Kemâl ve Kibriyâsına karşı "Allahu Ekber" diyerek tazim içinde bir aczle rukûa gitmekte, mahviyet içinde bir muhabbet ve hayretle secdeye kapanmakta, böylece kulluğunu göstermektedir. Bilhassa bayram namazlarında, yeryüzünü bir büyük insan yapan, yüzer milyon insanın söylediği, "Allahu Ekber" sadâları, Allah'ın azametine yakışır bir büyük sadâ ile semâvâtı çınlatmakta, berzâh âlemlerinde ses vermektedir.

guller
01.12.2008, 08:55
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Murağğıb

Allah (c.c.), Murağğıb'tır. Yani kullarını iyiliğe, hayra ve hasenâta teşvik eder. Kullarının salih amel işlemelerini ister ve onları hayra yönlendirir. İyiyi kötüyü açıklar, hidâyet verir. Peygamberleri aracılığı ile kullarını hayra çağırır, Cennete rağbet ettirir. Cemâliyle müjdeler.
Murağğıb ism-i şerifi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebîrde zikri geçen isimlerdendir.
Cenâb-ı Hakkın, peygamberlerin hem mânevî tebliğlerine, hem ellerindeki san'ata insanları yönlendirdiğini beyan eden Bedîüzzaman, Hazret-i Âdem'e (a.s.) isimlerin öğretildiğini haber veren Kur'ân'ın insanları ilme ve san'ata teşvik ettiğini kaydeder. Bedîüzzaman'a göre, "ve Âdem'e bütün isimleri öğretti" (Bakara Sûresi: 31) âyeti insanoğlunun maddî-mânevî kemâlâta istidâdı ve kabiliyeti bulunduğunu îlân etmektedir. Bu kabiliyetiyle insanoğlu bütün ilimleri kavramaya hâzır bir ruh ve dimağ yapısına sahiptir. Kur'ân, Peygamberlerden de numûneler sunmak sûretiyle insanlığı bütün ilimleri öğrenmeye terğib ve teşvik etmektedir.
Saîd Nursî'ye göre, Kur'ân terğib ve terhibe, yani sevdirmeye ve korkutmaya dayalı bir üslûp içinde gelmiştir. Kur'ân'ın beyanatı teşvik ve uyarı açısından en yüksek mertebededir. Her bir âlemde sevgiye ve korkuya zemin teşkil edecek tecellîler söz konusudur.
Dünyadan binler derece yüksek olan Cennetin güzelliklerinin, lezzetlerinin ve kemâlâtının tamamı tek bir cemâl ve kemâl cilvesi olan Cenâb-ı Hakkın zâtını görmeyi, elbette güzelliğe hayran ve âşık her kalp büyük bir istekle arzu etmektedir.

guller
01.12.2008, 08:57
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Nasîr
Allah (c.c.), Nâsır'dır, Nasîr'dir. Yani, Cenâb-ı Hak, kullarının ve mahlukâtının her an yardımcısıdır. İnanan, çalışan ve gayret sahibi kullarına nusret verir, yardım eder. Dünyada ve âhirette, gecede ve gündüzde, gurbette ve sılada insanın ve sâir mahlûkatın tek yardımcısı Cenâb-ı Allah'tır.
Peygamber Efendimiz (asm) tarafından bildirilen Nâsır ismi ve bu ismin mübalağa sîgasından olan Nasîr ismi, Kur'ân'da da yer almıştır.
İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"Namazı kılın. Zekâtı verin. O, sizin Mevlâ'nızdır. O ne güzel Mevlâ, o ne güzel Nasîr'dir!"
"Eğer yüz çevirirlerse Allah'ın sizin Mevlâ'nız olduğunu bilin. O ne güzel Mevlâ, O ne güzel Nasîr'dir!" "Oysa Mevlâ'nız Allah'tır. O yardım edenlerin en hayırlısıdır (en hayırlı Nâsır'dır)."
Bedîüzzaman'ın ifâdesiyle, şu hadsiz kâinatı şenlendiren, rahmettir. Bu karanlıklı mevcûdâtı ışıklandıran, rahmettir. Bu hadsiz ihtiyaç içinde yuvarlanan mahlûkatı terbiye eden, rahmettir. Bir ağaç bütün her şeyiyle meyvesine yöneldiği gibi, bütün kâinatı insana yönlendiren, her tarafta ona baktıran ve yardımına koşturan rahmettir. Bu hadsiz fezâyı, şu boş ve yapayalnız âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren rahmettir. Şu fânî insanı ebediyete hazırlayan, ezelî ve ebedî olan Cenâb-ı Allah'a muhatap, halil ve dost yapan rahmettir. Kâinatın her şeyini böyle insanın etrafında toplayıp bütün ihtiyaçlarına muazzam bir inâyet ile koşturan, bütün mahlûkat çeşitlerinin yardım ve muâvenet ellerini insanın imdadına uzattıran ve insanın tüm ihtiyaçlarına 'Lebbeyk!' dedirten, insan gibi mutlak zaîf, mutlak âciz, mutlak fakîr, fânî ve küçük bir mahlûkun emrine koca kâinatı veren, imdadına ve yardımına gönderen, elbette rahmet hakîkatidir.
Şu mevcûdâtı bir fabrikanın, bir sarayın, bir muntazam şehrin eczâlarına benzeten Bedîüzzaman, her şeyin omuz omuza verip bir birlerine muâvenet ellerini uzattıklarını, bir birlerinin ihtiyaç suâllerine, 'Lebbeyk! Baş üstüne!' dediklerini ve eşsiz bir intizam içinde el ele çalıştıklarını beyan eder. Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre her şey baş başa verip hayat sahiplerine hizmet etmekte ve sırt sırta verip bir gayeye yönelmiş halde, Müdebbîr-i Hakîme itaat etmektedir. Güneş, ay, gece, gündüz, kış, yaz, bitkiler ve ağaçlar olmak üzere her şeyin, muhtaç ve aç hayvanların imdadına gelmelerinde; hayvanların, zayıf ama eşref insanın imdadına koşmalarında; gıda maddelerinin latîf ve güçsüz yavruların ve meyvelerin imdadına uçmalarında ve gıda zerrelerinin beden hücrelerinin imdadına yürümelerinde etkin bir yardımlaşma düsturunun hâkim olduğu gözlerden kaçmaz. Anlaşılıyor ki, her şey, her zerre ve her hücre gayet Kerîm bir tek Mürebbî'nin kuvvetiyle, gayet Hakîm bir tek Müdebbîr'in emriyle sâir varlıkların yardımı için hareket etmektedir.
Bedîüzzaman'a göre, insana bir kral saltanatı yaşatan bu teknolojik seviye, bu beşerî terâkkî ve bu medenî yükseliş ne ele geçirmek ile, ne de mücâdele ile kazanılmıştır. Bu saltanat, Hâlık Teâlâ tarafından insanlığa tamamen zaafından dolayı teshîr edilmiş, aczinden dolayı yardım edilmiş, fakrı sebebiyle ihsan edilmiş, cehâleti nedeniyle ilhâm edilmiş, ihtiyacına merhameten ikram edilmiştir. Maddenin, insanlığın emrine girmesiyle yaşanılan bu saltanatın sebebi insanlığın ilmî iktidarı veya kuvveti değil Allah'ın şefkati, re'feti, rahmeti ve hikmetidir.
Âlemin sahibi olan Cenâb-ı Hakka her şeyin isyansız boyun eğdiğini belirten Bediüzzaman Saîd Nursî, her şeyin Allah'ın hesabına çalıştığını, her varlığın harfiyen Allah'ın emrini dinlediğini ve Allah'ın emriyle hareket ettiğini, her zerrenin Allah'ın kuvvetiyle döndüğünü, her şeyin Allah'ın hikmetiyle düzenlendiğini, her canlının Allah'ın keremiyle yek diğerine yardım ettiğini ve her ferdin Allah'ın merhametiyle başkasının imdâdına koşturulduğunu kaydeder.

guller
01.12.2008, 08:57
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Kâşif

Allah (c.c.), Kâşif'tir. Onun için gayb ve gizlilik söz konusu değildir. Allah bilinmeyeni bilir, görünmeyeni görür, işitilmeyeni işitir, gizlilikleri keşfeder, güzellikleri açar. Kalbin sıkıntılarını giderir. Kalpleri İslâmiyete açar, hidâyet nûru lütfeder, ruhlara inkişaf verir ve gönülleri ferahlatır.
Peygamber Efendimizden (a.s.m.) nakledilen Kâşif ismi Kur'ân'ın da zikrettiği isimlerdendir.
Cenab-ı Kâşif-i Kadîr şöyle buyurmaktadır: "Allah sana bir sıkıntı verse, Ondan başka kâşif (sıkıntıları gideren, kalbi açan ve ferahlatan) yoktur. Sana bir hayır verirse, kimse onu engelleyemez. O, her şeye Kadîrdir."
Tohum ve çekirdekler denilen sandukçaların içerisine kudretiyle ve sadece 'Ol!' emriyle milyonlarca kantar gıda yerleştiren ve bu latîf sandukçalarda sayılamayacak kadar nîmetleri depolayan Cenab-ı Hakkın her şeye bedel, kadir ve kâfî olduğunu kaydeden Bedîüzzaman, tohumların açılmasının, filizlerin büyümesinin, hayatın inkişâfının ve hayattan zorlukların ve tehlikelerin giderilmesinin ancak Allah'ın kudretiyle mümkün olduğunu beyan eder.

guller
01.12.2008, 08:58
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Hâlık
Allah (c.c.), Hâlık'tır, Hallâk'tır. Yani Cenâb-ı Allah yaratıcıdır, halk edicidir, îcad edicidir, yoktan ve hiçten var edicidir. Bütün kâinat Allah'ın hilkatinin eseridir, yaratıcılığının şâhitleridir.
Cenâb-ı Hak kâinatta her şeyi, her zaman, en mükemmel biçimde, en güzel tarzda, eksiksiz, kâmil ve noksansız olarak yaratır, halk eder, îcat eder, var eder. Allah'ın yaratıcılığına had, hudut ve sınır yoktur; her şeyi halden hâle çevirir, yaratıştan yaratışa geçirir. Cenâb-ı Hak, dilediği şeyi dilediği anda yaratmaya kadirdir. Her an her şeyin halk edilmesinde tek emir, söz, yetki ve fiil sahibi Cenâb-ı Allah'tır.
Hâlık ismi ve bu ismin mübalağa şekli olan Hallâk ismi hem Peygamber Efendimiz (asm) tarafından bildirilmiş, hem de Kur'ân'da yer almıştır.
İnsanın Allah tarafından yaratıldığını, başka hiçbir şeyin ve sebebin yaratıcı olamayacağını önemle vurgulayan Kur'ân, insanı, Yaradan Allah'ın adını bilmeye ve tefekkür etmeye çağırır.
İlgili âyetlerin bir kaçı şöyledir:
"Yaradan Rabbinin adıyla oku! O insanı pıhtılaşmış kandan yarattı." "İşte Rabbiniz olan Allah budur! Ondan başka ilah yoktur. Her şeyin Hâlıkıdır. Öyleyse Ona ibâdet edin. O her şeye vekîldir." "Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet ediniz."
Şu muntazam kâinatı görüp, Hâlık-ı Zülcelâli kemâl sıfatlarıyla tasdik etmemenin, her şeye bir ulûhiyet vermek gibi bir dîvâneliği netice vereceğine, bunun ise bir mecnunluk hezeyanından farksız olacağına işâret eden Bediüzzaman Saîd Nursî, bitkilerin tohumlarının ve çekirdeklerinin yalnız kendi Hâlıklarına el açan birer niyet, niyaz ve duâ kutucuğu hükmünde bulunduklarını; her şeyin kendinden çok kendi yaratıcısını gösterdiğini; kâinatta her şeyi kuşatan 'yaratma' fiilinin, Hâlık'ın vücuduna apaçık işâretler teşkil ettiğini beyan eder.
Bedîüzzaman'a göre, haşri getirmek ve âhireti yaratmak, Hâlık-ı Hakîm-i Rahîmin kudretine nisbeten bir bahar kadar kolaydır. Bütün kâinatta tezahürleri görünen rahmet, inâyet, hikmet, rubûbiyet ve kemâlât hakikatleri haşrin vukûundan haber vermektedir.
İnsan, hayat gibi değeri ölçülemeyecek bir nimete mazhar oluşunun kıymetini ve hayat hakkı olarak, Hâlıkının isimlerinin cilveleri ile süslendiğini bilmeli ve kâinat Hâlıkının yüksek nazarına şükrünü arz etmelidir. Hâlık ismiyle Allah'a yanaşmak isteyen birisi, önce kendi Hâlıkı hususiyetiyle, sonra bütün insanların Hâlıkı cihetiyle, sonra bütün hayat sahibi varlıkların Hâlıkı unvânıyla, sonra da bütün mevcûdâtın ve kâinatın Hâlıkı ismiyle alâka kurmalıdır. İnsanın bu dünyaya gönderilişinin hikmeti ve gayesi, kâinat Hâlıkını tanımak, Ona îman edip ibâdet etmekten ibârettir.
Bediüzzaman, Âyetü'l-Kübrâ adlı risâlesinde, Hâlıkını arayan bir seyyahın otuz üç mertebede Hâlık Teâlânın zorunlu varlığına ve birliğine, kâinattan deliller bularak îman ettiğini temsil yolu ile anlatır.
Bedîüzzaman'a göre, her bir hayvanın, her bir kuşun, her bir canlının duyguları, kuvvetleri, cihâzları, âzâları ve âletleri birer şiirimsi kelime ve birer muntazam ve mükemmel söz hükmündedir. Bu sözlerle ve bu kelimelerle her bir hayvan ve her bir kuş Hallâklarına ve Rezzâklarına şükrederler ve Allah'ın birliğine şehâdet getirirler.
Hallâk isminin hakîkî olduğunu, gölge olmadığını; aslî olduğunu, yüzeysel ve teorik olmadığını beyan eden Bediüzzaman, bu ismin aynası ve tecellîsi olan varlıkların da (her ne kadar Vâcibü'l-Vücudun vücuduna nisbeten zayıf ve kararsız birer gölgeden ibâret olsalar da) hayal ve vehim olmadıklarını kaydeder.

guller
01.12.2008, 08:59
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Semî'
Allah (c.c.), Sâmi'dir, Semî'dir. Yani Cenâb-ı Hak mahlûkatının seslerini, duâlarını, niyazlarını, yalvarışlarını, yakarışlarını kâmilen işiten; herkesin her âhını, her sözünü, her çağrısını, her çığlığını eksiksiz duyandır. Hiçbir ses, Cenâb-ı Hakkın işitmesinin hâricinde kalmaz.
Sâmi ve bu ismin mübalâğa şekli olan Semî' ismi Peygamber Efendimiz (a.s.m.) tarafından zikredilmiştir. Bu isimleri Kur'ân'da da buluruz.
İlgili âyetlerden bir kaçını buraya alalım:
"Allah dedi ki, 'Korkmayın. Ben sizinle beraberim. İşitirim ve görürüm.'" (Taha Sûresi: 46)
"Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten Semî' ve Basîr'dir." (İsra Sûresi: 1)
"Kocası hakkında defalarca sana müracaat eden ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti. Zâten Allah sizin konuşmalarınızı işitiyor. Muhakkak Allah her şeyi hakkıyla işitir ve görür" (Mücadele Sûresi: 1)
Bu son âyetin tefsîrinde Bediüzzaman Saîd Nursî, Cenâb-ı Hakkın her şeyi işittiğini, hattâ en gizli bir mâcerâ olan ve eşinden şikâyet eden bir kadının mücâdelesini ve haklı dâvâsını Hak ismiyle işittiğini, Cenâb-ı Hakkın büyük işler içinde topyekûn haklı dâvâlara Rahîm ismiyle ehemmiyet verdiğini ve Hak ismiyle ciddiyetle baktığını bu âyetle gösterdiğini kaydeder. Bedîüzzaman'a göre, bu cüz'î hadiseden hareketle, Cenâb-ı Hakkın varlıkların en gizli hallerini bütünüyle işittiğine intikal edilmelidir. Cenâb-ı Hak, Zât itibâriyle kâinatın imkân dâiresinden hâriç olduğu için, kâinatın küçük-büyük her şeyini kemâliyle işitmekte, kâinat içinde mazlûm küçük mahlûkların dertlerini görmekte ve feryatlarını duymaktadır. Feryatları işitmeyen ve dertleri görmeyen Rab olamaz.
Bedîüzzaman'a göre, sineğin kafasındaki o küçücük hücrelerin çağrılarına "Lebbeyk!" diyen Cenâb-ı Hakkın, bizim niyazlarımızı işitmemesine ve duâlarımıza müsbet cevap vermemesine imkân ve ihtimal yoktur.
Semî ve Kerîm olan Cenâb-ı Hakkın, en gizli bir canlının en gizli bir arzusunu, en hafif bir niyâzını gördüğünü, işittiğini, kabul edip merhamet ettiğini ve hal diliyle de olsa cevap verdiğini beyan eden Bedîüzzaman, gayet hikmet ve merhamet içinde ve görerek yaratıldığı dikkatli gözlerden kaçmayan her şeyin terbiye ve tedbirinin, Semî ve Basîr olan Cenâb-ı Allah'a mahsus olduğunu kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, Cenâb-ı Hakkın küllî irâdesine ve sınırsız kudretine hadsiz fiiller, hadsiz sadâlar, hadsiz duâlar, hadsiz işler, hiçbir cihette ağır gelmez, bir birine mani olmaz, Hâlık-ı Zülcelâli meşgul etmez, şaşırtmaz. Cenâb-ı Hak, bütün varlıkları birden görür, bütün sesleri birden işitir; Ona göre yakın, uzak birdir. İsterse bütününü birinin imdadına gönderir. Her şeyin her şeyini görür. Seslerini işitir. Her şeyin her şeyini bilir.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, canlıların yaratılışına bakıldığında Cenâb-ı Hakkın muktedir, muhtar, işitici, bilici ve görücü olduğu aslâ dikkatli gözlerden kaçmamaktadır. Cenâb-ı Hak, en küçük canlıları görmekte, bilmekte, dinlemekte ve her şeyi istediği gibi yapmaktadır. Kezâ, kulağı veren Cenâb-ı Allah, o kulağın işittiklerini elbette işitmekte, sonra kulağı yapmakta, yaratmakta ve vermektedir.
Bütün canlı mahlûkların elleri yetişmediği ve iktidarları dairesinde olmayan bütün ihtiyaçlarının ve bütün fıtrî isteklerinin, bir nevi duâ hükmünde olan fıtrî istidat ve zarûrî ihtiyâç dilleriyle istedikleri vakitte, gayet Rahîm, işitici ve şefkatli bir gaybî el tarafından verilmesiyle ve ihtiyârî olan duâların, hususan salih kimselerin ve peygamberlerin duâlarının ekserisinin makbul olmasıyla kat'î anlaşılıyor ki, her dertlinin ahını dinleyen, her muhtâcın duâsını işiten, Semî ve Mucîb olan Allah, perde arkasındadır ve en küçük bir hayat sahibinin, en küçük bir ihtiyacını da görmekte, en gizli bir ahını işitmekte, şefkat etmekte, fiilen cevap vermekte ve memnun etmektedir. Kezâ, işitici olan Cenâb-ı Hakka nazaran, insan nev'inin en büyük duâsı olan âhiretin îcâdı ve en büyük mutluluğu olan ebedî saadetin verilmesi için Hazret-i Muhammed'in (a.s.m.) tek duâsı kâfidir. Cennetin vücudu ve âhiretin îcadı, Mucîb, Semî ve Rahîm olan Cenâb-ı Hakkın kudretine baharın îcadı kadar kolay ve rahattır.

guller
01.12.2008, 09:00
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Metin
Allah (c.c.), Metîn'dir. Yani, emir ve hükümlerinde sonsuz kudret ve kuvvet sahibidir. Cenâb-ı Hak, kudreti ve kuvveti azalıp çoğalmayan, zâtında ve sıfatlarında değişiklik kabul etmeyen, noksanlıklardan ve kemâlsizliklerden uzak olan, emir ve irâdesinde şiddetli ve kuvvetli bulunan, "Ol!" emri ile her şeyi ansızın olduran, emri kudreti demek olan Zât-ı Akdestir.
Ebû Hüreyre'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Metîn ismi Kur'ân'da da vârit olmuştur. Cenâb-ı Hak kendi Zât-ı Muâllâsını Metîn ismiyle şöyle zikreder: "Şüphesiz Rezzâk olan, kuvvet Sâhibi ve Metîn olan Allah'tır."
Allah'ın kudretine nisbeten yıldızların yaratılmalarının zerreler kadar hafif olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, zerrelerin de san'atça ve yaratılışça yıldızlardan geri kalmadığını, en büyük şeyin, en küçük şey kadar kolay, en küçük şeyin de en büyük şey kadar san'atlı yaratıldığını, hadsiz fertlerin bir tek fert kadar rahat; bir tek ferdin de hadsiz fertler kadar intizamlı halk edildiğini, ihtişamlı ve kapsamlı bir bütünün, husûsî ve az bir parça kadar kolay; husûsî bir parçanın da ihtişamlı bir bütün kadar san'atlı ve hikmetli îcat edildiğini, koca yeryüzünün bir ağaç kadar rahat; bir ağacın da koca yeryüzü kadar süslü ve nakışlı ihya edildiğini ve diriltildiğini, dağ gibi bir ağacın tırnak gibi bir çekirdek kadar rahat; tırnak kadar bir çekirdeğin de dağ gibi bir ağaç kadar hârika inşâ edildiğini kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, bir şey her yönüyle bir zâtın öz malı olsa, onun zıddı ona zarar vermez. Çünkü, bir zâtî özellikte iki zıtlık birleşmez. Bu mantıken mümkün değildir. Madem ki, "kudret" Allah'ın zâtına mahsustur. Öyleyse, Allah'ın zâtî olan kudretinde, kudretin zıddı olan zayıflık ve noksanlık bulunmaz. Çünkü, bir şeyde mertebelerin bulunması, o şeye zıddının müdâhalesiyle mümkündür. Zâtî olan kudret, zıddı olan âcizlikten etkilenmediğinden bu kudrete mertebeler de müdâhale edemez. Öyleyse, hiçbir mâni O kudreti, tecellîden alıkoyamaz. Hiçbir îcat Ona ağır gelmez. Elbette insanlığın büyük haşrini bir bahar kadar kolay; bir baharı bir ağaç kadar rahat; bir ağacı da bir çiçek kadar zahmetsiz îcat ettiği gibi, bir çiçeği bir ağaç kadar san'atlı; bir ağacı bir bahar kadar mu'cizeli; bir baharı da insanlığın büyük haşri gibi cemiyetli, karmaşık ve hârika olarak halk eder ve gözümüz önünde halk ediyor.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, Cenâb-ı Hakkın vaat ve tehditleri metîn ve şiddetli olduğu gibi, gönderdiği büyük din de metîndir; ebediyete kabiliyetli olan âhiret yurdu da metîndir; hattâ dünya ve içindekiler dahî bir derece metîndir. Şu halde Kur'ân'a kulak vermeli ve Allah'ın vaatlerinden hareketle ikinci hayat olan âhiret hayatı için muhakkak hazırlık yapmalıdır. Âlemde inkâr edemeyeceğimiz göz kamaştıran düzen, herkesi kucaklayan rahmet ve herkese el uzatan nimet, haşrin muhakkak kurulacağına ve âhiretin muhakkak geleceğine en büyük şâhitler ve deliller hükmündedirler.

guller
01.12.2008, 09:00
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Muîn
Allah (c.c.), Muîn'dir, Muavvin'dir. Yani Cenâb-ı Allah, her hal ve şartta kullarının yardımcısıdır, mahlûkatının kötü günlerinde en yakın dostudur. Bütün ümitlerin kesildiği, bütün ışıkların söndüğü, hiçbir kimsenin yardımda bulunmadığı zamanlarda Cenâb-ı Allah kullarının muâvenetindedir, yardımındadır. Masumlara ve günahsızlara yardım ve muâvenetini esirgemez. Rahmeti gazabını geçmiştir. Kendisine sığınan kullarını eli boş çevirmez. Kul Allah'ı terk etmezse, Allah kulunu aslâ terk etmez. Musîbet ve acı günlerde, Allah'ın inâyeti ve şefkati gönüllere huzur, sabır ve sükûnet lütfeder.
Peygamber Efendimiz'in (a.s.m.) Cevşenü'l-Kebîr'de bildirdiği Muîn ve bu ismin tef'îl babından ism-i fâil şekli olan Muavvin isimleri Kur'ân'da mânâ itibariyle mevcuttur.
İlgili âyetleri inceleyelim:
"Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin." (Bakara Sûresi: 45)
"Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardim isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir." (Bakara Sûresi: 153)
"Musa kavmine dedi ki: 'Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonuç (Allah'tan korkup günahtan) sakınanlarındır.'" (Araf Sûresi: 128)
"(Rabbimiz!) Ancak Sana ibâdet ederiz, ancak Senden yardım bekleriz." (Fatiha Sûresi: 5)
İnsanda bulunan inâyet nakışlarının görmezden gelinemeyeceğini vurgulayan Bedîüzzaman, kâinat sayfasında da tam bir inâyet tezyînâtı parladığının gözlerden kaçmadığını beyan eder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, velilerin himmetleri, yardımları ve manevî fiileriyle feyiz vermeleri, Cenâb-ı Hakkın Muîn isminin tecellisini talep için hâle yansımış fiili bir duadır. Varlıklar âleminde câmid, şuursuz ve şefkatsiz olan eşyanın, bir birlerine şefkatkârâne ve şuurdarâne vaziyet gösteren birer yardımcı gibi hareket ettiklerini görmekteyiz. Anlıyoruz ki, her şey bir birinin yardımına ve inâyetine, Rahîm, Hakîm ve Muin olan Cenâb-ı Hakk'ın rahmetiyle, emriyle ve inâyetiyle koşmaktadırlar.
Bedîüzzaman'a göre, kâinatta her şeyi eşsiz bir yardımlaşma düsturu kuşatmıştır. Yeryüzünde hayat sahiplerine lâzım olan hayatî maddeleri Allah'ın emriyle pişiren güneş, takvimcilik eden ay, ışık, hava, su ve gıdâ gece gündüz hayat sahiplerinin imdadına koşmaktadırlar. Bitkiler hayvanların imdadına koşmakta; hayvanlar, insanların imdadına koşmakta; bedenin azâları bir birinin yardımına koşmakta; gıdâ zerreleri bedendeki hücrelerin ellerinden tutmaktadırlar. Her tarafta ve her şeyde geçerli olan bu yardımlaşma düsturu ile, cansız ve şuursuz varlıkların bir kerem kânûnu, bir şefkat ilkesi ve bir rahmet düsturu altında gâyet bilinçli ve cömert biçimde bir birine yardım etmeleri, bir birinin ihtiyaç çağrılarına kulak vermeleri ve bir birine güç, kuvvet vermeleri elbette bütün mevcûdâtın Cenâb-ı Hakkın hizmetkârları, memurları ve yaratıkları olduklarını gösterir.
Bütün kâinatı insana yönlendiren, her tarafta ona baktıran ve yardımına koşturan hakîkatin Rahmet hakîkati olduğunu kaydeden Bediüzzaman Saîd Nursî, cirmi küçük bir yaratık olan insana koca kâinatı boyun eğdirmenin ve imdadına göndermenin elbette hikmet, inâyet, ilim ve kudret sahibi Cenâb-ı Haktan başkasının işi olamayacağını beyan eder.
Bedîüzzaman'a göre, kâinattaki bütün varlıklar, bütün çeşit ve cinsleri ile en muntazam fabrika çarkları gibi bir birine yardım etmekte ve bir birinin vazifesini tamamlamaya çalışmaktadırlar.
Her şey öyle bir dayanışma, öyle bir yardımlaşma, öyle bir kucaklaşma, öyle bir imdatlaşma, öyle bir birine sarılmak ve öyle bir biri içine girmek sûretiyle tek vücut olmuştur ki, bir bünyedeki etle kemik gibi, varlıkların bir birinden ayrılmaları kabil değildir.
İşte kâinat sîmâsındaki bu yardımlaşma, bu dayanışma, bu bir birinin ihtiyaçlarını karşılama, bu bir birinin boynuna sarılma pek parlak ve büyük bir birlik mührüdür. Cenâb-ı Hakkın bizzât kendi Zâtının ise, hiçbir şekilde yardıma ihtiyacı yoktur.

guller
01.12.2008, 09:01
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mennân

Allah (c.c.), Mennân'dır. Yani Allah Teâlâ her minneti hak eden, minnet duyulmaya lâyık olan ve kendisine hakîkî minnet duyulandır. Kul, Rabbine duyduğu minneti şükürle ifâde eder. Cenâb-ı Hak da kulunun şükür ve minnetine karşı, kuluna tekrar bol nimet ve bereket ihsan eder. Minnet duyulan başka varlıklar, gerçekte minneti hak etmiş değillerdir. Ezelden ebede kadar yegâne minnet sahibi Cenâb-ı Allah'tır.
Mennân ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebîr'de zikri geçen esmâdandır.
Mahlûkatın boydan boya Allah'ın rahmeti içinde yüzdüklerini ve bu karanlıklı dünyanın rahmet tarafından bütünüyle kuşatıldığını ve aydınlatıldığını beyan eden Bedîüzzaman, herkesin hayatı ile tattığı hakikî lezzetin, güzelliğin, saadetin ve kemâlin Rahmân, Rahîm ve Mennân olan Cenâb-ı Hakka sayısız minneti gerektirdiğini, rahmetten istifâde eden hadsiz ve sayısız mahlûkatın hayatlarıyla Mennân olan Allah'ı tesbih ettiklerini, Cennet-i Bâkiyede de sayısız canlı varlıkların Allah'ın rahmet, şefkat ve merhametle ikram buyurduğu nîmetlerinin sayısız çeşitlerine mazhar olacaklarını, binâenaleyh her bir can ve yüreğin hadsiz saadet, huzur ve sevinçle Allah'a karşı her zaman her yerde ve her biçimde, sonsuz ve sayısız derecede minnet duyduğunu kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, Cenâb-ı Hakkın yalnızca kulunun günahlarını bağışlaması bile, Kendisine eşsiz derecede minnet duyulması için yeterlidir. Nitekim, Mennân olan Cenâb-ı Hakka ilticâ ederek, sığınarak, kusurlarını itiraf edip tövbe ve istiğfar ederek günahların ağır yüklerinden ve dehşetli tahribatlarından kurtulmak mümkündür. Zîrâ Cenâb-ı Hakkın, Kendisine sığınan kullarına merhametle mukabele edeceğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır.

guller
01.12.2008, 09:02
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Muhsî

Allah (c.c.), Muhsî'dir. Yani, Cenâb-ı Hak bir anda tüm mahlûkatını görür ve gözetir. Her an, her yerde hâzır ve nâzırdır. En küllîden en cüz'îye kadar bütün varlıkları dertleriyle, kederleriyle, sevinçleriyle, saadetleriyle, istekleriyle, ihtiyaçlarıyla, duâlarıyla, niyâzlarıyla, tesbîhâtıyla bilir, tanır, duâlarına cevap verir, ihtiyaçlarını giderir, hiçbirisinin ihtiyâcını eksik bırakmaz, hiçbirisini unutmaz, hepsini sayar, hepsinin adedine vâkıftır. Kullarının zerre kadar da olsa, iyi-kötü hiçbir amelini görmezden gelmez. Sayar, yazar, muhafaza eder ve himâyesi altına alır. İndinde, her şeyin kaydı tutulur.
Ebû Hüreyre'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (asm) rivâyet ettiği Muhsî ismi Kur'ân'da fiil sîgası halinde mevcuttur.
Cenâb-ı Hak bir âyette, "Şüphesiz ölüleri biz diriltiriz. Amellerini ve davranışlarını yazarız. Biz her şeyi İmâm-ı Mübîn'de saydık," bir diğer âyette ise, "Biz her şeyi bir kitapta yazıp saydık" buyurmaktadır.
İnsanı tam bir şevk ile şükre sevk eden ve tam mânâsıyla minnettâr edip hamd ettiren tatlı nîmetlerin başta şifâlar, devâlar ve âfiyetler olmak üzere hadsiz olduğunu ve Zât-ı Akdes'in şefkatinin de bütün canlıları ihâta edecek derecede küllî bulunduğunu, binâenaleyh Cenâb-ı Allah'ın bütün insanları rızıklandırmakta eşit muâmele buyurduğunu beyan eden Bedîüzzaman, ebedî saadet ve bâkî mülk noktasında insanların en küçük amellerinin sayılarak derecelendirildiğini, bütün mü'minlerin derecelerine göre İlâhî lûtfa mazhar kılındığını kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, Cenneti ve ebedî saadeti cinler ve insanlar için hazırlayan, en küçük bir canlıyı unutmayan, en âciz bir kalbi tatmin ve taltif eden, rahmetinin hadsiz genişliğini ve zerrelerden gezegenlere ve yıldızlara kadar bütün mahlûkat cinslerini emirlerine itaat ettiren hâkimiyetinin sonsuz ihâtasını haber veren Rabbü'l-Âlemîn, kâinatı zerreleri adedince sayfaları bulunan büyük bir kitap hükmüne getirmiştir.
Bediüzzaman, Cenâb-ı Hakkın, Levh-i Mahfûz defterleri olan İmâm-ı Mübîn ve Kitâb-ı Mübînde bütün mevcûdâtın bütün hayatlarını kaydedip yazdığını; bütün çekirdeklerde ağaçların fihristelerini ve programlarını kaydettiğini; şuur sahiplerinin başlarında, bütün hâfıza kuvvelerinde, sahiplerinin hayat tarihçelerini yanlışsızca kaydettiğini belirtir.
Allah'ın kudsî ilmi ve hikmeti her şeyi kuşatmıştır. Bunu, her bir mevcûda çok hikmetler takmasından, her bir ağaca meyveleri sayısınca neticeler vermesinden, her bir hayat sahibini hücreleri, uzuvları ve parçaları adedince zevk verici ölçücükler ile donatmasından kavramak mümkündür.

guller
01.12.2008, 09:04
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Nûr
Allah (c.c.) Nûr'dur, Münîr'dir, Münevvir'dir. Nûrlandıran, tenvîr eden, aydınlık veren Cenâb-ı Allah'tır (c.c.). Yeri göğü aydınlatan, kalplere îmân ve hidâyet nûru veren ve gönülleri tenvîr eden Cenâb-ı Haktır. Bütün kâinatın aydınlığı ve nûru doğrudan doğruya Cenâb-ı Allah'tandır. Allah'ın nûru her şeyi kuşatmış, karanlıkları aydınlıklara çevirmiştir.
Nûr ve Münîr isimleri ile bu isimlerin tef'îl babından ism-i fâili olan Münevvir ismi Peygamber Efendimiz (a.s.m.) tarafından bildirilmiştir. Bunlardan Nûr ismi Kur'ân'da da geçmektedir.
İlgili âyetlerden bir kaçını hatırlayalım:
"Allah göklerin ve yerin nûrudur." (Nûr Sûresi: 35)
"Arz Allah'ın nûruyla aydınlanır, kitap açılır, peygamberler ve şâhitler getirilir ve onlara haksızlık yapılmadan aralarında adâletle hüküm verilir." (Zümer Sûresi: 69)
"Gökleri ve yeri yaratan, zulümâtı ve nûru var eden Allah'a hamd olsun" (En�am Sûresi: 1)
"Allah îmân edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları inkâr karanlıklarından kurtarıp, hidâyet nûruna kavuşturur. İnkâr edenlerin dostu ise tâğutlardır; onları îmân nûrundan mahrum bırakıp, inkâr karanlıklarına sürükler." (Bakara Sûresi: 257)
Güneşin, ulviyetiyle beraber bütün şeffâf ve parlak şeylere nihâyet derece yakın olduğu ve ışığı nereye gitmiş ise orada hâzır ve nâzır bulunduğu mîsalinden hareket eden Bediüzzaman Saîd Nursî, "Nûru'n-Nûr, Münevvirü'n-Nûr ve Mukaddirü'n-Nûr" olan Cenâb-ı Hakkın her şeye ilim ve kudretiyle nihâyetsiz yakın, hâzır ve nâzır bulunduğunu, her şeyin ise Ondan sonsuz derecede uzak olduğunu; Allah'ın işleri külfetsiz, zamansız, kolaylıkla ve yalnız tek bir emirle yaptığını; hiçbir şey, cüz'î-küllî, küçük-büyük kudret dâiresinden hârice çıkmadığını ve kibriyâsının her şeyi kuşattığını kaydeder.
Risâle-i Nûr'un bir çok müşkül meselelerin hallinde Nûr ismine mazhar olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, böylece îmân hakikatlerinin aklî deliller ve nûrânî temsiller ile îzah edilerek, akılda ve kalpte îmânın inkişaf ettirildiğini kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, bir çiçek nasıl güneşin küçücük bir aynası ise, şu koca güneş dahî gök denizinde Şems-i Ezelînin "Nûr" isminden tecellî eden ışığının, yağmur tanesi gibi, bir aynasıdır. İşte, insan kalbinin nasıl bir Nûrun âyinesi olduğu bundan anlaşılmalıdır. Kemâl, ancak insanın muhabbetini kendi nefsinden çekip alarak ezelî Nûr'a yöneltmesiyle elde edilir. Her bir İlâhî ismin cilvesi sonsuz bir nûr gibidir ki, insan hayatından bütün âlemleri ve bütün karanlıkları ışıklandırır.
Güneşin, Allah'ın isimlerinden Nur isminin bir kesif âyinesi olduğunu beyan eden Bediüzzaman, varlıklar üzerinde herkesçe görülen lütuf ve kerem izlerinin, tezyin ve tenvîr fiillerini tahrik ettiğini, bu fiillerin de Müzeyyin ve Münevvir isimlerini varlıkların güzel ve nûrlu yapılarıyla okuttuklarını kaydeder. Bedîüzzaman'a göre, îmân, insanı âlây-ı illiyyîne çıkaran bir nûrdur. Îman nûruyla insan, sırf aydınlık ve nûr olan Cennete lâyık bir kıymet alır. Îmân insanın iç dünyasını aydınlattığı gibi, kâinatı da aydınlatmakta ve ışıklandırmaktadır. Îmân maziyi karanlıklardan, geleceği de zulümâttan kurtarmaktadır.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, sekiz ism-i azamın nûrânî bir sayfasından ibâret olan güneş, bu vasfıyla nûrânî bir ağaç hüviyetindedir. Gezegenler, güneşin hareketli meyveleridirler. Güneş ağaçların aksine olarak meyvelerini düşürmemek için silkinmekte, yani hareket etmektedir. Güneş hareket etmediği gün, meyvelerini de dağıtacaktır.
Bedîüzzaman'ın bir duâsı şöyledir: "Kalbimi ve kabrimi îmân ve Kur'ân nûruyla canlandır Yâ Nûr! Yâ Hak! Ya Hayy! Yâ Kayyûm!"

guller
01.12.2008, 09:05
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mü'min

Allah (c.c.) Emîn'dir, Zü'l-Emân'dır, Mü'min'dir. Yani Cenâb-ı Hak emniyet, güven, doğruluk ve sıdk sahibidir, sözünde hilâfı yoktur, vaadinden dönmez; mahlûkâtına her türlü tehlikeye karşı eman, güven ve huzur verir, canlıları himâye eder, korur, sıkıntılardan kurtarır, kullarını dünya-âhiret ezâ, cefâ, elem, gam, keder, korku ve hüzünden emîn kılar. Güveni, emânete riâyeti, emniyeti, îmânı, sıdkı ve doğruluğu emreder.
Cenâb-ı Hakkın kullarını ve mahlûkatını korkulardan emîn kıldığını bildiren Zü'l-Eman ismi, bu ismin mübalâğalı şekli olan Emîn ve yine bu ismin if'âl babından ism-i fâil şekli olan Mü'min isimlerini Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Cevşenü'l-Kebîr'de zikretmiştir. Bu yüce isimler Kur'ân'da da yer almıştır.
İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"O Allah ki, kendisinden başka İlâh yoktur; Melik, Kuddûs, Selâm, Mü'min, Müheymin, Azîz, Cebbâr ve Mütekebbîr'dir."
"Îman eden ve îmânlarına zulüm karıştırmayanlar; işte onlar için emn (güven) vardır. Onlar hidâyettedirler."
"Öyleyse, kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren ve emîn kılan bu Kâbe'nin Rabbine ibâdet etsinler."
Top güllesinden yetmiş defa daha sür'atli hareket ettiği müşâhede edilen, her vakit dağılmaya ve parçalanmaya müsâit, içi zelzeleli, ihtiyar ve çok yaşlı olduğu görülen yer kürede, hadsiz fezâ içinde seyahat eden insanoğlunun vaziyetini vahşetli bir karanlık içinde gördüğünü beyan eden Bedîüzzaman, birden yerin ve göğün Hâlık'ının Kadîr, Alîm, Rabbü's-Semâvâti ve'l-Ard ve Allah isimlerinin rahmet, azamet ve rubûbiyet burçlarından göründüklerini ve âlemi nurlandırdıklarını, yeryüzünü tenezzüh, keyif ve ticâret için hazırlanmış gayet mükemmel, hoş, emniyetli ve muntazam bir seyahat gemisi haline çevirdiklerini kaydeder.
Ölümlere, yıkılışlara, çözülüşlere ve yok oluşlara, îmândan mahrum bir gözle bakıldığında, dünyanın bir mâtemhaneden farksız algılanacağını beyan eden Bedîüzzaman, kâinat sahibine îmân etmenin ise mü'mine tam bir emniyet hissi vereceğini kaydeder. Bediüzzaman'a göre, mü'min, îmânı cihetiyle her hâdisede tam bir emniyet ve huzur bulur. Meselâ, kâfirin müthiş cenâzeler hükmünde gördüğü dünyevî ıztırap ve musîbetler, mü'minin nazarında İlâhî bir tâlim ve terbiyeden ibârettir. Kâfirin yokluk ve idam zannettiği vefât ve ölümler, mü'minin dünyasında hayat vazifesini bitirenlerin bu fânî memleketten sevinçle terhis olarak bir diğer âleme gitmelerinden ibârettir.
Bedîüzzaman'a göre, zarar ve menfaat Allah'ın elindedir. Hâlık ve Rezzâk Ondan başka yoktur. Allah hem Hakîm'dir, abes iş yapmaz, hem Rahîm'dir, ihsânı ve merhameti çoktur. Mü'min, Allah'a îmân ettiğinden, her şeyde bir rahmet hazinesi kapısını bulur ve bu kapıyı duâ ile çalar. Mü'min her şeyi kendi Rabbinin emrine boyun eğmiş olarak görür. Kendisi de Rabbine her zaman ilticâ eder. Tevekkül ile Rabbine sığınır ve her musîbete karşı dayanır. Îmânı ona tam bir emniyet verir. Mü'minin tek görevi, hayatı verene ve besleyene bağlanmak ve yalvarmaktır. Allah'a tevekkül edip emniyet etmek, tam güven duymak ve huzur bulmaktır.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, kanun ve disiplin, her zaman âsâyiş, emniyet ve güven verir. Îmân kuvveti dünyanın her hâdisesinde tam emniyet, korkusuz eman ve gerçek özgüven sağlar.
Kezâ kabirde de Rahmân, Hannân, Mennân ve Deyyân olan Cenâb-ı Hakkın muhâfazası ve rahmeti esastır. Günahları bağışlayan Odur. Günahkâr kullarının tek sığınağı ve koruyucusu Odur. Mağfiret edip rahmet etmek Onun şânındandır. Onun kapısından başka rahmet ve mağfiret kapısı da yoktur.
Bedîüzzaman'a göre âcizlik, zaafiyet, ihtiyaç ve açlık musîbeti ile kıvranan hayvanlar ve yavrular âlemi cephesinden bakılsa dahî bu dünya, yine bir sıcak yuva gibi eman ve emniyet içinde, Allah'ın rahmet, şefkat ve merhametiyle çok yakından ilgilendiği gayet güzel, sevimli ve şirin bir hâneden farksız gözükecektir.

guller
01.12.2008, 09:07
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mükevvin

Allah (c.c.), Mükevvin’dir. Yani, her şeyi var eden Cenâb-ı Hak’tır. Bütün kâinatın oluşumu ve idâresi Allah Teâlâ’nın emir, irâde ve kudretiyle vâki olmaktadır. Zerrelerden kürelere her şeyi oluşturan Cenâb-ı Mükevvin-i Hakîm’dir. O her şeyi yoktan yaratır.
Mükevvin ismi Hazret-i Ali’nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (asm) rivâyet ettiği Cevşenü’l-Kebîr’de zikrolunan isimlerdendir.
Şu kâinatın gayet muhteşem bir saray gibi donatılıp tanzim edilmiş olduğuna bakıldığında, nihâyetsiz Hakîm, Alîm ve Kadîr bir Sânî’ye işâret ettiğinin anlaşılacağını beyan eden Bedîüzzaman, kâinatın oluşumunda sebeplerin payının ancak bir perdeden ibâret olduğunu kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, varlık sahnesinden çekilen eşya ile birlikte sebeplerinin de kaybolmasına rağmen, hemen arkalarından yeni varlıkların tekrar vücuda gelişi, sebeplerin, varlıkların oluşumunda hisselerinin bulunmadığına delil teşkil eder. Meselâ, bir ırmağın kabarcıkları güneş ışığını sîmâlarında bir an gösteriyorlar ve sür’atle geçiyorlar; yerlerine yeni kabarcıklar geliyor. Onlar da parlıyor ve geçiyorlar. Onları yenileri takip ediyor. Her geçen kabarcığın sebepleriyle birlikte kaybolup gidişinin ardından, yerlerine gelen yenilerinin de parlaması, onları parlattıran güneşin devâm ve bekâsına işârettir. Binâenaleyh, kâinatta gelip geçen her eşyadan sonra, yenilerinin de aynı san’at ve nakışlarla işlenmiş olması, bu san’at ve güzelliklerin, zevâlsiz, dâimî ve bir tek Zâtın isimlerinin cilveleri, nakışları ve san’atları olduğunu göstermektedir.
Kâinatta en yüksek bir sebebin, en âdi bir oluşuma gücünün yetmediğini hatırlatan Bedîüzzaman, sebeplerin bir perdeden öteye geçmediğini, hep yeni oluşumlar ile var oluşun devamını sağlayanın ise kâinatı yapandan başkası olmadığını kaydeder. Bediüzzaman’a göre, meselâ insan başı içindeki hardal tanesi küçüklüğünde bir yerde yerleştirilen ve aynı zamanda haşirdeki amel defterine bir şâhit ve bir senet mahiyetinde düzenlenen hâfıza kuvvetine büyük bir kütüphâne ve muazzam bir kitap gibi hayatın bütün hatıralarının yazıldığına bakıldığında, bunun basit beden hücrelerinin veya dimağın liflerinin ya da tesâdüf rüzgârlarının işi olmadığı; ancak Sâni-i Hakîm’in eseri ve fiili olduğu anlaşılacaktır. Gökleri mevcut haliyle yaratan ve düzenleyen Cenâb-ı Hak, beşeri sîmâsındaki husûsî ve ferdî özelliklere kadar yapmaya ve idâre etmeye muktedirdir.

guller
01.12.2008, 09:08
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Halîm

Allah (c.c.), Halîm'dir. Yani sonsuz hilim sahibidir. Günahlara karşı mühlet verir, tövbe için fırsat tanır, nedâmet ve pişmanlık için imkân lütfeder. Cenâb-ı Halîm-i Rahîm, gazabın ve öfkenin zulmünden münezzehtir, gazap ve celâl halinde de şefkati ve merhameti ön plândadır. Onun rahmeti gazabını geçmiştir. Asileri cezâlandırmakta aceleci değildir. Ehl-i dalâletin düşüncesiz sözleri, akılsız hareketleri ve âsilerin isyanları ile çabuk öfkelenmez, teennî ile af kapılarını dâima açık bırakır ve tövbekâr kullarını affeder. Resûlullah Efendimizden (a.s.m.) rivâyet edilen Halîm ismi ile Cenâb-ı Hakkın aceleci olmaktan, kararında yanılmaktan ve zulüm içinde bulunmaktan münezzeh olduğunu anlarız.
Kur'ân, Cenâb-ı Hakkı Halîm ismiyle de zikreder. "Zeval bulmasın diye gökleri ve yeri tutan muhakkak Allah'tır. Eğer onlar yok olurlarsa, and olsun ki onları, Ondan başka kimse tutamaz! O şüphesiz, Halîmdir, Ğafûrdur." Şu âyet de Cenâb-ı Hakkın Halîm ismini açıklar mâhiyettedir: "Eğer Allah insanları işlediklerine karşılık hemen yakalayıverseydi, yeryüzünde bir canlı bırakmaması gerekirdi. Ama onları belli bir süreye kadar erteler. Vakti gelince gereğini yapar. Muhakkak Allah kulları üzerinde Basîrdir (görmektedir)."
Bedîüzzaman'a göre, küfür ve şirk Allahın birliğine zıttır ve insanın tabiatını çirkinleştirir. "De ki: Eğer dedikleri gibi, Allah ile beraber ilâhlar bulunsaydı, o takdirde hepsi Arşın sahibiyle savaşmaya yeltenirlerdi. O, Onların söylediklerinden münezzehtir, uludur ve yücedir. Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar Onu tesbih ediyorlar. Onu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Muhakkak O, Halîmdir, Ğafûrdur" âyetinde Kur'ân, şirkin akıldan ve sâlim düşünceden ne kadar uzak olduğunu zikrettikten sonra, peşinden Allah'ın Halîm ve Ğafûr olduğunu hatırlatır.
Bu hatırlatma, Bediüzzaman'a göre, Kahhâr-ı Zülcelâlin, hadsiz çirkin bir isyana nasıl müsaade ettiğinin ve isyancıların başlarına kâinatı neden harap etmediğinin, bu gibilere mühlet tanımasının hikmetini açıklamaktadır. Öyleyse, günahların affı için Halîm isminden muhakkak imdât istenmelidir.

guller
01.12.2008, 09:08
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Rezzâk
Allah (c.c.), Râzık'tır, Rezzâk'tır. Yani Cenâb-ı Hak maddî-mânevî rızık vericidir. Râzık-ı Kerîm, basit topraktan rızkı yaratan, dilediği anda mahlûkatına dilediği kadar ikram ve ihsân eden ve bütün canlıları dünyevî uhrevî rızıklandırandır. Herkes her hâlinde, rızık dahil her ihtiyacı için, Cenâb-ı Allah'a muhtaçtır. Vehhâb-ı Rezzâk olan Allah Teâlâ, hiçbir mahlûku rızıksız bırakmaz, hiç kimseyi açlığa terk etmez, hiçbir hayat sahibini ihtiyaçları ile baş başa çâresiz bırakmaz. En gizli ve umulmadık yerlerde, yerin karanlıklarında ve deniz diplerinde her can ve yürek taşıyanı rızıklandıran Cenâb-ı Allah'tır.
Peygamber Efendimiz'in (a.s.m.) bildirdiği Râzık isminin mübâlâğa şekli olan Rezzâk ismini hem hadiste, hem de Kur'ân'da görürüz.
İlgili âyetlerden bir kaçını inceleyelim:
"Allah dilediğini hesapsız şekilde rızıklandırır." "Allah kullarına lütfedendir. Dilediğini rızıklandırır. O Kaviyy ve Azîz'dir." "Nice canlılar vardır ki rızıklarını kendileri elde edemezler. Sizi de onları da rızıklandıran Allah'tır. O Semî' ve Basîr'dir."
Yeryüzünde bütün hayat sahiplerinin bütün ihtiyaçlarına kâfi ve yetecek ölçüde bir umûmî rızık sofrası kurulduğunu beyan eden Bedîüzzaman, minnettarlık ve teşekkürü dâvet eden, muhabbet ve senâ hissini tahrik eden hayat, rızık, şifâ ve yağmur gibi şükre vesîle olan nîmetlerin doğrudan ve perdesiz olarak Cenâb-ı Hakka ait olduğunu kaydeder. Bütün canlıların istedikleri maddî ve mânevî rızıklar Cenâb-ı Hak tarafından ummadıkları yerlerden büyük bir âhenkle, münâsip vakitlerde ve baş döndürücü bir hikmet içinde ellerine verilmektedir.
Rızkın hayat kadar kudret nazarında ehemmiyetli olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, 'kudret'in çıkardığını, 'kader'in giydirdiğini, 'inâyet'in ise beslediğini kaydeder. Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, rızık periyodik bir süreç içinde gelmektedir. Hayatta açlıktan ölme yoktur. Zîrâ, iç yağı ve sâir unsurlar sûretinde hücrelerde depo edilen gıda bitmeden evvel ölüm gelmektedir; demek ölüme sebep olan, alışkanlıkları ve bağlılıkları terk etmekten kaynaklanan bir hastalıktır, rızıksızlık değildir.
Bedîüzzaman'a göre, beden hücreleri her zaman muntazam bir kanun-u İlâhî ile tahrip ve tâmir edilmektedir... Kandaki alyuvarlar, beden hücrelerinin tamirine esas olmak üzere erzak taşımaktadırlar. Hücrelerin tâmirinde kullanılan rızık veya erzak namındaki lâtîf madde, Rezzâk-ı Hakîkînin husûsî bir kanunu mûcibince bedenin her uzvuna, ne kadar ihtiyacı varsa o kadar dağıtılmaktadır.
Allah lâfzından sonra en büyük isim olan Rahmân isminin Rezzâk mânâsında olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, bu ismin rızık vermeyi iktizâ ettiğini ve rızıktaki 'şükür' ile bu isme yetişilebileceğini kaydeder.

guller
01.12.2008, 09:09
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Râdî

Allah (c.c.), Râdî'dir, Radıyy'dır. Yani Allahu Azîmüşşân rızâ sahibidir. Kullarını sever, mahlûkatından râzı olur. Affettiği takdirde kusurlara aldırmaz. Kendisine yaklaşan kullarını kabul eder ve rızâsını esirgemez.
Kullarının iyi niyet ve iyi amellerinden râzı olan Cenâb-ı Hak râzı olduğu kullarını hadsiz mağfireti ve merhameti ile memnun eder, ebedî ikramları ve iltifatları ile mükâfâtlandırır.
Gerek Râdî ismi, gerekse bu ismin mübalağalı ism-i fâili olan Radıyy ismi Hazret-i Ali (r.a.) tarafından Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet edilmiştir. Bu isimler Kur'ân'da muhtelif fiil veya mastar sîgâları halinde mevcuttur. Örnek âyetleri inceleyelim:
"Allah, 'Bu, doğrulara doğruluklarının fayda verdiği gündür. Onlar için ebedî ve temelli kalacakları, altlarından ırmaklar akan Cennetler vardır. Allah onlardan râzı olmuştur. Onlar da Allah'tan râzı olmuştur. Bu büyük kurtuluştur' dedi." "Rabbim, onun, rızânı kazanmasını sağla." "Allah onlardan râzı oldu. Onlar da Allah'tan râzı oldu. İşte bunlar Allah'tan yana olanlardır. İyi bilin ki, Allah'tan yana olanlar kurtuluşa ermişlerdir"
Takvâ ve salih amel ile Hâlıkını râzı eden bir kulun, halkın rızâsını tahsil etmeye ihtiyâç duymayacağını beyan eden Bedîüzzaman, halkın, Allah'ın hesâbına rızâ ve muhabbet göstermeleri halinde bunun bir sakıncası olmadığını, ancak dünya hesabına gösterilen sevgi ve muhabbetlerin beş para ehemmiyet taşımadığını kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, halk âciz kullar topluluğudur. Sırf halkın teveccühünü arayıp, Cenâb-ı Hakkın rızâsından gaflette bulunmak büyük talihsizliktir. Aynı zamanda gizli bir şirktir de. Esâsen, gerçek mânâda halkın teveccühünün işe yaradığını söylemek mümkün değildir. Nitekim bir işi için sultana müracaat eden adam, sultanı râzı etmişse, işi görülür. Râzı etmemiş ise, halkın iltimasıyla çok zahmet çeker. Bununla berâber yine sultanın izni gerekir. İzni de rızâsına bağlıdır. Binâenaleyh, her kulun her işi ve her ihtiyacı için, gerçek tasarruf sahibi Cenâb-ı Allah'ın rızâsı lâzımdır ve bu yüksek rızânın bir tek pırıltısı herkese kâfîdir.
Cenâb-ı Hakkın rızâsının ihlâs ile kazanılacağını beyan eden Bediüzzaman Saîd Nursî, asıl hünerin insanların teveccühünü kazanmak değil, Allah'ın rızâsını kazanmak olduğunu kaydeder. Bedîüzzaman'a göre, çok sevap isteyen insan yalnız ihlâsı esas tutmalı ve yalnız Allah'ın rızâsını aramalıdır. Bu durumda ağzından çıkan mübârek kelimelerin havada teksir edilen milyonlar nüshaları, ihlâs ile, sâdık niyet ile hayatlanır, canlanır; hadsiz şuur ehlinin kulaklarına girip onları nûrlandırır, söyleyene de hadsiz sevaplar kazandırır. Çünkü insan, "Elhamdülillah" dediği anda, milyonlarca büyük-küçük "Elhamdülillah" kelimeleri havada Allah'ın izni ile çoğaltılarak yazılmaktadır. Bütün bu kelimelerin sevap ve feyzinden söyleyen kişi istifâde etmektedir.
Bediüzzaman'a göre, insan ihlâsı elde etmek için, Allah'ın rızâsını kazanmaya kilitlenmelidir. Bilmelidir ki, eğer Allah râzı olursa bütün dünya küsse de ehemmiyeti yoktur. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yoktur. O râzı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktizâ ederse, kul istemek talebinde olmadığı halde, halklara da kabul ettirir. Onları da râzı eder. Onun için, özellikle dinî ve mânevî hizmetlerde, doğrudan doğruya, yalnız Cenab-ı Hakkın rızâsı esas maksat yapılmalıdır.

guller
01.12.2008, 09:10
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Kaviyy

Allah (c.c.), Kaviyy'dir. Yani sonsuz derece güç ve kuvvet sahibidir. Hiçbir güç ve kudret Onun kuvvetinin önüne geçemez. Hiçbir şey, Onun kudretinin tasarrufuna müdâhale edemez. Allah Teâlâ'nın kudret ve kuvveti her şeyi kayıtsız, sınırsız ve sonsuz derece etkisi altına almıştır.
Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet edilen Kaviyy ismi Kur'ân'da da vârittir. Cenâb-ı Kaviyy-i Azîz şöyle buyurur: "Allah, 'Ben ve peygamberlerim muhakkak galip geleceğiz!' diye yazdı. Muhakkak Allah Kaviyydir, Azîzdir." Bir diğer âyette, "Allah, kulları üzerinde Latîftir. Dilediğini rızıklandırır. O Kaviyydir, Azîzdir" buyurulmaktadır.
Varlıkların, Allah'ın emrine harfiyen boyun eğen birer memur olduklarını, âlemdeki bu düzenin, her şeyin Onun emrine râm olmuş olduğunu gösterdiğini, Onun "Ol!" emrinin kudret ve kuvveti de ihtivâ ettiğini beyan eden Bediüzzaman Saîd Nursî, bir çekirdeğin dağ gibi bir ağacı kaldırmasını, bir sineğin Nemrud'u yere sermesini, bir karıncanın Fir'avun'un sarayını harap etmesini hep aynı emre boyun eğişin ve emir içinde kuvvet ve kudret tecellîsinin tezâhürleri olduğunu kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, insan sonsuz âcizlik, sonsuz zaafiyet, sonsuz fakirlik ve hadsiz ihtiyaçlarla yoğrulmuş mâhiyetiyle güçlü, kudretli, kavî, zengin ve hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Cenâb-ı Hakkın mâhiyetine hârika bir ayna teşkil etmektedir. Varlıklarda zayıflık içinde hükmeden bir kuvvet, âcizlik içinde gözden kaçmayan bir kudret vardır. Varlıkların zayıflık içindeki kuvvetleri, Kaviyy-i Mutlak olan Allah'ın varlığına ve birliğine karşı binler pencereler açmaktadır. Her canlının dış yapısında ve iç bünyesinde gayet hikmetli bir kudretin tasarrufları ve söz geçiren bir irâdenin projesi ve düzenlemeleri görünmektedir. Demek, Allah'ın kuvvet ve kudreti eşyayı îcat etmekte, emir ve irâdesi şekil giydirmektedir.
Bediüzzaman'a göre, her bir nevî mahlûkatta ve her bir fertte, tasarruf eden kuvvet ve kudret, öyle hissediliyor ki, bütün kâinata hâkim, bütün eşya üzerinde etkili ve bütün mevcûdâtı hükmü altına alabilir bir mâhiyette görünüyor. Elbette böyle bir kuvvet, ortaklığı hiçbir cihetle kabul etmez, şirke meydan vermez.
Mutlak kuvvet sahibi Kavînin sonsuz kuvvetini idrâk etmek için, mutlak acz, fakr ve zaaf gibi özelliklerimiz, ancak bir ölçüdür. Yani sonsuz aczimiz ve zaafımız, ancak Allah'ın sonsuz kudret ve kuvvetini anlamaya yarar. Cenâb-ı Hak Kaviyy ismiyle kendisine sığınıldığında kalbimizi ve kabrimizi îmân nuruyla canlandırır, karanlığın korkularından ve tehlikelerinden bizi emin kılar.

guller
01.12.2008, 09:11
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Ganiyy
Allah (c.c.), Ganiyy'dir. Yani mutlak zengindir. Cenab-ı Hak, hadsiz varlık, tükenmez servet ve sonsuz hazineler sahibidir. Varlıkları, bitmez servet ve hesapsız zenginlik içinde yaratan Hâlık-ı Kerîmin, Kendisinin hiçbir şeye ihtiyâcı olmadığını, bütün mahlûkatının ihtiyaçlarını ummadıkları yerlerden zengince ve bereketle verdiğini bize bu ism-i şerif bildirir. Ğaniyy ismi Kur'ân'da zikri geçen isimlerdendir. Cenab-ı Ğaniyy-i Kerîm bir âyette: "Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Şüphesiz Allah Ğaniyy'dir ve Hamîd'dir," bir diğer âyette de, "Sizden kiminiz cimrilik yapar. Cimrilik yapan bilsin ki, ancak kendine karşı cimrilik yapmış olur. Allah Ğaniyy'dir (zengindir), siz ise fakîrsiniz" buyurmaktadır.
Âlemdeki varlıklara bakıldığında, fakirlik ve kuruluk içinde büyük bir zenginlik izleri bulunduğunu kaydeden Bedîüzzaman, kıştaki toprağın ve ağaçların fakîrâne vaziyetleri ile bahardaki görkemli servet ve yüklü donanımlarını buna misal verir ve bu fakirlik içindeki zenginliğin ap açık ve zarûretle bir Ganî-i Mutlakın varlığına ve birliğine her taraftan pencereler açtığını beyan eder.
Bediüzzaman'a göre, âlemin yaratılış çekirdeği insandır. Nitekim, insanın emelleri, arzuları ve düşmanları âlemin bütününe yayılmıştır. İnsan, ancak Ganî-i Mutlak ile gerçek doyuma ulaşabilir. Allah Ganî-i Muğnî'dir. Her şeyin anahtarı Ondadır. İnsan Allah'a hâlis bir abd olursa, Allah'ın mülkü olan kâinat, onun mülkü gibi olur.
İnsanın elem verici fakirliğinin lezzetli bir hoş iştihâ olması için Ganî-i Mutlakın kulu olduğunun farkına varmasının yeterli olacağını vurgulayan Bediüzzaman, Cenab-ı Hakkın her baharda ve her yazda gaybtan ve hiçten, umulmadık yerden ve kuru bir topraktan, yüz defa, yeryüzü sofrasını ayrı ayrı yemeklerle donattığını, zamanın senelerinin ve her senenin günlerinin, bir biri arkasından gelen ihsan meyvelerine ve rahmet yiyeceklerine birer kap ve Rezzâk-ı Rahîmin büyük ve küçük ihsânât mertebelerine birer sergi hüviyetinde bulunduğunu beyan eder.
Bedîüzzaman'a göre, insanın fıtratına konulan dehşetli âcizlik ve fakirlik, insanın nihâyetsiz bir Ganî-i Kerîmin hadsiz tecellîlerine mazhar, geniş ve kapsamlı bir ayna olduğunu gösterir.
Bedîüzzaman'ın bir niyâzı şöyledir: "Yâ İlâhena! Sensin Ganî-i Mutlak! Çünkü biz fakîriz. Fakrımızın eline, yetişmediği bir gınâ veriliyor. Demek Ganî Sensin, veren Sensin."

guller
01.12.2008, 09:12
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Zekiyy
Allah (c.c.), Zekiyy'dir. Yani mutlak mânâda temiz ve pâktır. Sonradan yaratılanlara hiçbir biçimde benzemez. Cenâb-ı Hak bütün eksikliklerden, noksanlıklardan, kusurlardan, hatalardan, sehivlerden, yanılmalardan, unutmalardan, ârızalardan münezzehtir, mukaddestir, yüksektir ve uzaktır. Cenâb-ı Hak temizliği emreder, temiz olanı ve arınanı sever.
Zekiyy ismi Hazret-i Ali'nin (ra) Peygamber Efendimizden (asm) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebir'de vârittir. Kur'ân'da bu isim, fiil yapısında gelmiş ve mü'minlerin arınmaları istenmiştir. Cenâb-ı Hak, "Kim îmân etmiş ve salih amel işlemiş olarak gelirse, onlara en üstün dereceler, içlerinden ırmaklar akan, içlerinde temelli kalacakları Adn Cennetleri vardır. Arınanların mükâfâtı budur" buyurur. Bir diğer âyette de, "Kendisini arındıran felâha ermiştir" buyurulur.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, mü'minin bu âyette istenen arınmayı elde etmesi için, kemâlini kemâlsizlikte, kudretini âcizlikte, zenginliğini fakirlikte bilmesi gerekir. Yani, mü'min kendi kusurunu gördükçe ve hatalarını îtiraf ettikçe olgunluk ve arınma sürecini işletmiş olur; âcizliğini bildikçe Cenâb-ı Allah'ın kudretine sığınmış olur; fakîrliğini hissettikçe Allah'ın gınâsı, zenginliği, ihsânı ve ikramı mü'minin imdâdına yetişir. İnsan, nefsinde yalnız kusur, acz, fakr ve noksanlık görmeli; bütün iyilikleri, güzellikleri ve kemâlâtı Fâtır-ı Zülcelâle vermelidir. Kendisinin sahip olduğu iyilikleri Fâtır-ı Zülcelâlin verdiğini idrâk etmeli ve gururlanmamalı, bilakis fahr yerine şükretmeli, övünmek yerine hamd etmelidir.
Cenab-ı Hakkın kudsî mâhiyetinin, hiçbir mâhiyete benzemediğini ve kâinat cinsinden olmadığını beyan eden Bedîüzzaman, kâinat dâiresindeki hiçbir mânianın, hiçbir kaydın, hiçbir engelin, hiçbir büyük kütlenin Onun kudretinin önüne geçemeyeceğini, Onun icraatını sınırlandıramayacağını kaydeder. Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, Allah'ın varlığı ve mâhiyeti vâciptir, yani zorunluluk arz eder; madde cinsinden değildir; misli, misâli ve benzeri yoktur. Mekândan münezzehtir. Kudretiyle her mekânda hâzırdır. Bölünmeyi ve kısımlara ayrılmayı aslâ kabul etmez. Her şeye karşı bütün isimleriyle birden ve her an müteveccihtir. Her şeyin dizgini elinde ve her şeyin hazinesi yanında bulunan Cenâb-ı Allah her şeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, aczden son derece uzak, kusurdan mukaddes, noksanlıklardan yücedir. Gündüz bütün dünyayı kucaklayan ışık, nasıl güneşe işâret ediyor ise "temsilde hata olmasın" bütün kâinatı ihâtası altında bulunduran umûmî hikmet, rahmet, tanzîm, âhenkli yaratma, zînetlendirme ve temiz yaratma sıfatları da, eşsiz ve kuşatıcı birer ışık ve her şeyi kucaklayan birer nur olarak, Cenâb-ı Hakka işâret etmektedirler.

guller
01.12.2008, 09:14
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Vefiyy
Allah (c.c.), Vâfî'dir, Vefiyy'dir. Yani Cenâb-ı Hak vefâ ve sadâkat sahibidir. Sözlerini ve vaadini tamamıyla îfâ eder. Vaadini eksiksiz yerine getirir. Vaadinden dönmez. Kullarına verdiği sözde sâdıktır. Kendisine îman eden, vaatlerine inanan, rahmetine güvenen, hikmetine itimat eden ve Ondan mağfiret ve af ümit eden kullarını aslâ yüz üstü bırakmaz. Ona yönelen kullarını rızâ ile kabul buyurur. Cenâb-ı Hak sâlih kullarına karşı cömerttir. Her hayrın ve iyiliğin karşılığını eksiksiz ve fazlasıyla öder.
Vâfî ve bu ismin mübalâğa biçimi olan Vefiyy ismi Peygamber Efendimiz (a.s.m.) tarafından Cevşenü'l-Kebîr'de zikredilmiştir. Kur'ân'da bu yüce isimlerin fiil türevleri mevcuttur.
İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"Dünya hayatını ve güzelliklerini isteyenlere, orada işlediklerinin karşılığını eksiksiz veririz (îfâ ederiz). Onlar orada bir eksikliğe de uğratılmazlar." (Hud Sûresi: 15)
"De ki, Ey îman eden kullarım! Rabbinizden sakının. Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah'ın yarattığı yeryüzü geniştir. Ancak sabredenlere, ecirleri sonsuz olarak ödenecektir (îfâ edilecektir)." (Zümer Sûresi: 10)
Vâfî olan Cenâb-ı Hakkın âhiret ve ebediyetle ilgili vaatlerini îfâ etmesi, Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre hem bize, hem her şeye, hem Allah'ın Zât-ı Kibriyâsına, hem rubûbiyet saltanatına pek çok lâzımdır. Allah'ın vaadinden dönmesi ve söz verdiği şeyi yapmaması, yani âhireti îcat etmeyip, mahşeri kurmaması, Mahkeme-i Kübrâ'yı açmaması, insanları sorguya almaması, insanların amelleri hususunda adâletle hükmetmemesi, Cenneti ve Cehennemi tanzim etmemesi ve ebediyeti yaratmaması mümkün ve kâbil değildir. Bunları mümkün ve kâbil görmek, Cenâb-ı Hak hakkında "hâşâ" acziyeti ve cehâleti kabul etmek demektir. Oysa acziyet, iktidarının izzetine zıttır. Cehâlet ve bilgisizlikse, ilminin ihâtasına aykırıdır. Zîrâ, acziyet ve cehil büyük bir kusurdur, noksanlıktır ve eksikliktir. Cenâb-ı Hak ise bütün noksanlıklardan, eksikliklerden ve kusurlardan münezzehtir, yücedir ve uzaktır.
Çünkü, vaat ettiğini yapmamak ya cehâletten veya acziyetten kaynaklanır. Cenâb-ı Hak, Kâmil-i Mutlak olduğundan bütün eksiklik ve kusurlardan sonsuz derece uzaktır. İnsan ibâdet ettiği ve tanıdığı Hâlık-ı Zülcelâlin vaadine îman ve îtimat etmeli, Cenâb-ı Allah'ın vaadinden dönmesinin söz konusu olmadığını bilmelidir. İnsan, yine kat'iyyen bilmelidir ki, Cenâb-ı Hakkın kudretinde hiçbir cihetle noksaniyet yoktur. İşlerine hiçbir biçimde acz müdâhale edemez. Elbette ve elbette o Kadîr-i Zülcelâl, o Hakîm-i Zülkemâl, o Rahîm-i Zülcemâl "inşaallah" vaadini yerine getirecek, ebedî saadet kapısını açacak, ehl-i îmânı Âdem babasının aslî vatanı olan Cennete girdirecektir.
O Sâdıku'l-Va'di'l-Kerîm olan Allah, bütün bu doğru habercileri yalan çıkarmaktan sonsuz derece münezzehtir. Zîrâ, vaat ettiği şeyler Cenâb-ı Hakka gayet rahattır; kulları için gayet mühimdir. Vaadinden dönmek ise, hem iktidârının izzetine zıttır, hem sonsuz ilmine aykırıdır. İnsan, kendi yalancı vehmini, hezeyancı aklını ve aldatıcı nefsini tasdik ederek, hiçbir vecihle aldatmaya mecbûriyeti olmayan, haysiyetine hiçbir biçimde yalan yakışmayan ve bütün görünen işler doğruluğuna, hakkâniyetine ve vefâsına işâret eden Cenâb-ı Hakkı yalanlamakla, elbette büyük bir cezâya müstehak olmaktadır. Cenâb-ı Hak madem vaat etmiş, elbette bir büyük mahkeme açacak, bir ebedî saadet verecektir. Çünkü, îfâsı ona çok rahat, bize, her şeye, Ona ve saltanatına da pek çok lâzımdır. Bedîüzzaman'a göre, âlemde her şey Cenâb-ı Hakkın hak söyleyen sâdık kelimeleri, her semâvî olay Allah'ın doğru söyleyen konuşkan âyetleridir. Cenâb-ı Hakkın mükâfâtla ilgili sözünden dönmesi ise zillettir. Zillet, Allah'ın kutsiyetine hiçbir biçimde yakışmaz ve yanaşmaz. Cenâb-ı Allah'ın cezâ ile ilgili sözünü yerine getirmemesi ise, ya aftan veya aczden kaynaklanır. Oysa, küfür dehşetli bir cinâyettir, affa kabiliyeti yoktur. Kadîr-i Mutlak ise aczden münezzeh ve mukaddestir.

guller
01.12.2008, 09:15
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Murdî
Allah (c.c.), Murdî'dir. Yani mahlûkatını hayatlarının her döneminde râzı edendir. Cenâb-ı Allah kullarına sağlık, sıhhat, âfiyet, selâmet, huzur, esenlik ve kanaat verir. İyiliklerine karşılık en az bire on sevap lûtfeder, bol feyiz ve fazîlet ihsân eder ve kullarını her hal ve şartta hoşnut kılar. Cenâb-ı Hak itaatkâr kullarından râzı olduğunu ve razı olduğu kullarını ebedî hayatta sonsuz ikramlarla hoşnut kılacağını vaat etmiştir.
Murdî ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebîr'de yer alan isimlerdendir.
Cenâb-ı Hak salih kullarına şöyle seslenir: "Ey nefs-i mutmainne! Hoşnut olmuş ve kendisinden hoşnut olunmuş olarak Rabbine dön. Kullarımın arasına gir. Cennetime gir."
Cenâb-ı Hakkın her şeyi hayat sahiplerinin imdâdına koşturduğunu kaydeden Bedîüzzaman, güneş, ay, gece, gündüz, kış, yaz gibi âlemin devri ve bitkilerin, muhtaç ve aç hayvanların imdadına gelmelerinde; hayvanların şerefli, ama zayıf insanların imdadına koşmalarında; gıda maddelerinin, latîf ve nazik yavruların ve meyvelerin imdâdına uçmalarında; yiyecek ve gıda zerrelerinin beden hücrelerinin imdâdına yürümelerinde büyük bir yardımlaşma kanununun câri olduğunu, Cenâb-ı Hakkın, kullarını hoşnut kılarak kendini sevdirmek ve tanıttırmak için, her mevsimde âleme şefkat ve lütuf gösteren bir umûmî erzak sofrası dizdiğini ve bütün canlılara her an ikramda bulunduğunu beyan eder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, bütün hayat sahipleri hayatlarında, varlıklarında ve hayatlarının devam ve bekalarında sayısız isteklere sahiptirler. Canlıların maddî ve mânevî erzak istek ve ihtiyaçları ummadıkları yerlerden tam bir intizamla münasip vakitlerde verilmektedir. Cenâb-ı Hakkın mutlak cemâli ve rahmeti bütün mahlûkatı cilveleriyle süslendirerek sevindirmiş ve kendisinden râzı etmiştir.
Âdî midenin hal diliyle yaşamak duâsını kabul ederek nihâyetsiz mu'cizâtlı maddî gıdalar ve yemeklerle onu minnettar ve râzı eden Cenâb-ı Hakkın, kâinatın en ehemmiyetli neticesi, arzın halîfesi, Hâlıkın en güzîde mahlûku ve kulu olan insanın, yüksek insaniyet duygularıyla dâima arzu ettiği, ünsiyet ettiği ve fıtraten istediği cismânî lezzetlerin dâr-ı bekada verilmesi ile ilgili hadsiz umumî duâlarını da kabul buyurması şânındandır. İnsanın beka talebini içeren duâlarına haşr-i cismânî ile fiilen cevap vermesi, insanı ebediyen minnettar ve razı etmesi ve hoşnut kılması Cenâb-ı Hakkın rahmetinin lâzımıdır. "Orada nefislerin iştihâ duyacakları ve gözlerin zevk alacağı her şey vardır. Siz orada ebedîsiniz" (Zuhruf Sûresi: 71) âyeti buna delil teşkil etmektedir.
Bedîüzzaman'a göre, Cenâb-ı Hakkın her bir ism-i şerifi, karanlık ve yalnızlık dehşetini yaşayan her mahlûkun her an imdadına yetişmekte, her insanın bütün duygularına huzur vermekte; bütün âlemlerini aydınlatmaktadır.

guller
01.12.2008, 09:16
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mürîd

Allah (c.c.), Mürîd'dir. Yani, irâde eden, dileyen, irâdesini bütün kâinata hâkim kılan, dilediği gibi hükmeden, hükmünde muhtâr olan, irâde ve ihtiyâr sahibi olandır. Kımıldanan yapraktan sarsılan toprağa, yerin atlı karıncalarından dev cüsseli fillere ve göklerin vahşî kartallarına, yer kürenin hızlı sâkinleri cinlerden kâinatın meyvesi insanlara, hareket sahibi zerrelerden dehşetle rakseden yoğun alev fırtınaları içindeki dev yıldızlara kadar bütün kâinatta, bütün zamanlarda, bütün hareketlerde ve bütün tavırlarda Cenab-ı Hakkın meşîeti, dileği, isteği, tercîhi, emri ve irâdesi esastır ve hâkimdir.
Mürîd ismi Kur'ân'da muhtelif fiil sîgaları halinde vârittir. "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir diyenler, and oldun ki, küfre girmişlerdir. De ki, Allah, Meryem oğlu Mesih'i, anasını ve yeryüzünde olanların hepsini yok etmeyi irâde ederse kim Ona karşı koyabilir?" Göklerin, yerin ve arasındakilerin hükümrânlığı Allah'ındır, dilediğini yaratır! Allah her şeye kadirdir" buyuran Cenab-ı Hak, bir diğer âyette, "Bir millet kendini bozmadıkça, Allah onların durumunu değiştirmez. Allah bir milletin fenâlığını irâde edince artık onun önüne geçilmez. Onlar için Allah'tan başka hâmî de bulunmaz" buyurmuş, bir başka âyette de, "De ki: Allah size bir kötülük dilese veya bir rahmet irâde etse, Ona karşı sizi kim koruyabilir? Allah'tan başka dost ve yardımcı da bulamazsınız!" buyurmuştur.
Bedîüzzaman'a göre, bütün mevcûdât, varlığının öncesine bakarsak, sonsuz bir ilmin târifenâmesi, sonundaki tohumuna bakarsak, Sâniin plânı ve beyannâmesi, yüzeyine bakarsak, bir Fâil-i Muhtar ve Mürîdin gayet san'atlı ve uyumlu bir san'at elbîsesi, iç yüzüne bakarsak, bir Kadîrin gayet muntazam bir makinesi hükmündedir. Bu hal ve keyfiyet îlân etmektedir ki, hiçbir şey, hiçbir zaman ve hiçbir mekân Sâni-i Zülcelâlin tasarrufunun hâricinde değildir. Her bir şey ve her bir eşya, bütün halleri ve tavırlarıyla bir Kadîr-i Mürîd tasarrufunda tedbîr edilmekte, bir Rahmân-ı Rahîmin tanzimiyle ve lütfûyla güzelleştirilmekte ve bir Hannân-ı Mennânın tezyîniyle süslendirilmektedir. Başında şuur ve yüzünde gözü bulunan insana, şu kâinat ve şu mevcûdâttaki sistem, denge, âhenk ve ölçü birtek, yektâ, Vâhid, Ehad, Kadîr, Mürîd, Alîm, Hakîm bir Zâtı vahdâniyet mertebesinde göstermektedir.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, muhît bir ilme işâret eden bütün varlıklar, aynı zamanda o muhît ilim sahibinin küllî irâdesine de delâlet etmektedirler. Nitekim her bir şeye, hususan her bir hayat sahibine pek çok karışık ihtimaller içinde muayyen bir ihtimal ile, pek çok çıkmaz yollar içinde neticeli bir yol ile, pek çok faydasız imkânlar içinde gayet muntazam bir şahsiyet verilmesi, hadsiz cihetlerle küllî bir irâdenin her şeye hâkimiyetini göstermektedir. Çünkü, varlıkları saran hadsiz ihtimaller ve çıkmaz yollarda, karışık ve monoton sel gibi ölçüsüz akan cansız unsurlardan, gayet hassas birer ölçü ile, gayet nâzik birer tartı ile, gayet ince birer intizam ile ve gayet nâzenin birer nizam ile her şeye verilen ölçülü şekiller ve muntazam şahsiyetler, her şeyin sonsuz bir irâdenin eseri olduğuna şehâdet etmektedir. Çünkü, hadsiz vaziyetler içinde bir vaziyeti seçmek, bir tahsis, bir tercih, bir kast, bir arzû ve bir irâde ile mümkündür. Elbette tahsis, bir tahsis ediciyi; tercih bir tercih ediciyi göstermektedir. Tercih edici ve tahsis edici ise "irâde sıfatı"dır.
Bedîüzzaman'a göre, Cenab-ı Hak husûsî Rahmânî imdatlar ile musîbete düşen fertlerin feryatlarına ve husûsî Rabbânî ihsanlar ile belâlara giren şahısların yardım çağrılarına yetişmek sûretiyle Fâil-i Muhtar olduğunu, her şeyin her bir işinin Kendi meşîetine ve dileğine bağlı bulunduğunu ve bütün fıtrat kanunlarının dâimâ Kendi irâde ve ihtiyârına tâbi olduğunu göstermektedir. Yeryüzü hazinesi âhirete gitmek üzere gelen ve geçici olarak kalan insanlara İlâhî ve Rahmânî bir sofra olarak yaratılmıştır. Allah'ın gayb hazinesinde eşyanın îcâdı "Kün!" emrine bağlıdır. Bütün eşyanın iç yüzü, santral gibi, Hakîm, Kadîr, Mürîd ve Alîm olan Allah'ın kudret elindedir.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre güneş, Ezelî İrâdenin izniyle bir gün dürülecek ve toplanacak, "Güneş dürülüp toplandığı zaman, yıldızlar döküldüğü zaman, dağlar yürüdüğü zaman" İlâhî fermanlarının ve "Gök yarıldığı zaman, yıldızlar saçıldığı zaman, denizler kaynayıp bir birine karıştığı zaman..." âyetlerinin mânâları ve sırları Kadîr-i Ezelînin izni ile tezâhür edecek; dünya denen büyük insan sekerâta başlayacak, acîp bir hırıltı ile ve müthiş bir ses ile fezâyı çınlatıp dolduracak, bağırıp inleyerek ölecek. Sonra Allah'ın emri, izni ve irâdesi ile her şey yeniden dirilecektir.

guller
01.12.2008, 09:18
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Kaasım

Allah (c.c.), Kaasım'dır. Yani hakkı bâtıldan ayırır, hak ile adâleti taksim eder, kullarına hak ettiğini verir. Allah Teâlâ, yaratıklarının haklarını kâmilen ihsân eder, mahlûkatına hak ile muâmele yapar. Hayat sahiplerine istek ve ihtiyaçları olan nîmetleri gereği gibi taksim eder ve paylaştırır.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği Kaasım ismi, Kur'ân'da fiil sîgasıyla gelmiştir. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: "Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Onların dünya hayatındaki geçim vâsıtalarını biz taksim ettik. Bir birlerine iş gördürmeleri için bazısını bazısına derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır."
Bedîüzzaman'a göre, varlıkların yaratılmalarında çokluk ile beraber çabukluk; san'at ve intizam ile beraber kolaylık; ucuzluk ve karışıklık ile beraber kıymet ve ayırma iç içedir. Yani yaratılışta ne çokluk, kaliteyi bozar; ne çabukluk, kıymetsizliğe neden olur; ne kolaylık, intizamsızlık ve san'atsızlık getirir; ne de ucuzluk, kıymeti düşürür. Bir birine karışmış tohumları ve çekirdekleri bir birine bulaşmadan, bulaştırmadan, bulandırmadan ayırmak ve yeni bir hayat îcat etmek, ancak ve ancak bir tek Vâhid Zât olan Cenâb-ı Hakkın emriyle ve kudretiyle olabilir. O kudrete hiçbir şey ağır gelmez. O kudrete nisbeten yıldızlar, zerreler kadar; en büyük şey, en küçük şey kadar; azametli ve her şeyi kuşatmış bir bütün, basit ve küçük bir parça kadar; koca yeryüzüne hayat verilmesi, bir ağaca hayat vermek kadar; dağ gibi bir ağacın yaratılması, tırnak gibi bir çekirdeğin yaratılması kadar kolaydır. Bütün bu işler, Onun tarafından sonsuz rahatlıkta gerçekleştirilir; yapılan, yaratılan her şey mükemmel bir san'atlılıkla icat edilir.
Bediüzzaman Saîd Nursî, her şeyin bir birinden eşsiz bir ilim ve benzersiz bir hikmetle nasıl ayrıldığını görmek için ağaç, çiçek ve otların bir birine benzeyen muhtelif tohumlarından bir avuç alınıp bir biriyle karıştırılarak karanlıkta karanlık, basit ve cansız toprak içinde defnedilmesini salık verir. Bu tohumların ve çekirdeklerin ölçüsüz, eşyayı fark etmeyen ve nereye yüzünü çevirsen oraya giden basit su ile sulanması halinde, bahar mevsiminde her tohumun hassas bir ilimle ayrıldığının görüleceğini, her çekirdeğin özel bir itinâ ile tanındığının izleneceğini, her filizin sonsuz bir hikmetle büyütüleceğinin gözden kaçmayacağını beyan eder.
Her tohuma ayrı bir taksimât içinde sünbüllenme ve ağaç olma emrini veren Cenâb-ı Haktır. Cenâb-ı Hak hikmet ve adâletiyle, haklıyı haksızdan ayıracak biçimde, mahşerde büyük bir mahkeme kuracağını vaat etmiştir. Vaadini yerine getirmesi, Allah'ın adâletinin bir gereğidir.

guller
01.12.2008, 09:27
Zâkir
Allah (c.c.), Zâkir'dir, Müzekkir'dir. Yani kullarına öğüt, zikir ve kitap gönderen, Kendi varlığından haberdar eden, sâlih kullarını Kendi yüksek katında hoşnutlukla anan ve zikredendir. Cenâb-ı Hak kullarının kendisini zikretmelerini ister, zikir yollarını kolaylaştırır ve Kendisini anan kullarından râzı olur.
Peygamberleri aracılığıyla kullarını doğru yola çağıran, kullarının ebedî âhiret hayatını hatırlamalarını ve bu hayata hazırlanmalarını isteyen ve kullarına Kendi mukaddes isim ve sıfatlarını tefekkür etmeyi ve zikretmeyi emreden Cenab-ı Hak, zikir hüviyetinde kitap göndermiştir. Kur'ân, Cenab-ı Allah'ın bir zikir ve öğüdüdür.
Zâkir ismi ve bu ismin tef'îl babından ism-i fâil şekli olan Müzekkir ismi Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Cevşenü'l-Kebir'de zikrettiği isimlerdendir. Bu yüce isimler Kur'ân'da fiil sîgası halinde ve mânâ itibariyle gelmiştir. İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"Beni zikredin; Ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin." (Bakara Sûresi: 152)
"(Resûlüm!) Bu söylenenleri biz sana âyetlerden ve hikmet dolu zikirden okuyoruz." (Âl-i İmran Sûresi: 58)
"Bunlar, îmân edenler ve gönülleri Allah'ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ı zikretmekle mutmain olur." (Ra'd Sûresi: 28)
Her bir varlığın Allah Teâlânın hak söyleyen sâdık kelimeleri ve doğru söyleyen konuşan âyetleri hükmünde bulunduğunu beyan eden Bedîüzzaman'a, göre, (...) Cenâb-ı Hak, varlığının ve birliğinin bildirilmesini, yalnız varlıkların şehâdetlerine bırakmamakta, bizzat Kendisi de, Kendisine lâyık bir ezelî kelâm ile konuşmaktadır. Her yerde ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzır olan Allah Teâlânın kelâmı elbette hadsizdir. Kelâmının mânâsı onu bildirdiği gibi, konuşması dahî Onu sıfatlarıyla bildirmektedir. Yüz binlerce peygamber, İlâhî vahye mazhar olmuşlardır. (...)
Bedîüzzaman'a göre, Cenab-ı Hak, tüm varlıklarla birden konuşur. Hiçbir suâl bir suâle, bir iş bir işe, bir hitâp bir hitaba, bir konuşma bir konuşmaya mâni olmaz ve karışmaz. Cenab-ı Hak, herkesin ihtiyacına göre, herkes ile konuşur. Bütün o konuşmalar ve ilhamlar birer birer ve beraber, ittifakla, o Şems-i Ezelînin huzuruna, vacib varlığına ve birliğine şehâdet etmektedirler.
Kâinat Sânîinin, mahlûkatını yüz bin diller ile konuşturduğu, konuşmalarını işittiği ve bildiği halde kendisinin konuşmamasını mümkün görmeyen Bedîüzzaman, Cenab-ı Hakkın, kâinattaki yüksek İlâhî maksatları insanoğluna vahiy yoluyla bildirmesini bu ulvî sıfata bağlar....
Bedîüzzaman'a göre, Cenâb-ı Hak şuur sahibi mahlûkatını, bizzat kudret eliyle yaratıp çeşit çeşit ziynetlerle süslediği kâinat içine seyir, tenezzüh, ibret ve tefekkür için almış, onlara o eserlerin mânâlarını ve kıymetlerini bildirmiştir. Hazret-i Muhammed (a.s.m.), bu yüksek tebliğ görevini îfâ için Cenab-ı Hakkın vahyi olan Kur'ân-ı Kerîm vasıtasıyla cinlere, insanlara, rûhânîlere ve meleklere en azamî bir sûrette rehberlik yapmış, yaratıkların güzellikleri karşısında, Kur'ân üslûbuyla "Sübhanallah! Mâşallah! Allahü Ekber!" zikirleriyle gökleri çınlatmış, kâinatı titretmiş; Allah'ın güzel yaratışını takdir ve tefekkür ile herkese bildirerek, Allah'ın bir ve büyük olduğunu zikir ve tevhid ile her tarafta îlân ederek karaları ve denizleri sarsmıştır.

guller
01.12.2008, 09:27
Kebîr

Allah (c.c.), Kebîr'dir, Mütekebbir'dir. Yani Cenâb-ı Hak eşsiz, sonsuz, misilsiz ve benzersiz büyüktür. Allah Teâlâ büyükler büyüğü, yüceler yücesi, tekebbür ve Kibriyâ sahibi, izzet, azamet ve haşmet sahibidir, büyüklüğün kemâlindedir, sınırsız yücelik sahibidir. Büyüklük yalnız Allah'a mahsustur.
Mübalağa sîgasından olan Kebîr ismi ile tefe'ul babından ve azamet bildiren bir ism-i fâil olan Mütekebbir ismi Cenâb-ı Hak için sonsuz Kibriyâ ve gerçek büyüklük ifâde eder. Bu isimler hem Peygamber Efendimiz (a.s.m.) tarafından bildirilmiş, hem de Kur'ân'da gelmiştir. İlgili âyetleri inceleyelim:
"Allah'ın katında kendisine izin verilenden başka kimse şefaat edemez. Sonunda, gönüllerindeki korku giderilince bir birlerine, 'Rabbiniz ne söyledi?' diye sorarlar. 'Hak söyledi' derler. O Aliyy'dir, Kebîr'dir." (Sebe� Sûresi: 23) "O gaybın ve şehâdetin Âlimi, Kebîr ve Müteâl olandır." (Ra�d Sûresi: 9) "Azîz'dir, Cebbâr'dır, Mütekebbir'dir. Allah onların koştukları şirklerden münezzehtir." (Haşr Sûresi: 23)
Bedîüzzaman'a göre, kâinatın en kıymettâr meyvesi olan insan, sonsuz aczi, sonsuz ihtiyaçları, sonsuz düşmanları ve sonsuz fakirliği bulunmakla beraber, mâhiyeti çok kıymetli âletlerle ve muhtelif duygularla donatılmıştır. İnsan, yüz bin çeşit elemleri hissetmekte, yüz bin tarzda lezzetleri büyük bir iştihâ ile istemektedir. İnsanın öyle maksatları ve arzuları vardır ki, o arzûları ancak, bütün kâinata birden hükmü, emri ve kuvveti geçen Cenâb-ı Hak yerine getirebilir.
Bedîüzzaman'a göre, "Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir" (Lokman Sûresi: 28) âyeti, insanoğlunun tamamının diriltilip yargılanmasının, bir tek insanın îcadı kadar kolay olduğunu bildirmekle, Allah'ın büyüklüğünü îlân etmektedir. Bu mânâlar itibariyledir ki, büyük musîbetlere ve büyük hedeflere karşı herkes "Allâhü Ekber! Allâhü Ekber!" (Allah büyüktür! Allah büyüktür!) demektedir. Herkes Allah'ın büyüklüğünü kendisine dayanak noktası yapmakta, büyük tesellî ve kuvvet bulmaktadır.
Gaflete, günahlara ve maddiyâta dalmak sûretiyle darlaşan akılların, azamet, kibriyâ ve sonsuzluk gibi azametli meseleleri kavrayamadıklarından, ilmî bir gurur ile inkâra saptıklarını beyan eden Bediüzzaman Saîd Nursî, Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği, "Azamet gömleğim, kibriyâ ridâmdır" (Ebû Davud, Libas: 225) hadîs-i kudsîsinde de belirtildiği üzere, insanın yersiz boş söz ve ithamlarına karşı Cenâb-ı Hakkın azamet ve kibriyâsının, Kendi izzet ve celâline lüzumlu bir perde olduğunu kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, rakamlarla ifâde edilmeyecek derecede bir birinden uzak olan yıldızları, aynı anda, aynı tarzda îcat edip tasarruf eden; yeryüzünün doğu ve batısında, güney ve kuzeyinde bulunan aynı çiçeğin hadsiz fertlerini bir zamanda ve bir sûrette halk edip tasvir eden; gökleri ve yeri altı günde yaratan; yeryüzünde her bahar mevsiminde haşr-i azamın yüz binden ziyâde misallerini gösterip yüz binlerce bitki ve hayvan tâifelerini beş altı hafta zarfında inşa eden; tam bir intizam ve mîzan ile dünyayı döndürerek gece ve gündüz sayfalarını yapan ve çeviren Fâil-i Zülcelâlin, eserleriyle apaçık göründüğü gibi, öyle bir azameti, kibriyâsı ve büyüklüğü var ki, hiçbir yerde, hiçbir şeyde, hiçbir cihetle, hiçbir şirkin hiçbir imkânını, hiçbir ihtimâlini bırakmaz, köküyle keser. Böyle her şeyi ihâta eden nihâyet kemâlde bir kudretin kibriyâ ve azametinin; Kendisi için kusur, noksanlık, kayıt ve sınır koyan şirke ve şirk düşüncesine meydan vermesi ve müsaade etmesi hiçbir vecihle mümkün değildir. Fıtratı bozulmayan hiçbir akıl bunu kabul edemez.
Şirk, kibriyâya dokunan, celâlin izzetine dokunduran ve azamete ilişen öyle bir cinâyettir ki, affı hiçbir cihetle kabil değildir. "Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez; bunun dışındakileri affeder" (Nisa Sûresi: 48) âyeti buna işâret etmektedir.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, "Allahu Ekber" kelâmıyla insan kendi aczini ortaya koymakta ve hiçliğini itiraf etmektedir. Kul, namazında Cenâb-ı Hakkın Cemâl, Celâl, Kemâl ve Kibriyâsına karşı "Allahu Ekber" diyerek tazim içinde bir aczle rukûa gitmekte, mahviyet içinde bir muhabbet ve hayretle secdeye kapanmakta, böylece kulluğunu göstermektedir. Bilhassa bayram namazlarında, yeryüzünü bir büyük insan yapan, yüzer milyon insanın söylediği, "Allahu Ekber" sadâları, Allah'ın azametine yakışır bir büyük sadâ ile semâvâtı çınlatmakta, berzâh âlemlerinde ses vermektedir.

guller
01.12.2008, 09:28
Kâdî

Allah (c.c.), Kâdî'dir. Yani hikmet ve adâletle hükmeder. Takdir buyurduğu ve programladığı hükümleri kazâ eder. İhtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını ummadıkları yerlerden verir. İhtiyaçları muhtelif nîmetlerle karşılar. Duâları yerine getirir. Kullarının dertlerine ve elemlerine devâ, hastalıklarına şifâ, borçlarına helâl kısmet ile edâ lütfeder.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) haber verdiği Kâdî ismi, Kur'ân'da fiil biçiminde geçmektedir.
"Rabbin ayrılığa düştükleri şeylerde şüphesiz kıyamet günü aralarında hüküm verecektir" buyuran Cenâb-ı Hak, bir diğer âyette, "Rabbin muhakkak aralarında Kendi hükmünü verecektir. O Azîzdir, Alîmdir" buyurmaktadır.
Bedîüzzaman'a göre, Cenâb-ı Hakkın atâ, kazâ ve kader namında üç kanunu vardır. Kader, bir şey hakkında verilen karar; kazâ, o kararın infâzı; atâ ise o kararın infazdan affedilmesi demektir. Atâ kazâyı, kazâ da kaderi bozabilmektedir. Yumuşak bir otun damarlarının sert ve katı taşı delmesi gibi, Allah dilerse atâ, kazâ kanununun kat'iyetini delmektedir. Kazâ da ok gibi kader kararlarını delmektedir. Yani atânın kazâya nisbeti, kazânın kadere nisbeti gibidir. Başka bir ifâdeyle atâ, kazâ kanununda bir istisnâdır. Kazâ da kader kanununun bütünlüğünden çıkışıdır. Bu hakîkate vâkıf olan bir ârif; "Yâ İlâhî! İyiliklerim Senin atândandır. Kötülüklerim de Senin kazândandır. Eğer atân olmasaydı helâk olurdum!" demelidir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak her ne kadar bir "takdir" çerçevesinde iş yapıyor ise de irâdesi, emri ve hükmü her an hâkimdir ve kaderin önündedir.
Her şeyin meydana gelişinde Allah'ın emrinin, hükmünün ve irâdesinin esas olduğunu, Cenâb-ı Hakkın "Kün!" emriyle dilediği şeyi dilediği zamanda ansızın yarattığını beyan eden Bedîüzzaman, insanlığın ve varlıkların bütün istidâtlarıyla istedikleri ebedî hayatı, tüm insanlık, hayat sahibi tüm varlıklar ve tüm kâinat nâmına, Fahr-i Kâinat Efendimizin (a.s.m.) Kâdîü'l-Hâcâttan istediğini ve verilmesi için niyazda bulunduğunu kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, Cenâb-ı Hak her duâya cevap verir. Ancak cevap vermek ayrı, kabûl etmek ayrıdır. Duâları kabûl etmek ve istenenin aynısını vermek, Kâdiü'l-Hâcâtın hikmetine bağlıdır. Cenâb-ı Hak, kulundan duâ talep eder; çünkü, duâ bir ibâdettir. Meyvesi âhirette alınacaktır. Dünyevî maksatlar ise, duâ ve ibâdetin husûsî vakitleridirler, gayeleri değildirler. Cenâb-ı Hakkın her hükmünde sonsuz hikmet pırıltılarını keşfetmek için gözü kapalı olmamak yeterlidir.

guller
01.12.2008, 09:29
Mukarrib
Allah (c.c.), Mukarrib'dir. Yani kullarının kalbine hidâyet verir ve kullarını Kendisine kalben ve rûhen yaklaştırır. Mahlûkâtı eşsiz şefkat ve merhamet tecellîleriyle birbirlerine yaklaştıran ve aralarında muhabbet tesis eden Cenâb-ı Allah'tır. Rabb-i Rahîm, mü'minlerin kalplerinin birbirlerine yakın olmalarını ister ve mü'min'leri "kardeş" ilân eder.
Mukarrib ism-i şerifi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebîr'de vârit olmuştur.
Mukarrib ismi ile anlıyoruz ki, Cenâb-ı Hak dilediği kullarına kendi kurbiyetini ve akrebiyetini, yani yakınlığını inkişâf ettirmekte, hidâyet kapılarını açmakta, kalplerini şükre ve hamde muvaffak kılmakta, kalplerin Allah'a yakın durması için inâyetini eksik etmemekte, kulların Allah'ın her an kendilerini görüp gözetlediğini ve himâye ettiğini bilmelerini istemektedir.
Allah'ın kurbiyetini, yani yakınlığını kazanmanın iki yolu bulunduğunu beyan eden Bedîüzzaman, bunlardan birinin Cenâb-ı Hakkın akrebiyetinin ve yakınlığının bizzat Cenâb-ı Hak tarafından inkişâfı olduğunu, Peygamberlerin ve peygamberlerin yoluna vâris olanların, meselâ sahabelerin bu sırra mazhar olduklarını kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre diğer yol ise kulun Cenâb-ı Haktan uzaklığı noktasında, çalışarak ve gayret sarf ederek Rabbinin kurbiyeti ile müşerref olması ve Rabbine yaklaşmasıdır. Velâyetteki seyr-i sülûk, seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkî bu sûretle cereyan etmektedir.

guller
01.12.2008, 09:30
Matlûb

Allah (c.c.), Matlûb'tur. Yani istenen, aranan, sevilen, hedef tutulan, varılmak istenen, kendisine dönülen, bütün kullarınca rızâsı aranandır.
Matlûb ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebîrde geçer.
Hakîkî Matlûbun yalnız Cenab-ı Hak olduğunu kaydeden Bedîüzzaman, "Yalnız biri iste; başkaları istenmeye değmiyor. Biri çağır; başkaları imdâda gelmiyor. Biri talep et; başkaları lâyık değiller" diye hatırlatır. Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, insan duâ vesîlesiyle her şeyden önce yalnızlığına ve vahşetine bir çâre bulmaktadır. Duâ bir ibâdettir. Kul her istediğini duâda dile getirebilmekte, Cenâb-ı Hak ise her duâya cevap vermektedir. Ama, Allah'ın duâyı kabûl etmesi ve kulunun isteğinin aynısını verip vermemesi Onun hikmetine bağlıdır. Onun Rahmetine îtimat etmeli, şefkatini ittiham etmemelidir.
Bedîüzzaman'a göre insan, bitmek tükenmek bilmeyen ihtiyaçları, istek ve arzûları konusunda Allah'tan başka şeylere mürâcaat ve minnet etmekle ve boyun eğmekle yanlış kapı çalmakta, boşuna yorulmaktadır. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Her şeyin anahtarı Onun yanında, her şeyin dizgini Onun elindedir. Her şey Onun emriyle halledilmektedir. Onu bulan insan, her isteğine kavuşmakta, her matlûbunu bulmakta, hadsiz minnetlerden ve korkulardan kurtulmaktadır. Allah'ı bulmanın yolu, Ona îmân etmektir. Îmâna nâil olan insan rûhu, mânisiz, müdâhalesiz, engelsiz, her hâlinde, her arzûsunda, her isteğinde, her anda ve her yerde O rahmet hazinelerinin Mâliki ve saadet defînelerinin sahibi Cemîl-i Zülcelâlin ve Kadîr-i Zülkemâlin huzuruna girip, bütün ihtiyaçlarını arz eder ve rahmetini bulup kudretine istinat ederek sonsuz bir ferah, sevinç ve saadet elde eder.

guller
01.12.2008, 09:30
Müncî

Allah (c.c.), Müncî'dir. Yani kullarını maddî mânevî tehlikelerden korur ve kurtarır. Dünyevî-uhrevî hüsranlardan necât verir. Cenâb-ı Allah Kendisine sığınan ve necât isteyen mahlûkatını yardımsız bırakmaz.
Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet edilen Müncî ism-i şerifi Kur'ân'da fiil sîgasıyla mevcuttur.
Cenâb-ı Hak, Âd kavmine gelen azaptan Hz. Hûd (a.s.) ve Ona îmân edenleri kurtardığını şöyle zikreder: "Emrimiz gelince Hûd'a ve beraberindeki îmân edenlere rahmetimizle necât verdik. Onları çetin bir azaptan koruduk.�" Cenâb-ı Hak, Semûd kavmine de azap göndermiş, bu azaptan inananları kurtarmıştı: "Îmân edenleri ve Allah'tan korkanları kurtarmıştık (necat vermiştik)." Cenâb-ı Hak, son nefesinde, "İsrâil oğullarının îman ettiğinden başka İlâh olmadığına inandım" diyen Fir'avun'un cesedine de necât verdiğini beyan eder: "Senden sonra gelenlere bir ibret olsun diye bu gün senin cesedine necât vereceğiz."
Bu son âyeti tefsîr eden Bediüzzaman, Fir'avunların döneminde tenâsuh inancının bir eseri olarak cenâzeleri mumyalama tekniğinin ve inanışının yaygın olduğunu beyan ederek, bilhassa Fir'avunların cesetlerini mumyalattıklarını, üzerine çullanan deniz ve dalgadan dehşet alarak son nefeste îman ettiğini söyleyen Fi'avun'a da, kendi inandığı ve istediği tarzda bir necât verildiğini, yani yalnız cesedinin bozulmaktan kurtarıldığını kaydeder. Bedîüzzaman, bu cesedin asırların dalgaları ötesinde şu son asırda, boğulduğu denizin sahilinde ibret-i âlem olarak bulunacağını da ihbar eder.
Gerçek necâtın, hakîkî kurtuluş ve saadetin ve azaptan emîn olmanın ancak Allah'a ilticâ etmekle ve sığınmakla mümkün olacağını beyan eden Bedîüzzaman, inkârın getirdiği dalâletlerden doğan ıztırapların, bütün akılları ve ruhları Cenâb-ı Hakka sığınmaya ve ilticâ etmeye mecbur kıldığını, Allah'ın kudretiyle ve irâdesiyle her müşkülün hallolacağının ve Onun havl ve kuvvetiyle her kapalı kapının açılacağının belâ ve musîbet anlarında daha iyi anlaşılacağını kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, Allah'a tevekkül edene Allah kâfidir. Allah gerçekten sığınılacak tek makam sahibidir. Kâinattan küsmüş, dünya zînetinden iğrenmiş, vücudundan bıkmış ruhlara melce ve mence Allah'tır. Allah bâkîdir.

guller
01.12.2008, 09:32
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mezkûr
Allah (c.c.), Mezkûr'dur. Yani Cenâb-ı Hak kullarınca zikrolunan, her an hatırlanan, her an anılmaya lâyık olan, unutulması mümkün olmayan, unutulması tehlike ve hüsran demek olan, kâinatın bütün zerrelerince tesbih ve tazim olunan, adı dillerden düşmeyen, Kendisine secde edilen, boyun eğilen ve itaat edilendir.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği Mezkûr ismi Kur'ân'da fiil sîgasıyla gelmiştir. Kur'ân'da Cenâb-ı Hak, "Beni zikredin; Ben de sizi anayım. Bana şükredin, Bana nankörlük etmeyin" buyurmakta, Allah'ı çok zikreden erkek ve kadınlar için Allah'ın mağfiret ve büyük ecirler hazırladığını bildirmektedir.
Gerek kalbî zikir, gerekse aklî tefekkür yoluyla Allah'ın her an anılması, hatırlanması ve zikredilmesinin insana, Allah'a yönelişte huzur ve yükseliş kazandıracağını, böylece insanın her âdi saatini ibâdet hükmüne getireceğini ve dünyevî işlerini uhrevî amellere çevireceğini beyan eden Bedîüzzaman, ömür sermayesini güzel kullanan insanın, ömrünün dakikalarına ebedî hayatta sümbüller verecek çekirdekler hüviyeti kazandırabileceğini kaydeder. Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, bütün zâkirlerin zikirleri ile elde ettikleri feyizler, Mezkûr olan Cenâb-ı Hakkı bütün kalplere ve akıllara göstermeye yetmektedir.

guller
01.12.2008, 09:32
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Tâlib
Allah (c.c.), Tâlib'dir. Yani hayır isteyen, iyilikleri seven ve sâlih davranışlardan râzı olandır. Cenâb-ı Allah hayır ve kemâlâtı talep eder. Kullarının iyilik içinde ve iyi ahlâk üzere olmalarını ister, hayırlı ve sâlih kullarından râzı olur.
Tâlib ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebir'de gelmiştir. Kur'ân'a göre Cenâb-ı Hak, kullarının canlarına ve mallarına Cennet karşılığında tâliptir.
Mahlûkâtına çok şefkati bulunan ve her yürek taşıyanı çok seven Cenâb-ı Hakkın, hayatta iken nefes aldırmayarak ve meşakkatle çalıştırdığı canlıları ölüme, ayrılığa, îdâma ve zevâle mahkûm etmesinin sonsuz lütfu, şefkati ve merhametiyle nasıl bağdaştığının hikmetini ve maslahatını değerlendiren Bedîüzzaman, bunun gereklerini "Beş Remiz"de ele alır. Bunlara kısaca temas edelim:
Birinci Remiz
Cenâb-ı Hak mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Mevcûdât hiçbir cihetle Cenâb-ı Hakka karşı hak dâvâ edemezler. Hakları dâimâ verdiği vücut mertebelerinin hakkını edâ etmek, yani şükretmek ve hamd etmektir. Çünkü verilen vücut mertebeleri birer vâkıadır. Birer irâde gerektirir. Fakat verilmeyenler birer ihtimâl ve imkândan ibârettirler. İhtimal ve imkânların ise vücutları zâten yoktur ve sonsuzdurlar. Meselâ madenler, "Niçin bitki olmadım?" diye şikâyet edemezler. Vücut giydikleri için hakları şükürdür. Bitkilerin, "Niçin hayvan olmadım?" demeye hakları yoktur. Vücutla beraber hayata mazhar oldukları için hakları şükürdür. İnsan ise yoklukta kalmadı, vücut nîmetini giydi; cansız kalmadı, hayatı tattı; hayvan olmadı, insâniyetle şereflendirildi; dalâlette kalmadı, kendisine İslâmiyet nîmeti gönderildi; hastalıkta bırakılmadı, sıhhat ve âfiyet ile taltif edildi. Şimdi, insanın hakkı var mı ki, bunca nîmetler üzerinde şükretmek dururken, daha yüksek nîmetler istesin ve bâtıl bir hırs göstersin?
İkinci Remiz
Cenâb-ı Hakkın tenezzüh-ü zâtîsine münâsip ve kutsiyetine lâyık bir şekilde, Rahmân ve Rahîm isimlerine ait, bütün sıfatlarını hadsiz bir biçimde tecellî ettirme isteği, varlıkları güzellikten güzelliğe çevirme talebi, kâinatı baş döndürücü bir hızla oluşumdan oluşuma mazhar kılma azmi ve her şeyi kemâlâta doğru sevk etme dileği bulunmaktadır. Bu mukaddes sıfatlar sürekli ve durmayan bir faaliyeti gerekli kılmaktadırlar. Bu faaliyet ise her şeyi sonsuz bir biçimde değişime uğratmaktadır. Bu değişim de ölümü, ayrılıkları, zevâli ve yokluğu beraberinde getirmektedir. Fakat faaliyetten gelen hareketler ve yokluğa sürüklenmeler, aslında birer zikir ve tespih konuşmalarından ibârettir.
Üçüncü Remiz
Varlıklar yokluğa gitmemekte, kudret dâiresinden ilim dâiresine geçmekte, değişim ve dönüşüm âleminden nûr, bekâ ve kalıcılık âlemine gitmektedirler. Varlıklardaki güzellikler ve olgunluklar Allah'ın isimlerine aittir. Allah'ın isimleri ise bâkî ve cilveleri dâimî olduğu için nakışları hiç durmadan yenilenmektedir. Öyleyse hakikat noktasında hiçbir şey için mevt, ölüm, adem, zeval ve firak yoktur; kemâlâta kavuşmak vardır.
Dördüncü Remiz
Cenâb-ı Allah'ın isimlerinin had ve hesaba gelmeyen tecellîleri vardır. Eşyâdaki sonsuz çeşitlilik, bu sonsuz tecellîlerden kaynaklanmaktadır. Allah'ın isimleri dâimî ve sermedî olduklarından, Cenâb-ı Hak hesabına dâimî bir sûrette tezâhür ile; bu kâinat kitabını an be an yeniden yazmayı, her bir sayfa içine binler mektûplar koymayı, her bir mektubu Cenâb-ı Hakkın yüksek görüşüne arz etmeyi ve bütün şuur sahiplerinin okuyuşuna yeniden yeniye sunmayı gerekli kılmaktadır.
Beşinci Remiz
Mâdem Cenâb-ı Hak vardır; elbette her şey vardır. Mâdem Cenâb-ı Hakka îmân vardır; her şey için bütün eşya vardır. Allah Teâlâya bağlılık içinde bir anlık yaşamak ve bir saniye vücutta kalmak, milyonlar seneler Ondan gaflet içindeki varlığa bedeldir. Nasıl ki kör, sağır, dilsiz ve akılsız adama çok şey hiç hükmündedir. Kalbinde Allah'a îman taşımayana ise, her şey yok hükmündedir, onun için her şey karanlıktır.

guller
01.12.2008, 09:34
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mücemmil
Allah (c.c.), Mücemmil'dir. Yani, sonsuz güzellik ve cemâl sahibi olan Cenâb-ı Hak mahlûkatı dilediği gibi güzelleştirir, her şeye dilediği gibi güzel şekil ve hoş sûret verir.
Mücemmil ism-i şerifi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebîr'de zikredilmiştir.
Bedîüzzaman'a göre, her bahar mevsiminde yaprakların muntazaman çıkması, çiçeklerin ince ölçülerle açılması, meyvelerin bin bir hikmetle ve rahmetle gelişip olgunlaşarak dalların ellerinde, mâsum çocuklar gibi, rüzgârın esmesiyle oynaması ve içindeki latîf zikir ağzı gözlerden kaçmamalıdır.
Bir kerem eliyle yeşillenen yaprak dili ile, bir lütuf neşesiyle tebessüm eden çiçek lisânıyla ve bir rahmet cilvesiyle gülen meyve kelimesi ile ifâde edilen hikmetli sistem içindeki dengeli ve âhenkli ince ölçü ve bu ince ölçü içinde görünen dikkatli san'atlar, nakışlar ve bu san'atlar, nakışlar içinde yer alan rahmet ve ihsân tecellîlerini gösteren ayrı ayrı hoş kudret tatlıları ve ayrı ayrı güzel kokular ve bu hoş kudret tatlıları içinde birer kudret mu'cizesi olan tohumlar ve çekirdekler, gayet açık bir sûrette bir Sâni-i Hakîmin, Kerîm'in, Rahîm'in, Muhsin'in ve Mücemmil'in varlığını, birliğini, rahmetinin güzelliğini ve terbiye ediciliğinin kemâlini gösterir.

guller
01.12.2008, 09:35
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Müsebbib

Allah (c.c.), Müsebbib'tir. Yani her bir şeyin var olma sebebi, Cenab-ı Hakkın onu var etme irâdesi ve emridir. Sebepleri îcat eden, sebepleri faaliyete koyan, sebeplere tesir veren, sebeplerin sebebi ve bütün varlıkların müsebbibi Cenab-ı Haktır. Görünen zâhirî sebepler, perdeden başka bir şey değildirler. Perde arkasında, Cenab-ı Hakkın kudreti ve irâdesi hâkimdir.
Müsebbib ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebir'de zikredilen isimlerdendir.
Kaderin, sebeple sebebin sonucuna (müsebbeb) tecellîsinin bir olduğunu, yani şu müsebbebin (sonucun) şu sebeple vukûa geleceğinin kader tarafından, "beraber" bilindiğini beyan eden Bedîüzzaman, Müsebbibü'l-Esbâbın (sebepleri de yaratan) Cenab-ı Hak olduğunu, bütün sebeplerin îcaddan ellerinin kısa olduğu ve yaratmaya karşı kudretsiz bulundukları anlaşıldığında Müsebbibü'l-Esbab'tan başka sığınak kalmadığının da idrâk edileceğini ve birlik içinde birlik sırrının böylece inkişaf edeceğini; tek bir "sebep ve sonuç'tan tecellîsini esirgemeyen Cenab-ı Hakkın bütün kâinattaki sebeplere ve sonuçlara da hâkim olduğunun böylece anlaşılacağını kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, sebeplerden yüz çevirmeli, doğrudan doğruya Müsebbibü'l-Esbaba dönmelidir. Kâinatta en küçükten en büyüğe kadar dikkatimize sunulan nizam ve intizam doğrudan Allah'ın kudretine bağlıdır. Cenab-ı Hakkın işine hiçbir tesâdüfün karışmasına imkân yoktur. Çoğu şeylerin sebepleri bir olduğu halde meydana gelme zamanının değişik olması Allah'ın irâdesini, meşîetini, irâdesinde bağımsızlığını ve ihtiyârının hiçbir kayıt altında olmadığını göstermektedir. Hiçbir şey tekdüze ve monoton değildir. Her şey, her an, her haliyle doğrudan Allah'ın bizzat kudret elindedir, her şey her hâlinde Allah'a muhtaçtır ve Allah'ın rubûbiyetine itirazsız ve kayıtsız boyun eğmiştir.
Bedîüzzaman'a göre, sebepler yalnız birer perdeden ibârettirler. İş gören sebepler değil bizzat ve bilfiil Allah'ın kudretidir. Her şey doğrudan Allah'ın kudretine bağlı iken araya sebeplerin konulması, Allah'ın izzet ve azametini insanların zâhir nazarlarından ve evhamlarından korumak içindir.
Fakat burada azamî dikkat etmeli, hakkı ve yetkisi olmadığı halde, böyle yalnız birer perde ve hedeften ibâret olan sebeplere yaratıcılık vasfı verilmemeli, gerçek etki sahibi oldukları zannedilmemelidir. Zîrâ Allah'ın tevhîd ve celâli bu yanılgıyı aslâ kabul etmemektedir. Çünkü bu yaklaşım, Allah'ın birliği esâsına zıttır. Binâenaleyh, Cenab-ı Hakkın izzet ve azameti sebepleri yalnız perde olarak gerekli kılmakta; fakat, tevhid ve celâli sebeplerin perde olmaktan öte, hakîki tesir sahibi zannedilmelerini aslâ istememektedir.
Bediüzzaman Saîd Nursî burada Hazret-i Azrâil'in (a.s.) bir hatırasını naklederek meseleye açıklık kazandırır: Kendisine ruhları kabz etmek vazifesi verilen Azrâil Aleyhisselâm, Cenab-ı Hakka demiştir ki, "Bu vazifeyi yürütürken Senin kulların bana küsecekler!"
Cenab-ı Hak "hikmet" lisânıyla ona şöyle cevap vermiştir: "Seninle kullarımın ortasına musîbetler ve hastalıklar perdesini bırakacağım. Kullarımın şikâyeti onlara gidecek; sana küsmeyecekler."
Bedîüzzaman'a göre, nasıl hastalıklar ve musîbetler birer perdedirler; ecelde tevehhüm olunan fenâlıklara mercîdir. Ruhların kabzedilmesi ile ilgili Azrâil Aleyhisselâmın vazifesinde ise hakikî güzellik söz konusudur. Öyle de, Hazret-i Azrâil (a.s.) dahi bir perdedir, ruhların kabzında zâhiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemâline münâsip düşmeyen hallere mercîdir. Azrâil Aleyhisselâm, o memuriyete bir nâzır ve kudret-i İlâhiyeye bir perdeden ibârettir. Ölümü yaratan ise, bizzat Cenab-ı Haktır.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, her şeyin biri mülk, diğeri melekût olmak üzere iki ciheti vardır. Mülk ciheti aynanın renkli yüzüne benzer; bu yüzde muhtelif renkler ve tavırlar iç içe örülmüş vaziyettedir. Melekût ciheti ise, aynanın parlak yüzü gibidir. Varlıkların bu ciheti "iç yüzü ve hakîkat" tarafıdır, şeffaftır, parlaktır, aydınlıktır ve güzeldir. Sebepler mülk cihetinde vazifelendirilmişlerdir. Melekût cihetinde ise her şey, aracısız ve sebepsiz, doğrudan Allah'ın kudretine bağlıdır.

guller
01.12.2008, 09:36
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Muhyî
Allah (c.c.), Muhyî'dir. Yani, hayatı veren Cenâb-ı Haktır. Meleklerden balıklara, sineklerden fillere, cinlerden insanlara kadar her can sahibinde hayatı îcat eden Hayy-ı Kayyûmdur. Allah'tan başka hiçbir kudret can veremez, hayat îcat edemez, hayat için lâzım olacak şeyleri temin edemez. Ancak Muhyî olan Cenâb-ı Hak hayatı verir, hayat için lâzım olacak maddeleri yaratır ve hayatın devamlılığını sağlar. Hayatın yüksek gayeleri Cenâb-ı Hakka aittir, mühim neticeleri Allah'a bakar, yüzde doksan dokuz meyvesi Cenâb-ı Allah'ındır.
Ebû Hüreyre'nin (r.a.) Peygamber Efendimiz'den (a.s.m.) rivâyet ettiği Muhyî ismi Kur'ân'da da vârittir.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Allah'ın rahmet eserlerine bir bak. Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? İşte şüphesiz O ölüler için Muhyî'dir. O her şeye kadirdir." (Rum Sûresi: 50)
Bu âyet-i kerîmeden hareketle, kâinatı kuşatan ihyâ kanununu keşfederek âhirete îmana kapılar açan Bedîüzzaman, Cenâb-ı Hakkın sineğe hayat verdiği aynı kanunla, bahçemizdeki çınar ağacına da hayat verdiğini, yeryüzüne her baharda yine aynı kanunla hayat verdiğini ve aynı kanunla haşirde mahlûkata da hayat vereceğini beyan eder.
Saîd Nursî, Haşir Risâlesinde Muhyî ismine husûsî bir bab ayırarak hayatı veren Cenâb-ı Hakkın âhirette de hayatı ebedî olarak vereceğini vaat ettiğini, bu vaadinin ihyâ sıfatının da bir gereği olduğunu ispat eder. "Mâdem, dünyada hayat var;" der Bedîüzzaman, "elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû-i istimâl etmeyenler, dâr-ı bekâda ve Cennet-i Bâkiyede hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. Âmennâ!"
Bedîüzaman'a göre, Muhyî isminin "hayat verme" faaliyeti ile Mümît isminin "ölüme uğratma" işi bir biri ile çelişmez. Zaten, hayat sahipleri vazifelerini bitirince bu dünyaya karşı bir nefret hissetmektedirler. Diğer yandan, ölüm idam değildir. Hayat âhirette yeniden verilecek ve artık ölüm olmayacaktır. Âhiret hayatı yalnız insanlarla ilgili değil; bütün kâinatla ilgilidir. Bütün kâinatın neticesidir. Muhyî isminin büyük mertebesine yetişemeyenler, Haşr-i Azamı ve Kıyameti taklidî olarak da olsa, kabul etmekle mükelleftirler.
"Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki; siz ölü idiniz, O sizi ihyâ etti. Sonra sizi öldürecektir. Sonra yine ihyâ edecektir. Sonunda Ona rücu edeceksiniz" (Bakara Sûresi: 28) âyetinin tefsîrinde, bu âyetin dört inkılâptan haber verdiğini bildiren Bedîüzzaman, "Siz ölü idiniz" cümlesinin birinci inkılâba, yani zerreler âlemindeki tavra işâret ettiğini, "Sizi ihyâ etti" cümlesinin ikinci inkılaba, yani dünya hayatına, "Sonra sizi öldürecektir" cümlesinin üçüncü inkılaba, yani kabir ve berzah hayatına, "Sonra yine size hayat verecektir" cümlesinin dördüncü inkılaba, yani haşre işâret ettiğini nihâyet, "Sonunda Ona rücu edeceksiniz" cümlesiyle de insanın ebedî saadete mazhar olacağına işâret edildiğini kaydeder. Vücut, hayattan hayata, tavırdan tavıra yenilenmektedir.
Bedîüzzaman, ism-i Hayy ve ism-i Muhyînin bir büyük cilvesi olan hayat için, "Hayat nedir? Mâhiyeti ve vazifesi nasıldır?" diye sorar ve yine kendisi yirmi dokuz önemli maddede hayatı tanımlar. Buna göre, hayatın iki yüzü de, yani mülk ve melekût ciheti de parlaktır, şeffaftır, kirsizdir, noksansızdır ve ulvîdir. Hayatın doğrudan Allah'ın kudretinden çıktığını göstermek için arada sebep ve vasıtalar kudretin tasarruflarına perde edilmemiştir. Muhyî isminin arkasında Hayy isminin azameti görünmektedir.
Denizde ve karada sayısız canlıların hayat sahnesinde bir miktar görünüp sonra "Yâ Hayy!" diyerek gayp perdesine gizlenmeleri ve arkalarından yeni gelenlere yer açmaları, hayatın bir nehir gibi sürekli akan bir hakikat olduğunu göstermekte; bu sürekli tecellî, Hayy-ı Bakî olan Allah'ın hayatının devamlılığına şehâdet etmektedir. Hayat bir şeye girdiği vakit, o cesedi bir âlem hükmüne getirmekte, küçücük varlığına âleme denk bir kapsam kazandırmaktadır.
Bediüzzaman'a göre, hayat, Allah'a îmân, meleklere îmân, kitaplara îmân, peygamberlere îmân, âhiret gününe îmân, kader ve kazâya îmândan ibâret olan îmânın altı erkânına da işâret etmektedir.

guller
01.12.2008, 09:37
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Nasîr

Allah (c.c.), Nâsır'dır, Nasîr'dir. Yani, Cenâb-ı Hak, kullarının ve mahlukâtının her an yardımcısıdır. İnanan, çalışan ve gayret sahibi kullarına nusret verir, yardım eder. Dünyada ve âhirette, gecede ve gündüzde, gurbette ve sılada insanın ve sâir mahlûkatın tek yardımcısı Cenâb-ı Allah'tır.
Peygamber Efendimiz (asm) tarafından bildirilen Nâsır ismi ve bu ismin mübalağa sîgasından olan Nasîr ismi, Kur'ân'da da yer almıştır.
İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"Namazı kılın. Zekâtı verin. O, sizin Mevlâ'nızdır. O ne güzel Mevlâ, o ne güzel Nasîr'dir!"
"Eğer yüz çevirirlerse Allah'ın sizin Mevlâ'nız olduğunu bilin. O ne güzel Mevlâ, O ne güzel Nasîr'dir!" "Oysa Mevlâ'nız Allah'tır. O yardım edenlerin en hayırlısıdır (en hayırlı Nâsır'dır)."
Bedîüzzaman'ın ifâdesiyle, şu hadsiz kâinatı şenlendiren, rahmettir. Bu karanlıklı mevcûdâtı ışıklandıran, rahmettir. Bu hadsiz ihtiyaç içinde yuvarlanan mahlûkatı terbiye eden, rahmettir. Bir ağaç bütün her şeyiyle meyvesine yöneldiği gibi, bütün kâinatı insana yönlendiren, her tarafta ona baktıran ve yardımına koşturan rahmettir. Bu hadsiz fezâyı, şu boş ve yapayalnız âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren rahmettir. Şu fânî insanı ebediyete hazırlayan, ezelî ve ebedî olan Cenâb-ı Allah'a muhatap, halil ve dost yapan rahmettir. Kâinatın her şeyini böyle insanın etrafında toplayıp bütün ihtiyaçlarına muazzam bir inâyet ile koşturan, bütün mahlûkat çeşitlerinin yardım ve muâvenet ellerini insanın imdadına uzattıran ve insanın tüm ihtiyaçlarına "Lebbeyk!" dedirten, insan gibi mutlak zaîf, mutlak âciz, mutlak fakîr, fânî ve küçük bir mahlûkun emrine koca kâinatı veren, imdadına ve yardımına gönderen, elbette rahmet hakîkatidir.
Şu mevcûdâtı bir fabrikanın, bir sarayın, bir muntazam şehrin eczâlarına benzeten Bedîüzzaman, her şeyin omuz omuza verip bir birlerine muâvenet ellerini uzattıklarını, bir birlerinin ihtiyaç suâllerine, "Lebbeyk! Baş üstüne!" dediklerini ve eşsiz bir intizam içinde el ele çalıştıklarını beyan eder. Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, her şey baş başa verip hayat sahiplerine hizmet etmekte ve sırt sırta verip bir gayeye yönelmiş halde, Müdebbîr-i Hakîme itaat etmektedir. Güneş, ay, gece, gündüz, kış, yaz, bitkiler ve ağaçlar olmak üzere her şeyin, muhtaç ve aç hayvanların imdadına gelmelerinde; hayvanların, zayıf ama eşref insanın imdadına koşmalarında; gıda maddelerinin latîf ve güçsüz yavruların ve meyvelerin imdadına uçmalarında ve gıda zerrelerinin beden hücrelerinin imdadına yürümelerinde etkin bir yardımlaşma düsturunun hâkim olduğu gözlerden kaçmaz. Anlaşılıyor ki, her şey, her zerre ve her hücre gayet Kerîm bir tek Mürebbî'nin kuvvetiyle, gayet Hakîm bir tek Müdebbîr'in emriyle sâir varlıkların yardımı için hareket etmektedir.
Bedîüzzaman'a göre, insana bir padişah saltanatı yaşatan bu teknolojik seviye, bu beşerî terâkkî ve bu medenî yükseliş ne ele geçirmek ile, ne de mücâdele ile kazanılmıştır. Bu saltanat, Hâlık Teâlâ tarafından insanlığa tamamen zaafından dolayı teshîr edilmiş, aczinden dolayı yardım edilmiş, fakrı sebebiyle ihsan edilmiş, cehâleti nedeniyle ilhâm edilmiş, ihtiyacına merhameten ikram edilmiştir. Maddenin, insanlığın emrine girmesiyle yaşanılan bu saltanatın sebebi insanlığın ilmî iktidarı veya kuvveti değil Allah'ın şefkati, re'feti, rahmeti ve hikmetidir.
Âlemin sahibi olan Cenâb-ı Hakka her şeyin isyansız boyun eğdiğini belirten Bediüzzaman Saîd Nursî, her şeyin Allah'ın hesabına çalıştığını, her varlığın harfiyen Allah'ın emrini dinlediğini ve Allah'ın emriyle hareket ettiğini, her zerrenin Allah'ın kuvvetiyle döndüğünü, her şeyin Allah'ın hikmetiyle düzenlendiğini, her canlının Allah'ın keremiyle yek diğerine yardım ettiğini ve her ferdin Allah'ın merhametiyle başkasının imdâdına koşturulduğunu kaydeder.

guller
01.12.2008, 09:38
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Münevvil

Allah (c.c.), Münevvil'dir. Yani nevâleler ve yiyecekler yaratır, mahlûkatına bol bol ikram eder, sayısız nîmetler verir. Hiçbir kulunu açlığa terk etmez, susuz bırakmaz, hiç kimseyi ihmâl etmez. Denizin dibindeki balıklardan, karaların en küçük canlılarına kadar hiçbir canı ve yüreği gıdasız bırakmaz, çâresizliğe sevk etmez.
Münevvil ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebir'de vârit olmuştur.
Her şeyin Cenâb-ı Hak nâmına hareket ettiğini ve zerrecikler gibi tohumların başlarında koca ağaçları bu güçle taşıdığını beyan eden Bedîüzzaman, her bir ağacın "Bismillah" diyerek, rahmet hazinelerinden ellerini doldurup bizlere tablacılık ettiklerini, her bir bahçenin "Bismillah" diyerek kudret mutfağından bir kazan olduğunu ve çeşit çeşit muhtelif leziz taamların içinde beraber pişirildiğini her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübârek hayvanların "Bismillah" diyerek Rahmet feyzinden birer süt çeşmesi olduklarını ve bizlere Rezzâk namına en latîf, en nazîf, hayat kaynağı gibi bir gıdâyı takdim ettiklerini kaydeder.
Tablacı hükmündeki insanlara bir fiyat verdiğimiz halde, asıl mal sahibi olan Allah'a ne fiyat vermeliyiz diye soran Bediüzzaman Saîd Nursî, hakîkî nimet veren Cenâb-ı Hakkın bizden istediği fiyatın üç maddede özetlenebileceğini, bunların zikir, fikir ve şükür olduğunu, başta "Bismillah"ın zikir, sonunda "Elhamdülillah"ın şükür, ortada ise bu kıymettar nimetlerin Ehad ve Samed olan Allah'ın kudret mu'cizeleri ve rahmet hediyesi olduklarını düşünmenin ve bunu anlamanın da fikir olduğunu beyan eder.

guller
01.12.2008, 09:39
http://img113.imageshack.us/img113/8301/3errahiymubc8.jpg (http://imageshack.us/)



Esma-Ül Hüsna İle Nasıl Tedavi Yapıldığına Dair Biyoloji İlminin Mucidi Dr. İbrahim Kerim Anlatıyor:

Esma-ül Hüsna'nın tüm hastalıklara şifa olduğunu keşfettim. Gözümle gördüğüm, şahit olduğum bir olayı anlatayım: Bir arkadaşımın gözleri iltihaplanmış, kıpkırmızı kesilmişti. İki elini gözlerinin üstüne koyarak 'YA NUR, YA HABİR, YA VEHHAB' esma-i şeriflerini okumaya devam etti ve bir süre sonra Allah'ın lütfuyla gözleri eski haline geldi.

TEDAVİ ŞEKLİ İSE ŞÖYLEDİR: Ağrıyan yere elini koyarak Esma-ül Hüsna'yı okumaya devam etmek...


KEMİK HASTALIĞI = EL-KAVİ

DİZ HASTALIĞI = ER-RAUF

KALP HASTALIĞI = EN-NUR

KALP DAMARLARININ TIKANMASI = EL-VEHHAB

SİNİR HASTALIĞI = EL-MUĞNİ

BAŞ AĞRISI = EL-ĞANİ

GUATR = EL-CABBAR

GÖZ HASTALIĞI = EN-NUR, EL-HABİR, EL-VEHHAB

GÖZ DAMARLARININ RAHATSIZLIĞI = ER-RAUF

MİDE HASTALIĞI = ER-REZZAK

BÖBREK HASTALIĞI = EL-HAYY

BAGIRSAK HASTALIĞI = ES-SABUR

PANKREAS = EL-BARİ

ROMATİZMA = EL-MÜHEYMİN

GÖZ SİNİRLERİ = EZ-ZAHİR

TANSİYON = EL-HAFIZ

KULAK HASTALIĞI = ES-SEMİ

YAĞ BEZELERİ, ÇIBAN = EN-NAFİ

AKCİĞER HASTALIĞI = EL-CABBAR

OMURGA HASTALIĞI = EL-BEDİ

SAÇ DÖKÜLMESİ = EL-KAVİYY

KAS HASTALIĞI = ER-REZZAK

DAMAR HASTALIĞI = CELLE CELALUHU

KANSER = EL-LATİF, EL-ĞANİ, ER-RAHİM

SİNUZİT = ER-RAFİ

RAHİM HASTALIĞI = EL-HALIK

KARACİĞER RAHATSIZLIĞI = ER-REŞİD

BACAK HASTALIĞI = EL-MÜTEAL

guller
01.12.2008, 09:40
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Hasîb


Allah (c.c.), Hasîb'dir. Yani, kullarına yeterli olan ve tevekkül eden kuluna yetendir. Cenab-ı Hak aynı zamanda hesabı çabuk gören, muhâsebeyi çabuk yapan, affetmediği takdirde muhakkak hesap soran, hesaptan vazgeçmeyendir.
Kur'ân'da zikredilen Hasîb ismini, Resûlullah Efendimizden (a.s.m.) gelen rivâyetlerde de görmekteyiz.
Bir âyette: "Size selâm verildiğinde ondan daha iyisiyle selâmı alın veya aynıyla mukabele edin. Muhakkak Allah, her şey üzerinde Hasîb'dir" buyuran Hasîb-i Zülcelâl, bir diğer âyette, "Allah'ın gönderdiklerini tebliğ edenler Allah'tan korkarlar ve onlar Allah'tan başka hiç kimseden korkmazlar. Allah Hasîb olarak yeter" buyurmaktadır.
Bedîüzzaman'a göre her hayat sahibi, kâinatın bir küçük misâli hüviyetindedir. Her canlının hayatına, kâinat kadar önem taşıyan ihtiyaçlarını yerleştiren ve her ihtiyacı kolaylıkla temin edip yetiştiren Rablerinin bir tek teveccühü kendileri için her şeye bedeldir ve bütün eşyanın yerini tutar. Her derde müptelâ olan, her şeyden çâre arayan, hastalık, yaşlılık ve ölüm dâhil hayatını karartan tasa ve kederler ile dertli olan insan ve tüm canlılar Hasîb ismi sahibi Cenâb-ı Hakka sığınmalı ve tevekkül etmeli, "Hasbünallahü ve ni'me'l-vekîl" (Bize Allah yeter; O ne güzel vekîldir!) zikrine devam etmelidirler. Bu zikirde büyük bir mânevî dayanak noktası vardır. Bediüzzaman, bizzat kendisi günde beş yüz defa bu zikri okuduğunu kaydetmektedir.
"Ölüm, firak değil visâldir, tebdil-i mekândır, bâkî bir meyveyi sümbül vermektedir" diyen Bediüzzaman Saîd Nursî, insan ruhunda çok şiddetli bir arzu ile bulunan bekâ aşkının, aslında Bâkî-i Zülcelâlin varlığına ve bekâsına baktığına işâret ederek, önemli bir yanılgıya dikkat çeker: Bu şiddetli aşk çoğu zaman, gaflet yüzünden insanın kendi şahsiyeti ile ilgili bekâ isteğine dönüşmektedir.
Bedîüzzaman'a göre, o çok derin ve kuvvetli bekâ aşkı, bizzat, sebepsiz ve fıtraten ileri derecede sevilen sınırsız kemâl sahibi bir ismin gölgesi vâsıtasıyla insanın mahiyetinde hükmetmektedir. Kendi öz varlığında hissettiği bu şiddetli bekâ aşkı ve muhabbetini, sebepsiz, garazsız ve illetsiz bir şekilde Cenâb-ı Hakka yönelten bir mü'min için Allah yeterli ve kâfîdir. Koca Cennet bütün güzellikleriyle bir cilvesi bulunan ve bir saat görülmesi Cennettekilere Cenneti unutturan bir Cemâl-i Sermedî elbette nihâyetsizdir, eşi, benzeri, dengi, nazîri ve misli yoktur ve elbette Ona kanaat eden insana O yeter.
Bediüzzaman'a göre, îmân sâyesinde Allah'a olan bağlılığımızı anlama sırrıyla bir dakika yaşamak, îmânî bağlılıktan mahrum binler sene yaşamaya bedeldir. O tek dakika, mertebece o binler seneden daha mükemmel ve daha geniştir. Binâenaleyh, gökte büyüklüğü, ve yerde âyetleri görünen ve göklerle yeri altı günde yaratan Cenâb-ı Hakkın san'atı olmak; varlık, kemâl, şân, şeref, gurur, huzur, mutluluk, saadet ve sevinç olarak insana yeter.

guller
01.12.2008, 09:41
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Münzir
Allah (c.c.), Münzir'dir, Nezîr'dir. Yani Cenâb-ı Hak kullarını uyarır, azabına karşı korkutur, kullarına zarar ve fayda verecek unsurları önceden bildirir. Cenâb-ı Hak her kavme peygamber göndermiş ve peygamberler aracılığıyla kötülüklere karşı insanları îkaz etmiştir. Bütün peygamberler, vahiyler ve İlâhî kitaplar şerlere, kötülüklere ve Cehennem azabına karşı birer îkazcı ve uyarıcıdırlar. Nezîr ismini Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Cevşenü'l-Kebîr'de zikretmiş, bu ismin if'âl babından ism-i fâili olan Münzir ismi de Kur'ân'da yer almıştır.
İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Muhakkak biz Münzir'iz (uyarıcıyız)"
"O göktekinin başınıza taş yağdırmayacağından emin misiniz? Benim uyarmamın nasıl olduğunu yakında bileceksiniz!"
"Benim azâbım ve uyarılarım nasılmış? Kur'ân'ı öğüt alırlar diye kolaylaştırdık! Öğüt alan yok mudur?"
"Âd da yalanladı! Benim azâbım ve uyarılarım nasılmış (görecek)!"
"Onlar Lût'un konukları olan melekleri elde etmeye çalıştılar. Bunun üzerine gözlerini kör ettik. 'Azâbımı ve uyarılarımı dinlememenin sonucunu tadın!' dedik. Sabah erkenden, önü alınmaz bir azap başlarına geldi. 'Azâbımı ve uyarılarımı dinlememenin sonucunu tadın!' dedik. Kur'ân'ı zikir olduğu için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur? And olsun ki Fir'avun kavmine de uyarıcılar geldi!"
Ebediyet için yaratılan insanın hakîkî lezzetlerinin, ancak mârifetullah, muhabetullah ve ilim gibi ebedî hakîkatler olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, Cenâb-ı Hakkın kullarına peygamberlik müessesesi vasıtasıyla ibâdeti teklif ettiğini kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Allah'ın emirlerini tebliğe memur olduğu gibi, mü'minlere vaat buyurulan Allah'ın rızâsı, lütfu, kurbiyeti, yakınlığı ve ebedî saadeti gibi müjdeleri de tebliğe memurdur. Allah Resûlü (a.s.m.) aynı zamanda insanları kötülüklere karşı uyarmaya, inzâra, tahvife ve Allah'ın azabından korkutmaya da memurdur.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, celâlî ve cemâlî isimlerin irşât âlemindeki tasarrufu çerçevesinde, teşvik ve sakındırma ile irşât; müjdeleme, uyarma ve korkutma ile de tebliğ yapılmış olur. Bu isimler vicdana tecellî edince ise Allah'tan ümit etme ve korku duyma meydana gelir. Bediüzzaman devamla şöyle der: "İrşadın iktizâsındandır ki, havf ile recâ arasındaki muvâzene devamla muhafaza edilsin, recâ ile doğru yollara sülûk edilsin, havf ile de eğri yollara gidilmesin; ne Allah'ın rahmetinden me'yûs, ne de azâbından emîn olunsun

guller
01.12.2008, 09:42
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Beşîr
Allah (c.c.), Beşîr'dir, Mübeşşir'dir. Bu isimler, Cenab-ı Hakkın müjdeleyen, sevindiren, müjdeci gönderen, en küçük bir iyiliği görmezden gelmeyen, taltif eden, ödüllendiren, müjdeleri gerçek olan, vaatlerini hakîki mükâfâtlarla ve Cennetin ikramı ile gerçekleştiren sonsuz müjde sahibi olduğunu bildirir. Her bir peygamber Cenab-ı Hak tarafından gönderilen birer müjdecidir. Her bir Allah kelâmı, Cenab-ı Hak tarafından nâzil buyurulan birer müjde haberi niteliğindedir.
Kur'ân ölümden başı dönen insanlığa mutlak hayrı, Cenneti, Allah'ın cemâlini, ebedî hayatı ve dâimî saadeti tebşir eder, yani müjdeler. Kâinatta gözümüzle gördüğümüz her şey dünyanın fenâsını ve bâkî âhiretin geleceğini bize müjdeler tarzda tanzim edilmiştir.
Beşîr ismi ve bu ismin tef'îl babından ism-i fâil şekli olan Mübeşşir ismi Peygamber Efendimiz (a.s.m.) tarafından Cevşenü'l-Kebîr'de zikredilmiştir. Bu isimler Kur'ân'da fiil halinde yer alır.
İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"Rableri onlara, katından bir rahmet, bir rızâ ve içinde kalıcı nimetler bulunan ebedî cennetleri müjdeler. Doğrusu büyük ecir Allah katındadır"
Cenab-ı Hak, Hazret-i İbrâhim (a.s.) için de, "Doğrusu o, mü'min kullarımızdandı. Onu sâlihlerden bir peygamber olarak İshak'la müjdeledik" buyurur.
"Rabbim Allah'tır deyip de sonra dosdoğru olanlara, (ölümleri ânında) melekler inerler ve 'Korkmayınız! Mahzun olmayınız! Size vaat olunan Cennetle müjdeleniniz! Biz dünya hayatında da, âhirette de size dostuz! Gafûr ve Rahîm olan Allah'ın ikramı olarak burada canlarınızın çektiği her şey ve her ne isterseniz var!' derler."
"Îmân edenlere Allah tarafından büyük bir lütuf bulunduğunu müjdele!"
"Ey Muhammed! Biz seni hak ile müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik!"
"Mü'min erkek ve kadınları defterleri sağdan verilmiş ve ışıkları önlerinde olarak koştuklarını gördüğün gün onlara, 'Müjdeler size! Bu gün, içlerinden ırmaklar akan ve orada ebedî kalacağınız Cennetler sizindir!' denir. İşte büyük kurtuluş budur."
İhtiyarlık ve ölüm gibi hayatın acı gerçekleri karşısında Kur'ân'dan başka her şeyin dehşet, vahşet, ümitsizlik ve çâresizlik verdiğini bizzat yaşadığını ve hissettiğini belirten Bedîüzzaman, kendisi için "ihtiyârlığın alâmeti olan beyaz kıllar saçıma düştüğü bir zaman" dediği bir gün, İstanbul'daki Bayezıt Câmiinde hafızları dinlemeye başlar.
Kur'ân'dan, "İman edenlere müjdele!" (Bakara Sûresi: 25) âyeti kulağına ilişince, rûhunda bir fırtına kopar. Görür ki, Kur'ân büyük bir tesellî, ümit, ricâ, müjde ve nûr kapısı açmıştır. Herkesi korkutan ve ağlatan ölüm, kalpte "îmân" olduğu takdirde, Kur'ân nazarında idam değildir, ayrılık değildir, yok olmak değildir. Tam tersine, ölüm Kur'ân nazarında Cennete, ebedî hayata ve mutlak müjdeye bir çağrıdır.
Kur'ân'ın yüksek bir ümit ve müjde ile dolu olduğunu her ehl-i insafın hissedebileceğini müjdeleyen Bediüzzaman, böylesine hadsiz bir tesellî ve müjde kaynağı bir kitap göndererek kulları ile muhatap olan Cenab-ı Hakkın hadsiz şükredilmeye lâyık olduğunu kaydeder.
"Îmân eden ve salih amel işleyenlere, altlarından ırmaklar akan Cennetler olduğunu müjdele" (Bakara Sûresi: 25) âyetinin tefsirinde, Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Allah'ın rızâsını, lütfunu, kurbiyetini, yakınlığını, Cennetini ve saadet-i ebediye gibi tebşîrât ve müjdelerini tebliğle mükellef ve memur tutulduğunu beyan eden Bedîüzzaman, Cennetin Cenab-ı Hakkın fazl-ı kereminden bir hediye olduğunu, amelin ücreti mukabilinde vacip bir hak olmadığını, çünkü hak ve ücretin verilmesinin beşâret ve müjdeyle ifâde edilmeyeceğini, oysa Kur'ân'da Cennetten müjde olarak bahsedildiğini; bundan dolayı yapılan ibâdetlerin Cennet için değil, sırf Allah rızâsı için yapılması gerektiğini kaydeder.
Bediüzzaman'a göre, mü'minlerin lütuf ile, nûr ile, Cennet ile ve Allah'ın rahmeti ve rızâsı ile tebşîr edilmeleri cemâlî isimlerin tecellîlerindendir.

guller
01.12.2008, 09:43
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mevcûd

Allah (c.c.), Mevcûd'dur. Yani var olan, varlığı zarûrî olan, varlığında şüphe olmayan, varlığı kendisinden olan ve varlığı hiçbir varlığa dayanmayandır. Her şeyin varlığı Allah Teâlânın onu yaratmasına bağlıdır. Her şeye vücut veren Cenâb-ı Hak, hakîkî Mevcud'dur.
Mevcûd ismi, Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebîr'de geçen esmâdandır.
Bedîüzzaman'a göre, varlıkların her bir hayat tavrı, Rabb-i Rahîme dönük muhtelif tesbîhâtlar hükmündedir.
Sâni-i Zülcelâl vardır ve bâkîdir; sıfâtları ve isimleri de dâimî ve sermedîdirler. Mâdem Cenâb-ı Hak vardır; her şey vardır. Mâdem varlığı zorunlu olan Cenâb-ı Hakka bağlılık vardır; her şey için bütün eşya vardır.
Çünkü Vâcibü'l-Vücuda nisbetle her bir mevcut, bütün mevcûdâta vahdet sırrıyla bir irtibât kazanır. Öyleyse Cenâb-ı Hakka intisâbını ve bağlılığını bilen her bir mevcut, birlik sırrıyla Cenâb-ı Hakka mensup bütün varlıklara ilgi duyar ve hepsiyle alâka kurar.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre Allah'ın varlığına îmân eden her bir şahıs, hadsiz vücut nûrları kazanır. Bu noktada ayrılıklar, firaklar, zevâller, yokluklar, bitişler, sönüşler, ölümler yoktur. Îmân ederek bir an yaşamak, milyonlar sene îmânsız yaşamaya bedeldir. Var olmanın bedeli, varlığı vâcip ve zorunlu olan Cenâb-ı Hakkı tanımaktır.
Kâinattan Yaratıcısını soran meraklı bir seyyâhın müşahedelerini konu alan Âyetü'l-Kübrâ risâlesinde, yeryüzünde ve gökyüzünde muhtelif varlık gurupları içinde rûhânî ve aklî bir seyahat yapan Bediüzzaman, bu aklî seyahatinde akıl, kalp ve merak sahibi herkesin düşünerek ve derin tefekkürde bulunarak Hâlık'ını bulabileceğini ve her şeyde Allah'ın varlığını, birliğini, kudretini ve yaratıcılığını görebileceğini tesbit ve ispat eder.
Bedîüzzaman'a göre, bütün güzelliklerin kaynağı vücuttur. Bütün çirkinliklerin mâdeni ise, yokluktur. Vücudun en kuvvetlisi, en yükseği, en parlağı ve yokluktan en uzağı olan ve vâcip bir vücut ve ezelî ve ebedî bir varlık olan Cenâb-ı Hak, en kuvvetli, en parlak, en yüksek, kusurdan en uzak ve sonsuz cemâl sahibidir. Mevcûdâtın varlığı, Allah'ın varlığı yanında çok zayıf bir gölgeden ibârettir. O, Mûcid ve Mevcûd-u Bâkî olduktan sonra mevcûdâtın bir bir kaybolup gitmesinin hiç önemi yoktur. Çünkü zaten, Cenâb-ı Hakkın yaratması ve var kılması ile, o sevimli varlıklar hayat sahibi olmuşlardır.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre Cenâb-ı Hak, her bir fânî mevcûdu çok bâkî vücutlara çekirdek yapmakta; zerrelerden gezegenlere her şeye hareket vermekte, kâinatı konuşturmakta, âyetlerini varlıklara açık bir dil ile söylettirmekte ve yazdırmaktadır. Her şey, her varlık, anlaşılır biçimde, "Yâ Hak! Yâ Mevcûd! Yâ Hayy! Yâ Mâbud!" demektedir. Kâmil insanların makbul ibâdetleri ve makbul ibâdetlerin neticesinden hâsıl olan feyizler, bereketler, duâlar, müşâhedeler ve keşifler o Mevcûd-u Lemyezelin vâcip ve zorunlu varlığını bildirmektedir.

guller
01.12.2008, 09:43
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mukaddim


Allah (c.c.), Mukaddim'dir. Yani Cenâb-ı Allah bazı kullarını öne alır. Kimi mahlûkatını öne geçirir. Kullarından bazılarına üstün nitelikler verir ve seçkin kılar. Varlıklardan bazısını bazısına takdim eder, üstün kılar. Kullarını âhirete ve Cennete hazırlar. Kâinatta her bir zerreyi milyonlarca ihtimallerden bir ihtimali seçip öne alarak yaratır.
Mukaddim ismi Peygamber Efendimizden (a.s.m.) Ebû Hüreyre (r.a.) yoluyla rivâyet edilen isimler arasında gelmiştir.
Bedîüzzaman'a göre, çekirdek, ağaç olmazdan önce; yumurta, kuş olmazdan önce; tohum, başak vermezden evvel binlerce imkân ve ihtimaller içerisinde ve binlerce şekil ve sûretlere girmek kabiliyetinde iken, o eğri büğrü ihtimallerden ve seçeneklerden birisinin seçilip takaddüm ettirilmesi, öne alınması, doğru bir şekle ve müstakim bir vaziyete sevk edilmesi, o tohumların, yumurtaların ve çekirdeklerin her birinin Allâmû'l-Guyûb olan Cenab-ı Hakkın bizzat terbiye, tedbîr ve yönetimi altında bulunduklarını göstermektedir.

guller
01.12.2008, 09:45
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Habîb
Allah (c.c.), Habîb-i Kulûb'dür, Mahbûb'tur. Yani, Cenâb-ı Hak çok sevilen, çok istenen, çok aranan, çok arzû edilen; Kendisine sonsuz muhabbet duyulan, rızâsı istenen, emrine râzı olunan, tazim gösterilen ve itaat edilendir. Cenâb-ı Hakkı seven ve Ona muhabbet duyan, Onun rızâsına nâil olur ve ebedî saadeti kazanır.
Peygamber Efendimiz'in (a.s.m.) Cevşenü'l-Kebîr'de bildirdiği Habîb ve Mahbûb isimleri, Cenâb-ı Hakkın inanan kalplerin sevgilisi olduğunu ifâde eder. Kur'ân'da fiil sîgası olarak mânâ itibariyle mevcuttur.
İlgili âyetleri inceleyelim:
"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın" (Âl-i İmran Sûresi: 31)
"İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk ilahlar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi." (Bakara Sûresi: 165)
Hâlık-ı Kerîm'in, insanlar içinde seçkin kulları bulunduğunu kaydeden Bedîüzzaman, Cenâb-ı Hakkın bilhassa Habîb-i Ekremini (a.s.m.) pek ciddî sevdiğini; binâenaleyh Resûlullah'ın (a.s.m.) sünnet-i seniyyesine uyanın, Allah'ın muhabbetini kazanacağını beyan eder. "De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun. Tâ ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Ğafûr ve Rahîm'dir," âyeti bütün Müslümanları Allah Resûlünü (a.s.m.) sevmeye ve emânet bıraktığı sünnete uymaya davet etmektedir.
Bedîüzzaman'a göre, dünyevî sevgiler hakîkî muhabbet değil, mecâzî muhabbettir. Mecâzî sevgililerin yüzünde fânîlik damgası görülmeli ve muhabbet doğrudan Cenâb-ı Hakka yöneltilmelidir. Allah'ı sevmek ve Allah tarafından sevilmek insanın yükselebileceği mânevî mertebelerin en yükseğidir. Îmân bu sevgi mertebesinin en mühim iksiri ve anahtarıdır.
Muhabbetini, ilk önce Allah'a veren bir insanın, Onun muhabbeti dolayısıyla Allah'ın sevdiği her şeyi seveceğini belirten Bedîüzzaman, bunun da îmânla mümkün olduğunu kaydeder. Bedîüzzaman'a göre, bir kimseye Allah'ın îmân ihsân etmesi, nîmet olarak ona yeterlidir. Çünkü bir mü'min, îmânı sayesinde kazandığı engin, asîl ve sonsuz muhabbetle, görünen ve görünmeyen varlıklar ve varlıklar ötesi âlemlerin içerdikleri sonsuz nîmetlerin tamamından istifâde eder.
Beşerin kâinat Hâlıkına karşı hadsiz bir muhabbet istidâdı ile yaratıldığını beyan eden Bedîüzzaman, insanın yaratılışında cemâle karşı bir muhabbet, kemâle karşı bir saygı ve ihsâna karşı bir sevmek bulunduğunu, muhabbetin ve sevginin ise cemâl, kemâl ve ihsân derecelerine göre ziyâdeleşeceğini ve aşkın en son derecesine kadar yükseleceğini, binâenaleyh, sonsuz cemâl, kemâl ve ihsân sahibi olan Hâlık-ı Zülcelâlin sonsuz derece sevilmeye ve muhabbete müstehak olduğunu kaydeder.
Bütün sevenlerin hakiki muhabbetlerinin, Mahbub olan Cenâb-ı Hakkı gösterdiğini beyan eden Bedîüzzaman, herkesin kalbindeki aşkın ve sevginin, sağlıklı düşünen akıl ve kalplere Mahbub-u Lâyezâlîyi bildirdiğini; dünyevî sevgililerin ayrılışından elem ve keder duyulmaması gerektiğini, çünkü Mahbub-u Hakîkinin Bâkî olduğunu kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, ebediyet olmazsa, geçici ve yok olucu insan, ebedî ve bâkî olan Cenâb-ı Hakka tam muhabbet duyamaz. Çünkü insan, güzele eli yetişmezse onu çirkin bulur. Bundandır ki ebedî hayatın îcâdı, Cenâb-ı Hakkın kullarınca sonsuz bir aşkla sevilmesine vesîle olmaktadır.
Bediüzzaman Saîd Nursî, insanın, muhabbet duygusunu bekâsız ve fânî varlıklara dağıtarak, kendisine yazık ettiğini belirtir. Çünkü mahlûkat fânîdir. Oysa o eserlerde cilveleri ve nakışları görünen Allah'ın isimleri dâimîdirler, bâkîdirler. İnsanın, fânî de olsa güzel şeylere karşı kalbinin sevgisini söküp atması şüphesiz kolay değildir.
Ancak insan, irâdesi ile muhabbetin yüzünü bir mahbubtan diğer mahbûba çevirebilir; hoşlandığı şeyleri Cenâb-ı Hakkın nâmına ve Onun hesabına sevebilir. Güzel şeyleri, "Ne kadar güzel!" nazarıyla değil, "Ne kadar güzel yapılmış!" diyerek sever ve böylece mânevî şükrünü de edâ etmiş olur.

guller
01.12.2008, 09:46
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Zi't-Tavl
Allah (c.c.), Zi't-Tavl'dir. Yani, geniş ihsanlar ve sonsuz zenginlikler sâhibidir. İkrâmı ve ihsânı bütün zamanlarda, bütün mahlukâtına şâmildir. Cenab-ı Allah'ın lütfu bol, feyzi geniş, bereketi hadsiz, ikramı hesapsız ve nîmetleri sayısızdır. Zi't-Tavl ism-i şerîfi Kur'ân'da zikrolunur. Cenab-ı Hak şöyle buyurur:
"O günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, cezâsı şiddetli olan ve Zi't-Tavl olandır (lütfu bol olan). Ondan başka İlâh yoktur. Dönüş Onadır."
Bedîüzzaman'a göre, başta insan olmak üzere, bütün hayvanlar için gayp perdesinden muntazaman gelen rızıklar, Allah'ın merhametinin cemâlini gösterir. Bütün yavruların, başları üstünde annelerinin sînelerine asılmış bulunan tatlı, sâfî ve kevser ırmağı gibi akan süt ile mu'cizâne biçimde doyurulmalarını gören, Allah'ın merhametinin sevimli cemâlini görür.
Yeryüzü sofrasında misafirlerine hazırlanan hadsiz gıdaların ve yiyeceklerin ayrı ayrı güzel kokularına, muhtelif süslü renklerine, çeşit çeşit hoş tatlarına ve her zîhayatın zevk ve lezzetine yardım eden cihazlarına ve duygularına dikkat eden, Kerîm-i Mutlak ve Rahmân-ı Rahîm olan Cenab-ı Hakkın ikram ve kerîmiyetinin gayet şirin cemâlini ve gayet tatlı güzelliğini müşâhede eder.
Hamd ve senânın, medih ve minnetin Cenab-ı Hakka lâyık ve Ona mahsus olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, nîmetlerin, bereketlerin ve lezzetlerin Allah�ın dâimî hazinesinden çıktığını kaydeder.
Bediüzzaman'a göre insan, nîmetlerin tükenmesinden hüzün çekmemeli, ıztıraba düşmemeli, lezzetin yok olacağını düşünüp elem duymamalı, feryat etmemeli, ağlayıp sızlamamalıdır. Zîrâ, rahmet hazinesi tükenmemekte; nîmet, lezzet ve bereket sonsuz bir rahmetin meyvesi olarak ikram edilmektedir. Ağacı bâkî olduğundan, meyve gitse de, yerine gelen vardır.
Bedîüzzaman'a göre insan, nîmetin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyâde lezzetli Cenab-ı Hakkın rahmetinin iltifâtını düşünse; o nimetten aldığı lezzet yüz derece daha artabilir.
Bir padişahın hediyesi olan bir elma lezzeti içinde nasıl ki, bin elma lezzetinden fazla bir şâhâne iltifat lezzeti var ve herkesçe hissedilmekte ise; Allah'ın nîmetleri üstünde söylenen hamd ve şükür ile, yani nîmetten nîmeti vereni hissetmek ve tanımakla, yani Allah'ın rahmetinin iltifâtını, şefkatinin teveccühünü ve nîmetlendirmesinin güzelliğini ve devâmını düşünmek sûretiyle de; nîmetten binler derece daha leziz, daha geniş ve daha yüksek mânevî bir lezzet kapısı insana açılmaktadır.

guller
01.12.2008, 09:46
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Semî'
Allah (c.c.), Sâmi'dir, Semî'dir. Yani Cenâb-ı Hak mahlûkatının seslerini, duâlarını, niyazlarını, yalvarışlarını, yakarışlarını kâmilen işiten; herkesin her âhını, her sözünü, her çağrısını, her çığlığını eksiksiz duyandır. Hiçbir ses, Cenâb-ı Hakkın işitmesinin hâricinde kalmaz.
Sâmi ve bu ismin mübalâğa şekli olan Semî' ismi Peygamber Efendimiz (a.s.m.) tarafından zikredilmiştir. Bu isimleri Kur'ân'da da buluruz.
İlgili âyetlerden bir kaçını buraya alalım:
"Allah dedi ki, Korkmayın. Ben sizinle beraberim. İşitirim ve görürüm." (Taha Sûresi: 46)
"Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten Semî' ve Basîr'dir." (İsra Sûresi: 1)
"Kocası hakkında defalarca sana müracaat eden ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti. Zâten Allah sizin konuşmalarınızı işitiyor. Muhakkak Allah her şeyi hakkıyla işitir ve görür" (Mücadele Sûresi: 1)
Bu son âyetin tefsîrinde Bediüzzaman Saîd Nursî, Cenâb-ı Hakkın her şeyi işittiğini, hattâ en gizli bir mâcerâ olan ve eşinden şikâyet eden bir kadının mücâdelesini ve haklı dâvâsını Hak ismiyle işittiğini, Cenâb-ı Hakkın büyük işler içinde topyekûn haklı dâvâlara Rahîm ismiyle ehemmiyet verdiğini ve Hak ismiyle ciddiyetle baktığını bu âyetle gösterdiğini kaydeder. Bedîüzzaman'a göre, bu cüz'î hadiseden hareketle, Cenâb-ı Hakkın varlıkların en gizli hallerini bütünüyle işittiğine intikal edilmelidir. Cenâb-ı Hak, Zât itibâriyle kâinatın imkân dâiresinden hâriç olduğu için, kâinatın küçük-büyük her şeyini kemâliyle işitmekte, kâinat içinde mazlûm küçük mahlûkların dertlerini görmekte ve feryatlarını duymaktadır. Feryatları işitmeyen ve dertleri görmeyen Rab olamaz.
Bedîüzzaman'a göre, sineğin kafasındaki o küçücük hücrelerin çağrılarına "Lebbeyk!" diyen Cenâb-ı Hakkın, bizim niyazlarımızı işitmemesine ve duâlarımıza müsbet cevap vermemesine imkân ve ihtimal yoktur.
Semî ve Kerîm olan Cenâb-ı Hakkın, en gizli bir canlının en gizli bir arzusunu, en hafif bir niyâzını gördüğünü, işittiğini, kabul edip merhamet ettiğini ve hal diliyle de olsa cevap verdiğini beyan eden Bedîüzzaman, gayet hikmet ve merhamet içinde ve görerek yaratıldığı dikkatli gözlerden kaçmayan her şeyin terbiye ve tedbirinin, Semî ve Basîr olan Cenâb-ı Allah'a mahsus olduğunu kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, Cenâb-ı Hakkın küllî irâdesine ve sınırsız kudretine hadsiz fiiller, hadsiz sadâlar, hadsiz duâlar, hadsiz işler, hiçbir cihette ağır gelmez, bir birine mani olmaz, Hâlık-ı Zülcelâli meşgul etmez, şaşırtmaz. Cenâb-ı Hak, bütün varlıkları birden görür, bütün sesleri birden işitir; Ona göre yakın, uzak birdir. İsterse bütününü birinin imdadına gönderir. Her şeyin her şeyini görür. Seslerini işitir. Her şeyin her şeyini bilir.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, canlıların yaratılışına bakıldığında Cenâb-ı Hakkın muktedir, muhtar, işitici, bilici ve görücü olduğu aslâ dikkatli gözlerden kaçmamaktadır. Cenâb-ı Hak, en küçük canlıları görmekte, bilmekte, dinlemekte ve her şeyi istediği gibi yapmaktadır. Kezâ, kulağı veren Cenâb-ı Allah, o kulağın işittiklerini elbette işitmekte, sonra kulağı yapmakta, yaratmakta ve vermektedir.
Bütün canlı mahlûkların elleri yetişmediği ve iktidarları dairesinde olmayan bütün ihtiyaçlarının ve bütün fıtrî isteklerinin, bir nevi duâ hükmünde olan fıtrî istidat ve zarûrî ihtiyâç dilleriyle istedikleri vakitte, gayet Rahîm, işitici ve şefkatli bir gaybî el tarafından verilmesiyle ve ihtiyârî olan duâların, hususan salih kimselerin ve peygamberlerin duâlarının ekserisinin makbul olmasıyla kat'î anlaşılıyor ki, her dertlinin ahını dinleyen, her muhtâcın duâsını işiten, Semî ve Mucîb olan Allah, perde arkasındadır ve en küçük bir hayat sahibinin, en küçük bir ihtiyacını da görmekte, en gizli bir ahını işitmekte, şefkat etmekte, fiilen cevap vermekte ve memnun etmektedir. Kezâ, işitici olan Cenâb-ı Hakka nazaran, insan nev'inin en büyük duâsı olan âhiretin îcâdı ve en büyük mutluluğu olan ebedî saadetin verilmesi için Hazret-i Muhammed'in (a.s.m.) tek duâsı kâfidir. Cennetin vücudu ve âhiretin îcadı, Mucîb, Semî ve Rahîm olan Cenâb-ı Hakkın kudretine baharın îcadı kadar kolay ve rahattır.

guller
01.12.2008, 09:47
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Meliyy


Allah (c.c.), Meliyy'dir. Yani maldârdır, zengindir, mal ve servet sahibidir. Ganî'dir. Kullarına dilediği gibi mal veren, zengin kılan ve ebedî Cennet mülkünü vaad eden Cenâb-ı Haktır.
Meliyy ismi, Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebîr'de zikredilen isimlerdendir.
İnsanda enâniyet ve ubûdiyet olmak üzere iki cihet bulunduğunu, enâniyet itibâriyle bîçâre bir mahlûk olan insanın, ubûdiyet itibâriyle acz ve fakr içinde pek büyük bir zenginliğe sahip bulunduğunu ve bu açıdan pek büyük bir ehemmiyeti hâiz olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, rûhuna konulan sonsuz acz ve fakr kuvvetinin farkında olan, haddini aşmayan, isyan etmeyen ve fakat Kadîr-i Rahîm ve Ganî-yi Kerîm olan Rabbinden râzı olan ve duâyı kesmeyen insanın, muhtaç olduğu ve istediği zenginliğe, Allah'ın takdiriyle, ya bu fânî dünyada, ya da ebedî âhiret yurdunda ulaşabileceğini kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, insan kendisine mal veren Meliyy-i Kerîmini tanımalı, kudret veren Kadîr-i Rahîmini takdir etmeli, rızk veren Rezzâk-ı Kerîm'ine şükretmelidir. Bütün kâinat Allah'ın malıdır ve mülküdür. Her kim kendisini Allah'a mal ederse bütün eşya onun lehinde olur. Kim Allah'a mal olmazsa, bütün eşya aleyhinde olur. Allah'a mal olmak ise bütün eşyayı kalben terk etmek ve her şeyin Allah'tan olduğunu ve Ona döneceğini bilmekle mümkündür. Cenâb-ı Hakkın insana verdiği vücut nimeti de dâhil hiçbir varlık ve zenginlik, insanın malı ve mülkü değildir. Bundandır ki insan, kendisine emânet edilen mal ve mülkü keyfince kullanamaz. İnsan her şeyi Allah'ın rızâsına uygun tasarruf etmekle yükümlüdür! Çünkü her şeyin, her malın ve mülkün hakîkî sahibi Allah'tır. İnsan sâdece bir misâfirdir. Misafir ise, ev sahibinin rızâsı doğrultusunda hareket etmeye mecburdur.

guller
01.12.2008, 09:48
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mükevvir
Allah (c.c.), Mükevvir'dir. Yani açıp yarattıklarını sarıp, toplar ve ortadan kaldırır. Gündüzü geceye dolar, geceyi gündüze sarar. Gece ile gündüze son verir; gündüz ile geceye son verir. Her şeyi evirir, çevirir; halden hale uğratır; yapar, bozar, yeni şekil ve hal verir. Güneşi yeryüzüne bir lamba yapan Cenâb-ı Hak, güneşi toplamaya ve defterini dürüp kaldırmaya, yani tekvîr etmeye kadirdir.
Tekvîr sıfatı Kur'ân'da bir sûreye ad olmuş; Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği Mükevvir ismi de Kur'ân'da fiil biçimiyle gelmiştir.
Cenâb-ı Mükevvir-i Kadîr şöyle buyurmaktadır: "Gökleri ve yeri hak ile yaratan Odur. Geceyi gündüze tekvîr eder (dolar, örter, sarar), gündüzü geceye tekvîr eder. Güneş ve ayı emri altında tutar. Her biri belirli bir süreye kadar yörüngelerinde akıp gider. Dikkat edin! O Azîz ve Ğaffâr'dır."
Kâinatın, sabit ve dâim olan Levh-i Mahfûz-u Azamın ölüm ve hayata, varlık ve yokluğa dâimâ mazhar değişken bir defteri ve yazar bozar bir tahtası hükmünde olduğunu beyan eden Saîd Nursî, zaman hakîkatinin de, kâinatta cereyân eden büyük bir nehir gibi Levh-i Mahv ve İsbattaki kudret yazılımının sahîfesi ve mürekkebi hükmünde bulunduğunu kaydeder.
Tekvîr Sûresinde geçen, "Güneş dürülüp ışığı kaldırıldığı zaman" âyetinin tefsîrinde Bedîüzzaman, Cenâb-ı Hakkın hiçlik, esir ve semâ perdelerini açıp, güneş gibi dünyayı ışıklandıran pırlantamisâl bir lambâyı rahmet hazinesinden çıkararak dünyaya gösterdiğine, dünya kapandıktan sonra da o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracağına, bu âyetle işâret ettiğini beyan eder."
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre güneş, aydınlığı neşretmek ve yeryüzünün kafasına aydınlığı karanlıkla dönüşümlü olarak sarmakla vazifeli bir memurdur. Her akşam, o memur en kıymetli malı olan ışığını toplayıp gizlenmektedir. Gündüzleri de bazen bir bulut perdesiyle ışığını az göndermekte, bazen ay tarafından yüzüne perde çekilmekte ve bizimle muâmelesini bir derece kesmektedir. Elbette o memur, bir gün gelecek o memuriyetten tamamen ayrılacaktır. Şimdilik gözlerden kaçmayan yüzündeki lekeler de, esâsen bunu ihtâr etmektedirler. Bir gün bu âyetin güneşe, "Haydi, yerde işin kalmadı! Cehenneme git, sana ibâdet edip senin gibi bir itaatkâr memuru sadâkatsizlikle tahkir edenleri yak" diyeceği, güneşin lekeli siyah yüzünden anlaşılmaktadır.

guller
01.12.2008, 09:51
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Nâfi'

Allah (c.c.), Nâfi'dir. Yani her şeyde bir fayda gözeten, hikmet ve maslahat sahibi olandır. Mahlûkâtını umulmadık şeylerden faydalandırır. Her canlının menfaatini ve maslahatını bizzat ister ve ikrâm eder. Allah dilemedikçe hiçbir şey hiçbir şeyi, kendisine gelecek faydadan alıkoyamaz. Cenâb-ı Hak dilerse zararları faydalara ve iyiliklere çevirir. Allah her canlının vücuduna sayısız menfaatler takmıştır.
Ebû Hüreyre'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Nâfi' ismi, Kur'ân'da muhtelif fiiller halinde mevcuttur. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Bir kasaba halkı îman edince, îmanları kendilerine fayda vermeli değil miydi" İşte Yûnus'un kavmi îmân ettiği zaman, dünya hayatında rezilliği gerektiren azabı onlardan kaldırdık ve onları bir süre daha bu dünyada geçindirdik." Bir diğer âyette, "veya öğütlenecekti de, öğüt kendisine fayda verecekti" buyurulur. Diğer bir âyette, "Kimsenin kimseye bedel ödeyemeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı, hiç kimseye şefaatin fayda getirmeyeceği ve kimsenin yardım görmeyeceği günden sakının!" buyuran Cenâb-ı Hak, bir başka âyette, "Yakınlarınızla çocuklarınız kıyâmet günü size fayda veremezler. Allah onlarla sizi ayırır. Allah yaptıklarınızı görendir" buyurmaktadır.
Her geçici güzelliğe bedel, sonsuz güzellik ve rahmet sahibi olan Cenâb-ı Hakkın bize kâfi olduğunu, bu güzel varlıkların, her yeni mevsimde, asırda ve devirde Onun cemâl tecellîlerinin tâzelendiğini gösteren birer ayna vazifesi gördüğünü beyan eden Bedîüzzaman, bahar ve yaz mevsimlerinde bir biri ardı sıra gelen meyvelerin ve peş peşe devam eden nîmetlerin Cenâb-ı Hakkın mülkü olduğunu, mahlûkatın, günler ve yıllar geçtikçe ihsan mertebelerinin yenilenmesi için birer mazhardan ibâret bulunduklarını kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre îman ve Kur'ân yolunda hiç zarar olmamakla beraber, onda dokuz menfaat vardır. Küfür yolunda ise hiç menfaat olmamakla beraber, yüzde doksan dokuz zarar söz konusudur. İnsan, sonsuz şeylere muhtaç olduğu halde, hiçbir şeye hiçbir şekilde eli yetişmemektedir. Çünkü, gücü ve kuvveti dar, iktidârı kısa, irâdesi zayıftır. Oysa emelleri, arzûları, elemleri ve belâları, gözünün ve hayâlinin gittiği yere kadar uzundur, geniştir, büyüktür. Böylesine zayıf, fakîr, âciz ve muhtaç olan insan ruhuna ibâdet, tevekkül, tevhid ve teslim ne kadar büyük bir kâr, ne derece büyük bir saadet, ne ölçüde eşsiz bir nîmet ve ne misilsiz, bulunmaz bir menfaat olduğunu görmek için kör olmamak yeterlidir. Genel kabule göre, zararsız yol, zararlı yola, onda bir ihtimâlle de olsa, tercih edilir. Halbuki meselemiz olan ibâdet yolu hem zararsızdır, hem de bu yolda onda dokuz ihtimâl ile ebedî bir saadet hazinesi vardır. Kötülük yolunda ise-günahkârın itirafiyle dahî-menfaatsiz olmakla beraber, onda dokuz ihtimal ile ebedî tehlike ve azap helâketi bulunmaktadır. Demek, âhiret gibi dünya saadeti dahî ibâdette ve Allah'a kul olmaktadır.
Allah'a îman, itaat ve ibâdet yolunda beş mertebe kâr, menfaat ve maslahat olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, bunları şöyle sıralar:
1. Sahip olduğumuz fânî malımız ve canımız, Allah yoluna sarf edildiğinde bâkîleşmiş, fenâdan kurtulmuş olur.
2. Cennet hayatını ve ebedî saadeti netice verir.
3. Allah için kullanıldığında, her âzâ ve duygumuzun kıymeti bin kat yükselmiş olur.
4. Zayıf, fakîr ve âciz olan, belâları, ihtiyaçları çok olan ve hayat yükünün altında ezilen insan Allah'a tevekkül ettiğinde vicdânen rahat ve huzur içinde yaşar.
5. Bütün âzâ ve duygularının tesbîhleri, zikirleri ve husûsî ibâdetlerinin yüksek ücretleri, en muhtaç olduğu bir zaman dilimi olan kabir ve âhiret hayatında, kendisine Cennet yemişleri sûretinde ebedî olarak ikram edilir.

guller
01.12.2008, 09:52
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Hayrü'l-Fâsılîn
Allah (c.c.), Mufassıl'dır, Hayrü'l-Fâsılîn'dir. Yani Cenâb-ı Hak, hak ile bâtılı ayıran, iyiliği ve kötülüğü belirleyen, adâlet ile zulmü fasl eden, hayrı ve şerri tayin edendir. Cenâb-ı Hak vahiy göndererek hakkı açıklar. Haklıyı ve haksızı bir tutmaz. Kulları arasında adâletle hüküm verir. Adâletinde tafsilâtlıdır, en ince ayrıntıyı yok saymaz, dikkate alır, haksızlık yapmaz. Cenâb-ı Hak Kur'ân'ı açıklayıcı beyanlarla tafsilatlı olarak göndermiştir. Bahar mevsiminde, yerin karanlığında, toprakla karışmış tohumları bir birinden ayırıp hayat veren Cenâb-ı Haktır.
Hayrü'l-Fâsılîn ismi Kur'ân'da geçer. Bu yapının tef'îl babından ism-i fâil şekli olan Mufassıl ismini ise Cevşenü'l-Kebîr'de görebiliriz.
İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"Biz bilen bir topluluk için âyetlerimizi böylece tafsîlatıyla açıklıyoruz."
"De ki: Ben Rabbimden bir belgeye dayanmaktayım. Halbuki siz onu yalanladınız. Acele istediğiniz de elimde değildir. Hüküm ise ancak Allah'ındır. O Hayrü'l-Fâsılîn'dir (fasledenlerin "hüküm verenlerin" en hayırlısıdır)
Cenâb-ı Hakkın, sonsuz karışıklık içinde olan üç yüz bin bitki ve hayvan cinslerini her baharda, sonsuz bir ayrıştırma ve hadsiz bir düzgünlük ile bir anda diriltmesinin açık bir tevhîd delili olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, yeryüzü sayfasında, kışta ölmüş ve toprakla tamamen karışmış sayısız cinslerin hadsiz fertlerini hatasız, sehivsiz, yanlışsız, noksansız, gayet ölçülü, gayet düzgün, gayet muntazam ve mükemmel bir sûrette yazmanın, elbette sonsuz bir kudrete, hadsiz bir ilme ve kâinata hâkim muazzam bir yönetime mâlik Zât-ı Zülcelâlin hususî mührü olduğunu zerre kadar şuuru bulunanın anlaması lâzım geldiğini kaydeder.
"Ölmüş yeri ihyâ edip yüz binler ölmüş taifeleri ihyâ eden kimdir?" diye soran Bediüzzaman, "Hak'tan başka ve bütün kâinatın Hâlık'ından başka şu işi kim yapabilir?" diyerek, sorusuna yeni bir soru ile cevap verir. Sonra devam eder Bedîüzzaman, "Elbette O yapar ve O ihyâ eder. Mâdem Hak'tır; hukuku zâyi etmeyecektir. Sizi bir mahkeme-i kübrâya gönderecektir. Yeri ihyâ ettiği gibi, sizi de ihya edecektir."
Her bahar mevsiminde haşrin yüz binlerce numûnesini, tohumların çimlenmesi, ağaçların yeşermesi ve sayısız canlıların hayata kavuşmalarıyla gözümüz önünde gerçekleştiren ve bunu, sonsuz derece girift ve bir birine karışık maddelerden, sonsuz derece intizamla yapan, hiçbir şeyi bir birine karıştırmadan, en ince ayrıntılarıyla ortaya çıkaran Kudrete, "yevm-i fasl" olan, yani "eleme ve ayrıştırma günü" olan haşir ve kıyâmetin hiç ağır gelmeyeceğini beyan eden Bediüzzaman Saîd Nursî, akıl sahiplerini, "Şimdi bak Allah'ın rahmet eserlerine; yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbet ölüleri de öylece diriltir. O her şeye kadirdir" âyetini tefekkür etmeye çağırır.
Bedîüzzaman, "Hayrü'l-Fâsılîn," yani "fasledenlerin en hayırlısı" mânâsında bulunan üstünlük dereceli ifâdenin, Cenâb-ı Hakkın mevcut sıfat ve fiillerinin, mahlûkatta bulunan sıfat ve fiillerle mukâyesesi için gelmediğini, çünkü mahlûkatta bulunan bütün mükemmelliklerin, Allah'ın kemâlâtına nisbeten geçici bir gölgeden ibâret olduğunu ve aslâ Allah'ın kemâlâtı ile kıyaslanamayacağını; ancak insanın ulûhiyet sıfatlarını kavrayabilmesi için böyle hayalî ölçülere ihtiyaç bulunduğunu beyan eder.
Bedîüzzaman'a göre, bitkilerin ve hayvanların sür'atle, çoklukla, intizamla, kolaylıkla ve gayet güzel san'at, maharet, özen ve intizam içinde, üstelik gâyet ucuzca, karışık maddeler arasından gayet kıymetli bir biçimde seçilerek îcat edilmeleri gözden kaçmamalı. Varlıkları, çokluk ile beraber çabuklukla, dikkat ve intizam ile beraber kolaylıkla ve ucuzluk ile beraber karışıklık içinde gayet kıymetli ve ayrıntılı olarak, bir birine bulaşmadan, bulaştırmadan ve bulandırmadan yapmak ve yaratmak, ancak ve ancak bir olan Allah'ın her şeyi kuşatan kudretini göstermektedir ki, bu kudrete hiçbir şey ağır gelmemektedir.

guller
01.12.2008, 09:53
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Müntakim

Allah (c.c.), Müntakim'dir. Yani celâl, izzet ve intikam sahibidir, suçluları cezâlandırır, zalimlere hak ettikleri cezâyı verir, mazlumların intikamlarını alır. Cenâb-ı Hak suçları, günahları ve isyanları görmezden gelmez. Eğer merhametiyle ve mağfiretiyle affetmezse, adâletiyle cezâ verir. Cenâb-ı Allah intikamını adâletle tecellî ettirir, hiçbir biçimde zulmetmez.
Ebû Hüreyre'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Müntakim ismi Kur'ân'da da zikri geçen isimlerdendir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Allah'ın hidâyete eriştirdiği kimseyi dalâlete atabilecek kimse yoktur. Allah, azîz ve intikâm sahibi değil midir?" (Zümer Sûresi: 37) Bir diğer âyette de Cenâb-ı Müntakim, "Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatılıp da sonra yüz çeviren kimseden daha zâlim kim vardır? Muhakkak biz, mücrimlere karşı Müntakim'iz!" (Secde Sûresi: 22) buyurur.
Allah'ın celâl, izzet ve intikamının bir eseri olan Cehennemin, geçmiş îmân meyvelerinin lezzetlerini, korkusuyla kaçırmadığını beyan eden Bediüzzaman, Allah'ın hadsiz rahmetinin, tövbe kapısını ardına kadar açarak, korkan adama, "Bana gel! Tövbe kapısıyla gir!" dediğini ve herkesi ısrarla tövbeye çağırdığını kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, Cehennemin vücudu ehl-i îmâna dehşet vermemekte, bilakis Cennetin lezzetlerini tam bildirmektedir. Hukuklarına tecâvüz edilen sayısız mâsûm ve mazlum mahlûkatın haklarının ve intikamlarının tam alınması için Cehennemin vücuduna ihtiyaç vardır. Cehennemin varlığı, dalâlette boğulup çıkamayanlar için bile, "sırf yokluk"tan, bin derece daha hayırlıdır. Ve aslında Cehennem kâfirler için de bir nevî merhamettir. Çünkü inkâr ehli zâten dalâleti ve inkârı itibâriyle "sırf yokluğu" hesaplamaktadır. Oysa "sırf yokluk", şerr-i mahzdır, yani sırf şerdir, yani istenir hiçbir yanı yoktur. Cehennem ise, mutlak hayır olan vücut dâiresinden, Hâkim-i Zülcelâlin hakîmâne ve âdilâne bir hapishânesi olarak vazife gören dehşetli ve celâlli bir mevcut ülkesinden ibârettir, bir intikam yurdundan ibârettir. Hapishâne vazifesini görmekle beraber, başka pek çok vazifeleri, pek çok hikmetleri ve âlem-i bekâya âit pek çok hizmetleri vardır. Meselâ, zebânîler gibi bir kısım hayat sahiplerinin celâldârâne meskenleri de Cehennemdir.
Cehennemin vücudunun ve şiddetli azabının, Allah'ın hadsiz rahmetine, hakîkî adâletine ve israfsız ölçülü olmayı emreden hikmetine zıddiyeti olmadığını beyan eden Bediüzzaman Saîd Nursî, bilâkis rahmet, adâlet ve hikmetin Cehennemin vücudunu istediklerini kaydeder. Bedîüzzaman bu hükmünü şöyle temellendirir:
Nasıl bin mâsumun hukûkunu çiğneyen bir zâlimi cezâlandırmak ve yüz mazlum hayvanı parçalayan bir canavarı öldürmek, adâlet içinde mazlumlara bin rahmet ise ve o zalimi affetmek ve canavarı serbest bırakmak, bir tek yolsuz merhamete mukabil, yüzer bîçârelere yüzer merhametsizlik hükmünde ise; Cehennem hapsine girenlerden mutlak kâfir, küfrüyle hem Allah'ın isimlerinin hukûkuna tecâvüz ettiği, hem de o isimlere şehâdet eden hadsiz varlıkların hadsiz şehâdetlerini yalanlayarak ve sayısız tesbihlerini inkâr ederek varlıkların hukuklarına tecâvüz ettiğinden, öyle büyük bir cinâyet ve öyle vahim bir zulüm işlemiştir ki, affa kabiliyeti yoktur. Hukuklarına taarruz edilen hadsiz dâvâcıların hadsiz intikamları alınmazsa, hadsiz merhametsizlikler olacaktır. İşte o hadsiz dâvâcılar Cehennemin vücudunu istedikleri gibi; Allah'ın izzeti, celâli ve azameti de cehennemin vücudunu gerektirmektedir.
Bediüzzaman'a göre, nasıl halka tecâvüz eden âsi ve serseri bir adam, o memleketin izzetli hâkimine, "Beni hapse atamazsın ve yapamazsın!" dese ve izzetine dokunsa, elbette, o şehirde hapishane olmasa bile, o hâkim, o edepsiz için bir hapishane yapacak ve onu içine atacaktır. İşte mutlak kâfir, küfrüyle Allah'ın izzet ve celâline şiddetle dokunmuş ve kemâl-i rubûbiyetine tecâvüzüyle ilişmiştir. Elbette, Cehennemin pek çok varlık sebebi ve hikmeti olmasa bile, sırf böyle kâfirler ve zâlimler için bir Cehennem halk etmek ve mazlumların intikamlarını almak, Allah'ın izzetinin ve celâlinin şânındandır.
Ne iyiliğin, ne de fenâlığın karşılıksız kalmayacağını beyan eden Bedîüzzaman, dünya için âhireti unutmayan, âhiretini dünyaya fedâ etmeyen, ebedî hayatını dünya hayatı için bozmayan, boş işlerle ömrünü telef etmeyen ve kendini misâfir bilip misâfirhane sahibinin emirlerine göre hareket eden adamların bahtiyar olacaklarını, selâmetle kabir kapısını açıp "Allah'ın izniyle" ebedî saadete gireceklerini müjdeler.

guller
01.12.2008, 09:53
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Hafîz

Allah (c.c.), Hafîz'dir. Yani kullarının iyi-kötü bütün yaptıklarını eksiksiz kaydeder, hıfz eder, hiçbir amelini ihmâl etmez. Cenâb-ı Hak kullarının niyetlerini ve kalplerinden geçenleri bilir. Kendisine hiçbir şey gizli kalmaz. Kullarını tehlikelerden, kötülüklerden ve şerlerden korur. Mahlûkâtı âfetlerden muhâfaza eder. Bütün kâinat üzerinde hıfz, ilim ve murâkabe sahibidir.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği Hafîz ismi, Kur'ân'da da vârit olmuştur. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Oysa İblisin onlar üzerinde bir nüfûzu yoktu; ama Biz, âhirete inanan kimselerle ondan şüphede olanları, işte böylece ortaya koyarız. Rabbin her şey üzerinde Hafîz'dir (her şeyi gözetip koruyan)." (Sebe� Sûresi: 21) Bir diğer âyette ise Cenâb-ı Hafîz-i Mutlak, "Allah'ı bırakıp da dostlar edinenlerin işlediklerini Allah gözetlemektedir. (O, Hafîz'dir.) Sen onlara vekîl değilsin" (Şûrâ Sûresi: 6) buyurmaktadır.
Şu kâinat kitabının her sayfasının Hafîz isminin büyük ölçüde cilvelerini gösterdiğini kaydeden Bedîüzzaman, bunu bir temsil ile şöyle anlatır:
Her türlü ağaç, çiçek ve otların muhtelif tohumlarından bir avuç almalı, iyice karıştırmalı ve bu karmakarışık tohumları karanlıkta, karanlık, basit ve hayatsız toprağın içine defnetmeli. Sonra ölçüsüz ve eşyayı bilmeyen, nereye yüzünü çevirseniz oraya giden basit su ile sulamalı. Daha sonra yıllık haşir meydanı olan bahar mevsiminde gelip bakmalı. Baharda şimşek meleğinin "İsrâfil'in (a.s.)" sur üfleyişi gibi bağırarak yağmuru haber verdiği zaman gelmeli ve yer altına defnedilmiş olan tohumların ve çekirdeklerin uyanışına dikkat etmeli. İşte, o takdirde, o karışık ve bir birine benzeyen tohumların Hafîz isminin tecellîsi altında hatasız olarak ve tam bir uyum içinde, Fâtır-ı Hakîmden gelen emirlere uygun hareket ettikleri izlenecek; hareketlerinde tam bir şuurun, basîretin, kastın, irâdenin, ilmin, mükemmelliğin, bilincin ve hikmetin parladığı görülecektir. O tohumcuklar toprak üstünde öyle açılıp yayılacaklar ki, o tek avuç, muhtelif ağaçlarla ve çeşit çeşit çiçeklerle süslü, içinde hiçbir kusurun ve yanlışlığın olmadığı bir bahçeye dönecektir. Her bir tohum Hafîz isminin cilvesiyle ve ihsânıyla aslının irsiyetini ve mîrâsını noksansız olarak, karıştırmadan gösterecektir.
Bedîüzzaman'a göre, böyle ehemmiyetsiz ve fânî tavırlarda böyle hârika muhafazayı yapan Zât-ı Hafîz'in, kıyâmet ve haşirde hafîziyetin en büyük tecellîsini göstereceğinden şüphe edilmemelidir. "Ayâ bu insan zanneder mi ki başı boş kalacak?" diye soran Saîd Nursî, sorusunu kendisi cevaplar: "Hâşâ! Belki, insan ebede meb'ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekâvet-i dâimeye namzettir. Küçük büyük, az çok her amelinden muhâsebe görecek; ya taltif veya tokat yiyecek."
Haşrin ispatına tahsis ettiği Onuncu Sözde Hafîz ismine bir bab ayıran Bediüzzaman Saîd Nursî, büyük emânet sahibi olan insanoğlunun umûmî rubûbiyete temas eden amelleri ve fiillerinin muhafaza edilmemesinin mümkün olmadığını ısrarla beyan eder ve insanın toprağa girip saklanmayacağını, mahşerde büyük bir mahkemeye çıkarıldıktan sonra, hak etmiş olarak büyük bir saadete götürüleceğini haber verir.
Bediüzzaman'a göre, insanın hâfıza kuvveti de Hafîziyetin bir cilvesini taşımaktadır. Herkesin amellerinin yazılması, kaydedilmesi, hıfzedilmesi, fotoğraflarının alınması, tesbit edilmesi ve bütün bunların birer kopyasının hâfızada bırakılması büyük bir mükâfât ve cezânın hazırlanmakta olduğunun habercisidir. Şu halde, uhrevî ve bâkî mükâfâtları almaya esas olmak üzere hıfz edilen beşerin amelleri sayısınca dünya dolusu bir "Elhamdülillâh" diyerek Cenâb-ı Hakka hamd edilmelidir. Çünkü nîmetin devamı, nimetin kendi varlığından daha kıymetlidir. Lezzetin devamlı oluşu lezzetten daha lezîzdir. Cennetin sürekliliği de Cennetin üstündedir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakkın Hafîziyeti tüm bu nîmetleri kapsamaktadır.
"Böcekler, haşereler ve balıklar gibi küçük yaratıkların yumurtalarını ve bitkilerin tohumlarını pek büyük bir rahmet, lütuf ve hikmetle hıfzeden Sânî-i Hakîm'in Hafîziyetine, âhirette meyve verecek ağaçlara çekirdek olan insanlığın amellerini hıfzetmemek ve ihmal etmek lâyık mıdır?" diye soran Bedîüzzaman; bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzedenin, devirden devire himâye edenin, çözülüp dağılmaktan koruyanın ve o tohumda incir ağacının teşkilâtına lâzım olan esasları eksiksiz bir dikkatle muhafaza edenin; elbette ve elbette, yeryüzünün halîfesi unvânını alan beşerin amellerini ihmal etmeyeceğini ve hıfzedeceğini belirtir. Bediüzzaman'a göre, her hayat sahibinde bulunan hayatı koruma hissi Hayy, Hafîz ve Bâkî isimlerinin tecellîsiyle vücudun ebedî bir hayata hazırlanmakta olduğunun habercisidir.
Netice olarak Hakîm, Kerîm, Rahîm ve Âdil isimleri gibi Hafîz ismi de âhireti ve haşri kesin olarak gerektirmektedir.

guller
01.12.2008, 09:54
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mezkûr
Allah (c.c.), Mezkûr'dur. Yani Cenâb-ı Hak kullarınca zikrolunan, her an hatırlanan, her an anılmaya lâyık olan, unutulması mümkün olmayan, unutulması tehlike ve hüsran demek olan, kâinatın bütün zerrelerince tesbih ve tazim olunan, adı dillerden düşmeyen, Kendisine secde edilen, boyun eğilen ve itaat edilendir.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği Mezkûr ismi Kur'ân'da fiil sîgasıyla gelmiştir. Kur'ân'da Cenâb-ı Hak, "Beni zikredin; Ben de sizi anayım. Bana şükredin, Bana nankörlük etmeyin" buyurmakta, Allah'ı çok zikreden erkek ve kadınlar için Allah'ın mağfiret ve büyük ecirler hazırladığını bildirmektedir.
Gerek kalbî zikir, gerekse aklî tefekkür yoluyla Allah'ın her an anılması, hatırlanması ve zikredilmesinin insana, Allah'a yönelişte huzur ve yükseliş kazandıracağını, böylece insanın her âdi saatini ibâdet hükmüne getireceğini ve dünyevî işlerini uhrevî amellere çevireceğini beyan eden Bedîüzzaman, ömür sermayesini güzel kullanan insanın, ömrünün dakikalarına ebedî hayatta sümbüller verecek çekirdekler hüviyeti kazandırabileceğini kaydeder. Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, bütün zâkirlerin zikirleri ile elde ettikleri feyizler, Mezkûr olan Cenâb-ı Hakkı bütün kalplere ve akıllara göstermeye yetmektedir.

guller
01.12.2008, 09:55
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Burhân
Allah (c.c.), Burhân'dır. Yani yol gösteren, feyiz veren, bizzat varlığı hakka ve hakîkate hüccet, delil ve burhân olan, kelâmını hüccet ve delil olarak vahyeden, insanları hüccet ve delil ile doğru yola çağıran, inanmayanlardan delil ve hüccet isteyen, hüccet ve delil getirmedikleri takdirde sırf burhân olan Allah kelâmına teslim olmalarını isteyendir.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Cevşenü'l-Kebîr'de imdat istediği isimlerden olan ism-i Burhân, Kur'ân'da "Allah'tan gelen bir nûr ve feyiz" mânâsında Hazret-i Yûsuf'la (a.s.) ilgili bir âyette geçer.
Kur'ân, Hazret-i Yûsuf (a.s.) hakkında, "Kadın ona meyletti, eğer Rabbinden burhân (feyiz ve doğru işâret) görmeseydi, o da meyletmişti" buyurur.
Cenâb-ı Hak, bir diğer âyette de Kelâmullah olan Kur'ân'ı Burhân ismi ile isimlendirir: "Ey insanlar! Rabbinizden size açık bir Burhân geldi! Size apaçık bir nûr indirdik!"
Allah'ın varlığına ve birliğine, kâinatın bir değil, bin değil, bütün zerreleri adedince burhânlar ile dolu olduğunu; ancak asıl burhan îmân olduğundan, îmân olmadıkça diğer hüccet ve delillerin vehimleri süpürüp yok etmediğini beyan eden Bedîüzzaman, "Allah'tan başka ilâh yoktur" hakîkatinin dört küllî burhânı bulunduğunu; bunlardan birincisinin Hazret-i Muhammed (a.s.m.), ikincisinin kâinat kitâbı, üçüncüsünün Kur'ân-ı Azîmüşşân, dördüncüsünün de şuur sahiplerinin sâlim fıtrat ve vicdanları olduğunu kaydeder ki, vicdan şuur sahibi bir tabiattır, bir huydur. Görünen ve görünmeyen âlemlerin birleşme noktası, ikisini bir birinden ayıran perde ve iki âlemden bir birine gelen meyil, his, ilham, arzu, aşk, cezbe gibi duyguların kavuşma yeridir.
Bediüzzaman'a göre, Cenâb-ı Hak bütün âlemi, kendi varlığını gösteren sayısız burhân ve âyetlerle dolu olarak yaratmış ve tanzim etmiştir. Yüz binlerce muhtelif mahlûkatın tâifeleri, birbiri içinde beraber îcât edilmekte, yeryüzünde beraber yazılmakta, kusursuz, hatâsız, tam bir intizamla her mevsimde hepsi değiştirilmektedir. Her mevsimde binlerce Rahmânî sofra açılmakta, binlercesi kaldırılmaktadır. Her sofra taze taze gelmektedir. Her bir ağaç birer tablacı, her bir bahçe birer kazan hükmünde, her bir nakış, her bir san'at o gizli Zâtın birer îlânnamesi, birer mührü, birer hücceti ve birer burhânı hüviyetindedir.

guller
01.12.2008, 09:59
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Latîf

Allah (c.c.), Latîf'tir. Yani çok lütufkârdır, lütfu bol olandır. Rabb-i Latîf-i Rahîm bütün gizli işlere vâkıftır, ilmi her şeyi kuşatmıştır, kullarına bilmedikleri ve ummadıkları yerlerden bol rızık ve ihsanlarda bulunur, mahlûkatını ummadıkları sebeplerden faydalandırır.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği Latîf ismi Kur'ân'da da geçer. Kur'ân; annesine, babasına ve kardeşlerine kavuşan Hazret-i Yûsuf'un (a.s.), sevincini ve saadetini: "Muhakkak benim Rabbim dilediğine Latîf'tir (çok lütuf sahibidir)" cümlesiyle dile getirdiğini kaydeder. Bir diğer âyette ise Cenâb-ı Latîf-i Hakîm; "Allah kullarına Latîf'tir. Dilediğini rızıklandırır. O Kaviyy'dir, Azîz'dir" buyurur.
Bedîüzzaman'a göre, Cenâb-ı Hakkın yeni dünyaya gelen çocukların rızıklarını gayet latîf bir sûrette gönderip memeler musluğundan ağızlarına akıtması Latîf isminin tecellîlerindendir. Çocuk hükmüne gelen ve çocuklardan daha ziyâde merhamete lâyık ve şefkate muhtaç olan ihtiyarların rızıklarının bereket sûretinde gönderilmesi de Latîf, Rahmân, Rahîm ve Kerîm isimlerinin cilvelerindendir. Zîrâ, Rahîm ismi şefkat etmek istediği gibi, Latîf ismi de lütfetmek istemektedir. Cemîl ve Latîf olan Cenâb-ı Hakkın sonsuz lütuf ve güzellik sahibi olduğunu beyan eden Bediüzzaman, o halde fânî mevcûdâtın bu dünyadan ayrılmasının hiç önemi olmadığını kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, mahlûkatın bütün güzellikleri latîf olan Cenâb-ı Hakkın güzellik istemesinden ve güzelce tanzim etmesinden başka bir sebebe dayanmaz. Öyleyse, bütün güzellikler doğrudan Cenâb-ı Haktan istenmelidir. Çünkü lütuf ve ikram sahibi ancak O'dur.
Hoş ve latîf canlılar latîf sîmâlarıyla Latîf ismine işâret ettikleri gibi, bahar mevsimi de Latîf ismini anlaşılır bir dil ile zikretmektedir. Nitekim çekirdeklerin ve tohumların gizli defterlerine, büyük ağaçların hayat programlarını, tarihçelerini, tesbîhâtlarını ve ubûdiyetlerini yazmak ve baharda yeniden hayat vermek latîfâne bir tecellîdir. Kezâ güzellik ve süslülük varlıklar üzerinde öylesine hâkimdir ki, her çiçek, her bahar, her meyve, her hayat sahibi ve Cennetin taşına toprağına kadar her parçası cisimleşmiş bir lütuf hükmünde, görenlere Latîf ismini okutmaktadır.
Bedîüzzaman'a göre, Cenâb-ı Hakkın Kendi Zâtını sevdirmek ve bildirmek istemesi, lütuf ve kerem mânâlarını tahrik etmekte; Latîf ve Kerîm isimlerinin cilvelerini yaratığın muhtelif perdelerinde göstermektedir. Lütuf ve kerem mânâları da süsleme ve nûrlandırma fiillerini tahrik etmekte; Müzeyyin ve Münevvir isimlerini tecellîye sevk etmektedir. İnsanda ve çiçekte öylesine zînet ve güzellik mânâları görünmektedir ki, güyâ Allah'ın lütfu ve keremi insanın ve çiçeğin cephesinde cisimleşmiş, mutlak "ziynet, hüsün ve güzellik" olmuş gibidir. Varlıklara ait bütün hoş, güzel ve şirin sahifeler, "Yâ Latîf! Yâ Kerîm!" gibi çok isimleri, güzel cepheleriyle okumaktadırlar.

guller
01.12.2008, 10:00
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Nâhî



Allah (c.c.), Nâhî'dir. Yani, kullarına kötülükleri nehyedendir. Allah kullarının kötü fiiller içinde bulunmalarını aslâ istemez. Cenâb-ı Hak peygamberleri, kavimlerini kötü fiillerden vazgeçirmek ve iyi ahlâka sevk etmek için göndermiştir. Her peygamber, Allah'ın emriyle ve izniyle içinde yaşadıkları toplumda kötülüklere karşı mücâdele etmiştir.
Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Nâhî ismi Kur'ân'da fiil biçimiyle geçer.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Allah şüphesiz adâleti, iyilik yapmayı, yakınlara bakmayı emreder; hayâsızlığı, fenâlığı ve haddi aşmayı nehyeder. Dinlersiniz diye size öğüt verir."
Cenâb-ı Hakkın celâlî ve cemâlî olmak üzere iki türlü tecellîsi bulunduğunu ve bu iki türlü sıfatın kelâm âleminde emir ve nehiy biçiminde tecellî ettiğini beyan eden Bedîüzzaman, Allah Teâlânın bizi bir hayvan yapmayarak, insan olarak yarattığını ve dalâletten koruduğunu, gerek cins ve tür bakımından, gerekse din ve îmân bakımından mahlûkatının ekserisine bizi üstün kıldığını kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, "Allah mü'minlerin canlarını ve mallarını, Cennet karşılığında satın almıştır" âyetinin delâletiyle, elimizden çıkacak ve fânî olacak olan malımızı ve canımızı, Allah için kullanmak sûretiyle bâkîleştirmiş olmaktayız. Oysa dünyanın eğlenceleri için kullandığımızda, dünya ve içindekileri fânî olduğu için, malımız ve canımız da zâyi olacaktır. Bu durumda, mal ve can emânetini zâyi etmenin sorumluluğunu da yüklenmiş olacağız. Ve emânete hıyânet etmek gibi bir vahim günah üzerimizde kalacaktır. Bunun için Cenâb-ı Hak, harama girmekten bizi şiddetle nehyetmiş, günahlardan alıkoymuş, fısk ve sefâhetten sakındırmış, her türlü kötülükten uzak durmamızı istemiştir. İnsan, başta nefis ve hevâsından başlamak üzere, cin ve ins şeytanlarına karşı mücâhede etmeli, günahlardan ve mânevî kirlerden rûhunu korumalı ve kalbini arındırmalıdır. İnsanın ebedî helâk olmaktan kurtulması ancak böyle mümkün olacaktır.

guller
01.12.2008, 10:01
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Adl


Allah (c.c.), Âdil'dir. Yani adalet sahibidir, adaletle faaliyet yapar. Cenâb-ı Allah haksızlık ve zulüm yapmaz, hikmetle emreder, adaletle hükmeder. Ne hesabında, ne takdirinde, ne kahrında, ne gazabında, ne azabında, ne faaliyetlerinde Allah zulmedici değildir, her işinde ve her fiilinde mutlak adalet sahibidir. Allah'ın adaleti zerrelerden kürelere tüm kâinatta, karıncalardan kuşlara, fillerden balıklara, insanlardan cinlere ve meleklere tüm canlılar âleminde, ölüm öncesi ve ölüm sonrası tüm hayatta hâkimdir.
Âdil ismi, âlemdeki adalet gerçeğinin Rabbimize dayandığını ve Rabbimizin Adl ile muttasıf bulunduğunu bildirir, insan bu isimle Rabbini âdil bilir ve tanır.
Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivayet ettiği Âdil ismi, Ebû Hüreyre'den de (r.a.) Adl sekliyle rivayet edilmiştir. İster Adil şekliyle olsun, ister Adl şekliyle olsun bu isim, Allah'ın sınırsız, kayıtsız ve mutlak biçimde adaletle faaliyet yaptığını bildirir, âdiliyet gerçeğini âlemde hâkim kılan Yüce Allah'ın, bizatihi kendisinin "adli"ne hükmetmemizi sağlar.
Bediüzzaman, Semûd, Ad ve Fir'avun kavimleri gibi geçmiş kavimlere gelen dünyevî musibetleri Âdil isminin bir tecellîsi olarak zikreder ve bu musîbedlerin, o kavimlerin peygamberlere isyanlarına mukabil başlarına geldiğini belirtir. Bedîüzzaman'a göre Âdil-i Hakim olan Rabbimiz, adaletinin bir gereği olarak insana sevaba da, günaha da yönlenebilecek bir tercih gücü vermiş ve insanı irâdesinde hür bırakmış, ama sorumluluğu da omuzuna yüklemiştir.
Âdiliyet tabirinin Cenab-ı Hakkın hem ismine, hem fiiline, hem sıfatına ve hem de mukaddes hallerine işaret ettiğini beyan eden Bedîüzzaman, zâlimin de masumun da ruhunu alarak her ikisini de eşitleyen ölüm hâdisesinin arkasında; Allah'ın adaletinin gereği olarak mahkeme-i kübrâ kurulmasının bulunduğunu, dolayısıyla Âdil isminin âhireti ve haşri ispat eden isimlerden olduğunu kaydeder.
Zehir içen adamın, Allah'ın adaleti gereğince hastalığa veya ölüme mahkûm olması gerektiğini beyan eden Bedîüzzaman, adamın hastalıktan kurtulmasının ise ancak Allah'ın husûsî merhameti ile mümkün olacağını; keza günahkârların affedilmelerinin Cenab-ı Hakkın merhametinin; azap görmelerinin de Adl isminin gereği bulunduğunu vurgular.
Adalet, kötülüklere bire bin günah; iyiliklere ise bire sıfır veya bire bir sevap vermeyi gerektirir. Çünkü kötülüklerde tüm sorumluluk kulundur. İyilikler ise ancak Allah'ın emri, irâdesi, yardımı, yaratması ve kudreti ile yapılabilmektedir. Oysa Cenab-ı Hak sırf lütuf ve keremi ile muamele buyurarak kötülüklerde ancak bire bir günah; iyiliklerde ise bire on, bire yetmiş, bire yedi yüz, bire yedi bin ve bazen bire binler kat sevap yazmaktadır.
Bedîüzzaman Adl ismini, İsm-i Âzami taşıyan altı isimden birisi olarak zikreder. Hazret-i Ali (r.a.) ve îmam-ı Azam (r.a.) için İsm-i Âzam olduğunu beyan ettiği Adl ismini ayrı bir bölüm halinde inceler. Bu bölüm, Risâle-i Nur Külliyatında "Otuzuncu Lem'a'nın ikinci Nüktesi" olarak yer almaktadır. Burada, kâinat muhteşem bir saray olarak nazara verilmiştir. Bu muhteşem saraydaki baş döndürücü dengelere örnekler verilerek Adl isminin tecellilerine dikkat çekilmiştir.
Kısaca bu örneklere göz atacak olursak; hayvani cesetteki hücrelerden, kandaki alyuvar ve akyuvarlara; zerrelerin değişimlerinden, bedendeki organların düzenine; denizlerin ve yer altındaki çeşmelerin gelir ve giderlerinden, bitki ve hayvanların doğum ve ölüm dengelerine; güz ve baharın yıkım ve tamir dengelerinden, atom ve yıldızların hizmet ve hareketlerine; ölüm ve hayatın değişiminden ışık ve karanlığın, sıcaklık ve soğukluğun zaman zaman tezat, zaman zaman uyumluluk gösteren hallerine kadar tüm kâinatta varlığını kör gözlere de gösteren hassas ve ince bir ölçü üzerine kurulu sistemin ve her şeyde varlığını gösteren dengenin, Adl ve Kadîr olan Zât-ı Zülcelâli güneş gibi gösterdiğini rahatça gözlemleyebiliriz. Esasında, insanlığın ilim, fen, bilim ve felsefe adı ile geliştirdiği ve biriktirdiği bütün bilgi bu nizam, düzen ve dengenin ifadesi, tercümanıdır.
Mahkeme-i kübrâda Allah'ın adaleti gereğince insanların ve cinlerin mahkeme edileceğini önemle vurgulayan Bedîüzzaman, bu mahkemeyi ve bu mahkemede tecellî edecek eksiksiz adaleti aklına sığdıramayanların, şu dünyada gözden hiçbir şekilde kaçmayan, büyük ve hassas dengeye dikkat etmelerinin yeterli olacağını kaydeder. Bedîüzzaman, kâinatta her varlığı kuşatan denge, ahenk ve adaletle kavradığımız Adl isminin, aynı zamanda insana da adaleti emrettiğini vurgular. Ayrıca, matematiğin bir kolu olan ve konusu ölçü, ahenk ve denge hesaplan olan hendese ve geometri ilimlerinin, Adl ve Mukaddir isimlerine dayandığını da belirtir.
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Sadık Yalsızuçanlar/Zaman-Yorum


Adaletin çağrısı

"Kamil insan, Allah'ın 'Adil' sıfatıyla muttasıftır. Hukuk denilen normlar alanı bu ilkenin belirlediği zeminden beslenirse insanın fıtratının, ötekinin ve doğanın korunduğu bir düzen çıkar." Sadık Yalsızuçanlar'ın yazısı..


Zulüm kelimesinin sözlük anlamı, 'bir şeyi yerli yerine koymamak'tır. Tersinden okuduğumuzda buna adalet denir ki, anlamı, 'bir şeyi yerli yerine koymak' olur. Bu anlamda adalet, her şeyin yerli yerinde olmasıdır.

Adl, 'eğilim göstermek, meyletmek' anlamındadır. İsim yerine kullanılan bir mastar olduğu söylenir. Konevi, 'Adl'i yorumlarken, 'Söz konusu isim, adaletinden korkulan ve ihsanından umut kesilmeyen kimseye verilmiştir. Buna göre onun fiillerindeki adaleti, sözlerinin doğruluğunun delilidir' der. Adl, udul etmektir ve mümin inanmaya, kafir ise inkara meyletmiştir. Var olan her şey meyleder. Varlık, bu sırdandır ki, 'adl' ile doğmuştur. 'Rablerini inkar edenler dönerler' haberindeki udul bu hakikatten sapmayı ifade eder. İster nura ister zulmete dönen (udul eden) her şey Allah'ın muradı ve kudretiyle döner. Küfr örtmek anlamındadır ve kafirler dönerek, kendi sınırlılıklarıyla Mutlaklık yönünü örtmüş olurlar. Oysa varlıkta egemen olan mutlak adalettir. Varlık Allah'a döner sürekli ve bunun aksi imkansızdır. Konevi şöyle der: 'Meyil, varlık mertebelerinde imkan aleminin her bir ayn'ı hakkında istikametin ta kendisidir. Gerçi meseleye bakan kimse bunun böyle olmadığı vehminde bulunabilir; o, ağaçların dallarının eğrilip bükülmesini ve iç içe girmelerini görür. Halbuki bütün bunlar, tabiatın akışı hükmüyle maddelerinin mecralarına meyletmişlerdir. Aynı şey oluş (kevn) ağacının dalları için de geçerlidir. Bunların cüz'ilik mertebelerine meyletmeleri, hallerinin farklılığı, nihai varış yerlerine yönelmeleri ve kemallerini ortaya çıkarmaları el-Fatır'ın hikmetinin ve onları icad edenin (el-Mucid) tasarrufunun hükmüyle gerçekleşir. 'Hiçbir canlı yoktur ki Rabbim onun perçeminden tutmuş olmasın. Kuşkusuz ki benim Rabbim sırat-ı müstakim üzerinde bulunur.' Orta yol adalettir. 'Allah dilediğini yapar' ilkesi, İlahi İrade kavramını temellendirir. Allah'ın dileği mutlak hayırdır ve adildir. Adalet hayr ilkesiyle gerçekleşir. Allah bir şeyi murad eder ve olur; O'nun muradı adaletin gerçekleşmesidir.
Adalet, Allah'ın sınırlarıdır
Çirkinlik ya da kötülük olarak nitelenen olgular bu sırrın neresindedir? Schuon, Bediüzzaman gibi kötülüğün iyiliğin bir boyutu olarak gerçekleştiğini belirtir: 'İlahi Mahiyet'in bir vechesi olan sonsuzluk, sınırsız imkanı ve dolayısıyla İzafiyet, Tezahür ve alemi intac eder. Alem demek, İlke'den ayrılık demektir. Ayrılık ise, kötülüğün imkanı -ve zorunluluğu- demektir. Bu açıdan kötülük dediğimiz şey, Sonsuzluk'un ve dolayısıyla İlahi Mahiyet'in dolaylı bir neticesi olduğundan Allah onu yok etmez. Yine bu açıdan -ve sadece bu açıdan- kötülük, kötülük olmaz, çünkü bu haliyle kötülük, İlahi Mahiyet'in yani Tüm-İmkan'ın Sonsuzluk'unun sırlı bir yönünün dolaylı ve uzak bir tezahüründen ibarettir.'
Bediüzzaman, Onuncu Söz'ün Onuncu Hakikat'inde 'adalet'i temellendirir. Bu menzilde, Adalet'i, Hikmet, İnayet ve Rahmet'le birlikte mütalaa eder. Bu dört ilkenin kaynağı yine İlahi isimlerden olan Hakim, Kerim, Adil ve Rahim'dir. Dünya misafirhanedir, meydan geçicidir, yeryüzü sergisinde yani arzda (arz, yetkin insanı simgeler) apaçık bir hikmet, parlak bir inayet, belirtilerini her şeyde gördüğümüz adalet ve her şeyi kuşatan bir merhamet söz konusudur. Bu ilkelerin gerçekleşmesi Celal sıfatıyla mülkü yöneten Allah'ın isimlerinin tecellisiyle olur. O'nun gerek mülkünde gerekse melekutunda sürekli meskenler, bu meskenlerde oturan sonsuz sakinler, onların oturduğu menziller bulunur ve bütün bu olup bitenler hikmetin, inayetin, merhametin ve adaletin gerçekleşmesini zorunlu kılar. Allah, insanı bütün yaratılmışlar arasında Kendisine muhatap kılmıştır. Bütün isim ve sıfatlarının kendisinde tecelli ettiği, varlığın özeti ve tüm niteliklerini içeren bir ayna biçiminde yaratmıştır. Kendi Rahmani soluğundan üflemiştir. İnsana Rahmet hazinelerini göstermiş ve isimleriyle Kendisini bildirmiş, onu sevmiş, sevdirmiştir. Tüm bunlar bir inayet ve rahmetle gerçekleşmekte ve adalet ilkesinin gözetiminde belirmektedir. Arz mana aleminin çekirdeği, ahiretin mezraasıdır. Varoluşun kökeninde Mutlak Adalet hakikati işler. Ahiret hakikati, Allah'ın mutlak Adil olarak tecellisidir. Bediüzzaman şöyle der: 'Madem dünya var. Ve dünya içinde bu asarıyla hikmet ve inayet ve rahmet ve adalet var. Elbette dünyanın vücudu gibi kat'i olarak, ahiret de var. Madem dünyada her şey bir cihette o aleme bakıyor. Demek oraya gidiliyor. Ahireti inkar etmek, dünya ve mafihayı inkar etmek demektir. Demek ecel ve kabir, insanı beklediği gibi, cennet ve cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.' Demek ki adalet, Allah'ın sınırlarıdır ve bunu koruma ödevi ve yükümlülüğü insana verilmiştir.
Cennet ve cehennem adalettir ve dünyada insanın asli doğasının sınırlarını koruyarak yaşayıp yaşamaması halinde adalet ilkesinin mutlak anlamda gerçekleşmesiyle ilgilidir. İnsanın nefsine ve ötekine zulmetmesi yasaktır. Adaletin daha çok 'öteki'yle ilişkilere taalluk ettiği sanılır. İnsanın Allah'ın doğada, insanda ve tarihte geçerli kıldığı ilkelere uyumlu yaşaması ahlakidir ve adildir. Adalet, insanın maddi ve manevi düzeneği korumasıdır. Bunun için nefsten başlamak üzere iç içe daireler halinde varlığın en geniş alanlarına değin mütecelli ve cari olan İlahi düzenin ayakta tutulması ve ona riayet edilmesi zorunludur. Adalet, öteki'nin özgürlük ve hukukunun korunmasını da zorunlu kılar. Kastedilen ruhun özgürlüğüdür, nefsin değil. Hz. Ali ile muarızları arasındaki kavga buradan doğmuştur. Mutlak adalet ilkesini kamil insan korur. Hz. Ali'nin manevi izini süren kamil veliler bu uğurda ser vermiş sır vermemişlerdir. Sırrı korumak adalettir.
Adaletin çağrısı nedir? Fazlurrahman'dan dinleyelim: 'Her kişi ve her toplum, devamlı kendi vicdanlarını araştırmalıdır ve kalplere nakşedilmiş 'ana sözleşme' olduğu için hiçbir kimse, 'atalarımızın' kurulmuş düzenleri ve 'irsi hafızaları' tarafından şartlandırılmış olma bahanesine sığınamaz. İşte peygamberlerin asli vazifesi, insanın kalbi üzerindeki fıtri şifreli yazıyı daha açık ve tatminkar bir şekilde çözebilmesi için vicdanını uyandırmaktadır. Onun için Kuran, mükemmel bir mantıkla Allah'ın özellikle peygamberlerden daha güçlü bir söz aldığını söyler: 'Biz peygamberlerden, senden (ey Muhammed), Nuh, İbrahim, Musa ve İsa'dan söz aldığımız zaman, onlardan çok sağlam ve ciddi söz almıştık.' İnsan gerçek tabiatıyla (doğarken) 'donanık' olduğundan ve ayrıca Allah'ın elçileri tarafından bu tabiat güçlendirilip netleştirildiğinden, Kuran'ın da beliğ bir şekilde ifade ettiği gibi, insan adına iyiliği arzu etmeme ve 'yeryüzüne düşüşü' konusunda geçerli bir mazeret bulunamaz. Bu yüzden Kuran'ın çok temel bir özelliği, görünürde başka bir şahıs üzerinde irtikap edilmiş bütün insan davranışlarının, daha derin bir anlamda, gerisin geri hareketi işleyene döndüğünü devamlı tekrar etmesidir. Bütün kötülükler, adaletsizlikler ve birinin başkasına verdiği zararlar, özet olarak insanın ahlaki mahiyetinden olan her türlü kopmalar, aslında kişinin kendisine yaptığı şeylerdir ve bu bir benzetme değildir. Bu aynı zamanda hem kişi hem de toplum için geçerlidir. Onun için, 'kendine adaletsizlik etme' (zulm en-nefs, kendine zulmetme) deyimi, her türlü adaletsizliğin yapana geri dönücü olduğu fikrini açıkça belirten, Kuran'ın çok sık kullandığı bir ifadedir. Geçmiş nesillerin ve kişilerin işlediği sapkınlık ve yanlışları anlattıktan sonra Kuran, genellikle der ki: 'Allah onlara zulmetmedi, onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.' Bu bir anlamda insanın udul etmesi yani meyletmesi ve böylece adalet'i gerçekleştirmesidir. Zira insan zulmeder ve zulüm kendisine dönünce de adalet gerçekleşmiş olur. Abdulkadir Geylani hazretleri, Fütuhu'l-Gayb'da, 'sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı' ayetini anarak şöyle der: 'Hayır ve şer Allah'ın fiiliyledir. İkisinin faili ve mecrası Allah'tır. Hayır ve şer bir ağacın iki dalından çıkan iki meyvedir. Biri tatlı diğeri acıdır. Ağacın acı meyveli dalının uzandığı o yasaklı iklimi terk et.' Şeyh, insanın meyline ilişkin bir uyarıda bulunuyor yani adaletin gerçekleşmesi için yönelinmesi gerekeni işaret ediyor. Kamil insan, Allah'ın 'Adil' sıfatıyla muttasıftır. Hukuk denilen normlar alanı bu ilkenin belirlediği zeminden beslenirse insanın fıtratının, ötekinin ve doğanın korunduğu bir düzen çıkar.

guller
01.12.2008, 10:01
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Muîd

Allah (c.c.), Muîd!dir. Yani hayatı tekrar iâde edendir. Allah Teâlâ "Kendi dilek ve irâdesine göre" kullarını öldükten sonra tekrar diriltecek, hayatlarını aynı ile, cismi ile, ismi ile, resmi ile, şekli ile yeniden iâde edecektir. Hayatın iâdesini bütün peygamberleriyle vaat eden Cenab-ı Hakkın, sözünden ve taahhüdünden dönmesi aslâ düşünülemez.
Yer altına giren hiçbir tohumun, hiçbir çekirdeğin kaybolup gitmemesi ve yeniden hayata iâde edilmesi, Peygamber Efendimizden (a.s.m.) nakledilen Muîd isminin cilvelerindendir. Bir çekirdek hüviyetinde olan insan da, ölüp yer altına girdikten sonra çürüyüp gitmemekte, bilakis yeni bir hayata doğmaktadır. Cenab-ı Hakkın, kıyâmet günü insana hayatını yeniden iâde etmesi Muîd isminin bir gereğidir.
Bedîüzzaman'a göre, varlıkların ve bilhassa bitkilerin ve hayvanların sür'atle beraber çokluk içinde; kolaylık ile beraber eşsiz güzellik, maharet ve intizam içinde; ucuzluk ve karmaşıklık ile birlikte gayet kıymetlilik ve ayrı şahsiyetler içinde îcat edilmeleri, hayatlarının defalarca alınıp defalarca iâde edilmesi, ancak ve ancak bir tek Zâtın öyle bir eseri olabilir ki, o kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Yıldızlar, zerreler kadar; en büyük şey, en küçük şey kadar; fertleri hadsiz bir sınıf, bir tek fert kadar; azametli ve geniş bir kütle, az ve özel bir parça kadar; koca yer kürenin diriltilmesi, bir ağaca hayat vermek kadar; dağ gibi bir ağacın inşâsı, tırnak gibi bir çekirdek kadar Ona kolay ve rahattır. Bu kudret elbette haşr-i azamı bir bahar kadar kolay, bir baharı bir ağaç kadar rahat, bir ağacı bir çekirdek kadar zahmetsiz îcat ettiği gibi, bir çiçeği bir ağaç kadar san'atlı, bir ağacı bir bahar kadar mu'cizeli, bir baharı bir haşir gibi kapsamlı ve hârikalı halk etmektedir. Bu harikulâde işler, gözümüzün önünde cereyan etmektedir. Öldükten sonra hayatı yeniden iâde etmek, elbette böyle bir kudrete zor gelmez.
Bu âlem Sânîinin, geçip gidici ve yok olucu sevenlere râzı olmayacağını vurgulayan Bediüzzaman Saîd Nursî, âlemin yaratıcıyı zârûretle gerekli kıldığını, Yaratıcının da ebedî âhiret âleminde kullarının ve sevenlerinin ebedî hayat ve mutluluklarını istediğini kaydeder. Bedîüzzaman'a göre, bu âlem sânîinin pek rahîmâne bir şefkati vardır. Yardım isteyen her musîbetzedeye gaybî olarak sür'atle yardım edilmektedir. Allah'a sığınan kurtulmakta; isteyenlerin istekleri verilmekte; en küçük canlının sesi işitilmekte ve ihtiyaçları kabul edilmektedir. Böyle bir şefkat sahibi yaratıcının, insanoğlunun en büyük, en lâzım, en zarûrî ve en şiddetli ihtiyacı olan öldükten sonraki hayatı yeniden iâde etmemesi, Cennet hayatını ve ebedî saadeti vermemesi düşünülebilir mi?
Hâlık-ı Zîşânın, celâliyle, cemâliyle ve bütün isimleriyle bildirdiği şekilde, bütün semâvî kitaplar, bütün peygamberler ve Fahr-i Kâinat Hazret-i Muhammed (a.s.m.), hayatın yeniden iâde edileceğine ve haşrin geleceğine ittifakla hükmetmişlerdir.

guller
01.12.2008, 10:02
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mukallib

Allah (c.c.), Mukallib'dir. Yani, her an her şeyi değiştirmekte, her an her zerre üzerinde akıllara durgunluk verecek ölçüde inkılâplar yapmaktadır. Her şeyin yönünü kemâle doğru çeviren Cenâb-ı Allah'tır. Gece ve gündüz bir biri peşi sıra Cenâb-ı Hak tarafından değiştirilmekte, gece ve gündüz sayfasında yazılan oluşum âyetleri de sürekli ve dâimî bir inkılap içinde halden hale çevirilmektedir. Kullarının kalplerini hayırdan ve hidâyetten yana çeviren ve hayra daha çok kabiliyetli kılan Cenâb-ı Haktır. Mukallib-i Zülcelâl, her şeyi zaman şeridine takarak belli bir âhenk içinde dâimâ yeni ve değişik biçimlerde yaratır.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) haber verdiği Mukallib ismi Kur'ân'da fiil halinde vâriddir. Cenâb-ı Hak Ashab-ı Kehfin mağaradaki uykuları hakkında şöyle buyurur: "Mağara ehli, uykuda iken sen onları uyanık sanırdın. Biz onları sağa ve sola çevirirdik. Köpekleri dirseklerini eşiğe uzatmıştı. Onları görsen, için korkuyla dolar, geri dönüp kaçardın."
Bedîüzzaman'a göre, Fâtır-ı Zülcelal bir tek hakikatı başka başka sûretlerde göstermek ve kâinatların, âlemlerin ve mevcûtların bir biri peşi sıra vücûda gelmelerine zemin hazırlamak için kudretiyle zerreleri tahrik etmektedir. Yeryüzü bir tarla hükmündedir, neşv ü nemaya ve taze taze mahsulât vermeye kâbil bir sûrette tanzim edilmiştir. Cenâb-ı Hak yeryüzü tarlasında zerreleri tahrik ederek, intizam dâiresinde vazifelendirip her asırda, her mevsimde, her ayda, her günde, hattâ her saatte kudret mu'cizelerinden yeni yeni birer kâinat göstermekte, yeryüzü avlusuna başka başka mahsulât verdirmektedir. Zerrelere hareket vermek sûretiyle sonsuz rahmet hazinelerinin hediyelerini ve sonsuz kudret mu'cizelerinin nümûnelerini göstermektedir.
Kâinattaki baş döndürücü değişikliklerin maksat ve gayesinin, "Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?" suallerinin cevaplarında gizli bulunduğunu beyan eden Bedîüzzaman, bu soruların hakikatini keşf eden ve beşeriyetin bütün ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde cevaplandıran elçiler göndermenin Cenâb-ı Allah'ın şânından olduğunu kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre Kur'ân kâinattan, güneşin, ayın, yıldızların ve her şeyin her an değişen, her yeni ve taze şekliyle emir dinleyen ve itaat eden birer nefer hükmünde olduğunu zihinlere nakşetmek için bahsetmektedir. Her şey Cenâb-ı Hakkın emrine boyun eğmiştir. Gece ve gündüz, beyaz ve siyah iki hat gibi veya iki şerit gibi bir biri arkası sıra dönerek Allah'ın emrine itaat etmektedir. Cenâb-ı Hak isimlerinin tecellîlerini tazelendirmek için her bir ruhu bir model yaparak her sene cesedini değiştirmekte ve taze birer ceset giydirmekte, her bir kitabın nüshasını ayrı ayrı binlerce defa çoğaltmaktadır.

guller
01.12.2008, 10:03
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Rahmân
Allah (c.c.), Rahmân'dır. Yani Cenâb-ı Hak sonsuz merhamet sahibidir. Rahmete ve şefkate muhtaç herkese, her can ve yürek taşıyana kâmilen rahmetiyle muâmele eder. Allah'ın rahmeti bütün varlıkları kuşatmıştır.
Esâsen, Rahmân ve Rahîm isimleri aynı kökten gelen iki mübalâğa ismidir. Her iki isim de Allah'ın rahmetinin şiddetli biçimde ve sonsuz olarak varlıklar üzerinde hâkim olduğunu bildirir.
Fakat başta "Bismillahirrahmânirrahîm" gibi bir Kur'ân âyetinde olmak üzere Kur'ân'da en çok vurgulanan isimlerden olduğundan İslâm kültür ve tefekküründe iki önemli isim hüviyeti kazanması ve her birisine de farklı nüanslar yüklenmesi, bizi her iki ismi de ayrı birer başlık hâlinde incelemeye sevk etti.
Peygamber Efendimizden (a.s.m.) Ebû Hüreyre'nin (r.a.) rivâyet ettiği Rahmân ismi Kur'ân'da en çok geçen isimler arasındadır. Besmeledeki üç isimden birisi olan Rahmân, Fâtihâ Sûresinin üçüncü âyetinde de zikredilmektedir: "Rahmân ve Rahîm olan, âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun." (Fatiha Sûresi: 2,3) Bir diğer âyette Cenâb-ı Rahmâni'r-Rahîm, "De ki, İster Allah diye duâ edin, ister Rahmân diye duâ edin; hangi isimle duâ ederseniz edin, en güzel isimler Onundur" (İsra Sûresi: 110) buyurur.
"Kalbî yumuşaklık ve incelik" mânâsını ifâde eden Rahmân lâfzının, Cenâb-ı Hak hakkında müteşâbih olarak kullanıldığını beyan eden Bedîüzzaman, Kur'ân'ın, yüz elli dokuz yerde Rahmân ismini zikrettiğini kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî, besmelede geçen Rahmân isminin, yeryüzü sîmâsındaki bitkilerin ve canlıların tedbir, terbiye ve idâresindeki bir birine benzeyiş, uygunluk, intizam, incelik, lütuf ve merhamette görünen büyük rahmâniyet mührüne işâret ettiğini belirtir. Bedîüzzaman, bütün canlıların, Rahmân'ın rızka muhtaç misâfirleri hükmünde bulunduğunu, hayvanların güzel ve yanık sesli nağmelerinin Rahmân'ın hediyeleri karşısında ortaya koydukları teşekkürlerden ibâret olduğunu, baharın ve canlıların hep birlikte yüksek sesle, "Yâ Rahmân! Yâ Rahmân!" diye zikrettiklerini kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, rahmetin bir ehemmiyetli kısmı rızıktır ki, Rahmân'a Rezzâk mânâsı verilmiştir. Rızık ise apaçık bir Rezzâk-ı Rahîmi göstermektedir. Meselâ bütün zîhayatların, bilhassa âcizlerin ve yavruların, rızıkları bütün yeryüzünde ve gökyüzünde irâdelerinin ve güçlerinin hâricinde gayet hârika bir tarzda hiçten ve bir birine benzeyen çekirdeklerden, su katrelerinden ve toprak taneciklerinden yetiştirilmektedir. Ağacın başındaki yuvada bulunan kanatsız ve zayıf kuşçuklar için annelerinin emirber nefer gibi gezerek rızıklarını getirmeleri; aç vahşî bir arslanın, yavrusunun emrine girmesi ve bu emirle elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna getirmesi; sâir hayvanların ve insanların yavrularının imdâtlarına, memeler musluğundan Âb-ı Kevser gibi hoş, gıdâlı, hâlis ve beyaz sütleri kırmızı kan ve kirli fışkı içinden bulaşmadan ve bulandırmadan göndermesi ve annelerin şefkatini de yardımcı vermesi Rahmân isminin sadece görebildiğimiz eşsiz cilvelerindendir. Maddî ve mânevî rızık isteyen insanın duyguları ile akıl, kalp ve ruhuna da pek geniş bir erzak sofrası ihsân ederek kâinatı bir gül bahçesi gibi tanzim etmesi Rahmân'ın lütuflarından başka bir şey değildir.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, Rahmânü'r-Rahîmin rahmeti, ebedî saadeti de bildirmektedir. Çünkü rahmet, sırf rahmet olduğundan, hakîkî muhabbete karşı ebedî hicrânı kabul etmez. Cenâb-ı Hak, Kendisini hakîkî seven kullarını, ebedî hicrâna atmaya râzı olmaz. Nitekim Rahmânü'r-Rahîm, hûrilerle süslendirilmiş Cennette, insanın bütün arzularını tatmin eden meskenleri, insanın cismânî arzu ve dileklerine uygun bir biçimde hazırladığını vaat buyurmuştur.
Bedîüzzaman'a göre, şefkat yolu rahmet yoludur. Hz. Yakub'un (a.s.) şefkati Rahmân ve Rahîm isimlerinin tezâhürüdür. Rahmân ismi bütün kâinatı ihâta eden bir nûrdur ve birçoğuna göre, İsm-i Âzam mesâbesindedir. Maddî ve mânevî açlık, fakr ve şükür, Rahmân ismine ulaşmak için husûsî birer vesîle teşkil etmektedir.

guller
01.12.2008, 10:04
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Vedûd


ALLAH (c.c.), Vedûd’dur. Yani, kullarını ve mahlûkatını sever. Canlıları sevgisine mazhar eder. Kendisine her teveccüh edene muhabbet buyurur, her yönelişten hoşnut olur. Günahları terk eden, tövbe eden ve sâlih amel işleyen kullarından râzı olur.

Ebû Hüreyre’nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Vedûd ismi, Kur’ân’da da yer almaktadır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “O Ğafûr ve Vedûd’tur.” Kur’ân, Hazret-i Şuayb’ın (a.s.) kavmine şöyle seslendiğini beyan eder: “Rabbinize istiğfar edin. Ve Ona tövbe edin. Şüphesiz Rabbim Rahîm ve Vedûd’tur.”

Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, hadsiz rahmetli, muhabbetli ve nihâyetsiz derecede şefkatli olan, Kendi san’atını çok seven, Kendini sevdiren ve Kendini sevenleri ziyâdesiyle seven Zat-ı Kadîr-i Hakîm’in, en ziyâde Kendini seven, sevimli, sevilen ve Sâniine fıtraten tutkun olan “hayatı” ve hayatın zâtı ve cevheri olan “rûhu,” ebedî ölüm ile îdâm edip, o sevgili dostunu, habîbini ve sevgilisini Kendinden ebedî bir sûrette küstürmesi, darıltması, dehşetli bir şekilde rencîde ederek rahmet sırrını ve muhabbet nûrunu inkâr etmesi ve ettirmesi hiçbir cihetle mümkün değildir; akıl kabul etmez. Îmân tâcını giyen insan rûhu, Cenâb-ı Hakkın muhibbi, habîbi ve—tâbir câizse—sevgilisi makâmına yükselmektedir. Ebedî yokluğa mahkûmiyet ise, ALLAH Teâlânın sonsuz sevdiği kullarını ebedî bir sûrette ağlatması demek olur ki, bu, imkân ve ihtimal dışıdır. Bu kâinatı süslendiren ve umum mahlûkatı sevindiren Cenâb-ı ALLAH’ın mutlak güzelliği ve rahmeti gadirden, çirkinlikten, zulümden ve merhametsizlikten sonsuz derece münezzeh ve mukaddestir.

Bedîüzzaman’a göre, rahmetinin güzel meyveleriyle insanları sevdiğini gösteren Rabb-i Rahîm, kulları tarafından da sevilmek istemektedir. İnsan, ALLAH’ın sevgisine mazhar olmak için, muhabbetini ALLAH’a tahsis etmeli ve bunu ibâdetle göstermelidir. Âlemin Yaratıcısı nihâyetsiz cemâl ve kemâl sahibidir. Yine ona göre, ehl-i aşkta Vedûd ismi hâkimdir. Vedûd ismine mazhar olan kâmil insanlar, bütün kâinatın mâyesinin muhabbet olduğunu, bütün mevcûdâtın hareketlerinin muhabbetle vâki olduğunu, bütün mevcûdâttaki incizap, cezbe ve câzibe kanunlarının muhabbetten olduğunu söylemişlerdir. Cemîl-i Zülcelâl ve Mahbûb-u Zülkemâl olan ALLAH Teâlâ öyle aşk ve muhabbete lâyıktır ki, bütün kâinat Onun muhabbetiyle mest ve hayrandır. Vedûd ismine mazhar bir kısım evliyânın, “Cenneti istemiyoruz. ALLAH’ın bir muhabbet pırıltısı bize ebedî olarak kâfîdir” demeleri bundandır. “Cennette ALLAH’ın cemâlini bir dakîka görmek, bütün Cennet lezzetlerinden üstündür” hadisinin sırrı da budur.

İhtiyarlıkta Cenâb-ı Hakkın Vedûd isminin himâyesinin çok sevimli olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, ehl-i hakikatın bir kısmının da ism-i Vedûda mazhar olduklarını, Vedûd isminin cilveleriyle ve mevcûdâtın pencereleriyle Vâcibü’l-Vücuda baktıklarını kaydeder.

Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, Züleyhâ’nın Yusuf’a (a.s.) karşı duyduğu muhabbet, ism-i Vedûd’a ulaşmaya vesîle olan aşktan ibârettir. Vedûd ismi şefkatkârâne terbiye, maslahat üzerine tedbîr ve muhabbet gereğince ödüllendirmek istemektedir. Cenâb-ı Hakkın mevcûdâtı îcat etmekteki en mühim maksadı, şuur ehline Kendini tanıttırmak, sevdirmek, medh u senâsını ettirmek, sevgi ve minnetlerini almaktır. Şükrü, tutkunluğu, bağlılığı, minnettarlığı, muhabbeti, methi ve ubûdiyeti netice veren rızık, şifâ, hidâyet ve îmân gibi küçük-büyük fiiller ve nîmetler doğrudan doğruya kâinat Hâlıkının eserleridirler.

Bedîüzzaman’a göre, nimetlerin elden çıkmasından gam çekmemeli, keder duymamalı. Çünkü rahmet ve şefkati her şeyi kuşatan Cenâb-ı Hak Vedûd ve Bâkîdir. Onun vedûdiyeti ve bekâsı, nîmetlerin ebediyen kesilmesine râzı olmaz. Sonsuz şefkat sahibi ve Vedûd olan Cenâb-ı Hak, vedûdiyeti ve rahmâniyeti gereğince kendini mahlûkatına fiilen, kavlen ve sohbeten sonsuza kadar sevdirir. Cenâb-ı ALLAH’ın kullarını affetmesi de kullarına olan yüksek sevgisinin göstergesidir.

guller
01.12.2008, 10:05
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Şefî'
Allah (c.c.) Şâfi'dir, Şefî'dir. Yani, Cenâb-ı Hak günahların affını bizzat isteyen, mağfiret için bizzat yardımcı olandır. Günahkâr kulların ilk şefaatkârı Cenâb-ı Hak'tır. Cenâb-ı Hak her duâ eden kulunun yardımındadır, her af ve mağfiret isteyeni affeder ve bağışlar, dilediği kullarına günahkârlar lehine bağış talebinde bulunma ve şefaat etme yetkisi verir. Kullarına karşı af ve bağışlaması bol, rahmeti sonsuzdur.
Şâfi' ve bu ismin mübalağa şekli olan Şefî isimleri Peygamber Efendimiz (a.s.m.) tarafından Cevşenü'l-Kebîr'de zikredilmiştir. Bu isimler, Kur'ân'da Şefî' şekliyle yer almıştır.
İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden Allah'tır. Ondan başka Velî'niz ve Şefî'iniz yoktur. Düşünmüyor musunuz?" (Secde Sûresi: 4)
"Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur'ân'la uyar. Ondan başka bir Velî'leri ve bir Şefî'leri yoktur. Umulur ki sakınırlar" (En'am Sûresi: 51)
Bedîüzzaman'a göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) risâletiyle ebedî saadetin varlığının sebebi, hidâyetiyle de ebedî saadete ulaşmanın vesîlesidir; ubûdiyetiyle ebedî saadetin vücudunun sebebi, duâsıyla da ebedî Cennet'in îcâdının vesîlesidir. Allah Resûlü (a.s.m.) öyle bir büyük namazda ve öyle bir yüksek ibâdette ebedî saadet için duâ ediyor ki, bütün yeryüzü onun azametli namazıyla namaz kılıyor, niyâz ediyor. Çünkü onun ubûdiyeti, ona ittibâ sırrıyla ümmetinin ubûdiyetini içine aldığı gibi, muvâfakat sırrıyla bütün peygamberlerin ubûdiyetlerini de içine alıyor. Öyle büyük bir cemaatle namaz kılıyor ki, Hazret-i Âdem'den (a.s.) kıyâmete kadar bütün nûrânî ve kâmil insanlar ona iktidâ ediyorlar, duâsına "âmin" diyorlar. Öyle bekâ gibi umûmî bir ihtiyaç için duâ ediyor ki, sâdece yeryüzü değil, bütün semâvât ehli, hattâ bütün kâinat dahî ağlayarak niyâzına iştirâk edip hal diliyle, "Evet Yâ Rabbenâ! Ver! Duâsını kabul et! Biz de istiyoruz" diyorlar.
Acaba, bütün âdemoğlunu arkasına alıp, şu dünya üstünde durup, arş-ı azama yönelerek el açıp, hazîn, sevgili ve saygılı bir üslupla tazarrû içinde duâ eden şu insan nev'inin şerefi ve zaman ve mekânın tek ferdi Fahr-i Kâinat (a.s.m.) ne istiyor? Bak, kendine ve ümmetine ebedî saadet istiyor! Bekâ istiyor! Allah'a ve sevdiklerine kavuşmak istiyor! Cennet istiyor! Hem, varlıklar aynasında güzelliklerini gösteren bütün kutsî isimlerle beraber istiyor! Allah'ın isimlerinden şefaat talep ediyor!
Bedîüzzaman'a göre âciz, zaîf, fakir ve fâni olan insana koca kâinatı hizmet ettirmek, her şeyi ihâtasına alan rahmet hakîkatini gösterir. Elbette rahmet insandan küllî ve hâlis bir şükür, ciddî ve sâfî bir hürmet ister. O hâlis şükrün ve o sâfî hürmetin tercümânı ve unvânı ise, "Bismillahirrahmanirrahim"dir. İnsan bu mübârek kelimeyi o rahmete ulaşmak için vesîle ve o Rahmânın dergâhında şefaatçi yapmalıdır. Yani, insan her işinde Allah'ın adını anarak, Cenab-ı Allah'a bizzat muhatap olmalı, Onun yardım ve inâyetini istemelidir.
Bediüzzaman'a göre, Allah'a ve âhiret gününe îman edenler için "acz ve Allah korkusu" kendilerine şefaatçi hükmündedir. Kâmil insanlar acziyetten ve Allah korkusundan öyle lezzet alırlar ki, kendilerini güçlü ve kuvvetli bilmekten şiddetle sakınırlar ve acz ile Allah'a sığınırlar. Çünkü gerçekte âciz ve fakîr olduğunu bilerek gururdan kendisini alıkoyan ve Allah'ın kudretine ve rahmetine sığınan insan, Allah'ın inâyetine ve rahmetine mazhar olur, aczini ve fakrını Kadîr-i Rahîmin dergâhında en makbul şefaatçi yapar. Kezâ, aczini ve fakrını bilen, Allah'ın rahmetine ve zenginliğine muhtaç olduğunu idrâk etmiş, Cenab-ı Hakkın affına ve inâyetine sığınmış olur.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnet-i seniyyesine ittibâ etmek, onun nûrundan istifâde etmenin, kabir karanlıklarından kurtulmanın, en mühimi de, şefaatine nâil olmanın yegâne yolu ve çâresidir.
Cümle peygamberlere ve evliyâya Kur'ân'ın emrettiği tarzda muhabbet duymanın âhiretteki neticesi, berzahta ve haşirde onların şefaatlerinden istifâde etmek ve gayet ulvî makamlarından feyiz almaktır.

guller
01.12.2008, 10:06
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Raûf

Allah (c.c.), Raûf'tur. Yani kullarına karşı çok re'fetli, mahlûkatına karşı çok merhametlidir. Onun re'feti bütün kâinatı kuşatmıştır. Yarattıklarına ihsân eder ve ihsânını her bir canlıya kâmilen ulaştırır. Dînde kullarına müsâmahalı ve yumuşak muâmele sahibidir.
Ebû Hüreyre'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Raûf ismi1 Kur'ân'da da zikredilen isimlerdendir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Yine insanlardan öyleleri vardır ki, karşılığında Allah'ın rızasını kazanmak için kendisini feda eder. Allah kullarına karşı pek şefkatlidir." Bir diğer âyette Cenâb-ı Hak, "Herkes hayır olarak ne işlemiş, kötülük olarak ne işlemişse, kıyamet gününde hepsini önünde hazır bulur. O zaman ister ki, işlediği kötülüklerle kendisi arasında büyük bir mesafe bulunsun ve onu görmesin. Allah sizi Kendisinden gelecek bir azaptan sakındırıyor. Çünkü Allah kullarına çok şefkatlidir" buyurur.
Bedîüzzaman'a göre, bu kâinat rahmet tarafından hadsiz antika, acîp ve kıymetli san'atlarla tezyin edilmiş bir saray hükmündedir. Bütün o saraydaki hadsiz gizli sandıkları ve esrarlı menzilleri açacak anahtarlar, insanın eline, gönlüne, kalbine ve aklına verilmiştir. İnsan fıtratına dercolunan ihtiyaçlar, duygular ve hissiyâtlar gizli sırları açan anahtarlar hükmündedir. Bu sırlı anahtarlarla anlaşılır ki, Rahmân-ı Zülcemâlin geniş ve hadsiz rahmeti ışık gibi bütün varlıkları ihâta etmiştir. İnsana bütün kâinatla alâkadar olabilecek bir geniş hayat verilmesi, Cenâb-ı Hakkın ehadiyetini ve her şeyin yanında hâzır ve her şeyin her şeyini yapanın O olduğunu ispat etmektedir. İnsanda bütün ihsan çeşitlerinin toplanması da, Cenâb-ı Allah'ın lütfûnu ve re'fetini göstermektedir.
Cenâb-ı Hakkın Raûf-u Bâkî olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, zâhirî nîmet veren şefkatli varlıkların fânî oluşlarının hiçbir ehemmiyeti olmadığını, bunun gam çekmeye de, ümitsiz olmaya da değmeyeceğini, çünkü rahmeti, re'feti ve şefkati, her şeyi ihâta eden Cenâb-ı Hakkın bâkî olduğunu kaydeder. Bediüzzaman Saîd Nursî, ehl-i îmânı, tövbe ve istiğfâr içinde günahlardan arınmaları ve affa nâil olmaları için Raûf olan Allah'a sığınmaya çağırır.

guller
01.12.2008, 10:08
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Hâdî
Allah (c.c.), Hâdî'dir. Yani, kullarını doğru yola sevk eden, rehberlik ve kılâvuzluk yapan, feyiz ve hidâyet lütfeden, muvaffâkiyet veren, peygamberleri rehberlik sıfatıyla görevlendiren, kullarının kalbini hidâyete açan, her mahlûka vücutta kalmasına ve yaşamasına yarayacak bilgileri talim eden, öğreten, iyiliğe yönlendiren ve kullarının kalbini ve nefsini elinde tutandır.
Hâdî ismini Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bildirdiği gibi, Kur'ân da Cenâb-ı Hakkı bu isimle anar. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Fir'avun: Yâ Mûsâ, Rabbiniz kimdir?" dedi. Mûsâ, "Rabbimiz, her şeye ayrı bir hilkat veren ve sonra da doğru yola eriştirendir, dedi." Bir diğer âyette ise Hâdî-i Mutlak, "Böylece her peygamber için suçlulardan bir düşman ortaya koyarız. Nâsır ve Hâdî olarak (yardımcı ve yol gösterici olarak) Rabbin yeter" buyurmuştur.
Bediüzzaman'a göre, kâinat Sânii, âlemdeki ince sırları ve güzel mânâları gören, izleyen ve yaşayan herkese bildirmek ve Kur'ân-ı Kerîm vâsıtasıyla azamî bir dâirede cinlere, insanlara, rûhânîlere ve meleklere rehberlik etmek için, son peygamber olarak Hazret-i Muhammed'i (a.s.m.) görevlendirmiştir. Allah Resûlü (a.s.m.), varlıkların nereden geldikleri, neci oldukları ve nereye gidecekleri ile ilgili çok zor ve kapalı sualleri Allah'ın hidâyetiyle açmış, Allah'ın râzı olduğu şeyleri ümmetine bildirmiş ve ümmetine bizzat rehberlik ederek risâlet vazifesini en mükemmel bir şekilde îfâ etmiştir. Fâtihâ Sûresindeki, "Bize sırât-ı mustakîm üzere hidâyet ver" duâsının tefsîrinde Bediüzzaman, namazdaki cemaatin önemini vurgular, ibâdet hususunda âlemin dâire dâire büyük bir cemaat teşkil ettiğini haber verir. Câmi içindeki cemaatten, aynı şehirdeki cemaatten, bütün dünyadaki cemaatten, kâinattaki zerreler ordusuna kadar muazzam bir cemaat oluşturan unsurları nazara verir ve bütün bu unsurların hep birlikte "İhdinâ," yani "bize hidâyet ver" duâsını yaptıklarını, her şeyin Allah'ın rubûbiyetine karşı kayıtsız-şartsız itaatte olduğunu ve ihtiyaçlarını Allah'a arz ettiğini kaydeder." Bedîüzzaman, Hâdî olan Cenâb-ı Haktan doğru yola iletmesi için niyâzda bulunur. Halkı doğru yola iletmede görev yapan velîlerin himmetlerinin, yalnızca hâlî ve fiilî bir duâ olduğunu, gerçek hidayeti, yalnızca Cenâb-ı Hakkın vereceğini beyan eder.
Bedîüzzaman'a göre, Bakara Sûresinin, Kur'ân'ın bir hidâyet rehberi olduğunu bildiren ilk âyetinde "Hâdî" yerine "Hüden" tâbiri gelmesi, yani kelimenin öznesi yerine kökünün kullanılması, hidâyet nûrunun âdetâ cisimleşerek Kur'ân cevherinin meydana geldiğine işârettir. Kur'ân'ın hidâyeti öyle ince bir dereceye varmıştır ki, hakîkati idrâk edilmez. Öyle geniş bir sahayı işgal etmiştir ki, beşerî ilimle tamamının kavranması mümkün değildir.

guller
01.12.2008, 10:11
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif

Sâdık

Allah (c.c.), Sâdık'tır. Yani sözünde doğrudur, vaadinde sâdıktır, aslâ hulf etmez, hiçbir şekilde vaadinden dönmez, kelâmı haktır.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği Sâdık ismi, Kur'ân'da da yer almaktadır. Cenâb-ı Hak bir âyette, "Muhakkak ki doğruyu bildiren biziz" buyurur. Bir diğer âyette, "Muhakkak Allah, size verdiği sözde durdu," buyurulurken, bir başka âyette, "Allah'tan daha doğru sözlü kim vardır?" diye sorulmaktadır. Kur'ân, ehl-i Cennetin şöyle diyeceğini beyan etmektedir: "Onlar, 'Bize verdiği sözde duran ve bizi bu yere vâris kılan Allah'a hamd olsun. Cennette istediğimiz yerde oturabiliriz. Meğer, salih amel işleyenlerin ecri ne güzelmiş!' derler."
Bedîüzzaman'a göre, Cenâb-ı Hakkın, bütün semâvî kitaplarla yaptığı vaatlerin ve tehditlerin doğru olmaması mümkün değildir. Ehl-i hidâyet için Cennetin, ehl-i dalâlet için de Cehennemin bulunduğunda aslâ şek ve şüphe yoktur. Bediüzzaman, Cenâb-ı Hakkın konuyla ilgili sayısız vaatleri bulunduğunu, bu kadar vaatlerini yalancı çıkarmanın, rubûbiyet saltanatının kat'î gereklerini yalanlayıp yapmamak demek olduğunu; bunun ise küfür, isyan, tekzip ve yalanlamada ileri giderek, Cenâb-ı Allah'ın büyüklüğüne ve kibriyâsına dokunan, izzet-i Celâline dokunduran, Ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i Rubûbiyetini müteessir eden ehl-i dalâleti ve ehl-i küfrü Haşrin inkârında tasdik etmek ve peygamberlerini tekzip etmek demek olduğunu; Cenâb-ı Hakkın ise bu hilaftan ve yalancılıktan yüz binler derece mukaddes, hadsiz derece münezzeh ve âlî bulunduğunu belirtir. Cenâb-ı Hak Sâdıku'l-Va'di'l-Kerîm ve Sâdıku'l-Va'di'l-Emîndir.
Bedîüzzaman'a göre, Cenneti ve ebedî saadeti ehl-i îmâna vaat eden Cenâb-ı Hakkın, vaadinde sâdık olmadığını düşünmek aslâ kâbil değildir. Madem vaat etmiştir, elbet yapacaktır. Çünkü vaadinden hulf etmek ve sözünden dönmek Onun için mümkün değildir, vâki değildir, muhaldir. Zîrâ, vaadini îfâ etmemek, gayet çirkin bir noksanlıktır. Kâmil-i Mutlak ise, noksanlıktan münezzeh ve mukaddestir. Bir kimsenin vaat ettiği şeyi yapmaması için iki ihtimal vardır: Ya cehâleti veya âcizliği söz konusu olmalıdır. Halbuki Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Küll-i Şey hakkında cehâlet de, âcizlik de muhâldir, mümkün değildir. Öyleyse, Onun hulfu'l-vaat içinde olabileceğini, yani sözünden dönebileceğini, düşünmek dahi, muhaldir. Hem başta Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm olmak üzere bütün enbiyâ, evliyâ, asfiya ve ehl-i îman, mütemâdiyen o Rahîm-i Kerîmden vaat ettiği saadet-i ebediyeyi ricâ edip yalvarmakta, niyaz edip istemektedirler. Âlemlerin Mâliki olan Cenâb-ı Hak ise, Kendi kudretine pek kolay ve pek ehven, kullarına da fevkalâde mühim ve pek şiddetli ihtiyaç olan haşrin îcat edileceğini tekrar tekrar vaat buyurmuştur. Dahası hulfu'l-vaat, kudretin izzetine de, rubûbiyetin merhametine de zıttır. Zira yukarıda ifâde edildiği gibi, vaadin hilâfını yapmak, cehlin ve aczin alâmetidir. Kadîr-i Mutlak ve Hakîm-i Mutlak olan Zât-ı Zülcelâl ise bundan sonsuz derece münezzehtir.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, insanların haşri, gözümüz önündeki bitkilerin haşri kadar kolaydır. Bunu görenin, onu inkâr etmemesi lâzımdır. Cenâb-ı Allah'ın haşrin îcadına dâir vaadi ise, bütün enbiyânın tevâtürüyle ve yüce ruhlu insanların icmâıyla sabit olduğu gibi, Kurân-ı Kerîm'in lisanıyla da ısrarla te'yit edilmiştir. "Allah ki, Ondan başka İlâh yoktur. Hiç şüphe yok ki, Kıyâmet Günü sizi muhakkak toplayacaktır. Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?" âyet-i kerîmesinin, bu te'yidi net bir şekilde dünyaya îlan ettiğini beyan eden Bedîüzzaman, bu âyetin büyük bir şiddet ve kuvvetle haşrin îcat edileceğini söz verdiğini; bütün mevcûdâtın sıdkına ve hak olduğuna şehâdet ettiği Mâlikü'l-Mülk'ün sözlerini insanoğlunun tasdik etmemesinin, vahim bir hezeyan ve dehşetli bir ahmaklıktan başka bir şey olmadığını kaydeder.

guller
01.12.2008, 10:16
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mucîb


Allah (c.c.), Mucîb’tir. Yani işiten, cevap veren, icâbet eden, gören, merhamet eden ve kullarının duâlarından hikmetine uygun olanları ve dilediklerini kabul edendir. Cenâb-ı Hak her duâ edene cevap verir, her niyazda bulunan kuluna icâbet eder, her mahlûkunun hâl ve söz diliyle yaptığı yakarış ve sızlanışları dinler ve şefkati ile mukabele buyurur.

Ebû Hüreyre’nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Mucîb ismi Kur’ân’da geçen esmâdandır. Cenâb-ı Mucîb-i Semî, “Rabbiniz dedi ki: ‘Bana duâ edin; icâbet edeyim’” buyurmaktadır. Bir diğer âyette de, “Semud milletine kardeşleri Sâlih’i gönderdik. Semud dedi ki, ‘Ey milletim! Allah’a kulluk edin. Ondan başka ilâhınız yoktur. Sizi yeryüzünde yaratıp orayı îmar etmenizi dileyen Odur. Öyleyse Ondan mağfiret isteyin. Sonra da Ona tövbe edin. Muhakkak Rabbim Karîb ve Mucîb’dir’” buyurulmaktadır.

Cenâb-ı Hakkın, mahlûkatının en aşağı ve en küçük ihtiyaçlarını bile görmezden gelmediğini, mahlûkatının tüm ihtiyaçlarını tam bir şefkatle ummadıkları yerlerden karşıladığını, en gizli bir sesi en gizli bir mahlûkundan işittiğini ve imdad ettiğini, hal ve söz diliyle istenilen her şeye icâbet ettiğini ve şefkatle verdiğini beyan eden Bedîüzzaman; Allah’ın, en büyük kulu olan Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.), aynı zamanda herkesin de ihtiyacı olan en büyük “bekâ” ihtiyâcını ihtivâ eden duâsını bildiği halde, âhireti yaratmakla cevap vermemesinin ve en büyük “ebediyet” duâsını işittiği halde Cennetin îcâdı ile kabul etmemesinin mümkün olmadığını kaydeder.

İstidat lisanıyla bütün tohumlar tarafından, fıtrî ihtiyaç lisanıyla bütün hayvanlar tarafından ve ıztırar lisanıyla bütün muztarlar tarafından yapılan duâların makbul olduğunu kaydeden Bediüzzaman, nihâyetsiz duâların hepsinin kabul ve icâbetinin, büyük bir ölçüde, apaçık bir tarzda Hâlık-ı Rahîm, Kerîm ve Mucîbe işâret ettiğini beyan eder.

Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, her bir ferdin fiilî ve hâlî yardım talepleri, niyazları ve duâları vardır. Her bir can sahibi, muâvenetlerine koşan ve duâlarına kabul ile cevap veren bir şefkatli Müdebbir’e, bir Rabb-i Rahîme ve Mucîbe kat’î şehâdet etmektedir. İnsan, hikmet ile yapılmış bir masnûdur. Bu yapısı, Saniinin gayet hakîm olduğuna açık bir delildir. İnsan, cisimleşmiş bir nakışlı hikmettir, cesedleşmiş bir muhtar ilimdir, bedenleşmiş bir basîret kudretidir; öyle bir fiilin mahsûlüdür ki, istidâdı, irâde ettiği şeyi kendisine vermektedir; öyle bir nimet ve ihsânın yoğunlaşmış hâlidir ki, bütün ihtiyaçlarına vâkıftır; öyle bir kaderin resimlediği sûrettir ki, bünyesine lâzım ve münâsip şeyleri bilmektedir. İnsan, bu bildikleriyle her şeyin mâliki olan Mâlik’inden nasıl gaflet edebilir? Bütün suçlarını, günahlarını, yanlışlarını bilen, ihtiyaçlarını gören, feryat ve figanlarını işiten Semî, Basîr, Alîm, Mucîb olan bir Rakîb’in, üstünde bulunmamasını nasıl tevehhüm edebilir?7

Mucîb olan Cenâb-ı Allah’ın her duâya cevap verdiğini beyan eden Bediüzzaman, ancak duâların kabûlünün, yani herkesin her istediğine nail olmasının Allah’ın hikmetine tâbîi olduğunu kaydeder.

Bedîüzzaman’a göre, varlıkların, ellerinin yetişmediği ve iktidarları dâhilinde olmayan bütün ihtiyaçları ve bütün fıtrî istekleri gayet Rahîm, işitici ve şefkatli bir gizli el tarafından verilmektedir. İnsanların ihtiyârî duâlarının, hususan enbiyânın ve evliyânın duâlarının çoğu zaman kabul edilmesi, perde arkasında her dertlinin âhını ve her muhtâcın duâsını işiten ve dinleyen bir Semî ve Mucîb’in bulunduğunu göstermektedir. Cenab-ı Hak en küçük de olsa her mahlûkun, en önemsiz de olsa her ihtiyacını görmekte, en gizli âhını işitmekte, şefkat etmekte, fiilen cevap vermekte ve her can ve yürek sahibini memnun ve mes’ûd etmektedir. Mahlûkların en ehemmiyetlisi olan insanın, en önemli, en genel ve bütün kâinatla beraber Allah’ın bütün isimlerini ve sıfatlarını ilgilendiren uhrevî bekâ ile ilgili şiddetli duâsını ve bütün mahlûkâtın çaresizlik diliyle, “Yâ Rabbenâ! Biz de istiyoruz!” diye yakarışlarını kendi duâsı içine alıp; insanlığın güneşleri, yıldızları ve kumandanları hükmünde olan bütün peygamberleri arkasına alarak, duâsına “Âmin!...” dedirten Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.), âhiretteki bekâyı ve ebedî saadeti isteyen yüksek ve herkesi kapsayan duâsı Mucîb, Semî ve Rahîm olan Rabbimizin Cenneti îcadına kâfi bir sebep teşkil eder. Hiç, Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) talebi ve duâsı olur da, Cennet yaratılmaz mı?

guller
01.12.2008, 10:18
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Şedîd


Allah (c.c.), Şedîd’dir. Yani emri çetin, hükmü nâfiz, cezâsı şiddetlidir. Kulun her davranışının Allah nezdinde muhakkak bir karşılığı vardır ve kula hak ettiği karşılıkla davranmak hususunda Cenâb-ı Hakkın hükmü, emri ve irâdesi şedittir.

Bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece “Ol!” demesi yeterlidir; o hemen oluverir. Allah’ın emri ve hükmü önünde bütün kâinat boyun eğmiştir. Cenâb-ı Hakkın emrine müdâhale edecek ve mâni olacak hiçbir güç ve kuvvet yoktur!

Hazret-i Ali’nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Şedîd ismi Kur’ân’a “Şedîdü’l-İkâb” terkibiyle girmiştir. Cenâb-ı Hak, şöyle buyurur: “Muhakkak O, Kaviyy’dir, Şedîdü’l-İkâbtır.”

Bir diğer âyette, “O günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, Şedîdü’l-İkâb ve lütfu bol olandır. Ondan başka İlâh yoktur. Dönüş Onadır.”

Başka bir âyette ise, “Bilin ki muhakkak Allah, Şedîdü’l-İkâb, Ğafûr ve Rahîm olandır” buyurulmuştur.

Cenâb-ı Hakkın, bazı âyetlerde emrini beyan biçimi de şiddetlidir: “Kim Allah’a karşı gelirse bilsin ki, Allah Şedîdü’l-İkâbtır” buyuran Cenâb-ı Hak,
bir diğer âyette, “Peygamber size ne verirse onu alın; sizi neden men ederse ondan geri durun. Allah’tan korkun. Muhakkak Allah, Şedîdü’l-İkâbtır” buyurur.

Küfürde dayanılmaz bir karamsarlık bulunduğunu beyan eden Bedîüzzaman, bunun nedeni olarak kâfirin nefsine ve benliğine düşkün olmasını gösterir. Çünkü, kendi arzu ve hevâsına düşkün olmanın yanı sıra Allah’ı tanımamak, kişiyi hayatı boyunca elemler ve acılar içinde bırakır. Âdetâ rûhunda mânevî bir Cehennem zakkumu saklar.

Böylece kişi, daha Cehenneme gitmeden, ezici ve dehşetli bir azap içinde kalmaktan yakasını kurtaramaz. Nefs-i emmârenin hazırladığı mânevî Cehennem işte budur.

Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, dünyanın fâni ve ölümlü olmasından dolayı insan, sahip olduğu hiçbir güzelliği, hiçbir varlığı ve serveti elinde tutamıyor ve fıtraten dâimî bir cezâ ve azap içinde kalıyor.

Çünkü, insan zayıftır, belâları çoktur; fakirdir, ihtiyacı pek ziyâdedir; âcizdir, hayat yükü pek ağırdır. Eğer Kadîr-i Zülcelâle dayanıp tevekkül etmezse ve îtimat edip teslim olmazsa vicdanı dâimâ azap içinde kalacaktır. Neticesiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğacaktır.

Nitekim, beklenmedik kazâlar, belâlar, âfetler, musîbetler ve ölümler ehl-i küfrü dâimâ azapta bırakmaktadır. Bu azaptan kurtulmanın tek çâresi Kur’ân’ı dinlemek ve Allah’a sığınmaktır.

Bedîüzzaman’a göre, gençlikteki beş on senelik gayr-i meşrû zevk ve sefâhetin cezâsı olarak insan, dünyada çok seneler gam ve keder çekmekte, berzahta can yakıcı azap ve zarara uğramakta, âhirette ise dehşetli Cehennem ve sakar belâsına düşmektedir.

Oysa bu kısacık zevk, peşi sıra gelen korkunç ıztıraplara hiçbir biçimde değmemektedir. Öyleyse, hayatın lezzeti îmânda, Allah’ın emirlerini îfâ etmekte ve günahlardan uzak durmaktadır.

Büyük hatâların ve cinâyetlerin geri bırakılarak büyük merkezlerde, küçük hataların ve cinâyetlerin ise öne alınarak küçük merkezlerde görülmesi adâlette hikmetin gereğidir. Binâenaleyh, ehl-i küfrün cinâyetlerinin büyük kısmının haşirdeki mahkeme-i kübrâya tehir edilmesi, ehl-i îmânın hataları ise kısmen veya tamâmen dünyada cezâlandırılması Cenâb-ı Hakkın hikmet içindeki adâletini gösterir. Demek bu tehir, azabın hafifliğine değil, şiddetine işârettir.

Îmân olmazsa, gelecek endîşesiyle başı dönen aklın bir cezâ makinesinden beter olacağını ve rûha dayanılmaz ıstırap vereceğini beyan eden Bediüzzaman Saîd Nursî, "Bu durumda yaşamanın belâ, lezzetin elem ve hayatın azap içinde azap olacağını, vücutta ise bin yokluk hükmedeceğini" kaydeder. “Eğer Rabbinin azabından küçük bir esinti onlara dokunacak olsa...” âyetinin tefsîrinde Bedîüzzaman, azap ifâdesinin şefkatle geçmesine rağmen çok şiddetli bir ıztırabı çağrıştırdığını, bu âyetin, Allah’ın azabının ne kadar dehşetli olduğunu gösterdiğini belirtir.

guller
01.12.2008, 10:19
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Müzeyyin
Allah (c.c.), Müzeyyin'dir. Yani, kalpleri ve gönülleri îman ve hidâyet nûruyla tezyîn eden, varlıkları eşsiz derece güzel yaratandır. Her şeyi en güzel biçimde halk eden, donatan ve süslendirip tanzim eden Cenab-ı Haktır.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği Müzeyyin ismi Kur'ân'da fiil biçimiyle vârittir.
Cenâb-ı Hak bir âyette, "Her ümmete işini güzel gösterdik. Sonra dönüşleri Rablerinedir," bir diğer âyette, "Muhakkak Biz, dünya semâsını yıldızlarla tezyîn ettik," diğer bir âyette, "Dünya semâsını kandillerle, ışıklarla tezyîn ettik," bir başka âyette, "Dünya semâsını kandillerle tezyîn ettik," başka bir âyette, "Onlar üstlerindeki semâyı nasıl binâ etmişiz ve süslemişiz bakmazlar mı?" bir diğer âyette ise, "Gökte burçlar kıldık (meydana getirdik). Onları, bakanlar için tezyîn ettik," buyurmaktadır.
Cenâb-ı Hakkın her bahar mevsiminde yeryüzünü üç yüz binden fazla canlı türüyle süslediğini beyan eden Bedîüzzaman, sonra her günde o güzel canlıların çoğunu sırf isimlerinin yeni cilvelerini göstermek için yine Cenâb-ı Hakkın aldığını, hayatına son verdiğini ve böylece gelecek misâfirlerde tezyînât ve güzellikleri tazelediğini kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre insan biraz düşündüğünde şu tezyînâtın yalnız lezzet almak ve keyif sürmek için îcat edilmediğini anlamakta gecikmez. Çünkü, her bir güzellik âdetâ, ancak tadımlık olarak gösterilmekte, insanın iştahını açmakta, fakat doyurmadan elden gitmektedir. Öyleyse anlaşılmalıdır ki, şu dünyadaki müzeyyenât ve güzellikler, Cennette ehl-i îmân için Rahmet-i Rahmânın hazırladığı nîmetlerin numûneleri ve sûretleri hükmündedirler.
Bedîüzzaman'a göre Kur'ân yeryüzünü bir bahçe, semâyı da kandillerle süslendirilmiş bir dam gibi tasvir etmektedir. Şu fevkalâde güzel ve müzeyyen âlem sarayı, Allah'ın gayet kemâldeki fiillerine delâlet etmektedir. Fiillerin mükemmelliği ise, hiç şüphesiz Fâilin Müdebbir, Musavvir, Hakîm, Rahîm ve Müzeyyin gibi isimlerinin kemâlini göstermektedir.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, "yapma" fiilini ve "inâyeti" çalıştıran, güzel gösterme irâdesi ve süsleme kastıdır. Bu irâde ve kastı çalıştıransa, lütuf ve kerem mânâlarıdır. Öyle ki, her süslü ve müzeyyen varlık, cisimleşmiş bir lütuf ve kerem hükmündedir. Lütuf ve keremi çalıştıran ise, sevdirmek ve tanıtmak mânâlarıdır. Yani, Latîf ve Kerîm isimlerinin arkasında, Vedûd ve Mâruf isimlerini okumak mümkündür. Bu isimlerse Müzeyyin ve Münevvir isimlerini yaratığın güzelliği, hüsnü ve nûrâniyeti lisâniyle okutmaktadır.
Bediüzzaman'a göre yaratıklar, "Mâşaallah, bârekallah! Ne kadar güzel yapılmışlar!" diye takdir edilmeli ve Allah adına sevilmelidir. Semâvâtın yaldızlı yüzünden ve yeryüzünün zînetli yüzeyinden tâ çiçeklerin süslü sîmalarına kadar kalem gezdiren ve hükmeden tezyin ve süsleme hakîkati, Rahîm olan Rabb-i Zülcelâle, kâinatın şehâdeti büyüklüğünde şehâdet etmektedir. Bahar mevsimi bütün zerreleriyle, "Müzeyyin" ismini tanıtmaktadır.
Bütün mevcûdâtta görünen hikmet içindeki intizâm, inâyet içindeki tezyin, rahmet içindeki taltif, adâlet içindeki tevzin, bütün fiillerle beraber Sani-i Hakîmin varlık ve birliğine işâret ettikleri gibi, âhiretin ve ebedî saadetin de îcat ve vücutlarına delâlet etmektedirler.
Cennetteki kadınlar Cennet kadar güzeldirler, Cennet derecelerinin dünyadan yüksekliği nisbetinde, onların güzellikleri de yüksek olmaktadır. Cennet de onlar ile müzeyyen olmakta ve onlarla süslendirilmektedir. Öyle ise, Allah'ın güzel yarattığı insanlar dünyada dahi güzel görünmelidirler. Her türlü çirkinlik ise Cemîl, Müzeyyin, Latîf ve Hakîm isimlerine karşı edepsizlik hükmündedir.

guller
01.12.2008, 10:20
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mennân

Allah (c.c.), Mennân'dır. Yani Allah Teâlâ her minneti hak eden, minnet duyulmaya lâyık olan ve kendisine hakîkî minnet duyulandır. Kul, Rabbine duyduğu minneti şükürle ifâde eder. Cenâb-ı Hak da kulunun şükür ve minnetine karşı, kuluna tekrar bol nimet ve bereket ihsan eder. Minnet duyulan başka varlıklar, gerçekte minneti hak etmiş değillerdir. Ezelden ebede kadar yegâne minnet sahibi Cenâb-ı Allah'tır.
Mennân ismi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebîr'de zikri geçen esmâdandır.
Mahlûkatın boydan boya Allah'ın rahmeti içinde yüzdüklerini ve bu karanlıklı dünyanın rahmet tarafından bütünüyle kuşatıldığını ve aydınlatıldığını beyan eden Bedîüzzaman, herkesin hayatı ile tattığı hakikî lezzetin, güzelliğin, saadetin ve kemâlin Rahmân, Rahîm ve Mennân olan Cenâb-ı Hakka sayısız minneti gerektirdiğini, rahmetten istifâde eden hadsiz ve sayısız mahlûkatın hayatlarıyla Mennân olan Allah'ı tesbih ettiklerini, Cennet-i Bâkiyede de sayısız canlı varlıkların Allah'ın rahmet, şefkat ve merhametle ikram buyurduğu nîmetlerinin sayısız çeşitlerine mazhar olacaklarını, binâenaleyh her bir can ve yüreğin hadsiz saadet, huzur ve sevinçle Allah'a karşı her zaman her yerde ve her biçimde, sonsuz ve sayısız derecede minnet duyduğunu kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, Cenâb-ı Hakkın yalnızca kulunun günahlarını bağışlaması bile, Kendisine eşsiz derecede minnet duyulması için yeterlidir. Nitekim, Mennân olan Cenâb-ı Hakka ilticâ ederek, sığınarak, kusurlarını itiraf edip tövbe ve istiğfar ederek günahların ağır yüklerinden ve dehşetli tahribatlarından kurtulmak mümkündür. Zîrâ Cenâb-ı Hakkın, Kendisine sığınan kullarına merhametle mukabele edeceğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır.

guller
01.12.2008, 10:21
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Melik
Allah (c.c.), Mâlik'tir, Melik'tir, Melîk'tir. Yani Allah Teâlâ kâinat mülkünün tek sahibidir, tek padişahıdır, tek hükümdârıdır, tek sultanıdır; tek söz, tek güç, tek kudret, tek mülk, tek hüküm, tek emir ve tek kanun sahibidir. Hüküm ve emir Onun elindedir. Her şey Onun irâdesine ve emrine isyansız boyun eğmiştir. Sultan-ı Ezelî olan Cenâb-ı Hak emir verme, hayat verme, öldürme, yok etme, azap verme, mükâfâtlandırma gibi her çeşit fiillerde dilediği gibi tasarruf yapar. Mülkün dış yüzü ve iç yüzü Onundur.
Mâlikü'l-Mülk-ü Zülcelâl, kâinat üzerinde gerçek tasarruf sahibidir. İnsanlara emir ve nehiy gönderen Odur. Emri her şeye geçer. Her şeyin sahibi ve Rabbi, her şeyi "Ol!" emriyle olduran, kâinatın hükümranlığı sadece Kendisine ait olan, dünyada insanlara mülk emânet eden, âhirette ise tek hüküm ve emir sahibi olan Cenâb-ı Haktır.
Mülk ve emir sahibi mânâsında olan Mâlik ile, bu ismin mübalağa şekli olan Melîk ve Melik isimleri Peygamber Efendimiz (a.s.m.) tarafından bildirildiği gibi, Kur'ân tarafından da zikredilmiştir.
İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"Mülk ve hükümdarlık elinde bulunan Allah yücedir. O her şeye kadirdir." (Mülk Sûresi: 1)
"O Allah ki, Ondan başka İlâh yoktur. Melik'tir, Kuddûs'tür..." (Haşr Suresi: 22)
"De ki, İnsanların Rabbine ve insanların Melik'ine sığınırım. (Nas Suresi: 1-2)
"Hak ve Melik olan Allah yücedir." (Taha Sûresi: 114)
"Allah'tan korkanlar Cennetlerde ve aydınlıklarda, Melîk ve Muktedir'in yanında yüksek derecededirler." (Kamer Sûresi: 54-55)
İçinde sere serpe yaşadığımız mülkün Melik'e âit bulunduğunu, Melik'in ise bâkî olduğunu beyan eden Bediüzzaman Saîd Nursî, Melik'in emirlerine boyun eğdiğimiz müddetçe mülkün fâni oluşundan ve elden gidişinden teessüf etmememiz gerektiğini, çünkü gidenin yerine yeni mülklerin yaratıldığını, öyle ise mülkün geliş-gidişinin tâzelenmekten ibâret olduğunu kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, "hâkimiyet" kâinatta esaslı bir hakîkattir. Nitekim, bu kâinata geniş bir dikkat nazarıyla bakan herkes, kâinatı gayet haşmetli ve gayet görkemli bir memleket ve gayet faaliyetli bir şehir hükmünde görecektir. "Yerin ve göğün orduları Allah'ındır" (Fetih Sûresi: 7) âyeti bitkilerden hayvanlara, zerrelerden yıldızlara bütün varlıkları birer Rabbânî ordu olarak vasıflandırır. Bu sayısız ordular içinden, hem küçücük memurlarda, hem de pek büyük askerlerde hâkim olan tekvînî emirlerin, âmirâne hükümlerin ve şâhâne kanunların cereyânları hiç şüphesiz, bir mutlak hâkimiyetin ve her şeye hüküm geçiren bir geniş âmiriyetin vücudunu göstermektedir.
Allah'ın her hükmüne ve emrine bütün varlıkların kayıtsız-şartsız boyun eğmiş olduklarını beyan eden Bedîüzzaman, kâinatta şerîke ve ortağa hiçbir mahal, hiçbir makam ve hiçbir imkân olmadığını, şirki destekleyen delîl de bulunmadığını, esasen şirk meselesinin delilden kaynaklanan bir ihtimal ve emâre de olmadığını; binâenaleyh hangi şeye bakılırsa Allah'ın birlik mührü göründüğünü, her şey üzerinde hakîkî tesir ve tasarruf sahibinin ancak ve ancak Cenab-ı Allah olduğunu kaydeder.
Yerden göğe, zerrelerden yıldızlara, ezelden ebede kadar her ne varsa, göklerin, yerlerin, dünyanın, âhiretin ve her şeyin Allah'ın mülkü olduğunu kaydeden Bedîüzzaman, pek büyük zerreler âleminden tâ bir sineğin vücuduna kadar bütününü mülk ve tarla yapan ve küçük insanı o büyük mülke nâzır, müfettiş, çiftçi, tüccâr, dellâl, kul ve mülk emanetçisi yapan ve insanı Kendine muhterem bir misâfir ve sevgili bir muhatap kabul eden Cenab-ı Hakkın bütün varlıklar üzerinde eksiksiz ve eşsiz bir biçimde tasarruf ve hüküm sahibi olduğunu beyan eder.

guller
01.12.2008, 10:24
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Musavvir
Allah (c.c.), Musavvir'dir. Yani yarattığı varlıklara dilediği gibi sûret biçer. Emir ve irâdesince şekil verir ve her şeyi muhtelif şekiller içinde tanzim eder. Bütün kâinatın şekli ve sûreti Allah'ın sonsuz tasvîr kudretinin eseridir. Gökyüzü, yeryüzü, tabiat, ağaçlar, canlılar, hayvanlar, kuşlar, balıklar, denizler, ufuklar, dağlar, bağlar, bahçeler, çiçekler, yapraklar ve tümüyle âlemde dört mevsim değişen ve tazelenen, şairlere ve ressamlara ilham kaynağı teşkil eden sûretler ve şekiller hep bu yüksek tasvîr hakîkatine delâlet ederler.
Bütün sîmâları Musavvir-i Alîm tasvir eder. Sîmâlarda esas uzuvlar bir olduğu halde, şekilde ve sûrette görünen farklılıklar, Allah'ın dilediği gibi sûret ve şekil verdiğinin şâhitleridirler. Hâlık Teâlâ tasvîr sıfatıyla her sîmâya ayrı bir mühür vurmuştur.
Musavvir ismi Kur'ân-ı Kerîm'de yer aldığı gibi, Peygamber Efendimizden (a.s.m.) Ebû Hüreyre (r.a.) tarîkiyle de rivâyet edilmiştir.
Kur'ân'da Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Ana rahminde sizi dilediği gibi tasvîr eden (şekillendiren) Odur. Ondan başka İlâh yoktur. O Azîz'dir, Hakîm'dir." Bir diğer âyette Cenâb-ı Hak, "O Allah Hâlık, Bâri', Musavvir'dir; en güzel isimler Onundur. Göklerde ve yerde olanlar Onu tespih ederler. O Azîz'dir, Hakîm'dir" buyurur.
Her baharda, her şey öylesine yeni sûretler ve yeni şekillerle donatılır ki, her bahar mevsiminde yeniden hayat sahnesine çıkan varlıkların zerrelerine kadar bütün sûretlerinin, "Yâ Musavvir! Ya Musavvir!" diye zikrettiklerini" beyan eden Bedîüzzaman, şu âlem sarayında görünen mükemmel, süslü ve nakışlı eserlerin, açık bir şekilde gayet kemâldeki fiillere delâlet ettiğini, çünkü eserlerdeki kemâlin fiillerdeki kemâlâttan ileri geldiğini ve onu gösterdiğini, fiillerin kemâlinin ise zarûretle mükemmel bir Fâile ve o Fâilin isimlerine; meselâ tasvir fiilinin, Musavvir isminin kemâline delâlet ettiğini kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, Sani-i Hakîm, Cennetin, dünyanın, göklerin, yeryüzünün, bitkilerin, hayvanların, cinlerin, insanların, meleklerin, rûhânîlerin ve küllî-cüz'î bütün eşyanın şekillerini isimlerinin cilveleriyle tahdit ediyor, tanzim ediyor, her şeye birer muayyen miktar ve sûret veriyor. Tayin ettiği hudut içinde ilim ve hikmet cetveliyle o şeyi tasvîr ediyor. Varlıkların sîmâlarında Musavvir ismini okutturuyor.
Bedîüzzaman'a göre, her bir zîhayat, teşekkülünde Musavvir isminin sayısız tecellîlerine mazhardır. Başta insan olmak üzere bütün hayvanâtın, su katrelerinden açılan pek çok mânidâr sûretleri ve bahar çiçeklerinin tohum ve zerreciklerden açılan çok câzibedâr sîmâları Fettâh ve Musavvir isimlerini okutturuyor. Bütün kâinatta tasarruf eden Musavvir isminin ve tasvîr fiilinin cilvelerini, baştan başa her şeyde müşâhede etmek mümkündür.

guller
01.12.2008, 10:26
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Kayyûm
Allah (c.c.), Kâim'dir, Kayyûm'dur, Mukîm'dir. Yani Cenâb-ı Hak bizâtihî kâim, dâim ve bâkî olan, yok olmayan, varlığı hiçbir şeye dayanmayan ve Kendinden olan, Kendiliğinden var olan, hiçbir şeye muhtaç olmayan ve Kendiliğinden ayakta olan; başlangıç, son ve yeniden oluş gibi hallerden uzak bulunan, ezelden ebede vâr olan ve varlığı zorunlu olan tek varlıktır.
Her şeyin Kendisine dayandığı ve Kendisi ile kâim olduğu, Kendisi ile devam ettiği, vücutta kaldığı ve bekâ bulduğu Cenab-ı Allah(c.c.); mahlûkatını gözetip kollar, kullarını hıfz eder, gaybı ve şehâdeti çok iyi bilir, varlıkların hukukuna riâyet eder, her şeyi ayakta tutar, her şeyin kıyam ve idâresini bizzat yapar, âhirette eşyayı bâkî kılar.
Allah emir ve irâdesinde istikrar, hâkimiyetinde kararlılık sahibidir, her an kıyamdadır. Dalgınlık, gaflet ve bir yerden diğer yere nakil aslâ Ona yaklaşmaz, O bütün yerleri kuşatmıştır. O her an her yere hâkimdir. O, zamandan ve mekândan münezzehtir. Bütün zamanlar ve bütün mekânlar Onun avucunun içindedir. O dâimî, sermedî ve ebedîdir. Mertebesi yüksektir. Dâimâ adâlet ve hak ile hükmeder.
Kullarına istikâmeti ve adâleti emreden, istikamet veren ve istikamette tutan Cenab-ı Allah'tır. Mukîm-i Hakîm olan Cenab-ı Allah, her şeye kendi kabiliyetince kıyam verir. Küçücük zerrelerden gökyüzündeki dev kürelere kadar her şey Allah'ın diri tutmasıyla ayakta, kıyamda, vazifesinin başında ve faal haldedir. Kâinatta kayyûmiyet sırrı hâkimdir.
Kâim ismi bu ismin mübalağa şekli olan Kayyûm ismi ve bu ismin if'âl babından ism-i fâil şekli olan Mukîm ismi Peygamber Efendimiz (a.s.m.) tarafından Cevşenü'l-Kebîr'de zikredilmiştir. Bu isimlerden Kayyûm ismini Ebû Hüreyre'nin rivâyetinde de bulmaktayız. Kur'ân'da ise bu isimler yer yer ismen, yer yer mânâ itibariyle mevcuttur.
İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"Yüzler, Hayy ve Kayyûm olana boyun eğmiştir. Yükü zulüm olan hüsrâna uğramıştır."
"Allah, kendisinden başka İlâh olmayan, Hayy ve Kayyûm olandır."
"Her nefsin yaptığı şeyler üzerinde kâim olan (herkesin yaptığını gözeten, bilen) Allah, putlarla bir olur mu? Onlar Allah'a ortak koştular."

Hayatın gerçek hukûkunun, Hayy-ı Kayyûmun rubûbiyetinin güzelliklerini göstermek olduğunu vurgulayan Bedîüzzaman, mahlûkatın en şereflisi olarak yaratılıp, kendisine büyük bir emânet verilen insana bütün semâvî kitaplarında ebedî hayatı ve saadeti vaat eden Cenab-ı Hakkın vaatlerini yerine getirmesinin, Kayyûm ismine bir bahar yaratmak kadar kolay olduğunu kaydeder. Bedîüzzaman'a göre, her insan ruh, kalp ve akıl yönüyle hayat ve duygu sayfalarında Kayyûm ismini okuyabilir.
Cenab-ı Hakkın kemâli, güzelliği ve hüsnü zıtları ile değil, tezahür ettiği ve güzelleştirdiği eşya ile anlaşılır. Hayy-ı Kayyûmun rahmetindeki cemâl, merhametine mazhar olanlar tarafından algılanır.
Kayyûm isminin haşre de işâret ettiğini beyan eden Bedîüzzaman, her kışta ölmüş ve kurumuş koca yeryüzüne, her baharda yeniden hayat veren ve tüm canlıları ayağa kaldıran Cenab-ı Hakkın dünyayı yıkmaya da, bozmaya da, kıyâmeti getirmeye de, yeni bir ebedî âlemi var etmeye de kudretinin ve kayyûmiyetinin kemâliyle var olduğunu kaydeder.
Hazret-i Ali (r.a.) ile İmam-ı Rabbânî (k.s.) hakkında Kayyûm isminin İsm-i Âzam olduğunu beyan eden Bediüzzaman Saîd Nursî, Kayyûm ismini ayrı bir bölüm halinde "Beş Şuâ" içinde inceler.

guller
01.12.2008, 10:27
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Hakîm
Allah (c.c.) Hakîm'dir, Hakem'dir, Hâkim'dir. Yani Cenâb-ı Hak sonsuz hikmet, emir, hüküm ve ilim sahibidir; hakkı bâtıldan ayırır; kullarını adâletle yargılar. Kâinatta boş ve abes hiçbir şey yaratmamıştır. Cenâb-ı Allah her şeyi yerli yerince, olması gerektiği gibi, olabilecek ihtimallerden akla en uygun olanında, en hikmetlisinde ve en iyisinde yaratmıştır. Hakîm-i Zülcelâl, insanlar arasında hikmetle, hakla, hakîkatle ve adâletle hüküm verir, hükmünde tarafgirlik ve zulüm olmaz, zerrelerden kürelere kadar, bütün kâinata hikmetiyle hâkimdir.
Hakem isminin ism-i fâil şekli olan Hâkim ve mübalâğalı ism-i fâil şekli olan Hakîm isimleri hem Peygamber Efendimiz (a.s.m.) tarafından bildirilmiş, hem de Kur'ân'da zikredilmiştir.
İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"Allah'ın insanlara açtığı rahmeti tutacak ve önleyecek kimse yoktur. Onun önlediğini de, ardından salıverecek kimse yoktur. O Azîz'dir, Hakîm'dir." (Fatır Sûresi: 2)
"Hamd göklerde ve yerde olanlar kendisine ait olan Allah'a mahsustur. Hamd, âhirette de Ona mahsustur. O Hakîm'dir, Habîr'dir" (Sebe Sûresi: 1)
"(De ki:) Allah size kitâbı açıkça indirmişken Ondan başka bir Hakem mi ararım?" Kendilerine kitap verdiklerimiz onun gerçekten Rableri katından indirilmiş olduğunu bilirler. Öyleyse sen şüpheye düşenlerden olma." (En'am Sûresi: 114)
"Ey insan, öyleyken sana dini yalan saydırtan nedir? Allah, Hâkimlerin Hâkim'i değil mi?" (Tin Sûresi: 7-8)
Hazret-i Yusuf'un (a.s.) Alîm ve Hakîm isimlerine mazhar olduğunu, tefekkür ehlinde Hakîm isminin daha ziyâde hâkim bulunduğunu, Risâle-i Nûr'un da Hakîm isminin gölgesinde yürüdüğünü beyan eden Bediüzzaman, Cenâb-ı Hakkın Hakîm isminin bütün kâinatı kuşattığını, bütün kâinatın her bir biriminin bir büyük kitap mahiyeti taşıdığını, bu kitabın her harfinin yüzer kelime, her kelimesinin yüzer satır, her satırının binler bab, her babının da binler küçük kitap hükmünde hakîmiyeti gösterdiğini kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, bütün mahlûkatta eşsiz bir hikmet eli işlediği apaçık görünmektedir. Meselâ, insanın hâfıza kuvveti binler hikmetlerle donatılmış, içinde hem bütün mâzisi, hem âlemin olayları yazılarak bir kütüphane hükmüne getirilmiş, Haşirdeki mahkeme için neşrolacak amel defterine bir senet hüviyetinde ezelî hikmet tarafından tanzim edilmiştir. Şuursuz varlıkların hakîmâne işler görmesinin perde arkasında Hakîm-i Alîm'in hükmü ve emri bulunduğu gözden kaçmamalıdır.
Saîd Nursî'ye göre, bir çiçeğin dakik programını küçücük tohumunda saklamak, büyük bir ağacın amel sayfasını, hayatının özetini, küçücük bir çekirdekte mânevî kader kalemiyle yazmak, ancak sonsuz bir hikmet kalemiyle mümkündür. Her şeyin yaratılışında sonsuz derece güzel san'atların hâkim olması, her şeyin ancak sonsuz derece Hakîm olan bir Sâniin nakşı olduğunun işâretidir. Böyle her şeye hâkim bir hikmetin, kendi rubûbiyetinin kanadına sığınanların ve îmân ile itaat edenlerin ödüllendirilmesini istememesi ve ebedî olarak taltif etmemesi mümkün değildir. Sonsuz bir hayat için yaratılan insanın, haksızlıklarla ve hikmetsizliklerle âdetâ başının döndüğü şu geçici dünyada gerçek adâlete ve hakîkî hikmete hasret bir sosyal hayat yaşaması, adil ve Hakîm olan Cenâb-ı Hakkın âdil bir mahkemesi, dâimî bir Cehennemi ve ebedî bir Cenneti bulunduğunun işâretidir.
Bedîüzzaman'a göre, hava âlemi Hakîm-i Zülcelâlin bir hikmet sahifesidir. Hakîm isminin tecellîsi ile bir tek hava zerresi birden çok işleri, karıştırmadan, tam bir başarı ile, eksiksiz bir şekilde yürütmektedir.
Her bir varlık Alîm ve Hakîm olan Yaratıcıyı kendi cephelerinde nakışları okunan ilim ve hikmet ile ve intizamlı ve hikmetli âzâsıyla okutmaktadır. Herkesi bir mükemmel istidad ile yaratan Cenâb-ı Hak, herkese istidadına uygun bir sorumluluk vermiştir.
Her bir ilmin bir İlâhî isme dayandığını beyan eden Bedîüzzaman, eşyanın hikmetini araştıran felsefenin de "hikmet" olması için Hakîm ismine dayanması gerektiğini kaydeder.

guller
01.12.2008, 10:28
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Rab

Allah (c.c.), Rab’dir, Mürebbî’dir. Yani Cenâb-ı Allah terbiye eder, eğitir, öğretir, büyütür, geliştirir, olgunlaştırır, kemâle erdirir. Her canlı Allah’ın terbiyesi ve rubûbiyeti dâiresinde hareket eder. Kâinatta zerrelerden yıldızlara her şey, Allah’ın rubûbiyetinin sınırsız kuşatması altındadır. Allah her mahlûkunu ve canlı cansız her şeyi husûsî tâlim ve terbiyesinde olgunlaştırır. Kullarına elçiler ve vahiyler gönderir.
Allah’ın sınırsız terbiye ediciliğini bildiren Rab ismi Kur’ân’da beş yüz küsuru Allah lafzı yerinde olmak üzere, sekiz yüz kırk altı defa zikredilmiştir. Cenab-ı Hak, hem “âlemlerin Rabbidir,” (Fatiha Sûresi: 2) hem de “insanların Rabbidir.” (Nas Sûresi: 1)
Rab isminin tef’îl babından ism-i fâili olan Mürebbî ismi Hazret-i Ali’nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü’l-Kebir’de geçmektedir.
İlgili âyetlerden ikisini buraya alalım: “De ki, ‘Allah her şeyin Rabbi iken, Ondan başka bir Rab mi arayayım? Herkesin kazandığı kendisinedir. Kimse başkasının yükünü taşıyamaz. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. İhtilâfa düştüğünüz şeyleri size bildirecektir.’” (En'am Sûresi: 164) “‘Yedi göğün de Rabbi, yüce arşın da Rabbi kimdir?’ de. ‘Allah’tır’ diyecekler. Öyleyse Ona karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” (Mü'minun Sûresi: 86, 87)
“İşte Hak olan Rabbiniz Allah, Odur” (Yunus Sûresi: 32) âyetinin, Cenab-ı Hakkın kâinat üzerindeki büyük tasarruflarına ve kudretinin azametli tecellîlerine işâret ettiğini beyan eden Bedîüzzaman, Hak, Rab ve Allah isimlerini zikreden Kur’ân’ın, o büyük eserlerin tezgâhını ve o büyük tasarrufların kaynağını bu isimlerde gösterdiğini kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, gece ve gündüzün bir biri ardı sıra gelişinde, geminin denizde boyun eğmiş olarak yüzüşünde, gökten boşanan yağmurun ölmüş yeryüzüne inerek yeryüzünü yüz binlerce canlıyla birlikte ihyâ edişinde ve yeryüzünü bir acâip mahşer haline getirişinde, yeryüzünde hadsiz muhtelif hayvanâtın basit topraktan yaratılışında, rüzgârın bitki ve hayvanların menfaatleri lehine esişinde, gök ve yer ortasında asılı vaziyette duran bulutların itaatkâr bir şekilde boşlukta toplanıp dağılışlarında gözden kaçmayan rubûbiyet tecellîlerine âyetlerinde işâret eden Kur’ân (Bakara Sûresi: 164), aklı olanları, bu tecellîlerin tafsilatını incelemeye ve tefekkür etmeye davet eder. Bütün kâinatta, hususan zîhayatlarda, bilhassa canlıların terbiye ve iâşelerinde, her tarafta aynı tarzda ve umulmadık bir sûrette, beraber ve bir biri içinde hakîmâne ve rahîmâne yapılan umumî tasarruflar elbette mutlak rubûbiyetin tecellîsidirler. Tüm canlıları, kendilerini savunabilecekleri silahlarla mücehhez kılan, yeryüzünün Rabbinden başkası değildir. Mutlak rubûbiyet hiçbir cihetle şirke müsaade etmez.
Bedîüzzaman’a göre,Rab ismi Mâlik burcunda görününce, insanlık âlemi içindeki çok açmazlar ve âlemler, nûrânî âhiret âleminden açılan pencerelerle aydınlanırlar. Kâinatta bir biri içinde binler değil, milyonlar âlem ve küçük kâinat, her birinin idâre ve tedbirinin şartları ayrı olduğu halde, gayet mükemmel bir şekilde terbiye, tedvîr ve idâre olunuyorlar. Zerreler ve hücrelerden terkip olunan mevcutlara kadar her şey, bütün kâinatı bir sayfa gibi ve bütün âlemleri bir satır gibi her an hepsini nazarına alarak kudret kalemiyle yazan, tazeleyen ve değiştiren Rabbü’l-Âlemînin vücuduna nihâyetsiz şehâdetler ediyor.
Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, insanlar ve hayvanlar, en küçükten en büyüğe kadar Allah’ın terbiye edicilik emirlerine eksiksiz boyun eğmek sûretiyle rubûbiyetin ihtişamını göstermektedirler. Yeryüzündeki yüz binlerce canlı varlık, muntazam bir ordu gibi teçhiz, talim ve itaat içinde tam bir boyun eğişle Mürebbî-i Rahîmin vücuduna şehâdet etmektedir.
Bediüzzaman’a göre, bütün eşyanın, bilhassa canlıların pek çok muhtelif ihtiyaçlarının ve isteklerinin ummadıkları ve elleri yetişmediği yerlerden münâsip ve lâyık vakitlerde verilmesi ve imdat edilmesi, binler parmaklarla Mürebbî ismine işâret etmektedir. Bütün varlıkların, teklifsizce bir birlerinin yardımında olmasından anlamaktayız ki, bütün mahlûkat bir tek Mürebbînin terbiyesindedir.

guller
01.12.2008, 10:29
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mevcûd

Allah (c.c.), Mevcûd'dur. Yani var olan, varlığı zarûrî olan, varlığında şüphe olmayan, varlığı kendisinden olan ve varlığı hiçbir varlığa dayanmayandır. Her şeyin varlığı Allah Teâlânın onu yaratmasına bağlıdır. Her şeye vücut veren Cenâb-ı Hak, hakîkî Mevcud'dur.
Mevcûd ismi, Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği1 Cevşenü'l-Kebîr'de geçen esmâdandır.
Bedîüzzaman'a göre, varlıkların her bir hayat tavrı, Rabb-i Rahîme dönük muhtelif tesbîhâtlar hükmündedir.
Sâni-i Zülcelâl vardır ve bâkîdir; sıfâtları ve isimleri de dâimî ve sermedîdirler. Mâdem Cenâb-ı Hak vardır; her şey vardır. Mâdem varlığı zorunlu olan Cenâb-ı Hakka bağlılık vardır; her şey için bütün eşya vardır.
Çünkü Vâcibü'l-Vücuda nisbetle her bir mevcut, bütün mevcûdâta vahdet sırrıyla bir irtibât kazanır. Öyleyse Cenâb-ı Hakka intisâbını ve bağlılığını bilen her bir mevcut, birlik sırrıyla Cenâb-ı Hakka mensup bütün varlıklara ilgi duyar ve hepsiyle alâka kurar.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre Allah'ın varlığına îmân eden her bir şahıs, hadsiz vücut nûrları kazanır. Bu noktada ayrılıklar, firaklar, zevâller, yokluklar, bitişler, sönüşler, ölümler yoktur. Îmân ederek bir an yaşamak, milyonlar sene îmânsız yaşamaya bedeldir. Var olmanın bedeli, varlığı vâcip ve zorunlu olan Cenâb-ı Hakkı tanımaktır.
Kâinattan Yaratıcısını soran meraklı bir seyyâhın müşahedelerini konu alan Âyetü'l-Kübrâ risâlesinde, yeryüzünde ve gökyüzünde muhtelif varlık gurupları içinde rûhânî ve aklî bir seyahat yapan Bediüzzaman, bu aklî seyahatinde akıl, kalp ve merak sahibi herkesin düşünerek ve derin tefekkürde bulunarak Hâlık'ını bulabileceğini ve her şeyde Allah'ın varlığını, birliğini, kudretini ve yaratıcılığını görebileceğini tesbit ve ispat eder.
Bedîüzzaman'a göre, bütün güzelliklerin kaynağı vücuttur. Bütün çirkinliklerin mâdeni ise, yokluktur. Vücudun en kuvvetlisi, en yükseği, en parlağı ve yokluktan en uzağı olan ve vâcip bir vücut ve ezelî ve ebedî bir varlık olan Cenâb-ı Hak, en kuvvetli, en parlak, en yüksek, kusurdan en uzak ve sonsuz cemâl sahibidir. Mevcûdâtın varlığı, Allah'ın varlığı yanında çok zayıf bir gölgeden ibârettir. O, Mûcid ve Mevcûd-u Bâkî olduktan sonra mevcûdâtın bir bir kaybolup gitmesinin hiç önemi yoktur. Çünkü zaten, Cenâb-ı Hakkın yaratması ve var kılması ile, o sevimli varlıklar hayat sahibi olmuşlardır.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre Cenâb-ı Hak, her bir fânî mevcûdu çok bâkî vücutlara çekirdek yapmakta; zerrelerden gezegenlere her şeye hareket vermekte, kâinatı konuşturmakta, âyetlerini varlıklara açık bir dil ile söylettirmekte ve yazdırmaktadır. Her şey, her varlık, anlaşılır biçimde, "Yâ Hak! Yâ Mevcûd! Yâ Hayy! Yâ Mâbud!" demektedir. Kâmil insanların makbul ibâdetleri ve makbul ibâdetlerin neticesinden hâsıl olan feyizler, bereketler, duâlar, müşâhedeler ve keşifler o Mevcûd-u Lemyezelin vâcip ve zorunlu varlığını bildirmektedir.

guller
01.12.2008, 10:30
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Müsteân

Allah (c.c.), Müsteân'dır. Yani Kendisinden yardım istenen ve yardım isteyenlere hakkıyla cevap verendir. Dağın, taşın, balığın, kuşun, sineğin, insanların, cinlerin ve her canlının, her sıkıntıda yardım istediği, Kendisine baş vurduğu, muâvenetini talep ettiği ve inâyetine sığındığı tek varlık Allah Teâlâdır.
Cenâb-ı Hakkın Müsteân ismi Kur'ân'da zikredilmiştir. Kur'ân, Hz. Yâkub'un (a.s.), oğullarının yalanından Allah'a sığınırken şöyle dediğini beyân eder: "Sizin vasıflandırdıklarınız üzerine ancak Allah Müsteân'dır (Ondan yardım istenir)." Fâtihâ Sûresindeki, "Ancak Senden (istiâne ederiz) yardım isteriz" âyetinde Cenâb-ı Hakkın yardım istenecek tek Zât olduğuna önemle vurgu vardır. Cenâb-ı Hak, bir diğer âyette, "Peygamber, Rabbim! Aramızda hakla hükmet. Anlattıklarınıza karşı, ancak rahmân olan Rabbimiz müsteândır (yardım istenecek olan) dedi" buyurur.
Kâinattaki bütün mevcûdâtın, hayat sahibi olsun, cansız olsun, tam bir itaat ve intizamla vazife sûretinde ibâdetleri bulunduğunu, çünkü şuursuz oldukları halde gayet şuurlu, gâyet düzgün ve itaatkâr bir kula yakışır biçimde vazifeler yaptıklarını beyan eden Bedîüzzaman, zîhayatın ellerinin ulaşmadığı ve güçlerinin yetmediği hadsiz ihtiyaç ve isteklerinin ummadıkları yerlerden, münâsip vakitlerde ve muntazam şekillerde ellerine verildiğini, böyle fevkalâde gaybî iâne ve rahmânî imdatların apaçık Ganî-i Mutlak, Kerîm-i Mutlak, Kadîr-i Mutlak, Mâbud, Müsteân, Hâmî ve Râzık olan Rablerini gösterdiğini, her zîhayatın yalnız Allah'tan istiâne ettiğini, Allah'tan medet beklediğini ve mânen �"yyâke nestaîn" diye niyazda bulunduğunu kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, kâinatın bütününden, tâ her bir cesetteki zerreler cemaatine kadar her bir tâifenin, her bir ferdin fiilî ve hâli istiâneleri ve duâları vardır. Bütün duâlar ve istiâneler, varlıkların yardımlarına koşan ve duâlarına kabul ile cevap veren bir şefkatli Müdebbire şehâdet etmektedirler. Selim bir akıl ve îmân gözü ile görünmektedir ki, kâinatta, bilhassa yeryüzünde akılları durduran dâimî bir yaratma faaliyeti mevcuttur. Bu muntazam faaliyet içerisinde gâyet merhametli ve terbiye edici bir Yaratıcı hadsiz zihayatların istiânelerine, fiil, hal ve söz dilleri ile imdat taleplerine ve yardım istemelerine tam bir hikmet ve inâyet ile imdat etmekte ve her birine fiilen cevap vermektedir. Bütün mahlûkatın, hususan zîhayatın, bilhassa insan taifesinin bilerek ve isteyerek binler tarzdaki ibâdet ve duâlarına Cenâb-ı Allah tarafından böyle bir umûmî kabul ile mukabele edildiğine şüphe yoktur.
Fâtiha Sûresinde geçen "nestaîn" kelimesini, "Bizim vücudumuzun zerreleri, ehl-i tevhid cemaati ve kâinatın mevcûdâtı olarak, bütün ihtiyaçlarımıza, maksatlarımıza ve bilhassa ibâdetlerimize Senden iâne ve tevfik istiyoruz" tarzında bir mânâ ile tefsir eden Bedîüzzaman, Allah'ın yardımının kulun duâsı üzerine vâki olduğunu beyan eder. Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, duâ ile yardım arasında hizmetle ücret arasındaki münâsebet vardır. Allah'ın yardım ve muvaffakiyetini idrâk eden kul, ibâdeti ve duâyı kendisine maksut ve hedef yapmalıdır. Her hal ve şartta kul acziyetini anlamalı, "nestaîn" kelimesinin açtığı istiâne ve yardım musluğu ile tevekkül makamında Allah'a duâ etmelidir.

guller
01.12.2008, 10:32
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Kuddüs


Allah (c.c.), Kuddûs'tür. Yani her şeyden ulvîdir, her kusurdan mukaddestir, her hayalden uzaktır, fânilere ve sonradan olanlara mahsus her halden aczden, fakrdan, zaaftan, noksanlıklardan ve eksikliklerden münezzehtir. Cenâb-ı Hak Kuddûs ismi gereği, temizliği ve bedenen, ruhen temiz olmayı sever; bunu, kâinat çapındaki faaliyetlerinde açıkça gösterir. Kâinat, bu yüzden tertemiz yaratılmış ve öylece devam edegelmektedir.
Resûlullah Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği Kuddûs ismini Kur'ân'da da görmekteyiz. Zât-ı Hakîm, "O Allah ki, kendisinden başka İlâh olmayan, Melik, Kuddûs, Selâm, Mü'min, Müheymin, Azîz, Cebbâr, Mütekebbirdir. Allah, müşriklerin koştukları şirklerden münezzehtir" buyurur. Bir diğer âyette ise, "Göklerde ve yerde ne varsa, Melik, Kuddûs, Azîz ve Hakîm olan Allah'ı tesbih ederler" buyurulur.
Kuddûs ism-i şerifinin Hazret-i Ali (r.a.) hakkında İsm-i Âzam hükmünde olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, bu ismin esrârını ayrı bir bölüm hâlinde inceler.
Bedîüzzaman'a göre, bu kâinat dâimâ işleyen bir büyük fabrika; her vakit dolar, boşanır bir han ve bir misâfirhâne hükmündedir. Böyle işlek fabrikalar, hanlar ve misâfirhaneler döküntülerle, enkazlarla, süprüntülerle çok kirlenirler, çok bulaşık olurlar, kirli ve atık maddeler her tarafında birikir. Eğer dikkatle bakılıp temizlenmezse içinde yaşanmaz hale gelir ve insanı boğar. Halbuki bu kâinat fabrikası ve bu yeryüzü misâfirhanesi öylesine pâk, öylesine temiz ve öylesine nazîftir, o kadar kirsiz, bulaşıksız ve atıksızdır ki, bir lüzumsuz şey ve bir menfaatsiz madde ve bir tesâdüfî kir ve leke aslâ içinde bulunmaz ve barınmaz; geçici olarak bulunsa da, bir arıtma makinası hemen onu yutar; o kir kaybolur ve orası temizlenir.
Bu fabrikanın öyle temizliği seven bir sahibi var ki, o koca fabrikayı ve o büyük sarayı küçük bir oda gibi süpürtür, temizletir, tertemiz düzenler. O pek büyük fabrikanın büyüklüğü nisbetinde atık ve enkazından kalma kirli maddeleri ve süprüntüleri hiçbir yerinde bulunmuyor. Bilâkis büyüklüğü nisbetinde temizliğine ve arıtılmasına dikkat ediliyor.
İşte bu tek fiil, yani bir tek hakîkat olan temizlik fiili, Kuddûs ismi gibi bir İsm-i Âzamdan gelerek kâinatın bütün dâirelerinde gözükmekte; doğrudan doğruya Allah'ın varlığına ve birliğine sayısız işâretler taşımakta, geniş ve dürbün gibi gözlere Allah'ın birlik tecellilerini göstermektedir.
Peygamber Efendimiz (asm) temizliğin bu kutsî değerindendir ki, "Temizlik îmandandır" buyurarak temizliği îmânın nûrundan saymıştır.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, Kuddûs isminin cilvesi ve gereği olan bu ulvî ve umûmî temizlik fiili, kötü hasletlerden, bâtıl itikatlardan, günahlardan, bid'atlardan, dalâletten, küfür hallerinden ve bütün mânevî kirlerden arınmayı da kapsamaktadır.
Cenâb-ı Hak da; "Allah çok tövbe edenleri ve çok temiz olanları sever" buyurmak sûretiyle, Kuddüs isminin istediği tövbenin, arınmanın ve tahâretin, Kendisinin muhabbetine vesîle olduğunu bildirmiştir.

guller
01.12.2008, 10:33
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Vitr

Allah (c.c.), Vitr'dir. Yani bir olan, tek olan, yegâne olan, eşi ve benzeri olmayan, dengi, nazîri, ortağı ve yardımcısı aslâ bulunmayandır. Cenâb-ı Allah hem Zâtı itibariyle birdir, hem isim ve sıfatları itibariyle tektir, eşsizdir, benzersizdir, misli ve misâli yoktur.
Vitr ismi, Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebir'de zikri geçen isimlerdendir.
Şu akıp giden mevcûdâtın vücut ve hayatlarıyla, Cenâb-ı Hakkın zorunlu (vacib) varlığına ve ehadiyetine şehadet ettiklerini beyan eden Bedîüzzaman, zevâlleriyle ve ölümleriyle de Cenâb-ı Allah'ın ezeliyetine, sermediyetine ve ehadiyetine işâret ettiklerini kaydeder. Bedîüzzaman'a göre gece ve gündüzün, kış ve yazın, asırların ve devirlerin değişmesiyle, ölmek ve yeniden doğmak biçiminde tazelenen bütün güzel ve latîf varlıklar elbette bir, tek, yüksek, sermedî, tecellîsi dâim ve cemâl sahibi olan Cenâb-ı Hakkın vücûdunu, bekâsını ve birliğini göstermektedirler.
Bediüzzaman'a göre, kâinatta göz ile görünen hakîmâne fiiller ve basîrâne tasarruflar bir Kebîr-i Kâmilin hudutsuz sıfat ve isimleriyle, bir Hâkim-i Hakîmin nihâyetsiz ve mutlak ilim ve kudretiyle yapılmaktadır. Kâinatta îcat edilen eserlerden, Yaratıcının umûmî rubûbiyet derecesinde hâkimiyeti ve âmiriyeti; mutlak ulûhiyet derecesinde kemâli ve istiğnâsı; hiçbir kayıt altına girmeyen ve hiçbir hududu olmayan faaliyeti ve saltanatının var olduğu anlaşılmakta, kat'î bilinmekte ve görünmektedir. İşte hâkimiyet, kibriyâ, kemâl, istiğnâ, ıtlak, ihâta, nihâyetsizlik ve hadsizlik sıfatları vahdeti, yani Allah'ın birliğini gerekli ve zorunlu kılmakta, şirki esastan iptal etmektedir.
Her bir hayat sahibinin en sondaki en cüz'î halleri ve meyveleri iki cihetle vahdete ve tevhide, yani Allah'ın birliğine işâret eder:
1. Allah'ın isimlerinin cilveleri, zuhurları, bilinmeleri ve varlıkların yaratılışının neticeleri ve faydaları meyvelerinde toplandığından; her bir meyve, "Ben bütün kâinatı halk eden Zâtın malıyım, fiiliyim ve eseriyim" diye îlân etmektedir.
2. O cüz'î meyvenin kalbinin, yani çekirdek gibi özünün, Allah'ın ekser isimlerinin incecik bir aynası olması ve o kalbin ve aynanın emsallerinin bütün kâinat yüzünü âdetâ istîlâ etmişçesine her tarafta yaygın bir şekilde bulunmaları, bütün kâinatı tasarrufunda tutan bir tek Zâta işâret etmektedir. İstîlâ içindeki her bir meyvenin kalbi, "Yalnız Allah'ın eseriyim ve yalnız Allah'ın san'atıyım!" diye bağırmaktadır.
Demek, nasıl her bir meyve faydalılığı cihetiyle ağacının sahibine bakarsa, çekirdeği cihetiyle bütün o ağacın eczâ, âzâ ve mâhiyetine nazar eder; bütün emsalinde aynı bulunan yüzündeki mühür cihetiyle de o ağacın bütün meyvelerini temâşâ eder ve hep bir ağızdan, "Biz biriz! Bir elden çıkmışız! Bir tek Zâtın malıyız! Birimizi yapan, elbette umûmumuzu da o yapar!" diye îlân ederler. Çokluk âleminde birlik tecellîsi olan hayat ve hayat sahibi varlıkların en mümtazı olan insanın yüzündeki mühür, kalbindeki çekirdeklik ve mâhiyetindeki neticelik ve meyvelilik de, doğrudan doğruya bütün kâinatı tasarruf elinde tutan Cenâb-ı Hakka bakar ve birliğine şehâdet eder.

guller
01.12.2008, 10:34
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Sübhân
Allah (c.c.), Sübhân'dır. Yani, bütün kusur ve noksanlıklardan münezzehtir, acz ve zaaflardan berîdir, eksiklik ve hatalardan müberrâdır, mukaddestir, yücedir. Tesbih, tazim ve tenzih edilmeye lâyık tek varlık Cenâb-ı Allah'tır.
Hazret-i Ali'nin (ra) Peygamber Efendimizden (asm) rivâyet ettiği Sübhân ismi, Kur'ân'da da yer alır. Cenâb-ı Hak Kur'ân'da Kendi Zâtını Sübhân ismiyle tenzih eder: "Allah şirk koşanların şirklerinden ve bâtıl fikirlerinden münezzehtir, yücedir." (Haşir Sûresi: 23) Kur'ân, yerde ve gökte ne varsa Allah'ı tazim ettiğini ve yücelttiğini bir çok âyette beyan eder: "Göklerde ve yerde ne varsa, Melik, Kuddûs, Azîz ve Hakîm olan Yüce Allah'ı tesbih ederler." (Cuma Sûresi: 1)
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, yeryüzünde her mevsim tazelenen mahlûkatın îcat ve tedbirindeki intizam ve tanzim, umûmî bir hikmeti göstermektedir. Göz önündeki bu hakîmâne, kerîmâne, rahîmâne ve rezzâkâne terbiye ve bu acîp, hârika ve mu'cize keyfiyet kör tesâdüfle ve serseri tabiatla aslâ izah edilemez. Bu sonsuz tecellîler, nihâyetsiz derecede mukaddes, münezzeh, müberrâ ve muallâ olan ve sonsuz derecede Kadîr, Alîm, Semî' ve Basîr olan Zât-ı Zülcelâle şehâdet etmektedirler.
Rubûbiyetin paklığı ve kutsiyeti, kulun kendi kusurunu görüp istiğfar etmesini gerekli kılar. Kul, Rabbini bütün kusurlardan pâk ve berî, ehl-i dalâletin batıl fikirlerinden münezzeh ve yüce, kâinatın bütün noksanlıklarından mukaddes ve uzak olduğunu tesbih ile, "Sübhanallah" diyerek ilân etmelidir.
İnsanın yaratılış gayesinin ibâdet olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, ibâdetin de, Fâtır-ı Zülcelâlin rahmetine karşı kulun, "Estağfirullah" ve "Sübhânallah" diyerek kusurunu, "Hasbünallah" ve "Elhamdülillah" diyerek fakrını, "Allahü Ekber" ve "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" diyerek aczini îlân ve itiraf etmek, vücuduyla Allah'ın eşsiz rubûbiyetini göstermekten ibâret olduğunu kaydeder.
Bediüzzaman'a göre namazın mânâsı, Cenâb-ı Hakkı tesbih, tâzim ve şükürdür. Yani kulun, celâline karşı diliyle ve ameliyle, "Sübhânallah" diyerek Allah'ı takdis etmesi, kemâline karşı sözü ve ameli ile, "Allahü Ekber" diyerek Cenâb-ı Hakkı tâzim etmesi, cemâline karşı, kalbi, dili ve bedeniyle, "Elhamdülillah" diyerek yüce Allah'a şükretmesidir. Tesbih, tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Bu üç zikrin, namaz içerisinde sıklıkla yer alması bundandır. Cenâb-ı Hakkın nihâyetsiz kibriyâsına, hadsiz kudretine ve âcizsiz izzetine karşı kul rukûa gitmeli ve bütün kâinatla beraber zaaf, acz, fakr ve zillet içinde Allah'ın huzurunda eğilmelidir. Rükûda "Sübhane Rabbiye'l-Azîm" diyerek Rabb-i Azîmini tesbih ettikten sonra, zevalsiz Zâtının cemâline, değişken olmayan kudsî sıfatlarına ve dâimî olan sermedî kemâline karşı secde etmelidir. Secdede bütün fânîlere bedel bir Cemîl-i Bâkî ve bir Rahîm-i Sermedî bulup, "Sübhane Rabbiye'l-A'lâ" diyerek zevâlden münezzeh ve kusurdan berî olan Rabb-i A'lâsını takdis etmelidir.

guller
01.12.2008, 10:35
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Sultân


Allah (c.c.), Sultân'dır. Yani güç, kuvvet, iktidar ve hâkimiyet sahibidir. Kâinat saltanatının sâhibi ve sultânı Yüce Allah'tır. Her şeyde tek gâlip ve üstün Cenâb-ı Haktır. O her şeyin Sultânıdır. Dilediğine üstünlük, güç ve kudret verir.
Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Sultân isminin, Kur'ân'da fiil türevleri mevcuttur. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Allah peygamberlerine, dilediği kimselere karşı üstünlük ve güç (taslît) verir." (Haşr Sûresi: 6) Bir diğer âyette, "Allah dileseydi onları üzerinize taslît ederdi (musallat ederdi) de sizinle savaşırlardı." (Nisa Sûresi: 90) Diğer bir âyette, "De ki, Rabbim! Beni dahil edeceğin yere hoşnutluk ve esenlikle dâhil et. Çıkaracağın yerden de hoşnutluk ve esenlikle çıkar. Katından beni destekleyecek bir sultanlık (güç ve kuvvet) ver." (İsra Sûresi: 80)
Hârika bir şehirde, milyonlar seyyar ve gezgin elektrik lambalarının bulunduğunu farz ettiğimizde, bu gezgin lambaların, şeksiz şüphesiz, elektriği îcat ve idâre eden, fabrikayı kuran ve yakıtını getiren mu'cizekâr bir ustaya işâret ettiğini belirten Bediüzzaman, bu dünya sarayının damında bulunan ve dünyadan milyonlarca defa büyük ve top güllesine göre yetmiş kat daha sür'atle hareket ettiği halde intizâmını aslâ bozmayan, bir birine çarpmayan, sönmeyen ve yakıtı tükenmeyen dev küreler halindeki yıldız ve güneş lambalarının, yalnız elektrik fenni açısından bakılsa, gayet âşikâr bir şekilde kâinatın her şeyi nûruyla ve ışığıyla kuşatan Sultân'ını gösterdiğini kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, her yaratığın yüzünde ve herkesin cephesinde öyle bir mühür vurulmuştur ki, ezel ve ebet sultanı olan Cenâb-ı Haktan başka hiç kimsenin o mührü vurmasına imkân yoktur. Kudretin neşrettiği mektupların her birinin sonunda yine taklit kabul etmeyen bir imza vardır. Yalnız hayat iksirine bakılırsa, hayat ile bir şeyden pek çok şey îcat edilmekte; pek çok şey bir şeye dönüşmektedir. Meselâ su bir tek şey iken, Allah'ın izniyle pek çok uzuvlara ve cihazlara kaynaklık etmektedir. Mîdeye giren pek çok muhtelif yemekler ve meyvelerden ise tek bir cisim îcat edilmektedir.
Bedîüzzaman'a göre, şu muhteşem kâinat, perde arkasında muhteşem bir saltanatın hükmettiğine delâlet etmektedir. Yeryüzü meydanında melekler, cinler, insanlar, hayvanlar ve şuursuz bitkiler taifesinden her birisi, muntazam bir ordu gibi Sultan-ı Ezelînin sonsuz şefkatiyle ve rahmetiyle hayatlarını sürdürmektedirler. Böyle bir saltanat, elbette kendisine lâyık raiyet istemektedir. Bütün raiyetin, bu her gün dolup boşalan misâfirhanede toplanmış olmaları, raiyetin bir manevra için burada bulunduklarını göstermektedir. Bunu, Sultan-ı Ezelînin hârika san'atlarını temâşâ ettikten sonra pek fazla durmayarak gitmelerinden, ardından serginin de her dakika değişmesinden anlamak mümkündür. Bu durum gösteriyor ki, şu misâfirhâne, şu meydân ve şu sergilerin arkasında daimî saraylar ve sürekli meskenler, şu sergide gösterilen hârika san'atların, nümûnelerin ve sûretlerin yüksek asıllarıyla dolu bağlar, bahçeler ve hazineler, içinde vardır. Burada çabalamak onlar içindir. Şurada çalıştırıyor, orada ücret veriyor.
İçinde bulunduğumuz fânî âlemdeki her şeyin, âhiret âleminde bâki meyveler vereceğini belirten Bedîüzzaman, Sultan-ı Ebedînin şu yıkılmaya yüz tutmuş menzillerde ve geçici meydanlarda bile yüksek hikmet, geniş inâyet, ulvî adâlet ve büyük merhamet eserleri gösterdiğini, binâenaleyh O Sultan-ı Sermedînin ebedî âhiret âleminde dâimî mekânları, sabit meskenleri ve dâimî ve mukîm sakînlerinin bulunduğunda aslâ şüphe duyulmaması gerektiğini, aksi takdirde şu görünen hikmet, inâyet, adâlet ve merhameti de inkâr etmek lâzım geleceğini kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, hiçbir saltanat yoktur ki, o saltanata itaat edenlere mükâfâtı ve isyan edenlere cezâsı bulunmasın. Elbette mutlak rubûbiyet mertebesinde bir sermedî saltanatın, o saltanata îman ile bağlılık gösteren ve itaat ile fermanlarına teslim olanlara mükâfâtı ve o izzetli saltanatı küfür ve isyanla inkâr edenlere de cezâsı, o rahmet ve cemâle, o izzet ve celâle lâyık bir tarzda bulunacaktır! Sultanü'd-Deyyân ismi bunu haber veriyor.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, insanlar Sultan-ı Ezelînin kudretiyle yokluk karanlıklarından, aydınlık varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî bütün mahlûklar arasından emânet-i kübrâ için biz insanları seçmiştir. İnsanlar, haşir yoluyla ebedî saadete doğru hareket etmektedirler. Hazret-i Muhammed (a.s.m.), bu büyük insan kervanına Sultan-ı Ezelîden aldığı risâlet göreviyle başkanlık etmektedir. Kur'ân-ı Azîmüşşân da, Sultan-ı Ezelînin Peygamber Efendimize (a.s.m.) verdiği risâlet beratıdır. İnsan ise Sultan-ı Ezelînin ihsanlarının san'atlı cevherleriyle süslenmekte, Onun yüksek nazarına kendini îmânî bir şuurla arz etmektedir. Bu vazife ona, hayatta olmasına bir neden olarak kâfidir.

guller
01.12.2008, 10:37
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Zi'l-meâric
Allah (c.c.), Zi'l-Meâric'tir. Yani sonsuz yüksek dereceler sahibi ve hadsiz yükseklikler mâlikidir. Bütün işler Cenâb-ı Hakka yükselir. Herkes ve her varlık yaptıklarını bütünüyle Onun katında bulur. Ondan hiçbir iş gizlenmez. Bütün ruhlar Ona dönerler, bütün melekler Ona yükselirler. Bütün kullar Onunla yücelirler. Kalpler, Onunla tatmin olur. Onun zikriyle, herkes âlâ-yı illiyyîne, yani en ulvî mertebelere çıkar.
Zi'l-Meâric ism-i şerîfi Kur'ân'da geçer. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Zi'l-Meâric olan Allah katından, sakınılması ve def'edilmesi imkânsız ve kâfirler için gelecek azabı sordu birisi. Melekler ve Rûh, oraya miktarı (dünya senesi ile) elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkarlar." Bir diğer âyette Cenâb-ı Hak, "Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip idare eder. Sonra (bütün bu işler), sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde, Onun nezdine çıkar" buyurmuştur.
İnsanın, ruhlar âleminden gelip hızla ana rahminden, çocukluktan, gençlikten, yaşlılıktan ve dünyadan geçen bir yolcu olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebediyete kadar sürecek olan bir beşerî seferde bin senelik yolu şimşek gibi bir günde almanın ve elli bin senelik mesâfeyi, hayâl gibi bir günde keserek Allah'ın huzuruna yükselmenin beş vakit namazla mümkün olduğunu kaydeder.
Bediüzzaman'a göre, dünyadan sonsuz derece yüksek olduğu için bekâ âleminin birkaç dakîkası, şu dünyanın binler senesi hükmündedir. Allah için çalışan, Allah için işleyen, Allah için görüşen, Allah'ın rızâsı dâiresinde hareket eden kimseler, bekânın cilvesine mazhar olurlar. Kâfirin âhiretteki dehşetli zamanlarının bir günü de elli bin sene hükmündedir.
Bedîüzzaman'a göre, içinde bulunduğumuz aşağı âlemlerin mânevî tezgâhları ve küllî kanunları yüksek âlemlerdedir. "Yaratılmışlar mahşeri" olan yeryüzündeki, sayısız mahlûkatın amellerinin neticeleri, cinlerin ve insanların fiillerinin meyveleri, yine yüksek âlemlerde arşivlenmektedir. Hattâ iyilikler Cennet meyveleri sûretine, kötülükler ise Cehennem zakkumları şekline girmektedir. Başta yeryüzünde olmak üzere, kâinatın umumunda görünen hadsiz değişikliklerin ve faaliyetlerin kaynağı, elbette yüksek kanunlardır. Yüksek kanunlar, Allah'ın isimlerinin tecellîlerinden ibârettirler. Allah'ın isimlerinin mazharları da bir derece basit, sâfî ve her biri bir âlemin arşı, sakfı, damı ve bir âlemin tasarruf merkezi hükmünde olan semâvâttır. O âlemlerin birisi, Sidretü'l-Müntehâ'daki Cennetü'l-Me'vâdır. Yerdeki tespihler, hamdler, şükürler, minnetler ve teşekkürler, ileride o Cennetin bâkî meyveleri sûretinde olacaktır. Yerde olan meyvelerin ve lezzetlerin hazineleri oralardadır, mahsulâtı olan mânevî şükürleri de o tarafa gitmektedir. Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, Cenâb-ı Hak her şeye her şeyden yakın olduğu halde, her şey Ondan sonsuz derece uzaktır. Resûlullah Efendimiz (asm), Allah'ın sonsuz yükseklikteki katına cismânî olarak yükselmiştir. Peygamber Efendimiz (asm) mirâcı esnasında, yetmiş bin perde arkasından, Allah'ın isimlerinin muhtelif tecellî alanlarından, sıfatlarının ve fiillerinin sayısız tasarruflarına ve muhtelif bâkî varlık tabakalarına kadar hadsiz mertebeleri insanlık adına ve mahlûkat hesâbına geçmiş ve yükselmiştir.

guller
01.12.2008, 10:38
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Meliyy
Allah (c.c.), Meliyy’dir. Yani maldârdır, zengindir, mal ve servet sahibidir. Ganî’dir. Kullarına dilediği gibi mal veren, zengin kılan ve ebedî Cennet mülkünü vaad eden Cenab-ı Haktır.
Meliyy ismi, Hazret-i Ali’nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü’l-Kebîr’de zikredilen isimlerdendir.
İnsanda enâniyet ve ubûdiyet olmak üzere iki cihet bulunduğunu, enâniyet itibâriyle bîçâre bir mahlûk olan insanın, ubûdiyet itibâriyle acz ve fakr içinde pek büyük bir zenginliğe sahip bulunduğunu ve bu açıdan pek büyük bir ehemmiyeti hâiz olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, rûhuna konulan sonsuz acz ve fakr kuvvetinin farkında olan, haddini aşmayan, isyan etmeyen ve fakat Kadîr-i Rahîm ve Ganî-yi Kerîm olan Rabbinden râzı olan ve duâyı kesmeyen insanın, muhtaç olduğu ve istediği zenginliğe, Allah’ın takdiriyle, ya bu fânî dünyada, ya da ebedî âhiret yurdunda ulaşabileceğini kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, insan kendisine mal veren Meliyy-i Kerîmini tanımalı, kudret veren Kadîr-i Rahîmini takdir etmeli, rızk veren Rezzâk-ı Kerîm’ine şükretmelidir. Bütün kâinat Allah’ın malıdır ve mülküdür. Her kim kendisini Allah’a mal ederse bütün eşya onun lehinde olur. Kim Allah’a mal olmazsa, bütün eşya aleyhinde olur. Allah’a mal olmak ise bütün eşyayı kalben terk etmek ve her şeyin Allah’tan olduğunu ve Ona döneceğini bilmekle mümkündür. Cenâb-ı Hakkın insana verdiği vücut nimeti de dâhil hiçbir varlık ve zenginlik, insanın malı ve mülkü değildir. Bundandır ki insan, kendisine emânet edilen mal ve mülkü keyfince kullanamaz. İnsan her şeyi Allah’ın rızâsına uygun tasarruf etmekle yükümlüdür! Çünkü her şeyin, her malın ve mülkün hakîkî sahibi Allah’tır. İnsan sâdece bir misâfirdir. Misafir ise, ev sahibinin rızâsı doğrultusunda hareket etmeye mecburdur.

guller
01.12.2008, 10:39
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Azîz

Allah (c.c.), Azîz'dir, Eazz'dır. Bu isim Azîz ve Eazz olmak üzere iki şekilde ifâdesini bulmuştur. Azîz biçimiyle Ebû Hüreyre'den (r.a.) rivâyet edildiği gibi, Kur'ân'da da bu şekilde geçmiş; Hazret-i Ali'den (r.a.) ise Eazz ve Azîz olmak üzere her iki şekilde de rivâyet edilmiştir.
Azîz ismi Cenâb-ı Allah'ın mutlak üstün, sonsuz yüce, her şeye sonsuz gâlip ve celâl ve izzet sahibi olduğunu bildirir. Cenâb-ı Hak her şeye hâkimdir, her şeyden üstündür ve her şeyden yücedir. Onu, dilediğini yapmaktan hiç kimse alıkoyamaz. Eazz ismi ise Cenâb-ı Allah'ın izzet ve gâlibiyette en üstün; üstünlük ve şerefte en kâmil; azamet ve kibriyâda eşsiz ve benzersiz olduğunu ifâde eder. Her iki isimden de anlıyoruz ki, Cenâb-ı Allah'tan başka hiç kimse gerçek üstün ve gâlip değildir, hiç kimse Cenâb-ı Hakka denk ve eşit değildir.
İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"Ey Mûsâ! Şüphesiz Ben, Azîz ve Hakîm olan Allah'ım!" "Yerin başka bir yerle, göklerin de başka göklerle değiştirildiği; Vâhid ve Kahhâr olan Allah'ın huzuruna çıktıkları günde, sakın Allah'ın peygamberlerine verdiği sözden döneceğini sanma! Muhakkak Allah Azîz'dir, intikam sahibidir"
Cenâb-ı Hak, münâfıkların Benî Mustalık Seferinde içine girdikleri ruh hali hakkında şöyle buyurur: "(Münâfıklar,) Eğer bu savaştan Medine'ye dönersek, and olsun ki izzet sahibi kimseler, alçak kimseleri oradan çıkaracaktır, diyorlardı. Oysa mutlak izzet Allah'ın, Resûlünün ve mü'minlerindir. Fakat münâfıklar bunu bilmezler."
Bedîüzzaman'a göre, insan ve bazı canavarlardan başka güneş, ay ve yeryüzünden, tâ en küçük mahlûka kadar her şeyin tam bir dikkatle vazifesine çalışması, hiçbir şeyin zerrece haddini aşmaması, her şeyde bir büyük heybet altında bir şartsız itaat bulunması, büyük bir celâl ve izzet sahibinin emriyle hareket ettiklerini göstermektedir. Bu âlemin sahibinin nihâyetsiz bir celâl ve izzeti vardır. Sonsuz celâl ve izzet, edepsizlerin edeplendirilmesini ister. Öyleyse o celâl ve izzete uygun bir cezâ yurdu olacaktır. Çünkü genellikle zâlim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp bu dünyadan göçüp gitmektedirler. Demek bir büyük mahkemeye bırakılmaktadır. Yoksa bu, bakılmadığını aslâ göstermez. Nitekim, bâzen dünyada dahi cezâ vermektedir. Meselâ, geçmiş asırlarda âsî ve itaatsiz kavimlere gelen azaplar, insanın başı boş olmadığını, bir celâl ve izzet tokadına her zaman mâruz bulunduğunu gösterir. Binâenaleyh yaptıkları cürümler, cinâyetler ve isyanlar karşısında insanın cezâsız kalması, başı boş bırakılması, izzet ve gayret sahibi Zât-ı Zülcelâl�in, insan için bir cezâ yurdu hazırlamaması mümkün değildir.
Bedîüzzaman'a göre, Allah'ın izzet ve celâli, Cehennemin vücudunu gerektiren sebeplerdendir. Nasıl ki serseri, âsî ve itaatsiz bir adam, memleketin izzetli hâkimine, "Beni hapse atamazsın!" diyerek meydan okusa ve şiddetle izzetine dokunsa, elbette o edepli ve adâletli hâkim, şehirde hapishâne olmasa da, o edepsiz için bir hapishâne yapacak ve onu içine atacaktır. Aynen bunun gibi, kâfir küfrüyle Cenâb-ı Hakkın izzetine ve celâline öyle şiddetle dokunuyor, inkârı ile azametine ve kudretine öyle dokunduruyor ve haddi aşmasıyla terbiye edici sıfatlarına öyle ilişiyor ki, elbette, Cehennemin pek çok vazifeler için, pek çok zorunlu sebebi ve vücudunun hikmetleri olmasa bile, öyle kâfirler için bir Cehennemi halk etmek ve onları içine atmak, Allah'ın izzetine ve celâline kolaydır. Fırtınalı bir denize sorulduğunda veya sarsıntılı bir yer kabuğuna kulak verildiğinde, yüksek sesle "Yâ Azîz! Yâ Azîz! Yâ Azîz!" zikrinin işitileceğini bildiren Saîd Nursî Hazretleri; insanoğlunun da, Allah'ın izzetinin aynası olduğunu; insanın âcizliği, zayıflığı ve küçüklüğü üstünde, Azîz olan Allah'ın izzet ve azamet cilvelerinin net bir biçimde okunduğunu kaydeder.
İnsanoğlunu kendi içine ve özüne dönmeye davet eden Saîd Nursî Hazretleri, bu şekilde herkesin kendi tabiatında var olan zillet ve zaafiyeti görmekle berâber, üzerindeki izzet eserine de şâhit olacağını; insafla bakan hiç kimsenin, bu izzet eserinin en üstün, en şerefli, azamet ve izzet sahibi Cenâb-ı Haktan geldiğini kavramakta gecikmeyeceğini kaydeder.

guller
01.12.2008, 10:40
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mübîn
Allah (c.c.), Mübîn'dir, Mübeyyin'dir. Yani, Cenâb-ı Hak, hakkı ve hakikatı açıklayan kelâm ve beyan sahibidir; hakkı izhar eder, hakîkati açıklar, emir ve nehiylerini açıkça beyan eder, kulları ile vahiy ve ilham yoluyla konuşur ve kendi varlığından haberdar eder. Dünyanın mâhiyetini ve âhiretin geleceğini beyan eden, insana kimliğini, nereden geldiğini ve nereye gideceğini açıklayan Cenâb-ı Haktır. Bütün peygamberler Allah'ın vahiy ve beyanlarını tebliğe memur birer elçidirler. Kur'ân Allah'ın hak kelâmı ve beyanıdır. Vahiy hakikatı tümüyle Allah'ın hak beyanı ve hakikatı ifâde tarzıdır.
Kâinata bakıldığında Hâlık Teâlânın varlığı o kadar açıktır ki, gözlerin Onu görmekten âciz kalması, Allah'ın varlığının ve ortada oluşunun şiddetindendir. Binâenaleyh, varlığından şüphe duyulması mümkün değildir. Varlığı apaçık ortadadır. Bütün eserler Onun varlığına delildir. Varlığı aslâ gizli ve kapalı değildir; birliği şüphe götürmez.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği ve Kur'ân'da da yer alan Mübîn ismi Cevşenü'l-Kebîr'de kimi zaman tef'îl babından mübalâğa bildiren Mübeyyin şeklinde gelmiştir.
Âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"O gün Allah onlara işlediklerinin karşılığını hak ile verecektir. Bileceklerdir ki, O Allah Hak ve Mübîndir."
"Muhakkak yakîn sahipleri için (hakikate iyice vâkıf olmak isteyenlere) Biz, âyetlerimizi tebyîn ettik (açıkladık)."
"Eğer akıl ediyorsanız, Biz size âyetlerimizi tebyîn ettik."
Cenâb-ı Hakkın iki türlü konuşmayla kullarını kendi varlığından haberdar ettiğini ve şefkatini hissettirdiğini beyan eden Bedîüzzaman, bunlardan vahiy yolunun en yüksek mertebede bir tecellî olduğunu, vahiylerin içinde de Kur'ân'ın çok büyük bir makama sahip bulunduğunu, çünkü Kur'ân'ın İsm-i Âzamdan ve her ismin âzamlık mertebesinden geldiğini kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, Cenâb-ı Hakkın ilhâm tarzında da konuşması vardır ve Allah Teâlâ her can ve yürek sahibiyle ilham yoluyla konuşur. Bu tür konuşması Allah'ın, has bir şefkat ile, cüz'î bir unvan ile, hususî bir ismin küçük bir tecellîsi ile, has bir terbiye edicilik ile, özel bir saltanat ile, hususî bir rahmet ile tezâhür eden kelâmıdır. İlham dereceleri muhteliftir. Hayvanların ilhamlarından, insanların halk sınıflarının ilhamlarından, melâikenin halk tabakalarının ilhamlarından, evliyâ ilhamlarından, büyük melâikenin ilhamlarına kadar derece derece ilhamlar vardır.
Bu dünyayı eşsiz san'atlarıyla süsleyen ve döşeyen Cenâb-ı Hakkın, san'atını gören ve takdir eden insanla konuşmamasının düşünülemeyeceğini kaydeden Bediüzzaman, "Madem ki yapar ve bilir, elbette konuşur. Mâdem konuşur, elbette konuşmasına yakışan; Kur'ân'dır" der. Bedîüzzaman, bir çiçeğin tanziminden lâkayt kalmayan Mâlikü'l-Mülkün, bütün mülkünü ilgilendiren bir kelâmı başkasına mal etmesinin mümkün olmadığını kaydeder.
Bedîüzzaman şöyle sorar: "Yaratıklarını yüz binler diller ile konuşturan, onların konuşmalarını işiten ve bilen bu kâinatın Sâniinin, kendisinin konuşmaması mümkün mü? Kâinattaki yüce maksatları bir ferman ile kullarına bildirmemesi ve varlıkların sırlarını anlayacağımız bir dil ile açıklamaması kabil mi? Mahlûkâtın nereden geldiklerini, niçin böyle kafile kafile arkasında buraya gelip, bir parça burada durup buradan gittiklerini ve nereye gittiklerini açıklayan Kur'ân gibi bir kitap göndermemesini hiç akıl kabul eder mi? Hükümlerini apaçık beyan etmiş olan Kur'ân'ın, o Mütekellim-i Ezelî ve o Sâni-i Sermedînin kelâmı ve fermanı olmamasına hiç imkân var mı?"

guller
01.12.2008, 10:41
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Kâfî

Allah (c.c.), Kâfî'dir. Yani kuluna yeterli olandır. Allah her ihtiyâcı karşılamak ve yakarışları kabul etmek için yarattıklarına Kâfî olandır. Allah tek olduğundan bütün kifâyetler Kendisinde son bulur. Bütün ibâdetler yalnız Kendisine yapılır, bütün dilekler ve arzûlar yalnız Kendisinden istenir ve her dileği ancak Kendisi yerine getirebilir, kulunun bütün ümitlerini ancak Kendisi hakîkata çevirebilir. Kâfî ismi Kur'ân'da zikredilen isimlerdendir. Cenâb-ı Hak, "Allah kulu için Kâfî değil mi? Seni Ondan başka şeylerle korkutuyorlar!" buyurur.
Allah'a tevekkül eden için Allah'ın Kâfî olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, bunu şöyle izah eder: Çünkü, Allah sonsuz kemâl sahibi olduğundan sırf Zâtı için sevilir. Allah tek îcat eden ve varlığı zarûrî olan olduğundan Ona yaklaştıkça varlık nurları artar, Ondan uzaklaştıkça yokluk karanlıklarından başka bir şeye ulaşılmış olmaz. Allah, yegâne sığınılacak varlıktır; her şeyden küsmüş ve yaşamaktan bıkmış ruhların ilticâ edeceği kapı Onun kapısıdır. Allah Bâkîdir; âlemin devamlılığı, ancak Onun devamlılığı ve devamlı kılmasıyladır. Allah Mâliktir; sendeki mülkünü senin için saklamak üzere alıyor. Allah zengindir, zenginlik verendir; her şeyin anahtarı Ondadır. Binâenaleyh kim Allah'a içtenlikle kulluk yaparsa, Allah'ın mülkü olan bütün kâinat onun mülkü gibi olur.
Bir işi için sultana mürâcaat eden adamın, sultanı râzı etmişse işinin kolay görüleceğini; râzı etmemişse, halkın devreye girmesiyle çok sıkıntı çekeceğini kaydeden Bediüzzaman Saîd Nursî, halkın iltiması geçerli olsa bile yine sultanın izninin ve rızâsının esas olduğunu beyan eder ve bu misalden hareketle, nefse şöyle seslenir:
"Ey nefis! Eğer takvâ ve amel-i sâlih ile Hâlık'ını râzı ettiysen, halkın rızâsını tahsile lüzum yoktur; O Kâfî'dir. Eğer halk da Allah'ın hesabına rızâ ve muhabbet gösterirlerse, iyidir; şâyet onlarınki dünya hesabına olursa, kıymeti yoktur. Çünkü onlar da senin gibi âciz kullardır."
Bedîüzzaman, Allah'ın bize Kâfî oluşunu izah ederken, bizim istediğimiz ve arzû ettiğimiz bütün kemâlât ve güzelliklere, bütün varlık ve olgunluklara, bütün şeref ve üstünlüklere, bütün lezzet ve nîmetlere, bütün zenginlik ve servetlere, bütün rızâ ve muhabbetlere Allah'ın sahip olduğunu; dilediğimiz her şeyi vermeye Allah'ın muktedir bulunduğunu ve zâten Cennette vermeyi de vaat ve taahhüt buyurduğunu nazara verir

guller
01.12.2008, 10:42
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Muhyî

Allah (c.c.), Muhyî'dir. Yani, hayatı veren Cenâb-ı Haktır. Meleklerden balıklara, sineklerden fillere, cinlerden insanlara kadar her can sahibinde hayatı îcat eden Hayy-ı Kayyûmdur. Allah'tan başka hiçbir kudret can veremez, hayat îcat edemez, hayat için lâzım olacak şeyleri temin edemez. Ancak Muhyî olan Cenâb-ı Hak hayatı verir, hayat için lâzım olacak maddeleri yaratır ve hayatın devamlılığını sağlar. Hayatın yüksek gayeleri Cenâb-ı Hakka aittir, mühim neticeleri Allah'a bakar, yüzde doksan dokuz meyvesi Cenâb-ı Allah'ındır.
Ebû Hüreyre'nin (r.a.) Peygamber Efendimiz'den (a.s.m.) rivâyet ettiği Muhyî ismi Kur'ân'da da vârittir.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Allah'ın rahmet eserlerine bir bak. Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. İşte şüphesiz O ölüler için Muhyî'dir. O her şeye kadirdir. (Rum Sûresi: 50)
Bu âyet-i kerîmeden hareketle, kâinatı kuşatan ihyâ kanununu keşfederek "âhirete îmana" kapılar açan Bedîüzzaman, Cenâb-ı Hakkın sineğe hayat verdiği aynı kanunla, bahçemizdeki çınar ağacına da hayat verdiğini, yeryüzüne her baharda yine aynı kanunla hayat verdiğini ve aynı kanunla haşirde mahlûkata da hayat vereceğini beyan eder.
Saîd Nursî, Haşir Risâlesinde Muhyî ismine husûsî bir bab ayırarak hayatı veren Cenâb-ı Hakkın âhirette de hayatı ebedî olarak vereceğini vaat ettiğini, bu vaadinin ihyâ sıfatının da bir gereği olduğunu ispat eder. "Mâdem, dünyada hayat var;" der Bedîüzzaman, "elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû-i istimâl etmeyenler, dâr-ı bekâda ve Cennet-i Bâkiyede hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. Âmennâ!"
Bedîüzaman'a göre, Muhyî isminin "hayat verme" faaliyeti ile Mümît isminin "ölüme uğratma" işi birbiri ile çelişmez. Zaten, hayat sahipleri vazifelerini bitirince bu dünyaya karşı bir nefret hissetmektedirler. Diğer yandan, ölüm idam değildir. Hayat âhirette yeniden verilecek ve artık ölüm olmayacaktır. Âhiret hayatı yalnız insanlarla ilgili değil; bütün kâinatla ilgilidir. Bütün kâinatın neticesidir. Muhyî isminin büyük mertebesine yetişemeyenler, Haşr-i Azamı ve Kıyameti taklidî olarak da olsa, kabul etmekle mükelleftirler.
"Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki; siz ölü idiniz, O sizi ihyâ etti. Sonra sizi öldürecektir. Sonra yine ihyâ edecektir. Sonunda Ona rücu edeceksiniz" (Bakara Sûresi: 28) âyetinin tefsîrinde, bu âyetin dört inkılaptan haber verdiğini bildiren Bedîüzzaman, "Siz ölü idiniz" cümlesinin birinci inkılaba, yani zerreler âlemindeki tavra işâret ettiğini, "Sizi ihyâ etti" cümlesinin ikinci inkılaba, yani dünya hayatına, "Sonra sizi öldürecektir" cümlesinin üçüncü inkılaba, yani kabir ve berzah hayatına, "Sonra yine size hayat verecektir" cümlesinin dördüncü inkılaba, yani haşre işâret ettiğini nihâyet, "Sonunda Ona rücu edeceksiniz" cümlesiyle de insanın ebedî saadete mazhar olacağına işâret edildiğini kaydeder. Vücut, hayattan hayata, tavırdan tavıra yenilenmektedir.
Bedîüzzaman, ism-i Hayy ve ism-i Muhyînin bir büyük cilvesi olan hayat için, "Hayat nedir? Mâhiyeti ve vazifesi nasıldır?" diye sorar ve yine kendisi yirmi dokuz önemli maddede hayatı tanımlar. Buna göre, hayatın iki yüzü de, yani mülk ve melekût ciheti de parlaktır, şeffaftır, kirsizdir, noksansızdır ve ulvîdir. Hayatın doğrudan Allah'ın kudretinden çıktığını göstermek için arada sebep ve vasıtalar kudretin tasarruflarına perde edilmemiştir. Muhyî isminin arkasında Hayy isminin azameti görünmektedir.
Denizde ve karada sayısız canlıların hayat sahnesinde bir miktar görünüp sonra "Yâ Hayy!" diyerek gayp perdesine gizlenmeleri ve arkalarından yeni gelenlere yer açmaları, hayatın bir nehir gibi sürekli akan bir hakikat olduğunu göstermekte; bu sürekli tecellî, Hayy-ı Bakî olan Allah'ın hayatının devamlılığına şehâdet etmektedir. Hayat bir şeye girdiği vakit, o cesedi bir âlem hükmüne getirmekte, küçücük varlığına âleme denk bir kapsam kazandırmaktadır.
Bediüzzaman'a göre, hayat, Allah'a îmân, meleklere îmân, kitaplara îmân, peygamberlere îmân, âhiret gününe îmân, kader ve kazâya îmândan ibâret olan îmânın altı erkânına da işâret etmektedir.

guller
01.12.2008, 10:43
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mümît

Allah (c.c.), Mümît'tir. Yani hayatı verdiği gibi alan ve ölümü takdir edendir. Cenâb-ı Hak, dilediği anda hayatı geri alır, her canlıyı ölüme mahkûm eder, her nefsi ölüme tâbî tutar.
Ebû Hüreyre'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Mümît ismi Kur'ân'da fiil sîgasıyla gelmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Muhakkak Biz diriltir ve öldürürüz. Her şeyin vârisi de Biziz!"
Kaderin takdiriyle, kudretin büyük bir tasarrufu olan ölümün, cesedin bozulup dağılmasına rağmen, rûhun yokluğu anlamına gelmediğini, rûhun bâkî kaldığını beyan eden Bedîüzzaman, ölümün, hayat vazifesinden bir terhis, bir paydos, bir mekân değiştirme, bir cisim yıkılması ve çözülmesi, bâkî hayata bir dâvet, bir başlangıç ve hayat-ı bâkiyenin bir mukaddimesi olduğunu ve bir nîmet hükmünde bulunduğunu kaydeder.
Bediüzzaman Saîd Nursî, bu görüşünü en basit hayat tabakasında bulunan bitkilerin hayat ve ölümlerinden örnek vererek delillendirir.
Bedîüzzaman'a göre, bitkilerin ölümü, hayattan daha muntazam bir san'at eseridir. Zîra tohumların ve çekirdeklerin ölümü, görünüşte dağılmak ve çürümekten ibâret olduğu halde, gerçekte yeni bir filizin hayatını netice vermektedir. Çekirdeğin ölümü, filizin hayatının başlangıcıdır. Veya meyvelerin insan midesinde ölümleri, meyvelerin insânî hayata çıkmalarına bir basamaktır. Bu durumda tohumların ve meyvelerin ölümlerinin, hayatlarından daha muntazam ve mahlûk olduğunu söylemek mümkündür. En aşağı bir hayat tabakasında bulunan bitkilerin ölümleri böylesine mahlûk, böylesine hikmetli ve böylesine intizamlı olursa, hayat tabakasının en ulvîsinde yer alan insan hayatının, elbette yer altına girdikten sonra berzâhta bir bâkî hayat sümbülü vereceği şüphe götürmez.
Bedîüzzaman'a göre, ölümle insan, aslî vatanına sevk olunmakta, ebedî saadet tarafına yönelmektedir. Ölüm, ebedî bir ayrılış değil, yüzde doksan dokuz dostların bulunduğu berzah âlemine kavuşmaktan ibârettir.
Bediüzzaman'a göre, mevcûdât Allah'ın irâdesiyle her an sonsuza doğru akmakta, kâinat Allah'ın emriyle hiç durmaksızın seyretmekte, mahlûkat Allah'ın izni ile zaman nehrinde mütemâdiyen sevk olunmaktadır. Her şey gayb âleminden gönderilmekte, şehâdet âleminde zâhirî vücut giydirilmekte, sonra yine gayb âlemine muntazaman yağdırılmakta ve indirilmektedir. Allah'ın emriyle her varlık mütemâdiyen istikbâlden gelip hâle uğrayarak, mâziye dökülmektedir. Cenâb-ı Hak mevcûdâta kudretiyle hayat verip tavzif etmekte, sonra hikmetiyle terhis etmekte, ölümle âlem-i gayba göndermekte, böylece her şeyi kudret dâiresinden, ilim dâiresine almaktadır. En cüz'î bir hayat sahibinin ölümü dahî Cenâb-ı Hakkın kanunuyla, izniyle, emriyle, kuvvetiyle ve ilmiyle olmaktadır.
Gülerek ve sevinçle hayata gözlerini açan canlıların, ansızın ölüme mahkûm edilerek soldurulmalarının, "Rahmetim her şeyi kuşatmıştır" âyetinde tüm kâinatı ihâta ettiği beyan edilen rahmetle nasıl izah edilebileceğini inceleyen Bediüzzaman Saîd Nursî, Fâtır-ı Hakîmin nöbeti biten her bir tâifeye ekseriyet itibariyle dünyadan bir usandırmak vererek istirahata bir meyil uyandırdığını ve başka bir âleme göçmeye bir şevk ihsân ettiğini beyan eder. Bediüzzaman'a göre, bu dünyadan göçen ruh ve hayat sahibi varlıklara, buradaki vazifelerine ve itaatlerine karşılık rûhânî bir mükâfât hazırlamak Cenâb-ı Hakkın rahmetinden uzak değildir. Îman ehli insanlar için zaten kabir, karanlıklı bir kuyu ağzı değil, tam tersine, dünya zindanında, Cennetin ve nûrâniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya zindanından Cennetler bahçesine çıkmak ise bin can ile arzu edilir bir seyahat ve bir saadettir.
Bedîüzzaman'a göre, küçük âlem denilen insan, ölümden ve harabiyetten kurtulmadığı gibi, büyük insan denilen kâinat da ölümden yakasını kurtaramaz. Kâinatın bir ağacı nasıl ölümden ve dağılmaktan kurtulamıyor ise, hilkat ağacından olan kâinat silsilesinin de harabiyetten kurtuluşu mümkün değildir.
İnsan nev'i bir nefistir, dirilmek üzere ölecektir. Yer küresi de bir nefistir, bâkî bir sûrete girmek için o da ölecektir. Dünya da bir nefistir, âhiret sûretine dönmek için dünya da ölecektir. Cenâb-ı Hak, ölümün peşinden bir ebedî saadeti ve bir uhrevî bekâ yurdunu açacağını bütün semâvî fermanlarıyla vaat ve ahdetmiştir. Cenâb-ı Hakkın Mümît ve Muhyî isimleri, Allah'ın bahar kadar kudretine kolay gelen ebedî saadet yurdunu, mükerrem ve müşerref insanlar için açacağını, haşri yapacağını ve kıyâmeti getireceğini bize bildirmektedir. Ebedî saadete mukaddeme ve ilk adım olduğu için ölüm, gerçek bir nîmettir.

guller
01.12.2008, 10:44
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Müheymin


Allah (c.c.), Müheymin’dir. Yani kullarını korur, kullarının her hallerini murakabe eder, gözetler, denetler, her şeyin her haliyle ihtiyaçlarını bilir, görür, seslerini ve yakarışlarını işitir, acır ve imdat eder. Cenâb-ı Allah mahlûkatının her haline şâhittir. Yüce Rabbimiz sözünde, vaadinde, işlerinde ve fiillerinde emniyet sahibidir; kullarına emniyet ve güven verir ve her türlü korkulardan emîn kılar.

Ebû Hüreyre’nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Müheymin ismi Kur’ân-ı Kerîm’de de geçer. Cenâb-ı Rabb-i Müheymin şöyle buyurur: “O Allah ki, kendisinden başka İlâh olmayan, Melik, Kuddûs, Selâm, Mü’min, Müheymin, Azîz, Cebbâr, Mütekebbir’dir. Müşriklerin koştukları şirklerden ve bâtıl sıfatlardan münezzehtir.”

İnsanın büyük hilâfet rütbesinde ve büyük emânet vazifesinde varlıkların umûmî terbiyesiyle ilişkilendirilen amellerinin ve fiillerinin eksiksiz yazıldığını ve korunduğunu beyan eden Bedîüzzaman, Cenâb-ı Hakkın her şeyi nizam ve mîzan içinde muhâfaza ettiğini, nizam ve mîzanın, ilim, hikmet, irâde ve kudretin tezâhürü ile gerçekleştiğini kaydeder.

Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, Cenâb-ı Hakkın küllî irâdesinden, sınırsız kudretinden, kuşatıcı ilminden, isimlerinin tecellîlerinden ve ehâdiyet fiillerinden hiçbir şey saklanamaz, Ona hiçbir iş ağır gelmez, Ondan hiçbir iş gizlenmez, Onun tasarrufundan hiçbir fert uzak kalmaz, hiçbir şahsiyet de külliyet kazanmadan Ona yaklaşamaz. Celîl-i Zülcemâl ve Cemîl-i Zülcelâl insana gayet yakındır, insan ise Ondan gayet uzaktır

guller
01.12.2008, 10:45
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Bâis

Allah (c.c.), Bâis'tir. Yani öldükten sonra tekrar ihya eden, yeniden hayat veren ve diriltendir. İnsanların ölmeleri hak olduğu gibi, öldükten sonra dirilmeleri de hak ve gerçektir. Ölenlerin Bâis-i Bakî olan Allah'ın emri ve kudretiyle dirilmeleri ve yeni bir hayata doğmaları Kur'ân'ın en büyük vaatleri arasındadır. Bedîüzzamana göre, öldükten sonra dirilmek ve haşirle ilgili hakikatlerden bahseden bölümler, Kur'ân'ın asıl unsurlarının ve takip ettiği maksatlarının dörtte birini teşkil etmektedir.
Ebû Hüreyre'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivayet ettiği Bâis ismi, Kur'ân'da pek çok âyette fiil hâlinde gelmiştir. Kur’ân, öldükten sonra dirilme konusuna o kadar ehemmiyet verir ki, bazen kâfirlere bunu ispat eden şiddetli bir üslup kullanır, bazen yemin ve te’kid ifâdeleri ile dirilişe kuvvet verir, bazen Allah'ın sonsuz kudretini ve kuvvetini nazara vererek inkarcıları ikna veya ilzam eder.
Kuran, “Kâfirler tekrar dirilmeyeceklerini zannettiler. De ki: 'Hiç şüphe yok! Rabbime and olsun, muhakkak diriltileceksiniz. Sonra, yaptıklarınız muhakkak size bildirilecektir. Bu, Allah'a kolaydır” âyetiyle veya "Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir nefis gibidir. Muhakkak Allah Semi ve Basîr'dir" âyetiyle ve daha pek çok âyetle dirilişi Cenab-ı Bâis-i Bâki yi özne yaptığı fiillerle bildirir.
Bir kalbî seyahat neticesinde, insanlığın ebediyete uzanıp giden emel, arzu, istek ve ihtiyaçları ile, dünya hayatının kısacık ömür serüveninin hiç de örtüşmediğini ve bundan dolayı insanlığı zifiri karanlık içinde gördüğünü ve dehşet aldığını beyan eden Bedîüzzaman, kalp, ruh ve aklıyla beraber bütün insanî duyguları ve bütün vücudunun zerreleri ile feryat edip ağlamaya hazır iken, birden Cenab-ı Hakkın muhtelif isimlerinin muhtelif burçlarda birer güneş gibi doğduğunu; bu çerçevede Bâis isminin de Vâris burcunda imdada yetiştiğini, yani dünyanın da âhiretin de hakîki vârisinin Cenab-ı Hak olduğu ve Cenab-ı Hakkın da bakî bir âlemde insanları yeniden dirilteceğini vaat etmiş olduğu hakikatinin bir güneş gibi insanlık âlemini aydınlattığını, nurlandırdığım, karanlıklı insanlık dünyasına nurlar serptiğini ve nûrânî âhiret âlemine pencereler açtığını kalp gözüyle izlediğini kaydeder.
Bediüzzaman Said Nursî'ye göre, mü'min için, Allah'ın Vâris ve Bâis-i Bakî oluşuna îmân büyük bir manevî güç ve kuvvet teşkil etmektedir. Öyleyse, dostların ayrılıklarından ve ölümlerinden dolayı "Âh!" çekilmemelidir, Çünkü onlara vâris olan ve onları tekrar dirilteceğini vaat eden Cenab-ı Hak Bakî'dir.
Risalelerinin büyük bölümünü yeniden dirilişin hak olduğunu ispat etmeye ayıran Bediüzzaman Saîd Nursi, bütün insanların tek bir insan kolaylığında diriltileceğini bildiren Lokman Sûresinin 28. âyetinin tefsirinde; Allah'ın kudretinin zatî olduğunu, zatî kudrette mertebe bulunmayacağını, binâenaleyh Allah'ın kudretine hiçbir şeyin hiçbir şekilde müdâhale edemeyeceğini, Onun kudretine göre bir baharı halk etmenin bir çiçek kadar kolay olaçağım, bir çiçeğin de sanatça ve yaratılışça bir bahardan geri kalmadığını izah eder.
Haşirde ruhların cesetlerine gelmesini ve cesetlerin canlandırılmasını, büyük bir şehirde yüz binlerce yerleşim birimine tek bir şartele ve merkeze bağlı elektrik akımının, şarteli açmak suretiyle bir ânda verilebileceği ve tek bir merkezden komut verilerek idare edilebileceği misâli ile izah eden Saîd Nur-sî Hazretleri, Cenab-ı Hakkın dünya misâfırhânesindeki elektrik gibi bir mahlûkunun, hizmetkârının ve mumdârının, Halikından aldığı terbiye ve intizam dersiyle bu özelliğe mazhar oluşu gibi, elbette elektrik gibi binler nûrânî hizmetkârların etrafında döndükleri büyük haşrin de, Allah'ın yüksek kanunları dâiresinde, Allah'ın emri geldiği anda göz açıp kapayana kadar meydana geleceğini kaydeder.

guller
01.12.2008, 10:47
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Mübdi'


Allah (c.c.), Mübdi'dir. Yani her şeyi hiçten var eder, her şeyi yoktan yaratır, her şeyi ilk ve orijinal olarak halk eder. Varlıkları numûnesi ve örneği olmadan, eşi ve benzeri görülmemiş derecede güzel yaratır. Cenâb-ı Allah eşyayı hiçten maddeye, müddete, yere ve zamana ihtiyaç duymadan halk eder.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) haber verdiği Mübdi' ismi Kur'ân'da fiil sîgası halinde geçer. Hâlık Teâlâ şöyle buyurur: "Onlar görmezler mi ki, Allah yoktan nasıl yaratıyor ve sonra onu tekrar nasıl iâde ediyor" Bunlar Allah'a kolaydır." Bir diğer âyette ise Cenab-ı Hak, "Göğü, kitap dürer gibi dürdüğümüz zaman, ilk olarak nasıl yarattık ise, onu tekrar iâde edeceğiz. Söz verdiğimiz gibi. Biz muhakkak yaparız" buyurur.
Kadîr-i Zülcelâlin iki tarzda îcâdı bulunduğunu; bunlardan birinin �"htira ve ibdâ" ile, diğerinin "inşâ ve san'at" ile olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, "ihtira ve ibda" ile Cenâb-ı Hakkın dilediği her şeye hiçten ve yoktan vücut verdiğini kaydeder. Bediüzzaman'a göre, varı yok etmek, yoğu var etmek Allah Teâlânın en kolay, en rahat, en dâimî ve en umûmî bir kanunudur. Her baharda, üç yüz bin çeşitten fazla mahlûkatın şekillerini, sıfatlarını, temel zerrelerinden başka her şeylerini ve her hallerini hiçten var eden bir kudrete karşı, "Yoğu var edemez!" diyen adam, yok olmalı!
Bedîüzzaman'a göre bütün akıl sahipleri, eşyanın, hiç şüphesiz, Ferd-i Vâhid olan Cenab-ı Hak tarafından yaratıldığını kavramalıdır. Nitekim, eserleriyle azameti anlaşılan nihâyetsiz kudret sahibi Cenâb-ı Hak, "bir kibrit çakar gibi" her şeyi hiçten îcat etmektedir. Cenâb-ı Hak ihâtalı ve nihâyetsiz ilmiyle, her şeye mânevî bir kalıp hükmünde bir miktar tayin etmekte, ilim âyinesinde yer alan sûrete ve plâna göre, her şeyin zerrelerini o ilim kalıbı içine kolayca yerleştirmekte, bütün varlıkları muntazam biçimlerde yaratmaktadır.

guller
01.12.2008, 10:48
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Müyessir
Allah (c.c.), Müyessir'dir. Yani, kullarına işleri kolaylaştırır. Emirlerinin uygulanmasını müyesser kılar. Dîninin yaşanmasında kolaylıklar sağlar. Mahlukâtı için hayatı kolaylaştırır. Hayatın dayanılmaz dertlerine karşı sabır ve esenlik lütfeder.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) haber verdiği Müyessir ismi, Kur'ân'da fiil türevleriyle mevcuttur.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Biz Kur'ân'ı zikir için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?" Bir diğer âyette Cenab-ı Hak, "Öğüt alırlar diye Kur�ân'ı senin dilinde kolaylaştırdık." Başka bir âyette, "En kolay olanı sana kolaylaştırırız," diğer bir âyette, "En kolay olanı kolaylaştıracağız," bir başka âyette ise, "En zor olanı kolaylaştıracağız" buyurur.
Allah Resûlünün (a.s.m.), "Din kolaylıktır" hadisinin de beyanıyla dinde zorluk olmadığını belirten Bedîüzzaman, tevhid inancında mutlak kolaylık, şirkte ve dalâlette büyük müşkülât ve zorluk bulunduğunu kaydeder. Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, varlıkların îcadı ve yaratılması Sâni-i Hakîkîye verilse kâinat bir ağaç gibi, ağaç bir çekirdek gibi, Cennet bir bahar gibi ve bahar bir çiçek gibi kolayca meydana gelir.
Bedîüzzaman'a göre, hayatta görünen sonsuz kolaylığı ve ucuzluğu vahdete, yani Yaratıcının bir olmasına borçluyuz. Aksi takdirde vahdetten kesrete gidilse idi, yani bu kâinata bir Allah yerine çok eller karışmış olsa idi, bu görünen kolaylık ve ucuzluk olmayacaktı; düzen esastan bozulacaktı.
Nasıl ki, vahdet sırrı ile hayat maddeleri bir kökten, bir merkezden ve bir kanun ile verilen bir ağaç, hayatını kolaylıkla sürdürmekte, rahatlıkla binler meyve vermekte, idâresi ve teşkilâtı bir meyve kadar kolay olmaktadır. Eğer, her bir meyveye lâzım olan hayatî maddeler başka yerlerden ve başka kaynaklardan verilse idi, her bir meyve bir ağaç kadar müşkülâtlı olacak, bir tek çekirdek bir ağaç kadar zor olacaktı. İşte, bir Allah'ın kudretiyle sayısız varlıkların vücuda gelmesi, şirkte ve çok elde tek bir şeyin vücuda gelmesinden çok daha kolay bulunmaktadır. Görüldüğü gibi, küfür ve dalâlet yolu akıl ve mantık bakımından da oldukça zor ve müşkülâtlı; îmân, ubûdiyet ve hidâyet yolu ise gayet kolay ve şüphe götürmez derecede açıktır.

guller
01.12.2008, 10:52
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Aliyy

Allah (c.c.), Aliyy'dir, A'lâ'dır, Âlî'dir, Müteâlî'dir. Yani Cenâb-ı Allah yükseklik, ululuk, yücelik ve büyüklük sahibidir. Sonsuz ululuk, kayıtsız büyüklük, hadsiz şân ve nihâyetsiz şeref Yüce Allah'ındır. Allah en yücedir, en yüksektir, en ulvîdir, her kemâl sıfatta en üstündür. Cenâb-ı Allah'ın rubûbiyeti sonsuz izzet içindedir, şânı ve şerefi sınırsızdır. Allah'ın varlığı yüce ve sıfatları yüksektir. Cenâb-ı Hak varlıkların noksan sıfatlarından uzak, kâmil sıfatlar sahibidir. O bütün yüksek makamlara ve ulu sıfatlara lâyıktır, sahiptir, yüceler yücesidir, âlîdir, teâlâ'dır, ulvîdir, uluvv-ü himmet sahibidir. Allah Teâlâ müşriklerin koştukları şirklerden ve insanların tevehhüm ettikleri yanlış sıfatlardan münezzehtir.
Aliyy, A'lâ, Müteâlî ve Âlî isimlerinden her birisi bu yüce mânâları ifâde etmektedir. Bu yüce isimlerden ilk üçü Kur'ân'da yer alır. Müteâlî ismi ayrıca Ebû Hüreyre'den (r.a.) gelen rivâyette de zikredilmiştir. Âlî ismi ise, Cevşenü'l-Kebîr'de geçmektedir.
"Muhakkak Allah Aliyy'dir, Kebîr'dir" buyuran Cenâb-ı Hak, "Bu gün hüküm Aliyy ve Kebîr olan Allah'ındır" âyetiyle kendi yüce zâtının büyüklüğü ve azameti önünde kulların sonsuz hiçlik içinde bulunduklarını vurgular.
Kur'ân, Allah'ın insanla nasıl konuştuğunu Aliyy ve Hakîm isimlerini hatırlatarak bildirir: "Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından, yahut bir elçi gönderip dilediğini vahyetmek sûretiyle konuşur. Muhakkak O, Aliyy ve Hakîm�dir."
A'lâ ismi Kur'ân'da Rabbin en yüce olduğunu vurgulayan bir üslûp içinde Rab ismine sıfat olarak gelmiştir. "A'lâ olan Rabbinin ismini tesbih et," buyuran Kur'ân, bir diğer âyette iyiliğin ancak "A'lâ olan Rabbin vechi gözetilerek" yapılması gerektiğini vurgular."
İbn-i Mesud'un (r.a.) ve Huzeyfe'nin (r.a.) rivâyetlerine göre, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) namazda secde esnasında Rabb-i A'lâ'yı, "Sübhâne Rabbiye'l-A'lâ" diyerek zikretmiş ve böyle zikredilmesini emir buyurmuştur.
"Cinleri O yaratmışken, kâfirler Allah'a şirk koştular. Körü körüne Ona oğullar ve kızlar uydurdular. Hâşâ, O onların vasıflandırmalarından teâlâdır (yücedir)" âyetinde şirk ehlinin uydurmalarından Allah'ın münezzeh olduğunu "teâlâ" sıfatıyla bildiren Kur'ân, bir diğer âyette Allah'ın yüceler yücesi olduğunu Müteâl ismiyle şöyle beyan buyurur: "Gayb ve şehâdet âlemini bilen, Kebîr ve Müteâl olan için aranızdan sözü gizleyen ile açığa vuran ve geceye bürünerek gizlenip gündüzün ortaya çıkan arasında fark yoktur."
Bedîüzzaman Saîd Nursî eserlerinde bu isimlere ve bu isimlerin tekâbül ettiği mânâlara sıkça baş vurur. San'atında akılları hayrette bırakan Cenâb-ı Hakkın zât ve sıfatları itibariyle her türlü noksanlık ve kusurdan uzak bulunduğunu beyan eden Bedîüzzaman, Allah'ın zâtının maddî olmadığını, kaydın sınırlandırmasından ve maddenin karanlıklarından yüce bulunduğunu kaydeder.
Namazın Allah'ın yüceliğini ve ulviliğini ifâde ettiğine işâret eden Bedîüzzaman, kulun namazda, bilhassa secdede, asla yok olmayan ve kusursuz bulunan Rabb-i A'lâ'sını tenzihinin, ne kadar latîf ve nezih bir vazife, ne kadar yüce ve zevkli bir hizmet, ne kadar hoş ve güzel bir ibâdet, ne kadar ciddî bir hakîkat ve bu fânî misâfirhanede bâkiye özgü bir sohbet ve bitmeyen bir saadet olduğunu önemle kaydeder.
Baş döndürücü bir hızla gözden kaybolan ve yokluğa yuvarlanan varlıkların arkalarından, yeniden daha güzel ve daha hoş varlıkların gün yüzüne çıktıklarını izleyen Bedîüzzaman, her gece ve gündüzün değişmesiyle batan, her kışın ve yazın dönüşümüyle yenilenen, her asrın ve devrin geçmesiyle tazelenen sevimli varlıkların Âlî, Sermedî, eşsiz, yüce ve her şeyi her an evirip çeviren bir cemâl sahibinin varlığını, devamlılığını, ölümsüzlüğünü ve birliğini gösterdiklerini kaydeder. Bediüzzaman'a göre, her yok oluş ve her ölüme yürüyüş hâdisesi, çok net bir biçimde kemâl, cemâl ve celâl sahibi Zât-ı Zülcelâlin kusursuz, noksansız ve Âlî olan Kemâl-i Zâtîsine şehâdet eder.
Bediüzzaman bir duâsında Aliyy isminin yüksek himmetine sığınır: "Şehâdet ederiz ki; Allah'tan başka İlâh yok. Odur Aliyyü'l-Kavî

guller
01.12.2008, 10:53
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Nâzır
Allah (c.c.), Nâzır'dır. Yani kullarının her işini, her fiilini, her hâlini, her tarzda, her an, her yerde gören, gözeten, gözetleyen, işlerine bakan ve denetleyendir. O bütün kâinatı ve her şeyi bir anda görür ve gözetir. Hiçbir şey ve hiçbir kimse Onun görmesinden ve nezâretinden kaçamaz, hâriçte kalamaz. Onun mutlak nezâretini hiçbir şey engelleyemez, görüşüne hiç kimse müdâhale edemez. Bütün kâinat, en büyükten en küçüğe kadar, her an Allah'ın nezâreti ve murâkabesi altındadır.
Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Nâzır ismi, Kur'ân'da fiil biçimiyle gelmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Sonra onların ardından, amellerinize nezâret edelim (bakalım) diye sizi yeryüzünde halîfeler kıldık."
Bedîüzzaman'a göre, maddeden sonsuz derece uzak; kayıtla sınırlandırılmaktan, karanlıklardan ve noksanlıklardan yüce; bütün nûrlar ve bütün nûrâniyât Onun kutsî isimlerinin nûrlarının bir gölgesi; bütün vücut, bütün hayat, bütün ruhlar âlemi ve bütün mîsal âlemi yarı şeffaf, cemâlinin aynası; sıfatları her şeyi ihâta etmiş; isimleri bütün kâinatı kuşatmış olan Cenab-ı Allah'ın küllî irâdesi, sınırsız kudreti ve sonsuz ilmi ile sıfatlarının tasarrufundan ve fiillerinin şümûlünden hiçbir şey saklanamaz, hiçbir şey gizlenemez. Ona hiçbir iş ağır gelmez, hiçbir fert uzak olmaz, hiçbir şahsiyet külliyet kazanmadan Ona yaklaşamaz. Cenâb-ı Hak ilim ve kudretiyle her şeye nihâyetsiz yakın, hâzır ve nâzırdır. Küçük büyük hiçbir şey, kudret dâiresinden hârice çıkmaz, kibriyâsı ve büyüklüğü her şeyi ihâta etmiştir.
Cenâb-ı Hakkın, Hakîm-i Mutlak, hâzır ve nâzır olduğu için, hiçbir duâyı cevapsız bırakmadığını ve her duâyı hikmetine göre kabul buyurduğunu beyan eden Bedîüzzaman, Allah Teâlânın, yalnız ve kimsesiz varlıkların vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevâbıyla ünsiyete ve huzura çevirdiğini, fakat insanın işgüzarca tahakkümüyle değil, terbiye edici hikmeti gereği insana, duâsının hemen ardından ya istediği aynı şeyi, ya da daha evlâsını verdiğini kaydeder. Bediüzzamn Saîd Nursî'ye göre, şehâdet ve gayp âlemleri olmak üzere, bütün kâinat her an, tek bir sayfa gibi Allah'ın nazarındadır ve huzurundadır. Îmânın altı rüknü, gayp ve şehâdet olmak üzere bütün âlemleri kuşatmaktadır. Her şeyi ihâta eden sonsuz bir ilme istinat eden Kur'ân, bütün eşyayı birden gören, ezel ve ebet ortasında bütün hakikatleri bir anda müşâhede eden Allah Teâlânın kelâmıdır.

guller
01.12.2008, 10:55
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Sabûr

Allah (c.c.), Sabûr'dur, Sabbâr'dır. Yani Cenâb-ı Hak sonsuz sabır sahibidir. Emir, hüküm ve fiillerinde, sabırla, kademeli bir süreç içinde hikmeti gözetir, acele etmez. Kötülüklerin ve kusurların cezâsını dilediği zamana kadar erteler. Tövbe için mühlet verir ve zaman tanır. Cenâb-ı Allah sabreder, sabrı tavsiye eder.
Mübalağa sîgasından olan Sabûr ismi, yine mübalağa sîgasından gelen Sabbâr ismi ile eş anlamlıdır. Her iki ismi de Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bildirmiştir. Kur'ân'da bu isimlerin muhtelif fiil ve isim türevleri mevcuttur.
İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"Kim ki sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu işlerin büyüğüdür (kabûle şâyândır)."
"İnsan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak, inanıp sâlih amel yapanlar, hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnâ."
"Ey iman edenler, sabredin! Sabırda ileri geçin!"
"Allah sabredenlerle beraberdir."
Bediüzzaman'a göre, dünyada hikmet tecellîleri ön plândadır. Yani, her tecellîde sebeplerin ve maslahatların teşekkülüne bakılmakta, vâkıalar, zamana bağlı, kademeli ve periyodik bir süreç içinde meydana getirilmekte, yaratılmaktadır. Her şeyde, her zaman "hikmet" sırrı, ön plândadır.
Bedîüzzaman'a göre, insan için sabır ve kanaat ticâretli bir şükrândır. Hırs tehlîkeli bir nankörlüktür. İktisat, nimete güzel ve menfaatli bir hürmettir. İsrâf ise, nîmete çirkin ve zararlı bir hafife almadır. Kanaat ve rızâ akıllı insanın işidir.
Tahammülü zor tecellîlerde insan Allah'a sığınmalı, "Yâ Sabûr!" diyerek sabretmeli, sabır istemeli, Cenâb-ı Hakkın takdirine, tayinine ve hak olarak ayırdığına râzı olmalı, şikâyet etmemelidir. Çünkü Allah'ın takdir ve tecellîsinden dolayı, dönüp yine Allah'a şikâyet etmek, tutarlı bir yol değildir. Eğer şikâyet edilecek bir şey varsa, nefsin Cenâb-ı Hakka şikâyet edilmesi gerekmektedir. Çünkü her zaman kusur nefistendir.
Hastalık halinde ısrarla sabrı tavsiye eden Bediüzzaman, hastalığın yaşanılan şu anla ilgili olduğunu kaydeder. Nitekim geçmiş hastalık saatlerinin acısı gitmiş, geriye sevinci ve sevabı kalmıştır. Gelecek günler ise henüz gelmemiştir. Gelmeyen bir elemden, ağlanmamalıdır.
İnsan, Cenâb-ı Hakkın verdiği bütün sabır kuvvetini bulunduğu şu âna vermeli, sağa sola, yani geçmişe ve geleceğe dağıtmamalıdır. Sabır kuvvetiyle sırf bu saatteki eleme karşı "Yâ Sabûr!" denilerek tahammül edilir ve sabredilirse, Allah merhametiyle eleme ve acıya hafiflik verir, devâ ve sevap lütfeder.
"Ey iman edenler! Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Allah sabredenlerle beraberdir" âyetinde geçen, Allah'ın sabredenlerle beraber olmasının keyfiyetini izah eden Bediüzzaman Saîd Nursî, Cenâb-ı Hakkın Hakîm ismi muktezâsınca nîmetlere ulaşmak için bir merdivenin basamakları gibi bir tertip koyduğunu, sabırsız adamın dikkat ile hareket etmediğinden ve hırs gösterdiğinden basamakları ya atladığını, ya düştüğünü veya noksan bıraktığını, neticede hedefine ulaşamadığını; çünkü, hırsın mahrûmiyete sebep olduğunu; oysa sabrın, müşkülâtın ve zorlukların anahtarı olduğunu beyan eder. Nitekim, Allah'ın hikmetle iş yaptığı dünyada eşya bir derece zamana bağlı olarak kademe kademe tertip ve îcat edilmektedir.
Bediüzzaman'a göre, üç türlü sabır vardır:
1. Günahlardan nefsimizi çekip almak hususunda göstermemiz gereken sabır. Bu sabır bizi, "Allah muttakîlerle beraberdir" âyetinin sırrına mazhar etmektedir.
2. Musîbetlere karşı göstermemiz gereken sabır. Bu sabır bizi, "Allah tevekkül içinde olanları sever" âyeti ile, "Allah sabredenleri sever" âyetinin şerefine mazhar kılmaktadır.
3. İbâdet ve taat üstünde göstermemiz gereken sabırdır. Bu sabır da bizi Allah katında sevilenler makâmına çıkarmakta, bizi ibâdetin kemâline erdirmektedir.
İsyanlarımıza ve günahlarımıza karşılık Cenâb-ı Hakkın yaşamamıza müsaade etmesinin ve mühlet vermesinin, başı boş olduğumuz mânâsında olmadığını beyan eden Bedîüzzaman, semâvât ve arzın teklif, tecrübe ve imtihan için açıldığını, verilen süre ve zaman bittikten sonra semâvât ve arzın, teklif ve tecrübeye ait olan eşyayı Allah'ın emri ile bertaraf edeceğini kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, zâlimin çoğu zaman yaptığı kötülüklerin hesabı sorulmadan izzetinde kalarak bu dünyadan çekip gitmesi, çetin bir mahkeme-i kübrânın vâki olacağının işâretidir. Yoksa bu durum, mazlumun hakkına ve hukukuna bakılmadığını aslâ göstermez.

guller
01.12.2008, 11:01
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
Kerim


Allah (c.c.), Kerîm’dir, Ekrem’dir, Mükrim’dir. Yani, Cenâb-ı Hak kullarına karşı sonsuz derece cömert, şefkati hudutsuz, ihsânı hadsiz, mağfireti bol, merhameti geniş, tövbeleri kabul eden, keremine son olmayan, sınırsız ikram ve sonsuz kerem sahibidir.

Rabb-i Rahîm, kullarının gözünü ve gönlünü her vakit her türlü nimetleriyle ve rızıklarıyla doldurur. Kullarını darda bırakmaz. İsyânlarına ve günahlarına bakmaksızın kullarını ikramlara boğar. Havadan suya, topraktan ateşe, hayvanlardan bitkilere, kuşlardan balıklara, yer yüzünden gök yüzüne, güneşten yıldızlara her şeyde Allah’ın çeşit çeşit ikramı, türlü türlü ihsânı, bol bol nimeti vardır. Cenâb-ı Hak hayatı yaratmış ve hayatın ihtiyâcı olan nîmetleri cömertçe ikram etmiştir.

Kerîm ismi ile bunun ism-i tafdil şekli olan Ekrem ismi Kur’ân’da yer alır. Cevşenü’l-Kebîr’de bu isimlerin Mükrim şekli de zikredilir.

İlgili âyetleri buraya alalım:

“Ey insan! Kerîm olan Rabbine karşı seni aldatan nedir? O ki, seni yarattı, seni ölçü ve âhenk içinde düzene koydu, sana dilediği gibi şekil verdi.”

“Oku! Senin Rabbin Ekrem’dir (en büyük kerem sahibidir).”

Bedîüzzaman’a göre, nihâyetsiz bir kerem, nihâyetsiz bir rahmet, sonsuz bir izzet, hadsiz bir gayret sahibi olan şu Âlemin Rabbinin, vaat ettiği şekilde kerem ve rahmetine lâyık bir mükâfat yurdu hazırladığında hiç şüphe yoktur. Zîrâ görülüyor ki, şu dünyada en âciz ve en zayıftan, en kuvvetliye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. Hattâ en iyi rızık en zayıfa ve en âcize veriliyor. Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor. Öyle ulvî bir keremle ziyâfetler ve ikramlar oluyor ki, içinde sonsuz bir Kerem Elinin işlediği açıkça görünüyor. Meselâ, bahar mevsiminde, Cennet hûrileri tarzında bütün ağaçları ipekli elbiselerle giydirip, çiçek ve meyve ziynetleriyle süslendirip, ağaçların latîf elleri olan dallarıyla çeşit çeşit en tatlı ve en hârika meyveleri bize takdim etmek, hem zehirli bir sineğin eliyle şifâlı en tatlı balı yedirmek, hem elsiz bir böceğin eliyle en güzel ve en yumuşak bir ipeği bize giydirmek, hem rahmetin büyük hazinesini küçük bir çekirdekte bizim için saklamak ne kadar cemîl bir kerem, ne kadar latîf bir rahmet eseri olduğu gayet açık bir biçimde anlaşılmaktadır. İnsanın kabul, duâ ve suâl cihetinde şu dünya hanında Ekremü’l-Ekremînin azîz bir misâfiri olduğunu beyan eden Saîd Nursî Hazretlerine göre, böyle bir misâfirin, cömert olan Rabbinin izni ve emri dâiresinde hayatını geçirmesi, ebedî hayata ve ebedî ikramlara ulaşması açısından önemlidir. Alâ-yı illiyyîne kadar yükselmenin yolu da bu itaattan geçmektedir. Gözsüz bir akrep ve ayaksız bir yılana mağlup olan insan, bir küçük kurttan ipeği kendi gücü ile giymiyor; ve bir zehirli böcekten balı kendi kuvveti ile yemiyor. Bütün bunlarda insanın zaafına ve aczine merhamet eden Rabb-i Ekremin Rahmânî ikramını görmek, hissetmek ve şükretmek insanlığın gereğidir.

Bir sofrayı, kaldırıp indirmek kolaylığında, koca memleketin baştan başa çeşit çeşit sofralarla donatılmasının, husûsan yaz mevsiminde yeryüzüne taze taze ve ayrı ayrı olarak kudret mutfağından Rahmânî sofralar serilmesinin ve her bir bahçenin bir kudret kazanı, her bir ağacın bir tablacı sûretinde tanzim edilmesinin, her şeyde cömert bir kerem elinin işlediğini gösterdiğini beyan eden Bediüzzaman Saîd Nursî, can ve yürek taşıyan bütün hayvanların diliyle top yekun bahar mevsiminin, “Yâ Kerîm! Yâ Kerîm!” diyerek Cenab-ı Hakkı tespih ettiğini kaydeder.

Bediüzzaman Saîd Nursî, Haşir Risâlesinde Kerîm ismine iki ayrı babda yer verir ve âhiretin yaratılması, haşrin îcat edilmesi, insanların yeniden ihyâ edilmesi ve mahkeme-i kübrânın kurulması gibi yüksek hakîkatlerin Kerîm isminin de bir gereği olduğunu beyan eder. Kezâ Bedîüzzaman, Kerîm isminin “Cennet haktır” hakîkatini âleme îlan ettiğini, nîmetin tamamlanması için de bu ismin âhireti ve haşri istediğini kaydeder.

guller
01.12.2008, 11:04
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif
İlâh


Allah (c.c.), bütün kâinatın İlâhıdır. Kendisine tesbih ve tazim edilen, yüce tutulan, büyük olduğu bilinen, Kendisi için fedâ olunan, izzet ve yücelik sahibi olan tek varlık Allah Teâlâdır.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği İlah ismi Kur'ân'da da geçen isimlerdendir. Kur'ân Cenâb-ı Hakkın birlik vasfını, Allah'tan başka yaratıcı ve mâbud olmadığını ve Allah'ın şirki reddettiğini İlâh ismi ile bildirir ve tevhidi İlâh ismi ile ispat eder: "O doğunun ve batının Rabbidir. Ondan başka İlâh yoktur. Öyleyse Onu vekîl tut" buyuran Kur'ân, bir diğer âyette, "Allah ki, kendisinden başka İlâh olmayan, Hayy ve Kayyûm olandır" buyurmaktadır.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, toprağın her bir zerresi bütün bitkileri tanıyormuş gibi muhît bir ilim ve kudretle işlemektedir. İnkâr ve isyan yoluyla toprağın Cenâb-ı Hakla nisbetinin kesilmesi halinde, toprak zerreleri adedince ilâhlar kabul etmek lâzım gelecektir. Bu ise binlerce defa bâtıl bir hurâfeden başka bir şey değildir. Şu halde, bir olan Cenâb-ı Hakkın bütün kâinatın tek İlâhı olduğu, aklın zarûrî bir sonucudur.
Cenâb-ı Hakka niyâz ve duâsında, "İlâhımın sonsuz kemâl sahibi ve kâinattaki bütün kemâllerin Onun kemâlinin delilleri ve işâretleri olduğunu bilmem, kemâl olarak bana yeter" diyen Bedîüzzaman, peygamberliğin ulûhiyeti gösteren bir ışık olduğunu ve ulûhiyetin peygambersiz olmayacağını; binâenaleyh peygamberlik kurumunun, kâinat İlâhının en açık delîli bulunduğunu kaydeder.

guller
01.12.2008, 16:44
Şekûrhttp://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif (http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif)


Allah (c.c.), Şâkir'dir, Şekûr'dur. Yani, Cenâb-ı Hak iyiliklere iyilikle mukabele eden, iyilik ve hayır sahiplerini mükâfâtlandıran, zerre kadar da olsa hiçbir iyiliği ve hiçbir hayrı karşılıksız bırakmayan, karşılığında "teşekkür" niteliğinde mutlaka ikram ve ihsân edendir. Cenab-ı Hak salih amellere en az on katı sevap ve mükâfât lütfeder, şükreden kullarına nimetlerini artırır, hiçbir hayrı, hiçbir hasenâtı, hiçbir şükrü ve hiçbir teşekkürü küçük görmez, karşılığını fazlasıyla lütfeder.
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) tarafından bildirilen Şâkir ve bu ismin mübalağa şekli olan Şekûr ismi, Kur'ân'da da yer alır.
İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:
"Muhakkak Allah Şâkir ve Alîm'dir." (Bakara Sûresi: 158) "Şükreder ve inanırsanız Allah size niçin azap etsin? Allah Şâkir ve Alîm'dir." (Nisa Sûresi: 147) "Allah bu kimselerin ecirlerini tam verir ve lütfu ile artırır. Muhakkak O, Ğafûr ve Şekûrdur." (Fatır Sûresi: 30)
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, insan kâinatın ekser birimine muhtaç ve alâkadardır. İnsanın ihtiyaçları âlemin her tarafına dağılmış, arzû ve emelleri ebediyete kadar uzanmıştır. Bir çiçeği isteyen insan, koca bir baharı da ister, güzel bir bahçeyi de arzû eder, ebedî Cennet'e de iştiyak duyar. Bir dostunu görmeyi dilediği gibi, Cemîl-i Zülcelâli de görmeye iştiyâklıdır. Başka bir yerde ikâmet eden bir sevdiğini ziyâret etmek için oraya gitmeye muhtaç olduğu gibi, berzâha göçmüş yüzde doksan dokuz dostlarını ve sevdiklerini ziyâret etmek ve ebedî ayrılıktan kurtulmak için koca dünyanın kapısını kapayacak ve çok farklı bir tecellî olan âhiretin kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlakın dergâhına ilticâ etmeye de muhtaçtır.
Bu vasıflara ve ihtiyaçlara sahip insanın gerçek mânâsıyla minnettâr kalacağı ve şükran duygularıyla dolup taşacağı tek Mâbud, yalnız her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, acizlikten ve noksanlıklardan uzak, kusurdan mukaddes bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü, insanın sonsuz ihtiyaçlarını temin edecek, ancak ve ancak sonsuz bir kudret ve sınırsız bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise, kendisine ibâdet edilmeye, şükran ve minnet duyulmaya ve sonsuz teşekkür edilmeye lâyık yalnız Cenab-ı Allah'tır.
İnsanın fıtratına korkuya ve sevgiye yarayan iki duygu yerleştirildiğini beyan eden Bedîüzzaman, bu iki duygunun her hal ü kârda beşer tarafından kullanılacağını, ya halka, ya da Hâlık'a yönlendirileceğini; halka yönlendirilmesi halinde korkunun elîm bir belâ, sevginin de belâlı bir musîbetten farksız olacağını kaydeder. "Çünkü," der Saîd Nursî, "sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhâmını kabul etmez. Bu durumda korku acı bir belâ getirir. Sevgi de bundan farksızdır. Halka yönlendirdiğin takdirde ya sevdiğin şey seni tanımaz, ya eline geçmez, ya da eline geçse bile elinde kalmaz. Gençliğin, malın, hayatın ve dünyan gibi. Ya da sevgine değmediği için ağır düşer. Bu durumda sevgili tarafından reddedildiğin gibi, hakâret de görürsün. Çünkü Samed aynası olan kalple dünyevî hiçbir metâ kendi şahsı için sevilmez, eğer sevilirse böyle dünyevî sevgiye tam karşılık görmek mümkün olmaz."
Bedîüzzaman'a göre, oysa hem korku, hem de sevgi ile Cenab-ı Allah'a yönelmek eşsiz bir saadeti beraberinde getirir. Çünkü Allah korkusu, Allah'ın rahmetine ve şefkatine yol bulup ilticâ etmek demektir. Bu durumda korku, insanı Allah'ın rahmet kucağına atan bir kamçı gibi olur. Allah korkusunda böyle lezzet bulunsa, Allah sevgisindeki lezzet ve saadet hiç şüphesiz kelimelerle anlatılmaz. Rahmânü'r-Rahîm ismiyle, hûrilerle tezyin edilmiş Cennette, insanın bütün arzularına hitap eden bir meskeni, insanın cismânî isteklerine ikram eden ve sâir isimleriyle insanın rûhunu, kalbini, sırrını, aklını ve sâir bütün duygularını tatmin edecek ebedî ihsânlarını hazırlayan ve her bir isminde mânevî çok ihsân ve kerem hazineleri bulunan Cenab-ı Allah'ın elbette "bir zerre" muhabbeti kâinata bedeldir. Koca kâinat Onun bir küçücük muhabbet tecellîsine aslâ bedel olamaz.
Bedîüzzaman'a göre, insanın her bir duygusunun ve cihâzâtının kendisine mahsûs ibâdet ve şükürleri vardır. Meselâ, göz güzellikleri Allah'ın hesabına temâşâ eder, kulak seslerdeki Cenab-ı Hakkın rahmet inceliklerini hisseder, burun kokulardaki rahmet pırıltılarını zevk eder. Dil, rızıklardaki şefkat latîfelerini tadar ve hâkezâ kalp, akıl, ruh gibi büyük latîfelerle beraber bütün duygu ve cihâzâtın ayrı ayrı vazifeleri, lezzetleri ve elemleri vardır. İşte, insanda istihdam ettiği bunca cihâzâtın ve duyguların her birerlerine lâyık dünyada âcilen ücretler ve neticeler veren Cenab-ı Hakkın ve Hakîm-i Mutlakın Cennette de husûsî, ama hadsiz mükâfâtlar vereceği ve tüm iyiliklerin karşılıklarını eksiksiz ikram edeceği âyetlerle sabittir. Şu halde, ne iyilik ve ne de fenâlık Allah'ın takdiriyle karşılıksız kalmayacaktır.

guller
01.12.2008, 16:48
Müntakimhttp://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif (http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif)

Allah (c.c.), Müntakim'dir. Yani celâl, izzet ve intikam sahibidir, suçluları cezâlandırır, zalimlere hak ettikleri cezâyı verir, mazlumların intikamlarını alır. Cenâb-ı Hak suçları, günahları ve isyanları görmezden gelmez. Eğer merhametiyle ve mağfiretiyle affetmezse, adâletiyle cezâ verir. Cenâb-ı Allah intikamını adâletle tecellî ettirir, hiçbir biçimde zulmetmez.
Ebû Hüreyre'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Müntakim ismi Kur'ân'da da zikri geçen isimlerdendir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Allah'ın hidâyete eriştirdiği kimseyi dalâlete atabilecek kimse yoktur. Allah, azîz ve intikâm sahibi değil midir?" (Zümer Sûresi: 37) Bir diğer âyette de Cenâb-ı Müntakim, "Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatılıp da sonra yüz çeviren kimseden daha zâlim kim vardır? Muhakkak biz, mücrimlere karşı Müntakim'iz!" (Secde Sûresi: 22) buyurur.
Allah'ın celâl, izzet ve intikamının bir eseri olan Cehennemin, geçmiş îmân meyvelerinin lezzetlerini, korkusuyla kaçırmadığını beyan eden Bediüzzaman, Allah'ın hadsiz rahmetinin, tövbe kapısını ardına kadar açarak, korkan adama, "Bana gel! Tövbe kapısıyla gir!" dediğini ve herkesi ısrarla tövbeye çağırdığını kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, Cehennemin vücudu ehl-i îmâna dehşet vermemekte, bilakis Cennetin lezzetlerini tam bildirmektedir. Hukuklarına tecâvüz edilen sayısız mâsûm ve mazlum mahlûkatın haklarının ve intikamlarının tam alınması için Cehennemin vücuduna ihtiyaç vardır. Cehennemin varlığı, dalâlette boğulup çıkamayanlar için bile, "sırf yokluk"tan, bin derece daha hayırlıdır. Ve aslında Cehennem kâfirler için de bir nevî merhamettir. Çünkü inkâr ehli zâten dalâleti ve inkârı itibâriyle "sırf yokluğu" hesaplamaktadır. Oysa "sırf yokluk", şerr-i mahzdır, yani sırf şerdir, yani istenir hiçbir yanı yoktur. Cehennem ise, mutlak hayır olan vücut dâiresinden, Hâkim-i Zülcelâlin hakîmâne ve âdilâne bir hapishânesi olarak vazife gören dehşetli ve celâlli bir mevcut ülkesinden ibârettir, bir intikam yurdundan ibârettir. Hapishâne vazifesini görmekle beraber, başka pek çok vazifeleri, pek çok hikmetleri ve âlem-i bekâya âit pek çok hizmetleri vardır. Meselâ, zebânîler gibi bir kısım hayat sahiplerinin celâldârâne meskenleri de Cehennemdir.
Cehennemin vücudunun ve şiddetli azabının, Allah'ın hadsiz rahmetine, hakîkî adâletine ve israfsız ölçülü olmayı emreden hikmetine zıddiyeti olmadığını beyan eden Bediüzzaman Saîd Nursî, bilâkis rahmet, adâlet ve hikmetin Cehennemin vücudunu istediklerini kaydeder. Bedîüzzaman bu hükmünü şöyle temellendirir:
Nasıl bin mâsumun hukûkunu çiğneyen bir zâlimi cezâlandırmak ve yüz mazlum hayvanı parçalayan bir canavarı öldürmek, adâlet içinde mazlumlara bin rahmet ise ve o zalimi affetmek ve canavarı serbest bırakmak, bir tek yolsuz merhamete mukabil, yüzer bîçârelere yüzer merhametsizlik hükmünde ise; Cehennem hapsine girenlerden mutlak kâfir, küfrüyle hem Allah'ın isimlerinin hukûkuna tecâvüz ettiği, hem de o isimlere şehâdet eden hadsiz varlıkların hadsiz şehâdetlerini yalanlayarak ve sayısız tesbihlerini inkâr ederek varlıkların hukuklarına tecâvüz ettiğinden, öyle büyük bir cinâyet ve öyle vahim bir zulüm işlemiştir ki, affa kabiliyeti yoktur. Hukuklarına taarruz edilen hadsiz dâvâcıların hadsiz intikamları alınmazsa, hadsiz merhametsizlikler olacaktır. İşte o hadsiz dâvâcılar Cehennemin vücudunu istedikleri gibi; Allah'ın izzeti, celâli ve azameti de cehennemin vücudunu gerektirmektedir.
Bediüzzaman'a göre, nasıl halka tecâvüz eden âsi ve serseri bir adam, o memleketin izzetli hâkimine, "Beni hapse atamazsın ve yapamazsın!" dese ve izzetine dokunsa, elbette, o şehirde hapishane olmasa bile, o hâkim, o edepsiz için bir hapishane yapacak ve onu içine atacaktır. İşte mutlak kâfir, küfrüyle Allah'ın izzet ve celâline şiddetle dokunmuş ve kemâl-i rubûbiyetine tecâvüzüyle ilişmiştir. Elbette, Cehennemin pek çok varlık sebebi ve hikmeti olmasa bile, sırf böyle kâfirler ve zâlimler için bir Cehennem halk etmek ve mazlumların intikamlarını almak, Allah'ın izzetinin ve celâlinin şânındandır.
Ne iyiliğin, ne de fenâlığın karşılıksız kalmayacağını beyan eden Bedîüzzaman, dünya için âhireti unutmayan, âhiretini dünyaya fedâ etmeyen, ebedî hayatını dünya hayatı için bozmayan, boş işlerle ömrünü telef etmeyen ve kendini misâfir bilip misâfirhane sahibinin emirlerine göre hareket eden adamların bahtiyar olacaklarını, selâmetle kabir kapısını açıp "Allah'ın izniyle" ebedî saadete gireceklerini müjdeler.

guller
01.12.2008, 16:51
Âmir
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif (http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif)


Allah (c.c.), Âmir'dir. Yani Cenab-ı Hak, her şeye yaratılışının gâyesini bildiren, varlık sebebini emreden Âmir-i Mutlaktır. Onun emri, fiildir; fiili, emirdir. Hazret-i Ali'nin ( r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Âmir ismi, Kur'ân'da genellikle "Ol!" emri ile birlikte ve kök olarak geçer. Kur'ân, Cenab-ı Hakkın emri ile fiili arasındaki yakın ilişkiyi şöyle anlatır: "Onun işi, birşeyi dilediği zaman ona sadece "Ol!" demektir; o hemen oluverir." Kur'ân'da Cenab-ı Hak yalnız şuur sahiplerine emretmekle kalmaz; yeryüzüne, gök yüzüne ve ateşe de emreder.
Bedîüzzaman'a göre, irâde sıfatından gelen ve kâinatı sımsıkı elinde tutan emirler ile kelâm sıfatından gelen Kur'ânî emirlerin tamamı Âmir-i Mutlak olan Cenab-ı Hakka aittir. Bütün zerrelerine kadar kâinat, bütün melekler ve bütün varlıklar Cenab-ı Hakkın "Kün! (Ol!)" emrine harfiyen itaatkârdırlar, eksiksiz boyun eğmişlerdir."
Saîd Nursî, kâinatın her bir zerresinin Allah'ın emri altında hiç durmadan istikbâlden gelip, hâle uğrayarak teneffüs edip, mâziye döküldüğünü beyan etmektedir. Meydanda ne kadar eşya var ise, o eşyaya gayet kolay ve rahat vücut giydirildiğini; bir şeye emretmesiyle o şeyin yapılmasının bir olduğunu ifâde eden Bedîüzzaman, tabiat kanunları denilen yaratılış yasalarının, Allah'ın ilim, irade ve emirlerinin varlık sınıflarında ortaya çıkmasının, tecellî etmesinin isimlerinden başka bir şey olmadığını kaydetmektedir.
Bedîüzzaman'a göre, zerrelerine kadar her bir varlığın, hayat sahibi olsun cansız olsun, şuurlu olsun şuursuz olsun, Allah Teâlânın emirlerine şartsız boyun eğişleri, onların ibâdetleridir. Varlıkların ibâdetleri, vazifelerinden ibârettir. Şuurdan yoksun varlıkların gayet şuurlu, gâyet düzgün ve bir emir sahibine itirazsız itaat edercesine gâyet güzel işler yapması ve vazife görmesi, onların bir Âmir-i Mutlakın emrine isyansız bir şekilde boyun eğmiş olduklarını gösterir.
Meselâ cansız, hayatsız, şuursuz, durmadan çalkalanan, kararsız, fırtınalı ve hedefsiz bulunan ve azot ile oksijenden ibâret olan şu havanın; teneffüsü karşılamaktan ve döllenmeyi sağlamaktan tutun tâ ses, ışık, görüntü ve elektromanyetik kuvvet nakline kadar; tâ telsiz telefon, telgraf ve radyo yayınlarını hassas bir ölçü ile algılaması ve iletmesine kadar gayet hikmetli, gâyet şefkatli ve san'atkârâne işlerde çalıştırılması ve vazife yapması açık ve net bir şekilde ispat eder ki, bu hava ve rüzgârın her bir zerresi, Kerîm bir Âmir'in emri ile hareket eder; emri anlar, dinler ve itaat eder.
Saîd Nursî'ye göre havanın böylesine hassas bir vazife icrâ ettiği halde vazifesinde aslâ şaşırmaması ve aslâ ihmali bulunmaması, hava unsurunun Allah'ın emir ve irâdesinin arşı bulunduğunu gösterir. Aynı şekilde her bir zerrenin sayısız cisimlerin vücutlarına girip işlemesi ve çıkması, sonra tekrar başka bir cismin vücudunda başka zerrelerle toplanması ve bütün zerrelerin aynı şuurlu vaziyeti göstermesi; her birisinin bir Âmir-i Alîmin emriyle sevk edildiğini bildirir.
Saîd Nursî, rûhun da emir âleminden, irâde sıfatından gelen nesnel bir vücûd giydirilmiş fıtrî bir kanun ve şuur sahibi bir nâmûs olduğunu; kâinattaki bütün kanunların birer emirden ibâret olduğunu; tabiat kanunlarına Allah'ın kudreti tarafından nesnel birer vücût giydirilirse her bir kanunun birer rûh olacağını; rûhun başından şuurun alınması hâlinde ise ölümsüz bir kanundan ibâret kalacağını belirtir.

guller
03.12.2008, 10:14
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif (http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif)Hannân

Allah (c.c.), Hannân'dır. Yani mahlûkatına çok merhametlidir, çok, lütufkârdır; bol lütuf, kerem ve bereket sahibidir. Allah'ın merhameti tüm kâinatı kuşatmış, gazabını geçmiştir. O Rahmân ve Rahîmdir, rahmet ve şefkatiyle her şeyi ihâta etmiştir.
Hannân ism-i şerifi Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü'l-Kebir'de vârit olmuştur. Kur'ân'da Cenâb-ı Hakkın Hazret-i Yahyâ'ya (a.s.) "hannân" ve "zekât," yani kalp yumuşaklığı, inceliği ve sâfiyeti ihsân ettiği beyan edilmek sûretiyle, Allah'ın Zât-ı Akdesinin de "Hannân" olduğu vurgulanmak istenir.
Bedîüzzaman, topyekûn baharın Allah'ın merhametinin bir eseri olduğunu ve bahara kulak veren bir insanın yaprakların, çiçeklerin ve dalların hışırtıları arasından "Yâ Hannân! Yâ Rahmân!" zikirlerini işiteceğini beyan eder.
Bediüzzaman'a göre, Cenâb-ı Hakkın rahmetindeki cemâl, merhametine muhtaç olanlara bakar. Merhametine erenlerin, özellikle Cennet-i Bâkiyede sonsuz rahmet ve şefkatinin her türüne mazhar olanların saadet, sevinç ve nîmetlenme derecelerine göre, o Zât-ı Rahmânü'r-Rahîmin, Kendi Zâtına lâyık bir tarzda bir muhabbet, bir sevmek gibi, Ona lâyık tabirlerle ifade edilmesi gereken ulvî, kudsî, güzel, yüksek ve nezih mânâları vardır. "Mukaddes bir lezzet, münezzeh bir ferâh, kudsî bir mesrûriyet" şeklinde tabir edilen bu nezih ve kudsî keyfiyetleri, bizce bilinen aşk, sevinç ve muhabbetten sonsuz derece daha yüksek, daha ulvî, daha mukaddes ve daha münezzehtir.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, Cenâb-ı Hakkın tezâhür etmek isteyen mânevî cemâli ve kemâli, mahlûkatına rahmet ve nîmet verme irâdesine hareket veren terahhum ve tahannun, yani "acımak ve şefkat etmek" mânâları ile birlikte tecellî etmektedir. Binâenaleyh tüm hayat sahiplerine, hiçbirisini eksik bırakmamak şartıyla yapılan sonsuz ihsânlar ve verilen nihâyetsiz nîmetler Rahmân ve Hannân isimlerini okutturmaktadırlar.
Zor ve sıkıntılı günlerde ve günahlardan bunaldığı vakitlerde mü'minlerin Rahmân ve Hannân isimleriyle Allah'a sığınmaları—inşaallah—Cenâb-ı Hakkın merhametini celp edecek; bu sığınış mü'minlere Rablerinden—inşaallah—eşsiz bir mânevî imdat, inâyet ve yardım sağlayacaktır.

guller
03.12.2008, 10:19
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif (http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif)

Kefîl


Allah (c.c.), Kâfil'dir, Kefîl'dir. Yani Allah-u Azîmüşşân kullarının her işini üzerine alan, mahlûkatın her işine, her konuda, her zaman kefil olan, yaratıklarının işlerini bizâtihî yürütendir. Cenâb-ı Hak, kullarını tehlikelere karşı koruyup gözetir, yarattıklarının himâyesini bizzat yapar, kullarının gücünü ve kuvvetini aşan işlerde onlara yardımcı olur.
Hak Teâlânın, kullarının işlerine bizzat baktığını anlatan Kâfil ve bu ismin mübalâğa şekli olan Kefîl isimleri, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) tarafından Cevşenü'l-Kebîr'de zikredilmiştir. Kefîl ismi Kur'ân'da da gelmiştir.
İlgili âyet şöyledir:
"Ahitleştiğiniz zaman Allah'ın ahdini yerine getirin. Allah'ı kendinize Kefîl kılarak yaptığınız yeminlerinizi bozmayın. Allah yaptıklarınızı şüphesiz bilir."
İnsanın, mutlak zenginlik sahibi Allah'ın kulu olma gibi bir şerefi taşıdığını vurgulayan Bedîüzzaman, bu şuurda yaşayan insan için dayanılmaz fakirliğin lezzetli bir iştihaya döneceğini kaydeder. Her bahar ve yazda kuru bir toprak perdesinden "kaldırır-indirir" tarzda yüzlerce defa yeryüzüne muhtelif sofralar açan ve kaldıran Cenâb-ı Hakkın, zamanın senelerini ve senenin günlerini birbiri arkası sıra gelen ihsân meyvelerine ve rahmet yemeklerine birer kap, büyük-küçük ihsân mertebelerine birer sergi mâhiyetinde düzenlediğini ifade eder.
Bedîüzzaman'a göre, şerîat insanlığın bütün saadetine kefîldir. Kur'ân, inananların istikbâline ve âhiretine kefîldir. Cenâb-ı Hak mahlûkatının bütün ihtiyaçlarına kefîldir; maddî-mânevî her ihtiyacını karşılamaktadır. Hadsiz kuşların, kuşçukların, sineklerin, hesapsız hayvanların, haddi hesabı bilinmeyen bitkilerin ve sayısız ağaçların bütün hayat şartlarına Allah Teâlâ kefildir. Denizin dibindeki böceklerin hiçten; bütün yavruların umulmadık yerlerden; bütün hayvanların her baharda, âdetâ sırf gayptan beslenmelerine her zaman Cenâb-ı Hak kefildir. Her şeyi sebeplere bağlayan insanların da her zaman her ihtiyacına, yine bizzat Cenâb-ı Hak kefildir.
Kâinat Hâlıkının, kâinatta cilveleri görünen ekser isimleriyle bütün canlılar üzerinde tasarrufu bulunduğunu beyan eden Bedîüzzaman, bu tasarruf ve tecellîler ile her hayat sahibinin kâinatın bir küçük örneği ve meyvesi hükmüne geçtiğini beyan eder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, mahlûkatın, kâinat kadar büyük ve geniş olan istek ve ihtiyaçlarının tamamına birden küçücük hayat dâiresinde kolaylıkla cevap verilmesi samediyet mührünü gösterir. Allah (c.c.), her yürek taşıyanın, her canlının her işine öylesine kefildir ki, her can sahibi Cenâb-ı Hakkın yalnızca kendisine baktığını zanneder. Çünkü Cenâb-ı Hakkın ona her şeye bedel bir teveccühü ve bütün eşyanın yerini tutar bir nazarı bulunmakta; bütün eşya Onun bir kabûlünün ve yönelişinin yerini aslâ tutmamaktadır.

guller
03.12.2008, 10:22
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif (http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif)Sâdık

Allah (c.c.), Sâdık'tır. Yani sözünde doğrudur, vaadinde sâdıktır, aslâ hulf etmez, hiçbir şekilde vaadinden dönmez, kelâmı haktır.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği Sâdık ismi, Kur'ân'da da yer almaktadır. Cenâb-ı Hak bir âyette, "Muhakkak ki doğruyu bildiren biziz" buyurur. Bir diğer âyette, "Muhakkak Allah, size verdiği sözde durdu," buyurulurken, bir başka âyette, "Allah'tan daha doğru sözlü kim vardır?" diye sorulmaktadır. Kur'ân, ehl-i Cennetin şöyle diyeceğini beyan etmektedir: "Onlar, 'Bize verdiği sözde duran ve bizi bu yere vâris kılan Allah'a hamd olsun. Cennette istediğimiz yerde oturabiliriz. Meğer, salih amel işleyenlerin ecri ne güzelmiş!' derler."
Bedîüzzaman'a göre, Cenâb-ı Hakkın, bütün semâvî kitaplarla yaptığı vaatlerin ve tehditlerin doğru olmaması mümkün değildir. Ehl-i hidâyet için Cennetin, ehl-i dalâlet için de Cehennemin bulunduğunda aslâ şek ve şüphe yoktur. Bediüzzaman, Cenâb-ı Hakkın konuyla ilgili sayısız vaatleri bulunduğunu, bu kadar vaatlerini yalancı çıkarmanın, rubûbiyet saltanatının kat'î gereklerini yalanlayıp yapmamak demek olduğunu; bunun ise küfür, isyan, tekzip ve yalanlamada ileri giderek, Cenâb-ı Allah'ın büyüklüğüne ve kibriyâsına dokunan, izzet-i Celâline dokunduran, Ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i Rubûbiyetini müteessir eden ehl-i dalâleti ve ehl-i küfrü Haşrin inkârında tasdik etmek ve peygamberlerini tekzip etmek demek olduğunu; Cenâb-ı Hakkın ise bu hilaftan ve yalancılıktan yüz binler derece mukaddes, hadsiz derece münezzeh ve âlî bulunduğunu belirtir. Cenâb-ı Hak Sâdıku'l-Va'di'l-Kerîm ve Sâdıku'l-Va'di'l-Emîndir.
Bedîüzzaman'a göre, Cenneti ve ebedî saadeti ehl-i îmâna vaat eden Cenâb-ı Hakkın, vaadinde sâdık olmadığını düşünmek aslâ kâbil değildir. Madem vaat etmiştir, elbet yapacaktır. Çünkü vaadinden hulf etmek ve sözünden dönmek Onun için mümkün değildir, vâki değildir, muhaldir. Zîrâ, vaadini îfâ etmemek, gayet çirkin bir noksanlıktır. Kâmil-i Mutlak ise, noksanlıktan münezzeh ve mukaddestir. Bir kimsenin vaat ettiği şeyi yapmaması için iki ihtimal vardır: Ya cehâleti veya âcizliği söz konusu olmalıdır. Halbuki Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Küll-i Şey hakkında cehâlet de, âcizlik de muhâldir, mümkün değildir. Öyleyse, Onun hulfu'l-vaat içinde olabileceğini, yani sözünden dönebileceğini, düşünmek dahi, muhaldir. Hem başta Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm olmak üzere bütün enbiyâ, evliyâ, asfiya ve ehl-i îman, mütemâdiyen o Rahîm-i Kerîmden vaat ettiği saadet-i ebediyeyi ricâ edip yalvarmakta, niyaz edip istemektedirler. Âlemlerin Mâliki olan Cenâb-ı Hak ise, Kendi kudretine pek kolay ve pek ehven, kullarına da fevkalâde mühim ve pek şiddetli ihtiyaç olan haşrin îcat edileceğini tekrar tekrar vaat buyurmuştur. Dahası hulfu'l-vaat, kudretin izzetine de, rubûbiyetin merhametine de zıttır. Zira yukarıda ifâde edildiği gibi, vaadin hilâfını yapmak, cehlin ve aczin alâmetidir. Kadîr-i Mutlak ve Hakîm-i Mutlak olan Zât-ı Zülcelâl ise bundan sonsuz derece münezzehtir.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, insanların haşri, gözümüz önündeki bitkilerin haşri kadar kolaydır. Bunu görenin, onu inkâr etmemesi lâzımdır. Cenâb-ı Allah'ın haşrin îcadına dâir vaadi ise, bütün enbiyânın tevâtürüyle ve yüce ruhlu insanların icmâıyla sabit olduğu gibi, Kurân-ı Kerîm'in lisanıyla da ısrarla te'yit edilmiştir. "Allah ki, Ondan başka İlâh yoktur. Hiç şüphe yok ki, Kıyâmet Günü sizi muhakkak toplayacaktır. Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?" âyet-i kerîmesinin, bu te'yidi net bir şekilde dünyaya îlan ettiğini beyan eden Bedîüzzaman, bu âyetin büyük bir şiddet ve kuvvetle haşrin îcat edileceğini söz verdiğini; bütün mevcûdâtın sıdkına ve hak olduğuna şehâdet ettiği Mâlikü'l-Mülk'ün sözlerini insanoğlunun tasdik etmemesinin, vahim bir hezeyan ve dehşetli bir ahmaklıktan başka bir şey olmadığını kaydeder.

guller
13.12.2008, 18:10
http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif (http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif)Mübeddil

Allah (c.c.), Mübeddil'dir. Yani istediği her şeyi, istediği her an, istediği şekil ve sıfatla değiştirir, tebdil eder. Her şeye, her zaman yeni bir tarz ve yeni bir şekil verir, her şeyi halden hale uğratır. Kâinatta her şey Allah'ın irâdesiyle, kudretiyle ve hikmetiyle bir yazar-bozar tahtası hükmünde her an değişikliğe uğramakta, her an yenilenmekte, her an tazelenmektedir.
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği Mübeddil ism-i şerifi Kur'ân'da fiil sîgasıyla vârittir.
Cenâb-ı Mübeddil-i Hakîm, Kur'ân'da, yüz çeviren Sebelilerin üzerine Arim seli göndererek bahçelerini buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan bahçelere tebdil ettiğini; tövbe eden, îman eden ve salih amel işleyenlerin seyyiâtlarını iyiliklerle değiştireceğini; kıyâmetten sonra yeryüzünü başka bir arzla, gökleri de başka göklerle tebdîl edeceğini; yüz çevirenlerin derilerinin, çılgın bir alev ve ateşle dolu Cehennemde yandıkça azabı tatmaları için, başka derilerle tebdil edeceğini beyan eder.
Kâinat sarayında her şeyin elbisesinin her saatte tam bir intizam içinde değiştirildiğini beyan eden Bedîüzzaman, Sâni-i Zülcelâlin zamana bir ip gibi, bir şerit gibi her sene başka bir âlemi takıp gösterdiğini, o taktığı âlemi de senenin her gününde intizamla ve hikmetle yeniden değiştirdiğini kaydeder.
"Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da Onun âyetlerindendir" mealindeki âyette göklerin ve yerin yaratılışından en son silsile olan dillerin ve renklerin farklılığına intikal eden Kur'ân'ın i'câzkârâne bir îcâz gösterdiğini kaydeden Bediüzzaman, bu âyetin Sâni-i Hakîme şehâdet eden âlem sayfasını nazara verdiğini; göklerin ve yerin yaratılmasından, göklerin yıldızlarla tezyin edilmesi ve yeryüzünün hayat sahipleriyle şenlendirilmesine kadar; sonra, güneş ve ayın istihdam edilerek mevsimlerin değiştirilmesinden, gece ve gündüzün bir biri peşi sıra devrine ve bu devir içindeki muhtelif değişikliklere kadar bütün tecellîlerin ve değişikliklerin, Cenâb-ı Hakkın isimlerinin eserleri olduğuna, bu âyetle işâret edildiğini beyan eder.
Kolumuzdaki saatin sabit gibi görünmesine karşın, içindeki çarkların durmak bilmeyen hareketleriyle dâimâ bir zelzele yaşadığını kaydeden Bedîüzzaman, kudret-i İlâhiyenin bir büyük saati olan şu dünyanın da görünüşteki sabitliğiyle beraber, dâimî bir zelzele ve değişiklik içinde yuvarlandığını beyan eder.
Bediüzzaman Saîd Nursî'ye göre, dünyanın gece ve gündüzü, o büyük saatin saniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir. Sene o saatin dakikalarını saymakta, asır ise saatlerini saymaktadır. Zaman da, dünyayı yokluk dalgalarına atmakta, geçmişi ve geleceği yokluğa vererek, meydanda yalnız hazır zamanı bırakmaktadır. Akıp giden zaman fırtınası içinde, değişmeyen hiçbir şey kalmamaktadır. Dünyada her şey vahşî bir akarsu gibi hızla akmakta, akıntının her saniyesinde her şey değişmektedir. Her şeyin böylesine tebeddüle ve değişmeye maruz kalması Cenâb-ı Hakkın isimlerinin cilvelerinin, tasarruflarının ve tecellîlerinin her saniye tazelendiğini göstermektedir.
Hâlık-ı Rahîmin, bir kuşun "tüylü elbise'sini her sene hangi kanunla değiştiriyor ise, aynı kanunla her sene yeryüzünün elbisesini de değiştirdiğini beyan eden Bediüzzaman, Cenâb-ı Hakkın aynı kanunla her asırda dünyanın şeklini tebdil ettiğini, aynı kanunla kıyâmet vaktinde kâinatın sûretini tebdil edeceğini ve her şeyi âhiret âlemi sûretinde değiştireceğini" kaydeder.
Bedîüzzaman'a göre, insan, hayatında dört türlü inkılap yaşamaktadır: İlk durumu ölü ve yok hükmünde olan insan, sonra hiçten yaratılmış ve hayat verilmiştir. Sonra bir kez öldürülecek ve en sonunda ise hayatı tekrar iâde edilecektir. İnsanın vücudu tavırdan tavıra, yani nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan et ve kemiğe, et ve kemikten insan sûretine bir kast, bir irâde ve bir ihtiyâr altında, hususî kanunlarla, muayyen nizamlarla, muntazam hareketlerle intikal etmekte, değiştirilmektedir. İnsan önce kalıptan kalıba girip çıkmakta, sonra insan vücudu her sene kendi elbisesini değiştirmektedir. Çünkü bedendeki hücreler hep yakılıp, yıkılıp, yeniden yaratılarak sürekli bir değişikliğe tabi tutulmaktadır.

guller
27.06.2012, 17:37
El-Celil



http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif (http://img329.imageshack.us/img329/8599/allahin99ismi6pt.gif)


El-Celil
“Sıfatları sonsuz kemâlde bulunan.”
“Mâlikiyet, hâkimiyet, kudret, azamet gibi bütün celâl sıfatlarına sahip olan.”
“Heybeti, akılları dehşette bırakan.”
Celîl ismi, Azîm ismine yakın bir mânâ taşır. Aralarındaki ince farkı İmam Gazâlî Hazretleri şöyle ifade eder:
“Celîl ismi sıfatların kemâline delalet eder. Azîm ismi ise, hem zâtın hem de sıfatların kemâline birlikte delalet eder.” Nur Külliyatından bir hakikat dersi:


“İsm-i Celâl, alelekser nevilerde, külliyatta tecelli eder. İsm-i Cemâl ise mevcudatın cüz’iyatına tecelli eder... Ve keza celâl, vâhidiyetin tecellisinden, cemâl dahi ehadiyetin tecellisinden zahir olur.” (Mesnevî-i Nuriye)


Bir çiçeğe baktığımızda ondaki güzelliğe, ince sanata, renklerindeki ahenge hayran kalırız. Bu güzellik Allah’ın Cemîl isminin bir tecellisidir. Bütün çiçeklere birden nazar edebilsek, bu hayranlığımız hayrete dönüşür. Bu kadar çiçeği ayrı ayrı süslemek, aralarında hoş bir ahenk kurmak azim bir tasarruftur, harika bir icraattır. İşte bu azamet, haşmet ve büyüklük mânâları, Celîl isminin tecellisiyledir.


Bir kuşun, bulduğu bir taneyi zevkle ve heyecanla yemesinde, Rezzak isminin bir tecellisini seyrederiz. Bir milyonu aşkın canlı türünün, rakamlara sığmayacak kadar çok fertlerinin birlikte rızıklanmalarını düşündüğümüzde, karşımızda bir celâl tablosunu buluruz.


Ve o muhteşem ziyafette Celîl isminin bir tecellisini okuruz.



Yıldızlar âlemini ve büyük denizleri seyrettiğimizde de nazarımıza öncelikle celâl tecellisi çarpar. Bu haşmetli tablolarda Celîl ismini okuruz.


Ancak, bunların gözleri kamaştıran bir güzellikleri de vardır.


Her iki tabloda da celâl içinde bir cemâl tecellisiyle karşılaşırız. Nur Müellifi bu hakikati, ‘celâlin gözünde cemâl’ şeklinde ifade buyurur.



Kısacası, her biri sonsuz kemâlde bulunan ilâhî isimlerin, bütün mahlukatı kaplayan o muhteşem tasarruflarının her biri, vahidiyetin tecellisiyledir ve Celîl ismini bir başka pencereden bize gösterir dururlar. Bir tecellide, Allah’ın ‘celîl hâlıkiyetini,’ bir başkasında ‘celîl hâkimiyetini’ bir diğerinde ise ‘celîl mâlikiyetini...’ müşahede ederiz.



Hâlıkiyet, mâlikiyet ve hâkimiyetin, bütün varlık âlemini ihata etmeleri ve hükümleri altına almaları, vahidiyet tecellileridir ve Celîl ismini fikir ehline okutturur, ders verirler.


Kulun bu isimden alacağı ders:


İnsan, kendi varlığını sonsuz varlıklardan bir nokta, simasını sonsuz simalardan bir sima, sofrasını sonsuz sofralardan bir sofra... olarak görüp, ilâhî isimlerin o celîl tecellileri karşısında hayretle secde etmeli, haddini bilmeli ve isyandan sakınmalıdır. (Sorularla İslamiyet)

guller
27.06.2012, 17:38
Er-Rakib

“Kullarının her şeylerini gözeten, müşahedesi altında tutan.”
“Her şey, ilmi, nazarı ve murakabesi altında bulunan.”
“Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde Rakîb’dir.” (Nisâ, 4/1)
Bu ilâhî isim, Alîm, Basîr ve Şehîd isimleriyle yakından ilgilidir. Her şeyi gören, bilen ve her hadisenin şahidi olan Allah, elbette bütün varlıkları ve bilhassa insanları daimî bir murakabe altında bulundurur. Bilhassa insanları diyoruz; çünkü insan, kendisine cüz’î irade verilmesi sebebiyle ihtiyarî fiillerde serbest bırakıldığından, bu murakabe en ileri mânâda onda merkezleşir.
Bu ismi düşünen bir kul, kendi nefsini daima gözetler, kontrol eder. Onu başıboş bırakmamaya, günah ve isyan sahasına sokmamaya çalışır.
Kendisini, Allah Resûlünün (a.s.m.) ifadesiyle, bir çoban olarak bilir ve güttüklerinden sorumlu olduğunu idrak ederek, nefsini, aile fertlerini ve sorumluluk sahasına giren herkesi ve her şeyi murakabe altında tutmaya çalışır.
Duygularını, haramdan ve şüpheli şeylerden korur.
Gözünü harama yönlendirmez, kulağına her şeyin girmesine izin vermez.
Aklını gereksiz ve zararlı şeylere yormaz.
Kalbini de murakabe altında tutar; imanına zarar verecek, itikadına ters düşecek düşünce ve meyillerden hassasiyetle sakınır.
Sevgi ve korkusunun sadece Allah için olmasına azami dikkat eder. (Sorularla İslamiyet)

guller
27.06.2012, 17:38
El-Hasib

“Kulların yaptıklarını muhasebeye tâbi tutan.”

“Amellerin karşılığını verme hususunda kâfi olan.”

“Onlar (peygamberler) Allah’ın gönderdiklerini tebliğ edenler, O’ndan korkanlar ve Allah’tan başka hiç kimseden korkmayanlardır.

Hasîb olarak Allah yeter.”( Ahzâb33/, 39)


Bu ism-i şerif ‘Alîm, Habîr ve Hafîz’ isimleriyle yakından ilgilidir.

İnsanı yaratan Allah, elbette onun her şeyini, her fikrini, her inancını, her niyetini yakînen bilir. Allah’ın bildiği, haberdar olduğu ve hıfzettiği bu gibi hal ve hareketlerden, insanın cüz’î iradesine bırakılan ve hakkında emir ve yasak bulunanlar, ahirette Hasîb isminin tecellisiyle, muhasebeye konu olacaklar ve insan, bütün bunlardan hesaba çekilecektir.

Hesap sormak, ‘bilmekten, haberdar olmaktan ve hıfzetmekten’ farklıdır. Bundan dolayı, Hasîb ismi, Alîm, Habîr ve Hafîz isimlerinden ayrıdır ve müstakil bir isimdir.
Nur Külliyatından bir ikaz cümlesi:


“İnsan bu keramete, bu şerefe nâil olduğu halde, kendisini başıboş ve gayr-ı mes’ul zannetmesin. Onun da divan-ı muhasebatta pek karışık hesabları vardır. Ondan kurtulduktan sonra, müstehak olduğu yere gidecektir.” (Mesnevî-i Nuriye)

Hasîb isminin bir başka mânâsı da ‘kâfi gelen, yeten’ şeklindedir.

“Hasbiyallahu lâ ilâhe illa hu,” yani “Allah bana yeter, O’ndan başka ilâh yoktur.” (Tövbe, 9/129) âyet-i kerîmesi, Hasîb isminin insan kalbindeki kâmil tecellisini bize haber vermektedir.
“Allah bana yeter” cümlesi bir hükümdür, “O’ndan başka ilâh yoktur” cümlesi ise bu hükmün delilidir.


Bütün mü’minler, ‘Hasbünallah’ yani ‘Allah bize yeter’ derler. Çünkü O’nu, “her şeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberra, kusurdan mukaddes, nakstan mualla bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl” (Nur Külliyatı'ndan, Sözler) olarak tanırlar ve böylece iman ederler.


Kulun bu isimden alacağı ders, ölümle birlikte hesap döneminin başlayacağını, kabir âleminde sorguya çekileceğini, kıyamet ve haşir safhalarından sonra her amelinden en ince teferruatına kadar hesap vereceğini bilmesi ve ömrünü ona göre tanzim etmesidir.

Bu kısa dünya dönemine aldanmaması, ana rahminde olduğu gibi kabir âleminde ve daha sonrasında kimseden bir yardım görmeyip, ancak Allah’a sığınacağını bilerek, bu dünya hayatında da “Allah bana kâfidir” deyip, teslim ve tevekkül dairesinde yaşamaya çalışmasıdır.

(Sorularla İslamiyet)