PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Son Şahitler-1



Sayfa : [1] 2

Tur@b
22.08.2008, 10:02
VAN - SAVAŞ-ESARET ŞÂHİTLERİ

Önceki asrın müceddidi

MEVLÂNA HALİD-İ BAĞDADİ

Bundan önceki asrın müceddidi olan Mevlâna Halid Ziyaeddin, aslen Süleymaniyeli Ahmed Ağa isminde bir zatın oğludur. Nakşibendî mürşidi olan Mevlâna Halid'in hayatı, Nakşî tarikatının tarihinde pek ehemmiyetli bir safha teşkil etmektedir. l776'da Süleymaniye'ye bağlı Karadağ'da dünyaya gelen Mevlâna Halid, Mikaili aşiretindendi. Çok küçük yaşında ilim tahsil etmek için, Erbil'e bağlı Köysancak ve Harir taraflarına gitmişti. Devrin şöhretli âlimlerinden ders alıyordu. Yine ilim tahsili için Bağdat'a gitti, bir müddet sonra da Süleymaniye'ye döndü.
Daha sonra Sinence'ye giderek, oranın meşhur âlimi Muhammed Kasım'dan riyaziyat, hendese, hesap ve astronomi dersleri aldı. l798'de tekrar Süleymaniye'ye döndüğü zaman müderrisliğe tayin edildi.
Zühdü ve takvâsıyla bilinen Mevlâna Halid, aklî ve naklî ilimlerle de meşgul olmuştu.
l805'de Diyarbakır, Halep ve Şam üzerinden Hicaz'a gitti. Bu sıralarda Azim Abatlı Muhammed Zahid adında bir dervişle karşılaştı.Bu derviş kendi mürşidi olan Delhli Şeyh Abdullah Şahın bazı menkıbelerini anlattı. Bunun üzerine Mevlâna Halid gıyabî olarak büyük bir iştiyak ve muhabbetle Şeyh Abdullah'a bağlandı. Onunla müşerref olmak için Hindistan yolunu tuttu. Divan'ında Şeyh Abdullah'a olan bağlılığı yer yer görülmektedir.
l809'da Hindistan'a giderken yolda birçok âlim ve fâzıl zatla tanıştı, Lahor üzerinden Şeyh Abdullah'ın oturduğu Cihanabad'a vardı. Daha o beldeye yaklaşırken, şeyhinden manevi feyizler almaya başlamıştı. Bir yıl şeyhinin hizmetinde kaldı. Orada Kadirî, Nakşî, Sühreverdi ve Kübrevi tarikatlarından icazet alarak, l8ll'de Süleymaniye'ye döndü.
Karadağlı olan Mevlâna Halid aslen Hazret-i Osman'ın (r.a.) nesline dayanıyordu.
Bağdat Valisi Said Paşa Mevlâna Halid'e alâka ve hürmet gösteriyordu. İhsaniye Medresesini tamir ettirmiş, Mevlâna Halid'e tekkeolarak tahsis etmişti. Bu tekke bugün Bağdat'ta Tekke-i Halidiye olarak anılmakta ve bilinmektedir.
Daha sonraki yıllarda Davut Paşa Bağdat Valisi oldu. l822'de Mevlâna Halid'in manevî hizmeti ve hakimiyeti siyasilerin dikkatini çekiyordu. Osmanlı devleti, Mevlâna'nın durumunu öğrenmek için Bağdat Valisi Davud Paşanın bilgisine müracaat etti. Mevlâna Halid, Vali Paşanın tahkikatından ve icraatlarından huzursuz olarak, Bağdat'ı terk edip Şam'a yerleşti. İnsaflı bir zat olan Bağdat Valisi Davut Paşa, İstanbul'a şöyle bir rapor gönderdi: "Mevlâna Halid'in gayesi Sünnet-i Seniyeyi ihya ve talebelerini irşad etmektir. Onun tavır ve hizmetlerinden anlaşıldığına göre, dünyaya kat'iyyen temayülü yoktur. Mevlâna siyasetten itina ile kaçınmaktadır. Hattâ, Mevlâna Halid'in hiçbir zaman devlet işlerine karışmayacağını da taahhüd ederim."
Mevlâna Halid l825'te tekrar hacca giderek oradan Şam'a döndü.
Mevlâna Halid'in Bahaeddin, Abdurrahman, Şehabeddin, Necmeddin ve Fatma adında çocukları vardı. Şehabeddin Efendi Urfa'da medfundur. Birçok talebe ve halifeleri oldu. Bunlardan Muhammed Firakî adındaki halifesi İstanbul'da vefat ederek Emin Nureddin Camiine defnedilmiştir.
Mevlâna Halid l826 yılında kolera hastalığına yakalandı. Bir akşam namazından sonra, Cuma gecesi, yüzünü kıbleye çevirerek şu âyet-i kerimeyi (meâlen) okumuştu: "Ey itmi'nana ermiş ruh! Dön Rabbine, sen ondan razı, O senden razı olarak haydi gir kullarımın içine ve cennetime dahil ol!" Sonra da ruhunu teslim etti.
Şam'ın Salihiye Mahallesindeki Kasyon tepesinin eteğine defnedildi.
Mevlâna Halid Hindistan'a gitmeden evvel hep ilmî eserler yazmıştı. Ondan sonra ise tasavvuf ve tarikata dair eserleri oldu. Dokuz adet ilmî eseri bulunmaktadır. Altı tane de Farsça tasavvufi eseri vardır. Tarikatı hakkında ise başkalarınca yazılmış eserler bulunmaktadır.
Şarklı âlim Sadreddin Yüksel Mevlâna Halid-i Bağdadî'nin Divan ve Şerhi isminde hazırladığı, eserin l200. mısrasındaki şu ifadeler dikkati çekmektedir:
"İmam-ı Rabbanî'nin her iki gözü mesabesinde olan Said ile Urvetü'l-Vüska Masum hürmetine."


Mevlana Halid'in cübbesi, Küçük Aşık ve

Bediüzzaman

Küçük Âşık
Küçük Âşık veya Hacı Âşık diye bilinen zatın asıl adı Mehmed'di. Babası leblebicilik yapardı. Çok küçük yaşta kendisini ilim ve iman yoluna adadığı için, lâkabı Küçük Âşık olarak söylenmektedir. Küçük Âşık Mehmed Efendinin, eşi Fatma Hanımdan altı tane kızı olmuştu.
Küçük Âşık ilim yolunda, ana ocağı Afyon'u terk ederek İstanbul'a gelmiş, Bir müddet burada ilim tahsil ettikten sonra, bu defa da bundan önceki asrın müceddidi Mevlâna Halid Hazretlerini ziyaret etmek, onun irfan meclisinde diz çökerek ilim ve irfan feyzine ermek için, Mısır'a giden bir gemiye binerek Şam'a doğru yola çıkmış. Kendisi gibi Şam'a, Mevlâna Halid'e gitmek isteyen diğer ilim talipleri, "Hey molla, sen nereye gidiyorsun?" diye sorduklarında Küçük Âşık, "Şam'a, okumaya" diye cevap vermiş. Gemi Beyrut'a gelince Şam yolcuları inip kara yoluyla Şam'a gelmişler. Şam'ın Ümmiye Camiinde namazdan sonra "Mevlâna Halid'i ziyarete varalım" demişler. Küçük Âşık'a ise; "Delikanlı, biz ehl-i tarikatız, sen okumak için kendine bir medrese bul" demişler. Küçük Âşık Mehmed ise, bütün zahiri ilimleri okuduğunu, kendisinin de maksadının Mevlâna Halid Hazretlerini ziyaret etmek olduğunu söylemiş. Onlarda, "Daha sen çok küçüksün, Şeyh Halid Hazretleri seni kabul etmez!" demelerine rağmen Küçük Âşık Mehmed azminden vazgeçmemiş ve mollalarla münakaşa ederek tekkeye varmışlar.
Mevlâna Halid Hazretleri bir keramet haliyle Küçük Âşık Mehmed'in geleceğini biliyormuş. Hizmetkârlarından birisi, kapıda İstanbul'dan bir grup ziyaretçi olduğunu söylemiş. Sonra bu ziyaretçiler Mevlâna Halid Hazretlerinin dergâhına girmişler. Şeyhin elini öperken, sıra Küçük Âşık'a gelmiş. Şeyh, "Gel bakalım, benim küçük Mehmed'im, sen hoş geldin" diyerek, hiç tanımadığı halde, Afyon'un ve Anadolu'nun bu küçük âşıkını bağrına basmıştı.
Mevlâna Halid, Küçük Âşık Mehmed'i yanına, hizmetine almış. Küçük Âşık yıllarca Mevlâna Halid Hazretlerine hizmet etmiş. Zaman zaman Mevlâna Halid, "Oğlum, Mehmed'im, senin memleketinde kimin var? Seni hiç arayan, soran yok, mektubun da gelmiyor" deyince, Küçük Âşık boynunu bükerek, "Allah'tan gayrı kimsem yok" diye cevap verir ve gözleri yaşarırmış.
Bir gün Küçük Âşık'ın annesiyle babası diyar diyar evlâtlarınıaramaya başlamışlar. İstanbul, Mısır ve nihayet Bağdat, Şam yollarına kadar düşmüşler.
Mevlâna Halid Hazretleri bir öğle vakti abdest almak istemiş. Küçük Âşık hemen leğen ve ibriği getirmiş. Mevlâna Halid eskiden sorduğu gibi yine sormuş: "Yavrum Mehmed'im, senin memleketinde kimin var?" Küçük Âşık'ın yine gözlere dolarak, "Allah'tan başka kimsem yok" diyerek cevap vermiş. İşte o zaman Mevlâna Halid Hazretleri avucunun içini açıp, Küçük Âşık Mehmed'in yüzüne karşı ayna gibi tutarak, "Bak bakalım, dikkat et, ne göreceksin?" demiş. Küçük Âşık Mehmed, Mevlâna Halid Hazretlerinin avucunda annesiyle babasının resimlerini görmüş. Kıp kırmızı olarak, hiç sesi çıkmayan Küçük Âşık Mehmed'e, Mevlâna Halid, "Ey Mehmed, sen buraya annen ve babandan izinsiz ve habersiz geldin" diyerek, Mehmed'in yaptığı işleri söylemiş, anne ve babasının yakınlara geldiklerini haber vermiş. Küçük Âşık yaşlı gözlerle, "Annem ve babam buraya gelip, beni şeyhinden ayırıp götürürler, sizin hasretinize dayanamam diye böyle yaptım" demiş.
Onlar böyle konuşurken kapı çalınmış. Küçük Âşık'ın annesiyle babası içeri girmişler. Küçük Âşık Mevlâna Halid Hazretlerinin yanından ayrılıp da Afyon'a gitmek istememiş. Annesiyle babası Şeyhten izin alarak, evlâtlarını alıp götürmek istiyorlarmış. Küçük Âşık ise bir türlü şeyhinden ayrılmak istemiyor, şeyhinin hasretine dayanamayacağını söylüyormuş. Bunun üzerine, Mevlâna Halid Hazretleri sırtından hırkasını çıkararak, Küçük Âşık Mehmed Efendiye giydirmişti.
"Sen benim hasretime işte şimdi dayanırsın, küçük benim cübbemi götürüyorsun. Şimdi Afyon'a gideceksin, buraya kadar geldiğine göre, hac farizasını eda et, öyle git!" demiş.
Küçük Âşık Mehmed, hocasının hasretini gidermek için cübbesini giyip, ellerini öperek, hayır dualarını aldıktan sonra, anne-babasıyla Hicaz'a gitmiş ve sonra da Afyon'a gelmiş.
Afyon'da müftülük yaptığı gibi, şimdi kendi ismiyle söylenen Hacı Âşık Camiinde dersler de okutmuş. İlim ve maneviyat bakımından çok üstün olan Hacı Âşık Efendi, senelerce medreselerde ders okutmuş, Yunus Hoca ve Sandıklı Şeyhi Hasan Efendi gibi meşhur kimseleri yetiştirmiş.
Hacı Âşık Mehmed Efendi, ilk defa dolapla kuyulardan su çekmeyi de icad etmiş. Tabak esnafını müftülük binasına zaman zaman toplayarak "Cehri" denilen bitkiyle derinin daha iyi boyandığını onlara öğretmiş.
Küçük Âşık Mehmed Efendi l845 yılında vefat etmiş. Kabri Afyon'un Devrane mezarlığındadır. Bu mezarlık sonradan kaldırıldığı zaman, Hacı Âşık Mehmed Efendinin sadece mezar taşı getirilip, bugün adıyla anılan camiin yanına dikilmiş.

Mevlâna Halid'den Bediüzzaman'a ulaşan cübbe
l940 civarında yazıldığını tahmin ettiğimiz bir mektubunda Üstad şunları ifade buyurmaktadır:
"Eski zamanda, on dört yaşında iken, icazet almanın alâmeti olan Üstad tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimimizde büyük hocalara mahsus kisve giymek yakışmadığı...
"O zamanda büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyeti değil, ya rakip, veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için, bana cübbe giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliyâyı azimeden dört-beş zatın vefat etmeleri cihetiyle, elli altı senedir icazetin zahir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabul etmek hakkımı bu günlerde, yüz senelik bir mesafede Hazret-i Mevlâna Zülcenaheyn Halid Ziyaeddin kendi cübbesini, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek garip bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğine bazı emarelerle bana kanaat geldi. Ben de o mübarek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. Cenab-ı Hakka yüz binler şükrediyorum. (Bu mübarek emaneti Risale-i Nur talebelerinden ve ahiret hemşirelerimizden Asiye namında bir muhterem hanımın eliyle aldım...)"

Küçük Âşık'ın torunu Âsiye Mülazımoğlu
l885 yılında Afyon'da dünyaya gelen Asiye Mülazımoğlu'nun babası Mehmed Bahaeddin Efendi annesi ise Zakire hanımdır. Mehmed Bahaeddin, Küçük Âşık'ın torunudur.
Âsiye Hanım dedesinden kendisine intikal eden bu cübbenin üzerinde yıllarca titremiş, istiklâl savaşında, Yunan işgalinde, memleketlerini terk etmek zorunda kaldıkları günlerde bile onu yanından ayırmamış. Sandıklı, Isparta ve Akşehir'e gittiklerinde zor zarurî eşyaları ile birlikte bu cübbeyi de daima yanında taşımış.
Asiye Hanımın kocası Tahir Bey, Kastamonu Hapishanesine müdür olarak tayin edildiği zaman, Mülazımoğlu ailesi de nihayet Kastamonu'ya gelip yerleşmiş. İşte bu yerleşme günlerinde, uzun yıllar dolaştırılan cübbe de asıl sahibini bulmuş.
Babası Bahaeddin Efendiyle birlikte Bediüzzaman'a giden Asiye Hanım, Mevlânâ Halid'in emanetini bu asırlık yadigârı sahibine teslim etmişti.
Cübbenin sahibi: "Asiye'nin duası kabul oldu " diyerek uzun yılların iştiyakını, hasretini ifade etmişti.
Aradığını Bağdat yollarında bulan Küçük Âşık'ın torunları, dedelerinden daha şanslıydılar. çünkü onlar aradıklarını Anadolu'da bulmuşlardı.
Asiye Hanım'ın ismi ve hizmetleri Risale-i Nur'un lâhikalarında yer yer zikredilir.
Asiye Mülâzımoğlu Risale-i Nur'un kudsî hizmetinde bulunmuş mübarek bir hanım..
Ankara'daki evinde ziyaret ettiğimiz zaman, yaşından beklenmeyecek zindelikte bize bu konuda bilgiler vermişti.
Bizi gülerek karşılamış, "Bugün içimde bir sevinç vardı, sizin geleceğinizi âdeta bekliyordum" diyordu.
Mevlâna Halid Hazretlerinin bu cübbesi Bediüzzaman'ın yanında kalmıştı. Yıllar sonra, l950 yılı sonbaharında Urfalı Vahdi Gayberi Emirdağ'da Üstadı ziyaret ettiği zaman, Üstad bu mübarek cübbeyle birlikte bazı eşyalarını, kendisinin de Urfa'ya geleceğini söyleyerek Gayberi'ye verip, Urfa'ya göndermişti. Mevlâna Halid'in cübbesi bugün Urfa'da Abdülkadir Badilli tarafından muhafaza edilmektedir.

Tur@b
22.08.2008, 10:06
GAVS-I HİZAN
SEYYİD SIBĞATULLAH

"Şu üslûp, bir silsilenin mübarek hırkalarının parçalarından dikilmiştir. Yani Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî, Halid Ziyaeddin, Seyyid Tâhâ, Seyyid Sıbğatullah ve Seyda gibi evliyaya işaret var." (Münazarat).
"Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî tarikatında ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan namiyle bir zattan istimdat ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak "Yâ Gavs-ı Geylânî' derdim. Çocukluk itibarıyla elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa, "Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur.' Acibdir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fatiha ve ezkâr ne kadar okumuş isem, Zât-ı Risaletten (a.s.m.) sonra Şeyh-i Geylânî'ye hediye ediliyordu. Ben üç-dört cihetle Nakşî iken, Kadirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarikatla iştigale ilmin meşguliyeti mâni oluyordu." (Sekizinci Lem'a, Osm. s.65.)
Nurs seyahatlerimiz esnasında üç-beş defa Hizan'a uğramıştık. Hizan yakınlarında Gayda kasabası bulunmaktadır. Yukarıdaki nakillerde adı geçen Seyyid Sibğatullah Hazretleri burada bir tepecikte medfundur. Bu tepede ayakkabılar çıkartılarak, hürmet içinde ziyaretler yapılmaktadır.
Gavs-ı Hizan Seyyid Sıbğatullah l87l yılında vefat etmiş, bu vefattan beş yıl sonra da Bediüzzaman dünyaya gelmişti.

Gavs olmaktansa gelecek zata baba olmayı tercih ederim.
Bazı zamanlarda Üstad Bediüzzaman'ın muhterem babası Sofi Mirza Efendi, Nurs köyünden kalkarak Gayda'ya Seyyid Sıbğatullah Hazretlerinin ziyaretine gelirdi. Bir defasında muhteşem mecliste Seyyid Sıbğatullah ayağa kalkarak, Sofi Mirza'ya meclisin başköşesinde yer göstermişti. Orada bulunan ulemâ ve hulefâ, bu basit, ümmî Nurslu köylüye neden bu kadar alâka ve hürmet göstediğini Seyyid Sıbğatullah'tan sordukları zaman, Gavs-ı Hizan şu cevabı veriyordu: "Bu Sofi Mirza ileride öyle bir zata baba olacak, bunun sulbünden öyle bir zat gelecek ki, o zata baba olmayı ben on gavslığa tercih ederim. Gavs olmaktansa, o gelecek zata böyle bir baba olmayı tercih ederim!"
Abdurrahman Nursî'nin, Bediüzzaman'ın hayatıyla alâkalı yazdığı kitapta Siirt'in büyük âlimi Molla Fethullah'tan naklen şu parçayı okumaktayız:
"Zekâ ile hıfzın aşırı derecede bir arada bulunması gerçekten az rastlanır bir şeydir. Fakat şimdiye kadar bu özelliği iki kişide gördüm. Biri sizde (Bediüzzaman'da), diğeride Molla Halid-i Olekî'de."
Molla Halid-i Olekî, Doksan Üç Harbinde şehit olan bir din ve iman kahramanıydı. Geçmiş yıllarda Muş'un Nurşin beldesinde Abdurrahman-ı Tağî Hazretlerinin türbesini ziyaret ederken, Molla Halid-i Olekî'nin yazdığı, üzerinde, kırmızı kalemle tevafukları da gösteren, el yazması Minah (Vergiler) isimli Arapça eseri de görmüştüm.
Bu kitap Urfa Halilürrahman Camii imamı Yahya Pakiş'in tercümesiyle l982'de İstanbul da neşredildi.Kitap şu ismi taşıyor: Minah Seyyid Sıbğatullahi'l-Arvasî Gavs-ı Hizanî. Bu eseri Seyyid Sıbğatullah'ın halifesi Halid-i Olekî derlemişti.
Seyyid Sıbğatullah'ın dedelerinin bulunduğu köylerde hiçbir oyun âleti ve çalgı bulunmazdı. Gavs-ı Hizan Sıbğatullah "Ben Lütfullah'ın oğluyum" diye babasından bahsederdi. Sigara içmemek bunların âdetiyle. Meclislerinde sigara içene müsaade etmezlerdi.
Seyyid Sıbğatullah, çeşitli büyük şeyhlerden sonra Seyyid Tâhâ'ya halife olmuştu. l840'da Seyyid Tâhâ beline hizmet kemerini bağlamıştı. Nesep olarak Abdülkadir Geylânî Hazretlerine mensup olan Seyyid Tâhâ l852'de vefat etti.
Seyyid Sıbğatullah ise l87l'de Bitlis'te geçirdiği humma hastalığından sonra, Ramazan'ın üçüncü Cumartesi günü öğleden sonra vefat etti.
Seyyid Sıbğatullah Hazretlerinin tasarruf ve kerameti çoktu.
Çok kişi, Gavs-ı Hizan'ın vasıtasıyla velâyet derecesine ulaşmıştı.
Dokuz kardeşi, sekiz oğlu vardı. Oğlu Celâleddin çok cesur ve kahramandı. Seyyid Sıbğatullah'ın cenazesini, oğlu Celâleddin'in emriyle Abdurrahman-ı Tağî yıkamıştı.
Bir seferinde Seyyid Sıbğatullah'la oğlu Celâleddin birlikte Seyyid Tâhâ'nın evine gitmişlerdi. Seyyid Tâhâ'nın odasında büyük bir yılan görüldü. Yılan hem çok büyük, hem de tavandaki direkler arasında olduğu için, orada bulunanlardan hiçbiri yılanı çıkarmaya ve öldürmeye cesaret edemiyordu. Şeyh Celâleddin, eli ile yılanı tutarak çıkardı ve öldürdü. Bunun üzerine babası Gavs-ı Hizan Seyyid Sıbğatullah, oğluna hitaben: "Ağa ağa" diye seslenerek iltifat etti. Seyyid Tâhâ da Celâleddin'e nazar edip, manevî evlâtlığa kabul etti. Doksan Üç Harbinde bu korkusuz Celâleddin çok büyük kahramanlıklar gösterdi. Kendisi gayet cömertti. Babasından yedi yıl sonra, yani l878 senesinde vefat etti.
Gavs-ı Hizan Seyyid Sıbğatullah'ın, birisi oğlu Şeyh Bahaeddin olmak üzere dört tane halifesi vardı. Bu halifeler şu zatlardı:
Seyda Abdurrahman-ı Tağî,
Gavs-ı Hizan'ın oğlu Şeyh Bahaeddin,
Şirvanlı Şeyh Halid-i Olekî,
Şeyh Abdurrahman-ı Meczup.
Gavs-ı Hizan, "Abdurrahman-ı Meczup, Allah'ın nurunu hakkıyla müşahede edendir" diye buyurmaktaydı.
Abdurrahman-ı Tağî ise sohbet piriydi. Hilâfet makamını geçmişti. Seyda bir şeyh ve mürşiddi. Nurşin'de medfundur.
Molla Halid-i Olekî, Doksan Üç Harbinde nice kahramanlıklardan sonra şehit olmuştu. Mezarı meçhuldür.

Tur@b
22.08.2008, 10:08
ABDURRAHMAN- TAĞÎ ve OĞLU
NURŞİNLİ ZİYAEDDİN EFENDİ (HAZRET)

"Hakiki ve Hayali Ziyaeddin"
Bir ilim ve iman merkezi olan Muş vilâyetinin civarındaki Nurşin'de birçok büyük zatlar yetişmiştir. Nur risalelerinde ismi geçen Ziyaeddin Efendi de bunlardan birisidir. "Hazret" diye de anılan bu zat, Bediüzzaman'ın büyük kardeşi Molla Abdullah'ın şeyhi ve hocasıdır. Kendisinin ilk icazetli talebesi Molla Abdullah Nursî'dir.
Mesnevî-i Nuriye'de "Hubab Risalesi"nde Nurşin şöyle geçmektedir: "Eğer istersen hayalinde Nurşin karyesindeki Seydâ'nın meclisine git, bak: Orada fukara kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melâikeleri bir sohbet-i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris'e git ve en büyük localarına gir. Göreceksin ki, akrepler insan libası giymişler ve ifritler adam suretini almışlar, ilâ âhir..."
Ziyaeddin Efendi İstiklâl Harbinde vatan müdafaası için çarpışırken bir kolunu kaybetmiştir. Bu hizmetleri Sarıklı Mücahidler isimli eserde yazılmaktadır.
Bediüzzaman'ın büyük biraderi Molla Abdullah'ın bağlı olduğu bu zatla alâkalı olarak Kastamonu mektuplarında "Molla Abdullah" ile bir muhaveremi hikâye ediyorum" diyerek "Hayalî ve hakikî Ziyaeddin" diye bir hakikat dersi verilmektedir. Ayrıca Bediüzzaman'ın l948 Afyon mahkemesi avukatlarından Hulûsi Bitlisî Aktürk'ün Ehl-i Sünnet mecmuasındaki makale ve hatırasında da Hazret-i Ziyaeddin'in bahsi geçmektedir.

M.Kemal'in mektubu
Hizmetleri Sultan Reşad tarafından bir madalya ile taltif edilmiştir. Mustafa Kemal'in Nutuk'larında "Nurşunli Meşâyih-i İzamdan Şeyh Ziyaeddin Efendi Hazretlerine " diye, Paşanın, kendisine mektubu bulunmaktadır. Nurs köyü civarındaki Tağ medreseleri sahibi Abdurrahman Tağî'nin oğlu olan Hazret-i Ziyaeddin babasıyla birlikte Nurşin'de medfundurlar.


"Nurslu talebelerden biri İslâmı tecdid edecek"

Abdurrahman Tağî ise Gavs-ı Hizan Seyyid Sıbgatullah'ın halifesidir. Hazret-i Ziyaeddin'in babasıdır.Hizan'a bağlı Tağ köyünde medresesi vardı. Emirdağ mektuplarında Bediüzzaman "Nahiyemiz olan Hizan kazasına tâbî Isparta'da birden bire meşhur Seyda namında Şeyh Abdurrahman-ı Tağî himmetiyle o kadar çok talebeler ve hocalar ve âlimler çıktılar ki bütün Kürdistan onlar ile iftihar eder bir şekil aldığı " diye Seydâ'dan bahsetmektedir. Bediüzzaman o zamanlarda dokuz-on yaşlarında olduğunu ifade etmektedir. O zamanlar Abdurrahman-ı Tağî, Nurslu talebelere, bilhassa küçük Said'e çok alâka, iltifat gösterir, geceleri yatarken üzerlerini örtermiş. Nurslu talebelerin içinden birisinin İslâmiyete çok büyük hizmetler edeceğini, İslâmı tecdid edeceğini ifade eder, onun için bu kadar alâka gösterdiğini söylermiş. Bediüzzaman'ın Emirdağ mektuplarındaki mezkûr mektubu da Abdurrahman-ı Tağî'den anlatılanları teyid etmektedir.
Abdurrahman-ı Tağî l886 yılında rahmete kavuşarak Nurşin'de defnedilmiştir.

"Hazret" Ziyaeddin Efendi
Tağ köyü, Nurs köyüne yaya olarak iki saat kadar mesafededir. Abdurrahman-ı Tağî'nin oğlu Muhammed Ziyaeddin'dir. Hazret namıyla anılan Şeyh Ziyaeddin Efendi, Bediüzzaman'ın büyük kardeşi Molla Abdulhah Nursî'nin hocası ve şeyhiydi. Hakim Feyyaz Karabel'in tercüme edip neşrettiği Yeni Mektubat isimli eserinde içinde Şeyh Muhammed Ziyaeddin'in, Nurslu Molla Abdullah'a hitaben yazılmış üç tane de mektubu bulunmaktadır. Mektubat ll3 mektuptur. Son mektup olan ll3. mektup, Birinci Cihan Harbinde harp cephesinden Şeyh Ziyaeddin tarafından Molla Mehmed Emin'e yazılmıştı, harple alâkalıdır.
Molla Abdullah'ın, güzel yazısıyla yazdığı bazı Arapça ders notları ve Kur'ân-ı Kerimler vardır. Kur'ân-ı Kerimler, elimizde bulunmaktadır.

Tur@b
22.08.2008, 10:10
BİTLİSLİ ŞEYH
EMİN EFENDİ


(Şirvanî)
Şeyh Emin ve
Molla Said
Her sabah Müslüman Türkiye'mizin güneşi doğudan doğarak, ülkemizi ışık tufanına boğar. Yirminci yüzyılın başlarında ülkemize şerefler veren manevî güneşlerden birisi de Şeyh Emin Efendiydi. Bitlis hanedanından bir zat olan Emin Efendi, seyyidler kafilesinden asrımızı aydınlatan bir bahtiyar sîma idi.
Şeyh Emin Efendi yüzyılımızın başlarında Sultan İkinci Abdülhamid Hanın daveti üzerine İstanbul'a giderek, orada iki yıl kadar misafir olarak bulunmuştu. Bu misafirlik esnasında kendisine tahsis edilen Beşiktaş Akaretler'deki köşkte oturmuştu. Kendilerine Sultan Abdülhamid Han çok alaka ve hürmet göstermiş, Şeyhülislâm olarak İstanbul'da bulunmasını teklif etmişti. Fakat Şeyh Emin Efendi Sultan'ın bu teklifini kabul etmeyerek reddetmişti.
Torunlarının verdikleri bilgilerin ışığında, bu Bitlisli büyük alimin l822-l906yılları arasında ömür sürdüğünü yaklaşık olarak tesbit etmekteyiz.
Bir kervansaray mahiyetindeki evi ve dergâhı uzun yıllar etrafa Nakşi nurunu saçtı. Bu nur yuvası l908 yılında, kırk gün süren bir zelzele sonunda yer yer tahribat görmüştü. İkinci Sultan Abdülhamid Han, Musul'daki Çiflikat-ı Hümayunundan bu Nakşi dergâhının tamir masrafı olarak beş yüz altın göndertmişti.
İstanbul'dan dönerken Sivas'taki talebisi ve müridi Sivas valisi Reşid Akif Paşa'ya uğrayarak misafiri olmuştu. Sivas'tan Diyarbakır'a faytonla dönmüştü. Oradan da Bitlis'e kadar hayvan sırtındaki kargirin üstünde gitmişti.
Şeyh Emin'in oğlu Derviş Efendi kırk yaşlarındayken l9l4 yılında vefat etmişti.
Derviş Efendi'nin oğlu M.Mustafa Şirvan ise l900-l987 arasında ömür sürmüştü. Merhum Şirvan'la l970 yılında Karagümrük'teki evinde ziyaretlerimiz ve görüşmelerimiz olmuştu.

Bediüzzaman'ın ilk nefyinin sebebi
Bediüzzaman Said Nursî'nin Şeyh Emin Efendi ile münasebeti çocukluk yıllarında cereyan eder. Bu münasebet Tarihçe-i Hayat'ta (s. 37-38) şöyle anlatılır:
"Bu esnada on beş, on altı yaşlarında bulunuyordu. Lâkin kuvve-i bedeniyece pek çevik ve metindi. Said-ül-Meşhur lâkabıyla yâdediliyordu. Siirt'de, kendisiyle mücadele etmek isteyen bütün arkadaşlarına karşı hazır bulunduğu ve aynı zamanda sorulacak bütün suallere cevap vereceğini, kimseye sual sormayacağını ilân etti. Sonra tekrar Bitlis'e geldi. Bitlis'te bir iki şeyh hanedanının, âlim ve talebelerin arasında geçimsizlik olduğunu işitir. Fesadı netice veren sözlerin, bilhassa gıybetin İslâmiyete yakışmadığını onlara ihtar edince, Molla Said'i, Şeyh Emin Efendiye şikâyet ederler. Şeyh Emin ise:
"Henüz çocuk olduğundan, kabil-i hitab değildir" der.
"Bu söz Molla Said'e tebliğ edildiği anda, zaten bu gibi sözlere fıtraten tahammülsüz olduğundan Şeyh Emin Efendinin huzuruna çıkarak elini öper ve 'Efendim, beni imtihan ediniz, kabil-i hitap olduğumu isbat etmek isterim' der.
"Şeyh Emin Efendi, mütenevvi ilimlerden ve en müşkül mes'elelerden on altı sual tertip ederek sorar. Molla Said, suallerin umumuna cevap verdikten sonra, Kureyş Camiine gider, ahaliye va'z ve nasihat etmeye başlar. Bunun üzerine Bitlis ahalisinin bir kısmı Molla Said'e, bir kısmı da Şeyh Emin Efendiye yardım etmek isterler. Bundan dolayı Vali, büyük bir vukuata meydan vermemek için Bediüzzaman'ı nefyeder."

Tur@b
22.08.2008, 10:14
Hamidiye Paşalarından
Miran Aşiret Ağası
MUSTAFA PAŞA


Şarkın meşhur ağalarından ve Hamideye Alayı komutanlarından Mustafa Paşa, on dokuzuncu yüzyılın başlarında Cizre'de dünyaya gelmişti. Babası Tamer Ağa, dedesi ise İbrahim Ağaydı. O zamanlar çok kuvvetli olan Miran aşiretinin ağası olmuştu.
Paşa iri yarı, bakışları sert ve korkutucu, sakallı bir Hamidiye paşasıydı. On bir oymağı olan Miran aşiretinin Berkeleyi oymağındandı. On bir kabilenin ittifakıyla Miran aşiretinin başına geçmişti. Tarihçe-i Hayat'ta Bediüzzaman'la olan münasebetleri bütün tafsilâtıyla anlatılmaktadır. Zulümden ve haksızlıklardan vazgeçmediği için artık öleceği, harika bir keramet haliyle kendisine bildirilmişti. Gerçekten, bu haberdan az sonra, l902 senesinin Ekim ayında yaylâdan Cizre'ye dönerken, Cizre-Şırnak arasında meydana gelene aşiret kavgaları sırasında serseri bir kurşun ile öldürülmüştü. Aşiret kavgası sona ermiş, bütün aşiretler ayrılmış bir haldeyken, kimin tarafından atıldığı belli olmayan bir kurşunla vurulmuştu. Naaşı Cizre'ye getirilmiş ve şimdiki Cizre mezarlığında kendisine ait kubbesine gömülmüştü.
Mustafa Paşanın şöhretinden ve haksızlıklarından dolayı kendisine Mısto-i Miri diyerek onu küçültüyorlardı.

Mustafa Paşa İstanbul'da
Sultan İkinci Abdülhamid Han, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Hamidiye Alayları teşkil etmek için Doğudaki bütün aşiretleri İstanbul'a çağırmıştı. Mustafa Paşa kendisi gibi iri yarı beş yüz adamıyla birlikte yola çıkarak, üç aylık bir yolculuktan sonra İstanbul'a geldi. Akıllı ve zeki bir adam olan Mustafa Paşa Sultan Abdülhamid Hanın tertiplediği resmî geçitten adamlarıyla birlikte heybetle geçti.Sultan bunlara bir ziyafet verilmesini emretti.
Cizre Miran aşiretinin bu yiğit temsilcilerine bir yemek verildi. Padişah da bunları seyretti. Mustafa Paşa adamlarına çatal kaşık kullanmadan yemelerini, bütün tabakları ter temiz sıyırmalarını emretmişti. Adamlar kollarını sıvayıp, tabaklarda hiçbir şey bırakmadan yemekleri yiyip bitirdiler. Bu manzarayı seyreden Sultan İkinci Abdülhamid Han, Mustafa Paşaya 48. Hamidiye Alayı paşalık rütbe, berat ve nişanlarını taktırdı ve çok geniş selâhiyetler vererek emrinde üç alay kurmasını ferman etti.
Mustafa Paşanın okuma-yazması yoktu. Yanında daima bir kâtibi bulunurdu. Doğrudan İstanbul'a padişaha bağlı olup, askerî yönden de Erzincan'daki müşîrin emrindeydi.
Bugün Cizre'de kendi adıyla anılan Hamidiye kışlasını yaptırmıştı. Padişah bu iş için büyük yardımlar göndermişti. Her ay asker başına bir kese altın gelirdi. Padişah Mustafa Paşaya geniş selâhiyetler tanımıştır. Bu yüzden zulümleri olduğu zaman Üstad kendisini şiddetle ikaz ediyordu. Hazırladığı münazarada ise bütün âlimlerini mağlûp etmişti.
Yazın Van'ın yaylâlarına gider, kışın da mühim işler esnasında Hamidiye kışlasında bulunurdu. Herhangi bir sefer gerektiğizaman, emrinde bulunan üç alayı toplar ve hareket ederdi. Bir seferinde Osmanlı devleti tarafından, Irak'ta bulunan Hevler isyanını bastırmaya gönderilmişti. İngilizler burada Osmanlıları yıkmak için faaliyet gösteriyorlardı.
Mustafa Paşa vurulduğu zaman, İbrahim, Abdülkerim, Naif, Şelaş ve Berces adlarında beş tane oğlu vardı. Bunlardan İbrahim Bey çok sinirliği olduğundan, Mustafa Paşanın yerine, bütün aşiretlerin destek ve reyleriyle ikinci oğlu Abdülkerim Bey seçildi. Durum İstanbul'a bildirildi ve müsbet cevap geldi. l9l2'de Cizre aşiret alayları Balkan Savaşına katılmak için derhal İstanbul'a hareket ettiler.

Yüz kişiye bedel
Abdülkerim Bey, Tayan, Kiçan, Müsareşan, Hirkan, Düderen ve Miran aşiretlerinin ne kadar asker çıkaracaklarını tesbit ettirmişti. Her aşiret ne kadar askerle iştirak edeceğini bildirmişti. Meselâ Tayan aşiretinden Reşid Muheme adında bir ağa, yüz süvari getirebileceğini söylemişti. Bütün aşiretler bir yerde toplanıp, üç alay ve diğer süvarileri bekliyorlardı. Reşid Muheme yalnız geldi. Abdülkerim Bey yüz süvarisinin nerede olduğunu sorduğu zaman, "Benim yüz kişiye bedel olduğumu aşiretler, kabul ederlerse savaşa gideceğim. Eğer kabul etmezlerse, size hemen yüz süvari getireceğim" dedi. Abdülkerim Beyin aşiretlere sorması üzerine, onu yüz kişiye bedel olarak kabul ettiklerini söylediler. Reşid Muheme'nin rütbesi yüzbaşıydı. Aşiret askerleri Balkan Savaşına katılmak için İstanbul'a, oradan da Uzunköprü'ye geldiler. Düşman askerlerinin yemekte olduğunu gördüler. Kumandana "Biz buraya savaşa geldik, hemen savaşa devam etmek istiyoruz" dediler. Komutan, "Yemek esnasında savaş olmaz" diyerek, bunun kaidelere aykırı olacağını söyledi. Fakat Cizre alayları bu emri dinlemeyerek, düşmana hücum ettiler. Reşid Muheme Uzunköprü başına atını bağlayıp, askerlere "Düşmanı üzerime doğru sürünüz"diye emir verdi.
Üzerine gelen düşman askerlerini öldürmeye başladı. Nihayet başı ve elbisesi kanlar içinde, on üç düşmanı öldürüp, on üçünün de mavzer ve tüfeklerini boynuna attı. Bu esnada karşı taraftan gelen bir bomba, seyis ve hizmetçisine isabet ederek parçalandığında çok üzüldü ve kızgınlığından savaşı daha da hızlandırdı. Sonunda büyük bir zafer kazandı. Bu muzaffer gazileri Edirneliler çiçek ve gül yağdırarak, alkışlarla karşıladılar. İstanbul'da da halk bu gazileri sokaklarda çiçek, gül ve şekerlemelerle karşıladılar.
Mustafa Paşanın oğlu Abdülkerim Bey, Hamidiye kaymakamlığını da yaptı. l9l6 senesinde askerlerini Cizre'de Bani Hanı mevkiinde hazırladı. Erzincan'daki müşirlik tarafından verilen emirde, Ruslara karşı yapılacak savaşa gidecekken, orada vefat etti. Cizre alayları onu hemen defnettiler ve seferi iptal etmeyerek, Mustafa Paşa'nın birinci oğlu olan İbrahim Beyi yerine geçirip, hareket ettiler.[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn1)





[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref1) Abdullah Yaşın Bütün Yönleriyle Cizre

Tur@b
22.08.2008, 10:18
ŞEYH
NİZAMETTİN ARVASÎ

Bediüzzaman'ın Hocası

Şeyh Muhammed Celalî'nin Oğlu: Şeyh Nizameddin Arvasî
Doğubeyazıt'ta üç ay Bediüzzaman'a ders veren zat, Şeyh Muhammed Celâlî idi. Aslen Arvaslıydı. Uzun müddet Celâlî kabilesi arasında kaldığı için kendisine "Celâlî" denilmekteydi. l85l yılında dünyaya gelmişti. On biri erkek, dokuzu kız olmak üzere yirmi evlâdı vardı. Birinci Cihan Harbinin başlarında, yani l9l4'te Siirt'in Şirvan kazasındayken vefat etmişti.
Oğlu Nizameddin Arvasî, Üstad Bediüzzaman ve babası Şeyh Muhammed Celâlî ile alâkalı olarak bizlere şu bilgileri verdi:

Bediüzzaman'ın ilk tahsil hayatı
"Ben l9l2 yılında dünyaya gelmişim. Arvasî sülâlesindenim. Arvasîyler dayım olurlar. Ben kendim Üstad Bediüzzaman'ı görmedim. Annem Sekine (Şeker kadın), ağabeyim Molla Muhammed Sıddık, Halife Yusuf ve Molla Şerif'ten Üstad hakkında birçok mâlûmatlar almıştım.
"Bediüzzaman doğuda birçok medrese ve ulemânın yanına gidip, kendi ilim ve zekâ seviyesine uygun ders verecek âlim bulamayınca, l887'lerde on dört yaşındayken babamın medresesine gelmiş. Babama meşhur ve maruf Hacı Seyyid Muhammed Celâlî derler. Üstad babamın medresesinde üç ay tahsil görmüş. Sonraki üç ayda ise ders almayıp, babamla ilmî münazaralarda bulunmuş.
"Babamın doksan civarında talebesi varmış. Talebelerin en küçüğü Bediüzzaman'mış. Ama o zaman kendisine Molla Said denmekteymiş. Talebelerin en küçüğü olmasına rağmen, bütün talebeler tarafından çok hürmet görürmüş. Diğer talebelerin hepsine müderris ve müftü Sadullah Efendi tarafından dersler verilirken, tek başına yalnız Bediüzzaman babamdan ders alırmış. Ders esnasında kimseyi de yanlarına almazlarmış. Bediüzzaman babama, 'Bu kitaplar okuyup öğrenmekle baş olmaz, bu ilmin hazinesinin anahtarı sizdedir,' diyerek her ilimden sadece birer ders almış. İlimde ve zekâda bütün talebelerin fevkinde imiş. Gündüzleri babamdan ders alırken, Perşembe geceleri de Ahmed Hanî'nin türbesine gidermiş. Şüphelenen babam, küçük Said'in arkasına Halife Yusuf ve Molla Şerif'i takipçi koymuş, Türbeye varan takipçiler, küçük Said'i göremezler, fakat içeriden; 'Belî Seydâ, belî Seydâ (evet hocam, tamam hocam)' diye sesler duymuşlar. Durumu gelip babama bildirmişler. Babam talebelerine 'Bundan sonra Said'e kesinlikle kimse karışmayacak' diye emir vererek, yaşça büyük olan Molla Şerif'i de Bediüzzaman'ın hizmetine vermiş. Molla Şerif'in anlattığına göre, ders esnasında bazan babam, bazan da Bediüzzaman sinirlenirmiş. Bediüzzaman sinirlendiği zaman dışarı çıkarak medreseden uzaklaşırmış. Talebeler Bediüzzaman'ın medreseyi terk ettiğini söyleyince, babam, 'Bırakın Said'i, bırakın Said'i, ona sizler karışmayın, o biraz sonra yine gelir' diyerek cevap verirmiş. Gerçekten de Üstad sinirleri yatışınca tekrar medreseye dönermiş.

Üç aylık tahsil
"Üç aylık bu tahsilden sonra babam, Küçük Said'e 'Artık sen ilmi tekemmül eyledin. Bizim sana verecek birşeyimiz kalmadı' diyerek icazetini vermiş. Üstad babamın elini öperek medreseden ayrılmış. Daha sonraları, Birinci Cihan Harbine kadar, her yıl evimize gelerek, babamı ziyaret edermiş. Bazı yıllar, Van'da açtığı medresedeki talebelerini de yanına alır, öyle gelirmiş, Babam Bediüzzaman'a, 'Yetiştirdiğim talebelerin hepsinin de üstadı sensin' dermiş. Üstad bir defasında babama hediye olarak bir çift yün çorap getirmiş. Babam sadece talebelerden Halife Yusuf'la Üstad Bediüzzaman'ın bize gelmelerine müsaade edermiş.
"Daha sonraları Üstada annem de hediye olarak çorap vermişti. l953 yılında babamın doksan dokuzluk yüsr tesbihini Üstada gönderdim.. Üstad da bana kehribar doksan dokuzlu bir tesbih, bir mektup, ayrıca Nur Risalelerinden Tılsımlar, Mektubat ve Zülfikar eserlerini göndermişti.
Not Burada bahsedilen, Nizaımeddin Arvasi'nin babası Şeyh Muhammet Celalinin "Yüsr tesbihi " Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinden bu âciz M.Said Nursi Hazretlerinden bu âciz M.Said Özdemir 'e intikal etmiştir. En kıymetli bir hatıra olarak saklanmaktadır. Bediüzzaman'ın talebesi M.Said Özdemir
"Ağabeyim Molla Muhammed Sıddık da medresede Üstadla birlikte okuduğundan, Üstadın büyüklüğünü çok iyi biliyordu. 'Bediüzzaman'ın ilmi Allah vergisidir, onun ilmi vehbîdir' derdi. Üstad Emirdağ'ındayken ağabeyimle birlikte ziyaretine gidecektik. Üstad 'Onlar gelmesinler, ben oraya geleceğim' diye haber göndermişti."

Tur@b
22.08.2008, 21:54
Bediüzzaman'ın talebelik arkadaşı

ŞEYH CELÂL EFENDİ


Siirtli Şeyh Kardeş veya kısa adıyle Şeyh Celal, l887 senesinde Siirt'te doğmuş, yine l973'te memleketinde Hakkın rahmetine kavuşmuştur.
Siirt'in bu tanınmış âlimi, altmış seneye yakın bir zaman imamlık vazifesinde bulunmuştu. İmamlık vazifesini fahrî olarak deruhte etmişti. Otuz yılı bulan bu hizmetinden sonra, yirmi sene de resmî olarak aynı vazifeye devam etmişti.
Şeyh Celal Efendi, Bediüzzaman'ın çok eski dostu ve arkadaşıydı. Hayatta iken aralarında şaka ve latifeler eksik olmamıştı.
Birinci Cihan Harbine Bediüzzaman'la beraber iştirak etmişti.

İki arkadaşın lâtifesi
Bediüzzaman'ın ilmini, kahramanlığını ve yüksek faziletlerini her zaman takdirle anıyordu.
Bediüzzaman, Meşrutiyet sonrası İstanbul dönüşünde neşrettiği eserleri talebelerine okutuyormuş. Şeyh Celal ise bu eserleri (İki Mekteb-i Musibet Şehadetnamesi) okumadığı gibi, Bediüzzaman'a latife tarzında: "Seyda, İstanbul'a gitmişsin, orada başından geçenleri oturup yazmışsın, şimdi de burada bunları okutuyorsun?" deyince, Bediüzzaman da şaka yollu: "Celal sen benim muarızım mısın yoksa?" diye Şeyh Celal'e mukabele edermiş ve yine latife olarak "Celal, sen benim ağzımda dikenli bir lokum gibisin. Ne yiyebiliyorum, ne de atabiliyorum" dermiş.
Yine Bediüzzaman'la Şeyh Celal kendi aralarında daha çok gençken karar vermişler ki: "Hiç evlenmeyelim!"
Şeyh Celal bu hatırasını da anlatarak, bu söze kendisinin sadık kalmadığını, sözünde durmadığını ifade edermiş.
Genç Said'le Celal Efendi bazan çeşitli oyunlar ve yarışmalar da yaparlarmış. Bir gün geniş bir su arkını atlamak için iddiaya girişmişler. Genç Said bu arkı muvaffakiyetle anlayınca Celal kendisinin de atlayacağını söyleyerek, hızlanıp dereye atlıyor, ama geçemiyor, suyun tam çamurlu kısmına çöküyor.
Şehy Celal Efendi l973 senesinde Siirt'te vefat ettiği zaman binlerce insan cenazesine katılmış, cenaze namazını da Siirt Müftüsü Raif Korkmaz Efendi kıldırmıştır.

Bir siir yarışması
Şeyh Celal Kardeş diyor ki:
"Birinci Cihan Harbinden evvel vefat etmiş bir zatın taziyesi için Van'ın Zeve köyüne gitmiştik.
"Bediüzzaman, Abdülmecid (Ünlükul), Molla Habib, Ahmed-i Cano, Muhyiddin, İbrahim ve Şükrü hep birlikte oturuyorduk.
"Bediüzzaman bize 'Her birimiz birer şiir söyleyelim. Meşhur muallakat-ı seb'a gibi hangisi beğenilirse o kabul edilsin, birinciliği alsın' dedi. Bunun üzerine her birimiz birer şiir söyledik. Bediüzzaman bana hitaben 'İb Kıble-i Arabî yite çibi' yani 'Kıbleye yemin ederim ki senin şiirin beğenildi' dedi. Söylediğim şiir de şuydu:
"Birinci beyitteki 'Habib' kelimesiyle Bediüzzaman'a, 'Mecid' kelimesiyle kardeşi Abdülmecid'e işaret ediyor.
"İkinci beyitteki 'Habib' kelimesiyle Molla Habib'e, 'ahmed' kelimesiyle Ahmed-i Cano'ya, 'Celal' kelimesiyle bana, 'Muhyi' kelimesiyle Muhyiddin'e işaret ediyor.
"Üçüncü beyitteki 'İbrahim' kelimesiyle Molla İbrahim'e 'Şükrü' kelimesiyle de Molla Şükrü'ye işaret ediyor.
"Şiirin mânası:
1. Ey Zeve köyü, Said ile saadete ermiş bulunuyorsun. Abdülmecid ile büyük bir izzet ve ref'ete sahip oldun.
2. Bediüzzaman Said, Abdülmecid, Habib, Ahmed ile seni ferahlandırdılar. Veya ikisi (Said ile Abdülmecid) Habib ile sana, Ahmed'i verip onunla ferahlandırdılar.[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn1)
3. Tepelerin İbrahim'e, âşıkın maşukuna olan arzu ve temennisi gibidir. Seni mecd ve güzel vasıflarla yaratana şükür ederim."




[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref1) Birinci Cihan Harbinde Milis Miralayı Bediüzzaman Rus ve Ermenilere karşı kahramanca çarpışırken fedakâr talebelerinden Molla Habib'i Gevaş'ta ve Molla Ahmed-i Cano'yu da Zeve'de şehit vermiştir.

Tur@b
22.08.2008, 21:57
TAHİR PAŞA


On dokuzuncu asrın sonu ile, İkinci Meşrutiyet yıllarında Musul, Van ve Bitlis'te valilik yapmış olan Tahir Paşa aslen Arnavuttur. İşkodra'nın Pogoritza hâkimi Hacı Ali Efendinin oğlu olarak l847'de doğmuştur.Yugoslavya'nın eski ismi Potgoriça, yeni ismi Titograt olan şehrinde doğan Tahir Paşa ulûfeli valiydi, daha sonra vezir olmuştu.
Hacı Ali Efendinin altı oğlundan biri olan Tahir Paşa, yirmi dokuz yaşında iken devlet hizmetine girmişti.
Uzun yıllar Van'da valilik yapan Tahir Paşa, birçok defa hastalığını ve ihtiyarlığını ileri sürerek vazifesinden ayrılmak istemişse de, Sultan Abdülhamid'in ısrarlarıyla vazifeye devam etmiştir. Sultan Abdülhamid kendisini çok takdir eder ve severdi.
Van'da geçirdiği son yıllarında, guatr hastalığından bir haliyle muztaripti. Ancak bir türlü Van'ı terk edip de tedavi için İstanbul'a gelmiyordu. Hattâ hasta hayille çektirmiş olduğu bir resmini İstanbul'a şgöndermiş ve çare aramıştı. Ancak daha sonra hastalığının iyice ziyadeleşmesi üzerine, emekli olarak İstanbul'a şdönmüş ve bir yıl sonra da l9l3 yılı Kasım ayı içerisinde vefat etmiştir. Kabri Sahra-yı Cedid semtindedir.
Oğlu Cevdet Bey (Belbez) de, bilâhare Van'da valilik yapmıştır. İki hanımından on bir tane evlâdı vardır. Bunlardan Cevdet, Fikriye ve Naima ilk hanımından; mün'ime, Münibe, Mükrime, Necdet, Fikret, Hikmet, Fahrünnisa ve Mihrinnisa ise ikinci hanımı Bedia'dan olmuştu. Kızlarından birisi, yakın tarihimizin adalet bakanlarından Şinasi Devrim'in hanımıdır. Diğer kızı Mün'ime ise, İstiklâl Harbi kumandanlarından Fahreddin Altay Paşanın hanımıdır.

Tahir Paşa Bediüzzaman münasebeti
Tahir Paşa Van ve Bitlis'te bulunduğu yıllarda altmış yaşlarında bulunuyordu. Aynı yıllarda Bediüzzaman da yirmi beş otuz yaşlarında idi. Bediüzzaman'ın ilmini, fazlını ve dehasını ilk önce tesbit ve teşhis eden devlet ricâlinden birisi Tahir Paşa olmuştur.
Bediüzzaman'ın Tahir Paşa ile ilgili hatıraları büyük kardeşi Molla Abdullah'ın oğlu Abdurrahman Nursî'nin yazdığı Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı isimli kitapta tafsilâtlı olarak yer almaktadır.
Tahir Paşa için Bitlis yıllığında "Ûlâ" tabiri geçmektedir. Ûlâ ise, "şan ve şeref sahibi kimse" manâlarına gelmektedir.
İstanbul Başvekâlet Arşivinde Sultan İkinci Abdülhamid'e ait Yıldız evrakında Tahir Paşanın bir mektubu bulunmaktadır.

Valinin Bediüzzaman'la ilgili mektubu padişaha göndermesi
Mektup Bediüzzaman'la ilgili olup, Sultan Abdülhamid Hân'a hitaben yazılmıştır:
"Mârûz-u çâkerânemdir.
"Kürdistan ulemâsı beyninde harika-i zekâ ile müştehir Molla Said Efendi muhtâc-ı tedâvi olduğundan, şefkat ve merhamet-i Hazret-i
Hilâfetpenâhîye iltica ederek bu kerre ol cânib-i âliye azimet eylemiştir.
"Mümâileyh, bu havalide ilimce umumun merci-i hall-i müşkilâtı olduğu halde, yine kendisini talebeden sayarak kıyafetini değiştirmeye şimdiye kadar muvafakat etmemiştir.
"Kendisi Velînimet-i Âzam Hazretlerine hakikaten sadık ve hâlis duacı olmakla beraber, fıtraten edîb ve kanaatkâr ve fikr-i çâkerânemce şimdiye kadar Dersaadet'e gitmek bahtiyarlığına nail olan Kürd ulemâsı içinde gerek ahlâk-ı hasenece, gerek Zât-ı Hazret-i Hilâfetpenâhiye sadakat ve ubûdiyetçe en ziyade şâyân-ı âtıfet bir zât-ı diyanetşiâr olmasına nazaran, mümâileyhin emr-i tedavi hususunda mazhar-ı teshilât ve nail-i iltifât-ı mahsusa olması umum Kürdistan talebesi hakkında ilelebed unutulmaz bir insâniyet-i âli'l Hazret-i Pâdişâhî telâkkî olunacağının arzına cür'et kılındı.
"Bu babda ve her halde emr ü ferman, Hazreti Men Lehü'l-Emrindir."
3 Teşrinisânî l323



Bitlis Valisi Tahir



"Mâruz-u çâkerânemdir" ifadesi için, lûgatlar kul ve köleye mensup, kul ve köleye lâyık manâlarını kaydetmektedir. Osmanlılarda, zerafet ve nezaket tabiri olarak, konuşan şahıs kendisi için kullanırdı.
Kürdistan ise, o zamanlar Pâkistan, Afganistan ve Türkistan gibi bir çoğrafî manâda kullanılırdı.
Mümâileyh: Adı geçen, yukarıda zikredilen.
Bu babda ve herhalde emr ü ferman, Hazret-i Men Lehü'l Emrindir: Bu mevzuda ve herhalde emir, ferman ve karar, emir ve karar sahibi olan kimsenindir. Eskiden istida ve mektupların sonuna yazılan bir cümleydi.
Bediüzzaman, Tahir Paşanın davetlisi olarak Van'a gelmiş, uzun zaman Tahir Paşanın konağında kalmıştı. Tahir Paşa kendisini çok sever ve sayardı.
Yüksek ilim meclisleri kurarlar, sohbetler tertip ederlerdi. Tahir Paşanın konağı bir ilim ve irfan yuvası olarak, her zaman misafir âlimlerle dolup taşardı.

Bediüzzaman'ın Tahir Paşa ile münakaşası


Bediüzzaman bir gün Tahir Paşa ile ilmî bir münazaraya tutuşmuş, münazara büyümüş ve araları açılmıştı. Orada bulunan "alimler, aralarını yatıştırmaya çalışmışlar ise de muvaffak olamamışlardı.
Bilâhare Bediüzzaman da konağı terk edip medresesine gitmişti. Bir müddet sonra jandarmalar gelerek, genç Said'i tutup Van'dan sürgün etmek istemişlerdi.
Bediüzzaman jandarmalara teslim olmak için iki şart ileri sürdü:
l. Beni medresemde yakalamayınız. Çünkü bu vaziyet medresenin şeref ve haysiyetini ihlâl eder. Ben dışarı, çarşıya çıkayım, orada yakalayınız.
2. Beni Van'dan çıkartırken silâhımla çıkartınız.
Bu şartlar Tahir Paşaya bildirilmişl, Paşa da kabul etmişti.
Kendisini Bitlis'e gönderdiler. Bitlis'ten sonra Hizan'a, oradan da Bulanık taraflarına gidip, her gün bir köyde olmak üzere otuz köyde hocalarla münazara ederek dolaşmıştı.
Sonradan Tahir Paşa kendisini davet ederek gönlünü aldı. Böylece barışmış oldular. Vali konağında tekrar ilmî sohbetler, bütün hararetiyle devam ediyordu. Sohbetler, dinî mevzular yanında, müsbet ilimlerle de alâkalı oluyordu. Bediüzzaman müsbet ilimler sahasında da üstünlüğünü koruyordu. Bilhassa matematikteki üstünlüğü tartışılmaz idi. Bütün problemleri zihnen çözüyor çevresindekileri şaşkınlıktan şaşkınlığa uğratıyordu.

Tahir Paşanın sorusu ve Bediüzzaman'ın münazarayı terketmesi


Bir gün Vali paşa kendisine şöyle bir sual sormuştu:
"Âdem'den (a.s.) şimdiye kadar kaç âşire [saniyenin onda onda biri] geçmiştir?"
Bediüzzaman bu sorunun da cevabını çok kısa bir süre içerisinde vermişti. Buna benzer münâzaralardan zihni çok yorgun düşmüş ve üç sene kadar, hemen hemen hiçbir münazaraya katılmamıştı. Başkalarıyla da ancak zaruret miktarınca konuşuyordu.
Bediüzzaman ayrıca ilk Türkçe mektubunu da, Van'ın Bâşit Dağında Vali Tahir Paşaya yazmıştı.

Tur@b
22.08.2008, 21:58
Bediüzzaman'ın dostu

Van Valisi CEVDET BEY

Bediüzzaman'ın dostu ve arkadaşı olan Van eski valisi Cevdet Bey (Paşa) Tahir Paşanın oğludur. Cevdet Beyin Hikmet ve Fikret Belbez adında iki kardeşi vardır.
Bediüzzaman'ın büyük Tarihçe-i Hayat'ında Cevdet Beyden şöyle bahsedilmektedir:
"Bediüzzaman Kafkas Cephesinde Enver Paşa ve fırka kumandanının hayranlıkla takdir ettikleri hizmet-i cihadiyeyi yaptıktan sonra Rus kuvvetlerinin ilerlemesinden dolayı Van'a çekildi. Van'ın tahliyesi ve Rusların hücumu sırasında, bir kısım müdafaaya karar verdikleri halde, geri çekilen Van Valisi Cevdet Beyin ısrarıyla Vastan (Gevaş) kasabasına çekildi."
Cevdet Beyden l9l6 Haziran sayısında Harb mecmuası da sitayişle bahsetmektedir.

Ahmet Emin'in anlattıkları
Bu arada Ahmed Emin Yalman, l970 senesinde neşrettiği Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim isimli hâtıralarının ikinci cildinde, "Çok mert ve dinamik bir insan olan dostum eski Van valisi Cevdet Bey" diye takdim etmektedir. Ayrıca hâtıratının valiler grubu kısmında Malta adasında esir iken beraber bulundukları Cevdet Bey için şunları ifade etmektedir:
"Valilerden Cevdet Bey Polveristan'daki en hoş mizaçlı arkadaşlardan biriydi. Muhtaç olan arkadaşlara hiç belli etmeden yardım ederdi. Bugün eşine rastgelinmeyecek kadar mert bir insandı. Babası Tahir Paşa Van'da yıllarca valilik etmişti. Kendisi de Van valisi oluncaya kadar bütün idare hayatını Van'ın civarında geçirmişti. Van'da Çatak kaymakamlığında bulunduğu sırada başından geçen şu hâdise mertliğinin bir örneğidir: Rus Konsolosu, bilmem ne sebeple kendisine Cevdet Beyden hakaret görmüş sayarak, tarziye [özür] istemiş, vali ve kumandanla konuşmuş. Konsolosun bir ziyafet vermesi ve Cevdet Beyin ziyafete gelip tarziye vermesi kararlaştırılmış. Cevdet Beyin bunu önlemek için vali ve kumandana olan ricaları para etmemiş. Bunun üzerine ziyafet akşamı tabancasını çekip, dizini bir kurşunla yaralamış, haftalarca yaralı olarak yatmış, tarziye işi de böylece ortadan kalkmış."
Malta adası sürgün ve esirlerinden olan Cevdet Beyin buradan kaçma teşebbüsü ile ilgili olarak Yalman şunları yazmaktadır.
"Zindanda bulunanların tabiî derdi, buradan kurtulmaktı. Kurtulmanın üç yolu vardı: Kaçmak, şahsî olarak serbest bırakılmak, toplu olarak veya gruplar halinde kurtulmak... Esirliğe karşı isyan hissi duydukça insanın zihni bu üç yola ait ihtimaller arasında dolaşıyordu. Aramızda kaçmayı ciddî surette düşünenler ve bir düzüne yol arayanlar da vardı. Nitekim sonradan bu yolu bulanlar da oldu. Eski Van valisi Cevdet Tahir Bey en ateşli kaçış sevdalısıydı. Gece gündüz plân yapmak ve çare aramakla uğraşırdı. Düşündüklerini bana açar ve beni de beraber kaçmaya sürüklemek isterdi. Ben onun hesabına çare düşünmekle beraber, kendim kaçmaya pek taraftar değildim. Bir defa tabiat itibarıyla iyimserim. Az zamanda kurtulacağımıza kendi kendimi inandırmak için kırk delil buluyordum. Sonra, l6 Mart'tan sonra Millî Kuvvetler taraftarı diye tutulanların daha kolay kurtulmak ümidi vardı. Ben kaçacak olursam gazetenin kapanması ve birçok arkadaşın açıkta kalması tehlikesi olabilirdi. Cevdet Bey o kadar azim ve sebatla işe sarılmıştı ki, günün birinde Kırzade Mustafa Beyle beraber kaçmanın yolunu buldu."

Tur@b
22.08.2008, 21:59
Van Valisi

ALİ HAYDAR BEY

Bediüzzaman'ın yakın dostu
Bediüzzaman'ın yakın dostlarından birisi de Van Valilerinden Ali Haydar Beydi. Haydar Bey, kendisinden uzun yıllar önce Van'da valilik yapmış olan Tahir Paşanın eniştesidir. Tahir Paşanın Paşo isimli ablasının oğludur. Aynı zamanda İşkodra kadısı İsmail Beyin torunudur. Van'daki valiliği l9l7-l9l8 yıllarında idi.
Birinci devre Erzurum milletvekillerinden Salih Yeşil, Dahiliye Vekili Hilmi Uran'a yazdığı mektupta Bediüzzaman'la Ali Haydar Beyin yakın dostluğundan bahsetmektedir.
Ali Haydar Bey, Van'a olan sevgi ve alâkasından dolayı Soyadı Kanunu çıktığı zaman soy ismi olarak Vaneri'yi seçmişti.
Vatana ve millete büyük hizmetleri geçmiş olan Ali Haydar Bey, bu hizmetleri sebebiyle birçok madalya ve nişanla taltif edilmiştir. Sayısı l6'yı bulan bu madalya ve nişanlar, kızlarında bulunmaktadır.
Ali Haydar Beyin Nebahat ve Muazzez isimli kızlarının gerek babalarıyla ve gerekse yakın tarihimizle ilgili çok kıymetli hatıra ve vesikaları bulunmaktadır.
Salih Yeşil, Bediüzzaman'a yazdığı bir mektubunda Van Valisi Ali Haydar Beyden şu şekilde bahsetmektedir:
"Otuz bir sene evvel sizinle Erzurum'un Esad Paşa Medresesinde, Umumî Harpte Kafkas'ın karlı dağlarında ve yirmi dört sene evvel de meb'usluğu hengâmında Van Valisi Haydar Bey dostunuzla Millet Meclisi salonunda görüşen, Erzurum'un eski meb'uslarından Yeşil oğlu Mehmed Salih."

Tur@b
22.08.2008, 22:56
NUH POLATOĞLU


l892'de Van'da doğmuş, l978'de vefat etmiştir. Bediüzzaman'la birlikte Eskişehir'de mevkuf kalmıştı. Barla Lâhikası'nda Üstadın Molla Hamid Efendi ile birlikte kendisine hitaben bir mektubu bulunmaktadır. Bediüzzaman'a olan sevgi ve hasretini dindirmek için kendi resmiyle birlikte Üstadınkini yan yana tab ettirerek, devamlı başucunda bulunduruyordu.
Eskişehir mahkemesi esnasında ele geçen mektuplarda, onun da ismine raslandığı için, Van'dan alıp, Eskişehir'e sevketmişlerdi. "Altı ay yattık" diyerek, anlatmaya başladı:

"İki hayatını ortaya koyuyordu"
"Üstad'ı gençlik yıllarında Van Valisi Tahir Paşanın konağında kaldığı yıllarda tanırdım.
"Tahir Paşa kendisini çok severdi, hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse beraber bulunurdu.
"Edremit sahillerinde Van Üniversitesinin temeli, büyük merasimlerle atılmıştı. Bu merasimlerde gerek Vali Tahir Paşa, gerek Üstad Bediüzzaman konuşmalar yaptılar. Üstad'ımın elinde gümüş saplı, çift uçlu bir kamçı vardı. Elindeki çift uçlu kamçı ile iki hayatını, yani dünya ve âhiret hayatını ortaya koyarak, eline alarak, mücadele meydanlarına atıldığını, ifade etmek istiyordu."
Bu hatıralar bana Münazarat eserindeki şu satırları hatırlattı:
"Umumun malûmu olsun ki: İki elimde iki hayatımı tutmuşum, iki hasım için, iki meydan-ı mübarezede iki harp ile meşgulüm. Tek hayatlı olan adam meydanıma çıkmasın."[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn1)

Van'da temeli atılan üniversite
Edremit'teki temel atma merasimlerini gören, Vanlı Hakkı Edremit:
"Büyük ziyafetler verildi. Çeşitli yemekler yapıldı. Uzun tulumba tatlıları yenildi. Temel atılmadan önce, 'Şarkın ve garbın âli şahsiyeti, Hâzâ Bediüzzaman, Molla Said Hazretleri' diye kendisini takdim ettiler. Daha sonra da temele ilk harcı, bizzat kendisi koydu" diyor.
Tahir Paşa çok sevdiği Bediüzzaman'a:
"Nasıl, Seyda bu ziyafetleri beğendin mi?" deyince, Bediüzzaman da Tahir Paşaya gülerek şu cevabı vermiş:
"Cömertlikte İbrahim Halilullah'a ulaşamazsın. Onun köpekleri de gümüş tabaklarda yemek yerlerdi."
Nuh Polatoğlu, Üstad'ıyla geçirdiği o mes'ud günleri, hasret gözyaşlarıyla anıyor. Kısa ziyaret ve sohbetimizde, bizi yanından ayırmak istemiyordu. Anlatmak, konuşmak, uzun uzun dertleşmek istiyordu. Kendisini fazla rahatsız etmemek, üzmemek, için üzülerek izin isteyip ayrıldık.


[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref1) Münazarat s.68

Tur@b
22.08.2008, 22:57
Bediüzzaman'ın ilk talebelerinden

MOLLA AHMED-İ CANO


Bilinmeyen bir veli

Şark insanında safiyet vardır, misafirperverlik vardır, temiz kalb vardır, sevgi ve cömertlik vardır.
Şark, peygamberlerin vatanıdır, velilerin ülkesidir.
Şarkta kalbî duygular ve ilhamlar hâkimdir.
Yirminci yüzyılın başlarında Bediüzzaman'ın gençlik günlerinde Osmanlı paşaları Şark vilayetlerinde valilik yapıyorlardı. Bu namlı paşalar, Bediüzzaman gibi müstesna bir Müslüman âlimini yanlarında ve konaklarında misafir ediyorlardı.
Bediüzzaman, Van'da geçirdiği gençlik günlerinde, Musul, Bitlis ve Van'da vali olarak bulunan İşkodralı Tahir Paşa'nın konağında kalıyordu. Paşa Vali Erzurum gibi gittiği yerlerde ve Sultan Abdülhamid Han gibi zatlara yazdığı mektuplarda, bu misilsiz âlimin ilminden, zekâsından, hâfızasından ve kahramanlığından bahisler açıyordu.
Bu yıllarda Bediüzzaman'ın pederi Sofi Mirza Efendi gibi akrabaları, bazı yakın dost ve talebeleri de zaman zaman, ona Paşa konağında misafir oluyorlardı.
Ahmed-i Cano'nun bir çocuğu olmuştu. Doğan bebeği gören Ahmed-i Cano yavrunun çırılçıplak olduğuna çok hayret etmiş!
Bu saf adam, Vali paşanın konağına gidip, şahit olduğu doğum hâdisesini anlatmaya başlamıştı. Bediüzzaman ise gülerek, Tahir Paşa'ya, "Paşa paşa baksana bu Ahmed-i Cano ne anlatıyor? Siz de bunu bir dinleyin" diye, Ahmed-i Cano'nun bu çıplak doğum hadisesini gülerek, tebessümlerle dinliyorlar.
Üç-beş yıl sonraki Van'da cereyan eden Ermeni katliamında ve Rusların hücumlarında bu temiz kalbli Ahmed-i Cano büyük kahramanlıklar göstermişti.
Bilhassa Zeve köyünde Ermeni katliamında Ahmed-i Cano imkânsızlıklar içinde kahramanca çarpışmıştı. Sonunda kalleş Ermeniler bu kahraman ve mübarek mollayı da şehid etmişlerdi.
Bediüzzaman Van'da bulunduğu yıllarda, bilhassa l922-l925 zamanlarında yaptığı dualarda, büyük velilerin ismini sayarken, Molla Ahmed-i Cano'ya ismen dua ediyordu. Merhum Molla Hamid Ekinci, Üstada hitaben, "Seyda, bu senin saydığın evliyalar arasında ben Molla Ahmed-i Cano diye bir isim duymadım, kim bu veli?" diye sorduğu zaman Üstad da mezkur hadiseleri kendisine anlatırmış.
Bugün kabri Zeve'deki bir velinin türbesinin yanındadır.

Tur@b
22.08.2008, 22:58
MOLLA MÜNEVVER


Van'da Üstad'la beraber harbe iştirak eden molla Münevver'in asıl ismi Mehmed Münevver Çetin'dir. Doğumu l873, vefatı, l6 Nisan l97l'dir. Bitlis vilâyetinin İsparit nahiyesinin Çirçak köyündendir.


Üstadla birlikte savaştım

Molla Münevver, ak saçlı, ak sakallı, şakacı mübarek bir ihtiyardı. Kendisini Van'da birkaç defa ziyaret ederek, elini öpmüş, hatıralarını dinlemiştik. Bu hatıralarında Molla Münevver, Bediüzzaman'la nasıl harbe girdiklerini anlatıyor:
"Onbeş yaşında iken eski medrese usulü ile tahsile başladım. Beş sene kadar okuduktan sonra Birinci Cihan Harbinden önce Van'a gelerek Horhor'da talebe okutan Bediüzzaman'ın medresesine ben de dahil oldum. Birinci Cihan Harbi başlayınca Bediüzzaman hocalığı bırakarak, gönüllü alay kumandanı oldu. Bizlerde de isteyenler, Onunla birlikte harbe iştirak etti. Ben kendileriyle, Gevaş ve Bitlis harplerinde bulundum. Kış bastırmıştı. Her taraf kardı. Bitlis'te Üstad'la birlikte birkaç talebe kalmıştık. Bütün arkadaşlarımız şehid oldular. Geceleyin yüksek bir duvardan atlarken Üstad'ın ayağı kırıldı. O ızdırap anında katiyyen şikâyet etmiyor, 'of bile demiyordu. Otuzaltı saat soğuk, kar, çamur içinde bir dehliz içinde kaldık. İleride Rus nöbetçileri gözüküyordu. Nöbetçileri tek tek, dehlize çekip, harçerle gebertmek istedik. Üstad bize bir zarar gelmemesi için izin vermedi. Dehlizin üzerinden de Rusların seslerini işitiyorduk. Üstad sonra Abdülvahhap isimli arkadaşlarımıza, 'Sen çeviksin, fırla git ve teslim ol, Ermenilerin eline geçme, biz de sonra teslim oluruz' dedi.
"Az sonra Ruslar gelerek bizi alıp kumandanlarının bulunduğu yere götürdüler. Kumandan Türkçe bilmediğinden, Ermenilerden bir tercüman getirdiler. Arkadaşımız Abdülvahhap da biraz Ruşçabiliyordu. Ermeni tercümanın, Üstad'ın sözlerini yanlış aktardığını Üstad'a bildirdi. Bunun üzerine Üstad hiddetlenerek, Müslüman bir tercüman getirmelerini istedi. Az sonra Tatarlardan bir tercüman getirdiler.
"Rus kumandanı, Üstad'a 'Siz tanınmış ve nüfuzlu bir kumandansınız. Aşiretlere birer mektup yazarak, gelip silâhlarını teslim etmelerini bildirin. Anlaşma yapalım. Yine buraları onlara bırakıp gideriz' deyince, Üstad cevaben: 'Siz Ermenilerin silâhlarını toplayın, onlar bizim himayemize girsinler, o zaman sizinle anlaşırız' dedi. Rus kumandanı: 'Bitlis ve Muş civarında otuzbeşbin silâhlı Ermeni var. Bunların hepsinin silâhlarını toplamak imkânsızdır' dedi. Üstad hiddetlenerek, 'Biz bunlara bu kadar hürriyet verdiğimiz halde, başımıza bu felâketi getirdiler. Çoluk çocuk dinlemeden katliâm myaptılar. Geri kalan insanları da, çeşitli desiselerle onlara kırdırmak mı istiyorsunuz? Bütün dağ-taş senin askerlerinle dolsa, bundan sonra Deliklitaş'ı geçemeyeceksiniz'[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn1)
"Daha sonra Üstad'ı Said isminde bir talebesini yanına almasına müsaade ederek, bizden ayırdılar ve Rusya'ya sevkettiler."




[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref1) Deliklitaş, Bitlis'in batısında şehre girişten önce, sarp kayaların oyulmasıyla yapılan bir geçittir. Asfaltın l97l'de yapılmasıyla Deliklitaş da tarihe karıştı.

Tur@b
22.08.2008, 23:00
SEYYİD MEHMET
ŞEFİK ARVASÎ

İlk talebelikten Denizli hapsine
l884'de dünyaya gelen Seyyid Şefik Arvasî,Bediüzzaman'ın eski dost ve talebelerinden bir zattı. Kendisi Bitlis'in Hizan kazasının Arvas köyünde doğmuştu. Nur'lardan ilk eser olan İşaratü'l-İcaz'ın muhatabı ve kâtiplerindendir. Van'da Horhor Medresesinde de Bediüzzaman'a talebelik yapmıştır. l943'teki Denizli hapsinde o da Üstad'ıyla birlikte dokuz ay mevkuf bulunmuş ve sonunda beraat etmiştir. Denizli'ye götürülmeden evvel 4l gün İstanbul Emniyet Müdürlüğünde bulunmuş, sonra da Denizli'ye sevk edilmiştir. Denizli'den verilen beraat kararında ismi Mehmed Şerif Eryuvası diye geçmektedir. Burada iki yanlış bir aradadır. Soy ismi alırken cahil memur, Arvasî'yi Eryuvası diye yazmış, mahkemeciler ise Şefik'i Şerif diye yazmışlardır.
Eyüp Sultan'da Bostan iskelesindeki tekke meşrutasında ikamet etmekteydi. l970 senesinin l3 Mart'ında ebediyete intikal etmiş ve Edirnekapı Şehitliğindeki makberine tavdî edilmiştir. Vefatından altı ay evvel, doktor olan oğlu Isparta yolunda bir trafik kazasında can vermiştir. Şeyh Sami Efendi kendisine bu acı hâdiseyi münasip bir lisanla anlatmak için geldiği zaman, merhum kerametle Sami Efendiye Yakup Aleyhisselâmın kıssasını anlatmış, Yusuf Aleyhisselâmdan ayrılışını bildirmiş.
Seyyid Şefik Efendi eskiden Osmanlılar zamanında İstanbul'a gelip yerleşmişti. Fatih Medresesindeki Sahn kısmında yapılan bir imtihana sekiz yüz kişi katılmış, bunlardan sadece sekiz kişi imtihanı kazanmıştı. Bu sekiz kişiden birisi de Seyyid Şefik Efendi idi.

Sultan Ahmed Camii imamı

Uzun seneler İstanbul Müftülüğünde Mushafları Tedkik Heyeti reisi olarak bulunmuştu. Yine kendisi gibi Bediüzzaman'ın dostu ve talebesi olan Gönenli Mehmed Efendiden evvel Sultan Ahmed Camiinde imamdı. Bu baş imamlık vazifesini on yedi sene yaptı. Eyüp Camiinde tam kırk sene vaizlik vazifesinde bulundu. Bir eseri Peygamber Efendimizden Hutbeler ve Sohbetler ismiyle neşredildi. Bu kıymetli eserini "İnşaallah bana vesile-i Rahmet ve mağfiret, sebeb-i şefaat olacaktır" niyazı ile takdim etmektedir.

Nurlardaki Seyyid Şefik
Nur'ların muhtelif kısımlarında isim ve imzası bulunan bu mübarek zat, bir iftar vakti alınıp Denizli hapishanesine götürülmüştü. Barla mektuplarında ise Nur'lardan "Otuz Üçüncü Söz" hakkında hemşehrisi ve Üstad'ına hitaben şunları ifade ediyordu:
"Şifahane-i kalbinizden tulû eden 'Otuz Üçüncü Söz'ünüzle otuz üç cihetten marîz olan kalb-i mecruhumuzu tedavi buyurmanızı bilhassa istirham eylerim."
İşaratü'l-İ'caz'dan Barla mektuplarına kadar imzasını atan Mehmed Şefik Arvasî Efendinin mekânı ve makamı Cennet olsun.

Tur@b
22.08.2008, 23:01
İBRAHİM KAZAZOĞLU


Bediüzzaman'ın harp taktiği
İbrahim Kazazoğlu (l892-l980) evinde kendisini ziyaret eden Kayserili Nur talebelerine Üstad Bediüzzaman'la alâkalı olarak şunları anlatmıştı:
"Birinci Cihan Harbinde şarkta savaşların çok hızlandığı zamanlarda, yüzbaşılar Bediüzzaman'a müracaat ederek, 'Filan yerdeki düşmanı ancak senin gönüllülerin geri püskürtür,mümkünse ve bölgeleri siz kontrolünüzde bulundurun' diye ricada bulunurlardı.
"Bediüzzaman harp taktiği olarak da muhtelif tepelerden teneke çaldırıp, düşman tarafından ses kesilince, bu sefer de silâh kullandırıp, onları geri püskürtürdü.
"O kahramanların vaziyeti bize de çok şevk ve gayret verirdi. Komutan, Bediüzzaman'ın fedailerinin kahramanlığını bize şevk vermek için cephede anlatırdı.

Bediüzzaman Kayseri'de
"Ben Bediüzzaman'ı daha önceki yıllardan tanırdım. Meşrutiyet senelerinde iki defa Kayseri'ye gelmişti. Meşrutiyet ve hürriyet hakkında yapılan mitingte, çok gür sesiyle, çok beliğ olarak hitab ederdi. Kayseri'deki miting vilâyet konağının önünde yapılmıştı."

Tur@b
22.08.2008, 23:03
Kilisli Şeyh
MUHAMMED VAKIF EFENDİ
(Vefatı-l965)

Bediüzzaman'ın Kilis'te Şeyh Efendi Tekkesinde kalması
Yirminci yüzyılın başlarında Üstad Bediüzzaman Arap ülkelerini ve insanlarını yakından görmek için yollara düşmüştü.
Eski insanların ve eski tarihlerin Şam-ı şerif dedikleri Şam'ın Emeviye camiindeki o muhteşem hutbesini vermek için hareket halinde oldukları l9l0 senelerinde Diyarbakır, Urfa, Suruç, Birecik, Kilis ve Kırıkhan üzerinden Şam'a ulaşmıştı.
Üstad uğradığı beldelerin en şerefli mevkilerinde misafir ediliyordu. Kilis'e uğradığı zamanda Şeyh Efendi Tekkesi denilen Kilis'in çok mübarek bir yerinde misafir olarak bir kaç gün kalmıştı.
Merhum İbrahim Hakkı Konyalı Kilis Tarihi ismindeki güzel ve ciddî bir araştırma mahsulü olan kitabının 6l0'uncu sayfasında Şeyh Efendi Tekkesi başlığı altındaki araştırmasının girişinde şunları ifade etmektedir:
"Tekke, Bölük Mahallesinde Kurtağa Caddesindedir. l kapı numarasını taşır. Kapısı Türk yapı geleneğine uygun olarak doğuya açılır.
"Taş şöveli ve kemerli kapısının eni l.40, yüksekliği 2.l0 metredir.
"Kemerinin üstündeki taşta karışık ve girift bir ta'lik ile dört satır halinde şu kitâbe okunur:
"Habbeza dergâh-i feyz câh-i âli dil-mesned
Âsitâne sâye bahş-i tâk-ı gerdûn-i bülend
Âşina-yı Hâk-i bab-ı devlyet-i.... bi irtiyab
Sâlikâni kurb-i vusl-i Hak'tan behre-mend
Himmet-i pîranla yazdım Zihniyâ tarihini
Nevbiha â'lâdır şah-ı vâlâ-yı nakş-bend
Tarihihûl l275 (l858)
Zihni ismindeki bir şairin hazırladığı kitâbeye göre burası bir nakşibendi tekkesidir. Tarih hesabı ebced hesabına vurulunca l858 M. l275 H. yılında yapıldığı anlaşılıyor.
Merhum Konyalı'nın "Şeyh Efendi Tekkesi" başlığındaki araştırmasından sadece giriş kısmını aldık. İ. Hakkı Konyalı Âbideleriyle ve Kitabeleriyle Kilis Tarihi ismindeki eserini l968'da neşretmişti.
Kilis'teki Nur Talebelerinden camcı Mehmed Yeşildal, Şeyh Efendi Tekkesi'ndeki Muhammed Vâkıf Efendi'den l960'lı yıllarda dinlediği bir hatırasını şöyle anlatmaktadır:

"Bediüzzaman buradan Şam'a gitti"
"Ben Risale-i Nurları l963 yıllarında tanımıştım. Şeyh Efendi'ye yakın komşu olmam dolayisiyle ona, 'Said Nursî nasıl bir zattır?' diye sormuştum. O da bana sert bir tavırla; 'O Said Nursî değil, Bediüzzaman'dır' diyerek Üstadın ismini iki defa zikredip öyle cevap vermişti. Ben, niye sert bir şekilde bana böyle söyledi, gibilerden yüzüne bakarken, Şeyh Efendi sözlerine devam etti:
"O müstesna zat zamanında bihakkın vazifesini yaptı ve öyle gitti. Bana Mektubat isimli eserini gönderdi. Eser bu zamana hitap eden çok güzel bir eser. Bizim Kilis'teki bu tekkeye misafir gelmişti. Biz onu karşıladık. Ben o zamanlarda çok gençtim, babayiğittim. Ata biner, cirit oynardım. Babam, Sermest Hazretleri'nin zamanında bizim tekkede üç gün misafir kaldı. Babam Mehmed Bican Hazretleri'nden sonra gelmektedir. Bican Hazretleri ise Mevlana Halid Hazretleri'nden ders almış. Üstad Bediüzzaman buradan Şam'a gitmişti, Şam'a, Şam'a' diye vurguyla birkaç kere Şam ismini zikretti.
"Bediüzzaman'ın başında sarığı, belinde varabillo ve kısa bir kılıç gibi hançeri vardı. Görenler onun büyük bir âlim olduğunu bu acayip şeklinden dolayı pek anlıyamıyorlardı.'
"Üstad Bediüzzaman, şimdiki Şeyh Efendi'nin kitaplarının tanzim edilip kütüphane olarak kullanılan odasında kalmıştı. Bu oda Şeyh Efendi'nin kendi odasıydı. Çocukları, pederlerine hürmeten o odaya kimseyi sokmazlarmış. Üstad Bediüzzaman kendilerine Zülfikâr ismindeki bir başka eserini de göndermiş


(Şeyh Efendi'nin kapı komşusu Camcı Mehmed Yeşildal)

Tur@b
22.08.2008, 23:05
ABDULBAKİ ARVASİ


Abdülbaki Arvasi, Van ilimizin Arvas köyündendir. Evliyalar beldesi bu mübarek köyde dünyaya gelmiştir. Babası eski Van müftülerinden Şeyh Masum Efendidir. (l875-l938) Dedesi ise Seyyid Fehim Efendidir. Kendisi l899'da dünyaya gelmiş, l979'da vefat etmiştir.

"Hep seçme talebeleri vardı"
Abdülbaki Arvasi, bize anlattığı hatıralarında diyor ki:
"Birinci Cihan Savaşından önce Van'da idadi (lise) mektebinde okuyordum. Okula sık-sık gitmez, hep Bediüzzaman'ın Horhor'daki medresesine giderdim. 'Niçin mektebe gitmedin, yine mi kaçtın?' derdi. Ben de kendisinin yanında okumak istediğimi söylerdim.
"Horhor'daki medresesinde yeşil kaplı bir masası vardı. Bu masanın üzerine raptiyelerle, 'Beşikten mezara kadar ilim talep ediniz' meâlindeki hadisi yazmıştı. Tahsilin sonunda olan talebelere bizzat kendisi ders verirdi. Hep seçme talebeleri vardı. Yirmibeş kadar talebeye ders veriyordu. Beni çok severdi, hiç ismimle hitap etmezdi. 'Birazi' (yeğen) derdi.
"Savaştan önce Nurşin ve Hüsrev Paşa camilerinde kalırdı. Birgün babamla Adilcevaz'dan Van'a geldik. Babam beni mektebe getiriyordu. Gemi de tehirli olduğu için geç kaldık. Amcamın evi de uzaktı. Şabaniye mahallesindeydi. Babam Masum Efendi, 'Molla Said'e gidelim. Onunla sabaha kadar sohbet eder, takıştırırız' (Lâtife ve sohbet ederiz) dedi.
"Üstad'ın yanına vardığımızda vakit gece yarısıydı. Mevsim sonbahardı. Baktık Üstad caminin kapısında yorgana sarılmış oturuyor. Biz başkası sandık. Meğer yıkanması icab edince camiden çıkmış, dışarda bekliyormuş. Babam: 'Vay ez gulâm, yahu Seyda burada ne arıyorsun? Donacaksın' dedi. Sonra Üstad banyo yaptı ve geldi orada sabaha kadar babamla sohbet ettiler. Sabahleyin namazı kıldıktan sonra ayrıldık".

"Üzülmeyin, İslâmiyet incelir, ama kopmaz"
"Cumhuriyetin ilk yıllarındaydı. Kör Hüseyin Paşa babama gelerek, 'Ben Seyda'nın yanına gidiyorum, beraber gidelim' deyince, babam 'Biraz işim var, sen istersen Abdülbaki'yle git. Ayrıca valiyle fırka kumandanı Süleyman Sabri Paşaya haber ver de öyle git' dedi.
"Sonra Vali Tahsin Beye gittik. Tahsin Bey, 'Benim de selâm ve hürmetlerimi söyleyin, ellerinden öperim' dedi. Sonra Süleyman Sabri Paşaya gitik, o da aynı şeyleri söyledi. Atlara binerek Erek Dağına gittik. Üstad'ın yanında eskiden polislik yapmış Cevdet isminde bir talebesi vardı.
"Ziyaret sırasında Üstad gelecek günlerden bahisle, 'Üzülmeyin, başınıza çok işler gelecek. Sizi çok rahatsız edecekler. Üzülmeyin, hak yerini bulur. Onlar şeriatı kaldırmak istiyorlar. Şeriati-ı garra (parlak Şeriat, İslâmiyet) incelir, ama yine de kopmaz. Onun sahibi Allah'tır. Bir koruyucusunu gönderir, yeniden İslâmiyeti ihya eder' dedi.
"Daha sonra biz bunu babama anlattığımızda, peder 'Herhalde Mehdi'yi kastetmiş' diye kanaatını bildirdi.
"Dağda toprak bir manastır harebesinde oturuyordu. Çok basit bir yaşayısı vardı. Bir hasır, bir keçi postu vardı. Biz Şark lisaniyle mitil deriz, yüzsüz bir de yorgan vardı. Ufak tefek bazı zaruri eşyalar da etrafta gözüküyordu.
"Vakit geçince talebesine 'öğle oldu, misafirler var, birşeyler yap da getir' dedi. Bir parça bulgurla, biraz yağları kalmıştı. Talebesi bu kalan son yağla pilav yaptı getirdi. Çok azdı. Ben bunun kâfi geleceğini zannetmiyordum (Abdülbaki Efendi burayı anlatırken yemin ederek "Ben hayatımda öyle lezzetli yemek yemedim. Orada, Erek Dağında, Üstad'ın yanında yediğimiz o öyle yemeğini unutamıyorum" demekten kendini alamıyordu.) Yemekten sonra Üstad talebesine hitaben, 'Sen bu yemek yetmeyecek diye üzüldün. Bak Allah hepimizi doyurdu, hepimize kâfi geldi' dedi.
"Az sonra abdest almak için müsaade istedi. Üstad dışarı çıkınca, Hüseyin Paşa para vermek istedi, fakat talebesi almadı. Paşa da parayı postun altına koydu. Az sonra Seyda gelince, henüz kollarını da indirmemişti. İki elini kapıya dayayarak güldü ve Hüseyin Paşaya, 'Paşa siz bana misafir oldunuz, aç mı kaldınız? Bizim bir şeye ihtiyacımız yoktur. Onu bizden daha fakir olanlara verin' deyince, Hüseyin Paşa çok üzüldü ve gözyaşlarını tutamayıp ağlamaya başladı.
"Kurban Seyda birşey yok!' dedi. Üstad ise:
"Onu başkalarına ver. Benden daha çok muhtaç ve müstahak olanlar var, onlara verin' derken, Hüseyin Paşa: 'Seyda birşey yok!' diyordu. Üstad yine: 'Yok yok onu alın başkalarına verin' deyince ben, postun altındaki parayı alıp cebime koydum."
Abdülbaki Arvasi, bunları gözyaşları içinde anlatıyordu. Çok hislenmiş, çok duygulanmıştı. Anlatmaya devam etti:
"Artık kalkacaktık. Vedalaştılar, ayrılıyorduk. Üstad Hüseyin Paşa'ya, 'Bak Paşa, şimdi vereceğin yer hatırıma geldi. Bu Cevdet'in gömleği çok eski, buna bir mecid ver' dedi. Paşa da çıkartıp bir altın verdi. Fakat talebesi bir altını almadı, sadece bir mecid aldı."

Sürgünler başladı
"Bu ziyaretimizden sonra sürgünler başladı.
"Masum Efendiyi, Üstad'ı, Kör Hüseyin Paşayı, Gevaş Müftüsü Hasan Efendiyi, Küfencizade Şeyh Abdülbaki Efendiyi, Şeyh Hami Paşanın oğlu Abdullah Efendiyi beraber sürgün ettiler.
"l928 yılında herkes, tekrar memleketine döndü. Fakat Üstad'ı, babamı, Abdülbaki'yi ve Hüseyin Paşayı bırakmadılar. Bunlar dönemedi. Babam l938 yılında Arvas'ta vefat etti.
"Hüseyin Paşa, Üstad'ı dinlediği için isyanlara katılmamıştı. Damadı, isyana katıldı, sonra da kaçtı, Musul'a gitti.
"Babam Masum Efendi ile Seyda çok samimi konuşurlardı. Babam, Seyda'yı çok severdi, hürmet ederdi. Harpten sonra, Seyda ile konuşurken, Üstad'ın kahramanca çarpışmalarından konu açılmıştı.
"Babam: 'Molla Said, dünyanın en cesuru sen miydin? Hükümet kaçtı, Bitlis halkı çekildi. Siz elli altmış kişiyle düşmana karşı dayandınız. Bu yüzden başına bu kadar felâket geldi.' Üstad tebessüm ederek:
"Masumların hatırı için, onların kurtulması için, vatanı düşmanlardan temizlemek için kendimizi feda ettik' diye cevap verdi. Kendi çektiklerinin, zulüm ve eziyetlerin hiçbir ehemmiyeti olmadığını söyleyerek, 'Müslümanların saadeti için kendimizi feda etsek ne olacak?' dedi.
"Yine babam bir sohbet sırasında Seyda'ya, 'Ez gulam!... Doğru söyle, peki Rusya'dan nasıl kaçtın Sibirya'dan nasıl kurtuldun?' dedi. Üstad yine derinden derine tebessüm etti:
"Allah'ın inayetiyle kurtuldum. Artık gerisini karıştırma' diyerek güldü.


***
"Seyda çok heybetliydi. İnsan kıyamazdı ona bakmaya. Seyda'nın köyüyle bizim Arvas birbirine çok yakındı. Seyda'nın küçük kardeşi Mehmet bizim köyde müderrislik yapardı. Amcam Mehmet Sıddık kendisini getirmişti. Daha sonra amcam harpte şehit oldu. Harpten sonra da Mehmed Efendi yine Arvas'ta ders okuttu. Kısa boylu, sakallıydı. Büyük kardeşi de âlim bir zattı. Uzun boylu bir insandı. Harpten önce vefat etti."

Son görüşme
Abdülbaki Arvasi, Bediüzzaman Said Nursî ile son olarak aradan yıllar geçtikten sonra, l960 yılı başında Konya'da görüşmüştü.
Bu görüşmeyi ise şöyle anlatıyor:
"Mevlâna türbesini tatil günü olmasına rağmen açtırdık. Üstad türbeyi ziyaret etti. Mevlâna'nın ruhuna dua ve Fatiha okudu. Kardeşi Abdülmecid Efendiyle görüştü. Konya'ya gelmesi de çok hâdiseli geçmişti. Gazeteler, polisler yaygara yapmış ve sıkı emniyet tedbirleri alınmıştı.
"Üstad'ın elini öptüm. Bana:
"Olur böyle şeyler... Demek seninle yine görüşecektik. Nasıl, daha Arvas'a gitmedin mi?' dedi. Ben de, 'Hayır, daha gitmedim' dedim. Gitmemi söyledi.
"Ben de Üstad'ın sözü üzerine çoluk çocuk o sene Arvas'a gittik. Üstad bizimle vedalaşırken göz yaşları akıyordu. 'Bu sizinle son görüşmem, hakkınızı helâl edin' dedi. Hep ağladık, göz yaşları içinde Üstad'dan ayrıldık."

Tur@b
22.08.2008, 23:06
ALİ ÇAVUŞ
(Hacı Ali Aras)

Said Nursî milis albayı olarak cephede

Osmanlı cihan devleti, altı yüz sene süren hakimiyet günlerinden sonra artık inkıraza yüz tutmuş ve son günlerini yaşıyordu.
Sevgili vatanımız Müslüman-Türkiye'nin dört bucağı da kara ve kâbuslu bulutlarla kaplanmıştı.
Bu kara günlerde, Milis Albayı Hazret-i Said; etrafına topladığı gönüllülerle, talebeleriyle ve yeğenleriyle vatan müdafaasına koşarak, karanlıklar içinde nura gidecek yolları arıyordu.

"Said'imin silâh seslerini duymaktayım"
Babaları takva sahibi, mübarek insan Sofi Mirza Efendi çok yaşlı ve hasta haliyle Nurs köyündeki evlerinin damında oturduğu kürsüden ufukları göstererek; "Said'imin silah seslerini duymaktayım" diyordu. Sofi Mirza Efendi'nin bu sözüne kimseler inanmıyor, "Ortalık harb haliyle birbirine girdi, düşmanlar buralara kadar geldiler, artık bunun oğlu mu kaldı? Her halde Sofi Mirza Efendi fazla ihtiyarladığı için hayal görüyor, ateh getirmiştir (bunamıştır)" diyerek, Mirza Efendi'nin haline gülüyorlardı. Ama Sofi Mirza iddiasında ısrar ediyor, "ben Said'imin silahlarını bilirim. Benim Said'im ölmemiştir, Said yaşıyor, ben Said'imin silah seslerini bilirim" deyip, meselesini iddialı bir şekilde devam ettiriyordu.
Bahsini ettiğimiz meselenin benzeri mahiyetindeki bir Emirdağ mektubunda şunları okumaktayız:
"Hem benim hakkımda musibet ve fena haberleri aldığı vakit, merhum pederim Mirza (r.h.) gibi olsun, merhume validem Nuriye (r.h.) gibi olmasın. Çünkü eski zamanda, dağdağalı hayatımda hakkında acib havadisler peder ve valideme ihbar ediliyordu. 'Sizin oğlunuz öldü veya vuruldu veya hapse girdi' gibi fena haberleri babam işittikçe, keyifleniyordu,gülüyordu. Derdi: 'Maşaallah, oğlum, yine bir ehemmiyetli iş, bir kahramanlık göstermiştir ki, herkes ondan bahsediyor.' Vâlidem ise, onun süruruna karşı şiddetle ağlıyordu. Sonra zaman, babamın haklı olduğunu çok defa gösteriyordu."

Bitlis'in muhasarası
l9l6 senesinin kış aylarında Bitlis'te yağan karların kalınlığı metreleri bulmuştu. Bu şiddetli günlerde Milis Albayı Said Nursî, talebe, dost ve yeğeni ile Rus-Ermeni kuvvetlerine karşı kahramanca çarpışarak, sanki destanlar yazıyordu. Yakın talebesi Ahmed-i Cano'yu Zeve'de, muhatabı, katibi ve fedâisi Habib'i Gevaş'ta ve büyük ablası Dürriye Hanım'ın oğlu, talebesi ve yeğeni Ubeyd'i ise, Bitlis kalesinin dibinde düşmanlar şehid etmişlerdi.
On yedi yaşındaki sevgili Ubeyd'in sırtında bayram elbiseleri vardı. Bir dağ heybetinde duran Bitlis Kalesinin altında, bayram elbiseleri içinde ebedî bayramlara doğru kanat açmıştı. Arkadaşı Molla Ali'yi çağırıyor, kemerinde bulunan altınları gelip almasını söylüyordu. Ama kurşun yağmuru altında Ali'nin Ubeyd'e yaklaşması mümkün değildi.
Milis Albayı Bediüzzaman o dehşetli günleri şöyle anlatmaktadır:
"Hem Bitlis muhasarasında ve avcı hattında Rus'un üç güllesi öldürecek yerime isabet etti. Biri şalvarımı delip iki ayağımın arasından geçip o tehlikeli vaziyette sipere oturmaya tenezzül etmemek bir halet-i ruhiye taşıdığımdan, arkadan kumandan Kel Ali,[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn1) Vali Memduh Bey işittiler. 'Aman geri çekilsin veya sipere otursun,' dedikleri halde 'Bu gâvurun gülleleri bizi öldürmeyecek' diyerek kurşun yağmuru altında harbe devam ettik."
Bir başka eserinde yine aynı o dehşetli anları şöyle anlatmaktadır.
"Bir defasında bir dakikada üç gülle öldürecek yerime isabet ettiği halde tesir etmediler. Bitlis'in sukutunda, bir miktar talebelerimle Rus askerlerinin bir taburu içine düştük. Bizi sardılar. Her tarafta el ele ateş edildi. Dört tanesi bütün arkaşşdaşlarım şehid olduktan sonra, taburun dört sıralarını yardık, yine onların içinde bir yere girdik. Onlar üstümüzde, etrafımızda sesimizi, öksürüğümüzü işittikleri halde bizi görmüyorlardı. Otuz saat o halde çamur içinde ben yaralı iken, hıfz-ı İlâhî ile istirahat-ı kalb içinde muhafaza edildim."

Ali Çavuş'un anlattıkları
Bediüzzaman'ın harpteki kahramanlığını ve Ruslara esir oluşunu, l965 kışında Van'da vefat eden, Van'ın Çoravanis köyünden Ali Çavuş namındaki Hacı Ali Aras o günleri yaşayan bir gazi olarak şöyle anlatmaktaydı.
"Biz Muş'a varmadan Ruslar Muş'u istilâ etmişti. Muş'u tahliye eden halkla yolda karşılaştık. Bütün mühimmatın, bu arada on dört parça topun kaldığını söylediler. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu üç yüz kişilik kuvveti on dört parça topa taksim edip, altı kişilik bir müfrezeyi de cephane kaçırmaya memur etti. Biz top ve cephaneleri kaçırıp, Bitlis-Tatvan yolu üzerinde mevzi almış bir nizamiye alayına teslim ettik. Bu arada Ruslar üç koldan taarruza geçip bizi Bitlis boğazında mahsur bıraktılar. Yedi gün Ruslara karşı geceli gündüzlü müdafaa yapıldı. Üstad Bediüzzaman'a üç mermi isabet etti. Bunlardan biri hançerinin kabzasına, diğeri sigara tabakasına, bir diğeri de sağ omuzuna isabet etti. O zaman bu hale şahit olan nizamiye alayı kumandanı Kel Ali Üstad Bediüzzaman'a:
"Bediüzzaman! Size kurşun da tesir etmiyor.
"Hazret-i Bediüzzaman:
"Allah insanı muhafaza ederse, top mermisi de insanı öldürmez' diyordu.
"Bir haftalık şiddetli bir mukavemet sonunda Bitlis'e giremeyen Ruslar, Bitlis-Tatvan yolu üzerinde bulunan Papşin hanını tahliye edip, geri çekildiler. Ermenilerin rehberliği ile Bitlis'in cenubundaki Güzeldere yolunda Simek nahiyesi üzerinde Bitlis_Siirt yolunu kesip, Araplar Köprüsünü tuttukları görüldü. Gece yarısından sonra Bitlis'e taarruza geçtiler. Şiddetli muharebeler cereyan etti. Bu arada Üstad Bediüzzaman'ın çok sevdiği yeğeni Ubeyd ve bir çok kıymettar talebe arkadaşlarımız şehid oldular."
"Ruslar şehirde bulunan üç köprüyü de tutmuş olduklarından Üstad Hazretleri şehrin karşı tarafına geçmek istedi. Şimdiki Kasımpaşa ilkokulunun yanında büyük binanın altındaki su kemerinin üstünden aşağıya atladık. Su üzeri tamamen karla kaplı olmasından, vaktin de gece olması dolayısiyle yeri tahmin edememiştik ki, bu arada Üstadın sağ ayağı taşa değmiş ve kırılmıştı. Bana kemerin içerisinde daha münasipçe bir yer göstererek, 'Ali beni oraya götür. Sana izin veriyorum. Git inşallah kurtulursun' dedi. Ben kendilerini o yere götürüp, oturttum. Benim musırrane gitmemi arzu ettiyse de, gitmeyeceğimi ve beraberce şehid olmak istediğimi söyleyince başımı eliyle sıvazlayarak "Dayı hayran, kader bizi esir etti" dedi. Ben de kadere teslimiyetimi izhar ettim.

Esarete giden yol
"Su içerisinde otuz altı saat kadar kaldık. Bu arada su kemerinin üstündeki binayı da Ruslar işgal etmişler, sesleri aşağıdan işitiliyordu. Oradan çıkmak için tedbir almakla meşgul iken, birden kaldığımız yeri elli kişilik bir Rus müfrezesi bastı. Hepimizi çıkarıp altında otel olan ve o zaman Rusların ikinci ordusunun yerleşmiş bulunduğu bir binaya bizi götürüp, bir odaya yerleştirdiler.
"Bizi bir alay kumandanı karşıladı. Yemek olarak Üstad Hazretlerine bir tavuk getirdiler. İki Rus kumandanı Üstadla konuşmaya başladılar. Konuşma mevzuları belli ki harb ile ilgiliydi. Orada Üstad Hazretleri bacak bacak üstüne atıp sigarasını sararken onlarla konuşuyordu.
"Sanki onlar esir, Üstad hürdü. Orada esirken bile hürdü."
"Yaralarının ve kırık ayağının tedavisi için, bir müddet Bitlis ve Van'da kaldıktan sonra, Bediüzzaman'ı bugün İran-Rusya arasında bulunan Culfa şehrine sevkettiler.
"Alınca ırmağının Aras'a döküldüğü yerde bulunan bu belde Azerbaycan ve İsfahan bölgesinde iki kasabadan meydana gelen şehir mühim bir ticaret merkeziydi. İran Culfa'sı veya Yeni Culfa denilen kasabadan bir müddet tedavi edilen Milis Albayı Said Nursî buradan Tiflis'e sevkedilen diğer esir askerlerle beraber Tiflis'e gelmiş, lerdi.
"Milis Albayı yaralı olarak l9l6 Ağustos sonlarına kadar Tiflis'te bulunarak tedavî edilmişti."

Esir düşen Bediüzzaman'a Sadrazam Talaş Paşanın desteği
Bu esnada İstanbul'da Talat Paşa, Kızılay cemiyeti başkanı Besim Ömer (Akalın) Paşa'ya, çok acele olarak, hususî bir adamla, Tiflis'te esir bulunan Bediüzzaman'a yardım gönderilmesini emretmişti.
İstanbul Başvekalet arşivlerinde bulduğumuz vesikalarda şunları okumaktayız:
"Dahiliye Nezareti Kalem-i Mahsûs Müdiriyeti
"Evrak Umumî Numarası: 59
"Kalem Numarası: 3
"Tarih-i Tebyiz: 7 332 Eylül. 7
"Dahiliye Nâzırı Talat Beyefendi tarafından Hilâl-i Ahmer cemiyeti reisi Besim Ömer Paşa'ya (Tezkire)
"Esiren Tiflis'te bulunan Bediüzzaman Said-i Kürdî Efendi'ye gönderilmek üzere memûr-ı mahsûsa tevdîan taraf-ı vâlâlarına irsal kılınan altmış liranın vusûlünün iş'âr ve bunun mûmaileyhe sürat-ı mümkine ile irsal buyurulmasını rica ederim efendim.
Bâb-ı Ali Mahreci Tarih-i Keşidesi l0.Ağustos 332
Dahiliye Nezareti Bitlis Kaleme vûrûdu minhu l0
***
"Esiren Tiflis'te bulunan memûrine bu kerrede maaşlarının irsalini yazıyorlar. Bitlis'in sukûtu sırasında Muş'tan sekiz topu kurtarmak ve gönüllü cem'etmek sûretiyle hidematı sebk edip memurlarla beraber Tiflis'te bulunan Bediüzzaman Said-i Kürdî de muhtâc-ı âtıfet olmağla mûmaileyh de bir miktar meblağın irsaliyle tesriri menût-ı re'y-i sânileridir.
9 Ağustos 332


Vali vekili Memduh

Hilâl-i Ahmer vasıtasiyle altmış liranın mûmaileyh Bediüzzaman Said Küdrî'ye irsali Nâzır Beyefendi tarafından ad ve tensib buyurulduğundan Fuad Beyefendi'ye takdim olundu.
28. Ağustos. 332
Taht-ı himaye-i Hazret-i mûlûkânede
Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Merkez-i umumisi
Dahiliye nezaret-i celilesine
Devletlû Efendim Hazretleri
7. Eylül 332 tarihli ve l7 kalem-i mahsûs numaralı emirname-i nezaret-penâhileri arîz-i cevabiyesidir. Esiren Tiflis'te bulunan Bediüzzaman Said Kürdî Efendi'ye gönderilmek üzere memûr-ı mahsûs ile irsal buyurulan altmış lira ahzolunarak makbuzu memur ileyhe tevdi kılınmış ve meblâğ-ı mezkûr mukabili olan bin iki yüz elli dört mark esîr mûmaileyhe gönderilmiştir. Ol babda emr u ferman Hazret-i men lehul-emrindir.
l0. Eylül 332


Osmanlı Hilâl-i Ahmer



Cemiyet Reisi


Dahiliye Nâzırı Talat Paşa'nın özel ulakla Tiflis'deki şanlı esir Bediüzzaman Said Nursî'ye gönderilen altmış liranın karşılığı olan bin iki yüz elli dört mark mahalline ulaşmıştı.
Osmanlı cihan devletinin çöküş günlerinde bile altmış Türk lirası karşılığı bin iki yüz elli dört mark ediyordu. Bu meblağ esirken bile hür, başı göklere yükselen Bediüzzaman'a, ebed-müddet devleti Büyük Osmanlı'nın sadrazamı tarafından Kızılay başkanı Besim Ömer Paşa'ya emredilerek, ulaştırılmıştı.
Esaretinin başlangıç günlerinde Bediüzzaman gibi milis albayı bir kahramana yardım elini uzatan sadaret makamı, iki buçuk yıllık Sibirya esaretinden sonra da yine aynı alakayı göstererek, devletin en yüksek ilim makamı olan Son Devrin İlim Akademisi mahiyetindeki Dârül-Hikmeti'l-İslamiyeye Osmanlı ordusunun adayı olarak âzâ tayin edilmiş.

Prof. Dr. Besim Ömer Akalın Paşa (l862-l940)
Memleketimizde kadın hastalıkları ve çocuk bakımı ilimlerinin kurulmasına ve yayılmasına çok hizmet etmiş bir lim adamımızdır.
Hayatını mesleğine veren Besim Ömer elliden fazla sahasında eser vermiş ve hiç evlenmemiştir. Kızılay, eski ismiyle Hilâl-i Ahmere de büyük hizmetleri olmuştur. Elli seneye yaklaşan meslek hayatından emekli olduktan sonra TBMM beşinci devresinde İstanbul milletvekilliğine seçildi. Mebus iken Ankara'da bir lokantada kalb sektesinden l940 yılı Mart ayında vefat etti.

Talat Paşa (l874-l92l)
Meşrutiyet inkılâbının kahramanlarından olan bu zat, İttihad ve Terakki'nin son sadrazamıdır. Edirne'de fakir bir ailenin evladı olarak doğmuştu. Tahsili basit, fakat zeka ve seciyesi pek kuvvetli olan Talat Paşa Fransızca, Rumca konuşur, Arapça ve İngilizceyi anlardı. Sevimli, faal, millet ve memlekete candan bağlı idealist bir zattı.
Said Halim Paşa'nın istifası üzerine l9l6'da vezir rütbesiyle sadrazamlığa getirildi. l9l8'de Birinci Cihan Harbi mütarekesi kabul edilince Avrupa'ya kaçtı. l92l Mart'ının on beşinci günü Berlin'de oturduğu apartmandan çıkarken Tayliryan adlı bir ermeni katil tarafından vurularak şehid edildi.



[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref1) Daha sonra Cumhuriyetin başlarında kurulan İstiklâm mahkemeleri azalarından, zalimliği ile tanınan Afyonlu Ali Çetinkaya. l878-l949

Tur@b
23.08.2008, 08:42
Bediüzzaman'ın amcazadesi

TİNİSLİ FEDAİ

"Seni gönüllüler arasına yazıyorum"
Birinci Cihan Savaşının alevleri, büyük devletimizin sınırlarını aşmış, son vatan parçasını da sarmıştı. Galiçya, Yemen, Filistin, Kafkas cephesinde İslâmın son ordusu arslan gibi çarpışıyordu.
Milis Albayı Said Nursî, Doğu Anadoluda köy köy gezerek, vatan müdafaası için, fedai topluyordu. Onun davetine genç-ihtiyar, vatanın yiğit insanları evet diyerek koşuyorlardı. Aziz toprakların müdafaası için, asil kanlarını seve seve armağan olarak getiriyorlardı. Bu fedailerden şu isimler sadece tesbit edebildiklerimizdi:
Ali, Yasin, Abdurrahman, Münevver, Habib, Übeyd, Said, Mahey ve Tinisli[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn1) Fakih..
Tinisli Fakih, Bediüzzaman'ın harp için gönüllü fedai topladığını işitince sırtına mavzeri asarak koşmuştu. l5 yaşındaydı. Boyu tüfeği taşımaya yetmiyordu. Tüfeğin ucu yere değiyordu. Bediüzzaman Tinisli'ye niçin geldiğini sordu.
Tinisli harbe gitmek için geldiğini söyledi. Vatan için çarpışmaya geldiğini bildirdi. Bediüzzaman:
"Seni bu cesaretinden dolayı gönüllüler arasına yazıyorum" dedi.
Tinisli Fakih, Bediüzzaman'ın kumandasında harplere iştirak etti. Harbin sonunda gazi oldu. Tinisli gazi Fakih, Bediüzzaman'ın babasının amcası oğluydu. Yani Bediüzzaman'ın dedesi Ali'nin kardeşi Abdullah'ın oğlu.

Savaşta yazılan tefsir
Milis Albayı Bediüzzaman Said Nursî, Birinci Cihan Savaşında, silâh elde karlı dağlarda, fedaileriyle birlikte, Ruslarla çarpışıyordu. Fiilî ve silâhlı mücadeleyi yaparken, istikbâlde yetiştireceği Nur talebelerinin eline de mânevî, fikrî ve ilmî mücadeleyi yapmaları için İşaratü'l-İ'caz isimli tefsirini harp meydanlarında kaleme alarak veriyordu. Bu harplerde esir düşmüştü. Esaret dönüşü İstanbul'da bastırdığı ilk eseri, bu harp yadigârıdır.
Kâğıt parasını Harbiye Nazırı Enver Paşa vermiş, eseri kardeşinin oğlu Abdurrahman Nursî bastırmıştı.
Kitabın kapağında şunları
"İşaratü'l İ'caz fi mezann-il-îcaz
Libediizzaman
Fiatı: Kırk kuruş.
Evkaf-ı İslâmiye Matbaası: l334 (l9l8)



[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref1) Tinis: Bitlis'in bir köyüdür.

Tur@b
23.08.2008, 08:44
Bediüzzaman'la birlikte çarpışan

ABDULLAH SAĞCI

"Harpte bile namazını aksatmıyordu"
Gür sakalı sarığının aklarına karışmıştı.
Asırlık ihtiyar, heybetli çınarlar gibi dim dik duruyordu. Yüz yılın dünya hâdiseleri onu pek az yıpratmıştı.
Doğu Anadolu bölgesinin saf ve ter temiz muhitinde bir asrı aşan ömrünü hâlâ sıhhatle sürdürüyordu.
Hacı Abdulhah Sağcı soy ismi gibi sağ ve sağcı idi. Kendi ifadesine göre, l872 yılında doğmuştu. Tatvan'ın Reşadiye nahiyesinin Bölüh köyündendi. l977 yılında görüştüğümüzde bizim asırlık nurlu dede l05 yaşında bulunmaktaydı.
Abdullah Sağcı Dede tam on dört sene askerlik yapmış. Birinci Dünya Savaşında ve İstiklâl Harbinde çarpışmış Çışanakkale Savaşlarında düşmünla savaşırken süngü ile yaralanmış. Esat Paşa kumandasında çalışmış ve çarpışmış. On dört senelik askerliğinin yedi senesini kaydeşinin yerine, yedi senesini de kendi yerine yapmıştı.
Eski toprakların bu sağlam yapılı yiğit insanı Bediüzzaman Said Nursi ile ilgili hatıralara da sahip.
Hacı Abdullah Sağcı Dede, Çanakkale Savaşlarından bahsederken, "Üstad bana savaşlarda yardım ediyordu" diyordu. Bunları söylerken koca adam gözyaşlarını tutamıyor, damla damla ıslak taneler, aksakalından yuvarlanıp iniyordu.
Üstad Bediüzzaman'la harplerden çok önceleri tanışıp konuşmuşlar. Bediüzzaman'ı Molla Said olduğu zamanlardan tanıyordu. Kafkasya Dağlarında da beraber bulunup Rus Harplerine iştirak etmişti.
Şöyle diyordu:
"Bediüzzaman, bir bakıyorum benim yanımda, bir bakıyorum düşmanın içlerine dalmış, harp ediyor. Başı sarıklı, agelli, ayağında çizmeler, durmadan Rus gâvuruna kılıç sallıyordu."
Abdullah Sağcı Dede, bir anda Kafkasya'nın karlı dağlarından, Çanakkale'ye geçiyor, "Harplerde Bediüzzaman bize yardım ediyordu. Onun mânevî yardımı ve himmeti hep benimle oluyordu. O yanımda olunca korku duymuyordum" diye anlatıyordu.
"Harpte bile namazlarını terk etmiyordu. Asker ve talebelerini iki gruba ayırıyordu. Bir grup düşmanla çarpışırken diğer grup namazını geçrimeden eda ediyordu. 'Biz askeriz, bu din düşmanları bizim vatanımızı elimizden almak istiyorlar. Korkmayın, benim talebe ve askerlerim onların binine bir tanesi bedeldir' diye Bediüzzaman bizleri teşvik ediyor, teşci ediyordu."
Hacı Abdullah Sağcı Dede anlatırken zaman zaman hislerle doluyordu. Hislerine hâkim olamıyor ve gözyaşları döküyordu.
Göğsündeki saat zincirini göstererek, "Bediüzzaman evliyaların en son zinciridir" diyordu.
Hatıralarının kendisine en çok iz ve tesir bırakan cümlesi herhalde birlik ve beraberlik olan kısmı olsa gerek ki, sık sık: "İttifakı bir yapın! İslâmî ittifak bir olsun" diyordu.
Yüz beş yaşındaki asırlık bahtiyar Çanakkale'nin Kafkasya'nın hatıralarıyla doluydu.
Geçen uzun yıllar çizgi-çizgi simasını değiştirmiş, sakallarında ağartacak yer bırakmamıştı.
Bir önceki sayfada bulunan küçük resim Hacı Abdullah Sağcı Dede'yi o günkü dinç ve sağlam haliyle göstermektedir.
Yetmiş-seksen yıl öncesinin şimdi tarih olan hatıralarının sahibi, Nur Üstad Bediüzzaman'ın silâh arkadaşına Cenab-ı Haktan rahmet ve mağfiretler diliyor, kabrinin pürnur olmasını niyaz ediyoruz. Ruhuna binler fâtihalar.

Tur@b
23.08.2008, 08:45
MEHMET SALİH YEŞİL


Yeşil İmamzade Mustafa Niyazi Efendinin oğludur. Erzurum Nümune Mektebi Müdürü ve Maarif Memuru idi. 45 yaşında iken Birinci Büyük Millet Meclisine Erzurum mebusu olarak iltihak etmişti. Heyecanlı, sözünü sakınmaz, imanlı bir vatanperverdi. 4 Haziran l922'de, bir suistimal mevzuu üzerinde tahkikat açılıp açılmaması sert münakaşası sonunda, kendisine Meclisten on beş gün ihraç cezası verilmişti. Bu münasebetle salondan ayrılırken söylediği cümleyi kaydetmek gerekir:
"-Sizler kovunuz... Ziyan yok. Hakikatin sine-i faziletine iltica ediyorum..."
Mehmet Salih Yeşil birinci devre Erzurum Milletvekillerindendir.
Birinci Dünya Savaşında Bediüzzaman'la beraber Kafkas cephesinde çarpışmışlardır. Yine ilk mecliste Bediüzzaman'la birlikte dostluk ve sohbetleri olmuştur.
Bu faziletli Erzurum mebusunun ilk Meclis'in gizli oturumlarında cereyan etmiş olan konuşmalarından bahsetmek istiyorum.
İlk Mecliste sık sık gizli oturumlar yapılırdı. Cephelerden gelen haberler üzerinde açık tartışma, boş hazineye para bulma ve hepsinin üstünde, kırık gönülleri ümidin aydınlığına çıkarabilmek için alınacak tedbirleri dışarıdan duyulmayacak kapalı bir çatının altında düşünmek, Birinci Meclisin zamanının büyük kısmını alırdı. Bu gizli toplantıları ya hükümet ya mebuslardan biri veya çoğu zaman gruplanmış olarak isterlerdi. Fakat bu arada, gündem bugünkü gibi sınırlanmamıştı. Mebuslardan birisi kalkar, başka bir konuyu ortaya koyar, bunun üzerinde de konuşmalar olurdu. Hatta denilebilir ki, çoğu zaman, görüşülenler içinde asıl ibretli olanlar böyleleri idi.
Nitekim 2l Kasım l920 Çarşamba günü gizli celsede gündem dışı söz alan Erzurum Mebusu Yeşilizâde Mehmet Salih Efendi, böylesine konuları dinlemeye alışmış, o günün mebuslarına, zamanımızın da elbetteki çok yardırganan meselesini anlatıyordu.
Mebuslardan bazılarının fazla pahalı yemek yediklerinden, çok şık ve halka göre farklı giyindiklerinden, aşırı para harcadıklarından, memleketlerinden ve çoğu zaman da İstanbul'dan İnebolu yoluyla ev ve giyecek getirdiklerinden yakınıyordu.
Mebuslara yatakhane olarak ayrılan sanayi mektebinden ayrılıp, müstakil evlere taşınanların, kendilerine bakan hizmetçi bulmalarının, onların bu rahat yaşama ibtilaları dolayısıyla, Ankara'da Taşhan çevresinde yeni pahalı lokantalar açılmaya başladığının gözden kaçmaması gerektiğini söylüyor, bu halin varını yoğunu istiklâl ve hürriyet için ortaya koyan halkı huzursuz edeceğini, milleti idare edenlerin milletten farklı yaşayamayacaklarını anlatıyordu.Sonunda şu teklifleri yaptı:

İlk Meclis'in gizli oturumundaki teklifler
"Meclis Riyaseti tedbir alsın, asker usülü tek kap yemek yiyelim. Sanayi mektebindeki yatakhanelerimizi terk etmeyelim, halk gibi yaşayalım, halk gibi yiyelim, halk gibi giyinelim. Bu hareketi de bir gösteriş şekli kurtarmak için değil, eğer refah ve huzura kavuşacaksak kanını ve canını istediğimiz, onu kurtarma yolunda olduğumuzu söylediğimiz halka layık olmanın vicdan rahatı içinde yapalım."
İlk Meclisin o mübarek havası içinde Mehmet Salih Yeşil Efendi'nin bu sözleri alkışlarla karşılandı. İlk Meclisin o fedakâr mebusları milletin nasıl yaşadığını çok iyi biliyorlardı.
Sonunda Meclis, Erzurum Mebusu Hüseyin Avni, Diyarbakır Mebusu Feyzi Beyle Antalya Mebusu Hoca Rasih Efendiyi bu mevzuları tetkik ve tedbir için vazifelendirdi.

"Bediüzzaman Meclis'te alkışlarla karşılandı"
İşte halktan bir insan gibi yaşayan ve sevad-ı âzama tabi olan Bediüzzaman bu mecliste alkışlarla karşılanmıştı.
Mecliste yaptığı on maddelik konuşmasında daha sonraki senelerden yani l936'da başına koyduğu takdim yazısında:
"Şu lâyiha onüç sene evvel Meclis-i Milli, Yunan'ı mağlup ettikten sonra o mecliste Kara Kâzım, Nureddin Paşalar gibi hamiyet-i İslâmiyeyi taşıyan çok mebusların bulunduğu ve şimdiki bid'aların alâmeti göründüğü bir zamanda olduğundan, layihadaki meclise karşı takdirkârane kelimeler şimdikilere hiç aidiyeti yoktur" diyordu.
Bu on maddelik beyannamenin dikkate değer bir yerinde Bediüzzaman şöyle hitap ediyordu:
"Bu dünya-yı deniyye şan ve şerefiyle öyle bir meta değil ki, sizin gibi insanları işba etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzat olsun."
***
Erzurum ilk dönem milletvekillerinden Mehmet Salih Yeşiloğlu, Üstad Bediüzzaman Hazretlerine bir mektup yazarak tarihçe-i hayatı ile ilgili olarak kendilerinden on maddelik bir sual sormuştu. Mektubu ve soruları şöyledir:
"Muhterem üstadım, sizin hakkınızda şair merhum Mehmed Âkif Bey ile Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye âzâlığında bulunmuş olan merhum Mehmed Şevketî'den dinlediğim kıymetli notlarım vardır. Hâl-i tercümenizi o zatlardan topladıklarımı yazmak mecburiyetinde kaldığım için lütfen suallerime kısa kısa cevap yazınız. Kendi namıma yazacağım hâl-i hayatnamenizi arzu ettikleri kadar mufassal yazmak emir sizindir.


Mehmed Salih Yeşiloğlu




Salih Yeşil'in Bediüzzaman'a Sualleri
Sualler:
l. Hangi tarihte ve nerede Cenab-ı Hak sizi dünyaya getirdi?
2. Baba ve büyükbabanızın adı ve mesleklerini lütfen yazınız.
3. Kimlerden ve nereden ders okudunuz?
4. Van Valisi Tahir Paşanın konağında ne kadar kaldınız? Ve o zata ne okuttunuz?(Meşrutiyetin ikinci senesinde Erzurum'a vali olarak gelen Tahir Paşa merhum bir Ramazan iftarında sofra başında sizin mezayanızdan uzun uzadıya bir şeyler anlatmıştı.)
5. Meşrutiyetin ilânından kaç ay evvel İstanbul'a geldiniz? İttihatçılar, halka nasihat için sizi Selânik'e götürmüşlerdi. Selânik'ten sonra sizi Rumeli'de hangi şehirlerde gezdirdiler?
6. Balkan Harbine iştirak ettiniz mi?
7. Umumi Harbte nerede esir oldunuz? Ruslar sizi hangi şehirlerini gezdirdiler? Hakkınızda ne gibi muamele yaptılar? Tazyikte, hakarette bulundular mı?
8.Hangi tarihte esaretten firar edip hangi tarihte İstanmbul'a geldiniz? Ve hangi tarihte Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye Aliyyesine âzâ oldunuz?
9. Millî Meclisin ilk devresinde Ankara'ya geldiğiniz zaman evvela hürmete, bir hafta sonra da meclisin teneffüs salonunda ve soba başında, "Abdest, namaz Cenab-ı Haktan yardım isteyiniz" sözlerinizden dolayı Reis-i cumhurla münakaşadan sonra Ankara'dan uzaklaştıktan sonra ilk olarak nereden nereye nefyolduğunuz? Ve ol vakit Diyanet Riyaseti tarafından bir emre müsteniden size vaizlik namiyle elli lira maaş tahsis edilmiş iken bu maaşı neden kabul etmediniz?
l0. Hangi şehir ve kasabada iken yazdığınız kitaplar bahanesiyle Eskişehir'e sevk ve mahkum oldunuz? Ve kaç sene hapiste kaldınız? Ve hapisten çıkarıldıktan sonra nereye nefyolundunuz?
ll. Kastamonu'da kimin ihbariyle hükümet sizi Denizli cezaevine sevk etti? Kaç ay hapishanede kaldınız? Hapsinize sebep olan kitaplar tetkik olunup muzır olmadıkları anlaşıldıktan hükmen serbest bırakıldıktan sonra, o hayatınızın mahsulu olan âsarınız size iade edildi mi? Lütfen pek kısaca bu suâllerin cevabını yazınız.
(Büyük boy el yazma Üstadımızın kitaplarından Emirdağ Lâhikası, s.79.)


Mehmet Salih Yeşiloğlu



Bediüzzaman Hazretlerinin Salih Yeşil'in bu suallerine verdiği cevabî mektubu Emirdağ Lâhikası'nın l. cildinin l58 ve l59. sayfalarında mevcuttur. "Aziz, sıddık, âlicenap eski ve yeni kardeş Yeşil Salih" hitabiyle başlayan mektubun son cümlesi şöyledir: "İnşaallah sizi hiç unutmayacağım. Bu halimde bu alakadarlığınız benim çok ağır sıkıntılarımı hafifleştirdi Allah senden razı olsun, âmin."

Tur@b
23.08.2008, 08:46
AHLATLI İSMAİL HAKKI ARSLAN

İsmail Hakkı, rüştiye mezunudur ve mübaşirlikten emeklidir. Üstadı tanıyışını ve onunla birlikte geçen günlerini şöyle anlatıyor:

"Ona kurşun tesir etmiyordu"
Birinci Cihan Harbinde Ruslara karşı Pasinler'de harbettim. O zamanlarda bizleri Ahlat'tan toplayarak cepheye götürmüşlerdi. 1915'lerin Mart aylarındaydık. Lapa lapa kar yağıyordu. Her taraf bem beyazdı. Bizler Ruslara karşı aziz vatanımızı müdafaa ediyorduk. Siperlerden başlarımızı çıkaramıyorduk. Çünkü yağmur gibi kurşunlar yağıyordu. Yağmur gibi yağan mermilerin altında savaşıyorduk. Adetâ göklerden sarapneller yağıyordu. En çok aciz olduğumuz bu konuda havada patlayan sarapnellerdi. Şarapneller bizleri çok kırıyor, büyük zayiatlar veriyorduk. Havada patlayan şarapneller parçalar halinde sağa sola dağılıyordu.
İşte tam bu esnada Molla Said-i Meşhur da siperleri dolaşıyordu. Bir ara atının üzerinde dere boyunu geziyordu. Bu esnada siperlerden çıkanlar oluyordu ve bunlar vurularak şehid oluyorlardı.
Ben hem Molla Said'i görmek, hem de ellerini öpmek istiyordum. Fakat içimde vurulmak endişesi vardı. Ben çok öncelerden beri Molla Said'i ve Bediüzzaman ünvanını duymuştum. Fakat bu büyük zatı ilk defa Pasinler'in bu kanlı cephesinde görüyordum. Biri ara baktım, bu büyük kumandan benim hizama gelmişti. Kalkıp görmek istiyordum, ama vurulmak endişesiyle korkuyordum. Ona bir şey olmuyordu. O dehşetli anlarda kendi kendimle konuşmaya başlamıştım.
Kendime dedim: "Vallahi vurulsam da ben bu zatı ziyaret edeceğim."
Aniden ayağa kalktım, ama mermiler vızır vızır yanımdan geçiyordu. Bu sırada Molla Said-i Meşhur'un şöyle hitap ettiğini işitmiştim:
"Allah için cihad ediniz. Allah bizim muînimizdir!"
Daha sonraları yanıma gelip ellerini sırtıma vurarak bizlere korkmamamızı, zafere ereceğimizi bildiriyordu.

Sibirya'ya sürgün ve sürgünden kaçış
Sonraları Ruslar bizleri esir edip Sibirya'ya sürgün götürdüler. Molla Said-i Meşhur'u bizlerden ayırıp başka bir kampa götürmüşlerdi. Beni başka bir grupla Sibirya'ya götürdüler. Bu esaret günleri ve daha sonraları ben Sibirya'da ve Bakü'de uzun yıllar kaldım. Ancak altı yıl sonra Bakü'den ayrılıp Ahlat'a gelebildim.
Bizim firar hadisemiz çok zor olmuştu. Bir ara bende takat derman kalmamıştı. Benim de içlerinde olduğum kervan beni terk etmişti. Ben yorgunluktan ve perişaniyetten dolayı daha ileriye gidememiştim, ayaklarım çekilmişti. Kervan beni attı ve gitti.
Bana, "Artık seninle uğraşacak vaktimiz yoktur" dediler ve beni bırakıp gittiler. Yalnız ve her şeyden ümitsiz olarak beklerken, bir ara baktım, kıble tarafından bir zat geliyor. Bana o anda dedi:
"Kalk, ne duruyorsun buralarda?"
O ara bana bir cesaret geldi, sanki canlandım. O sırada bana "Kalk!" diyen zatı tanımadım, yalnız savaşta sırtında bulunan pelerin gibi bir bez sanki yüzümü sıyırdı, yüzümü okşayarak geçti. Ben bu heybetli zatın ikazından sonra sanki yeniden canlandım. Bana büyük bir kuvvet ve can geldi. Bismillah deyip, kalkarak yoluma devam ettim.
Nihayet biraz gayret ve yorgunluktan sonra bizim kervana kavuştum. Bu defa onlar şaşırıp kalmışlardı. Ben başımdan geçen bu hadiseyi Bediüzzaman'ın büyük himmetine, yardımına ve kerametine bağlıyorum. Molla Said'in duaları hürmetine yeniden hayata kavuşmuştum. Ben buna, "Ancak o zat olabilir" diye inanıyorum. Hele yağmur gibi şarapneller ve kurşunların yağdığı bir sırada, atın üzerindeki o heybetini ve celâlini hiçbir zaman unutamam. Bu zat, yâni Bediüzzaman Molla Said-i Meşhur, hem kumandan hem de evliyaydı. O, zamanın Abdülkadir Geylanî'sidir. Sonra kendisi çok güzeldi. Bedenen ve sureten erkek güzeliydi. Babayiğitti ve çok mehîbti, çok heybetliydi.
Bütün bu olup bitenlerden sonraki zamanlarda Üstad Bediüzzaman'ın bütün vatanımızdaki büyük hizmetlerini duyarak, çok seviniyor ve Üstadı çok seviyordum.

Tur@b
23.08.2008, 08:46
HALİL ÇINAR

"Bu kurşunlar Müslümana tesir etmez"
Nur Üstad Bediüzzaman'la beraber Birinci Cihan Harbinde Erzurum-Pasinler cephesinde Ruslara karşı çarpışan Halil Çınar l889'da Van'ın Ahlat kazasında doğmuş ve yine aynı yerde l970 senesinde rahmete kavuşmuştu.
Oğlu Mahmut Çınar, babası için şunları söylemektedir:
"Babam, Halil Çınar l328'de muvazzaflık askerliğini bitirmiş, l329'da Üstad Bediüzzaman'la beraber Cihan Harbinde l330 ve l33l'de Kafkasya Cephesinde Rus ordularına karşı kahramanca çarpışmışlardı.
"Birinci Cihan Harbinin o dehşetli günlerinde, Kafkasya dağlarında; kışın yağmur ve karları altında, mevzide bulunurken, amansız bir müsademe ve çarpışma oluyor. Bediüzzaman Hazretleri, bizzat kendi askerlerinin ve keçe külahlı fedâilerinin başında milis albayı olarak yağmur gibi yağan Rus'un kurşunlarının önünde, mevzileri ve siperleri mütemadiyen gezmek suretiyle idare ediyordu.Çok celalli ve heybetli bir şekilde askerlere kumanda ediyordu. Rus'tan gelen kurşunlar, Bediüzzaman'ın aziz vücuduna isabet ettiği halde, kendisine hiç tesir etmiyordu. Aynı zamanda elini kaputunun cebine atarak, Rus kurşunlarını cebinden çıkararak, Müslüman askerlere gösteriyordu. Vücuduna değmeyen kurşunları askerlere gösterirken, şöyle diyordu: "Bu kurşunlar bihakkın Müslüman olanlara tesir etmez."
Mahmut Çınar babasından bu hatıraları dinlerken, çok sevip ve heyecanlandığını ve hiç unutamadığını ifade etmektedir.
(Bu röportajı Van'dan yapıp gönderen Mustafa Öztürkçü kardeşime teşekkür ediyorum.)

Tur@b
23.08.2008, 08:47
OSMAN BİRGÜL
(Kürt Osman)

"Büyük kumandan Bediüzzaman"
On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, l896da doğan Osman Birgül'ü, l9 Mayıs l984'te Samsun'da ziyaret edip hatıralarını dinlemiştim. Samsun'da kendisine "Kürt Osman" diyorlardı. Biz de bu lâkapla arayıp bulduk. Bir namaz çıkışından sonra oturup Üstadı konuştuk. Çok yaşlı olmasına rağmen, dinç ve kuvvetli hafızasıyla, elli-altmış sene evvel yaşadığı anları bugün gibi anlatıyordu.
Osman Birgül, Bediüzzaman'ı Birinci Cihan Harbinde, Pasinler cephesinde görmüş. Elini öpüp duasını almıştı. O esnada kendisi Hamidiye Alayında nefermiş. Hamidiye Alayı kumandanlarından, Hasan Ali aşiretine mensup Abdülbaki Bey isimli bir zatla yine Alay Komutanı Süleyman Bey de Bediüzzaman'a gidip hürmetle elini öpüyorlarmış. osman Birgül "Büyük kumandan Bediüzzaman bizlere dua ediyor, cesaret veriyor, 'Kâfirden korkmayın, zafer bizimdir, Müslümanlarındır' diyerek teşvik ediyordu" diyor.
Osman Birgül Bediüzzaman'ın savaşta beş-altı defa hafif yaralar aldığını, başında padişah tacı gibi bir sarık bulunduğunu, sırtında cübbe olduğunu anlattı.
Üstadı son olarak da Trabzon'da, Bediüzzaman Batı Anadolu'ya sürgün edilirken görüp ziyaret etmiş ve duasını almış.
Savaş günlerinde düşman askerlerine aman vermediği için "Osman Keskin" diye anıldığını anlatan bu yaşlı gazinin oğlu da Kore Savaşında şehit düşmüş.

Tur@b
23.08.2008, 08:48
Yedi cephede çarpışan

MUSTAFA YALÇIN

1895'de Bolu'nun Yığılca kasabasında doğdu. Birinci Cihan Harbinde muhtelif cephelerde bulundu. Bediüzzaman'ı harp çephesinde ve Sibirya esaretinde tanıdı.

Yığılcalı Mustafa Yalçın'ı nasıl bulduk?
Düzceli dostların temin ettikleri bir arabayla Yığılca otobüsünün peşine takılmıştık.
Yığılca'da kendimizi, gönülden dost ve kardeş Dilaver Kanber'in sıcak alâkasına bırakmıştık.
Yığılca'nın en uzak bir köyü olan Homrus'a gidecektik. Bir saat kadar arabayla gittikten sonra, iki saat kadar da yaya gidecektik.
Yeşilin en güzel renkleriyle çevrili yollar, gürül gürül akan çoşkun sular, tabiatın insan ruhunu okşayan, kalbinin sesini duyuran manzarasını seyderek, Yoğun Pelit köyüne ulaşmıştık.
Kısa süren molada, köylülerle, hasseten ihtiyarlarla sohbet esnasında, aradığımız, ziyaretine gitmek için yollara düştüğümüz zatın az önce bir kamyonla Yığılca istikametine gittiğini öğrenmiştik.
Bu defa yarı yoldan tekrar Yığılca'ya dönmüştük. Aradığımız "Gök Göz" lâkaplı "Recep oğlu Mustafa"yı veya "Mustafa Yalçın"ı Yığılca kahvehanesinde çayını yudumlarken bulmuştuk.
Ak sakallı, ak yüzlü, seksen dört yaşındaki, cepheden cepheye koşmuş gazi dedeyi, Dilaver Kanber Beyin evinde dinlemeye başlamış, notlarımızı tutuyorduk.
Kafkasya'dan Galiçya'ya, oradan da Sibirya'ya kadar uzanan bir uzun hatta on senesi geçmişti. Bu on seneyi birkaç sayfaya sığıştırmaya çalışıyorduk.

Başımızda Molla Said vardı
Mustafa Yalçın Efendi safi haliyle anlatıyor, biz de dinleyerek yazmaya çalışıyorduk:
"İsmim Mustafa Yalçın, l3ll (l895) doğumluyum, Seferberlikte asker oldum. Askere giderken evliydim. Bir kız çocuğumu beşikte bırakarak vatan müdafaasına koştuk.
"İlk defa bizi 9. Depo Alayının bulunduğu Adapazarı'na götürdüler. Orada talim, terbiye gördük.
"O zamanlar Çanakkale'de muharebeler devam ediyordu. Top sesleri Ada'dan (Adapazarı) işitiliyordu.
"Çok sıkı ve acele bir talim gördük. Bizi hemen Çanakkale l9. Kolordu l57. Alaya verdiler. Bizim dehaletimizden 20 gün sonra savaş sukût etti. İngilizlerin 'yarım dünya' dedikleri gemisini batırdık. Bizi Çanakkale'den apar topar alarak, Doğu Cephesine götürdüler. Kars'ta 8. Fırka'da idik. Başımızda Molla Said vardı. Ruslar ve Ermeni çeteleri durmadan saldırıyorlardı.

Molla Said bize dersler verirdi
"Molla Said bize o zaman 'Tıfılya' dediğimiz dersler veriyordu. Bu dersler geceleri hep devam ediyordu. Hasankale'de Molla Said'le birlikte Ruslara karşı amansızca savaştık. Hoca'nın başında önce sarık vardı. Ama savaş sırasında 'keçe kalpak' dediğimiz başlığı giyiyordu.
"Ben o sırada Hasankale'de yaralanıp, geri geldim. O zaman kalçamdan (işte yarası hâlâ açık) şu şarapnel yarasını aldım. Orada erkekliğimi kaybettim. Ben çoktan ölürdüm, ama Molla Said yanındaki dört arkadaşa birer dua yazıp vermişti. Onu boyunlarımıza astık. Bize hiç kurşun değmedi. O zaman bir Müslümana yüz gâvur ateş ediyordu. Sonunda yaralandım, beni geri aldılar. Molla Said savaşa devam ediyordu. Beni Konya'da tedavi ettiler. Ondan sonra batıya, Avusturya, Karpatlara, Galiçya cephesine götürdüler.

At üstünde kitap yazıyordu
"Molla Said Efendi kahraman bir insandı.
"O, atın üzerinde cephede, önde hücum ederdi. İyi silâh kullanırdı. Sipere girmezdi.
"Bir ara Doğu Cephesinde bazı birliklerin dağılmak üzere olduğu haberi Molla Said'e söylendi. Molla Said ihtilafları hemen kaldırdı. Dağılmamayı sağladı. Çok güzel anlatıp, sanki insanları büyülü "Sonra o cehennemi savaş içinde at üzerinde kitap yazıyordu. Yazdıklarını talebeleri, gençler de yazıyorlardı. Çok iyi ata biniyordu. Ruslara taş çıkartıyorlardı. Bize, "Hiç korkmayın Müslümanın imanı her güçten daha kuvvetlidir" diyordu. Bize her gece yazdığı kitaplardan okuyordu. Ben cahil olduğum için pek bir şey anlamıyordum. Ama Molla Said'i görünce cesaretim had safhaya çıkıyordu. Heybetli bir insandı. Bize karşı da çok müşvik davranıyordu.

Sibirya'da Molla Said'le karşılaşıyoruz.
"Sonra biz Avusturya cephesinde Ruslara karşı savaşa girdik. Sol cenahta Avusturya, sağ cenahta Almanlar vardı. Avusturyalılar, Ruslara teslim olunca bize oyun ettilen. Sol cenah boşalınca biz esir düştük. Tam 30 bin kişi idik. Bizi hep esir aldılar. Sonra trenlere bindirip 42 gün tren yolculuğundan sonra Sibirya'ya götürdüler. Yolda bize çok eziyet ettiler. Yaralılara bakmadılar. Her istasyonda bizi indirip, eziyet ediyorlardı. Bir parça ekmeği havaya atıp, bizi saldırtıyorladı. Sonra resimlerimizi çekiyorlardı. Sibirya'ya bizi dağıttılar. Gruplar halinde kamplarda kalıyorduk. Tarih falan bilemem. Ben cahilim. Onun için hâdiseleri sıraya koyamıyorum. İşte biz oraya varınca bir Doğu Cephesinden esirler gelmiş, dediler. Kampta merakla hep dışarı toplandık. Çok esir vardı. Ama karşıdan iki kişiyi getiriyorlardı. Onları iyi kolluyorlardı. Bir de baktım Molla Said ve yanında İznikli Osman dediğimiz bir talebesi vardı. Sandık gibi bir şey taşıyordu. Onun içinde Üstad'ın kitapları vardı. Osman'dan başkasını yanına sokmuyorlardı. Osman, Onun hizmetine bakıyordu. Kendisi yaralı idi. Bacağı yaralanmıştı. Orada tedavi ettiler. Onu da bir koğuşa yerleştirdiler.

Sibirya'da iken, "ileride buralar da Müslüman olacak" diyordu
"Havalar çok soğuktu. Orada gece-gündüz belli olmuyordu. Güneş batmazdı. Orada da geceleri Molla Said Efendi boş durmuyor, yasak olmasına rağmen gece başka kamplara gidip gidap okuyordu. Gündüzleri namazları bize kendisi kıldırıyordu. Önce müdahale edip, kıldırmadılar. Sonra Üstad onlara birşeyler söyledi, biraz serbest bıraktılar. Kalabalık olarak bir araya getirmemeye çalışıyorlardı. Orada biz Ona 'Diyanet Reisi' diyordu. O Rus nöbetçilerine bile din anlatıyordu. Dinleyen nöbetçilere zabitleri baskı yapıyorlardı. Molla Said Efendi, bize hep moral veriyor, 'Üzülmeyin, kurtulacağız' diyordu. Ben Üstad'ın Sibirya'da geceleri uyuduğunu bilmiyorum. Hep okuyordu. Bir şeyler not ediyordu. Ve bize: 'Gelecek zamanda buralar da Müslüman olur; ama şimdi anlamıyorlar' diyordu. Biz de kendisi başımızda olunca hiç korkup üzülmüyorduk.

Sibirya'dan kaçıyoruz
"Bir gece yarısı idi. Üstad bizim bulunduğumuz 15-20 kişilik bir bölmeye geldi. Bize ders yapıyordu. O arada koşarak biri geldi. Bu Konyalı Tahir dediğimiz arkadaşımdı. 'Bu gece kaçalım' dedi. On yedi kişi toplanıp karar verdik. Üstad bize katılmadı. O gece onu son görüşüm oldu. Bizim için dua etti. Rus nöbetçisini boğduk. Tel örgüden sürünerek geçtik. O gece hayli yol aldık. İçimizde yol bulan zabitlerimiz vardı. Bunlardan hatırladıklarım, beş zabit vardı: Binbaşı Ethem Bey, pusula tayini işlerine baktı. Yıldızlardan ağaç yosununa kadar herşeyden o yön buluyordu. Akıllıydı. Molla Said'den eğitim görmüştü. Bir de Kâmil Bey diye bir binbaşı vardı. Hatırlıyorum. Doğudan batıya doğru Petersburg , Doğu Almanya, Romanya ve sonunda İstanbul'a geldik. Bizi yarı yolda yakalayıp, sorguya çektiler. 'Savaşta buralarda kaldık. Bir daha çıkamadık. Biz işçiyiz' dedik. Onlarla hep Kâmil Bey ile Ethem Bey konuşurdu. Dillerinden anlıyorlardı. Bu8lar esirlerden değil, 'vorni'dir deyip bizi saldılar. Vorni: İşçi demektir. Kâmil Bey Doğuda Pasinler'de çarpışırken benim bölük komutanım idi.
"Rusya'dan dönüşümden sonra dinlenmeden Kurtuluş Savaşına girdim. Orada da kolumun yarısını kaybettim. Ben 14 sene hiç asker çantasını omuzumdan indirmedim. Yemen, Çanakkale, Ruslarla Doğuda, Batıda Galiçya'da, Kurtuluş Savaşında tam 7 cephede bulundum.

"Bu vatanı nasıl severdi?"
"10 yıl öncesine kadar yine dinçtim. Hareketliydim. 10 yıl önce Molla Said'in Kars cephesinde bana yazıp verdiği duayı boynumdan düşürüp, kaybedince bana birden ihtiyarlık çöküverdi. Ah! O tatlı dilli Molla Hocamın yüzünü bir kere daha görmeye canımı veririm. Bu vatanı nasıl severdi. Hatta Ona Ruslar şaşar kalırlardı.

Molla Said, Nikola'ya ihtiram etmemişti
Biz Batıdan esir olup Sibirya'ya gittik. Molla Said, Doğudan esir olmuştu. Bir koca gâvur vardı: Nikola diyorlardı. Ben onu Petersburg'da (Leningrat) görmüştüm. Zalim biriydi. Molla Said ona ihtiram etmemiş. Onu çok kızdırmış. Hatta astıracakmış. Sonra Üstadı dindarlığından
astırmamış. Rus zabitleri, Üstad'a ayrı bir gözle bakarlardı. 'Bu madam Nikola'ya
meydan okumuş, acaip bir adam' diyorlardı. Ben sonra Molla Said'in kaçtığını duydum;
ama bulup göremedim.

"Hep iman lazım, diyordu"
"Şimdi, 'Molla Said gelmiş, savaşa seni çağırıyorlar' deseler koşarak giderim. Molla Said ile savaşmak bir orduya iferman okumak demektir. O korkusuz bir adamdı. Gecesi-gündüzü İslâm işleri ile uğraşmaktı. 'Hep iman lâzım' diyordu. 'İman herşeye bedel' diyordu. Ondan ötürü de Ermeniler ve Ruslar ondan bezmişlerdi. Kerâmetli bir adamdı. Yoksa bir kurşun yer ölürdü. Top gülleleri arasında at koşturup, kitap yazmak kimin aklına gelir? 'Bu kitap çok önemlidir' diyordu."

Tur@b
23.08.2008, 08:51
Enver Paşanın amcası
HALİL PAŞA

Savaş esnasında Bediüzzaman'la mektuplaşıyordu
Bediüzzaman'ın yakın dostlarından birisi de Harbiye Nâzırı Enver Paşanın amcası olan Halil Paşadır.
Harbiyeden mümtaz yüzbaşı olarak mezun olan Halil Paşa, Birinci Cihan Harbinde tümen kumandanı olarak vazife görmüştür. Bilhassa İran, Van ve Bitlis cephelerinde kahramanlıklar göstermiştir. Harb esnasında gönüllü milis albayı olarak vazife gören Bediüzzaman'la mektuplaşmaları ve haberleşmeleri olmuştur.
İşârâtü'l-İ'caz tefsirin kâtibi, Bediüzzaman'ın talebe ve fedâisi Molla Habib Efendi, Bediüzzaman'la Halil Paşa arasında irtibat ve haberleşmeyi sağlıyordu.
Molla Habib, bu irtibat görevlerinden biri esnasında, bir İran dönüşü, eski ismi Vastan, yeni isim Gevaş olan kazâda Ruslarla muharebe ederken şehit düşmüştür.
Molla Habib'le ilgili olarak gerek Emirdağ mektuplarında ve gerekse Nur'ların diğer yerlerinde bahis ve hatıralar vardır.

Tur@b
23.08.2008, 08:52
BİNBAŞI ALİ HAYDAR

"Firarda Volga Nehrini birlikte geçtik"
Uzun yıllar Selânik Askerlik Şubesinde görev yapan Çorum'lu Binbaşı Ali Haydar Bey, Bediüzzaman'la birlikte Rusya'dan nasıl firar ettiklerini şöyle anlatıyor:
"Bediüzzaman'la birlikte volga nehrini çok harika bir tarzda geçtik. Nehri geçerken, ayağımız kara gömülür gibi, bazan topuğumuza, bazan dizimize kadar suya batıp çıkıyorduk. Ben çok heyecanlanıyordum. Nehri geçtikten sonra Bediüzzaman bana dönüp dedi ki:
"Kardeşim Ali Haydar, Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa Aleyhisselâm'a denizi musahhar ettiği gibi, bize de senin yüzün hürmetine Volga nehrini musahhar etti.'
"Benim üzerimdeki hayret ve şaşkınlığı gidermek istiyordu. Ben cevaben kendisine dedim:
"Nasıl geçip kurtulduğumuzu ben biliyorum. Ama siz bilirsiniz Üstad'ım, yine de sizin dediğiniz gibi olsun."
Araştırmalarımızda Ali Haydar Bey hakkında, daha aydınlık bilgiler elde edemedik.

Tur@b
23.08.2008, 08:52
DR. M.ASAF DİŞÇİ


Dervişoğullarından M. Asaf Dişçi, l884 yılında Erzurum'da doğmuş. Birinci Dünya Savaşında Ruslara esir düşmüştü. Bediüzzaman Said Nursî ile birlikte Kosturma'da esaret hayatı yaşamıştı.

Bediüzzaman'la geçen esaret günleri
M.Asaf Dişçi, Bediüzzaman'la karşılaşmasını ve hatırladıklarını bize anlattı.
Bu hatıralarında Asaf Dişçi diyor ki:
"Esaretten önce beni Sarıkamış'ın Hamamlı köyüne götürmüşlerdi. Daha sonra ise Sibirya'ya sevkettiler.
"İşte Bediüzzaman'ı orada gördüm. Kosturma eyaletinin Kilogrif kasabasındaydı. Daha sonra Onu içerlere, büyük esirler kampına, Kosturma içlerine sevkettiler. Birlikte altı ay kadar kalmıştık.
"Bir odayı mescid yapmıştı. Kendisi alay komutanı olduğu için, maaş da alıyordu. Aldığı maaşları hep hayır hizmetlerine sarf ediyordu. Mescide harcıyor, çeşitli masraflar ediyordu. Esirler kendisine alay komutanı olarak çok hürmet ediyorlardı. Kendisi ise 'Ben hocayım' diyordu. Esirler iade edilirken de kendini hoca olarak tanıtmak istiyordu.
"Günlük yaşayışı da, çok sade idi. İki yumurta, bir dilim ekmekle günlerini geçirirdi. Benim anlattıklarım sadece gördüklerimdir. Yoksa bunlar Onun hayat ve hatıralarının yanında, pek ehemmiyetli değil. Sonra aradan yarım asır geçtiği için hep unuttum.
"Vakitleri hep dolu idi. Tefsir okur, esirlere ders verirdi. Esir askerler ve subaylar kendisine çok hürmet ederlerdi. Yanında kimse öyle rastgele konuşamazdı. Ayağını bile uzatan olmazdı. Şayan-ı hürmet bir insandı. Kaldığımız yer büyük bir sinema salonuydu. Salonun bir kısmını bölerek mescid yaptırdı.
"Dehşetli kışlar oluyordu. Kızaklarla nakliyat yapılıyordu. Bir gün koğuştan çıkmış, karargâha gidiyordum. Yolda tuvalete çıkmıştım. Sonra elimi karla temizliyordum. O sırada kendisiyle karşılaştık. Kar-tipi, göz gözü görmüyordu. Kış-kıyamet bütün şiddetiyle devam ediyordu. Bana doğru gelerek: 'Sakın ellerini bir yere sürme' mahçup oldum.' Aman efendim ne münasebet, beni çok mahcup ettiniz' dedim. Gülerek, 'Ellerini uzat, sen benim kardeşimsin' diye iltifat etti.
"Esarette boş zamanlarımız da çok olduğu için, her gün Kur'ân'dan yedi cüz okurdum. Onun iltifatlarını, iftiharla kabul ederdim. Babana mektup yazarsan selâm yaz' derdi. O zaman ne kadar kuvvetli bir imanımız vardı. Harplerde ne kadar korkusuzduk. Şehadeti canıma minnet bilirdim.
"Esaretim 22 ay sürdü. Tekirdağ'lı bir arkadaşla esaretten kurtulduk ve İstanbul'a geldik. Daha sonra Üstad Bediüzzaman'la İstanbul'da yine görüşmelerimiz oldu.
"Onun gibi bir kimseyle birlikte esaret hayatı yaşamak, hayatımın en unutulmaz günleridir. Bu Allah'ın bir lûtfu ve ihsanı olmuştu benim için."
Şiire de merakı olan Asaf Dişçi, bize bir şiirini okudu:
"Gelince vakti zamanı
Erişir lütf-u Sübhani.
Olmazsa izn-i Rabbani
Edemez kimse ihsanı
Bu da bir kerem-i Yezdani
Diledi nasip etti imanı."
Asaf Dişçi Beyin hatırası, Sibirya buzullarından bir pencere açmıştı. Bu esaretin Şâhitler'in Dilinden Asaf Dişçi, Bediüzzaman'la geçirdiği günleri hayatının en tatlı ve şerefli anları olarak iftiharla yadediyor.

Tur@b
23.08.2008, 08:53
Bediüzzaman'ın, Rus
kumandanına ayağa
kalkmadığını yazan

ABDURRAHİM ZAPSU


Bediüzzaman'ın Rusya'da esarette iken, kampı teftişe gelen kumandana ayağa kalkmaması hadisesini ilk defa basında duyuran Abdurrahim Zapsu'dur.
Hadise, l9l7 yılında, Moskova'nın kuzeydoğusundaki Volga nehri kenarında Kosturma'da cereyan etmiştir. O yıllarda Hazar Denizinde, Nargin Adasında esir olan Abdurrahim Zapsu, hadiseyi bir subaydan dinlemiştir.
Aradan otuz sene geçmesine rağmen, Bediüzzaman hadiseyi hiç kimseye anlatmamıştır. Abdurrahim Zapsu'nun l948 yılında Ehl-i Sünnet mecmuasında hadiseyi anlatan makalesini kendisine okuyanlara Bediüzzaman şöyle demiştir.

Bediüzzaman hâdiseyi doğruluyor
"O esaret hadisesinin aslı doğrudur. Fakat şahidim olmadığından tafsilen beyan etmemiştim. Yalnız bir manganın beni idam etmek için geldiğini bilmiyordum, sonra anladım. Ve Rus kumandanı tarziye için Ruşça birşeyler söyledi, ben bilmedim. Demek, hazır bulunan ve bu hadiseyi gazeteye ihbar eder Müslüman Yüzbaşı anlamış ki, kumandan tekrar tekrar 'affet' demiş."

Zapsu'nun iki şiiri
Abdurrahim Zapsu'nun İslâmî sahadaki birçok eseri yanında, güzel şiirleri de vardır. Bir münâcatında şöyle demektedir:
Ulu Rabbim, bizi affet, ne kadar noksanız.
Aciziz kulluğu yapmakta, evet, insanız.
Tanırız, ümmetiyiz, Ahmed'ine hayrânız.
Gönül ümitle dolu; ağlıyoruz, nâlânız.

Başka bir güzel manzumesi:
Selâhaddin-i Eyyubî'lerin, Târık'ların nerede?
Uyan ey âlem-i İslâm, sana gafil diyen vardır.
Evet, silkin bu cehlinden, sana cahil diyen vardır.
Cihana ilmi öğrettin, neden cehlin esirisin.
Senin nurunla âlem, ilmi öğrendi, terakkîler.
Senin mahsûl-ü feyzindir, temeddünler, taharrîler.
Hani Sıddîk u Faruk'un, hani Osmân, hani Haydar!
Gazâlilerle Râzîler, ne oldu İbni Sinâlar!
Hani Osman Gazi'ler, büyük fatih'lerin nerede?
O Yavuz'lar ne oldu, nerede kaldı azm ile iman?
Neden ilmi bıraktın, bunu mu emrediyor Kur'ân?

Tur@b
23.08.2008, 08:54
Bediüzzaman'ın harp arkadaşı

MOLLA YÂSİN SAATÇİOĞLU


Molla Yasin Saatçioğlu (l876-l965) Van'ın kurtuluşunun kahramanlarındandır. Bediüzzaman'ın harp arkadaşı, dost ve talebelerindendir.

"Günlerimiz harp cephesinde geçti"
"Seydâ ile birlikte on beş yıl kadar beraber bulunduk. Aynı zamanda tevellütlerimiz de beraberdir. İkimiz de 93'lüyüz. Günlerimiz harb cephelerinde, Van'da ve Erek Dağında geçmiştir. Bir gün yolda kendisine üç hususu niçin terk ettiğini sormuştum. Bunlar, evlenmek, ilmî elbise giymek ve hacca gitmekti.
"Bu meselelere Nur'lardaki gibi cevap verdi. Hicaz'a gitmenin maddî imkânlarla olacağını, kendisinin bu imkâna sahip olmadığını söylemiş, 'Fakat günde beş defa Allahu Ekber diyerek niyeten, hayâlen yüzünü Beytullaha çevirmek, o şekilde ibadet edebilmek büyük mazhariyettir' diye ders vermişti.
"Her zaman ve vakti ibadet ve dualarla geçerdi.
"Harpte büyük bir alayın başına geçti. Gönüllü fedailerle, milis teşkilâtının başında çarpıştı. Bu çarpışmanın neticesi Bitlis'te yaralı olarak esir düştü. İki sene kadar Rusya'da esir kaldı. Esaretten kurtulması da hârika ve kerâmetkârane bir hâdisedir. Onların dilini bilmediği halde Allah'ın yardımıyla o esaretten kurtuldu, vatana döndü.
"Diğer birçok Âlimlerin ilmi deniz olsa, onun topuğuna bile ulaşamazlar. Onun himmet ve kerâmetlerini çok gördük.
"Van'dan alınıp da Isparta'ya götürüldükten sonra bir daha görmek nasip olmadı. İnşaallah bizi öbür dünyada da terk etmez."

Tur@b
23.08.2008, 08:56
SİNAN OMUR


Bediüzzaman, "Benim üç Sinan'ım var: Mimar Sinan, Ümmi Sinan ve Omur Sinan" diyordu."
Otuz sene evvelki menhus ihtilalin o uğursuz günlerinde, Risale-i Nur şaheserlerini okumak ve İslâmî hayatı yaşamaya başlamak gibi, şerefli bir suçtan Gaziantep lisesinden kovularak İstanbul'a geldiğim günlerdeydi.
O günlerde vilayet karşısındaki Sinan Matbaasında Nur Risaleleri gizli gizli basılıyordu. Muhterem Abdülvahid Mutkan Ağabeyim, beni de ara sokaklardan, bazı duvarlardan atlayarak, bugünkü defterdarlığın bulunduğu yerde çalışan Sinan Matbaasına götürürdü. Burada Nur Risalelerinin basılma ve tashih gibi faaliyetlere şereflerle iştirak ederdim.

Risale-i Nur ve Sinan Matbaası
İşte daha önceki l957-58 senelerinde Gaziantep'te Nazım Gökçek Ağabeyin bizlere okuyarak tanıttığı Hür Adam gazetesinin sahibi merhum Sinan Omur Beyi de kendi matbaası olan Sinan Omur Matbaasında tanımıştım...
Daha sonraki senelerde Fatih-Kıztaşı (Nurtaşı)ndaki Okumuş Adam sokağındaki evinde çok ziyaret ve sohbetlerimiz olmuştu. Merhum Hür Adam gazetesi sahip ve yazarını son olarakv vefatından bir kaç gün evvel, muhterem Ahmed Şahin Hoca ile birlikte ziyaret etmiştik. O günlerde Yeni Asya gazetesinde Bilinmeyen Taraflarıyla bediüzzaman Said Nursî çalışmamız tefrika ediliyordu. Bu tefrikanın neşredildiği Yeni Asya'nın arka sayfalarını hasta yattığı odanın çepe çevre odasına asmıştı. Iztıraplar içinde bulunduğu halde, hiç kendi hastalık ve acılarını düşünmüyor, mütemadiyen Üstad Bediüzzaman'dan bahsediyor, onun kahramanlığından, salahatinden ve takvasından, İslâmiyete olan büyük hizmetlerinden anlatıyordu.
Rahmetli Sinan Omur, karyolasının kenarlarında gerili bulunan iplere tutunarak, yerinden kıpırdamaya ve hareket etmeye çalışıyordu. Unutamadığım o gün, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin hayatını yazmandan dolayı tekrar tekrar tebrikler ederek, hasta yatağında sevinç gözyaşları içinde, yanında ve baş ucunda hazırladığı Hür Adam gazetesinin kocaman bir cildini "Bunlar senindir" diyerek, elleriyle tutarak bana hediye etmişti.
Bu ziyaretimden birkaç gün sonra Hür Adam gazetesinin ve Sinan matbaasının bu yiğit mensubunun cenaze namazını Fatih camiinde kılmıştık.
Mekânı ve makamı nur olsun!
Üstad Bediüzzaman'ı can ü gönülden seven Sinan Omur l898'de Bolu'da dünyaya gelmiş ve l974 Mart ayında rahmete kavuşmuştu.
Hür Adam'cı Sinan Omur, Nur Üstad Bediüzzaman'ı iki defa ziyaret ettiiğini anlatmıştı. İlk görüşü Birinci Cihan Harbinde, kendi ifadesiyle "l332'de." Yani l9l6 senesinde Sübhan Dağı'nda. İkinci görüşü ise l925 senesinin başlarında İstanbul-Eminönü'ndeki Hidayet Camiinde olmuştu.

Said Nursî'nin askeri cephesi
Hatıralarını şöyle anlattı:
Üstad'ı ilk olarak l332'de Sübhan Dağı'nda görmüştüm. O zaman ben muallim mektebi talebesiydim. l332'nin 24 Temmuz'unda idi. Ben l8 yaşındaydım, beni askere almışlardı. O zaman Şarkta Üstadı görmüştüm.
O zaman üstad milis teşkilatı başkumandanıydı. Başında yeşil bir sarık, omuzunda apoletleri vardı. Devamlı at üzerinde dolaşır, orduya cesaret verirdi. Milis teşkilatının kurulmasını Enver Paşa, Vehib Paşa'ya söylemiştir. Vehib Paşa da bunu Bediüzzaman'a (O zaman ismi Bediüzzaman Said Kürdî idi) teklif etmişti. Ve böylece Bediüzzaman milis teşkilatını kurmuştu.
Enver Paşa, milis kuvvetlerinin hazırlanmasını söylediği zaman, Bediüzzaman da, "milis kuvveti bizden, erzak da sizden" diye cevap vermişti.
Milis teşkilatı dört-beş bin kişiydi. Said Nursî miralaydı, yani rütbesi, albaylıktan bir derece daha yüksek kaymakamlığa tetabuk ediyordu. Kuvvetlerin başkumandanlığını yapıyordu.
Bediüzzaman'ın milis kuvvetlerine "Keçe Külahlılar" derlerdi. Ruslar, 'Keçe Külahlılar geliyor!" diye duydukları zamanlar nereye kaçacaklarını şaşırır ve bilemezlerdi. Düşmanlar, keçe külahlılarla karşılaştıklarında neye uğradıklarını anlamazlardı.
Efendim o zaman bizim elimizdeki kılıçlar adetâ dürtmek içindi. Halbuki onlar at üzerinde silâh kullanırlardı. Attıklarını mutlaka vururlardı. Üzerlerinde beyaz bir pelerin bulunurdu. Bunun ile fedâiler araziye uyarlar, hele kış günlerindeki karda hiç fark edilmezlerdi. Keçe külahlı bir fedâi atının dizginlerini bir koluna bağlar veya kolunu atar, ayaklarını atın karnına sıkı sıkı sarar, tamamen serbest ve rahat bir şekilde, sür'atle yol alırken, seri olarak ateş ederlerdi. Çok keskin nişancıydılar, boş ateş etmezlerdi. Aslında benim bu sizlere anlattığım, devletin arşivlerinde de vardır. Bunları yakın tarihçilerimizden Feridun Kandemir de iyi bilmektedir.
Yine bana Fahri Kırkalı anlatmıştı. Bediüzzaman Bitlis'te esir düştüğünde Sibirya'daki esir kamplarından birisine sürülmüştü. Esarette kampta iken şöyle bir hadise cereyan ediyor:
Başkumandan birgün esirleri teftiş için kampa geldiği zaman bütün esirler ayağa kalktığı halde Bediüzzaman oturmuş vaziyette, ayaklarını da ileriye atmış, elindeki bir çomağı çakısıyla sivriltmektedir. Rus orduları Başkomutanı Nikola, Said Nursî'nin önünden geçtiği halde, o hiç tavrını bozmuyor ve elindeki çomağı sivriltmeye devam ediyordu. Tekrar önünden geçtiği halde kendisiyle hiç ilgilenmiyor.
Tafsilatını bildiğimiz hadiseyi bana anlatan Fahri Kırkalı, "biz böyle bir kahraman görmemiştik" diye çok hayran bir şekilde bu hadiseyi çok uzun olarak bana anlatmıştı.

"Üstadı Şeyh Said'le karıştıranların kulakları çınlasın"
Yakın tarihimizdeki en büyük siyasiler bile Bediüzzaman'ı harcayamadılar. Müfit Bey, Şeyh Said'e tazim ettiği için asılmıştı. Bu kadar büyük zulümler yapmışlardı.
Said Nursî'yi, Şeyh Said'in isyanına karıştıranların, onu suçlayanların kulakları çınlasın! Şeyh Said merhuma hürmet duyanları, ona selâm verenleri bile asmışlardı. Fakat Said Nursî'ye dokunamamışlardı. Niçin?
Zira Said Nursî'nin bu isyanla hiçbir alakası yoktu. Çünkü Bediüzzaman daima müsbet hareket eden bir şahsiyetti. Gidiniz, bakınız efedim, bu hususta da Feridun Kandemir'in dosyasında tam dört tane vesika var. Dördü de müsbettir.
Küçükyalı'da Cemal Bey, şimdi avukat. Temyiz reislerinden, O da bilmiyor zavallı. Ona kitapları, risaleleri verdim. Beyefendi çok rica ederim, Said Nursî için yapılan ve söylenen iftiraların hepsi yalan. Bu kuvvetli adam. Bu kuvvetli adamı imha etmek istiyorlar düşmanları. Biliyorsunuz, bu adam Türk milletinin imanını kurtarmak istiyor, başka bir şey istemiyor. Bu adam, Müslümanların imanını kurtarmak için elinden ne gelirse yapmış. Onlar da, yani din düşmanları da onun için ne iftira varsa yapıyorlar. Bu yapılan iftiraların hiçbirisi isbat edilemez. Gösterin bana, bu büyük Üstadın dünyada nesi var? Kürdistan kuracakmış, Kürdistanı idare edecekmiş. Şükrü Babanzadeler filân. Şurda burda. Babanzade Kürt Teâli Cemiyetinin sekreteri.
Mevlanzade Rifat bey vardı. Serbesti gazetesinin sahibi. Bunlar tutuyorlar Kürt Teâli Cemiyeti kuruyorlar. Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Sadece bunlar değil. Çerkezler, Çerkez hükümeti kurmak istiyorlar. Lazistan hükümeti kurulmak isteniyor. Zaten eskiden Lazistan vilayeti vardı ya! Ahmed Barutçu'nun pederi o teşkilatın reisi. Kazım Karabekir, "Yapma, gel, bana yardım edin" diyor. "Pekala" diyor. "Ben teşkilatımla sana yardım edeyim öyleyse" diyor. Onlar da "Biz Pontusçuları filân mahvederiz. Buraları Rumlara veriyorlar. Biz Rumlara verdirmeyeceğiz. Biz Lazistan hükümeti kurduk burada" diyorlar. Çerkezler, Çerkezistanı Bolu ve havalisinde kuruyorlar. Düzce-müzce havalisinde Balıkesir'de Boşnaklar kuruyor. Hepsi bir yerde devlet kuruyorlar.
O zaman bunlar da, Mevlanzâde filan öyle düşünüyorlar. Buralar Ermenilere veriliyor. "Binaenaleyh Ermenilere verilmesin" diyorlar.
Milis Albayı Bediüzzaman da diyor ki:
"Madem ki böyle bir kuvvetimiz var, öyle ise Osmanlı Devletinin yıkılmış olan durumunu kurtaralım. Kurtaralım devletimizi. Çünkü Osmanlı Devleti İslâmiyete en büyük hizmeti yapmıştır. Bizlere de çok büyük iyilik ve hizmetler etmiştir. Gelin bu büyük devletimizi kurtaralım. Bizler parça parça olursak birşey yapamayız."
Dediğim gibi, Bediüzzaman'ın siyasî cephesi ve görüşü mükemmel. Daha önceleri Selanik'te filan hep İttihatçılarla beraber bulunmuştu. Onlar da bu zata hürmet ederlerdi. Enver Paşa Bediüzzaman'ın elini öperdi daima. Onun dediğini yapardı.

"Enver paşa Bediüzzaman'ın elini öperdi"

O hususta bilginiz var mı efendim? Üstadın Enver Paşa ile görüşmeleri hakkında bilginiz var mı?
Çok var. Hani o anlattığım milis teşkilatını kendisine Enver Paşa kurdurdu. Enver Paşa, Vehib Paşa'ya söylemişti. Vehib Paşa da, "Bediüzzaman Hazretlerine bu işi yaptırayım" diyor. O zaman böylece milis teşkilatı kurulmuş oluyor. Bediüzzaman ve fedâilerinin gösterdiği fedakârlığı tasavvur edemezsiniz.
*Nur Üstad Said Nursî Hazretleri Birinci Şua ismindeki
eserinin "Dördüncü Ayet-i meşhure" kısmında Enver Pa-
şa'nın isminin geçtiği satırın üzerine Nur talebelerinden
birisinin yazdığı parçanın arasına bir çizgi işaretiyle çıkış
yaparak "Şehid" kelimesini ilave ediyordu.
O zaman Bitlis valisi Memduh Bey vardı, bir tane de Kel Ali vardı. Bediüzzaman, talebeleriyle ve fedaileriyle birlikte düşmanın eline geçen otuz tane topumuzu geri almıştı. Bunlar askerî mecmualarda vardır. Said Nursî'nin ve milis teşkilatının yaptığı hizmetler erkân-ı harbiye arşivinde bulunur.
Cumhuriyetin ilk senelerinde ne kadar ilim adamı varsa hepsini harcadılar. Hele o şapka kanunu, ona itiraz eden bir tek kişi çıkmamıştır. İzmir Fâtihi Nureddin Paşa vardı. Sonra Bursa mebusu oldu. Ondan başka itiraz eden olmadı. Kâmil Miras'lar, Hasan Basri Çantay'lar birşey yapamadılar.

Bediüzzaman'ın M.Kemal'le karşılaşması
Hasan Basri Çantay anlatmıştı. Mecliste Reisicumhur seçilirken Üstad da orada hazır bulunuyor. Reisicumhuru kasdederek, "Gideyim şuna birşeyler söyleyeyim" diyor. Bunun üzerine, başta Hasan Basri Çantay olmak üzere oradakiler korkuyorlar. "Şimdi gider, birşey söyler, bizi de tehlikeye atar" diye Bediüzzaman'a mani olmaya, onu zorla durdurmaya çalışıyorlar. Ama Üstad dinlemiyor, gidiyor.
Paşa, "Buyurun, bir emriniz mi var?" diyor.
"Estağfirullah, emrim filan yok. Sana söylüyorum: Halim ol, selim ol, refik ol, şefik ol. İşte sana söyleceğim budur."
Mustafa Kemal paşa "Teşekkür ederim" diyor, kendisini kapıya kadar uğurluyor.
Bana yine Hasan Basri Çantay anlatmıştı: "Ondan sonra Mustafa Kemal, Bediüzzaman'a Şark vilayetleri müfettişliğini verdi. Diyanet İşleri Reisliğini verdi. Fakat Bediüzzaman bunların hiçbirini kabul etmedi. Mebusluk verdi. Yine reddetti. Büyük Üstad Bediüzzaman biliyordu ki, M.Kemal kendisini bu şekilde susturacak ve harcayacaktı. Zamanın müceddidi hiç kanar mı böyle tekliflere?"
Efendim, bir de esaretteki o muhteşem kahramanlık hadisesini kim yazmıştı, biraz önce söylemiştiniz?
Fahri Kırkalı, Bursalı makine tüfek üsteğmeni, mülazım. O zaman o da oradaymış. Harbte zaten bu kahramanlar hücum ediyorlar, düşman kuşatmış, bunlar kuşatmayı yarmak için hücum etmişler. Bana Fahri Kırkalı çok bilgi ve memcmualar da vermişti.

Milis Albayı Bediüzzaman ve Keçe Külahlılar
28 Eylül l990 Cuma günkü Türkiye gazetesinde Prof. Dr. Mim Kemal Öke "Tarihin Süzgeci"nden sütununda "Keçe Külahlılar" başlığı altında bir makale neşretti.
Bu cidden nefis yazıyı, yazarını tebrik ederek, Şâhitler'in Dilinden sütunları arasına alıyorum.
"Keçe külahlılar"
Bugün Kazım Karabekir Paşa'nın l920 yılında Ermenilere karşı Türk ordusunun harekâtını başlattığı gündür, onun yıldönümüdür.
Bilindiği gibi l877-78 Osmanlı-Rus Harbinden beri Ermeniler, Rusların müttefikleriydiler.
aziziye Tabyasına, "92 Harbi"nde baskınla girmede onlar öncülük etmişlerdi.
1914 Sarıkamış Harekâtında III. Ordunun Erzurum'dan ineceği yolu-rotayı Rus Kumandanlığına ulaştıran yine onlardı.
Amaç belliydi: Osmanlı çökertilecek; yerine bir Ermenistan kurulacak. Ama Rusa bakarsanız, Çarlık, "Ermenisiz bir Ermenistan" istiyordu. Hedefi, sıcak sulara inmek, bu doğrultuda da Ermenileri kullanmaktı.
Katliamla Türkleri yöreden kaçırtmak politikasının izlendiği günlerde Doğu Anadoluda genç yaşında "Bediüzzaman" adı ile anılmaya başlayan bir âlim, Seydâ, vatanın savunmasında haklı bir isim sahibi olur.
Yanında toplanan talebelerini nişancılıkta bile eğitir. Başlarına beyaz keçe giyen ve beyaz pelerine bürünen bu "keçe külahlılar"dan Ruslar ve Ermeni-Taşnak Komitesi korkmaya başlar. "Keçe külahlılar geliyor!" haberi düşmanın yüreğine korku salarken, mağdur ve mazlum insanları sevince gark ediyordu.
Keçe külahlıların nerede ve ne zaman ortaya çıkacakları belli değildi. Vur-kaç taktiğiyle düşmanı yıpratıyorlardı.
Seydâ ve talebeleri en son mücadelelerini Bitlis'te verdiler. Bu çatışmada şehri düşmana teslim etmemek için vuruşan keçe külahlılar birer birer şehit düşüyorlardı. Seydâ'nın kendisi de büyük bir binanın altındaki su kemerinden atlarken ayağı taşa değdi ve kırıldı. Ayağı kırık vaziyette otuz altı saat bekleyen Seydâ, sonunda elli kişilik bir Rus müfrezesi tarafından esir alındı ve Sibirya'ya sürgüne yollandı.
Cephede Ruslara aman vermeyen Seydâ, esir kampında da vakarını korumuştu. Kampta birgün şöyle bir hadise cereyan etti:


Seyda esir kampında

Kafkas cephesi komutanı Nikola Nikolaviç esir kampını teftiş ederken, Seydâ'nın bulunduğu koğuşa girdi, burada bütün esirler ayağa kalktığı halde, Seydâ'nın ayağa kalkmadığını ve kendisini umursamadığını gördü: "Acaba görmedi mi?" diye bir kaç defa daha Seydâ'nın önünden geçen Nikolaviç, sonunda dayanamayıp Seydâ'ya niçin böyle davrandığını sordu. Aldığı cevap karşısında hayretten dona kaldı. Seydâ şöyle diyordu:
"Ben Müslüman âlimiyim. Benim kalbimde iman vardır. Kendisinde iman olan bir şahıs, imanı olmayan şahıstan efdaldir. Ben onun karşısında kıyam etseydim mukaddesatıma hürmetsizlik etmiş olurdum. Onun için kıyam etmedim."
Bu sözleri işiten Rus Başkomutanında hayretin yerini öfke aldı ve komutan, Seydâ'nın derhâl divan-ı harbe verilmesini emretti.
Divan-ı harp kurulduğu zaman bile Seydâ tavrını değiştirmedi, kendisi hakkında idam kararı verildikten sonra sadece şu talepte bulundu:
"Müsaade ediniz, abdest alıp namaz kılayım." Ve ölümden perva etmeyen Seydâ, dışarıda darağacı kurulurken huşû içinde dergâh-ı İlâhiyeye yöneldi.
Seydâ huşû içinde namaz kılarken, Rus subayları ve Seydâ ile birlikte aynı kampta esir olan Alman ve Avusturya subayları hayretle kendisini seyrediyorlardı. Ölümle arasında beş-on dakikalık mesafe bulunan şahıs, nasıl oluyordu da, bu kadar sakin ve telaşsız olabiliyordu?
İdam kararı verilince de, Seydâ'nın yerine, esir Avusturya, Alman ve diğer Türk subayları telaşlandılar ve Seydâ'nın Rus kumandandan özür dilemesini rica ettiler. Çünkü hepsi de onun nasihatlerine alışmış ve onu çok sevmişlerdi. Ancak Seydâ, bu teklifi reddetti ve inancı uğruna seve seve ölüme gitmeye hazır olduğunu söyledi.
Namaz bitince Nikola, beklenmedik bir davranış gösterdi. Bir asker olması hasebiyle, bu cesaret, bu kararlılık, bu kahramanlık karşısında hayranlığını saklayamadı ve Seydâ'nın yanına giderek şöyle dedi:
"Beni affediniz. Sizin beni tahrik için bunu yaptığınızı zannediyordum. Hakkınızda kanuni muamele yaptım. Fakat şimdi anlıyorum ki, siz bu hareketinizi imanınızdan alıyorsunuz ve mukaddesatınızın emirlerini ifa ediyorsunuz. Hükmünüz iptal edilmiştir, dini salahiyetinizden dolayı şayan-ı takdirsiniz. Sizi rahatsız ettim. Tekrar rica ediyorum, beni affediniz."

Tur@b
23.08.2008, 09:01
MOLLA HABİB

Aziz şehid
dünyayı kan çanağına çeviren Birinci Cihan Savaşında nice namsız nişansız şehidler ordusunu düşünsem, Zeve Şehidliğindeki Ahmed-i Câno, Gevaş topraklarındaki Fedâî ve Bitlis kalesinin dibinden şehidler kervanına kavuşan segili Ubeyd gelir gözlemin önüne..
İlimde ve yiğitlikte bir serdâr Üstadın yolunda nasıl can verilirmiş, diye kanlarıyla şehidlik fermanları yazan Şehid Habib tebessüm eder sanki gözlerime bakarak.....
Nurlu Üstad,Pasinler Cephesinde kendisine kâtiplik yapan Molla Habib'den şöyle bahsetmektedir:
"Meselâ, Harb içinde, avcı hattında düşmanın top gülleleri arasında Kur'ân-ı Hakîmin tek bir âyetinin, tek bir harfinin, tek bir nüktesini tercih ederek, o gülleler içinde Habib kâtibine 'Defteri çıkar!' diyerek at üstünde o nükteyi yazdırmış. Demek Kur'ân'ın bir harfinin, bir nüktesini; düşmanın güllelerine karşı terk etmemiş; ruhunun kurtulmasına tercih etmiş."
***
"Eski Harb-i Umumîde Pasinler Cephesinde şehid merhum Molla Habib'le beraber Rsuya'ya hücum niyetiyle gidiyorduk. Onların topçuları bir-iki dakika fâsıla ile bize üç top güllesi atıyordu. Üç gülle tam başımızın iki metre üstünden geçip, arkada dere içine saklanan askerimiz görünmedikleri halde geri kaçtılar. Tecrübe için dedim:
"Molla Habib ne dersin? Ben bu gâvurun güllesine gizlenmeyeceğim.' O da dedi: 'Ben de senin arkandan çekilmeyeceğim!' İkinci top güllesi pek yakınımızda düştü. Hıfz-ı İlâhî bizi muhafaza ettiğine kanaatle Molla Habib'e dedim: 'Haydi ileri! Gâvurun top güllesi bizi öldüremez. Geri çekilmeye tenezzül etmeyeceğiz' dedim."
Molla Habib ve Tâlikat
Evet, Molla Habib Milis Albayı Bediüzzaman'ın ilk nur kâtibiydi.
İşârâtü'l-İ'caz tefsirinde ve Emirdağ mektuplarında sadece ismini okuyabildiğimiz böyle bir kahraman şehid, şefkat kahramanı bir annenin sevgili bir kuzusuydu muhakkak.
1970'li senelerde Nur araştırmasının sevdasıyla dolaşırken Balıkesir'in Biga ilçesinin Güvemalan köyüne uğrayarak Molla Süleyman ismindeki bir nur talebesiyle görüşmüştüm. Genç ve dinç gönüllü nur kâtibi Habib'in nereli olduğunu sorduğunda eliyle çok uzakları göstererek "tâ aksa-yı şark!" diyerek Nurların ilk kâtibi Molla Habib'in de Doğubayezitli olduğunu ifade etmişti.
Seneler çok çabuk geçiyordu. l99l yazında Bayram Yüksel Ağabeyin aydınlık gayret ve himmetleri bir hayırlı ışığın daha meydanları aydınlatmasını sağlıyordu.
Bir asra yaklaşan zamandan beri sadece Tâlikat şeklinde ismini okuyup, duyduğumuz bu müstesna Nur Külliyesi parçalarından bir parça nihayet gün ışığına çıktı. Daha önceleri "Talikat yok Irak'ın bir şehrinde, yok Suriye'de, yok İran'ın bir köyünde bir nüshası var" derken, bir eksik nüshası Ankara'da Said Özdemir'in arşivinden çıkarken, bundan bir yıl sonra da Bayram Yüksel ve Mustafa Sungur Ağabeylerin himmetleriyle meydana çıktı. Bunlardan da Risale-i Nur Mütercimi İhsan Kasım Ağabeye intikal eden Tâlikat oradan da İsmail Yazıcı'nın sanatkâr ellerine geliyordu.
Şehit Habib'in kâtibliğini yaptığı Tâlikat ismindeki mantık kitabını lügatler şöyle anlatmaktadır: "Bir eseri açıklamak üzere kenarına yazılan veya ayrıca eser olarak hazırlanan notlar. Bediüzzaman Hazretlerinin ilm-i mantık üzerine telif ettiği eserinin ismi."
Nur Üstad Bediüzzaman'ın lahika mektuplarından mantık ilminin bir şaheseri olan Tâlikat'ın bahsi geçmektedir. Barla Lahikası'nda: "Risale-i Nurun tesvidinde çok hizmeti sebkat eden, temiz kalbli, ihlâslı güzel bir hâfız, müdakkik bir hoca olan Hâfız Halid'in" bir fıkrasında Tâlikat'tan bahis geçmektedir: "İlm-i mantıkta, İbn-i Sina'nın telifatından geçecek Tâlikat namında harika bir risalesi var. İşkâl-i mantıkıyeyi kıyâs-ı istikraî cihetiyle on bine kadar iblâğ edip, hiç bir âlimin yetişemediği bir derece-i ihata göstermiş..."
Kastamonu Lahikası'nda ise Tâlikat'ın bahsi şu şekilde geçmektedir:
"Eski Said'in ilm-i mantık noktasında bir şaheser hükmünde bulunan gayr-ı matbu Talikat'tan süzülen i'cazlı bir îcaz-ı harikada mudakkik ulemaları hayret ve tahsinle dikkate sevkeden matbu Kızıl İ'caz nâmındaki risale-i mantıkıye, Risale-i Nurla bağlanmasına ve şakirdlerinin, âlimler kısmınınn nazarına göstermek lâyık gördüm; fakat çok derindir. Bu günlerde Feyzi'ye bir parça ders verdim. Belki bir zaman Feyzi kendisi, başkasının da anlaması için dersini Türkçe kaleme alacak..."
Muhtelif yıllarda Mehmed Feyzi Ağabeye Tâlikâtın Türkçe dersini kaleme alıp almadığını sorduğumda, "Hayır yazamadım, kaleme alamadım" diye cevap vermişti.

Abdülmecid Nursî'nin Tâlikat için yazdıkları
Bu eserin baş taraflarında Merhum Abdülmecid Nursî (Ünlükul)un el yazılarıyla hüzünlü satırları bulunmaktadır. Bu satırların içinde Nur Üstad Bediüzzaman'ın da kendi mübarek elleriyle yazdığı bir kaç satırı okumaktayız. Abdülmecid Ünlükul, Tâlikat'a yazdığı ön notlarında şunları ifade etmektedir:
"Hazret-i Seyda'ya!
"Merhum ve şehid Molla Habib'in dest-i hattıyla 'Bürhan-ı Gelenbevî'yi okurken yazdığı Tâlikat namıyla takriratınızı takdim etmekle, ellerinizden öper, duanızı isterim.
Abdülmecid
"Ey bu ibretâmiz evraka bakan zat!
"Birinci Harb-i Umumi'den evvel Van vilayetinde Bediüzzaman talebelerine, hususan kardeşi ve Molla Habib'e ders verirken ilm-i mantıka dair telif ettikleri ve henüz ikmâl edemedikleri iki adet eserlerinin müsveddeleridir.
"Zamanın selleri içinde her iki kardeş birbirinden ayrıldılar. Ennihayet Abdülmecid namındaki küçük; Ürgüp Müftüsü olup l940'ta Ürgüp'e geldi.
"Bu müsveddeleri o zamanın yadigârı olarak muhafaza etmekte idi. Fakat heyhât, sümme heyhât o da gitti, o da gitti, zaman da geçti gitti.
"Acaba bu müsveddeleri açıp okuyacak bir kimse olacak mı ve öyle bir zaman gelecek mi?
"Heyhât! heyhât!
"Tâ be mahşer mihnet-i derd ü gamla gezerim
Bu bize bir çiledir, ey gül kaderle çekerim.
Abdülmecid
"Bu Tâlikat namındaki Risale Bediüzzaman Said Kürdî'nin lBürhan-ı Gelenbevî üzerine yazdığı hâşiyelerdir.
"Bu Risale'yi yazan, halka-i dersinde bulunan en sevdiği Habib namında bir talebesi idi. Habib, Bürhan-ı Gelenbevî okurken Bediüzzaman'ın takrirlerini hâşiye şeklinde yazardı. Bu da l329'da (l9l3) idi. Birinci harb-i umumî koptu, Bediüzzaman ile Habib vâiz sıfatıyla Van fırkasıyla (Tugay) beraber Erzurum cephesine gittiler. Bir sene sonra dönüp Van'a geldiler. Ermeniler tarafından Van alındı. Bizler de Gevaş kazasına çekildik. Habib orada şehid oldu.
"Habib'in dest-i hattıyla ve Bediüzzaman'ın ifadesiyle yazılan şu Risaleyi muhaceret esnasında memleketten memlekete, şehirden şehire çıkıp girmek neticesinde l940'ta Malatya'dan Ürgüp'e müftülük memuriyetiyle geldim.
"Bu Risale perakende bir halde evrak ve kitaplar içinde dağıtılmış. Topladım, ciltlettirdim. Olur ki, bir zaman gelir, ilmî ve dinî bir haşir ve neşir olur, bu gibi Risaleleri okuyacak insanlar meydana çıkarlar. O zaman bu Risale ne gibi bir zekâ ve ne kadar yüksek bir fikirden çıktığı anlaşılır. Fakat heyhat! Ne o zaman gelir, ne de o adamlar bulunur vesselâm.."




195l-Abdülmecid

Tur@b
23.08.2008, 09:01
MÜKÜSLÜ HAMZA EFENDİ

Müküs,-yeni ismiyle Bahçesaray-Van vilâyetinin yakınlarında, çok yüksek dağlar arasında küçük bir kazadır. Dicle nehri bu küçük kazadaki bir mağaradan gümbürtüler çıkartarak çıkmaktadır. l969 sonbaharında bir dostla birlikte Dicle'nin menbaındaki buz gibi sularında yıkanışımızı unutamam.
İşte bahsini edeceğim Hamza Efendi Müküslüdür; aynı zamanda Türkoloji mezuniyet tezini yaptığım merhum hocam Ali Nihad Tarlan'ın eniştesidir. Tez çalışmalarım sırasında sık sık evine uğradığımda hocam bir defasında bana eniştesi Müküslü Hamza ile alâkalı olarak şunları anlatmıştı:
(N.Şahiner)

Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan'ın anlattıkları
"l920 yıllarında İşaratü'l-İ'caz tefsirinin kâtibi, muhatabı ve talebesi Müküslü Hamza ile Darü'l-Fünun lisan fakültesine devam ediyorduk. Kendileriyle çok yakın ve samimî arkadaştık, birbirimizi çok severdik. Talebeliğimiz hep birlikte geçmişti. Benden iki-üç yaş kadar büyüktü. O Farsça kısmını, ben Fransızca ile Farsçayı bitirdim. Hamza sonradan büyük ablamla evlendi, haliyle eniştem olmuştu. Daha sonra ise Medresütü'l-Vâizîn'i bitirdi. İmam olarak orduya intisap etti.
"l960'da altmış beş yaşlarındayken vefat eden eniştemiz, Sureye'nin hududumuza çok yakın olan El-haseke beldesinde, bizde lise müdürü denen müdür-ü techizdi."
l978'deki Hicaz yolculuğum esnasında merhum Tarlan Hocamla konuşmuş, eniştesinin çocuklarını ve adresini sorduğumda çok dertlenip üzülmüş, evlâtlarının olmadığını söylemiş, bütün mallarının da Suriye hükûmetine kaldığını ah çekerek anlatmıştı.
Tarlan Hocamın ablası Adalet Hanımla evlenen Hamza Efendinin Menije isminde bir kızları olmuştu. Meniji ismindeki bu kızcağız menenjit hastalığına tutularak yirmi yaşlarında vefat etmişti. Kaderin acı bir tecellîsi, ismine benzeyen hastalığın kurbanı olmuştu.

İşarâtü'l-İcaz'ın yazılışı ve basılışı
Müküslü Hamza'nın Abdülmecid Ünlükul ile de çok yakın ahbaplığı ve arkadaşlığı vardı. Eski Van valisi Tahir Paşanın oğlu ve yine babası gibi Van valiliğinde bulunan Cevdet Beyin Diyarbakır'daki evinde İşarâtü'l-İ'caz tefsirini yazarlarken mürekkep dökülüp kıvrılmış, bir yılanın kuyruğu şeklini almıştı. Tam bu esnada takvim yaprakları l9 Şubat l9l4 tarihini gösteriyordu. Aynı günde eserin müellifi, Ruslarla aylarca devam eden çarpışmalardan sonra, Bitlis deresinde, karlar içinde yaralı ve kırılmış ayağıyla müstevlî Ruslara esir düşmüştü.
Bu kanlı ve şanlı günlerde İşaratü'l-İ'caz Müellifinin sevgili talebesi Habib, Harbiye Nâzırı Enver Paşanın amcası Halil Paşayla Şark Cephesinde, İran taraflarında bir haberleşme vazifesini yaptıktan sonra, eski ismiyle Vastan, yeni ismiyle Gevaş'ta şehit düşmüştü.
Ablası Dürriye Hanımın evlâdı ve talebesi Ubeyd de, yalçın Bitlis kalesinin dibinde, sırtındaki yep yeni elbiseler içinde Rus kurşunları altında şehit olmuştu.
Diyarbakır'da İngilizlerin Malta sürgünlerinden Cevdet Beyin evinde, Kur'ân tefsiri İşaratü'l-İ'caz temize çekilirken dökülen mürekkebin meydana getirdiği garip esaret şekliyle alâkalı olarak, Müküslü Hamza eserin dipnotunda şunları yazmakkadır:
"Bu nakış, başı kesilmiş bir yılanın, kuyruğunu müellife sarmış olduğuna ve müelliifin yaralı olarak otuz saat ölüme muntazıran su arkının içinde kaldığı yere benziyor ve o vaziyeti andırıyor."

İlk "Tarihçe"
Müküslü Hamza, İşaratü'l-İ'caz Müellifinin ilk defa hayatını yazan bir zattı. Rus esaretinden dönüşünde neşredilen İşaratü'l-İ'caz'ın takdimi yedi sayfalık bir hayat hikâyesiyle başlıyordu. l9l8'de Harbiye Nâzırı Enver Paşanın kâğıt parasını verdiği Kur'ân tefsiri İşaratü'l-İ'caz'ın önsözünde, "Uzun bir zaman refakatinde ve dersinde bulunan Hamza Efendi tarafından kaleme alınmıştır. Tercüme-i halinden bir hülâsadır" şeklinde takdim edilen bu kısa biyografi "müşarünileyhin talebesinden ve Medresetü'l-Vâizîn mezunlarından Hamza" imzasıyla sona ermektedir.

Üstadın kurtardığı talebesi
İşaratü'l-İ'caz Müellifi, eski bir talebesi olan Müküslü Hamza'yı telmih ederek, Birinci Mecliste şöyle bir konuşma yapmıştı:
"Eskiden Türk olmayan bir talebem vardı. Eski medresemde hamiyetli ve gayet zeki o talebem, ulûm-u diniyeden [din ilimlerinden] aldığı hamiyet dersi ile her vakit derdi: 'Salih bir Türk, elbette fâsık kardeşimden ve babamdan bana daha ziyade kardeştir ve akrabadır. Sonra aynı talebe, talihsizliğinden, sırf maddî fünun-u cedîde okumuş. Sonra ben-dört sene sonra-esaretten gelince onunla konuştum. Hamiyet-i milliye bahsi oldu. O dedi ki:
"Ben şimdi, râfızî bir Kürdü, salih bir Türk hocasına tercih ederim.'
"Ben de,
"Eyvah!' dedim, ' ne kadar bozulmuşsun?' Bir hafta çalıştım, onu kurtardım, eski hakikatlı hamiyete çevirdim."
Müellif, talebesinin ilk vaziyetinin vatana ve Türk Milletine ne kadar lüzumlu ve faydalı olduğunu meb'uslara anlatarak, dinî tahsile gereken ehemmiyetin verilmesini istemişti. Mebuslar ise doğuda üniversite açılmasını ve din tahsiline önem verilmesini kabul etmişlerdi.
l927 yılında Hamza'nın ismi bazı hâdiselere karıştı, İstanbul'da kısa bir müddet mevkuf kaldı. l929'da ise Suriye'nin El-Haseke şehrine gitti. l93l'de merhum Tarlan Hocamın ablası Adalet Hanımı yanına aldı. Burada müdür-ü teçhiz iken Ahmed Hani'nin Mem u Zin kitabını neşretti. l960'da kendisi, daha sonra da hanımı Adalet Hanım Hakkın rahmetine kavuştu.

"Molla Hamza Nur'ları arıyor"
İşarütü'l-İ'caz'da imzası ve notları bulunan ve bu eserin basılmasında çalışan Molla Hamza ile alâkalı olarak Emirdağ mektuplarında şunları okumaktayız:
"Hem on beş seneden beri şehit olmuş işittiğim ve daima Ubeyd gibi şehit talebelerim içinde ona dua ettiğim, hem İşaratü'l-İ'caz'ı, hem 'Onuncu Söz'ü tab eden Molla Hamza hayatta, Irak'ta olduğunu ve Nur'ları aradığını..."

Tur@b
23.08.2008, 09:02
ABDULLAH EKİNCİ

Abdullah Ekinci l899 yılında Van'da doğmuş, l980 senesi Ocak ayında yine Van'da vefat etmiştir.

Onun eline su dökmek şereftir
Yetmişsekiz yaşındaki ihtiyar adam, ince-uzun boylu, Şark şivesiyle konuşuyordu. Diğer Şarklılar gibi, Bediüzzaman'dan "Seyda" diye bahsediyordu.
Cumhuriyetle birlikte polisliğe başlamıştı. Polislikte hizmeti yarım yüzyılı aşmıştı. Hâlâ aynı vatan görevine devam ediyordu. Çekirdekten yetişme bir emniyet mensubuydu. Yıllarca güvenlik teşkilâtında çalışmıştı. Saçını başını meslek yolunda ağartmıştı.
Van'lının misafirperverliği, Van'lının kalp temizliği, bu ihtiyar poliste de görünüyordu.
Elli yıl öncesinden başladı anlatmaya. O anlatırken süratle not almaya başlamıştım. Pür dikkat kesilmiştim. Anlattıklarını kelime atlamadan not alıyordum. Küçük kardeşi, Nur Talebelerinin "Molla Hamid Abi"sidir. Ona Üstad Bediüzzaman'ı tanıtan da kendisi olmuştu.
"Üstad'ı ilk görüşüm Birinci Cihan Harbinden önceydi" diye başladı konuşmaya Abdullah Ekinci.
"Harpten önce Üstad Van'da çok şatafatlı gezerdi. Güzel giyinirdi, kibar ve güzel bir endamı vardı. Paşaların arkadaşıydı. Horhor Medreselerinde müderristi. Ben o yıllarda idadide okuyordum. Yani bugünkü lise mânâsındaydı.
"Biz hocalara çok hürmet ederiz. Bu sebepten Üstad'a da çok hürmet ve sevgimiz vardı.
"Annem saliha bir kadındı. Dininde, diyanetindeydi.... O da Üstad'ı severdi. Üstad kimseden hediye gibi hiçbir şey almazdı. Ama annemin pişirdiği pilavı yerdi.
"Üstad'ın yanına gider, kendisine hizmet ederdim. Belki elli defa eline su dökmüşümdür. Onun eline su dökmek, benim için bir şerefti.
"Cumhuriyetten az önceydi. Kardeşi Abdülmecid Efendi Van'da Arapça hocasıydı. Üstad'ın tekrar Van'a geldiğini kardeşinden öğrendim. O zaman Nurşin Camiinde kalıyordu. Küçük kardeşim Hamid'e Üstad'dan bahsettim. Gidip hizmet etmesini, odun götürmesini söyledim.
"Üstad bizi yabancı saymazdı. Annem de kardeşime 'Git, sen Üstad'dan, Seyda'dan ders oku' diyordu.
"Kardeşim Hamid, Üstad'a gidip, kendisine 'elifba'dan ders vermesini söylemiş.
"Üstad kendisine:
"Ben mezun hocalara ders vermiyorum. Bu olur mu, Molla Hamid?' diyor. İşte bu hâdiseden sonra kardeşimin adı Molla Hamid oldu.

Polislik mukaddes vazifedir.
"Muhacirlikten dönmüştük. Çok fakirdik, iflas etmiştim. Memurluğa talip oldum. Anneme sorunca, 'Git, Seyda'ya sor. O razı olursa gir' dedi.
"l923 yılındaydı. Üstad çok değişmişti. Tamamen yeni Said olduğu belli idi. Çok mütevazi bir elbise giymişti.
"Memuriyete, polisliğe girmek istediğimi söyledim. Üstad:
"Polislik vazifesi çok mukaddestir. Mazlumları korur, milletin malını, şahsiyetini korur, zulme imkân bırakmaz, haksızlıkları önler."
"Üstad bunları söyledikten sonra ayrıca ilâve etti:
"Eğer sen bunları yapabilirsen, polisliğe gir.'
"Ben de bu mukaddes vazifeleri yapmak azmiyle polislik mesleğine girdim.
"İki üç sene Van'da kalemde, devriyede görev yaptım. Sonra Sivas'a, daha sonra da Trabzon'da okula gittim. Trabzon'da okudum.
"Bir sene sonra tekrar Van'a tayin oldum. Üç ay sonra Kars'a terfi emrim geldi."

"Zaman onu tekzip eder"
"Şeyh Said isyanında Üstad Van'daydı. İsyan haberi Ankara'ya yanlış aksetmiş. Üstad'ın, Seyda'nın isyan ettiğini zannetmişler. Çok telaş etmişlerdi.
"Süleyman Sabri Paşa, Nurşin Camiine Seyda'nın yanına geldi. Bu yanlış durumu Üstad'a bildirdi.
"Seyda, bunu tekzip edelim, böyle bir yanlışlık olmuş' deyince, Üstad: 'Lüzum yok tekzip etmeye, zaman bunu tekzip eder' dedi."

"Bu vatanın saadetini düşünürdü"
Üstad'ın bu sakin ve emin halini anlatan Abdullah Ekinci Bey: "Ben mübalâğa bilmem, gördüğüm ne ise onu anlatıyorum" diyor.
"Hayatta hocalarla, şeyhlerle çok görüştüm. Üstad'ın halini ben tavsif edemem. Seyda öyle bir Seyda'ydı.
Allah şahidimdir,her namazdan sonra, günde beş defa dua ederdim. 'Yarabbi benim ömrümü Seyda'ya ver' diye yalvarırdım. Seyda'yı bilen bilir.
"O bin sene evvelki asrın vasfını taşırdı. Büyük bir Müslümandı.
"Onun kadar vatanperver az bulunur. Biz onun kadar vatanperver olamadık. Hep bu vatanın saadetini düşünürdü. Bütün çilelere rağmen yine Türk milletini bırakmak istemezdi.

"Hediye almazdı"
"Hiçbir kimseden hediye, sadaka, para kabul etmezdi. Bana hâdiseyi Kinyas Kartal anlattı:
"Van'dan ayrılış anında civardan köylüler, zenginler, birçok kimseler, keselerle, mendillerle para, altın vermek istemişler. Seyda hiçbirine dönüp bakmamış.
"Ne kadarteklifler yapıldıysa hepsini reddetmiş. Artık bu duruma, sürgün gönderilen hocalardan, Gevaşlı Hasan Efendi, Kinyas Kartal'a, 'Sen Seyda ile iyi konuşuyorsun, daha samimisiniz. Eğer kendisi almak istemiyorsa, alsın bize versin' diyor. Kinyas Kartal bunu Üstad'a söyleyince, Üstad tebessüm ediyor.
"Seyda'yı Van'dan jandarmalar alıp götürdüler. Seyda gidince, o kadar çok üzüldüm ki, karakola geldiğimde saatlerce ağladım."
"Sürgünden sonra bir daha Seyda ile görüşmek nasip olmadı."

Tur@b
23.08.2008, 09:04
MOLLA HAMİT EKİNCİ

Güneşli geçen Şubat'ın arkasından, Mart bütün şiddetiyle bastırmıştı. Kar, tipi, fırtına İstanbul'da hayatı felce uğratmıştı. Otuz altı saatlik otobüs yolculuğu bizi Van'a ulaştırmıştı.
Van'a ve Vanlılara hasret duygularıyla girdim şehre..
Van, Üstad'ımın şehriydi. Uzun yıllar kaldığı bir beldeydi. Burası çocukluğu, gençliği ve harp hatıralarıyla doluydu.
Bu duygularla, bu güzel İslâm şehrinde üç gün kaldım. Bu arada Nur Talebelerinin "Molla Hamid Abi" diye hitap ettikleri, mübarek insanı ziyaret edip, hatıralarını tesbit ettim.
Sıcak misafirperverlik duyguları Şarklının, Şark insanının en unutulmaz bir fazilet örgüsüydü.
Molla Hamid Ekinci'nin evinde, sıcak sütünü içerken o da anlatmaya başlamıştı. Ne hoş, ne tatlı anlatıyordu!

"İlk görüşmemiz bir akşam namazı ile başlamıştı"
"Bir sonbahar günüydü. Nurşin Camiinde namazını kılıp gelen ağabeyim (Abdullah Ekinci) bana hitaben:
"Hamid, Nurşin Camiine Bediiüzzaman gelmiş, oraya biraz odun götür' dedi.
"Ben bir miktar odun alarak Nurşin Camiine gitim. Camide beklemeye başladım. Az sonra oradaki bir zat, 'Ne bekliyorsun kardeşim' diye sordu.
"Ben de 'Efendim, buraya bir hoca gelmiş, kendisini görmek istiyorum' dedim. Bana 'Kardeşim, akşam namazının vakti geldi, bir ezan oku da namaz kılalım' dedi. O zamanın bir hatırası olarak zikrediyorum, ezan okumasını bilmiyordum, küçüktüm. Ben sesimi çıkarmadım ve sustum. Benim sustuğumu görünce, kendisi çok tatlı bir seda ile akşam ezanı okudu. Sonra beraber namaz kıldık. Arkasında kıldığım ilk namaz, o akşam namazı olmuştu. Namazdan sonra tesbihatı da yaptık. O günkü ezan, namaz ve tesbihat, beni sanki bir Cennet âlemine götürmüştü.
"İlk görüşmemiz bir akşam namazıyla başlamıştı. Bana 'İşin olmadığı zaman gel, beraber namaz kılarız' demişti. Artık hergün yanına devam etmeye başladım. Giderken de odun götürüyordum.
"Odunu kabul etmek istemedi. Bana 'Bir amele bul, ağaçları budayalım. Çıkan parçalarla hem odamızı, hem de camiyi ısıtırız' dedi.
"Ben bir arkadaşla gelerek camiin avlusundaki kara ağaçları budamaya başladım. Bu esnada Üstad bir battaniyeye sarılarak durmuş, bizi takip ediyordu. Van Valisi Süleyman Sabri Paşaya haber göndererek Horhor vakfiyesinden camiye odun göndertmesini istemişti.

"Nurşin Camii irfan yuvası olmuştu"
"Nurşin Camiine gelişlerinden bir ay geçmemişti. Kıymetli âlim zatlar, ders almak için yanına gelmeye başladılar. Molla Resûl, Molla Yusuf, Molla Maruf en yüksek ilmî meseleleri hiç çekinmeden Üstad'a sorarlardı. Nurşin Camii bir ilim ve irfan yuvası olmuştu.
"Bunlardan birisini nakledeyim:
"Molla Resûl'ün sorduğu bir ilmî suale Üstad, eski âlimlerden birinin aksine cevap vermişti. Molla Resûl itiraz edince Üstad bu cevabında ısrar etti. Hattâ Üstad biraz hiddetlice:
"Efendiler 'Eski Said' öldü, siz hâlâ beni Eski Said olarak tanıyorsunuz. Şimdi karşınızda Yeni Said var. Cenab-ı Hak 'Yeni Said'e öyle bir ihsanda bulunmuş ki, musanniflerin hepsi ilim denizi olsalar, Said'in topuğuna varamazlar. Her ne kadar metnin zâhirine, söylediğim mâna sizce muvafık görünmüyorsa da hakikatı budur, bunu böyle kabul ediniz. 'Eski Said'in on senede verdiği derse, 'Yeni Said'in on ay dersi kâfi gelebilir.'

"Bilsen gayret ne hayırlı bir iştir"
"O kışı çok tatlı hatıralarla geçirdik. Baharda odun kırmış, camiye odun çekiyordum. Üstad da bana odun taşımak için yardım ediyordu. Kucağına bir demet alıp taşımaya başladı.
"Ben Üstad'ın odun taşımasını istemedim. 'Efendim, işte ben taşıyorum. Siz oturunuz' dedim. Üstad cevaben aynen şunları söyledi:
"Birader, gayretim, kabul etmiyor, sen çalışasın ben oturayım. Eğer bilsen gayret ne kadar hayırlı bir iştir, ömrünü bir dakika boşa geçirmezdin!'

"Bu hayvanın gıybetini yapmayın"
"Bir gün camiin hücre kapısını açık unutmuştuk. Talebe arkadaşların küpte kavurmaları vardı. İçeri giren bir köpek, küpe kafasını sokup kavurmaları yemiş, sonra da kafasını çıkaramayınca küpü kırıp kaçmış.
"Talebe arkadaşların canı çok sıkılmıştı. Bir tertiple köpeği tekrar celbedip, sopa ile döveceklerdi. Üstad vaziyeti öğrenince, onları vazgeçirmek istedi. Molla Resûl:
"Seyda biraz kıymamız vardı. Biz kıyamıyorduk ki, yiyelim. Halbuki bir köpek gelerek hem kıymayı yemiş, hem de küpü kırmış. Bize zarar verdi. Nasıl biz onu dövmeyelim?' dedi, Üstad:
"Molla Resûl, senden soruyorum, vicdanen söyle, sen aç kalsan, paran da olmasa, bir şey almaya gücün de olmasa, nihayet açık bir yerde bir et bulsan, yer misin, yemez misin? Halbuki aklın var, idrak ediyorsun ki, bu etin sahibi var' diye konuştu.
"Molla Resûl, Üstad'ın bu konuşması üzerine bir müddet konuşmayarak sustu: Sonra cevaben:
"Evet, yerim Seyda!' dedi.
"Üstad tekrar buyurdu ki:
"Bu hayvandır, aklı yoktur. Haramı helâli bilmiyor. Hayır ve şerri tanımıyor. Sahibinin kendisini döveceğini de bilmiyor. Elbette açık kapıdan girip, kıymalarınızı yemiş. Bundan dolayı cezaya müstehak mıdır?Sizden soruyorum, elinizi vicdanınıza koyarak cevap verin.'
"Sonra Molla Resûl ve arkadaşları, köpekte kabahat yoktur diye kabul ettiler. Üstad:
"Madem öyledir. Bu hayvanın gıybetini yapmayın ve helâl edin!'
"Molla Resûl, Üstad Hazretleriyle biraz samimî konuşurdu, hem yaş itibariyle de Üstad'dan birkaç yaş büyüktü. Gülerek, Üstad'a hitaben:
"Seyda içimizden gelmiyor ki, helâl edeyim. Fakat siz helâlleşmeye bizi ikna ettiniz' dedi."

"Temel sağlam olursa"
"Üstad, Cuma günleri Nurşin Camiinde vaazlar verirdi. Vaazların konusu haşir, âhiret ve vahdaniyet üzerindeydi. Molla Resûl yine bu vaazlar sırasında bir gün Üstad'a dedi ki:
"Seyda vaazlarınızdan biz bile anlamıyoruz. Başkaları nasıl anlasın?' Üstad:
"Evet, vaazlarım anlaşılmıyor. Benim gayem imanın temellerini sağlam inşa etmektir. Temel sağlam olursa, zelzelelerle yıkılmaz. Biriniz yanıma oturunuz, mevzu derinleşince bana hatırlatınız' diye buyurmuştu.
"O kıştan sonra Üstad Erek dağına çekildi. Zernabad suyunun başında vakitlerini geçirmeye başladı."

Üstad'ın hayvanlara şefkat ve sevgisi
"Erek dağında bir yaz mevsimi boyunca kalmıştık. Burada Üstad Hazretlerinin, hayvanlara olan şefkat ve sevgisinden de bir-iki misâl anlatmak isterim.
"Dağlarda bol miktarda yaban elmalarına rastlamaktaydıl. Biz bu elmalardan koparıp yemek istediğimiz zaman, Üstad mani olurdu.
"Bizim hissemiz bağlarda ve bahçelerdedir. Bizim rızkımızı Cenab-ı Hak oralarda tayin etmiştir. Bu yabani meyveler, yabani hayvanların rızkıdır. Onların kısmetine dokunmamamız lâzımdır' derdi.
"Yine Erek dağından hayvan kestiğimiz zaman, hayvanın işkembe, ciğer ve barsak gibi organlarını bırakmamızı, hayvanların yiyeceklerini söylerdi."

"İnsan cesur olmalıdır"
"Bir gün dereye su getirmeye gidecektim. Fakat dere korkulu bir yerdi. Vahşi hayvanların bulunduğu bir mevkiydi. Orada ise güzel içme suyu bulunuyordu. Ben korktuğumu söyleyince, 'Niçin korkuyorsun' dedi. Ben de 'Efendim, o derede her türlü vahşi hayvanlar bulunuyor' dedim.
"Üstad ise beni cesarete alıştırmak için, 'Yalnız olarak git, sana hiçbir şey olmaz, korkma' dedi.
"Gidip dereden suyu alıp getirdim. Döndüğümde Üstad:
"Ne gördün' diye sordu.
"Hiçbir şey görmediğimi söyleyince:
"İnsan biraz şecaatli olmalıdır' diye mukabelede bulundu. Ben kurtlardan korktuğumu söyledim. Bu defa da bana, 'Geçen gece, geç vakitte ben kalkmış, elbisemi giyiyordum. Açık kapıdan bir hayvan girdi. Ben köpek zannettim. Sonra bana doğru geldi. Baktım ki bir kurt! O zaman kendi kendime düşündüm, bu hayvanın niyeti nedir acaba?
"Karşımda durarak bana bakmaya başladı. Yarım saat kadar durdu. O bana, ben ona baktım. Sonra dönüp çekip gitti. Ben onun halini şöyle değerlendirdim:
"Lisan-ı halinden diyordu ki, bu kadar yanında durdum. Bana bir ikramda bulunmadın. Ben de sana minnet etmiyorum. İşte gidiyorum. Rezzak-ı Hakikinin sofrasında rızkımı arayacağım.'
"Üstad bu hâdiseyi anlattı ve devamla:
"Halbuki görüyorsun ki, elimizde hiçbir silâhımız yoktur. Eğer bu hayvanlar başıboş olsalar, irade-i İlâhiye haricinde bulunsalar, hepimizi burada parçalayıp dağıtırlar."

"Bir sofi gelmişti"
"Talebe arkadaşlarla birlikte bu yeni odamızda, günlerimiz Üstad'ımız yanında mes'ut bir şekilde geçiyordu. Sonraki günlerde Van Müftüsü Şeyh Masum Efendi, Üstadı Van'a götürmek için geldi, çok ısrar etti. Fakat Üstad, Erek'ten ayrılmadı.
"Odacıkta bir müddet kaldıktan sonra, aşağıya indik. Zernabad'ın başında eski bir manastır harebesi vardı, orada kalmaya başladık.
"Üstad bir gün çimenlerin üzerine seccadesini sermiş, tesbihatını yapıyordu. Biz de talebe arkadaşlarla odun kesiyorduk. Akşam üzeriydi. Üstad bizi yanına çağırdı. Gittiğimizde yanında bir sofi vardı. O gelen sofi Üstaddan bir keşif ve keramet bekliyordu. Halbuki biz Üstaddan böyle bir şey beklemezdik.
"Üstad, sofinin kalkıp evine gitmesini istiyordu. 'Evinde çocukların seni bekliyor' dedi. Fakat sofi gitmek istemiyordu. Bu defa Üstad ona:
"Senin kalbini okumamı istiyorsun? Said nasıl bir şeyhtir diye düşünüyorsun. Kerametleri nasıldır, diye keramet bekliyorsun. Buraya kadar kalkıp, bunlar için gelmişsin. Halbuki ben şeyh değilim, hocayım. Yalnız sizden biraz fazla okumuşum' diyerek Üstad tevazu gösteriyordu.
"Yani Üstad sofiye ders vermeye devam ediyordu:
"Ben talebelerimle birlikte Cenab-ı Hakkın kapısını çalıyorum. Ne zaman açılırsa, birlikte gideriz. Haydi kalk git, diye adamın gitmesini istedi.
"Adam gidince:
"Adam buraya bizimle birlikte namaz kılıp, dua etmeye gelmişti. Niçin müsaade etmediniz?' diye Üstada sordum.
"Üstad bunun üzerine buyurdu ki:
"Siz biliyor musunuz? Bazı insanlar vardır ki yanıma geldikleri zaman boynuma binmiş, ayakları ile kalbimi sıkıyor ve nefesimi daraltıyor. Bir şey yapamıyorum. Bazı insanlar da vardır, sizin gibi, yek vücud oluyorum. Burada başka insan yok, yalnız kendi vücudum gibi hissediyorum. Onun için itiraz etmeyin, o adamı göndermeye mecbur kaldım.'
***
"Molla Resûl, Üstad'la çok samimi olurdu. Üstadın daima beni yanında bulundurmasına bir gün itiraz etti.
"Sizin işinize aklımız ermiyor. Eğer şeyh istersen buralarda çok, yakında Arvasiler vardır. Hoca istiyorsan işte bizler varız. Bunu ne yapacaksın ki, daima çağırıyorsun?' Üstad cevaben:
"Ne yapalım, mola Hamid benim kapıcımdır. O gelmeden ben bir şey yapamıyorum'
Molla Resûl: 'Peki' diyerek sesini çıkarmadı.
"Ben doğrusu Üstaddan bir keramet, bir keşif gibi şeyler beklemiyordum. Samimi ve safiyane hizmet ediyordum. Üstad da herhalde böyle olunca sıkılmıyor ve bu sebepten beni seviyordu."

"Her şeyin hayırlısı, hayırsızı olur"
"Bana bir gün dua etmişti. Ben de kendisine karşı bir serzenişte bulundum. 'Benim istediğim duayı siz yapmıyorsunuz' dedim. Nasıl bir dua istediğimi sordu. Ben de okuduklarımı anlamak ve ezberime almak için, ilim sahibi olmam için duasını talep ettim.
"Âlim mi olacaksın?' dedi. Ben de 'Evet' deyince:
"Peki senin hakkında ilmin hayırlı olduğunu biliyor musun?' dedi. Ben de cevaben:
"Peygamberimizin, farzlardan sonra, en iyi amelin ilim olduğunu buyurduğunu söyledim. 'Hayırsız ilim de olur mu?' dedim.
"Üstad her şeyin hayırlısı ve hayırsızı olduğunu söyledi.
"Seferberlikten (Birinci Cihan Savaşı) önce ilmine gururlanıp da dalalete giden birisinin acı halini anlattı. Bana dönüp tekrar:
"Sen, hakkında hayırlısını iste kardeşim' diye buyurdu."

"Tesbihat namazın tohumu hükmündedir"
"Arkasında kıldığım namazlardan çok zevk alırdım. Namaza duruşu bir mehabet ve haşyet verirdi insana. Namazdan sonra tesbihat hakkında şu dersi vermişti bize:
"Namazın sonunda tesbihat, namazın tohumu, çekirdekleri hükmündedir.'
"Hazin bir sada ile bizden çok ağır tesbihat yapardı. 'Sübhanallah' derken, çok içten ve yavaş bir şekilde duyardık sesini. Çok namaz kılan hocaları görmüşümdür. Fakat böyle hazin ve huşu içinde kılana rastlamadım.
"Lailahe illallah' diye tesbihata başladığı zaman, eğer yanında bir tarikat ehli olsa cezbeye gelirdi. Sesi top güllesi gibi tok çıkıyordu."

"Hoca kisvesine girmiyordu"
"Cumhuriyetin ilk seneleriydi. Henüz sarıklar yasaklanmamıştı. Van'da hocalar hep sarık sararlardı. Fakat Üstad sarık sarmıyordu. Ayrıca cübbe de giymiyordu. Hoca kisvesine girmiyordu. Bir gün talebe arkadaşlardan birisi kendisine:
"Herkes sizi hoca bilmiyor, hoca kisvesine niçin girmiyorsunuz? Niçin sarık sarıp cübbe giymiyorsunuz?' demişti.
"Üstad o arkadaşa:
"İmam-ı Azam gibi zatların giydiği ilmî kisveyi ben nasıl giyeyim? Onların kıyafetine ben nasıl girebilirim?' diye cevap verdi. Çok mütevazi idi. Bu sebepten ben de kendisini ilk defa Nurşin Camiinde gördüğümde hoca olup olmadığını bilememiştim.

"Nurlar içinde kalmışım"
"Nurşin Camii deyince hatırladım: Camide kaldığımız günlerde oturduğu odada bana hitaben:
"Molla Hamid, bak ben Nurlar içinde kalmışım' deyince ben anlayamadım.
"Bu defa Üstad anlatmaya devam etti.
"Doğduğum köy Nurs, annemin ismi Nuriye, hocam Nuri, kaldığım cami Nurşin, bak duvarda Osman-ı Zinnureyn yazılı' diye duvarda asılı duran levhayı tebessüm ederek gösterdi."

"Rızkını sen mi veriyorsun?"
"Hayvanlara, canlı varlıklara karşı şefkati, merhameti saymakla bitmez. Bu hususta çok hatıralarımız vardır.
"Bir gün talebelere 'Ben tesbihatımla meşgul olacağım, siz gidip gezin' demişti.
"Bu gezinti sırasında bir taşın üstünde, bir kertenkeleyi öldürmüştüm. Dönüşte Üstad ne yaptığımızı, nerelere gittiğimizi sordu. Ben de gezdiğimiz yerleri anlattım. Sonra da bir kertenkeleyi öldürdüğümü söyleyince, Üstad çok üzüldü. Bana:
"Evini harap etmişsin!' dedi. Ben de 'Bizde yedi kertenkele öldürmenin bir hac sevabı kazanacağını söylerler' dedim. Bu defa Üstad: 'Otur da konuşalım, kim haklı, kim haksız?'
"O hayvan sana taarruz etti mi?'
"Hayır.'
"O hayvanın rızkını sen mi veriyorsun?'
" Hayır.'
"Sen mi yarattın?'
"Hayır.'
"Bu hayvanların niçin yaratıldıklarını, yani fıtrî vazifelerini biliyor musun?'
"..........'
"Bu hayvanı yaratan Hâlık senin öldürmen için mi yaratmış? Sana kim dedi öldür? Bu hayvanların yaratılışında binlerle hikmet var. Bu hikmetler saymakla bitmez. Onu öldürmekle hata etmişsin!' diye bana orada ders verdi."

"Biz hain değiliz"
"Erek'te kaldığımız günlerde, Cuma namazları için beraber şehre inerdik. Yine böyle bir Cuma günü şehre namaza gitmiş, geliyorduk. Yolda kocaman köpekler dağdan inerek geliyorlardı. Ben köpeklere taş atmak için, yerden taş toplamaya başladım. Üstad 'Ne yapıyorsun?' diye bana hitap etti. Ben de 'Efendim dağdan gelen köpekleri görmüyor musun? Kendimizi müdafaa etmeyelim mi?' dedim.
"Üstad gülerek 'Ayıp ... ayıp, at o taşları yere' dedi. Ben de taşları yere attım. Ne olacak diye bekliyordum.
"Üstad elindeki şemsiyeyi köpeklere doğru uzattı. 'Biz hain değiliz, yolcuyuz!' deyince köpekler oldukları yerde durdular, hücumu ve havlamayı terkettiler. Biz de oradan geçerek yolumuza devam ettik.

"Şecaatli ol, korkma"
"Yine köpeklerle ilgili latif bir hatıram daha vardır:
"Dağda, Üstad'ın ziyaretine birkaç misafir gelmişti. Akşam misafirler bizde Üstad'ın misafiri olarak kalacaklardı. Üstad etraftaki yakın köylerden yatak getirmemi söyledi. Ben, yatak getirmeye gidecektim, fakat korkuyordum. Yolda yırtıcı hayvanların hücumuna uğrarsam ne yapabilirim diye düşünüyordum. Dışarı çıkıp söğüt ağacından bir dal keserek sopa yaptım. Dalı keserken Üstad daşırı çıktı. 'Sen hâlâ gitmedin mi?' diye sordu. Ben de yırtıcı hayvanlara karşı bir sopa yaptığımı söyleyince, yine tebessüm ederek:
"Ayıptır ayıptır, neden korkuyorsun? Taş var, sopar var, hâlâ korkuyorsun. Köpekler sana bir şey yapmaz' dedi.
"Ben bunun üzerine oradan ayrıldım. Elimdeki sopayı da attım. Köye doğru yola çıktım.
"Köyün yakınlarında biri sürünün etrafında köpekler dolaşıyordu. Geçeceğim yolun üzerinde de kocaman bir köpek yatmış bekliyordu. Görünmeden geçmenin imkânı yoktu. Diğer köpekler de koyunların etrafında geziyorlardı. Köpeğe yaklaşınca hayvan ayağa kalktı, şöyle bir gerindi, sonra yoldan aşağıya inerek, âdeta bana yol verdi. Çoban yukarıdan bakıyordu. Geçip köye gittim. Köyün girişinde ellerinde sopa olan bir kaç genç ve ihtiyar adam gördüm.
"Onlar bana nereden geldiğimi sordular. Söyleyince, bayırda sürüyü ve köpekleri nasıl geçtiğimi sordular. Ben de olduğu gibi anlattım. Onlar 'Biz üç dört kişi sopalı olarak sürüye yaklaşamıyoruz. Köpeklere koyun sütü içiriyorlar, kurtlara karşı müdafaa için... sana nasıl yol verdiler?' diye hayretlerini söylediler.
"Seyda'ya inanmayanın (yani velayetine inanmayanın) imanı var mıdır?' diye konuşmaya başladılar. (Onlar Üstad'a Seyda diyorlardı.)
"Sonra yatakları alarak tekrar döndüm. Üstad beni karşıladı.
Yolda köpeklerin hücum edip etmediklerini sordu.
"Ben de hücum etmediklerini söyleyince, yine Üstad:
"Şecaatli ol korkma!' diye bana cesaret dersi verdi."

"Hayvanların yuvasını dağıtmayın"
"Erek Dağında havalar iyice soğuyana kadar kalmıştık. Artık neredeyse kar yağmaya başlayacaktı. Kaldığımız yer bayırdı. Bayıra pencere gibi bir yer açarak, oraya bir oda yapmamızı istedi.
"Bayırın yamacında Üstad'ın istediği odayı yapıyorduk. Kazarken karınca yuvası çıktı. Üstad karınca yuvasını gördü. Orayı kazmamızı istemedi. Sebebini sorduğumuzda:
"Bir ev yıkıp, bir ev yapmak olur mu?' diye cevap verdi. 'Bu hayvanların yuvasını dağıtmayın, başka yeri kazın' diye emretti.
"Biz başka tarafı kazmaya başladık. Oradan da karınca yuvası çıktı. Böylece üç yer değiştirdik. Bana yardım eden bir talebe arkadaş daha vardı. O, 'Böyle olur mu hiç?' diye bana sordu. Üstad gelir gelmez karıncaların üzerine toprak atalım. Yok, eğer böyle giderse biz akşama kadar, bu odayı yapamayız' diyordu. Orada hemen hemen karıncasız yer yoktu. Nihayet orada güzel bir odacık yaptık.
"Üstad karınca yuvalarının yanına gelince, ekmek, bulgur ve şeker koyardı.
"Kendilerine şekeri niçin koyduğunu söylediğimiz zaman:
"Bu da onların çayı olsun' diye gülerek cevap verirdi. Mübarek Üstad bütün hayvanlara, bütün varlıklara karşı çok şefkatliydi. Bir karıncayı bile incitmek istemezdi."

"Vaktini hiç boş geçirmiyordu"
"Zernabad suyu başında, eskiden çok sık ağaçlık vardı. Ağaçlar budanmamış olduğundan dallar birbirine girmişti. Dalların üzerine Üstad'ın çıkıp oturacağı bir köşk yapmıştık. Biz talebeler aşağıda kalıyorduk. Üstad akşamları da, ağaçtaki yerinde kalıyordu. Ben şahid olduğum kadariyle, hiç boş vaktini görmüyordum. Daima bir işle meşgul oluyordu. Ya okuyor, ya dua ediyor, ya namaz kılıyor, mutlaka bir meşguliyeti oluyordu. Yalnız misafirler geldiği zaman onlarla sohbet edip, alâkadar oluyordu.
"Gelen misafirlere köylerinde cami olup olmadığını, hocalarının hangi dersi okuttuğunu soruyordu. Gelen misafirler, eğer 'Hocamız yok, camimiz yok' derlerse, çok üzülürdü. 'Siz camisiz, hocasız yerde nasıl duruyorsunuz?' derdi.
"Gıybet ve yalandan çok hiddet ederdi. Katiyyen kimseyi gıybet ettirmezdi.

"Kabrinde boncuk diziyor"
"Bana talebe arkadaşlardan Molla Resûl anlatmıştı: Talebeleriyle birlikte bir gün mezarlıktan geçerken, Üstad talebelerine yola devam etmelerini, kendisinin biraz orada kalacağını söylemiş. Talelebeler gidince, yanında sadece Molla Resûl kalmış. Haliyle Molla Resûl yaşlı olduğu için Onun yanında kalmasına bir şey dememiş. Bir kabrin başında bir müddet kalmış. Aradan yarım saat kadar bir vakit geçmiş, sonra yoluna devam etmiş. Bu defa Molla Resûl Allah'a kasem ederek, Üstad'ın o kabrin başında niçin durduğunu sormuş.
"Çok ısrar edince Üstad neden durduğunu kendisine şu şekilde anlatmış:
"Saliha bir kadının mezarının yanından geçiyordum. Bu kadın hayatta iken ziynete, süse ve boncuğa biraz düşkünmüş. Dünyada iken gerdanlığı kırılmış, onu ipe dizerken vefat etmiş. Kabrinde de hâlâ boncuk dizmekle meşgul. İhtimal ki kıyamete kadar da onunla meşgul olacak.
"Kıyamet koptuğunda ne kadar çabuk kıyamet koptu. Daha boncuğumu dizip bitiremedim diyecek... Ben bunun için durup Cenab-ı Hakkın azametini seyrediyorum."

"Midenin üç hakkı var"
"Üstad'dan ders alan hocalar, kendi geçimlerini temin etmek ve başkalarına yük olmamak için, bir teneke bulgur ve biraz da yağ getirmişlerdi.
"Annem yetmiş yaşlarındaydı. Yemeğimizi o pişirirdi. Üstad bir gün bulgurları eve götürmemi istedi. Sabahları çay, peynir, akşamları ise bulgurlu çorba veya pilav yaptırarak günlerimizi geçiriyorduk.
"Annemin yaptığı çorba ve pilavları alıp getiriyordum. Üstad yemek yerken herkesin ekmeğini ayırır, taksim ederdi. Ekmek bana az geliyordu. Sofradan altı talebe bir de Üstad yedi kişi oluyorduk. Bazan misafirlerimiz de gelirdi. Üstad bana şefkat ettiğinden cesaret alarak, ekmeğin az olduğunu söyledim. Evde çok buğday olduğunu, getirip bol bol yiyebileceğimizi ifade ettim.
"Üstad tebessüm ederek:
"Kardeşim ben azlığı için, olmadığı için böyle yapmıyorum. Siz midenizi neye benzetiyorsunuz? Midenin üç hakkı, üç hissesi vardır. Sadece birisi yemek içindir.
"Eğer böyle yapmaz da ölçüsüz doldurursanız, beş davarlık bir ahıra, onbeş davar doldurmaya benzer.' Üstad bu misalle bize ders verdi."

"Biz de Allah'tan korkuyoruz ama..."
"Gerek ıErek'te, gerekse Nurşin Camiinde iki senemiz bu şekilde lâtif ve tatlı hatıralarla geçti.
"Üstad daima ibadet ve münacatla meşgul olurken, saatlerce diz üstüne otururdu. Böyle oturmaktan, ayağının parmağı yara olmuştu. Molla Resûl'e parmağını göstererek bir merhem sürmek istediğini söyledi. Bu esnada Molla Resûl ateş yakmakla meşguldü.
"Üstad'a cevaben:
"Biz de Allah'tan korkuyoruz, ama senin ödün patlıyor. Bizim gibi rahat otursan ayağın yara olmayacaktı!"
Üstad:
"Molla Resûl! Kısa ömürde, kısa dünyada, ebedî hayatı kazanmaya gelmişiz. Hem burada rahat oturayım, hem Cennet dava edeyim, olmaz böyle şey! Onun için cesaret edemiyorum rahat oturmaya' dedi.
"Molla Resûl ise, 'Merhem sürelim, belki iyi olur' dedi."

"O günleri hiç unutamıyorum"
"Üstad'la geçen günlerimi hiç unutamıyorum.
"Üstad Van'dan ayrıldıktan sonra yirmi altı sene görmedim. Hasret ateşi içimi yakıyordu.
"Eskişehir'e, Kastamonu'ya görmeye gittim. Fakat göremedim, görüştürmediler. Karakollarda falakaya çekildim.
"Ama her şeye rağmen Üstad'ı görmek, elini öpmek, hasret gidermek istiyordum.
"Sonra Ağabeyim Abdullah Ekinci elime bir vesika verdi. Afyon emniyetine hitaben yazmıştı: 'Bu gelen benim kardeşimdir, hocasını ziyaret edecek, müsaade edin ziyaret etsin!'
"Bu vesika sayesinde rahatlıkla Emirdağ'a gidip Üstad'ı ziyaret ettim."

Tur@b
23.08.2008, 09:05
MOLLA RESUL

Bediüzzaman l922 senesinden sonra üç yıl kadar Van'da kalmıştır. Bu yıllarda onun menzilleri Nurşin Camii, kardeşi Abdülmecid Ünlükul'un evi, Erek dağı ve Çoravanis (Kavuncu) köyleri olmuştu.
Molla Hamid Ekinci'nin hatıratında geçen Molla Resül, yakın talebelerindendi. Molla Resül-ü Gavrî, aslen Siirt'in Garzen mıntıkasındandı. Âlim bir zat olan Molla Resül, birkaç yaş da Bediüzzaman'dan büyüktü. l872'de doğmuş ve l952'de vefat etmişti.
Nur'un İlk Kapısı isimli eser, Risale-i Nur külliyatından evvel yazılmıştır. Tesbitlerimize göre, eseri Bediüzzaman Van'da iken yazmaya başlamış ve Burdur'da tamamlamıştır. Küpurunu gördüğümüz kısım Nur'un İlk Kapısı'nın "On Dördüncü Ders" inin Lem'alar ve Reşhalar kısmından sonra gelen ve "Ey birader" diye başlayan kısımdır. Yazı Molla Resul-ü Gavrî'nin el yazısıdır.
Elimizdeki yazı Nur'un İlk Kapısı'nın parçası, Molla Resul'ün kaleminin yadigârı olduğuna göre, Molla Resül de Van ve Erek talebesi ve dostu olunca, Nur'un İlk kapısı Van'da, Erek'te yazılmaya başlanmıştır, diyebiliriz.

Tur@b
23.08.2008, 09:06
İSMAİL PERİHANOĞLU

l9l0yılında Van'da doğdu. Bediüzzaman'ın eski talebelerindendir. l935'de Eskişehir dâvasında gayr-i mevkuf muhakeme olundu.

İsmail Perihanoğlu, aslen Buharalı bir aileye mensup, l326 yani l9l0 yılında Van'da dünyaya gelmiş. Müdafaa-i Hukuk kurulmasından önce Van'da belediye reisliği ve daha sonra müftülük yapmış. Bediüzzaman'ın eski talebelerinden ve l935'de Eskişehir maznunlarından..
Evinde defalarca ziyaret ettiğimiz, misafirperver, Şark'ın asaletini taşıyan İsmail Perihanoğlu, Bediüzzaman'la alâkalı hatıralarını, heyecan ve sevinç gözyaşları içinde anlatıyordu.
Uzun zamandır evinden dışarıya çıkmıyordu. Kimselerle görüşmüyordu. Dışarı çıksa bile camiye, cemaate çıkıyordu. Hatıralarına şöyle başladı:
"Nurşin Camiinde Üstad'dan ders aldık"
"Hazret-i Üstad Said Nursî'yi l5-l6 yaşlarında iken van'ın Nurşin Camiinde gördüm. Kopanisli Molla Yusuf, Çermikli Molla Yusuf, Molla Resül ve Molla Hamid'le beraber Üstad'dan
Nurşin Camiinde ders aldık.
"Babam Abdülmecid Efendi de âlim ve fazıl bir zattı. O da Üstad'dan ders almıştı. Beraber sohbet eder, beraberce gezerlerdi. Sık sık bizim eve gelirlerdi. Geceleri geç vakte kadar o zamanın meşhur âlimleri ile sohbetler yaparlardı.'
"Ah o günler nerelerde kaldı diye gözleri yaşaran Perihanoğlu şu mısraları okuyordu.
"Kevkeb-i vaktin gören seyyareler ağlar bana
"Öyle bir biçareyim ki, biçareler ağlar bana
"Sineye daru'ş-şifadır sanmayın gök gürlüyor
"Bu yağan yağmur değil, âsuman ağlar bana.'
***
"Yine birgün bizim evde bir gece sohbet vardı. Bu sohbette Hazret-i Üstad, Şeyh Masum Efendi, Şeyh Enver, Şeyh Hasan, Molla Resül, Molla Zahir, babam Abdülmecid ve Fakı Haydar Efendiler vardı. Ben o gün hem çay dağıtıyordum, hem de kulak misafiri oluyordum.
"Üstad konuşmaya başlayınca bütün bu zatlar pürdikkat dinliyorlardı. On dörtlük bir lambamız vardı. Seyda, konuşurken, 'Bu lambayı kısın' derdi. Babam da benden çeşitli kitaplar ister, 'Bunlar Üstad'ın sözlerini anlamıyorlar sonra da kalkıp bütün bu kitapları karıştırıyorlar' diyordu.

"Burası şehitler yatağıdır"
"Yine birgün Molla Resûl, Kopanisli Molla Yusuf ve ben, Üstad Hazretleriyle birlikte Zeve'ye gittik. Rus Ermeni mezaliminde Zeve halkı tamamen şehit edilmişti. Van'a otuz kilometre mesafedeydi.
"Üstad ayakta durarak buyurdu ki:
"Burası şehitler yatağıdır. Kardeşim Molla Ahmed-i Cano da burada yatıyor' dedi. Gözyaşlarını tutamayarak hazin hazin ağladı.
"Molla Ahmed-i Cano Hazret-i Üstad'la beraber okumuşlar.
"Daha sonra Üstad bir Mektup'ta bahsi geçen hayat mertebelerini bize ders olarak verdi. Biz de bu dersi yazıp çoğaltmıştık."

"Üstad çok ibadet ederdi"
"Üstad Bediüzzaman, çok ibadet ederdi. İbadetini yüksek yerlerde yapmayı tercih ederdi. Onun unutmadığım bir ibadet haline, Nurşin Camiinde rastlamıştım. Camiin damına çıkmış, seccadenin üzerinde tefekkür ve tesbihe dalmıştı.
"Yine bir başka gün, Üstad ve diğer talebeleriyle birlikte Van Kalesine gitmiştik.Yine kendisi en yüksek bir tepeye çıkarak seccadesini oraya serdi.
"Van Kalesinde çeşitli dersler ve sohbetler yaptı. Horhor medresesine bakarak anlatıyordu. Horhor'daki medresesini çok seviyordu. Birinci Cihan Harbinde Ruslar orayı da yakıp yıkmışlardı. Burada bize kıyamet alâmetlerinden bahsetti. Van Gölüne bakarak, Yunus Aleyhisselâmın balığın karnındaki vaziyetine benzetti.
"Bu bahsin akabinde 'Lâ ilâhe illâ ente sübhaneke innî küntü minezzalimîn' duasını üç yüz veya dört yüz defa beraberce okuduk.
"Erek Dağında kaldığı günlerde babam, annemin yaptığı ev helvasını benimle dağa Üstad'a gönderdi. Hazret-i Üstad ev helvasını çok severdi. Önce Çoravanis'e, daha sonra ise Erek Dağına doğru gidiyordum. Üstad'ın çilehanesine yaklaştığımda tepenin başında bir kurtla karşılaştım. Çok korktum. İleride Üstad, çilehanenin kapısına çıkmış, bana bakıyordu. Benim korkum gitti, kurt da kayboldu.

"Benim dilim onu anlatmaktan çok acizdir"
"Hazret-i Üstad'ın hayatı bir kerametler denizi gibidir, ben size hangi birini sayayım. O Allah'ın lûtfuna, keremine, hıfzına mazhar olmuş bir zattı. Benim dilim Onu anlatmaktan çok acizdir.
"Yanında ve hizmetinde bulunduğumuz zamanlar, dünyayı unuturduk, sanki bir başka âlemde yaşardık. Şimdi ancak eserleri Nurları okumakla, hatıralarını yâd etmekle hasret ateşini bir parça söndürüyoruz..
"Eserlerinden bahsedince, unutamadığım bir hâdiseyi anlatayım:
"Bir vakitler vergi dairesi kontrol memuru idim. Bizim dükkân o zaman kıraathaneydi. Bir gün tevafuken oraya gitmiştim. Arkadaşlara Nurlardan bahsediyordum. Baktım içeriye o zamanlar tanıdığım bir mübaşir girdi. Elinde de bir kitap vardı. Bana hitaben:
"İsmail Efendi, bu kitabı yolda buldum, siz okur musunuz?' diye kitabı bana uzattı. Kitabı alıp baktığımda hayretler içinde kaldım. Eser, Üstad'ın Nokta Risalesi'ydi.
"Sanki insan eli değmemiş gibi yepyeni bir kitap. En ufak bir leke ve örselenme yoktu kitapta. Bende Üstad'ın bir çok eserleri olmakla birlikte Nokta Risalesi yoktu.
"Bu hâdiseyi ve hatırayı hâlâ düşünürüm, Van nere, Emirdağ nere?"

"Eskişehir'de mahkemeye verilmiştik"
"l934 senesinde Üstad Hazretleriyle birlikte l20 Nur Talebesi Eskişehir'de mahkemeye verildik. Benim mahkemem gayr-i mevkuf olarak devam etti. Beş altı ay açıkta kaldım. Daha sonra yine daireye girdim.
"Daha sonraki yıllarda Barla'ya Üstad'ın yanına ziyarete gidip, yanında iki gün kaldım. Bana:
"İnsanlarla fazla münasebet, iflas alâmetidir. Onun için buralarda fazla kişilerle görüşmüyorum' dedi.

"Üstad, Şark umumî vaizliğini kabul etmedi"
"Yine hatırımda olan aziz hatıralardan biri de şu: Şeyh Sünusî gibi Üstad'ın Şark'a umumî vaiz olması için Van'a tayin emri geldi. Bin iki yüz kuruş da maaş tesbit etmişlerdi. Başta babam olarak bir çok zatlar rica ve ısrar ettilerse de, Hazret-i Üstad bu vazifeyi kabul etmedi. Hatta, 'Siz maaşı almazsınız da üç - beş talebenize verirsiniz' dediler, yine kabul etmedi.

"Harama bakmamak ve kimsenin de kendisine nazar etmemesi için şemsiye taşırdı"
"Ekseri zamanlarda bir şemsiyesi vardı, onu yanından eksik etmezdi. Harama bakmamak ve kimsenin de kendisine nazar etmemesi için...
"Süratle yürüyüp giderdi, arkasından yetişmek çok zordu.
"O zamanlar bize şunları söyledi:
"Cenab-ı Hakk'a iltica edin... fena şeyler olacak...'
"Bizler, açıklamasını isterdik, 'Şimdi müsaade yoktur' diye cevap verirdi.

"Üstad'ı Van'dan alıp götürdüler"
"Çok kısa zaman sonra gördük, Hazret-i üstadı göz yaşları içinde Van'dan, Erek'ten ve bizlerden ayırıp, alıp götürdüler.
"Şeyh Masum, Şeyh Hasan ve diğer zatlarla birlikte gittiler.
"Aylarca arkalarından matem tuttuk. Bütün ailece hasta olduk. Çok sonraları Üstad'dan, Barla'dan haber alabildik. Üzüntü ve elemlerimiz Üstad'ın gönderdiği mektuplarla, Risale-i Nurlarla telafi oldu. Gönderdiği eserleri el yazılarıyla çoğaltıp, etrafa dağıtmaya başladık.
"Nur içinde yatsın, bizden manevî himmetlerini esirgemesin.."
İsmail Perihanoğlu, Üstad Bediüzzaman'la alâkalı hatıralarını, dostumuz Halil Uslu'ya böylece not ettirmiş.
Kendilerine ve arkadaşımıza ebedî şükran ve minnetler..

Tur@b
23.08.2008, 09:07
H.MÜNİR BAKAN

l892'de Erzurum'un pasinler kazasının Koruçuk köyünde doğdu. Bediüzzaman'ın Van'dan alınıp, Batı Anadolu'ya sürgün olarak gönderildiği zamanla alâkalı hatıraları bulunmaktadır.

Üstadın Batı Anadoluya nefyi
"Bediüzzaman Hazretleri l925'te, Pasinler'in Korucuk köyüne teşrif etmişlerdi. Biz gelenleri tanımıyorduk. Meğer bu kafile Kürdistan'dan Batı Anadolu'ya sevkiyat olarak geliyormuş. Bu kafilede şeyhler, ağalar ve seyyidler ile Bediüzzaman Hazretleri de vardı. Kendisi ince, narin boylu, sarımtırak saçlı idi. Gözleri ışık kaynağı gibi parlıyordu. Sakalı yoktu. Başında sarığı vardı. Ben bilmediğim için önce Kadirî zannetmiştim. Bizim köyde iki gün kalmışlardı. O yıl kış çok şiddetliydi. Kendisini kimseyle görüştürmüyorlardı. Biz de ziyaret etmeye çekiniyorduk. Kafilenin başındaki yüzbaşı, 'Gelin, bu zatı ziyaret edin. Bu zatın Türkiye'de emsali yoktur. Lâkabı Bediüzzaman'dır. İsmi, Said Kürdî'dir' derdi. O sırad mübarek Ramazan ayı idi.
"Bizler orada, kendilerine elbise gibi hususlarda yardım etmek istiyorduk. Kendileri ise çok derinden düşünerek, 'Kardeşim, bana dua edin, bu hususu sonra düşünürüz' diye buyurdu. Sonra yine kahveye geldiğimde, içeride Van müftüsü vardı. Ona dedim: 'Ben Şeyh Hazretlerini görmek istiyorum.' Kahvenin içinde küçük oda gibi bir yer vardı. Orada kıbleye dönmüş, okuyordu. Mübareğin öyle lâhutî bir sedâsı vardı ki, bu ses kara taşı bile delerdi. 'Şeyhim' dedim, 'çamaşırlarınızı almaya geldim.' Dedi: 'Kardaşım, bu kış günü çamaşırlar kurur mu? Bu iş zahmetli bir iştir.' Ben de 'Hiç olmazsa bir çorabınızı veya mendilinizi verin, size hizmet etmek istiyoruz' dedim. Bana dönerek, 'Hepsini kabul ettim' dedi. Ben hemen ayakkabılarımı çıkarıp, yanına diz çökerek oturdum. Dedi: 'Sen burada üşürsün.' Ben de, 'Bundan iyi ne var?' diye cevap verdim.

"Namazın hesabını Allah benden sorar"
"Birkaç satır okumaya başladı. Ben de 'Acaba okuduğu nedir?' diye düşündüm. Sonra bana dönerek, 'Bu bir münacattır. Bu münacatı okuyorum. Milletin başından büyük bir belâyı defedecek. Çünkü kopan bu felâket Cehenneme denk bir ateştir. Bu Hazret-i Hüseyin Efendimizin evradıdır. Bu Zeynel Âbidin Hazretlerinden rivayet edilmiştir, bu duayı okuyorum. Ben durduğum yerde sen âmin diyeceksin' dedi. Duanın bitmesini bekliyordum. Tekrar bana döndü, 'Sen burada üşürsün' dedi. O sırada bir başçavuş ile zabıt vekili gelip ziyaret ettiler. Sonra kendisine bir çift lâstik ayakkabı getirdim. Eve iftara davet ettim. İftar yaklaşınca sofrayı kurdum. Allah ne verdiyse bununla iftar edecektik. Kendileri bir kap yoğurt istediler. Elinde bir bohçası vardı, onu açıp yiyecekti. Van Müftüsüne, Üstadın bizim yemekten şüphelenip şüphelenmediğini sordum. 'Rençberin kisbi helâldir' dedim. Biraz pirinç ve sütten yapılmış sütlâç vardı. Dedi: 'Kardaşım, bunu farelerden muhafaza edin, sahurda yiyelim. 'Ben korkuyordum, para verecek diye. Adeta içeceği suyun bile parasını veriyordu. Ayağımda olan yeni bir çift lâstiği gösterip, 'Üstad'ım, ben sizin ayakkabılarınızı giyeyim. Siz de benim bu yeni ayakkabılarımı giyersiniz' dedim. 'Kardeşim' dedi, 'sen namaz kılarsın, ayakların su çeker, namazın hesabını Allah benden sorar.' Yanımızdakilere sordu: 'Bu ayakkabıların fiatı nedir?' O zamanın parasından çıkarıp vererek ayakkabıları aldı. 'Kardeşim, başımıza gelen bu felâketler geçicidir, korkmayın. Yalnız dikkat edeceğiniz bir nokta var, ondan korkun. Çocuklarınızı okutun, yoksa bu din elinizden tez çıkar' diye bizlere dualar etti.
"Oradaki vazifeli subaylar devamlı bu konuşmaları notlar halinde yazıyorlardı. Tabiî, bu notları ihlâs için değil, sermaye için tutuyorlardı. Bu sohbetler esnasında yüzbaşı dinin emirlerinin çok sıkı olduğunu, insanı her taraftan kuşattığını söyleyince, Üstad 'Evet' dedi, 'sağa dönüp gıybet, sola dönüp yalan söylenirse elbette böyle olur.'
"Bizler on bir kişi sıraya girip, münacatın sonundaki duasını yaptık. Üstad'ın kafiledeki arkadaşları söylemişlerdi. Van'da Erek dağında kalırken yanına vahşi hayvanlar gelirmiş ancak yabancılar gelince bu hayvanlar dağlara kaçarlarmış. İki - üç gün sonra kendilerini yolcu ettik. Ben peşlerinden biraz fazla yürüdüm. 'Bizimle gelmen daha fazla münasip olmaz, artık geri dön' dedi. Ben de vedalaşıp ayrıldım."

Tur@b
23.08.2008, 09:08
Sürmeneli Onbaşı: ALİ BARAN

Karadeniz iklimindeki Sürmene'nin Küçükdoğanlı köyünden Ali Baran anlatmaktadır:

"Sürgün kafilesinde Bediüzzaman da vardı"
"Ölen büyük ağabeyimin yerine erken askere gitmiştim. Ben l325 yani yeni takvime göre l909 doğumluyum. l925'lerde Van'ın Erçiş kazasında bir nefer olarak askerliğimi yapmaya başlamıştım. Uzun süren neferlikten sonra, onbaşı, daha sonra da uzman çavuş olarak karakol komutanlığı yaptım.
"Bediüzzaman'ı menfi olarak sürgüne yollarken ben askerdim. O zamanlar Van'da Hamideye Alaylarının komutanlarından Kör Hüseyin Paşa ve Emin Paşa'nın oğulları ile beraber Bediüzzaman'ı da sürgüne göndermek için ellerine kelepçe vurmuşlardı.
"O zamanlarda Bediüzzaman'a Gevaşlı Cemal Bey kendisini saklayarak sahiplik ediyordu. Onu destekliyor ve ona yardımcı olmaya çalışıyordu. Fakat bu sahiplik ve himayesini gizliden gizliye yapıyordu. O korkulu günlerde bu sahipliğini açıkça ilân edemezdi.
"Biz haftada üç-beş kafileyi Erçiş karakolundan Tatvan karakoluna getiriyorduk. Getirdiğimiz bu sürgünler grubunda Bediüzzaman da vardı. İnce ve uzun boya yakın, buğday benizli, keskin bakışlı, nurlu bir insandı. Bizler de kendilerini çok hürmetkâr bir şekilde Tatvan karakoluna teslim etmiştik.
"Daha sonraları bu zatın büyük İslami hizmetlerini duymuştum. Kendilerini Isparta'ya sürgün etmişlerdi.
"Mevsim bahara yakında. O günlerde, tanınmış kimseler hep Bediüzzaman'a büyük hürmet ediyorlardı. Erçiş Beyi İdris Bey, Bediüzzaman'a vurulan kelepçeleri çözdürmüştü. Benim yaptığım hizmetleri komutanlarım çok takdir etmişlerdi. Beni takdir eder mahiyette size fotokopisini verdiğim bonservis vermişlerdi.
Sürgün işlerini yaparken başkalarında olan telaş, korku ve heyecan Bediüzzaman'da yoktu. Gayet sakin, mutedil ve sanki gideceği yeri bilen bir yolcu gibi bekliyordu.
"Çok heybetli bir hali ve duruşu vardı. Gözleri ışıltılar halinde parlıyordu.
"Bu büyük insan hayatımda büyük ve unutulmaz tesirler bıraktı. Allah mekânını Cennet eylesin."

Tur@b
23.08.2008, 09:09
MUSTAFA AĞRALI

Mustafa Ağralı, Çaykara kazasının Eğridere köyünde l3l9'da (l903) doğmuş. l925 yılında askere alınan Ağralı, kendi ifadesiyle Cumhuriyet tarihinin ilk askerlerinden olarak l8 ay askerlik yapmış.
Van'a piyade eri olarak gitmiş. Bölük komutanı da kendisi gibi Trabzon'lu: Mülazım-ı Evvel (Üsteğmen) Saim Bey...

Üstadın sürgün edilmesi
Şarktaki isyanlardan sonra, Van'da tanınmış şeyhler, ağalar ve nüfuzlu kimseleri toplamaya başlıyorlar.
Şahidimiz Ağralı'nın anlattığına göre; hocalar, müftüler, sarıklılar aileleriyle, çoluk çocuklarıyla beraber toplattırılıp bir müddet Van'da nezarette bulunduruluyorlar, daha sonra da, Batı Anadoluya sevk ediliyorlar.
Bediüzzaman da bu sevk edilen kafilenin başında bulunuyor. Bir jandarma olarak bu sürgün hâdisesinde vazife alan Mustafa Ağralı, şahid olduğu hâdiseleri anlatırken diyor ki:
"Van'da askerlik vazifemi yaparken, Bediüzzaman ismini ve bu ismin şöhretini çok duyuyordum. Herkes bu zattan bahsediyordu. Ben de bu sebepten dolayı şiddetli bir arzu ile Bediüzzaman'ı görmek istiyordum.
"Sürgün günü benim de bu sevkedilen kafilelerde vazife almam, Bediüzzaman'la görüşebilmem için iyi bir şans ve fırsat olmuştu."
Hattâ hareket günü Van'da kalma ihtimali belirince, hemşehrisi Üsteğmen Saim Beyden gidecek kafilede kendisinin de bulunma isteğini, komutanı reddetmiyor, Ağralı da böylece kafileye nezaretçi olarak katılıyor.
Bediüzzaman'ın Erek Dağındaki kaldığı ikametgâhından alınarak Van'a getirildiğini söyleyen Ağralı, "Van'da onbeş-yirmi gün kadar kaldıktan sonra Erciş'e sevkettiler" diyor.
Ağralı'nın ağzından dinlemeye devam edelim, bu yolculuğu:

"Bediüzzaman'ı arıyorum"
"Mevsim kıştı, her tarafta kar vardı. Kafileler, yetmiş seksen civarındaki kızaklarla hareket etti. Kızakları at ve öküzler çekiyorlardı. Hareketten önce ben namaz hazırlığı için abdest aldım. Komutan beni Bediüzzaman'ın kızağına verdi. Fakat ben, Bediüzzaman'ı hiç tanımıyordum. O zamana kadar görmemiştim. Diğer kızaklar yük ve insanlarla dolu olmasına rağmen, Bediüzzaman'ın kızağında hiç bir şey yoktu. O tek başına idi. Kendisine hususi muamele yapılıyordu. Başına dallı yazma tabir edilen beyaz tülbenetten, bükülmüş, uzun bir sarık sarmıştı. Gür, siyah bıyıkları vardı, sakalı yoktu.
"Kızağa gelip bindim. Ama hâlâ onun meşhur Molla Sait olduğunu bilmiyordum" diyen Ağralı, acaba nerede diye merak ediyordu.
"Acaba hangisi olabilir?" diye devamlı göz gezdiriyor, hep sakallı, cübbeli hoca kıyafetinde birisini arıyordu. Hareket ettiklerinde, iki tane hoca gördüğünde, "Acaba bunlardan birisi mi?" diye bakıyor.
Kızaktaki tek zatın Kürt alay komutanı, paşası, aşiret reisi olup da bana ne, diye düşünüyor. Geriden ikinci kızaktaki iki zattan birisinin Meşhur Said Kürdî olabileceği kanaatıyla hakeket ediyor. Gayesi hep Bediüzzaman'ı görmek.
Bu sırada Bediüzzaman, müfreze komutanı Saim Beyi çağırarak Ağralı'yı istiyor. Saim Bey hemen Ağralı'yı gönderiyor. Ağralı diyor ki, "Daha önceleri benim soğukta abdest alıp namaz kıldığımı görmüştü."
Kızakta giderlerken Ağralı daha iki hocayı sormadan, Bediüzzaman, ona nereli olduğunu soruyor. "Trabzonlu" deyince neresinden olduğunu soruyor. Ağralı Of'tan olduğunu söylüyor. Bediüzzaman kendisine Hacı Ferşat'ı tanıyıp tanımadığını soruyor. Ağralı da yakından tanıdığını bildiriyor. Of'u ve Ofluları yakînen tanıdığını görünce Ağralı tereddüt ediyor. Bu zatları nereden tanıdığını sorunca Bediüzzaman İstanbul'dan tanıştıklarını ifade ediyor. Bu defa Mustafa Ağralı arkadaki kızakta gelen hocaların isimlerini soruyor. Bediüzzaman da onların kendisinin kardeşi olduğunu, birisinin Van Müftüsü, diğerinin de Saray kazası müftüsü olduğunu ifade ediyor.

"Kundaktaki çocuk gibi masumdur"
Daha sonra akşamleyin yol üzerinde bir köyde konaklıyorlar. Ağralı diyor ki:
"Bütün köylü bizi karşıladı. Komutanımız, 'Nezarettekileri nasıl muhafaza edeceğiz, bunları nasıl yedirip yatıracağız? Evlere dağıtmak olmaz' diye düşünüyordu. 'En iyisi bir ev boşaltır hepsini orada tutar, sabahleyin hareket ederiz' diyordu. Böyle yaptılar. Bölüğü de yerleştirdiler. Ama Kürtler bizi çok iyi karşıladılar. Bölük komutanına dediler ki, 'Yemek kazanı kaynatmayacaksınız. Askeri de biz yedireceğiz. Bunları da bize emanet ediniz. biz bakacağız.'
"Bölük komutanı bana, 'Bu akşam sen Hoca Efendiyle kalacaksın' dedi. Ben daha hâlâ Onun kim olduğunu bilmiyordum. Ben dedim ki, 'Bir tek kişi, ben nasıl bekleyebilirim?' Komutan da: 'Usulen sen gideceksin oraya, bir şey olmaz. O zat, kundaktaki çocuk gibi masumdur.'
"O Molla Said Kürdî'dir' dedi. Ben o esnada muradıma ermiştim, aradığımı bulmuştum. O zamandaki ismi Said Kürdî idi. Bizi bir odaya vermişlerdi. Oda küçüktü. Yere ancak iki yatak sığıyordu. Etrafımızda hep köylüler hizmet etmek için dönüp duruyorlardı.
"Bütün etrafı sarmışlardı. Öyleki bir işaret bekler gibi halleri vardı. Sanki Bediüzzaman'ın bir işaretini bekliyorlardı. Ama Bediüzzaman'ın katiyyen öyle şeylere müsaadesi yoktu. Bu sebepten onlar bir şey yapmadan duruyorlardı. Akşemleyin kaç çeşit yemek geldi, kendisi hiç yemek yemedi. 'Hastayım' dedi. Bana yememi söyledi. Sonra yatsı namazını kıldık. Sonra bir kat yatak ona serdiler. Bir de kapının yanında bana serdiler. Ben cehaletimden düşünüyordum. Gece tüfeğimi alıp giderse, ben ne yapabilirim? Halbuki Bediüzzaman'da böyle bir niyet ve hal yoktu. Heybetli, celâlli bir vaziyeti vardı. Hocaya benzemiyordu. Böyle şekli çok garipti. Bu haliyle acaba kaçar mı? diye düşünüyordum. Yatmazdan önce bana, 'Sen rahat et, yat uyu' dedi. Ben elbiselerimle yatağa girdim. Kendisi ise yatağı topladı. Bağdaş kurup, yatağa yaslanarak oturdu. Ben yine şaştım, niçin yatmıyor, ne yapacak acaba, diye bakıyordum. Sonra uyumuştum.
"Bir ara bir tıkırtı duydum ve uyandım. Baktım elinde bir gaz lâmbası, dışarı çıkıp, kar kışta abdest alıp geliyordu. Sonra namaza durdu. Bütün geceyi böyle ibadet ve duayla geçirdi.
"Bana 'uyandınmı?' dedi.
"Ben de 'uyandım' dedim. 'Vakit varken, biraz daha yat' dedi. "Biz Şafiyiz, bu sebepten erken kalkarız. Siz Hanefisiniz, birazdan kılarsınız' dedi. Halbuki değil erken kalkmak, hiç yatmamıştı. Ben artık yatmadım, kalktım. Beraberce namaz kıldık.
"Odada soba yanıyordu. Sobada su kaynattı. Yanında bir de ufak zenbil vardı. Zenbilden demlik çıkardı, içinde bir yumurta kaynattı. Van'dan çıkalı saatler olmuştu. İşte ilk defa bu bir yumurtayı kahvaltı olarak yedi.
"Daha sonra da traş takımlarını çıkardı. Güzel usturası vardı. Onunla tıraş oldu.
"Bu köyün ismini hatırlamıyorum. Akşamları hep yol güzergâhındaki köylerde kalıyorduk.
"Haline, tavrına bakıyordum. Temizliğe, traşına, ibadetine çok dikkat ediyordu.
"Başkalarının, onun bunun yemeklerini yemiyordu.
"Komutan Saim Bey de kendisine çok hürmet ediyordu. Fakat fazla da ilgilenemiyordu, korkuyordu."

Tur@b
23.08.2008, 09:11
KİNYAS KARTAL


l900 yılında Kafkasya'da doğdu. Van Milletvekilli ve TBMM Başkanlığı yaptı. Bediüzzaman'la birlikte Batı Anadolu'ya nefyedilenlerdendir. l988'de vefat etti.

Anadolu kulübünde görüşüyoruz
Van Milletvekili Kinyas Kartal'dan l977 seçimlerini müteakip Anadolu Kulübünde görüşmek üzere randevu almıştık.
Kulübün giriş holünde bir müddet beklemiştik ki, açılan kapıdan uzun boylu, yaşlı, fakat yakından çok daha dinç görünen bir adam, bize doğru gelmeye başlayınca, bu zatın beklediğimiz Kinyas Kartal olduğunu anlamıştık.
Kendisi o sırada, Meclis'in en yaşlı parlamenteri olmak sıfatıyla Meclis Başkanlığı makamında bulunuyordu. Önce kendimizi tanıttık.
"Hoş geldiniz" diyerek, bizi üst salona götürmek için asarsöre davet etti. Bu arada elimde bulunan Bilinmeyen Taraflariyle Bediüzzaman Said Nursî isimli eserimizi kendilerine takdim ettim. Kitabı eline alır almaz, "Allah ona rahmet etsin" diye başladı konuşmaya.
Ak saçlı, ak kaşlı Kinyas Kartal, bir Şarklının samimiyet ve safveti içinde konuşuyordu.
Bazı sualler tesbit etmiş ve sırasiyle kendilerine bu sualleri tevcih edecektim. Fakat Kartal Bey, ben sormadan anlatmaya başlamıştı:
"Ben sizin randevu talebinizden sonra, diğer gazetecilerden biri sanmıştım. Çünkü bugünlerde çeşitli gazeteciler görüşmek için hep arayıp duruyorlar. Sizi onlardan birisi zannetmiştim. Fakat bilseniz beni ne kadar memnun ettiniz. Ne kadar çok memnun oldum sizden."
Çok rahat ve sade bir dille anlatıyordu yaşlı parlamenter.
Yarım yüzyıl önce cereyan eden bir hâdiseyi ana hatlarıyla gayet net ifade ediyordu.
Hâdiseyi diğer bütün şahitlerden de dinlediğimiz için teferruatiyle ve bütün detaylarıyla bilmenin rahatlığı içinde, kendisini dinliyor ve kelime atlamadan not almaya çalışıyordum.

Said Nursî'nin ikazlarıyla Van, Şeyh Said isyanına katılmamıştı
Elli bir yıl öncesine hayalen gitmiş, hatırında kalanları şöyle anlatıyordu Kinyas Kartal:
"l926 yılında Mart ayı başlarıydı, zannediyorum ilk günleriydi. Bizi Van'dan batıya sürgün gönderiyorladı. Önce bir ortaokul binasında toplamışlardı. Daha sonra ikişer ikişer ellerimizi kelepçeleyerek dışarı çıkarttılar. Ben Said Nursî'nin, daha önceleri Van'da ismini, faziletini ve şöhretini duymuştum. Fakat kendilerini hiç görmemiştim. İlk görüşüm bu sürgün sırasında oldu.
"O yıllarda 25 - 26 yaşlarındaydım. Okuldan çıkarırken bizi kendisiyle birlikte bağladılar. Birçok nüfuzlu kimseler de Van'dan çıkartılıyordu. Van Müftüsü, Gevaş Müftüsü de bu sürgünler kafilesindeydi. Said Nursî'nin ikazlarıyla, Van vilâyeti Şeyh Said isyanına katılmamıştı.
"Göl kenarına öküz kızakları hazırlamışlardı. Mevsim itibariyle hep kar ve buz vardı.
"İlk gece, Ağrı'nın Hamur kazasında geçti. Kafile konakladı, herkes yattı. Fakat Seyda yatmamış, geceyi hep ibadetle geçirmişti. Sonra geç vakit gelip amcamların ayak ucunda bir yerde yatmıştı. Amcam, 'Aman efendim hiç oraya yatılır mı?' diye kendisini orada yatmaya bırakmadı."

Bir sürgünün canlı şahidi
Kinyas Kartal bir sürgünün yaşanan, canlı şahidiydi. O günlerle ilgili hatıralarını teklifsiz, tekellüfsüz, gönül rahatlığı içinde ifade ediyordu.
Onun Şark misafirperverliği, Anadolu Kulübünde de kendini göstermişti. İkram ettiği soğuk meşrubatımızı içerken, Bediüzzaman gibi bir çile sultanını uzun ömründeki bir ânı, bir izi, silinmeden tesbite çalışıyorduk.

"Korkarım Hoca uça!"
Aradan geçen tam elli bir yıla rağmen, Van Milletvekili Kartal Beyin anlattıklarını ilk elden almanın sevinci içindeydik:
"Yolculuğumuz esnasında, akşamları çeşitli yerlerde konaklıyorduk. Bediüzzaman geceleri yalnız başına bir odada kalmak istiyordu. Müfreze komutanına: 'Beni yalnız bir odaya bırakın, geceleri kimseyi rahatsız etmek istemiyorum' demişti. Yüzbaşı Abdülkadir Bey, bu arzusuna uyarak kendisine ayrı bir oda temin etmeye başladı.
"Seyahatımız esnasında şahit olduğum bir hâdiseyi, size bütün samimiyetimle nakledeyim: Bir askeri, kendisinin yanında vazifelendirmişlerdi. Asker bir gün yüzbaşısına gelerek şöyle dedi:
"Ben bu zatın kapısında bekliyorum. Bundan sonra bekleyemem, çünkü kapısını ben kilitliyorum, kapı açılıyor. Namaza kalkıyor. Kendisiyle birlikte binlerce adam namaz kılıyorlar, korkarım Hoca uça!...
"Yüzbaşı askere şu cevabı verdi:
"Oğlum Hoca uçarsa sen de eteğine yapış, nereye giderse birlikte gidersin.'

"Öküz efendinin ayağı kanıyor"
Galiba Ramazan'dı... Kafilede hiç kimse orucunu tutamıyordu. Müftü efendiler dahil. Tabii Hoca orucunu da tutuyordu.
"Kızakları çeken öküzlerin, bir ara ayaklarının taşa takılıp kanamasıyla Bediüzzaman:
"Beyler, inelim, öküz efendinin ayağı kanıyor' deyince, ben cevaben:
"Hocam biz para verdik bunların sahiplerine...' demiştim. O zaman Seyda:
"Oğlum, onlar bu hayvanların sahibi değil, ancak mutasarrıfıdırlar' cevabını vermişti.

"İki talebenin bereketi"
"Zigana'da Bayram münasebetiyle tatlı verildi. Kafilede Kör Hüseyin Paşanın fakir bir akrabası vardı. Van müftüsü Masum Efendi, bir adam için camide para toplamıştı. O zaman bronz paralar vardı. Masum Efendi toplanan bronz paraları bütün para ile değiştirmek istiyordu.
"Yine kafilede bulunan Arvasîlerden Abdullah Efendi, Bediüzzaman'a hitaben: 'Hocam bu bronz paralardan ne çıkar, altın çıkar da beraberce yiyelim' dedi.
"Üstad buna şöyle cevap verdi: 'On, on iki altınım vardır. Harcıyorum, uzun seneler devam ediyor. Ne kalmış, ne kalmamış bilemiyorum. Şimdi diyeceksiniz ki, benim kerametim midir? La Vallah!... İki fakam (talebem) vardı, onların bereketi idi...'

"Bediüzzaman'ı Burdur'a götürdüler"
"Seyda ile yolculuğumuz İzmir'e kadar devam etti. Başında bir kefiye (sarık) vardı. Alırlar, hakaret ederler diye düşünüyordum. İzmir'de Mezarlıkbaşı semtinde bir otelde, zannediyorum Abdülkadir Paşa Otelinde, iki gece kaldık. Sonra bizi Manisa'nın Muradiye kazasına verdiler. Bediüzzaman'ı da Burdur'a götürdüler.
"Yolculuk sırasında zaman zaman çeşitli sohbetler oluyordu. Kendisi sık sık, 'Eski Said öldü' deyince, ben de, 'Hocam nasıl eski Said öldü?' diye sorar ve anlamak isterdim. Bu defa bana, 'Ben eskiden bir oturuşta bir kitap yazardım. Şimdi senelerdir bir kitap yazıyorum, hâlâ bitiremedim' cevabını verirdi.
***
"Trabzon'da telaşlı bir hali vardı. Sebebini sorarak öğrendim. Yolda kızakçılardan emanet aldığı gözlüğü geri vermeyi unutmuş; gözlük kendisinde kalmıştı. Telaş ve heyecanla kızakçıları arıyordu."

"Ben Seyda'nın hayranıyım"
Kinyas Kartal anlatıyor, biz de dinliyorduk. Sonra kendilerine Bediüzzaman'ın eski bir dostu olarak, bu Mecliste bulunmasının ve Meclise riyaset etmenin güzel bir tevafuk olduğunu söyleyince, Kinyas Bey aynen şunları söyledi:
"Ben Seyda'nın hayranıyım. Onun dostuyum diyemem, buna kendimi lâyık göremem. Dostluk nerede, biz nerede, ben onun hayranıyım..."

Tur@b
23.08.2008, 09:11
HAYDAR SÜPHANDAĞLI

Haydar Süphandağlı, Şark aşiret beylerinden Kör Hüseyin Paşanın oğludur. l9ll'de Van'ın Adilcevaz ilçesinde dünyaya gelmiş. Aralık l978'de vefat etmiştir. Babası, Bediüzzaman'ın tavsiye ve nasihatlarını dinlediği için Van isyanlarına iştirak etmemiş, böylece binlerce masumun kanı dökülmemiştir.

"Seyda ile Van Müftüsünü beraber kelepçelemişlerdi"
Haydar Süphandağlı, o günleri bütün tazeliğiyle hatırlıyordu. "Biz Bediüzzaman'la İstanbul'a kadar getirildik" diyordu. Van'dan ayrılışını ise şöyle anlatıyordu:
"Seyda ile Van Müftüsü Şeyh Masum Efendiyi beraberce kelepçelemişlerdi. Üstad hiç üzgün değildi. Gayet rahat ve müsterihti. Yola çıkmazdan önce bana dedi ki:
"Babana selâm söyle, bu bize yapılan muamelenin sevabını istemesin. Sabretsin, inşaallah Sahabe-i Kiramın sevabını alır. 'Ben beydim, ağaydım' demesin. Çalışsın; ırgatlık etsin, amelelik etsin, ekmeğini çıkartsın, kimseye muhtaç olmasın.'
Göç böyle başlamıştı. Van'da uzun yıllar yaşayan Kör Hüseyin Paşa, oğlu Haydar Süphandağlı'nın ifadesine göre, l930 yıllarında Irak'ta 80 yaşlarında iken vefat etmiştir.
"Van'dan çıkartılan kafilenin uzunluğu, belki bir kilometreyi bulmuştu. Çoluk çocuk, genç ihtiyar binlerce insan, atlı, yaya, arabalı, kızaklı, çeşitli vasıtalarla bir harp ricatı halinde memleketlerinden, gözyaşları içinde ayrılıyorlardı.

Şeyh Efendiye dipçik darbesi
"Van Müftüsü Şeyh Masum Efendinin kelepçeden elleri sıkışmış, kan oturmuştu bileklerine. Sıkışan elini biraz gevşetmek istedi. Bu ricasını jandarmalar söyledi. Bediüzzaman ise sanki başka bir âlemde gibi hiç aldırdığı yoktu. Masun Efendinin bu mâsumane ricası bir dipçik darbesiyle cevabını almıştı. İnsafsızca vurulan dipçik neticesinde Masum Efendi yere, çamurların içine kapaklanmıştı. Bu acı manzara, görenlerin yüreğini kanatmıştı. Az ilerde bir çeşme başında, serbest olan sağ eliyle çeşmeden su alan Bediüzzaman, Masum Efendinin çamurlu yüzünü, başını yıkayıp temizlemişti."
İşte Van menfileri yurtlarından böyle çıkartılıyorlardı.
Haydar Süphandağlı, İstanbul'a kadar geçen yolculuğu yaklaşık olarak şöyle ifade ediyor:
"Üç-dört gün Patnos'ta, bir gece Ağrı'da, bir hafta Erzurum'da kaldık. Erzurum'dan sonra at arabalarıyla yollara devam ettik. Trabzon'da yirmi gün kadar kaldık. Gemi yolculuğu ise bir hafta sürdü. İstanbul'da Üstad yirmi - yirmibeş gün kadar kaldı. Sonra kendilerini aynı gemi ile Antalya'ya götürdüler.
"Van Valisi Osman Nuri Paşa (l925 -l926) şehirde sıkı emniyet tedbirleri aldırtmıştı. Kış mevsimini de sürgünler için, en müsait zaman olarak seçmişlerdi."

Tur@b
23.08.2008, 09:12
AHMED ALPASLAN

"Kumandan sesini çıkaramadı"
Bu seyahatin şahidlerinden Ahmed Alpaslan daha sonraki yıllarda CHP Ağrı milletvekilliği yapmıştı (l946-l950). Babası ve akrabaları ile birlikte, o sürgün kafilesinde kendisi de bulunmuştu. Trabzon'dan vapurla gelirken hep güvertede oturan Bediüzzaman'a hizmet etmiş. Bir ara kafileye nezaret eden kumandan, Bediüzzaman'ın güvertede oturmasını hazmedemeyerek, "Şunu da aşağıya indirin" diye emir vermiş. Bu hali gelip Üstad Said Nursî'ye söyledikleri zaman, o, "Bir şey olmaz" diye cevap vermişti.
Ahmed Alpaslan, Bediüzzaman'a hizmet ederken, bir ara çay yapmak için, sıcak su almaya gidiyor. Kaptan köşkünde yine kumandan, Bediüzzaman'ın aşağıya menfilerin (sürgün edilenler) yanına, geminin altına indirilmesini söylüyor. Yine Alpaslan, kumandanın bu sözleri gelip Said Nursî'ye bildirince, Bediüzzaman: "Çok söylemesin, eğer perdeyi yırtarsam, kendisinin hiç bir kuvveti beni durduramaz" diye haber yolluyor. Kumandan bundan sonra sesini kesiyor. Böylece seyahat hâdisesiz olarak geçiyor.
Ahmed Alpaslan, "Bediüzzaman'ı Sirkeci'de bir camiye (Hidayet Camii) indirdiler, burada bir müddet kaldı. Burada da ara sıra hizmetlerine bakardım. Ben küçük olduğum için, benim girip çıkmama nöbetçiler pek bir şey demezlerdi" diyor.

Tur@b
23.08.2008, 09:13
CEMAL TALAY

"Ben Anadolu'ya gidiyorum, memnunum"
Cemal Talay, Şeyh Enver Efendinin hizmetlerine bakan bir insan, Şeyh Enver, çok ısrarla, atlar hazırlatarak Bediüzzaman'ı İran'a götürmeyi teklif ediyordu.Enver Efendinin bu ısrarlarına Bediüzzaman red cevabı veriyordu.
"Siz gidin, ben gitmeyeceğim. Ben Anadolu'ya gidiyorum. Ben memnunum" diyerek yapılan teklifleri kabul etmiyordu.
Akşamleyin Enver Efendi, vedalaşarak ayrılıp İran'a gitti. Sabahleyin Enver Efendiyi almaya gelen memurlar, kapıda Cemal Talay'la karşılaşmışlardı. Cemal Talay, o tarihte l8 yaşında bir delikanlıydı. enver Efendiyi bulamayan memurlar, Cemal Talay'ı karakola götürüp falakaya yıkıyorlar. Şeyh Enver'in nerede olduğunu söylemesi için kendini çok tazyik ediyorlar.
Günlerce dayak, falaka ve sıkıştırmalardan sonra netice alamayınca bırakıyorlar. Cemal Talay serbest kalınca dışarı çıkıyor. Karakolun loş karanlığından çıkan Cemal Talay diyor ki:
"O gün, o an benim kalbime yazılmıştır, o tarihi unutmam mümkün değil. Karakoldan çıktığımda, baktım kafile hareket etmiş yavaş yavaş gidiyor. Üstad Bediüzzaman ile Müftü Masum Efendiyi birlikte bağlamışlardı. Onlar en önde gidiyorlardı. Takvimler ise, l0 Şubat l926 tarihini gösteriyordu."

Tur@b
23.08.2008, 09:16
AV. HULÛSİ BİTLİSÎ AKTÜRK


l88l'de Bitlis'te doğdu. l967'de Ankara'da vefat etti. l948'de Afyon'da Bediüzzaman'ın avukatlığını yaptı. Hilâl dergisinde "Said Nursî İçin" başlığını taşıyan Kalender Asrî imzalı şiiri neşredilmiştir. l948 yılı sonlarında, Abdurrahim Zapsu'nun mecmuası olan Ehli Sünnet'te yine Bediüzzaman'la alâkalı kıymetli makaleler yazmıştır. Mesrur, Mesut ve Neşet isminde oğulları vardır.

Hulusî Bitlisî Aktürk, 27 Ekim l950 tarihinde Büyük Doğu mecmuasında yazdığı bir şiirde Üstad'ını şöyle tavsif ediyordu:
"Devrimizin bedîidir koca Saidü'l-Nursî."
Hulûsî Bitlisî Aktürk, Nesimî Oğullarından, yüksek iman ve derin irfan sahibi bir zattır. Cihanşümül Özlek Yahut Felsefî Vecizeler, Tarihî Âbideler, Vedîalar isimli neşredilmiş kıymetli eserleri olduğu gibi, neşredilmemiş eseri de bulunmaktadır. Hulûsî Aktürk'ün Müvekkilim Bediüzzaman Said Nursî'yi Yargıtayda Müdafaa Notlarım isimli basılmamış eseri de vardır.

Bediüzzaman talebeleriyle Van Cephesinde
Hulûsî Aktürk, l Kasım l948 tarihli Ehl-i Sünnet mecmuasının ikinci cildinde "Bediüzzaman" başlıklı makalesinde şunları ifade ediyordu:
"Said Nursî'nin Ehl-i Sünnet'ten intişar eden bir arzuhalini, sonra da esaret hayatını okudum.
"Hayatta dervişlik, şeyhlik, tarikatçılıkla alâkası olmayan, her maddeyi manâ ile telif eden bu din âliminin devamlı menfâ ve muhakeme safahatı üzerinde durmak taraftarı değilim.
"Ancak, hakim ve efendi halkın her zaman ve zeminde, ilim ve ahlâkça yükselmesini isteyen bu zatın esaretinden evvelki hayatına temas edeceğim.
"Birinci Umumî Harbin iptidâlarında Bitlis Bidayet Mahkemesi azâ mülazımı idim. Bugünün Çankırı Milletvekili Abdülhâlik Renda, geçen günün Bitlis valisi bulunuyordu. Ordunun iaşesi hesabına kurulan peksimet anbarlarına beni memur etmişti. Bu vatanî ve fahrî vazifeyi ifa ederken, Bediüzzaman da birtakım talebeleriyle Van cephesinde din ve vatan müdafaası uğrunda silâhla, nasihatla mücadele ediyor, bir taraftan da bir tefsir kaleme alıyor, talebelerine de okutuyordu. Bir zaman kendilerine uğradım. Oturduğu muvakkat ve metrûk bir evde "Allahu Nûrussemâvati Ve'l-ard" âyet-i kerimesinin tefsirine intikalen bazı talebelerini tenvire çalışıyordu.
"Bu derste pek derin inceliklere temasları hayretimi mûcip olarak ayrıldım. Hicretten sonra, Kerkük'ün Havadis gazetesinde intişar eden bir takrizimi, ertesi gün kendisine götürdüm. Dersten fâriğ olunca verdim.
"O nedir? Oku dinleyeyim" dedi.Okudum, aldı, bir tarafa baktı:
"Azizim, tavsifinize lâyık değilim. Büyük Allah'tan dilerim ki lâyık olayım" dedi.
"Birkaç mısraını bu yazımın tarih-i beyyinesi olarak gösteriyorum:
Said Nursî'sin elhak, bediüd-dehri ve'l-ezman
Bu tefsir-i şeriftir, kudret-i ilmiyene bürhan.
Ulûm-i evvelîn u âhirîne mazhar olmuşsun
Şefi-ü Hafizindir Fahr-i Âlem, Hazret-i Kur'ân
Senin Şeyhzâde'den, Ruhü'l-beyan, Ruhü'l-meânîden
Nedir farkı tefasirin bilir ancak Hakim Sübhan.
***
"Ne ise, birinci hicrette aileler Siirt taraflarına doğru vilâyetten uzaklaştırılınca, Bediüzzaman da, milis kuvvetlerinin ordu arkasından hudutların muhafazasında ısrar gösteriyordu.
"En nazik günlerde Malazgirt, Bulanık cephelerinde bir kolunu kayıp eden Nurşunli Mâruf Hazret, vilâyet merkezine gelerek idare âzasından Hacı Salih Efendide misafir olmuş, valinin ilâmiyle bir gece eşraf orada toplanmışlardı. Meşahir-i üdebâdan Hacı Hasanzade Mütemayiz İbrahim Ethem merhum haber haber yolladı, beraber içtimaya katıldık.

"Et kemiksiz olmaz"
"Bediüzzaman, Hazret ile söyleşirken, Hazret'in adamlarından birisi söze karıştı. Bediüzzaman'a hitaben:
"Sen hudutları takviye edelim diyorsun. Biz Allah rızası için vatan müdafaasına koşuyoruz. Maalesef bazı zabitler, bizim din ü imanımıza sövüyorlar" dedi.
"Bunun üzerine Bediüzzaman son derece celâlli bir ikrahla muhatabına bakarak, hemen yüzünü Hazret'e çevirdi ve dedi ki:
"Hazret, zabitler sana sövüyorlar mı?"
Hazret,
"Hâşâ, benim hayatta kalan bir elimi öpüyor, duamı alıyorlar" deyince, Bediüzzaman eski muhatabına döndü:
"Azizim" dedi, "bizim milis kuvvetleri arasında şuurlu ve şuursuzlar da vardır, et kemiksiz olmaz. Şuursuzlar nizam ve intizamariayet edemiyorlar. Bazan Zafer temin edercesine düşmana saldırdığımız sırada görüyordum ki, öldürülen bir düşman neferinin üzerine vakitsiz atılan bir milis, âdi bir çizme, hasis bir eşyaya tamamen mevkiini terk ediyordu. Arada vuruluyordu. Böyle şuursuz hareket eden kimsede din ve iman kaygusu var mı ki, söven zabit de muâhezeye lâyık görülsün. Böyle anlarda nizamsızlık gösterenleri öldürmek bile azdır. Lüzumsuz lâfları bırakalım. Elbirliğiyle mukaddes yurdumuzu kurtaralım. Aileler çıksın, erkekler memleketi terk etmesinler" dedi.
"Velhâsıl, birinci hicretle ordunun, milislerin müşterek gayretiyle düşman Bitlis'e girememiştir. Birkaç ay sonra, ikinci hicret başlamadan evvel, Bediüzzaman talebeleriyle Van cephesinden Bitlis merkezine dönmüş, halkı takviye ile tergibe, nasihata koyulmuştur. O sırada eski valimiz Abdülhâlik Renda ayrılmış, yerine Ispanakçızade merhum Memduh Bey gelmiş, ben de peksimet anbarındaki fahrî vazifemi bitirerek, adliye kuyudâtının Diyarbakır'a sevk ve nakline memur edilmiştim. Bitlis'ten ayrıldığım sabahı takip eden günün gecesinde hain Ermenilerin rehberliği ile düşman Dideban eteklerindeki nehir boyunları kıyılardan Bitlis'e akarken, Bediüzzaman kasaba içinde bile göğüs göğüse düşman süvarileriyle çarpışmış, bir ayağından yaralanıp esir edildikten sonra, mahalle, başındaki kışlaya nakil, oradan da Rusya'ya, daha sonra Sibirya'ya kadar sürülmüş olduğunu işitmiştim.
"Mütarekeden sonra Irak'ın Süleymaniye'sinden, Mardin bidayet, müteakiben Diyarbakır İstinaf âzalığına geçtiğim zamanda, bu vatanî ve ilahî mücahidin biraderi Abdülmecid, Diyarbakır Askerî Rüştiyesinde Arabî muallimi idi. Bediüzzaman'ın maiyetindeki diğer biraderzadesi Abdurrahman, amcası Abdülmecid'e İstanbul'dan bir mektup yazıyor, pek hazin bir lisanla inliyor ve diyor ki:

"Said amcam'ın haline şaşıyorum"
"Said amcamın haline şaşıyorum. Dünyevî bütün ümitlerim söndü. Çünkü hükûmet kendisine yüksek maaş veriyor, sarfiyatımızın fazlasını biriktiriyordum. Birkaç eser telif etti. Bir gün bana dedi ki, 'Git, filân matbaa müdürünü çağır.' Gittim, çağırdım geldi. Eserlerini müdüre verirken bana dedi ki: 'Abdurrahman, biriktirdiğin paraları getir, müdür beye ver.' Ben de getirdim verdim. müdür paraları alıp çıkınca benim gözlerim yaşardı. Bilâhare kendi kendime mütesellî oluyor, eserler basılınca satılır, paralarını yine biriktiririm diyordum.
"Birkaç gün sonra yine beni yolladı. Matbaa müdürünü çağırdım. Bu sefer de matbaa müdürüne dedi ki: 'Eserlerimin üzerine yazın: bu kitaplar İslâm milletine meccanen tevzi olunacaktır.'
"Matbaa müdürü çıktıktan sonra, senelerden beri büyük amcama karşı beslediğim ruhî saygı âdeta sarsıldı. Hasbelbeşeriyye ağladım ve dedim ki: 'Amca, birkaç para biriktiriyordum, memlekete dönersek düşman istilâsından harap olarak kurtulan süknâmızı belki imar ederdik. O ümidimi de öldürdün. Böyle olur mu?' Bunun üzerine derin bir tebessümle dedi ki: 'Yavrum Abdurrahman hükûmet bize fazla maaş veriyordu. Kifaf-ı nefsimizden artanı Beytülmala ait olduğundan, bu vesile ile o fazlayı Müslümanlara iade ediyoırum. Senin bu işlere aklın ermez. Allah dilerse mukaddes vatanın her yerinde sana ev verilir.'"
"İşte, tarihî hakikatlere otuz beş sene evvel şahid olduğum için, kendi tabirince ölen eski Said, Bediüzzaman'dır diyorum. Bu fıtratta yaratılan bir zat, acaba yirmi seneden beri neden iptilâ imtihanından kurtulamıyor? Acaba mahbeslerdeki bazı sapıkların dinini, imanını min tarafillah tasfiye için mi iptilâya maruz kalıyor?
"Hükûmetin saadet, selâmeti namına, Türk yurdunda İslâm diyarında, masonluk, bolşeviklikle bihakkın mücadeleye kabil ve kadir bir Bediüzzaman'ın serbest bırakılması, ilminden, faziletinden beşeriyetin istifade etmesi, medenî, cumhurî bir devrin şuur ve idrakine mütenasip olsa gerekir kanaatindeyim.
"Bu kanaatimi daha ziyade izah, şimdilik zait. Her takdir, hakim ve efendi halkın selâhiyetli büyüklerine aiddir."
Salih Özcan'ın Hilâl Dergisinin Nisan-Mayıs l960 tarihli 2. cildin l4. sayısında Hulûsî Bitlisî Aktürk'ün Kalender Asrî imzasıyla yazdığı şiiri:

Said Nursî için
Bediüzzaman'dır Said Nursî,
Bitlis, Van beyninde gelmiş dünyaya,
Urfa'da o nurlu asırlık dâhi,
Kadir gecesinde erdi Mevlâ'ya,
Ramazan'dan mâlûm Kur'ân-ı Kerîm,
Kadrini göstermiş arz-ı semâya
Dünyada esirdi, Cenette hürdür,
Hayatta sadıktı, haklı dâvâya;
Peygamberin ceddi Halilurrahman,
Said'i yükseltir, Arş-ı Âlâya,
İbrahim Halil'e Nemrud'un zulmü
Tarihen intikal etmiş uhraya,
Bediüzzaman'ı medenî devran,
Neden esir etti, her esirrâya;
Beynelmilel Ağa Han'lar, Gandiler,
Dinde uymuş muydu asrî sevdaya?
Onlar kanaatta serbest yaşadı,
Saik de oldular haklı iğvaya,
Said'e tarikat isnad edenler,
Dönmedir, kapılmış ehl-i havraya,
Yakındır kıyamet şeksiz hesapla,
Sıratlar, mizanlar kaldı ferdaya;
Meryem ismetine şahid Saidi,
Şakîler uğrattı hep iptilâya;
Yüz otuza bâliğ nurlu âsârı,
Yaşar armağandır, bağlı manâya;
Tahtı Türk İslâmın kalbinde sabit
Said baş eğmezdi zulme, ednaya;
Mücevher tarihle misafir olsun,
Şâhımıza, Hâtem-ül Enbiyaya.* (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn1)


* (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref1) Son satır, Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin vefat tarihi olmuştur. Vefat, hicrî tarihe göre l379 olup, ebced hesabına göre bu satırın toplamı da l379 çıkmaktadır.

Tur@b
23.08.2008, 09:17
SIDDIK ALP HIZIROĞLU
(1911-1990)

"İmam-ı Rabbani gibi zatlar olsaydı Said'i anlarlardı"
"Üstad Bediüzzaman'ı görmeden evvel çok hatıralarını ve Birinci Cihan Harbinde gösterdiği kahramanlığı çeşitli kimselerden dinlemiştim. Harplerdeki kahramanlıkları Van ve Bitlis civarında dilden dile anlatılmaktadır.
"Bitlis deresinde yaralanıp esir düştüğü zaman otuz saatten fazla bir zaman o kırık ayakla suyun ve karların içinde kalmış. Kırık olan sol bacağı ile Ruslar teslim aldıkları zaman öldürmeye teşebbüs etmişler, ama sonradan Allah'ın takdiri ve korumasıyla öldürememişler. Kumandan, Üstad Bediüzzaman'ı ot yüklü bir arabaya bindirmiş ve yaralı sol bacağını otlarla kapatarak korumuş. Rus subayları Üstad Bediüzzaman'ın kırılan sol bacağını tuttukları halde, hiç ağrımadığını, Üstad'ın hiç ses çıkarmadığını görünce çok hayret etmişler.
"Bu hatıraları, Üstad Bediüzzaman'ı hiç görmediğim zamanlarda hep dinlemiştik.
"Kendisi cumhuriyetin ilk senelerinde Van'a gelip Erek Dağında ve Nurşin Camiinde kalıyordu. Zaman zaman Üstad'a gider, ziyaretinde ve hizmetinde bulunurdum. Bir defasında Üstad'ın traş usturasını Berber Salih Perihanoğlu'na götürüp ben biletmiştim. Nurşin Camiinde ders yapar ve sohbette bulunurdu. Bir sohbette hocalara hitaben, 'siz beni anlamıyorsunuz, eğer Mevlâna Halid-i Bağdadî ve İmam-ı Rabbanî gibi zatlar olsaydı Said'in kim olduğunu anlarlardı' demişti.
"Bazan Nurşin Camiinde abdest alırken eline su dökerdim. Alttan alttan gözlerine bakmaya çalışırdım. Çok heybetli gözleri vardı. Gözleri sanki bir ışık gibi parlıyordu. Kaşları ince, siyah ve araları biraz açıktı.
"Yakın talebelerinden Molla Yasin, Sikke köyünde saatçılık yapardı. Onun dersleri diğer hocalardan dinlediklerimize hiç benzemiyordu. Hep iman esaslarını anlatıp ders veriyordu.
"Böyle büyük bir zatın ellerini öpüp, dualarını alıp, derslerini dinlemek saadetine erdim. Allah'a hep hamdediyorum."

Tur@b
23.08.2008, 09:18
Abdülmecid Efendinin hanımı

RABİA ÜNLÜKUL

"Bu evliya torunu senin hanımın olacak"

Üstad Said Nursî'yi küçükken Van'dan tanımaktadır. Küçücük bir çocuk olduğu yıllarda Bediüzzaman kendisine "Raboş" diye çağırarak iltifat edermiş.
Mütevazi köşesinde ziyaret ederek dinledik onu... Bize Seyda ile ilgili hatırladıklarını anlattı.
Rabia Ünlükul, Van'ın asil ve temiz bir ailesine mensuptur. 5-6 yaşlarında bir çocukken, sokakta oynuyormuş, Üstad Said Nursî, kendisini, kardeşi Abdülmecid Ünlükul'a göstererek:
"Bak, bu evliya torununu görüyor musun? İstikbalde bu senin hanımın olacak" deyince, Abdülmecid Ünlükul, "Seyda nasıl olur? Çok küçük, o vakte kadar benim bunun kadar çocuklarım olur" demiş.
Aradan yıllar geçiyor. Birinci Cihan Savaşı patlıyor. Üstad Bediüzzaman'ın dedikleri ayne çıkıyor. Abdülmecid Efendi ile Rabia Hanım evleniyorlar.
Bediüzzaman'ın evliya torunu demesi de, mânâsız bir ifade değil çünkü Rabia Ünlükul, Van'da Şeyh Gazail Baba'nın torunudur.

"Geceleri hiç uyumazdı, dua sesleri gelirdi"
Rabia Ünlükul o günleri, yaşayarak, duyarak anlatmaktadır:
"Birinci Cihan Savaşından sonra, Van'a geldiği zamanda, bizim Toprakkale semtindeki evimizde kalırlardı. Burada hemen her gün bir çok ziyaretçi gelip giderdi. Biz de yeni evlenmiştik. Oğlum Fuad beş-altı aylıktı. Onu ilk defa Seyda yürüttü.
"Ben misafirlerin çok olmasından, fazla kalabalıklardan sıkılıyordum. Ama kimseye hâl diliyle de olsa, bir şey dememiştim. Seyda, bizim Beye demiş ki:
"Rabia zayıf olduğu için, hizmetlerden dolayı sıkılıyor, yoruluyor. Günden güne de ziyaretçiler çoğalıyor. Onun için ben Nurşin Camiine gideceğim. Benim sabah kahvaltılarımı oraya gönderirsiniz.

"Çok az yerdi"
"Seyda'nın kahvaltı dediği de çok basit yiyeceklerdi. Bir çay tabağı bal üstüne kırılmış ceviz kordu. İşte kahvaltı dediği de buydu. Hattâ işitiyordum, bu kadarcık kahvaltıdan gelenlere de ikram edermiş.
"Nurşin Camiine gittikten sonra, her sabah gelen talebesine bu kahvaltıyı hazırlar verirdim. Akşamları da boş tabağı getirirlerdi. Bizim evde kaldığı sürece hiç geceleri uyumazdı, odasından hep dua sesleri gelirdi.
"Van Valisi, haftada hiç olmazsa bir defa ziyaretlerine gelirdi.
"Bir gün Fuad sürünerek odasına girmiş, tesbihiyle oynarken, tesbihin ipini kırmış, bir tanesini yutmuş.
"Seyda bunu bana haber verdi.
"Rabia korkma, Fuad tesbihimin bir tanesin yuttu, bir şey olmaz, geri çıkarır' dedi. Gerçekten Fuad'a bir şey olmadığı gibi, tesbih tanesini yuttuğu gün yürümeye başladı. Üstad Fuad'ı çok severdi, sevgi ve şefkatle kucaklardı.

Kedinin şikâyeti
"Seyda'nın bir de kedisi vardı. Kendileri Nurşin Camiine gidince, kedi benim namaz seccademi kirletmişti. Ben de kendisine iki tokat vurdum. Bu dayaktan sonra kedi kayboldu. Akşamleyin eve gelmedi.
"Bir gün sonra, her gün kahvaltıyı almaya gelen talebesi gelmedi. Ben, bizim beye; "Talebe gelmedi, Seyda'nın kahvaltısı gecikiyor, istersen bugün sen götür' dedim. Van'da öğretmenlik yapıyordu.'Kahvaltıyı verir, oradan da mektebe gidersin' dedim. Kahvaltıyı verdim ve alıp götürdü. Nurşin Camiine gittiğinde bizim kediyi orada görmüş.
"Seyda gülerek:
"Rabia bu kediye ne yaptı, dövdü mü yoksa? Bana şikâyete geldi. Kendinin de, Rabia'nın da suçları vardır. Fakat ben her ikisini de affettim' dedi.
"Sonra kedi bize bir daha gelmedi, hep Seyda'nın yanında kaldı.

"Sen benden yedi sene sonra vefat edeceksin"
"Bizim bey çok hassas ve duygulu bir kimseydi. Seyda kendisine:
"Merak etme, sen benim vefatımdan yedi sene sonra vefet edeceksin' demişti. Üstad'ın bu haberi de aynen çıktı. Üstad'dan tam yedi sene sonra l967'de kendisi de vefat etti.
"Vefat ettiği senenin başında bana ara sıra:
"Rabia, bu benim son senemdir' derdi."
Rabia Ünlükul l99l'de Konya'da vefat etti.

Tur@b
23.08.2008, 09:19
Bediüzzaman'ın eniştesi
MOLLA SAİD

Âlime Hânımın kocası olan Molla Said Efendi l944'de Hicaz'da hanımı ile birlikte tavaf esnasında vefat etmişlerdir. Bediüzzaman Barla Lâhikası'nda "Nuh Bey, Molla Abdülmecid, Molla Hamid" diye başlayan bir mektubunda "Şam-ı Şerifte eniştem Molla Said var" diye , kızkardeşi Âlime Hânım'ın kocasından bahsetmektedir.

Bediüzzaman'ın âlim kızkardeşi ve eniştesi
Âlime Hânım Sofi Mirza Efendinin yedi evlâdından birisidir. Âlim ve fâzıl bir hanımefendidir. On beş yıl Şam'da müderrislik yapmıştır.
l9l9 yılında hacca gitmiştir.Yedinci seferi olan l944 yılında hacda sedye ile tavaf ederken vefat etmiştir. Bediüzzaman ondan, Meyve Risalesi'nin On Birinci Meselesinde "Hacca gidip sekerat içinde tavaf ederken, tavaf içinde vefat eden Âlime Hânım nâmındaki merhume hemşirem" diye bahsetmektedir.
Âlime Hanım Molla Said isimli bir zâtla evlenmiş, hiç çocukları olmamıştır.
Molla Said Şam'da talebelerine ders verdiği esneda yanıldığı zaman talebeleri, Âlime Hânımı kastederek, "Seyda, isterseniz bu dersi yarın Seyyideden (Hânım) sorduktan sonra bize anlatın" derlermiş.
Âlime Hânım ve Molla Said daima dualarında, birbirlerini yalnız bırakmamayı, beraber vefat edip, ebede gitmeyi niyaz ederlerdi. Allah bu dualarını kabul edip ruhlarını birlikte almıştı.
Molla Said'in şarktaki hadiselerde mitralyöze karşı sopa ile mukabele etmeye çalışan son derece kahraman bir insan olduğunu Üstad ifade etmişti.

Tur@b
24.08.2008, 16:50
İSTANBUL ŞÂHİTLERİ



ALİ HİMMET BERKÎ

1883'de elbistan'da doğdu. Eski Temyiz reislerindendir. Kendi sahasıyla alâkalı kıymetli eserlerin sahibidir. l976'de Ankara'da vefat etti.

Eski Temyiz Reislerinden Ali Himmet Berkî Hocayı sağlığında Ankara'daki evinde ziyaret etmiştim.
Aramızda yaşayan Osmanlı neslinin son temsilcilerinden birisiydi.
Ali Himmet Hoca "Elbistan'da evliyadan bir Himmet Baba vardır. Annem, 'eğer oğlum olursa ismini Himmet korum', diye niyet edip, Cenab-ı Hakka yalvarmış. Allah duasını ve niyetini kabul edince benim adımı Ali Himmet koymuşlar" diye ismi ve memleketiyle ilgili hatırasını anlatıyordu.[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn1)
Hukuk ve tarih sahasında çok kıymetli eserler veren Ali Himmet Bey, uzun yıllar Temyiz Reisliği yaptıktan sonra l950 yılında Temyiz Reisliğinden emekli olmuştu.
Medresetü'l-Kuzat'tan sınıf birincisi olarak mezun olduğunu ifade eden Ali Himmet Berkî'ye, Bediüzzaman Said Nursî ile ilgili hatıralarını sorunca, Onu ilk defa İkinci Meşrutiyetten önce İstanbul'da Fatih'te gördüğünü söyledi ve hatıralarını anlatmaya başladı:

İlim muhitlerinde herkes ondan bahsederdi
"Ben o yıllarda Medresetü'l-Kuzat'ta talebe idim. Talebe arkadaşlar arasında ileri bir derecemiz vardı. Bütün İstanbul' a Bediüzzaman'ın ismi ve şöhreti yayılmıştı. Bütün ilim muhitlerinde herkes ondan bahsediyordu.
"Fatih'te bir handa misafireten kalıyormuş, herkesin her çeşit sualine cevap veriyormuş, diye hakkında çok rivayetler duyuyorduk.
"Talebe arkadaşlarla gidelim diye karar verdik. Bir grup arkadaşla bu meşhur zatı ziyarete gittik.
"O gün Fatih'te bir çayhanede olduğunu, sorulan suallere cevap verdiğini işittik. Hemen oraya gittik. Çok kalabalık bir meclisi ve sırtında garip bir elbisesi vardı. Bir hoca kisvesi yoktu. Şarkın mahallî kıyafetiyle oturuyordu.
"Biz yanına vardığımızda Bediüzzaman kendisine sorulan suallere cevap veriyordu. Etrafındaki ilim sahipleri, derin bir sessizlik ve hayranlıklık içinde dinliyorlardı kendisini. Herkes verdiği cevaptan memnun ve tatmin oluyordu.
"Felsefecilerden, sofistlerin iddia ve fikirlerine cevap veriyordu. Aklî, mantikî delillerle onların görüşlerini çürütmüştü.

Lügatte ve kelâmda üzerine kimse yoktu
"Benim ilk defa görmem ve görüşmem o zaman olmuştur. Benim Bediüzzaman hakkında görüşlerim ise şudur:
"Her lügati bilirdi. Arapça lügatten herhangi bir kelime sorsanız, hemen cevabını ve mânasını verirdi. Sonra kelâmda üzerine kimse yoktu. Bu iki ilimde, bilgisine son yoktu.
"Arap edebiyatı, Fars edebiyatı, Doğu ve Batı edebiyatına vakıftı. Yine hakkında yaygın fikir, bir din adamı olarak kimseden hediye, para vesaire almıyordu. İsteseydi çok şeylere sahip olabilirdi. Dünyada dikili bir ağacı yoktu.

İlmine itiraz edemeyenler onu iftira ile çürütmek istiyorlar
"İslâmcı bir zattı. Ona atılmak istenen taşlar hep iftira taşıdır. Şöyle-böyle derler, kat'iyyen doğru değildir. Eserleri meydandadır, onun ilmine, irfanına başka bir delil aramaya ihtiyaç yoktur. Çünkü eserleri Nur Külliyatı meydanda ve ellerdedir. Kat'iyyen Kürtçü falan değil, hep yalan ve iftira atıyorlar. Yıllardır adlî ve resmî mercilerden geçen Nur Risaleleri çok incelendi. Her şeyi ile meydana kondu. İlmine itiraz edemiyorlar, ancak iftira ile çürütmek istiyorlar."


[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref1) Tafsilâtlı bilgi için ayrıca bakınız: Meşhur Türk Hukukçular s. 473

Tur@b
24.08.2008, 16:53
ALİ RIZA SAĞMAN

"İlhamımı Bediüzzam'dan aldım"
Ali Rıza Sağman l890'da Ordu'nun Ünye kazâsında doğmuş, l965'te İstanbul'da vefat etmiştir.
İstanbul İmam-Hatip Okulunda ve Yüksek İslâm Enstitüsünde hocalık yapan bu zatın, dinî kitapları ve neşredilmiş şiirleri vardır.
Sultan Selimi Hafız Rıza olarak da bilinmektedir. On dört yaşlarında iken doğduğu yerden İstanbul'a gelmişti. Fatih Camiinde İskilipli Âtıf Efendinin derslerine devam etti.
Süleymaniye medresesinin imtihanlarını pek iyi derece ile kazanarak, kelâm, tasavvuf ve felsefe bölümünü bitirdi. Daha sonraki senelerde İstanbul Hukuk Fakültesini de "âlâ" derece ile bitirdi; avukatlık stajını da yaparak l937'de avukat oldu.
Tasvir, Millet, Hakka Doğru, Tarih Dünyası ve Sebiilürreşad gazete ve mecmualarında manzum ve mensur yazıları çıkmıştır.
Mevlid Nasıl Okunur ve Mevlidhanlar isimli kıymetli eserine bir hatıra ile başlar. Bu hatırasında Üstad Bediüzzaman'dan bahseder. Bediüzzaman'ın İstanbul'a gelişini, İstanbul'da yayılan şöhretini, meşrutiyetten sonra konferanslarını dinlediğini, Birinci Cihan Harbinden evvel de Üstad'ı ziyaret ederek elini öptüğünü anlatır.
"l907 kışı idi, sanıyorum; İstanbul'un ilmî mahfillerinde, hele medrese bucaklarında birden bire mânâlı bir fısıltı, ilgilendirici bir dedikodu hâsıl oldu ve elektrik hızıyla ağızlara yayıldı, kulakları doldurdu:
"Kürdistan'dan bir adam gelmiş. Yaşça pek genç olduğu halde ilimce kendisine karşı çıkan yokmuş. Bu yaşta bu kadar geniş ilim, ancak vehbî (Allah vergisi) olabilirmiş. Bu zatın kılığı, kıyafeti de dikkat ve hayreti çekici imiş; çenesinde sakal, başında sarık, sırtında cübbe, ayaklarında şalvar yokmuş. Bu adam bir harika imiş. AdıSaid, lâkabı Bediüzzaman imiş.'
"O tarihte biz çocuktuk. Hakkında tılsımlı haberler duyduğumuz bu zatı görmek sevdasının zebunu olduk. Fakat yine işitmiştik ki; hafiyeler, bu zatı göz hapsine almışlar. Her yerde serbest gezemiyormuş. Çemberlitaş tarafında bir han odasında oturuyormuş... filân![1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn1)
"Meşrutiyetten sonra bu zatı görmek, konferanslarını dinlemek nasip oldu."[2] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn2)
"Birinci Cihan Harbinden evvel, kendisinin elini öpmek de müyesser olmuştu.
"Zamanlar geçti. Takvim l9l8 yaşına varmıştı. Menhus mütarekenin, siyasî ufuklardan zifir sızdırdığı kara günleri ve karanlık geceleri hohlamaktayız.
"Bayezid Camiinde mukabele okuyorum. Kalabalık cemaat arasında bu Bediüzzaman da görülüyor. Her gün ayrı bir iltifatına kavuşmakla bahtiyar oluyorum.[3] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn3)
"Her gün başka bir eda ile devam eden iltifatın hülâsası şudur:
"Var ol hafızım! Çok yaşayın muhterem hafızlar! Siz bugün, irşad vazifesini hocalardan, vaizlerden daha geniş ve sağlam olarak görmektesiniz. Allah sizi çoğaltsın. Yolunuz, sesiniz, kalbiniz açık olsun! Okuyun, dinletin, ağlatın, Müslümanların kalblerini parlatın.'
"Bu büyük zattan Allah razı olsun.'
"Bu hikâyeyi yazmaktan maksadım, söylemek istediğimi gözler önünde canlandırmaktadır. Mazhar olduğum ilhama dayanarak ben derim ki..."[4] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn4)
***
Bediüzzaman Said Nursi, Bayezid Camiinde hafızların okuduğu Kur'ân'ları huzur ve huşû içinde dinlediğini Mektubat ve Lem'alar isimli eserlerinde çeşitli bahislerde ifade buyurmaktadır.
Bunlardan "Yirmi Altıncı Mektub"unda, "Bu risalenin telifinden on bir sene evvel, Ramazan-ı Şerifte İstanbul Bayezid Cami-i Şerifinde hafızları dinliyordum" diye Kur'ân'ın parlak hakikatlarını izah ve ispata başlarken, "Yirmi Altıncı Lem'a" da ise,
"ihtiyarlığın alâmeti olan beyaz kıllar saçıma düştüğü bir zamanda, gençliğin derin uykusunu daha ziyade kalınlaştıran Harb-i umûminin dağdağaları ve esaretimin keşmekeşlikleri ve sonra İstanbul'a geldiğim vakit, ehemmiyetli bir şan ve şeref vaziyeti, hattâ halifeden, şeyhülislâmdan, başkumandandan tut, tâ medrese talebelerine kadar haddimden çok ziyade bir hüsn-ü teveccüh ve iltifat gösterdikleri cihetle, gençlik sarhoşluğu ve o vaziyetin verdiği halet-i ruhiye, o uykuyu o derece kalınlaştırmıştı ki, adeta dünyayı daimî, kendimi ve lâyemutane dünyaya yapışmış bir vaziyet-i acibede görüyordum. İşte o zamanda İstanbul'un Bayezid Cami-i Mübarekine, Ramazan-ı Şerifte, ihlâslı hafızları dinlemeye gittim" diye anlatmaktadır.



[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref1) Ne garip tecellidir ki, bu kadar âlim, bu kadar dürüst, bu derece mü'min ve bu nisbette din, millet ve vatana âşık olan bu zat, o tarihten bugüne kadar bu cennet yurtta ferah bir nefes alamadı. Hangi hükûmet iş başına geçti ise, ilk yumruğunu bu büyük başa vurdu. Fakat işte gördük ve iyice anlamış olduk ki o yumruklar o başa değil, parçalanmaz taşa vurulmuştur. Bediüzzaman hâlâ yaşıyor. Allah vücuduna sıhhat ve afiyet ihsan buyursun.

[2] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref2) l908'de Ayasofya Camii Şerifinde okunan bir mevlidde Musullu meşhur âmâ Hafız Osman'ın okuduğu mevlid ile Bediüzzaman'ın kürsüde ayakta irad eylediği mev'ize şaheser idi.

[3] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref3) İltifatın böylesine değer veririm.

[4] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref4) Mevlid Nasıl Okunur ve Mevlidhanlar, Ali Rıza Sağman, İstanbul, l95l.

Tur@b
24.08.2008, 16:54
Risale-i Hamidiye Mütercimi
MANASTIRLI İSMAİL HAKKI

Yakın tarihimizde yaşamış olan, fakat bugünkü nesillerce pek az bilinen büyük İslâm âlimleri vardır.
Bu bilinmeyen büyük zatlardan birisi de, Manastırlı İsmail Hakkı Efendidir. Büyük İslâm âlimlerinden olan Manastırlı l846-l9l2 yılları arasında yaşamıştı.
Hüseyin Cisrî Efendinin Risale-i Hamidiye isimli güzel eserini Türkçeye tercüme eden İsmail Hakkı Efendi Manastır'da doğmuştu. Sancaktar İbrahim Efendinin oğluydu.
İlk tahsilini doğduğu yer olan Manastır'da yapan İsmail Hakkı Efendi, daha sonraları İstanbul'a gelerek medreselere devam etti ve icazet aldı. Daha sonra Fatih camiinde dersler yaptı ve kendisi de talebelere icazet vermişti.
l874 senesinde Dolmabahçe Camiine, bir müddet sonra ise Ayasofya camisine vâiz olmuştu. Bilhassa Ayasofya Camiinde verdiği vaazlar çok meşhurdur. Şöhreti bütün İstanbul'a ve etrafa yayılmıştı. Çok büyük bir cemaat vaazlarını takip etti.
Bu sırada Eyüp Askerî Rüştiyesinde Arapça muallimliği yapmaya başladı. l884 senesinde ise hukuk mektebi fıkıh muallimi oldu. Manastırlı'nın fıkıh dersleri l908 İkinci Meşrutiyet zamanına kadar devam etmişti.
İkinci Meşrutiyetten sonra Ayan Azası olarak parlamentoya girdi.
Daha sonraları Mühendishanede, Mülkiyede, Darü'l-Fünunda tefsir ve askerî tıbbiyede ise din dersleri okuttu.
l9l2 senesinde, Sultan Reşad zamanında Ayan Azası iken Anadoluhisarı'ndaki yalısında vefat etti.
Cenazesi büyük bir merasimle Fatih Camii avlusuna gömüldü.
Risale-i Hamidiye mütercimi olan İsmail Hakkı Efendi; Arapça, Farsça ve Bulgarca olmak üzere üç dil biliyordu.
Sırat-ı Müstakim, Sebilürreşad mecmualarında ve ayrıca muhtelif gazetelerde dinî makaleler yazıp, neşretti.
Kıymetli İslâmî eserlerinden bazıları şunlardı:
İslâm Akaidine Dair, Mevâidü'l-Enam Fi Berahin-i Akâid-i İslâm Ebu Hanife'nin Menkıbelerine Dair, Mevahibü'r-Rahman, Hüseyin bin Muhammet el-Cisri et-Trablusî'den tercüme ettiği Risâle-i Hamidiye vardır.
Risale-i Hamidiye'yi bugünkü dile sadeleştirerek neşreden Ahmed Gül kitabın telif sebebini şöyle takdim etmektedir:
Manastırlı İsmail Hakkı Efendi Risale-i Hamidiye tercümesine şu takdim duasıyla başlamaktadır:
"Ölüm gelip de madde perdesi açılmadan önce âhiret gününün durumuna bakıp, o âlemin gerçeklerini görebilmek için Allah'tan, akıl sahiplerinin gönlünü doğru yola çevirmesini ve ondan hiç ayırmamasını dileriz. O, kullarına yakındır, dualarını kabul edicidir."
Risale-i Nur Külliyatında yer yer bu kitaba atıfta bulunan Bediüzzaman Sözler'de şöyle demektedir:
"Hüseyin-i Cisrî Risâle-i Hamidiye'sinde yüz on dört işareti Tevrat ve İncil'de Peygamberimizin geleceğini ve vasıflarını bildien işaretleri, o kitaplardan çıkarmıştır. Tahriften sonra bu kadar bulunması, elbette daha evvel çok tasrihat varmış."
Ayrıca Mektubat'da Üstad, Hüseyin-i Cisrî ve Manastırlı'dan şu şekilde bahseder:
"Şu zamanda dahi meşhur Hüseyin-i Cisrî (Rahmetullahi Aleyh) o kitaplardan yüz on delil nübüvveti-i Ahmediyyeye dair çıkarmıştır. Risale-i Hamîdiye'de yazmış. O risaleyi de Manastırlı merhum İsmail Hakkı tercüme etmiş. Kim arzu ederse, ona müracaat eder, görür"[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn1)



[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref1) Mektubat, s. l49.

Tur@b
24.08.2008, 16:55
MEHMED VEHBİ EFENDİ
(ÇELİK)

1862'de Konya'nın Hâdim kazâsının Kongul köyünde doğmuştu. 9.l2.l949'da vefat eden Vehbi Efendi l908'de Meb'usan Meclisinde Konya meb'usuydu. Birinci şer'iyye ve evkaf vekilliği de yapmıştı.
Babası ulemâdan Çelik Hüseyin Efendiydi. Hâdim'de ve Konya'da tahsil ettikten sonra müderris olmuş, Ali Gâv Medresesinde, Konya Hukuk Fakültesinde yüzlerce talebe yetiştirmişti.
Üstad Bediüzzaman Emirdağ Lâhikası'nın birinci cildinde Konya'yı Anadolu'nun eskiden beri parlak ve faal bir medresesi olarak değerlendirdikten sonra, Vehbi Efendiyle alâkalı olarak şunları söylemektedir:
"Başta, çok mübarek tefsirin, çok muhterem ve kıymettar sahibi olan Hoca Vehbi Efendi olarak, Risale-i Nur'u takdir edip alâkadarlık gösteren bütün Konya ve civarı ulemâlarını, bütün kazançlarıma ve dualarıma şerik ettim."

Tur@b
24.08.2008, 16:56
DR.HAMİD URAS

1890'da Gaziantep'te doğdu. l964'ün Ocak ayında aynı yerde vefat etti.

Bediüzzaman Toptaşı tımarhanesine nasıl gönderildi?
"Hafiyelik ve jurnacilik müesseselerini tenkid cesaretini göstermesi, kendisinin divan-ı harbe verilmesine sebep olmuş; orada da fikirlerini hiç çekinmeden, tam bir pervâsızlık içinde müdafaa etmesi endişe yaratmış ve kendisinden kurtulmak için deli olduğuna, iki Musevî, bir Rum, bir Ermeni, bir Türk doktordan rapor alınarak Toptaşı tımarhanesine konulmuştur."
l9l2'de basılan İki Mekteb-i Musîbetin Şehadetnâmesi yahut Divan-ı Harb-i Örfi isimli eserinde "Tımarhaneden sonra tevkifhanede iken Zaptiye Nâzırı Şefik Paşa ile muhaveremdir" başlığını taşıyan kısımda istibdattan şikâyet eden Bediüzzaman "Şişli'de bir Ermeninin evine düştüm" diyerek orada da istibdat perdesinin yırtıldığını ifade eder.

"Bediüzzaman'da cinnet değil, dehâ vardır"
Bu mevzuda Gaziantep'in eski ve meşhur doktorlarından Dr. Hamid Uras şunları anlatıyor:
"İkinci Meşrutiyet senelerindeydi. Biz Mekteb-i Tıbbiyede (Tıp Fakültesinde) talebe idik. Bediüzzaman da İstanbul'da bulunmaktaydı. Kendisi müderrisler içinde Fatih müderrisini beğenir, takdir ederdi. Onun ünvanı ve şöhreti her tarafa yayılmıştı. Daha sonra kendisini adlî tıbba sevkedilince Adlî tıptaki doktorlar, muayenesini sohbet ederek yapıyorlar. Bediüzzaman orada bulunan bir teşrih [anatomi] kitabını eline alarak dört-beş sayfasını okuyor ve kendisinin o sahifelerden imtihan edilmesini istiyor. Biraz sonra da, mezkûr sahifeleri aynen ezberden okuyor. Durumu hayretler içinde tâkip eden Rum doktor heyecan ve şaşkınlıkla, 'Bediüzzaman'da cinnet değil, dehâ vardır' diye raporunu veriyor."

Tur@b
24.08.2008, 16:57
EŞREF EDİP FERGAN

Eşref Edip l882'de Serez'de dünyaya geldi. l97l sonlarında İstanbul'da vefat etti.
Onu ilk ziyaretim, l965 yılında Cağaloğlu'ndaki yazıhane ve kütüphanesinde olmuştu. Daha sonraki yıllarda ise Çarşıkapı'da Av. Bekir Berk Ağabeyimin yazıhanesinde kendilerini dinleme imkânı bulmuştum.
l97l'in Aralık ayında Mehmed Fırıncı Ağabeyle Eşref Edip'in ziyaretine gitmeye karar vermiştik. "Hemen gidelim" teklifime Fırıncı Ağabey, "Yarın gidelim" diye cevap vermişti. Kaderin bir tecellîsi olarak, "yarın" denen zamanda Eşref Edip Beyin Fatih Camiinde kılınan cenaze namazına gitmiştik.
Bediüzzaman o yıllarda Eşref Edib'in neşretmiş olduğu Sebilürreşad mecmuasında yazılar yazmıştı. Eşref Edip, İngiliz işgali yıllarında, Zeyrek'de bir evde toplanarak Bediüzzaman'dan komitecilik dersleri aldığını anlatırdı.
Bediüzzaman'la alâkalı olarak neşredilmiş üç tane kitabı vardır: Risale-i Nur Müellifi Said Nur ve Nurculuk (l952), Bediüzzaman Said Nur ve Nurculuk, Tenkid, Tahlil (l963), Risale-i Nur Muarızı Yazarların İsnatları Hakkında İlmî Bir Tahlil (l965).
Bunların dışında Sebilürreşad, Yeni İstiklâl, Bugün, Sabah ve ittihad gazetelerinde Bediüzzaman'la alâkalı araştırma ve yazıları neşredilmiştir. Bunların en uzunu ve muhtevalısı 29 Aralık l965 ile 25 Mayıs l966 tarihleri arasında "Senatör Ahmed Yıldız Beyefendiye: İslâm Düşmanlarının Teptiplerini Ortaya Çıkarmak Vazifemizdir" adı altında neşredilen yazıdır.
Ayrıca Bugün gazetesinde de "Bediüzzaman'ın Meçhul Kabri" adı altında uzunca bir yazı yazmıştı.
Yarım asırlık neşriyat hizmeti
Eşref Edip merhum yarım asırdan fazla Türk basın hayatında hizmet etmiş bir kalem erbabıdır. ilk gazetesini l4 Ağustos l908 tarihinde Sırat-ı Müstakîm adıyla çıkarmıştı. O devrin ileri gelen İslâm ulemâsının çok nâdide eserleri, Sırat-ı Müstakîm'de neşredilmiştir. Bediüzzaman Said Nursî ile olan dostluklarının temeli o yıllara dayanır. Aralarındaki bu dostluk, Bediüzzaman'ın vefâtına kadar candan bir alâka ve samimiyetle devam etmiştir.
Nur Risalelerinde ve Bediüzzaman'ın mektuplarında Eşref Edip'ten senâ ile bahseden kısımlar vardır. l958 senesinde Sebilürreşad'ın 50. yıldönümü vesilesiyle Bediüzzaman Eşref Edip'e şu tebriği göndermişti:
"Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü,
"Aziz, muhterem, sıddık, envâr-ı İslâmiyeyi elli seneden beri neşreden, hakaik-i İslâmiyeyi ehl-i dalâlete karşı müdafaa eden ve elli seneden beri benim maddî manevî bir hakikî kardeşim ve meslektaşım, Eşref Edip!
"Sebilürreşad'ın ellinci sene-i devriyesi münasebetiyle gayet samimî ve uzun bir mektup yazacaktım. Fakat pek şiddetli hasta olduğumdan, hattâ konuşmaya da iktidarım olmadığından, Risale-i Nur'a havale ediyorum. Onda Sebilürreşad'ın mahiyetini, hizmetini gösteren mektuplar vardır. Zaten Sebilürreşad, Nur'ların mühim parçalarını neşretmiştir. Tarihçe-i Hayat Sebilürreşad'ın elinci sene-i devriyesine tam bir tebriknâme hükmündedir.
Duanıza muhtaç gayet hasta
Said Nursî
(Sebiilürreşad, c.l2,s.277)

Sahabe imanı, İslâm celâdeti
Eşref Edip Sebilürreşad'ın l5. cildinin 356. sayısında "Sahabe İmanı, İslâm Celâdeti" başlığı altında şunları yazıyordu:
"Ashâb-ı Kirâmdan Hz. Abdullah bin Huzeyfe, Resûl-i Ekrem Efendimizin İslâma davet hakkında İran Şahına yazdığı mektubu götüren zattır. Şam fütûhatında Bizans ordusu ile yapılan muharebede esir düşmüştü. Bizanslıların kaidelerine göre, esir düşen kimse evvelâ mezhebini bildirir, ondan sonra bu mezhepten feragat eder, Hıristiyan dinine girer, ancak bu sayede kurtulurdu. Yoksa böyle yapmadığı takdirde, zeytin ağaçlarından büyük bir odun yığını hazırlanır, üzerine zeytin yağı dökülür, esir o ateş içine atılır, yakılırdı.
"Hz. Abdullah bin Huzeyfe, diğer Müslüman esirlerle beraber Bizans hükümdarının huzuruna getirildi. Hıristiyanlığı kabul etmesi teklif edildi. Kabul etmedi, şiddetle reddetti. Mezhebini değiştirmek için çok uğraştılar, fakat muvaffak olamadı. Abdullah, Müslüman olarak ölmek istediğini söyledi.
"Bunun üzerine âdet gereğince Hz.Abdullah, ateşe atılmak üzere ateş yığınının yanına getirildi. Bizans hükümdarı da orada hazırdı. Papazlar ve hükümdar, Hz. Abdullah'ın illâ Hıristiyan olmasını tekrar ileri sürdüler. Hz.Abdullah kemâl-i metanet ve şehametle reddetti. Nihayet ateş yakıldı. Hz. Abdullah ateşe atılacaktı. Ateş karşısında da yine Müslüman olduğunu, 'Külhü vallahü ehad, Allahü's-Samed, Lemyelid ve lem yûled' diyerek bu bâtıl dine intisap etmeyeceğini söyledi.
"Değil beni' dedi, 'benim vücudumun her bir zerresi Abdullah olsa, hepsine de ayrı ayrı cefâ etseniz, ateşte yaksanız, yine Abdullah hak yoldan dönmez. Allah yolunda, bir olan Hâlık-ı Zülcelâl yolunda kalır. Yalnız benim canım değil, binlerce Abdullah'ın canı Hak yolunda fedâ olsun.'
"Bizans hükümdarı ve papazları, bu İslâm, iman kuvvetini görünce hayret ettiler, yeni bir teklifte bulundular. Hükümdarın elini öpmek şartıyla kendisini serbest bırakacaklarını söylediler. Hz. Abdullah bunu da kabûl etmedi, reddetti. 'Ben bir Allah'a inanan bir Müslümanım. Bir haça tapanın elini öpmem' dedi. Kendisine pekçok mal, mülk ve servet vereceklerini söylediler. Hz. Abdullah bunların hiçbirisini kabul etmedi.
"Bu derece iman, bu derece metanet ve celâlet, hükümdarı büs bütün hayrete düşürdü. Böyle iman sahibi bir zatı ateşte yakmaya kıyamıyordu.
"Bu defa başka bir teklifte bulundu. Kendisinin alnını öpmek şartıyla, bütün Müslüman esirleri serbest bırakacağını söyledi. Seksen kadar Müslüman esir vardı. Hz. Abdullah bu teklif üzerine düşünmeye başladı:
"Benim hayatımın kıymeti yok. Hak yolunda ateşte yanarım, ölürüm. Fakat benimle beraber seksen Müslüman da yakılacak. Bir putperestin alnını öpmek, bir Müslümana yakışmasa da, seksen Müslümanın hayatını kurtarmak da büyük bir meseledir.'
"Seksen Müslümanın serbest bırakmak şartıyla bu teklifi kabul etti. Esir Müslümanları beraberinde alarak Mekke'ye geldiler. Hz. Ömer bu mücahitleri, bu kahraman Müslüman Hz. Abdullah'ı bizzat karşıladı ve Abdullah'a sarılarak elini öptü. O arada lâtife kabilinden bazıları, 'Bu zat bir putperestin alnını öptü, serbest oldu' dediler. Hz. Abdullah hemen cevap verdi: 'Evet, maalesef öyle oldu. Fakat seksen Müslümanın da hayatını kurtardım. Onları alıp ailelerine kavuşturdum.'
"Bu sözü üzerine Hz. Ömerü'l-Faruk (r.a.) bir defa daha Hz. Abdullah'ın alnından öptü.
"Bu İslâm celâdet menkıbesini, neşretmekte olduğumuz Asr-ı Saadet, Peygamberimizin Ashabı adlı muazzam eserin dördüncü cildinden naklediyoruz. Bu bize merhum Said Nursî'nin esareti zamanında Moskof kumandanına karşı gösterdiği celâdet ve şehameti hatırlattı.
"Merhum Üstad, umumî harpte Ruslara esir olduğu zaman, buna benzer bir hâdise cereyan etmişti. Rus kumandanı esirleri teftiş esnasında Üstad kumandanın selâmını almıyor, yerinden bile kalkmıyor. Bu hareketten kumandan hiddetleniyor. 'Belki görmemiştir' diye tekrar önünden geçer. Fakat Üstad yine yerinden kalkmayınca, kumandan tercüman vasıtasıyla, 'Herhalde beni tanımadılar' diyor. Üstad 'Hayır!' diyor. "Tanıyorum, kumandan Nikola Nikoloviç!'
"Kumandan, 'Şu halde Rus Ordusuna ve dolayısıyla Rus Çarına hakaret ediyorsunuz.' Üstad, 'Hayır' diyor. 'Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman din âlimiyim. İmanlı bir kimse Cenab-ı Hakk'ı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh, ben sana kıyam edemem.'
"Bunun üzerine Üstad'ı divan-ı harbe verirler. Subay arkadaşları neticenin vehametini takdir ederek, Üstad'ın özür dilemesini istirham ederler. Fakat Üstad kat'iyyen kabûl etmez. Kemâl-i izzet ve şehametle şöyle der:
"Bunların idam kararı, ebedî âleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir."
"Nihayet divan-ı harb idam kararı verir. Hükmün infaz edileceği sırada Üstad, namaz kılmak için müsaade ister. Vazife-i diniyesini ifadan sonra atılacak kurşunlara göğsünü gereceğini beyan eder. Tam o sırada Rus kumandanı yetişerek, 'O hareketinizin mukaddesâtınıza olan bağlılığınızdan ileri geldiğine kanaat getirdim. Tekrar tekrar rica ederim, beni affediniz' der ve idam hükmünü geri alır."

İslâm şûrâsı
Yirminci yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı devleti en buhranlı günlerini yaşar. Bu buhran günlerinde vatanımızın bağrından zirve şahsiyetler yükselmiştir. Bediüzzaman Said Nursî de bu zirve şahsiyetlerinden birisidir. O, memleketin temel dâvâları üzerine eğilmiş, ölümsüz prensip ve düsturlar takdim etmişti. Şüphesiz, onun bu düşüncelerinin kaynağı Kur'ân-ı Kerîm idi. Onun içindir ki, bu düşünceler tazeliğini korumaktadır.
Bediüzzaman Said Nursî, bu düşüncelerinden birisini de, Eşref Edip merhumun neşrettiği Sebilürreşad gazetesinin 4 Mart l336-l2 Cemaziyelahir l338 (l922) tarihli 46l. sayısında dile getirmişti.
"Şûrâ-yı Meşihât-ı İslâmiye" başlıklı bu yazıyı Sebilürreşad Şöyle takdim ediyordu:
"Fâzıl-ı şehîr Bediüzzaman Said Kürdî Efendi Hazretlerinin mühim bir teklifi."
Bu mühim makaleyi, Eşref Edip daha sonraki yıllarda Sebilürreşad'ın l4. cildinin 350. sayfasında (Ağustos, l963) yeniden neşretmişti. Yazı, ikinci defa neşrinde "İlmî İslâm Şûrâsı" başlığıyla takdim ediliyordu:
"Tarih bize gösteriyor ki, Müslümanlar ne derece dine temessük etmişse terakki etmiş, ne derece dinde zaaf göstermişse tedennî etmiştir. Başka din müntesipleri ise bunun aksinedir. Meselâ Hıristiyanlığın kuvvetli zamanında temeddün [medeniyet] hâsıl olmamıştır.
"Cumhur-u Enbiyânın şarkta bi'seti [çoğu peygamberlerin şarkta gelmesi] kader-i Ezelînin bir remzidir ki, şarkın hissiyâtına din hâkimdir. Bugün İslâm dünyasındaki tezahürât da gösteriyor ki, İslâm dünyasını uyandıracak, ilerletecek yine o histir. Şu da sabit olmuştur ki, Türk milletini bütün öldürücü felâketlere, sarsıntılara rağmen yine o his muhafaza etmiştir. Bu hususta biz, garba nisbetle, ayrı bir hususiyete malikiz. Türk milleti Müslümanın göz bebeği, baş tacıdır. Ona göre, Türkiye'deki dinî riyasetin yalnız Türklerin değil, üç yüz milyon arasındaki nûrânî rabıtanın ma'kesi, manevî istinadgâhı ve mededkârı olması gerekir. Bu da ancak dinî riyasetin, ilim ve faziletleri âmmece müsellem zevattan mürekkeb ilmî bir şûrâya, ilim ve din sahasında yüksek bir otoriteye sahip olması ile husule gelebilir.
"Zaman eski zaman gibi değildir. Fikirler inceleşmiş, aradaki münasebetler çoğalmış, yeni yeni meseleler doğmuştur, Milletler türlü türlü cereyanlarla çalkantı halindedir. Garb medeniyeti sarsıntılar geçiriyor. İslâm dünyası da müthiş bir fevzâ içindedir. Fikirler teşettüt ve tezebzüb halindedir. Aradaki rabıtalar çözülmüş, içtihadlar dağılmıştır. Fâsid medeniyetlerin tesiriyle ahlâkta da müthiş bir tedennî husule gelmiş, tehlikeli durumlar varlığımızı tehdit etmeye başlamıştır.
"Böyle buhranlı zamanlarda İslâm milletinin manevî hayatı bir ferdin, bir şahsın içtihadına terk edilemez. Fert haricî tesirâta karşı daha az mukavimdir. Haricî tesirâta kapılmakla nice ahkâm-ı diniye fedâ edildi. Hem nasıl olur ki, işlerin basit olduğu, taklid ve teslim cârî olduğu zamanda bile, velev ki intizamsız bir hey'et olsun, dinî riyaset kudretli bir mühim şahıslara istinad ederdi. Şimdi ise, iş besâtetten çıkmış, taklit ve ittiba gevşemiştir. Şahsî içtihadlara itimad kalmamıştır.
"Müslümanların dinî riyaseti öyle bir hale getirilmelidir ki, müessese-i celîle yalnız Türkiye'de değil, bütün İslâm dünyasında feyzini saçsın. Bütün İslam dünyası ona itimat etsin. Hem mutî, hem ma'kes vaziyetini almalıdır. Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid idi.i O hâkimin müftüsü de onun gibi münferit bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve tadil edebilirdi. Şimdi ise zaman cemaat zamanıdır. Hâkim o cemaatın ruhundan çıkmış, sağırca, metin bir şahs-ı manevîdir ki, işte şûrâlar o ruhu temsil eder.
"Cemaatın ruhundan doğan böyle bir hakimin müftüsü de ona uygun olarak yüksek ilmî bir şûrâdan doğan manevî bir şahsiyet olmak gerekir. Tâ ki sözünü her tarafa işittirebilsin. Diyanete taallûk eden noktalarda cemaati sırât-ı müstakime, doğru yola sevk edebilsin. Yoksa fert dâhi de olsa, cemâatın manevî ferdine karşı sivrisinek kadar kalır."

Tur@b
24.08.2008, 16:58
ŞEYH BAHİT
(1854-1935)

"Ben Bediüzzaman'la münazara edemem"
Üstad Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayat'ında geçen bir hâdise ve bir hatıra, İkinci Emirdağ Lâhikası'nın sonlarında şöyle ifade edilmektedir:
"Hürriyetin birinci senesinde İstanbul'da Cam'ül'l-Ezher'in Reis-i Ulemâsı olan Şeyh Bahit Hazretleri Eski Said'e sordu:
"Osmanlı hükümetindeki hürriyete ne diyorsun ve Avrupa hakkında fikrin nedir?' O vakit eski Said demiş: 'Osmanlı hükümeti Avrupa ile hamiledir. Avrupa gibi bir hükümeti doğuracak. Avrupa da İslâmiyete hamiledir. O da İslâm devleti doğuracak.' Şeyh Bahid'e söylemiş. O allâme zat demiş: 'Ben de tasdik ediyorum.' Beraberinde gelen hocalara dedi: 'Ben bununla münazara edip galebe edemem."
Burada sözü edilen Şeyh Muhammed Bahit l854 yılında Mısır'ın Mutia şehrinde doğmuştu. Keskin zekâsıyla bilinen Şeyh Bahit doğduğu kasabada Kur'an-ı Kerimi, takiben de birçok dinî ve ilmî eseri hıfzetti. Şeyh Mehdi, Şeyh Abdurrahman Şirbini ve Cemaleddin Afganî gibi zatlardan dersler aldı. Ezher'de okunan fıkıh, nahiv, hadis, usûl, tefsir, belâgat, mantık ve hikmet kitaplarının büyük ekseriyetini, mezkûr hocaların yanında okudu. Çok çalışkandı. Ezher Üniversitesini birinci derecede bitirdi. Daha sonra Ezher'de mantık, hikmet, tevhid, fıkıh ve nahiv konularında dersler verdi. Çeşitli yerlerde kadılık yaptıktan sonra, İskenderiye'de müfettiş olarak çalıştı. Sonra Mısır Şeriat Mahkemesi heyetinin âzası oldu ve sonra da başkanlığını yaptı. Üç çocuğu olan Bahit Efendi birçok dinî eser kaleme aldı.
Şeyh Muhammed Bahit Efendi Mısır'a müftü olduğu zaman, Muhammed Abduh'un bazı yenilikçi düşüncelerini tenkit etti.

"Bu mağlup olmaz bir dehâdır"
Şeyh Bahit l908 yılında İkinci Meşrutiyetin ilânı günlerinde İstanbul'a geldi. O günlerde elli dört yaşlarında, kâmil bir İslâm âlimiydi. Genç Bediüzzaman ise otuz yaşlarında bir deha olarak bütün İstanbul âlimlerine-merhum Mahir İz'in tabir ve ifadesiyle-"Hodri meydan!" nidalarıyla gürleyerek meydan okumuş, "Her suale cevap verilir" diye herkesi munazaraya davet etmişti.
İşte tam bu günlerde İstanbul hocaları Mısır'ın büyük âlimi Şeyh Bahid'ten yardım isteyerek, genç Bediüzzaman'ı ilmen mağlûp etmesi için, Ayasofya Camiinin yanında bir çayhanede ikisini bir araya getirdiler. Genç Bediüzzaman, Şeyh Bahid'in suallerine verdiği muhteşem cevaplarla feraset ve basiretini açıkça ortaya koydu. Şeyh Bahit, Bediüzzaman'ın cevapları karşısında, "Ben bu gençle münazara edip de galebe çalamam, bu mağlûp olmaz bir dehadır" dedi.
Mısır'ın büyük müftüsü Şeyh Muhammed Bahit ömrünün son yıllarında evinde dini sualleri cevapladı. Şeyh Bahit Efendi l935'te vefat etti.

Tur@b
24.08.2008, 16:58
BEDİÜZZAMAN VE
KABASAKAL ÇERKEZ
MEHMET PAŞA

3l Mart hâdisesinin karışık ve iğtişaşlı günlerinde, bu isyanı ve bu kanlı anarşiyi bastırmak için otuz yaşlarındaki genç Bediüzzaman, çok çalışıp, büyük gayret göstermişti.
Çeşitli topluluklarda yaptığı nasihatlarla ve cihandeğer konuşmalarla bu yangını söndürmek için büyük fedakârlıklar yapmıştı.
Fakat bu gayretlerinden bir netice alamayınca, Koncaeli vilayetine doğru çekilmişti. bu çekilişi Rifat Yüce, Kocaeli Tarih ve Rehberi ismindeki eserinde şöyle anlatmaktadır:

Bediüzzaman 3l Mart hâdisesini yatıştırmaya çalıştı
"Bediüzzaman, Meşrutiyetin ilânından önce İstanbul'a gelmiş ve Meşrutiyet ilânından sonra dahi İstanbul'da ikamet etmekte iken, şöhretinden bilistifade İstanbul'un çeşitli gazetelerinde yazdığı yazılarla Meşrutiyetin faydalarını anlatıyordu."
Bediüzzaman'ın İzmit'e geldiği merkez-i umumîye soruldu, nezaret altına alınması cevabı geldi.
Üstad Bediüzzaman 28. Lem'a'da "Hafız Tevfik'in Fıkrası'nın Tetimmesi" kısmında İzmit'e çekilme meselesiyle alâkalı olarak şunları ifade etmektedir:
"İşte o tarihte l325 (l909) 3l Mart hâdisesi münasebetiyle, İstanbul'dan kaçarak muvakkat bir zaman mücahede-i mâneviyeyi bırakmak niyetiyle Hareket Ordusundan firar edip İzmit'e geldi."
O karışık günlerde, sanki Bediüzzaman da isyancıymış gibi, İzmit'ten alınarak İstanbul'a getirilmişti.
Bütün mübarek ömrü boyunca asayişin, nizam ve intizamın taraftarı ve hizmetkârı olan Bediüzzaman gibi bir şahsiyeti, bilemeyen nâdanlar, başkalarıyla kıyaslıyorlardı. İşte bunlardan birisi de Mahmud Şevket Paşaydı.
Emirdağ Lâhikası'nın birinci cildinde Bediüzzaman, Mahmud Şevket Paşayla karşılaşmasını şöyle ifade etmektedir:
"3l Mart hâdisesinde Hareket Ordusunun Başkumandanı Mahmud Şevket Paşa bana karşı fazla hiddetli iken.."
Mektubun devamında, Bediüzzaman, "Şevket Paşa gibi daha nice kumandanların ileride, çıkacak ve bütün cihana yayılacak Risale-i Nurların heybetinden çekinerek bana, birşey yapamadan geri çekilip karşımda durakladılar" meâlinde izahlarda bulunmaktadır.
Ne garip ve ibretlidir ki, Bediüzzaman'a muhatap olan, tâ ilk gençlik günlerinden beri karşılaştığı, konuştuğu ve görüştüğü paşaların, akibetleri gerçekten incelenip, araştırılmaya değer bir meseledir.
3l Mart hâdisesine karışan isyancılar birer birer toplanarak, bugünkü İstanbul Üniversitesinin arkasında bulunan Bekir Ağa Bölüğü denilen hapishaneye atılıyorlardı.
Kocaeli'den İstanbul'a dönen Bediüzzaman'ı da, diğer mahkûmlarla beraber muhakeme edilmek üzere, Bekir Ağa Bölüğüne kapatmışlardı. Hem de ağır ceza alabilecek idamlıkların koğuşuna..
İşte Sultan II. Abdülhamid devrinin namlı paşalarından Kabasakal Mehmed Paşa ile genç Bediüzzaman, Bekir Ağa Bölüğündeki idam hücresinde karşılaşmışlardı.
Bu hatıra ve tesbitleri 3l Mart hâdisesinde idam mahkûmlarının celladı Hasan ismindeki bir zabitin hatıra notlarından okumaktayız.

Kabasakal Paşanın hapishaneye getirilişi
Bu notların başında "Kabasakal tevkifhaneye nasıl getirilmiş, nasıl muhakeme edilmiş, nasıl asılmıştı?" denmektedir.
Bu başlıktan sonra Cellat Hasan, notlarında şahit olduğu hâdiseleri şöyle anlatıyordu:
"İdam kararı mahkûmlara şifahen tebliğ edilmezken, Kabasakal'a mahkemede tebliğ ettiler. Kabasakal hiç beklemediği bu karardan sonra kendini kaybetti. Padişahtan irade bekliyordu.
"Bekir Ağa Bölüğüne geldiğimin ikinci günü idi. Yaşadığı zamanın meşhur bir hafiyesi Kabasakal Mehmed Paşayı araba ile getirdiler. Senelerce dediği dedik, emri emir olan bu adam, jandarmalar arasında Bekir Ağa Bölüğüne giderken bile saraya giden bir nazır gibi kemal-i azametle yürüyor, etrafa yukarıdan dürbünle bakar gibi bakıyordu. Paşayı kapıda biz karşıladık. içeriye girer girmez, bütün mevkuflar tecessüsle gözlerini istibdat devrinin bu meşhur hafiyesi Kabasakal Paşaya çevirmişlerdi.
"Koğuşa girer girmez etrafına bir bakındı. Getirildiği yeri pek benimsememiş, beğenmemişti. Muhteşem kalın halılarla örtülmüş müzeyyen odalarda yaşamaya alışmış olan bu meşhur hafiye, çıplak ve her türlü ve her sınıftan insanlarla dolu bu koğuşta biraz kendisini şaşırdı, etrafına hayretle bakındı. Sonra kendini topladı ve selâm verdi. Huzuruna çıkmak bile mümkün olmayan bu hafiyeye etraftan mukabele ettiler ve selamını aldılar. Bazıları daha da ileri gittiler:
"Vay Paşa Hazretleri, görüşmek nihayet burada mukaddermiş dediler. Koğuş o kadar kalabalıktı ki, burada paşaya bir yer bulmak mümkün olmadı. Kendisini aldık. Dış kapının sağ tarafında bulunan odaya götürdük. Çünkü bu odada kimseler yoktu. Burada, Doğu Anadoluya mektep yaptırmak için İstanbul'a gelen Bediüzzaman Said Kürdî yatıyordu.
"Bediüzzaman Şeyh Said, Kabasakal Mehmed Paşayı memnuniyetle karşıladı. Paşa azametle içeriye girdi. Hâlâ azametli tavrını bırakmış değildi. Bizlere uşakları nazarıyla bakıyor gibiydi. Fakat sonra yavaş yavaş hakikatle karşı karşıya kaldıkça kendini hâşâ küçük dağları ben yarattım havasında gören bu istibdat heykeli küçüldü, inceldi, vaziyetini anladı ve bir köşeye sindi.
"Ben onu senelerce devletin büyük işlerine karışmış, umur görmüş,incelmiş yüksek bir adam zannederdim. Ona mevkii ile mütenasip hürmette kusur etmiyordum. Halbuki bu debdebe ve haşmetin altında gizli olan, kaba ve iğrenç Kabasakal meydana çıkmakta gecikmedi. Hâlâ Türkçe öğrenememişti. Hâlâ kaba bir Çerkez şivesiyle konuşuyor, etrafına emir vermeye çalışıyordu.
"Bediüzzaman Şeyh Said onu teselli etmek istedi:
"Müteessir olmayınız Paşam, bu da geçer' dedi."
Kabasakal Paşa kesik, boğuk bir sesle cevap verdi:
"Evet, öyle, insanın başından herşey gelip geçer."
"Fakat bunu söylerken başından ip geçeceğini hiç aklına bile getirmemişti.
"Kabasakal Mehmed Paşa ilk geceyi, sakin ve sessiz geçirdi. Fakat aradan yirmi dört saat bile geçip de vaziyette bir değişiklik görmeyince, sinirlenmeye, asabî buhranlar geçirmeye başladı. Elinde bir tesbih, bir aşağı, bir yukarı geziyor, konuşmuyor; Şeyh Said'in teselli edici sözlerine baştan savma cevaplar veriyordu. Belli ki, vaziyetin vehametini hissetmeye başlamıştı. İkinci günün akşamı bayıldı. İçeri koştuk, kendisini ayıltıncaya kadar hayli zahmet çektik. O günden itibaren bir daha kendine gelmedi. Yatağının üstüne oturuyor, elindeki tesbihi çekerek kendi kendine bir şeyler söyleniyordu.

Paşa, Bediüzzaman'ın verdiği zeytinleri yiyordu
"Şeyh Said, bu koğuşta her gün zeytin ekmek yerdi. Kabasakal Paşa böyle bir yerde yaşamaya alışmadığı için, ne gelirken yemek getirmiş, ne de burada yemek getirmeye vakit bulmuştu. Fakat Kabasakal Mehmed Paşa geldikten sonra, Şeyh Said'in zeytin sarfiyatı birden bire kabarmıştı. Günde yüz dirhem (Bir dirhem üç gram) zeytinle iktifa eden Bediüzzaman'a şimdi günde bir okka (bin iki yüz gram) zeytin yetişmiyordu. Nihayet bu zeytini verirken sormaktan kendimi alamadım:
"Şeyh Efendi' dedim, 'ne çok zeytin yiyorsun?"
"Şeyh celalli bir tavırla yüzüme baktı. Derdini dökecek birisini arıyormuş gibi:
"Sorma' dedi. 'Benim yediğim filân yok, ben ancak üç dört tane yiyorum. Mütebakisini bu herif ziftleniyor!"
"Hayret ettim. Buraya gelinceye kadar, bu adam acaba zeytin nedir görmüş müydü? Belki rakı masasında parmak gibi büyük zeytinleri meze olarak kullanmıştı. Fakat böyle zeytin, ekmekle yaşamayı aklına getirmiş miydi? O vakit hatırladım. l903 senesinde 3l3 kur'asının terhisi esnasında terhis edilen efradı görmek üzere Haydarpaşa'ya gitmiş, vagonları birer birer gezmişti. Neferlere nezaret eden bir yüzbaşıyı peynirli pide yerken, elinden pideyi alarak yere atmış ve bağırmıştı:
"Böyle şey de yenir mi be herif, sende mide denilen şey yok mu?"
"Milletin halinden bu derece bîbehre olan bu mütekebbir Paşa şimdi zeytin ekmeğe de merhaba demeye mecbur olmuştu.
"Kabasakal Mehmed Paşanın muhakemesi süratle icra edildi. Divan-ı Harbe bir defa sevk edildi ve daha birinci celsede idam kararı verildi. İdam kararı o vakit mahkûmlara tebliğ edilmezdi. İdama mahkûm olanlar gece yarısı koğuşlarından alınır, bahçedeki inşaat koğuşuna götürülür, ertesi sabah erkenden idam edilirdi. Halbuki Divan-ı Harb, Kabasakal Paşa hakkında verdiği idam hükmünü kendisine bizzat tebliğ etti.
"Divan-ı Harpten çıktığı zaman rengi atmış, ayakları gevşemiş, yürüyüşünü şaşırmıştı. Kendisini aldık, doğru inşaat koğuşuna götürdük.
"Gece yarısı idama götürecektik. Gecenin kalın zulmeti kalkmış, etrafı hafif ve donuk bir aydınlık kaplamıştı. İstanbul derin uykuya dalmıştı. Benim için bu idam kararı vak'ası da yeni bir tecrübe olacaktı. İnsan asmak, adam öldürmek kolay bir şey değildi. Fakat vazifelerimden biri de bu idi. Hayatımda yaptığım işlerin belki de en fecisi bu idi. İlk gece bir kaç kişi asmıştık. Onların bende yaptığı tesir o kadar feci idi ki, yirmi dört saat kendime gelemedimdi. Ertesi günü idam işlerinden affedilmekliğimi rica ettiğim halde kabul edilmemişti. İkinci olarak da, Kabasakal Paşanın idamında bulunacaktım.
"Elimde beyaz gömlek, kelepçeler olduğu halde inşaat koğuşuna gittik. Paşa başı iki elleri arasında düşünüyordu. Bütün gece bu halde kalmış, uyuyamamış, hatta yatmaya bile lüzum görmemişti. Bizi görünce karşısında Azrail görmüş gibi yerinden sıçradı. biraz sendeledi, az daha düşecekti. Yanımdaki neferlerden biri koluna girdi. Paşa bir nefere, bir bana baktı.

Bediüzzaman, Kabasakal Paşanın mâneviyatını kuvvetlendirdi
"Aynı koğuşta olan Bediüzzaman Şeyh Said, Kabasakal Mehmed'e mâneviyatın kuvvetlendirici sözler söylemeye başlamıştı. İdamın hayatın sonu demek olmadığını, ölümün son demek olmadığını anlatıyordu. Birgün büyük hesap gününün mutlaka geleceğini, metin olması lâzım geldiğini ona telkin ediyordu. Ama Paşa ise sanki bunları hiç duymuyordu.
"Başını kaldıran Kabasakal Paşa, bize hitaben:
"Ne o evladım, beni de mi idam edeceksiniz?" diyebildi.
Bunu söylerken sesi titriyor, ayakları ispazmuza tutulmuş gibi sallanıyordu. Ölümü hiç düşünmemiş, Azrail'i aklına bile getirememişti. Sehpada ölmek onun aklına gelebilir miydi?
"Paşa bizim aldırmayıp kollarına kelepçeyi geçirmeye başladığımızı görünce:
"Bu saatte mi?' dedi. 'Yarını bekleyiniz gün olsun"
"Can ne kadar tatlı şeydir. Öleceğini biliyordu. Fakat bir kaç dakika olsun kazanmak istiyordu. Teselli etmeye mecbur oldum.
"Korkmayınız Paşam' dedim. 'Sizi, zabitan koğuşuna götürüyoruz, sehpaya değil.'
"Filhakika zabitan koğuşuna götürüyorduk. Fakat idama hazırlamak için zabitan koğuşuna girer girmez, Paşa işi anladı. Yalvarmaya başladı.
.......
"Kabasakal Mehmed Paşa asıldıktan sonra Bekir Ağa Bölüğüne bir korku havası çökmüştü.
"Ertesi gün ziyaret günüydü. Ziyaret günü bütün koridorlar baştan başa ziyaretçilerle dolardı. Onun için her mevkufu ayrı ayrı tarassut altında bulundurmak mümkün değildi. Maamafih umumî surette nezaret etmet vazifemizdi.
"O gün de Bediüzzaman Şeyh Said Kürdî'nin ailesi kendisini görmek üzere tam sekiz defa gelmişti. O günde münhasıran onlarla meşgul olmuştum. Yine Said Kürdî'nin ailesi, kendisini görmek üzere gelirken, kapı tarafından telaşlı seslerle çağrıldığımı işittim."
***
*Bekir Ağa Bölüğü (Hapishanesi) l950 senesinden sonra yıkılmıştır.
İstanbul Ansiklopedisi'nin uzun Bekir Ağa Bölüğü maddesinden kısaca bir nakilde bulunarak, bu meşhur hapishaneyi tanıtmaya çalışalım:
"Beyazıt'ta Yangın Kulesi'nin hemen yanı başında bulunan İstanbul Üniversitesi merkez binası, evvelâ Seraskerlik ve sonra Harbiye Nezareti iken ayni avlu-meydanda, bu binanın şimâlinde bulunan askerî tevkifhane binasına takılmış olan isimdir ki, bu adı ilk müdürü olan şiddet ve zulmü ile meşhur Bayındırlı Binbaşı Bekir Ağa'nın adından almıştır. Bu bina tarihimizde en acı hatırasını, ikinci meşrutiyet devrinde İttihad ve Terakki Fırkasının koca Türkiye İmparatorluğunu izmihlâle götüren diktatörlüğü zamanında bırakmıştır. o devrin Bekir Ağa Bölüğü tevkifhanesi müdürü olan Salim Bey de orta çağın engizisyon zindanlarını hatırlatacak bir sima olmuş, siyasî maznunlar üzerinde sık sık tatbik ettiği el ve ayak tırnaklarını sökme işkencesinden ötürü: "Tırnakçı Salim" diye şöhret bulmuştur.
Ansiklopedi Bekir Ağa Bölüğü ve orada yaşanılan hatıralarla ilgili olarak çeşitli kitap ve hatıralardan da bahsetmektedir.
3l Mart hâdisesinin Cellal Hasan'ın bizim elimizdeki bahisle alâkalı notları burada bitmektedir.

Mehmet Feyzi Efendinin anlattıkları
Rahmetli Mehmed Feyzi Ağabeyi vefatından altı ay evveline kadarki son ziyaretime kadar, muhtelif tarihlerde, muhtelif arkadaşlarla ziyaret edip, ellerini öperek, istifade edip, feyizyab olmuştum. Yalnız tek başıma ziyaretlerim de olmuştu.
Bu ziyaretlerimin birinde Mehmed Feyzi Ağabey şu hatırayı anlatmıştı: "Üstad Bediüzzaman genç yaşında uzun zaman kayıplara karışıp da bir haber alınamayınca babası Sofi Mirza Efendi, tâ Van'dan kalkarak İstanbul'a kadar evladı genç Said'i aramaya gelmişti. 3l Mart'ın celladı Hasan'ın 'ailesi ziyarete geldi' diye bahsettiği şu şekilde olmuştu."
Genç Bediüzzaman, Bekir Ağa Bölüğünde hapis olduğu günlerde, iki zabit hiç bir sebep yokken gelip Bediüzzaman'a hakaret etmek istemişlerdi. Bu meseleyle alakalı olarak, Sikke-i Tesdiki Gaybî'de şöyle bir parça okumaktayız:
"Divan-ı Harb-i Örfide kendi idam kararımı beklerken, sebepsiz, kalbsiz, rütbeli iki adam, mahpus olduğum koğuşa tahkir için geldikleri zaman, gayet acib bir surette söylediği o hâle mahsus bir şetmi (Daha sonraki senelerde Isparta hayatında) üç defa zalim ve garazkâr ehl-i dünyaya karşı sarfetmişti."
Bu hâdiseyle alakalı olarak Ahmet Tanyeli, merhum Zübeyir Gündüzalp'dan naklen şunları anlatmaktadır:
"Sıcak bir yaz günü, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi isimli eseri tashih ediyorduk, matbaaya basılmak için ulaşacaktı. Bu vesileyle Zübeyir Ağabey bizlere şunları anlatmıştı:
"Üstad Hazretlerini 3l Mart'ta İstanbul Üniversitesinin altındaki bodruma (Bekir Ağa Bölüğü Hapishanesi) koymuşlardı. Oradaki koğuşlarda bulunan diğer mahkûmlara dayak atarlar ve işkence yaparlarmış. Onların sesleri her taraftan duyulurmuş. Bu arada Üstad Bediüzzaman'ın kapısı da açılarak, ona da hakaret ederek zulmetmek isterler. Üstad Bediüzzaman orada bulunan bir kürsüyü kaptığı gibi, kapıyı açan adamlara ve zaptiyelere karşı gök gürlemesi bir sesle: 'Ey ekbekül küpekadan tekepküp etmiş köpekler!' diye gürleyerek üzerlerine yürüyünce, genç Bediüzzaman'ın bu hücumu karşısında, adamlar ne olduğunu anlayamadan dehşet içinde kaçmışlar. Bir daha da taciz edememişler. Diğer mazlumlara da zulmetmekten vaz geçmişler"
Başka tesbitlerimde ise genç Bediüzzaman bu zalim zabitlere: "Defolun!" diye gürlemişti.

Tur@b
24.08.2008, 16:59
H.HASAN SARIKAYA


"Resulullah sanki yanıbaşındaydı"
Hasan Efendi H. l287'de Çankırı'nın 30 kilometre uzaklıkta Yapraklı köyünde doğmuş, doğduğunda ezan okur gibi eli kulağındaymış. Bunun üzerine, ebesi ve âlim zatlar onun bu halinin iyi bir hoca olacağına delâlet ettiğini söylemişler.
Sekiz yaşında Kur'ân-ı Kerim'i hatmeden, on beş yaşında da hıfzını ikmal eden Hacı Hafız Efendi dayısından ders okumaya başlamış. Yirmi yaşında Hicaz'a gitmiş. O zamanın Mekke Şerifinin evine dâvet edilmiş. Gayet güzel Kur'ân-ı Kerim okuduğunu gören Mekke Şerifi kendisine hususi iltifatlarda bulunmuş.
Daha sonra İstanbul'a dönüp çeşitli medreselerde dinî, ilmî tahsiline devam etmiş. Bilhassa Tokatlı Hacı Şakir Efendiden uzun uzun dersler okumuş ve icazetini ondan almış. Güzel sesinden dolayı İstanbul'da o zamanlar "Altın Sesli Hafız" diye tanınmış. Bu arada Sultan Abdülhamid Han'a sabah namazı imamlığı yapıyormuş. Menhus 3l Mart hadisesinde sarayda imiş. 3l Mart'ı İngilizlerin hazırladığını uzun uzun anlatırdı. O zaman Müslüman olmadıkları halde Müslüman görünen ve Selânik'ten gelen münafıklar Galata Köprüsünün iki tarafından koca koca kazanlarda pilâv pişirip halka dağıtmışlar ve türlü türlü taktiklerle halkı aldatmaya çalışmışlar.
O sıralarda Üstad Bediüzzaman, Eşref Edip, Ömer Nasuhî Bilmen ve diğer bazı zevatla Fatih Medresesinde temaslar ve sohbetlerde bulunan Hacı Hafız Efendinin hatıralarını oğlu Visalî Bey bize not ettiği defterden nakletti. Çankırı eşrafından hayırsever, gayretli bir müslüman olan Visalî Bey, Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ile alâkalı defterindeki notları büyük bir zevkle ve muhabbetle okuyor, biz de aynen kaydediyorduk.
"Birgün ulemâ Fatih Camiinin avlusunda bir mevzuu münakaşa ediyorlardı. Fakat bir türlü birbirlerini tatmin edip meseleyi halledemiyorlar. Mevzu sarahate ve vuzuha kavuşamıyordu. Münazaralar devam edip gidiyordu. Tam o sırada, başında külâhı, üzerinde şaldan bir elbise, basit bir kıyafetle Bediüzzaman oraya geldi. Ben kendisini tanıyor, ilmî meselelerindeki vukufiyetini biliyordum. O şekilde durumu temâşa edip dinledim.
"Bediüzzaman ulemaya; 'Nedir bu mevzu, ben de bileyim, bana da anlatır mısınız?' dedi.
"Üzerindeki basit kıyafeti gören ulema, 'Çoban efendi, senin aklın bu işlere ermez. Sen geç, işine bak' dediler.
"Bediüzzaman bu cevaba hiç aldırmadı. Mevzuyu ele alıp âyet ve hadislerle öyle güzel izah edip halletti ki, herkesin ağzı hayretten açık kaldı. Bütün ulemâ o mesele hakkında tam bir kanaat sahibi oldular. Âyetleri o kadar güzel izah ediyordu ki; sanki o âyet indiğinde Bediüzzaman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanı başında idi. Bu izah üzerine âlimler, 'Yaşta küçük, ilimde büyüksün, elini öpelim' dediler.
"Bediüzzaman da, 'Lüzum yok' deyip, gayet mütevaziyane oradan ayrıldı."
***
Diğer bir hatıra da şöyle:
"Bir gün Şeyhülislâm bir mesele hakkında yanlış bir fetva verir. Bunu duyan Bediüzzaman hemen Meşihat Dairesine gider. O zaman Şeyhülislâmı görüp ziyaret etmek bir hayli merasime tâbi. Bediüzzaman aşağıda kapıda bekleyen nöbetçilere, 'Bana Şeyhülislâmı gönderin' der.
"Nöbetçiler de, 'Oğlum, git işine, başımıza belâ olma. Şeyhülislâmı görmek için daha on yerden geçmen lâzım. Sen tutmuş, Şeyhülislâmı ayağına istiyorsun' demişler.
"Bu sırada Şeyhülislâm pencereden Bediüzzaman Hazretlerini görüyor. Ve telâşa kapılıp, 'yine bir yanlış iş yaptık galiba' deyip aşağı iniyor. Ve Bediüzzaman'a hürmet edip kendisini yukarı götürüyor. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, kendisini yanlış fetva verdiğinden ikaz ediyor ve fetva verilen meseleyi izah ediyor.Bu ikaz üzerine Şeyhülislâm fetvayı düzeltip özür diliyor.
"Bu durumu gören kapıdaki müstahdem ve nöbetçiler hayrette kalıyorlar."


***
Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin hayatına ait bu iki hatırayı nakleden Visalî Bey, merhum pederi Hacı Hafız Efendinin tarihçe-i hayatını anlatmaya devam etti.
"Peder icazet aldıktan sonra alay müftülüğü için açılan imtihana hocasından habersiz giriyor. Birincilikle kazanıp, Edirne'ye gitmeden evvel kendisini yetiştiren hocası Tokatlı Hacı Şakir Efendiye gidip 'Elinizi istiyorum' diyor.
"Hocası; 'Oğlum, tembel talebeleri alay müftüsü yaparlar. Ben alay müftüsü olmana izin vermiyorum. şderhal memleketine git. Orada medrese açıp talebe yetiştir. Pek yakında medreseler kapanacak, dinî tedrisat kaldırılıp yasaklanacak. Sen git, şimdiden talebe yetiştirmeye çalış. Hiçbir şeyden yılma' diyor.
"Bunun üzerine H.Hafız Efendi Çankırı'ya geliyor. Ve doğduğu köy olan Yapraklı'da l4 odalı Niyaziye isminde bir medrese inşa ediyor. Medreseyi kendi üzerine topuluyor, yüzlerce talebeye ders vermeye başlıyor. Bu yüzden çeşitli takibata mâruz kalıyor. 8 - l0 defa mahkemeye veriliyor. Evi defalarca mâlûm idare zamanında basılıyor. Ama Hacı Hafız Efendi yılmıyor ve talebe yetiştirmeye devam ediyor. Nihayet l946'da fahri vesikalı Kur'ân kursu hocalığına tayin ediliyor. l948'de dinî siyasete âlet ediyor bahanesiyle vesikası elinden alınıp 300 kadar talebesi dağıtılmak isteniyor. Fakat kanunî mevzuata, hükümlü mâlûmana vâkıf, cesur, metin ve ikna kabiliyetine haiz Hacı Hafız Efendi bu badireden de kurtulup talebe yetiştirmeye devam ediyor.
"Halen yetiştirdiği binlerce talebesi çeşitli yerlerde imam-hatiplik, Kur'ân kursu hocalığı yapmaktadırlar. Ve her biri ayrı bir kıymet olan talebeleri çalışkan ve memleketin en dürüst insanları olarak vazife görüyorlar."
Visalî Bey, pederinin çok takdire şayan ibretli ve gözlerimizi yaşartan bir faziletini de şöyle anlattı:
"Ben de ölümünden sonra vakıf oldum. Talebelerinin çoğunun maişetini kendi temin ederdi. Eğer anne ve babalar 'Oğlum gelsin, üç ay çalışsın. Çalışmaya ihtiyacımız var' diye istidatlı bir talebeyi götürmek isterlerse onlara, 'Oğlun bu zaman zarfında ne kadar kazanır?' diye sorup, aldığı cevaba göre, 'Alın size bu parayı ben veriyorum, bu çocuğu bana bırakın, onu okutacağım' demiş."

"Bu asrın müceddidi"
Üstad Bediüzzaman Hazretlerini iki sefer Kastamonu'da ziyaret etmiş. Yakınlarına ve yetişkin talebelerine "Bu asrın imam ve müceddidi Bediüzzaman Hazretleridir" deyip Risale-i Nur Külliyatını okumalarını tavsiye edermiş. Ve oğluna defalarca,
"Oğlum Bediüzzaman'ı nasıl bilirsin?" diye sormuş.
"âlim bir zat..." cevabını alınca,
"Yok oğlum, o sadece âlim değil. Her asrın bir müceddidi var. Bu asrın müceddidi de bu zattır. Onu öyle lâlettayin bir âlim olarak bilmeyin" dediğini oğlu Visalî Bey bize nakletti ve devamla,
"Ona 'Kitap yaz,' dediğimizde 'Yeniden kitap yazmaya lüzum yok. Her meseleye ait kitap var. Bunları takip etsek yeter. Niçin vaktimi boşa harcayayım'derdi.
"Vefat edinceye kadar sıhhatinden, aklından ve hafızasından bir şey kaybetmedi. l00 yaşında olduğu halde talebe okutmaya devam ederdi. Nihayet prostat hastalığından l7 Nisan l970'de vefat etti. Cenazesi binlerce Çankırılı tarafından eller üstünde tekbirler, tehliller ve salâvatlarla kaldırıldı. Yetiştirdiği hafızlar günlerce ruhuna yüzlerce hatim indirdiler."
Ne mutlu böyle ölüme!
Allah ganî ganî rahmet eylesin. Amin.

Tur@b
24.08.2008, 17:00
İSMAİL HAKKI UZUNÇARŞILI


Ord.Prof.İsmail Hakkı Uzunçarşılı, l888'de İstanbul'da doğdu. l927-l950 yılları arasında milletvekilliği yaptı. Osmanlı tarihiyle alâkalı çok değerli eserleri vardır. l977'de vefat etti.

"Bediüzzaman'ı sormaya gittim"
l977 yılında Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı'yı Topkapı Sarayı arşiv dairesinde çalışırken buldum.
Kendisi gibi iki yaşlı ilim adamıyla birlikte, arşiv dairesinde vesikalar üzerinde çalışıyorlardı. Arşiv kataloğunu hazırlıyorlarmış.
Sessiz kütüphanede Osmanlının yaptığı hizmetlerin, el yazması eserlerin, henüz kataloğunun hazırlanması bitmemişti.
Aynı çalışmalar Başbakanlık Arşivinde de yapılıyormuş. Bu konu ile ilgili bir arkadaş, aynı tempo ile çalışmakla sadece Başbakanlık Arşivindeki vesikaların tanzimi ve kataloğunun hazırlanması ancak ikiyüz sene sonra tamamlanabilecekmiş, diye anlatıyordu.
Yaşlı birtarihçi olan İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlıların son devrinden kalma bir zat olduğuna göre, Bediüzzaman Said Nursî'yi mutlaka tanırdı. Bu sebeple kendisinden Bediüzzaman'ı sormaya gitmiştim.
Kendilerine önce Bediüzzaman'ın hayatıyla alâkalı çalışmalarımdan anlattım ve bilgi verdim.

Geniş ilminden, yüksek zekâsından sitayişle bahsederlerdi
Gerçek bir ilim adamı centilmenliği ile dinledi. Uzun yaşına rağmen hafıza, dimağ ve zihni mükemmeldi. Sadece kulağı zor işitiyordu.
Dikkatle dinledi. Bahsimizle alâkalı olarak bana şu bilgileri verdi:
"Üniversitenin Mercan tarafındaki kapısından sık sık geçerdim. Mercan İdadisinde talebeydim. O günlerde kendisini Beyazıt'ta görürdüm. Arkasında kendini koruyan muhafızları ve fedâileri vardı. Bu dediğim II. Meşrutiyet yıllarıydı. Genç, uzun boylu, gür bıyıklı ve yakışıklı bir kimse midi. Bediüzzaman diye anılıyordu.
"Biz küçük ve talebeydik. Kendisi, devrin tanınmış uleması ile görüşürdü. Güzel bir adamdı. Allah rahmet eylesin...
"Ben talebe olduğum için Kütüphane-i Umumi'ye gider gelirdim. Bediüzzaman da oraya kahvehaneye gelirdi. Bu şekilde bir çok defalar görmüştüm. Fakat küçük olduğumdan konuşamadım.
"O zamanki hatıram olarak şunu da söyleyeyim: Bediüzzaman'ın ilminden, faziletinden bahsederlerdi. Ben de kulak misafiri olarak bulunur ve dikkatle dinlerdim. Kendisinin arkadaşları büyük âlimlerdi, teması hep onlarla olurdu.
"Mercan, o devirde en büyük liseydi. Çiftesaraylar'daki bu lisede okuyordum. Şöhreti çok yaygındı.Said-i Kürdî derlerdi.
"Geniş ilminden, yüksek zekâsından sitayişle bahsederlerdi.
"Ben ayrı sahada yetiştiğim için eserlerini okuyamadım.
Ord.Prof.Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı ile olan sohbetimize değer yaşlı kütüphaneci ilim adamları da kulak misafiri olup, arada-sırada iştirak ediyorlardı.
Topkapı Sarayınınn sessiz-sakin arşivinden mezkûr tesbit ve hatıralarla ayrıldım.

Tur@b
24.08.2008, 17:01
ABDÜLAZİZ ÇAVİŞ
(1876-1929)

El-Ehram'da Bediüzzaman hakkında yazı yazdı
iskenderiye'de doğan Abdülaziz Çaviş'in babası Faslıydı. Camiü'l-Ezher'de okudu. Mısır hükûmeti onu İngiltere'ye tahsile gönderdi. Oxford Üniversitesi Arapça hocalığı yaptı. Mısır'a dönünce İngilizlere karşı olan Mustafa Kâmil'in partisine girdi. l9l0'da El-Hidâye dergisini çıkarmaya başladı. l9l2 yılında Türkiye'ye geldi. El-Hidâye'yi ve Hilâl-i Osmanî dergilerini çıkarttı. Camilerde dersler okuttu. Trablusgarb harbi başlayınca elinden gelen yardımı yaptı. l9l3'te Mısır hükûmeti mahkeme için onu geri çağırdı. Çünkü İngilizlerin aleyhinde Mısır'da beyannameler dağıtmıştı. Türkiye onu Mısır'a gönderdi. Mahkeme de beraat edince yine Türkiye'ye geldi. l9l5'de İngilizleri Mısır'dan çıkarmak için yapılan Kanal Seferinin hazırlanmasında gayret gösterdi. Birinci Cihan Harbi sırasında Almanya, Türkiye ve Suriye'de bulundu. İngiliz, Fransız ve Rus ordularının bozgunu için her çareye baş vurdu. Tunuslu Salih Şerif ile bütün İslâm dünyasına beyannameler dağıttı. Âlem-i İslâmın esaretten kurtulması için büyük gayretler gösterdi. Davet üzerine yine Türkiye'ye geldi. Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye Telif ve Tedkikat-ı Şer'iyye Encümeni âzası idi. Bu esnada Bediüzzaman Said Nursî'yi tanıdı. Cumhuriyet devrinde de Şer'iyye Vekâleti Tedkikat ve Telifat-ı İslâmiye Heyeti âzası ve reisi oldu. l924'te Mısır'a döndü. Maarif vekâletinde vazife aldı. Genç Müslümanlar Cemiyetinde bulundu. l928'lerde, Mısır'ın El-Ahram gazetesinde çıkan bir yazısıyla alâkalı olarak, ilk devre Erzurum milletvekili Salih Yeşil, Dahiliye Vekili Hilmi Uran'a hitaben l948'de yazdığı bir yazıda şunları ifade ediyordu:
"Şair-i meşhur Âkif Bey merhumun rivayetine nazaran, Mısır'ın en maruf ulemâsından olan ve garbın müteaddit lisan ve felsefesine âşina bulunan üstad-ı âzam Abdülaziz Çaviş'in yirmi küsur sene evvelisi El-Ehram ceridesindeki Said hakkında yazdığı 'Fatînü'l-Asır' başlıklı makalesini okuyan ve kendisiyle bizzat görüşen ilim adamları, bu zatın fıtraten ilmî kudretini ve ilâhî mesleğini takdir edebilirler."
İngiliz Anglikan Kilisesinin İslâm hakkında sorduğu suallere cevaplar vermiş, bu cevapları Anglikan Kilisesine Cevap ismiyle neşredilmiştir.

Tur@b
24.08.2008, 17:02
MUSTAFA BOLAY


Öğretmen Mustafa Bolay, l89l yılında Konya'nın Hadım kazasının Bolay köyünde doğdu. Birinci Cihan Savaşında çarpıştı. Ruslara esir düştü. Bediüzzaman'ın esaret arkadaşıdır.

Ona meşhur Said derler
Mustafa Bolay'ın yaşından umulmayacak kadar dinç ve kuvvetli bir hafızası var. Hatıralarını dinlemek istediğimiz zaman memnuniyetle kabul etti. Bediüzzaman Said Nursî ile ilgili hatırladıklarını bize şöyle anlattı:
"Ben Bediüzzaman'ı Balkan Harbinden önce tanımıştım. O zaman İstanbul'da talebeydim. l9ll senesinin Temmuz ayında İstanbul'a gitmiştim. O zaman, hemen hemen İstanbul'da Onu tanımayan yok gibiydi.
"Sultanahmet taraflarında çok bulunurdu. Başında sivri bir külâh, belinde bir hançer, allı, yeşilli bir elbisesi vardı. 'Meşhur Bediüzzaman' diye herkes Onu bilir ve tanırdı.
"Ben de ilk gördüğümde yanımda bulunan ağabeyim İsa'ya 'A... Şu zat kim?' diye sordum. Ağabeyim de o zaman talebeydi.
"Sus ayıptır... Ona meşhur Said derler, lâkabı Bediüzzamandır' dedi. 'O böyle bir âlimdir ki, İstanbul'da Onun karşısına çıkacak kimse yoktur' dedi.
"Daha sonra Birinci Cihan Harbi patlayınca, beni Yakacık talimgâhından Kafkasya'ya sevkettiler. Harpler esnasında Erzincan'ın kuzeyinde Ruslara esir düştüm. Kalçamdan şarapnel yarası almıştım. Ruslar bizi dört atlı arabalarla Trabzon'a götürdüler. Onbir gün yaramıza bakan olmadı, ızdırab içinde kıvranıp duruyorduk. Nihayet bizi Batum'a götürdüler. Batum'da hastanede seksenbeş gün yattım ve tedavi gördüm. Oradan karargâha, sonra Tiflis'e götürdüler. Tiflis'te de onbeş gün kaldım.
"22 Temmuz l9l6'da Rusların eline esir düşmüştüm. Nihayet bizi Volga kenarındaki bir Rus şehri olan Kosturma'ya gönderdiler. "İşte, Balkan Harbi yıllarında İstanbul'dan tanıdığım Bediüzzaman Said Nursî'yi ikinci defa, esarette Kosturma'da gördüm. Kendisiyle Kosturma'da altı ay beraber kaldım. Orada bir yaz geçirdim. Daha sonra Norini Gulabiç'e sevkettiler. Obi Nehri üzerindeydi.... Orada da üç ay kaldım.
"Esaretten kurtuluşum da, yine bir Temmuz ayında oldu. 7 Temmuz l9l8'de Salib-i Ahmer (Kızılhaç) treniyle Varşova'ya geldim. Bediüzzaman çok mehabetli bir şahsiyetti. Onun heybetinden insan korkardı. Yanına kolay kolay herkes yaklaşamazdı. Onu öldürmek istemişler. Bizim bulunduğumuz kampa Rus Albayı (Askerî Şube Reisi) getirdi kendisini."

Abdurrahman Nursî'nin yazdıkları
Mustafa Bolay'ın anlattıkları, Bediüzzaman'ın yeğeni Abdurrahman Nursî'nin yazdıklarını teyid etmektedir. Abdurrahman Nursî, bu esaret olayı ile ilgili, bizzat amcası Bediüzzaman'dan dinlediğini şöyle ifade ediyor:
"Amcamı, Van, Culfa, Tiflis, Kiloğrif ve Kosturma'ya sevkettiler. Bu yollarda maruz kaldığı tehlikeleri, (hattâ birkaç defa Rus zabitleri öldürmek istemişler. Öldükdükten sonra da intihar etti diye zabıt tutacaklarmış) ben bütün bunları tafsilâtıyla yazmak istedim. Fakat kendisi müsaade etmediği için kısa kestim."
Yine Abdurrahman Nursî bu konuya başka bir münasebetle temas ederek, şunu yazıyor:
"Pasin cephesinde, büyük musibet ve felâketlere uğramıştık. Gerek harpler esnasında, gerek esarette çektikleri zahmet ve eziyetleri yazmaya teşebbüs ettim. Birinci Cihan Harbinin aleyhimizde neticelenmesinden dolayı müsaade buyurmadı. Binaenaleyh gayet kısa yazmaya mecbur oldum."

"Türkî molla"
Yine Mustafa Bolay'ı dinlemeye devam edelim:
"Üsteğmen Ahmet Efendi vardı. Kendisine hizmet ederdi. Bazen camide Mesudiyeli Abdurrahman Efendi imamlık yapardı. Ekseriyetle imamlığı kendisi yapardı. Rus askerleri ve subayları da ona karşı hürmetliydiler. "Türkî Molla! Türkî Molla!' diye bahsederlerdi.
"Normal zamanlarda bizim gibi bir adam sanırdık. Fakat ilmî meselelere gelince birden lisanı değişiyordu. Birgün sohbette Kur'ân-ı Kerim'in tercüme meselesi konuşuluyordu.
"Hakiki tercümenin mümkün olmadığını ifade etti.

"Nikola kampa geldiğinde sen orada mıydın?"
"Bu esaretten yıllar sonra, kendilerinin emirdağ'da olduğunu işittim. Bu sıralarda, Kosturma'da Rus kumandanına karşı ayağa kalkmadığını duymuştum. Bu hâdiseyi bir de kendisinden dinlemek istedim. emirdağ'da sohbetimiz sırasında, bana, 'Kardeşim, Nikola kampa geldiğinde sen de orada mıydın? Aramızda geçen hâdiseyi sen de gördün mü?' dedi. Ben, 'Görmedim, fakat duydum, hocam' dedim. Böylece kendisinden bizzat öğrenmek istediğim mesele de aydınlığa kavuşmuş oldu."

Tur@b
24.08.2008, 17:03
HÂFIZ ALİ REŞAD



Bediüzzaman'ın ilk talebelerinden
1899 yılında doğan Hafız Ali Reşat Efendi l980 yılının l6 Temmuz'unda Ramazan ayında vefat etti. 8l yaşında vefat eden bu zât Gümülcine'de defnedildi.
Bediüzzaman'ın eski talebelerindendi. l922 yılında l50'liklerden olarak memleketi terk etmişti. Yunanistan'ın Gümüşcine şehrinde yaşıyordu. Bediüzzaman'a olan bağlılığını Konferans Risalesinde bulunan şiirlerinde ifade etmektedir.
Samsun'un Çarşamba kazasına bağlı Terme nahiyesinin Emiryusuf köyünde dünyaya gelmiştir. Çarşamba Rüşdiyesinden mezun olduktan sonra İstanbul Darülfünununu bitirmişti. Arapça, Farsça, Faransızca, Yunancayı da az olarak biliyordu.
İstanbul'un işgali ve mütareke yıllarında Bediüzzaman'la beraberliği oldu. Gümülcine'de Peygamberler Binası, Muhafazakâr ve Yol isimli mecmuaları neşredilmiştir. Tarihçe-i Hayat'ta talebeleriyle birlikte fotoğrafı bulunmaktadır.

Tur@b
24.08.2008, 17:03
HÂMİT AYTAÇ

"Tevafuklu Kur'ân Şaheserdir"
Diyarbakır, yakın tarihimizde ilim, fikir ve sanat sahasında çeşitli kıymetler yetiştirmiş olan bir vatan burcudur. Bu kıymetlere Süleyman Nazif'ten sonra hat üstadı Hâmit Aytaç da katıldı. Hâmid Aytaç diğerlerinden farklı olarak İslâm âlemi, hattâ dünya çapında bir şöhrete sahip oldu.
Memleketimizde ve İslâm dünyasının çeşitli beldelerinde Hattat Hâmid Aytaç Hocanın talebeleri bulunmaktadır. Nice evlerde, ellerde, arşivlerde ve kolleksiyonlarda Hâmid Aytaç'ın yüzlerce şâheseri vardır.
Bediüzzaman'ın Barla'da iken talebelerine yazdırdığı tevafuklu Kur'ân-ı Kerîm'i Hâmid Hoca, o güzel kalemiyle eşsiz bir şâheser olarak asrımıza hediye etmiştir.
Hâmid Hoca l9ll yıllarında İstanbul'da bulunan Bediüzzaman'la görüştü ve tanıştı. Bediüzzaman'la Beyazıt Camiindeki bir vaazını müteakip tanışan Hâmid Hocaya Bediüzzaman yakın alâka göstermiş. Daha sonra Çemberlitaş'ta yapılan bir toplantıda yine görüşürler. Bu toplantıda Hâmid Hoca Bediüzzaman'ın hazırlamış olduğu bir hitabeyi okur.
Bu görüşmelerin güzel âhenk ve tevafuku, yıllar sonra başka bir şekilde tezahür etti. Bediüzzaman'ın tesbit edip keşfettiği tevafuklu Kur'ân-ı Kerîmi şâheser bir şekilde yazmak, Hâmid-i Âmidî'ye, Diyarbakır'ın bu usta sanatkârına nasip olmuştur.
Hattat Hâmid Bey tevafuklu Kur'ân-ı Kerîm mevzuunda şunları ifade ediyordu:
"l9ll yazında İstanbul'da görüştüğüm, iltifatına mazhar olduğum Bediüzzaman Said Nursî'nin tevafuk esasına göre tertip ettiği bu tarz, Kur'ân-ı Kerîmin mucizeliğini, ebedîliğini, Hak Kelâmullah olduğunu, daha da net ve çok iyi bir şekilde gözlere gösteren bir tertip tarzıdır."
İslâm-Türk yazı sanatının son hattatı ve son üstadı sayılabilen Hâmid Aytaç'ın bu eseri, bir sanat şaheseri ve mukaddes kitabımızın ebedîliğinin pek çok delillerinden birisi olarak,kalbimizi, aklımızı ve hânelerimizi tezyîn edip süsleyecektir.
Mekke'de bu tevafuklu Kur'ân-ı Kerîmi gören bir islâm âlimi, "Kur'ân Mekke'de indirildi, ama İstanbul'da yazıldı" sözünü hatırlatarak, "Ben bu sözün sadece Osmanlılar devrine ait olduğunu zannediyordum. Fakat Hattat Hâmid'in bu şâheserini görünce, bu hakikatın kıyamete kadar devam edeceğine bütün kalbimle inandım" demiştir.
Hattat Hâmid Hoca, hattatlar için söylenen, "Nefes almadan veya az nefes alarak yazı yazdıkları için, uzun ömürlü olurlar" sözünün güzel bir misâli olarak doksan bir yaşına kadar yaşamıştır.
Hayatının son senesini, Bediüzzaman'ın talebelerinin müşfik alâkaları ve şefkatleri arasında geçirdi. l9 Mayıs l982'de vefat etti.

Tur@b
24.08.2008, 17:05
ENVER PAŞA

"Damat ve yaver-i hass, hazret-i şehriyari Enver" şeklinde kartviziti olan Enver Paşayla, Risale-i Nurun tercümanı Bediüzzaman Said Nursî'nin tanışmaları ve dostlukları tâ İkinci Meşrutiyet senelerinde başlamıştı.
Bütün hayatında tezatsız ve tenakuzsuz rehber bir şahsiyet olan Bediüzzaman, ömrünün ilk senelerinden beri hürriyetçi ve "meşrutiyet-i meşrua" taraftarı olan "Çağımızda Bir Asrı Saadet Müslümanı'ydı.
Muhterem doktor Cahit Öney "Meşrûtiyet" başlıklı bir dörtlüğünde bu meseleyi şöyle ifade ediyordu.
"Baştacı iken tutmadı meşrûtiyyet
Alkışlanıyor şimdi de cumhuriyet.
İnsan soruyor, hangisi efdal acaba?
Üstadımızın hasreti. Meşrûiyyet!"
İslâmî hürriyetin, adaletin ve meşruiyetin bir temsilcisi olarak Selanik Hürriyet meydanında ilk konuşmayı ve nutku kendisi söylemişti.

İşarâtü'l-Îcaz'ın kâğıt masrafı
Bediüzzaman'ın daha sonraki senelerde ve Birinci Cihan Harbinde gönüllü milis albayı olduğu zamanlarda da Enver Paşanın amcası Halil Paşayla, talebesi ve fedâisi Molla Habib vasıtasiyle haberleşmeleri olmuştu. Molla Habib bu haberleşme vazifesini büyük bir kahramanlıkla yaptıktan sonra eski ismi Vastan olan Gevaş'ta Rus kuvvetleri tarafından şehid edilmişti.
Milis albayı Gazi Said Nur, l9l8 Hazirar'ında Sibirya'daki Rus esaretinden dönüşünde, harbin en ateşli günlerinde cephede yazdığı İşârâtü'l-Îcâz ismindeki hârika tefsirini İstanbul matbaalarında bastırırken, şiddetli ısrarla Harbiye Nazırı Enver Paşa kitabın kâğıt masrafını kendisi karşılamıştı. Bu sıralarda yine Bediüzzaman, Enver Paşa ve diğer Osmanlı paşalarının ısrarıyla, orduy-u hümayunun adayı olarak, Dârü'l-Hikmet'l-İslâmiye'ye âza olarak tayin edilmişti. Kendisine harp madalyası ve gazilik beratı verilmişti. Bir gazi olduğu için günlük yemekleri de Ayasofya aşhanesi tarafından karşılanıyordu.
Osmanlı Cihan Devletinin son padişahı Sultan Vahîdüddin Han, Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendinin ve Harbiye Nâzırı Enver Paşanın imzalarıyla Darü'l-Hikmet'e tayin edildiği zaman, aslen Doğubeyazıtlı, Molla Habib'in arkadaşı Molla Süleyman Ayaz (l894-25 Haziran l974) Üstad Bediüzzaman'la İstanbul'da çok zaman beraber bulunuyordu.

Mustafa Kemal'i seçmeyin
Süleyman Ayaz, Şarktan talebesi olduğu Bediüzzaman'ın Rus esaretinden firar edip Osmanlı payitahtı İstanbul'a döndüğünü Tanin gazetesinde okuyarak öğrenip tekrar Üstadının hizmetine girdiğini bize Bandırma ve Biga'daki görüşmelerimizde anlatmıştı. Kütüphanesinde Üstadan eski eserlerini birer yâdigâr olarak saklıyordu, bunları hep bize vermişti.
l92l senelerinde İstanbul'da Üstadla geçen hatıralarını anlatırken, bir gün sandala binerek Kız Kulesi'ne gidişlerini anlatmıştı. O zamanlar Türkistan'şda bulunan Enver Paşadan Üstad Bediüzzaman'a gelen bir mektuptan da bahsetmişti.
Sandal gezisi ve Kız Kulesi bahsi olunca ben merak ve heyecanla; "Süleyman amca, demek böyle gezmeye ve Kız Kulesi gibi yerlere de mi giderdiniz?" diye sorunca, merhum Süleyman Ayaz, "Elbette Hazret-i Üstadın böyle gezmek gibi ve bazan ibret için sinemaya gitmek gibi âdeti de vardı" şeklinde gülerek cevap vermişti.
Süleyman Ayaz'ın verdiği bilgiye göre, Üstad, Kız Kulesi'nde oturup ders yapıp, etrafı temaşa ve tefekkür ederken, çantasından bir mektup çıkarıp okuyor. Bu mektup Türkistan'daki Enver Paşa'dan gelmektedir.
Bediüzzaman'ın mühim şahsiyetini bilen ve takdir eden Enver Paşa, mektupta Reisicumhur seçiminin önemine işaret ederek, Mustafa Kemal'in seçilmemesi gerektiğini söylüyor, reisicumhurun seyyidlerden veya Âl-i Osman'dan seçilmesi için ısrarla tavsiyelerde bulunuyor. Bu hususta gayret göstermesini rica ediyor.
Bediüzzaman çantasından bir kâğıt çıkarıyor ve "Ey kahraman-ı hürriyet!" diye hitabesiyle başlayan bir mektup yazarak Türkistan'daki Enver Paşaya postalıyor.
Üstad Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayat'ında ise Kafkas cephesinde milis albayı olarak gösterdiği büyük kahramanlıkların Enver Paşa ve diğer kumandanlar tarafından büyük bir hayranlıkla ve takdirlerle karşılandığı ifade edilmektedir.
Bediüzzaman, İstiklâl Harbi senelerinde, İstanbul'da Sünuhat isimli bir eser neşretmişti. Bu kitabın "Rü'yada bir Hitâbe" kısmının devamında, düşmanların İtihad Terakki erkânına ve bu arada Enver Paşa'yla Said Halim Paşa'ya olan şiddetli hücumları karşısında Bediüzzaman, o vatanperverlerin yanında yer almıştı. Bediüzzaman bu meseleyi; düşmanların bu kahramanların azim ve sebatkârlıklarından, İslâmiyet düşmanlarının zehirlerine vâsıta olmayışlarından dolayı desteklediğini ifade ediyor ve diyor ki:
"Bence yol ikidir. Mizanın iki kefesi gibi... Birinin hiffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı Antranik'le beraber Enver'e; Venizelos ile beraber Said Halim'e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir.."

Enver Paşa Türkistan'da
"l903'de Harbiye'den Kurmay yüzbaşı olarak çıkan Enver, İttihat ve Terakki'ye ilk katılan genç subaylar arasında idi. Cesareti, karar kesinliği, muhatablarını tesir altında bırakan şahsiyeti, mazbut hayatı ile kısa zamanda öne geçti. l908 senesi 9 Haziran'ında Reval limanında Rus Çarı İkinci Nikola ile, İngiltere Kralı Beşinci Jorj arasında, 'hasta adam' Osmanlı İmparatorluğunun mirâs taksimi üzerinde anlaşma haberi sonucu, bir kurtuluş yolu olarak benimsenen meşrutiyetin ilânı için emrindeki kuvvetlerle Sultan Hamid'e karşı ayaklanmak için, o günlerin söyleyişi ile dağa çıkan genç zabitler arasında o da vardı: Hürriyet kahramanı olarak anılması bu öne çıkışındandır.
"Bediüzzaman'ı, 23 Temmuz l908'de Selânik'te, bir din ve maneviyat şahsiyeti olarak ilk nutkunu verdiği gün tanımıştı. l9l3'de, Balkan Harbinin felâketi neticeleriyle ülke dertli ve ümitsiz iken, iki rütbe birden terfi ederek mirliva (tümgeneral) rütbesiyle 32 yaşında Osmanlı İmparatorluğu Harbiye Nâzırlığına geldi. Orduyu kısa sürede ıslâh etti, bir süre Berlin'de ataşemiliter olarak bulunmuş. Alman ordusunun kudretini görmüştü. Bu kuvvete inanmış olarak Birinci Dünya Harbinin başında Almanlarla müttefik olarak harbe girmemizde en büyük tesir ondan oldu. Yaşlı ve hasta padişah Sultan Reşad'ın yerine başkumandan vekili olarak da orduların idaresi elinde idi. Başta Sarıkamış felâketi, bir çok yanlış hareketlerde bulunduğunda şüphe yoktu.
"Bu tarafı yanında, vatansever, mânevî değerlere bağlı, ferdî ahlâk sahipliği üzerinde kendisini sevmeyenler bile birleşiyordu. Balkan Harbinde tarihin en büyük yenilgilerinden birisine uğramış ordudan Birinci Dünya Harbinde ve Millî Mücadelede hârikalar başarmış ordunun bu kendine gelişinde Enver'in emeklerinin büyük olduğu kaydedilir.
"Mondros Mütarekesinden önce, Bolşevik (Komünist) İhtilâlinin yapıldığı Rusya'ya gitti, oradan gizlice, istiklâlini yeni ilân etmiş Buhara'ya geçti ve bu tarihî Türk beldesini istilâya kalkışan Ruslarla mücadeleye girişti. Önce başarıya ulaştı, fakat komünistlerin büyük kuvvetler göndermeleri karşısında, o tarihte Afgan veliahdı Emanullah Hanın Kabil'e gelmesi teklifini reddetti. Valcuan'da elinde kılıncı Rus saflarına hücum ederken şehid düştü. Bediüzzaman'ın, "Ben tokadımı Antranik'le beraber Enver'e vurmam.." dediği günlerde Osmanlı İmparatorluğumuzun sabık Harbiye Nazırı ve Başkumandanı, Buhara'da bağrından İslâm dünyasının en yüce âlimlerini yetiştirmiş, İslâm medeniyetinin unutulmaz merkezlerinden birisi olmuş, bir zamanlar Harzemşâhlar devletine pâyitahtlık yapmış ülkede Rus'a karşı kurtuluş kavgasını yürütüyordu.
"Bir Ermeni komitacısı olan Antranik'le, Osmanlı Devletinin Harbiye Nazırı Enver Paşa'yı bir tutmam, diyen Bediüzzaman'ın bu güzel görüşünü daha iyi anlamak için Ermenilerin Antranik paşa dedikleri adamla ilgili şu bilgilere bakalım:

Antranik kimdir?
"Birinci Dünya Savaşından önce ve savaş sırasında Türklere karşı kurulan Ermeni çetelerinin en ünlü komutanıdır. l865yılında Şebinkarahisar'da doğdu. Soyadı Ozanyan'dır. Çocukluğunda İstanbul'a geldi, bir süre işçi olarak çalıştıktan sonra l884 ve l896 yıllarında Ermenilerin Sasun (Bitlis), Muş ve Van'da çıkardıkları isyanlara katıldı. Osmanlı Devletine karşı savaştı. Ününü l90l yılında çıkan Muş isyanında ve çatışmalarında yaptı, 'Antranik Paşa' lâkabını aldı.
"l905 yıllarında Bulgaristan'a geçti. Taşnak Partisinin faal üyelerinden olarak Bağımsız Ermenistan Devleti için çalıştı. l907'de Taşnak Partisi Genel Kurulunda parti yöneticileriyle anlaşamadığı için ayrıldı. l908'de Taşnak yöneticileri kendisine Osmanlı Meclisinde Ermeni milletvekilliği teklif ettilerse de, kabul etmedi. İsviçre, İngiltere ve Fransa'ya gitti. l9l2 yılında Bulgaristan'a döndü ve Bulgar ordusunda görev alarak Balkan Savaşları'nda Osmanlılara karşı Bulgar subayı olarak savaştı.
"l9l4'de Birinci Dünyü Savaşı başlayınca, Rusya'ya geçti ve Tiflis'te çetesini kurarak, Ermeni birlikleriyle Rus ordusu saflarında yer aldı. Osmanlı kuvvetlerine karşı savaştı. l9l8 Sovyet ihtilali, Şebinkarahisarlı Antranik'e 'general' ünvanını verdi. Kafkasya Ermenistanı askeri bakımdan onun yönetimindeydi. Bu arada Ruslar çekilmeye başlayınca, Türk ordularına karşı Erzurum'u savunacak olan Ermeni birliklerinin başına geçti. Fakat Türk askeri karşısında Ermeni birlikleri dağılınca, tekrar Rusya'ya kaçtı.
"Bu kez Sovyetler'den gereken ilgiyi göremeyince, Erivan'a geçti. Ermeni birliklerini dağıttı, silâhlarını teslim etti. Erivan'dan Tiflis'e döndü ve Avrupa'ya geçerek oradan Amerika'ya ulaştı. l922'den l927'ye kadar Amerika'da yaşadı ve orada öldü. Kemikleri l928'de Amerika'dan alınarak Paris'e götürüldü ve orada Pere La Chaisse mezarlığına gömüldü. Doğumunun yüzüncü yıldönümünde, yani l965'de dünyanın her yerinde Ermeniler tarafından anıldı. Hatta bugünkü Sovyet Ermenistanı'nda bir kasabaya Şebinkarahisar adı verilerek heykeli dikildi."

Tur@b
24.08.2008, 17:06
ÖMER LÜTFİ GEDİKOĞLU

Denizli maznunlarındandır. l899'da İnebolu'da dünyaya gelmişti. l986'da vefat etti.

"Ben Şeyh Şaban-ı Veli'nin misafiriyim"
"l9l6 yılında inebolu'da ticaret mektebinde okurken beni lisan biliyor diye Almanya'ya göndermişlerdi. Almanya'ya gitmeden önce Çırağan Sarayına uğradık. Orada Topal İsmail Hakkı Paşa ile Enver Paşa da vardı. Yirmi kadar talebe Almanya'ya gittik.
"Üstad'ı ilk defa Sirkeci'de İstanbul kumandanı Salih Paşa ile giderken görmüştüm. Üstad, Paşadan az önde gidiyordu. Paşa kendisini geriden takip ediyordu. Üstad'ın belinde kama, sırtında cepken, ayağında çizmeler vardı. O zamanlar askerdim.
"Aradan yıllar geçti. Üstad'ı Kastamonu'da görüp, ziyaret ettim. Bu ziyaretten evvel bir rüya görmüştüm. inebolu değirmeninin yanında bir türbe vardı. Türbe yolunun iki tarafında mezar taşlarının üzerinde kelime-i tevhid yazılıydı.
"Bu rüyadan sonra Zenbilli Ahmed Efendiyle Kastamonu'ya gittik. Üstad'ı gittiğimizde Üstad, 'Dağa gidecektim, gitmedim, demek siz gelecekmişsiniz' dedi. Ben daha ismimi söylemeden bana ismimle hitab etti. Biz oradayken Şeyh Şaban Veli Hazretlerinin imamı geldi. Üstad ona çok iltifat etti. Kendisine hususî sandalye getirtti. 'Ben burada Şeyh Şaban Veli'nin misafiriyim' diye buyurdu.
"Denizli hadisesi sırasında evimi bastılar. Ben bahçede masa üzerinde Risale-i Nur'ları yazıyordum. Bir ara yazıya ara vermiş, başka bir işle meşgul olmaya başlamıştım. O sırada polis ve jandarmalar geldiler. Masanın yanından geçtikleri halde, üzerindeki kitapları görmediler. Eve girdiler. Evin bir odasında kızlarım da yazı yazıyorlardı. Odanın kapısına bir jandarma diktiler. İçeri girmediler. Sonra kütaphanenin başına geldiler. 'Kitap var mı?' diye sordular.
Ben de 'Var efendim, buyurun' dedim.
"Kitaplarımı kütüphaneden aşağı indirmeye başladılar. Kütüphanenin önünde masa vardı. Evvelâ Risale-i Nur'ları üstüne dizdiler, diğer kitapları da onların üstüne bıraktılar. Böylece üzerini kapattıkları Nur'ları görmediler, Hiçbir kitap bulamadılar.
"Denizli'den evvel bir ay kadar İnebolu hapishanesinde kaldık. Sonra vapurla Denizli'ye doğru yola çıktık. Denizli hapsinde devamlı Üstadımızla görüştük. Ebedî, nurlu derslerini dinledim.
"Bize devamlı olarak sabır tavsiye ederdi. 'Korkmayın, yakında çıkacaksınız' diye cesaret telkin ederdi."

Tur@b
24.08.2008, 17:07
OSMAN NURİ TOL


Eski Alay Müftülerinden, Yarbay
(l885-l955)

Üstadı Millî Mücadele yıllarında tanıyordu

Eski alay müftülerinden Osman Nuri Efendi aslen Ankara'lıdır. İstanbul'da vazife yapmıştır. Rütbesi yarbaydı. l885'te dünyaya gelmiş, l Ekim l955'te Ankara'da vefat etti. Mezarı Cebeci Kabristanındadır. Osman Nuri Efendinin kızının kızı, İlâhiyat Fakültesi hocası Âgâh Oktay Güner'in eşi İnci Güner, dedesinin, hoş sohbet, ilmî sohbetler yapan, herkes tarafından sevilen ve tatlı bir insan olduğunu ifade etmektedir.
Osman Nuri Efendi, Üstad Bediüzzaman'ı millî mücadele senelerinde İstanbul'dan tanıyordu. O zamanlar görüşmeleri ve sohbetleri olmuştu. Osman Nuri, Bediüzzaman'ı seviyor ve ilmî dehasını çok takdir ediyordu. Daha sonra Emirdağ'da Üstad Bediüzzaman'ı ziyaret etmişti.
Osman Nuri Efendi'nin Tarihçe-i Hayat'ta Üstada yazdığı çok güzel bir mektup vardır. İkinci Emirdağ Lâhikası'nda da Üstad Bediüzzaman'ın kendisine hitaben mektubu bulunmaktadır. Ayrıca lâhikalarda ismi ve şiirleri mevcuttur.
l950 yılından sonra merhum Ceylân Çalışkan ve Mustafa Sungur'un, Osman Nuri Efendiyle çok görüşmeleri, ziyaretleri ve sohbetleri olmuştu.

Osman Nuri hakkında Mustafa Sungur'un anlattıkları
Osman Nuri Efendiyle alâkalı olarak, ricamız üzerine Mustafa Sungur Ağabey şunları yazdı:
"Muhterem kardeşim Necmeddin Bey,
"Yeni l404 sene-i hicriyenizi tebrik ederim. Nur Üstadımıza âit en küçük bir hatırayı arayıp bulmayı gaye-i hayat edişinizdeki mânâ, hiç şüphe yok ki, ulvîdir. Bu hususta size bir endişemi izhâr etmiştim ki; Mucizat-ı Ahmediye Risâlesindeki Altıncı Nükte olacak herhalde, Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimizinden bahisle, Resulullahın târihçe-i mâneviyesi olan küllî mâhiyet-i kudsiyesine mutlaka atf-ı nazır etmek lüzumunu ithar ediyor. l350 seneden beri her asırda üç yüz elli milyon Müslamanların "Essebebü kel-fâil" sırrınca hasenatlarının bir misli sevâba mâlik olan ilâh ... beyânı ki..
"Son asırların serdar-ı hidâyeti ve son müceddid-i ekber olan ilerideki küllî ve umumî memuriyet ve vazifedarlığına bir mukaddime, bir alâmet imiş ki, zaman ve zemin bu hakikatı göstermiştir. İşte siz yazılarınızda bu hususu nazara alırsanız iyi edersiniz. Tarihçe-i Hayat'taki haşiyeleri, dikkat ederseniz, Hayret-i Nur Üstadı, bu itibarla kabul buyurmuşlardır.
Gelelim Ankaralı Osman Nuri Efendi ile olan hatıralara:
"Bu zatı l950'de, Hazret-i Üstad bizleri Ankara'ya hizmete hâdim kıldıkları ızaman tanımıştık. Celâlli bir zat idi. Nakşî tarikatına mensup, Hazret-i Üstadımızın tabiriyle, ehl-i kalb bir zat idi. Hazret-i Üstadımız ona yazdıkları mektuplarda 'Benim Ankara'da bir vekilim' diye hususî iltifatta bulunurdu. Ziyaretine gittiğimizde 'Elvekilü kel-asîl, velev kâne kör fasil' diye söze başlardı. O zaman abdullah Ağabey, Seyyid Sâlih, Ahmed Atak gibi Nur talebeleri yanına giderdik. Rahmetli Ceylân kardeş de vardı. Bu ibareyi söylemekteki maksadı: Hazret-i Üstad'ın kendisini Ankara'da vekil tayin ettiğinden bahisle, kendisini dinlememiz icap ettiğini ve izinsiz bir hizmette bulunulmaması lâzım geldiğini ihtarda bulunurdu. Ve kendisinde Osmanlı devrindeki âlî tavırlar ve İslâmî terbiye ve edep âşikâre görünürdü. Hazret-i Üstadımızı çok severdi. Tarihçe-i Hayat'ta mevcut 'Sahibü'n-nur ve ihlâs' diye başlayan bir mektubunda kendini tanıtmak babında eski alay müftülerinden olduğunu ve devr-i Cumhuriyette 25 seneye yakın Millî Müdafaa Müftülüğünde bulunduğunu ifade etmektedir. Millî Müdafaa Müftülüğünde bulunduğu müddetçe hem sabık alay müftülerinden olmak hasebiyle, hem de Nakşî tarikatında vazifedâr kâmil bir zat olmak itibarıyla o zamanın Askerî Temyiz Reisi Kemal Kalkan Paşa ve daha bilemediğimiz pek çok zevat-ı muhterem, kendisine bağlı manevî talebeleri ve müritleri idi. Kendisi ifade ederdi ki, ilk iki reis-i cumhurla defaatle satranç oyunu oynamış ki, Kur'ân ve İslâmiyet aleyhindeki hareketlere mâni olsun. l944 Denizli Ağır Ceza Mahkemesi beraatının Mahkeme-i Temyizdeki tasdikinde fiilî duâ mânâsında samimî alâka ve gayretleri olmuştur. l950'de demokrasinin zuhuruyla bazı cüz'i de olsa İslâmî hareket ve hizmetleri görüp duydukça, Risale-i Nur'un muazzam ve ulvî mazhariyetini ifade için zaman zaman yanına gelenlere bilhassa şu ifadede bulunurdu: 'Bu zamanın Şeyhü'l-Ekber Muhiddin-i Arabî'si ve Şah-ı Nakibend-i Kudsîsi ve Sultan Abdülkadir'i, Bediüzzaman'dır.'
"Ve zaman zaman bazı izahlarında 'Bu Bediüzzaman'ın Risale-i Nur yolu peygamberler, sahabeler, evliyalar ve asfiyalar yolu, sırat-ı müstakim caddesidir. O mukaddes silsilenin bu zamanda devamıdır' derdi.

Fevzi Çakmak sohbetlerine devam etmişti
"Ben kendisinden değil, fakat sadık dostu Cevad Beyden dinlemiştim. Millet Partisini 23 kişi olarak kendisi kurdurmuş. Bu itibarla Demokratlara pek iltifat etmezdi. Askeriyeden mütekait alay müftüsü ve Millî Müdafaa müftülüklerinde de bulunmuş olması noktasında olacak ki, Mareşal Fevzi Çakmak ile de alâkadar imiş. Fevzi Çakmak hayatının sonunda Osman Nuri Efendinin sohbetlerine devam etmiş. İki defa Osman Nuri Efendinin ayağına kapanmış ki, affı için dua etmesini rica etmiş. Çünkü Maarif Vekili Hasan Ali Yücel'in, Türkiye'nin geleceğinin temel taşlarından en ehemmiyetlisi olan Maarif Vekâletini elde edip, bütün imkânlarını 'İleri bir gençlik yetiştireceğiz' maskesi altında komünizm rejimine zemin hazırlamak için sarf etmesi neticesi çok azîm ve dehşetli bir tehlikenin vatan ve millet âfâkını sarsması noktasından Erkân-ı- Harbiye Reisi Fevzi Paşa bundaki büyük hisse ve iştiraki görüyor ve ekilen zakkum tohumlarının birden çok geniş bir sahada filizlenmesini müşahede etmekle, elbette 'Nereden, nereye?' sualini kendi kendine soruyordu. Vatan ve milletin âtisinden endişe duyuyordu. Ve bin-netice, bir tesellî ve gufran kapısı aramakta idi. Osman Nuri'nin kendi çapında teşkil eylediği cemaate, bu noktadan dahil oluyor ki, Kurtuluş Savaşını kazanan mukaddes ruhun, millet ve vatana bağlılığın en yüksek örneğini asker ve sivilden müteşekkil- az da olsa-Osman Nuri cemaatinde görmekte ve bütün bunların mülâhazasıyla bir af ve Mağrifet yolunu Osman Nuri delaletiyle aramakta idi. Bu nokta-i nazardan rahmetli Osman Nuri Efendi, o dehşetli zamanların mes'uliyetlerinden kendisini kurtaracak şekilde çalışmıştır. Nitekim zaman zaman anlattığı ve en güzel ve isabetli tabirini Ahmed Feyzi Ağabeyin beyânında bulan bir sâdık rüyâ veya mânâda gördüğü şöyle bir vak'a vardır:
"Bir mecliste Peygamberimiz Fahr-i Âlem (a.s.m.) ile Ebû Bekir Sıddîk( r.a.) ve kendisi de bulunduğu halde, Sıddîk-i Ekber Efendimiz soruyor: 'Yâ Resulallah, ümmet-i Muhammed'in (a.s.m.) hâli ne olacak?' Cevaben Resul-i Ekrem (a.s.m.) Efendimiz, 'Âlem-i insaniyet, İslâmiyete inkılâb edecek ve medeniyet-i Muhammediye bütün beşerin ruhuna nefhedilecek' buyuruyor. Bunun üzerine tekrar Sıddîk-i Ekber Efendimiz, 'Bunu kim yapacak?' dediği zaman, Peygamber Efendimiz, 'İşte!' diye Osman Nurî Efendiyi gösterdiğini söylerdi. Millet Partisini kurdurması, Hazret-i Üstad'ı Ankara'ya davet etmesi ve Hazret-i Üstad için evine muttasıl bir yer yaptırmış olması da gördüğü mezkûr muhavereye binâen idi. l950 güz aylarında rahmetli Ahmed Feyzi Ağabeye bunu anlatmıştı. Feyzi Ağabey onun şevkini kırmamak için yanında söylemeyip, dışarı çıktığımızda dedi ki: 'Osman Nuri Efendinin bu Ankara'da bulunuşu, Risale-i Nur'a samimî alâkası, irtibatı ve Hazret-i Üstad'a dostluğu ve yakınlığı itibarıyla o küllî şahs-ı manevîye olan teveccüh ve mazhariyeti cihetinden kendi aynasında o küllî mânâyı görmüş.'
"Evet, Osmanlılardan sonra hem âlem-i İslâmda, hem âlem-i insaniyette dehşetli tahavvüller ve inkılâplar zuhura geldi. Bugün Nur'ların ışığıyla baktığımız zaman anlıyoruz ki, ümmet-i Muhammed'in l400 seneden beri zuhuruna intizar ettikleri ve dehşetinden Allah'a sığındıkları âhirzaman hâdisatının zuhuru bu zaman imiş. Nitekim otuz-kırk sene sonra gerek dünya üzerinde, gerek memleketimizde meydana gelen anarşi hâdiseleri ve komünizm tehlikesi gibi milyonları kasıp kavuran müthiş bir ahlâksızlık ve imansızlık tâunu, ebede namzet insan için ne azîm bir tehlike arz ettiği mâlûmdur. Evet, çekirdek kıymeti ondan fışkıran ağacının heybetiyle ölçülür. Bu mânâ hayırda da şeyde de aynıdır.Peygamberimiz Efendimizin, 'Kim iyi bir çığır açarsa, ondaki hayır devam ettikçe, bir misli o çığırı açanın defter-i âmaline yazılır. Kim de fenâ bir çığır açar, o devam ettiği müddetçe yekûn şerler ona yazılır' meâlindeki bir hadis-i şerif var. 'Essebebü kel-fâil' sırrı ile ki, Allahü alem, âhir zamanda zuhur eden hâdiseler de böyledir. Hayır ve şerde başlayan, devam eden, gittikçe gelişen ve milyonları içine alan iki cereyan-ı azîmin mebde'leri, sebep ve vesileleri, fâilleri olan reisleri, evvelleri büyüyorlar, inkişaf ediyorlar. Dal budak salıyorlar, küllîleşiyorlar. Cenneti baştan başa kuşatan Tûbâ ağacı gibi ve Cehennemi ihata eden korkunç zakkum ağacı gibi her tarafa uzanıyorlar.
"İşte rahmetli Osman Nuri Efendi, merkez-i pây-i taht-i hükûmette samimî hizmet-i diniyesi, Risale-i Nur'un Denizli beraatinin tasdikindeki hizmeti ve kendi zât-ı mübarekindeki yüksek imanı ve metanetiyle, manevî bir müjde-i Nebeviyenin bir nebze tecellî-i iltifatına bu sûretle nâil olur, demektir.
"Osman Nuri Efendi hücre-i nuriye olarak tesmiye ettiği ve Hazret-i Üstadımızın da medrese-i nuriye olarak kabul ettikleri, dershâne-i nuriye tamamlandıktan sonra, tekrar Hazret-i Üstad'ı dâvet etti. Hazret-i Üstadımız aşağıdaki mektubu kendisine göndermişti:

Üstadın Osman Nuri Efendiye mektubu
"Aziz Sıddık Kardeşim Osman Nuri,
"Madem Cenab-ı Hak, senin kudsî niyet ve ihlâsınla, Ankara'da en mühim genç Said'ler, senin etrafına toplanmış. Madem Ankara'da benim bulunmamı lüzumlu görüyorsunuz. Ben de şimdi nafakamla tedarik ettiğim nüshalarımı o küçük medrese-i nuriyeme benim bedelime gönderiyorum. Onların adedince Said'ler, seninle komşu olurlar. Hem fedakâr evlâdın çok fevkinde sadâkatle şimdiye kadar hizmetleriyle her biri birer genç Said olarak beş-on Abdurrahman'larım hükmünde Sungur, Ceylân, Salih, Abdullah, Ahmed, Ziya gibi genç ve çalışkan Said'leri senin yanına hem benim vekilim, hem senin talebelerin olarak benim bedelime o küçücük medrese-i nuriyeye nezaret ve bir nevi dershane olarak reyinize bırakıyorum.'
"Fakat rahmetli Osman Nuri Efendi mutlaka Hazret-i Üstadımızın teşrifini bekliyordu. Yakın bir istikbalde yüzlere binlere bâliğ olacak ve bütün vatanperverler tarafından ileride takdirle karşılanacak, böyle ulvi ve genç talebelere her sahada faydalı olacak dershane-i nuriyelerin mebde ve başlangıcı olacak mânâdaki büyük mazhariyet yerinde, illâ Hazret-i Üstad'ın gelmesi isteğine, bu tarz mukabelesinden bir derece mahzun ve mükedder olmuştu. Bizim de üniversiteliler arasındaki Nur'larla hizmet faaliyetimizi, meselâ Zübeyir Ağabeyin, Ceylân, Seyyid Salih ve sâir kardeşlerin konferans gibi, temaslar gibi ayrı ayrı sahalardaki hizmetlerini 'Haber vermeden yapıyorlar' endişelerinden mütevellit olacak ki, üzüntüsünü izhar etti. Biz de Hazret-i Üstadımıza durumu arz ettiğimizde Emirdağ Lâhikası'na geçen mektubu gönderdiler." (Bak. Emirdağ c.2.Sayfa 57)

Tur@b
24.08.2008, 17:08
MEHMET SOFUOĞLU
PROF.HİLMİ ZİYA ÜLKEN

Tefsir ve hadis hocası. Mehmet Zeki Sofuoğlu l990'da vefat etti.

"Bu zata Bediüzzaman derler"
İstanbul İlâhiyat Fakültesinin merhum tefsir ve hadis hocalarından Mehmed Sofuoğlu l956 yılında İslâmköylü eniştesi Nuri Ufuk'la birlikte bir sohbahar günü Barla nahiyesine doğru yola çıkmışlardı. Gayeleri Barla'da Üstad Bediüzzaman'ı ziyaret etmekti. Vardıkları zaman Bediüzzaman'ın orada olmadığını üzülerek gördüler.
Barla Karakolundaki jandarmalar verilen emri yerine getirmek için, Sofuoğlu Hocaya "Niye geldin, niçin geldin, hüviyetin nedir?" gibi mâlûm devirlerin mâlûm sorularını sorarak ifadelerini aldılar.
Merhum Sofuoğlu, son devir âlimlerinden Yusuf Ziya Yörükhan'ın ve Hilmi Ziya Ülken'in Bediüzzaman'dan çok sitayişle bahisler açtıklarını; ilmini, irfanını ve kahramanlığını sena ettiklerini bize anlatırken, Hilmi Ziya Ülken'le Bediüzzaman bahsini konuştuklarını da söylüyordu.
Prof. Hilmi Ziya Ülken kitaplarında Bediüzzaman'ın eserlerinden nakiller yaparken, dostlarına da Üstad Bediüzzaman'dan hep sitayişle bahisler açardı.
Ülken l946 yılınde neşredilen İslâm Düşüncesi Türk Tefekkür Tarihi Araştırmalarına Giriş isimli eserinde, "İslâm düşüncesine ait Tanzimattan sonraki yayınlar" kısmında Üstad Bediüzzaman'ın Sünuhat, Lemaat, Habbe ve Zeylü'l-Habbe isimli eserlerinden sitayişle bahsetmektedir.
Merhum Mehmed Zeki Sofuoğlu, Edebiyat Fakültesi Türk Tefekkürü Tarihi ve Sosyoloji Profesörü Hilmi Ziya Ülken'le Türkiye'nin ilk İslâm Enstitüsü İstanbul Fındıklı'da yeni açıldığı zaman görüşüp, sohbetleri olduğunu anlatmıştı.
Enstitüde bir gün sohbet ederken, Hilmi Ziya Ülken kendi hocasıyla aralarında geçen bir hadiseyi şöyle anlatmıştı:
"Meşrutiyet senelerinde hocamla birlikte Nuruosmaniye Camiinin yakınlarında bir çayhanede oturup sohbet ediyorduk. Tam o esnada camiden, yanında talebe ve fedaileriyle, külâhlı, çizmeli, şark kıyafeti içinde genç bir zat çıktı. Hocam hemen beni ikaz etti. 'Bu gördüğün zat ilimde deryadır. Sakın bunun kıyafetine bakıp da aldanma! Herhangi bir mevzuda dahi olsa bununla münazara edeyim, münakaşa edeyim deme, bu zat seni mat edip, mağlûp eder. Bu zata Bediüzzaman derler."
Prof. Hilmi Ziya Ülken'den bu hatırasını bize nakleden merhum Sofuoğlu Hoca da, Bediüzzaman'ı ve eserlerinin kıymetini ifade edip, takdirlerini bildirmişti.

Tur@b
24.08.2008, 17:09
TEVFİK DEMİROĞLU


"Bediüzzaman'la Beyazid Camiinde buluşurduk"

"Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerini, Doğu Anadoluda yapmak istediği Medresetü'z-Zehra (İslâm Üniversitesi) zamanından duymuştum. Zaten o zaman şöhreti büyük, her yerde bilinir ve tanınırdı. Fakat ilk görüşmemiz Eyüp'teki Sokullu Medresesinde oldu. O zaman Şeyh Şefik Efendi vardı. Büyük bir adamdı. Esasen benim bir dayım vardı. Seyyid Tahâ Efendi. Uzun zaman Van Mebusluğu yaptı. Üstad ile o birbirlerini çok severlerdi. Bu sebeple bir ay mütemadiyen geldi ve bizde beraber yatarlardı. Bir ay Sokullu Medresesinde oturduk. Sonra İdrisî Köşkünde oturmaya başladık. Çok müzeyyen, ahşap, şenlikli bir şeydi. Tâ Çamlıca'ya kadar her yeri görürdü. Aslı Yavuz Sultan Selim zamanında yapılmış, III. Sultan Selim de bu binayı tamir ettirmiştir. Uzun zaman bu köşkte kaldı. Bilahare aşağıda, türbenin yanındaki odada kaldı.
"Daha sonra Dâr-ül-Hikmet'ül-İslâmiye azası olduğu zamanlar Reşadiye Otelinde kaldı. Sonra Vezneciler'de bir eve geçti. Biz kendisiyle ya Beyazıt Cami-i Şerifinde veya Şehzadebaşında çayhanede buluşurduk.

Uzun birader
"Eyüp'te iken şöyle bir hatıramız oldu: Eyüp meydanındaki yoğurtçudan yoğurt alırdı. 'Merhaba yoğurtçu efendi'derdi.
"Hiç unutmam. Örme bir kesesi vardı, onu çıkarır parasını verirdi. Yoğurdu alıp yukarıya çıkarken, köpekler peşimize düşerdi. Köpeklere 'Pist birader, pist birader' derdi. Bir gün, ben, 'Üstad'ım; o birader, ben birader. Böyle olur mu?' dedim.
"O da: 'Sen uzun biradersin' dedi.
"Otuz yıl sonra l952'de Sirkeci'de Akşehir Palas Otelinde ziyaretine Eşref Edip Beyle gittiğimizde beni bu nam ile yine tanıdı. 'Ve aleyküm selâm! Uzun birader' dedi.
"Şimdiki Sultan Selim Camiinde imam Ali Rıza Sağman Bey vardı. Son zamanlarda Sultan Selim'li Hafız Ali diye tanınırdı. Onu çok severdi ve önünde otururdu. 'Hafız oku oku, bizim vaaz u nasihatlerimiz, para etmez. Sizin okuyuşunuz belki bu milleti ıslâh eder' derdi.

Çamlıca'ya çok giderdik
"Üstad Bediüzzaman'la Çamlıca'ya çok giderdik. O zamanlar Yusuf İzzeddin Paşa Köşkünde kalırdı. Bir kuyu kenarına oturur sohbette bulunurduk.
"Üstad'ın ekser vakti, Eşref Edip Beyin yanında geçerdi. M. Akif Bey de gelirdi.

Hutuvat-ı Sitte'yi dağıtırdım
"İstabul, İngilizlerin işgalindeyken Üstad'ın biraderzâdesi Abdurrahman'la beraber Hutuvat-ı Sitte'yi dağıtırdım. Nerede içimize güven ve emniyet hissi veren bir kişi çıksa ona verirdik. Bu tarzı da ben tavsiye ettim. Çünkü tuhaftır. Amerikalıların bir neşir yurdu vardı. 'Rabilhous' diye. Kitab-ı Mukaddes'i basıyorlardı. Orada bir Ermeni vardı. Ben onu görünce selâm verir ve halini sorardım. O beni gözüne kestirmiş. İncil'den ufak risaleler yaptırmışlar. Küçük kitapçıklar halinde, bana bunlardan 5-l0 tane verir. "Tevzi eder misin?' derdi. Biz de alır, götürür ve yakardık.
"Ben bunu Üstad'a söyledim. 'Siz müsaade edin böyle yapalım' dedim. 'Peki' dedi. 'Abdurrahman'la bu işi yapın.' Kitaplar Vezneciler'de bir çayhanedeydi. İngiliz işgali olmasına rağmen korku diye birşey bilmiyorduk. Ben Türbe'de bir İngiliz polisini dövmüşümdür. Yerlerine göre bazan yüzlerine tükürüp hemen kaçardık. Tabii peşimize düşerler. Türk polisi de bize talimat verir. 'Sağa sap'der, onu sola götürür. Böylece izimizi kaybettirirdik.

Top kamalarını kaçırırdık
"Ayrıca top kamalarını alıp, İngiliz toplarını muattal hale getirmek gibi gizli bir çalışma yapardık. Bunun için Sirkeci'de biri kahvehaneden talimatımızı alırdık. Washington Sefareti İmamı Saffet Efendi devamlı burada bir sedirde otururdu. Önüne de bir nargile alır içerdi. Biz yanına gelir elini öperdik. Bu anda o bizim elimize bir kâğıt sıkıştırır ve hemen şu şekilde bağırırdı. 'Oğluma bir çay' derdi.
"O zamanlar bir de 'Mimmim' grubu mel'unları vardı. Ben ve bazımız onları tanımıyorduk. Bazı tanıyanlar vardı. Onlardan gizli yapıyorduk. Benim vazifem tersaneden top kamalarını alıp, Çarşamba Polis Karakolu yanındaki Kuyulu Kahvehaneye getirmekti. Bu kahvehanenin ön ve arkası bahçe idi. Ben tersaneden kâğıda sarılı olarak top kamaları alırdım. Mevsim de kıştı, benim bir pardesüm, yağmurluğum vardı, onun altına koyardım ve elimi de cebime koyup onları tutardım. Sonra Kasımpaşa'dan vapura biner, Fener'e çıkardım. Camcı yokuşundan Çarşamba'ya gelir ve kahvehaneye girerdim. Bazan vapuru kaçırıp bir sonrakine kalırdım. O zaman kahveci: 'Hoş geldin evlât, nerede kaldın?' derdi. Kahve iki kapılı idi. Arka bahçeye çıkan kapıyı açar, dışarı çıkardık. Bahçede kör bir kuyu vardı. Onun başına getirir ve verirdim. Kamaları o da bir halata sarar ve kuyunun içine koyardı. Sonra beraberce içeri girer, o da tezgâhtara 'Oğluma bir çay verin' derdi. Çayı içer ve zaten vakit epey ilerlemiş olur ve ben Eyüp'teki evimize giderdim. Diğer taraftan bazı arkadaşlar da Ahırkapı'da silâh çalarlardı.

Eşref Edip'i çok severdi.
"Üstad, Eşref Edip Beyin Sebilürreşad Mecmuasıyla çok yakından ilgilenirdi. Eşref Edip Beyi çok severdi. Hattâ son görüşmemizde Avukat Mihri Helav'a 'Bak, Mihri, Eşref Edip Bey günahlarını afettirdi. İslâma çok hizmet etti. Ya sen ne yapıyorsun?' dedi. O da 'Dua buyurun, ben de inşaallah bir şeyler yaparım' dedi.

Sana heykel dikmek için yardım etmedik
"Üstad daha önceden beni Ankara'ya göndermişti. Bilahare kendisi de ısrarla istenince geldi. Orada son olarak kendisini Mustafa Kemal'le istasyonda konuşurken gördüm. Ben yanlarında idim. O zaman Mustafa Kemal'in Sarayburnu'na heykelinin yapılmasını düşünüyorlardı. Buna karşılık ilk olarak Sokulluların adamı olan sarıklı avukatlardan Abdunnâfi Efendi karşı çıktı. İstanbul'dan Ankara'ya telgraflar çekti. 'Hilâfet merkezine heykeller dikilemez' diye.
"O zaman da Üstad: 'Paşa biz sana heykel dikmen için yardım etmedik' dedi. İstasyonda ben duydum. Mustafa Kemal cevap vermedi, yürüdü. Ertesi günü de duyduk ki Üstad Van'a gitmiş.
"Üstad'ı anlayan tek devlet adamı Adnan Beydir. Rahmetli çok anlamıştı. Ama ne yapsın, etrafındakiler ona daha fazla yardım etmesine mani oluyorlardı."
Tevfik Demiroğlu 8 Mayıs l987'de vefat etti.

Tur@b
24.08.2008, 17:09
İSMAİL HAKKI İZMİRLİ


İsmail Hakkı İzmirli (l868-l946). İzmirli İsmail Hakkı dinî, felsefî ilimlere ait eserleriyle ve çalışmalarıyla tanınan, yakın tarihimizin büyük âlimlerindendi. İzmir'de dünyaya gelen İsmail Hakkı, Rus harblerinde vurulan Yedek Yüzbaşı Hasan Efendinin oğluydu.

Darü'l-Hikmeti'l-i İslâmiye âzası
İzmir Rüştiyesini bitirdikten sonra İstanbul'da tahsiline devam etmişti. Darül muallimin-i âliyenin edebiyat kısmından birincilikle mezun olmuştu. Bir müddet de Fen Fakültesine devam etmişti. Çeşitli mekteplerde dersler okutmuştu. Edebiyat ve İlahiyat Fakültelerinde müdürlük yaptı. Mülkiye ve muallim mekteplerinde de dersler okutmuştu.
İzmirli İsmail Hakkı'nın yüz kadar yazdığı eseri bulunmaktadır. Büyük bir kütüphanesi vardı. Kitaplarını Süleymaniye Kütüphanesine bağışlamıştı. Kitapları Süleymaniye Kütüphanesinin İzmirli İsmail Hakkı bölümündedir. Buradaki kitaplarının tamamı üçbin yediyüz cilt kadardır. Bunların içinde, Bediüzzaman'ın eski kitaplarının hemen ekserisi bulunmaktadır.
3l Ocak l946 Perşembe günü akşamı Ankara'da vefat etmişti. Hacı Bayram Camiinde cenaze namazı kılındaktan sonra Cebeci Asrî Mezarlığında toprağa verilmişti.
Vefatından sonra gazetelerde hakkında çeşitli yazılar çıkmıştı. Bunlardan Mehmed Akif Ersoy'un damadı Ömer Rıza Doğrul 2 Şubat l946 tarihli Cumhuriyet gazetesinde bir yazı neşretmişti. Doğrul, "İsmail Hakkı İzmirli" başlıklı yazısının sonunu şöyle bitiriyordu:
"Kendisini otuz beş yıl önce Mehmed Akif'in muhitinde, Babanzade Ahmed Naim'le, Ferid Kam'la birlikte tanımak şerefini kazanmış ve onun iltifat ve teveccühü ile karşılanmıştım. Kendisi, Mehmed Akif muhitinin en belli başlı erkânındandı ve o meclis, İzmir'siz tamamlanamazdı. Onların hepsi Allah'ın rahmetine kavuştular. Nihayet o da, o meclisi bam başka bir âlemde tamamlamak üzere onlara katıldı. Ve onlar gibi o da bizi öksüz bıraktı.
"Türk milletine ve İslâm âlemine başsağlığı dileriz."
Radyo gazetesi muharriri Nureddin Artam da İsmail Hakkı İzmirli'nin ölümü münasebetiyle şu beyti söylemişti:
"Hakkıyı Hakka eyledik îsâl,
Ona hasret çekerdi İbni Kemal,
Yürüdü Hakka, Hakkı İzmirli
Çekeriz biz de şimdi İsm-i Celal."
Eserlerinden bazıları şunlardı:
Maani-i Kur'ân, Yeni İlm-i Kelam, Usul-ı Fıkıh Dersleri, İlm-i Hilaf, Din Dersleri, Siyer-i Nebeviye-i Celile, Garb Filozoflarıyla Şark Filozofları Arasında Bir mukayese, Fenn-i Menahiç, Şeyh ebi Bekir-i Razi, Mutasavvife Sözleri mi?, Gazilere Armağan ve Angilikan Kilisesine Cevap.
İzmirli İsmail Hakkı eserlerinden dolayı maarif vekaletinden takdirname aldığı gibi, Fransa devleti tarafından da kendisine akademi nişanı verilmişti.
İzmirli, verdiği dersleri pek heyecanlı bir şekilde ağlatırdı. Bitmeyen bir ilim heyecanı taşırdı. Gayet güzel dersler anlatırdı. Onun derslerini anlamayan hemen hemen yoktu. İslâm tarihini yaşayarak anlatırdı. Kendisini dinleyen talebelerini bazı zamanlar da anlatırdı. İslâm tarihini anlatırken talebeler dersin tafsilatlı olmasını istedikleri zaman onlara cevaben:
"Benden mufassal istemeyin, mevsuk isteyin!" derdi.
"İzmirli" adıyla tanınan Hafız İsmail Hakkı, Dârü'l-Hikmeti'l İslamiye'de âzâlık da yapmıştı.
Hüdâ hepsine rahmetler eylesin.

Tur@b
24.08.2008, 17:10
MUSTAFA BARÇIN


l90l'de Konya'nın Sarıveliler kasabasında doğdu. Çeşitli hocalardan dersler aldı. Bekir Haki Efendi de hocalarındandır. Eski adalet bakanlarından Sedat Çumralı ile samimi bir arkadaştı. Üstad Bediüzzaman'ı İstanbul, Emirdağ ve Isparta'da ziyaret etmişti. Kardeşi Dr. Tahir Barçın'a Üstad Bediüzzaman'ı gösterip tanıştırmıştı. Mustafa Barçın'ın Arapçadan tercüme edilmiş bazı İslâmi eserleri vardır.
İstiklâl marşımızın şairi Mehmed Âkif Beyin Fatih Sarıgüzel'de dünyaya geldiği evin yerinde bugün Barçın Apartmanı yükselmektedir.
Barçın Apartmanının sahibi Dr.Tahir Barçın'ın evinde senelerce, her hafta Çarşamba okunan Risale-i Nur derslerine devam etmiştik. Merhum doktor ağabeyimiz, kendilerine, Mütareke senelerinde ilk defa ağabeyi Mustafa Barçın'ın Bediüzzaman'ı gösterdiğini ve bir kitabını okuması için verdiğini anlatmıştı. Mustafa Barçın'ın Fatih Camiinin güney taraflarındaki medreselerde gördüğü Bediüzzaman'ı kendisine tanıttığı günleri hasretle anlatırdı.
Doktor Tahir Barçın ağabeyimizin vefatından yıllar sonra, ağabeyi Mustafa Barçın'ı Feneryolu'ndaki evinde ziyaret etmiştim. Bu ziyaretlerim esnasında aziz hatıralarını da dinleyerek tesbit etmiştim.
Kendileri Üstad Bediüzzaman'ı l920'lerde gördüğü gibi daha sonraki Cumhuriyet yıllarında Emirdağ ve Isparta'da da ziyaret edip görüşmüşlerdi.

"Aradığım adam mutlaka budur"
Anlattığı hatıralardan şunları tesbit edebilmiştim:
"Bizler Konya'da talebeydik. O günlerde duymuştum: Kürdistan'da bir talebe varmış, okuduğunu unutmazmış,çok büyük bir âlimmiş. 'On bir Buçuk' isimli bir eseri varmış (Divan-ı Harb-i Örfi) diyorlardı. Ben de 'Keşke bu zat bizim Konya taraflarına gelse de bir görsek' derdim arkadaşlara. Sonra üç-dört sene sonra İstanbul'a gelmiştim. Yine bu harika zatı düşünüyordum. O zamanlarda tramvay Edirnekapı'ya kadar gidiyordu. Bir gün Fatih otobüs durağında tramvaydan bir zat indi. Külahlı, ayaklarında çizmeler, sırtında bir kürk, belinde kılıç gibi uzun bir kamasıyla hemen dikkati çekiyordu. İçime bir ilham geldi, 'Aradığım adam mutlaka budur' diye bir düşünce geldi içime. Bu zatın peşinden gitmeye başladım:
"Yavaş yavaş Fatih medresesine çıktık. Medrese'de yüksek tahsil yapan Vanlı Nimetullah vardı. Nimetullah, Van'dan beri Üstad Bediüzzaman'ı tanıyormuş. Beraber arkasından Üstad'ın odasına girdik. Fırsat bekliyoruz, oturup konuşmak istiyorum, ellerini öpmek istiyorum. Medreseden beş altı talebe arkadaş daha geldi. Onlar da Üstada karşı çok hürmetkârlardı. Orada ellerini öperek hemen oturdum. Biraz konuşup, tanıştık. Koltuğunda bir takım kitaplar vardı. Bu kitaplardan bir kaç tanesini bana verdi, Bu kitaplardan herkese birer tane "hediyemdir" diye dağıttı. Bunların içinde İşarat'ül-İcaz'ı hatırlıyorum. O zamanlar İstanbul İngiliz işgali altındaydı, herhalde sene l920-2l günleriydi.

"İslâma hizmet eden bu zata sen de hizmet et"
"Uzun zamanlar sonra Adana'da murakıp olarak vazife yapıyordum. Üstad Bediüzzaman Emirdağ'da bulunduğunu öğrenmiştim. Kardeşim Dr. Tahir Barçında Emirdağ'da vazife yapıyordu. Kardeşime Üstad'ı ziyaret etmesini, hürmet etmesini yazmıştım. "İslâma hizmet eden bu zata sen de hizmetkâr olacaksın' diye bildirmiştim. Böyle bir zatı Allah size nasip etti, elinden gelen bütün gayreti göster, bu büyük zattan istifade et' diye bildirmiştim.
***
"Bir ara Antalya'da müdürlüğüm vardı, o tarafa geçerken Emirdağ'a uğradım. Üstad'ı ziyaret ederek ellerini öptüm. O zamanlarda Demokratlar çıkmıştı. İslâmî havalar biraz kuvvetlenmişti. Üstad bana, ziyaret edip çıktıktan sonra merhum Osman Çalışkan ile bir hırkasını giymem için hediye olarak göndermişti.
***
"Daha sonraları Isparta'da vaaz etmiştim. Bu vaazdan sonra da Üstad'ın ziyaretine gitmiştim. Kendilerinin hizmetlerine Bayram ve bizim ermenekli Ziver (Zübeyir), bakıyorlardı. Yanlarında uzun kalmak istiyordum. Kurduğumuz Sönmez neşriyatıyla alâkalı bazı şeyler soracaktım. Ama kendileri çok rahatsızlardı. Beni hemen tanıdı, Dr. Tahir Barçın'ın ağabeyi olduğumu ifade ettiler, yanındaki talebelerinin vasıtasıyla konuşabildik. Hasta yatıyordu. Bizlerin hizmeti için dualar etti.

"Çantay: Yıllar Bediüzzaman'ı haklı çıkardı"
"Geçmiş günlerde ben Balıkesir'de Hasan Basri Çantay'ı ziyaret etmiştim. Merhum Çantay, 'İlk mecliste Bediüzzaman ne kadar haklıymış, biz hocalar Üstad Bediüzzaman'ı desteklemedik ve yalnız bıraktık. Biz hocalar Bediüzzaman biraz fazla gidiyor, diye kendilerine mani olmaya çalışmıştık. Kendilerini durdurmak için, aman fazla ileri gitme diyerek, ceketinin eteğini çekmiştik. Bizler biraz da korkuyorduk. Bediüzzaman çok pervasızdı. Hiç kimseden çekinip korkmuyordu. Ama yıllar geçinci Bediüzzaman'ın ne kadar haklı olduğunu gördük, bizlere hakkını helâl etsin" dedi.
Merhum Doktor Barçın, ağabeyi Mustafa Barçın'dan duyduğu bu hatırayı Emirdağ'ında Üstad Bediüzzaman'a anlattığı zaman, Bediüzzaman "Maşaallah, maşaallah demek hocalar benim otuz sene evvel söylediklerime yeni gelmişler, madem öyledir, ben de onlara hakkımı helâl ediyorum" diyor.

Tur@b
24.08.2008, 17:11
ALİ BALABAN
VE CEMİLE
BALABAN

Eski Said'ten Yeni Said'e
Güzel İstanbul'un güzeller güzeli Boğaz'ına Osmanlı tarihçisi Dursun Bey "Nehr-i Azîz" adını vermişti.
Bediüzzaman Said Nursî'nin Rumeli sahillerindeki ilk menzillerinden sonra Sarıyer hakkında, Boğaziçinde Tarih eseri şunları kaydetmektedir:
"Bir zamanlar Boğaz feneri Sarıyer'de idi. Bilhassa bağları, bahçeleri ve mesireleriyle meşhur olan köy, gerek halkın, gerek hükümdarların rağbetini çeken müstesna bir mevkia sahipti. Meselâ Çelebi Solak Bahçesi, bilhassa padişahların kiraz mevsiminde uğrak mahalli olmuştu. Başta İkinci Sultan Selim, Avcı Sultan Mehmed, Dördüncü Sultan Murad hep Sarıyer'in müptelaları idiler. Burada Dördüncü Sultan Mehmed'in bir de av köşkü vardı ki, bilhassa Hünkâr Suyu padişahın av sahası içinde idi. Evliya Çelebi'nin ifadesine göre, Döndüncü Sultan Murad, Çelebi Solak Bahçesine bakmış da 'Ben Hâdimü'l-Haremeyn olduğum halde böyle bir Cennet bahçesine sahip değilim' deyivermiş. Bunu haber alan bahçenin sahibi ise, 'Padişahıma hibe olsun' diye bahçesini hükümdara hediye etmek istemişse de kabul ettiremedikten başka, padişah, bu ganî gönüllü Solak'a sonsuz ihsanlarda bulunmuş."
Sarıyer'in Fıstıklıbağlar semtinde mütevazi ahşap bir hane, Asrın Sultanına menzil olmuş, mekân olmuştu. Bediüzzaman İstanbul'da kaldığı l9l8-l922 yıllarında muhtelif zamanlarda gelip burada kalıyordu. Bu evde, Abdülkadir Geylânî Hazretleri Fütuhü'l-Gayb kitabıyla Eski Said'i Yeni Said'e çevirmişti. Bu hâdiseden otuz yıl sonra da Üstad Bediüzzaman, İnebolu eşrafından ve Nur talebesi Selâhaddin Çelebi ile Sirkeci'deki Akşehir Palas Otelinden bir taksi tutarak burayı ziyarete gitmişlerdi. Bu bahsi yıllar evvelki tesbitlerimizle Nurs Yolu'nda "Fıstıklı Bağlar'da Bir Ev" başlığı altında yazmıştık.
Üstad Bediüzzaman Lem'alar'daki "İhtiyarlar Risalesi"nin "Onuncu Rica"sında "Sarıyer'de kendime bir halvethane buldum" diyerek, İstanbul Boğaziçi'ndeki Sarıyer menzilini söylemektedir.
Bu gizli ibadet yeri olan Halvethane'den "Yirmi Altıncı İhtiyarlar Lem'ası" şöyle bahsetmektedir:
"Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muaşeretten daha ziyade hoş geldi. Ben de Boğaz tarafındaki Sarıyer'de bir halvethane kendime buldum. Gavs-ı Azam (r.a.) (Fütûhü'l-Gayb'iyle, bana bir üstad ve tabib ve mürşid olduğu gibi, İmam-ı Rabbanî de (r.a.) Mektubat'ıyla, bir enîs, bir müşfik, bir hoca hükmüne geçti. O vakit ihtiyarlığa girdiğimden ve medeniyetin ezvakından çekildiğimden ve hayat-ı içtimaiyeden sıyrıldığımdan pek çok memnun oldum. Allah'a şükrettim."

"Şarktan bir Kürt hoca gelmiş"
Karadeniz'in dindar evlâtlarının yaşadığı Sarıyer Camii, vakit namazlarında bile Cuma ve mevlit cemaati gibi tıklım tıklım mü'minlerle doluydu.
l986 yılının tatlı bir bahar gününde kılanan öğle namazından sonra, sakallı ihtiyar bir zatın yanına yaklaşarak nereli olduğunu sordum. Nur yüzlü dede, bana garip garip bakmakla birlikte Sarıyer'li olduğunu söyledi. Yine tatmin olmayıp, doğduğu yeri tekrar sorduğumda, dede ve babalarının Doksan Üç Harbinde Kafkaslar'dan gelip Sarıyer'e yerleştiklerini, kendisinin ise Sarıyer'de doğduğunu ifade etti. Bu arada hemen ikinci mukadder ve hazır sualimi yönelttim: "Eskiden, yani altmış sene evvel Sarıyer'de Bediüzzaman oturmuş, siz hiç kendisini gördünüz mü?" deyince ihtiyar dede, gülerek elini cebine attı ve cebinden bir Nur Risalesi çıkardı. Ben hayret etmekle birlikte, bu neviden hâdiselerle çok karşılaşmış bir kimse olarak, fazla da şaşırmamıştım. Sarıyer Camiinin emekli müezzini olduğunu, Üstad Bediüzzaman'ı çok gördüğünü, ziyaret edip ellerini öptüğünü, kitaplarını da okuduğunu söyledi. Hanımının da Üstad'ı ziyaret edip dualarını aldığını, kendi evlerine yemeğe davet ettiklerini ve Üstad Bediüzzaman'ın icabet ettiğini anlatarak, bizi de kendi evlerine davet etmişti.
Daha sonraki Sarıyer ziyaretimizde Sarıyerli arkadaşlar Muallim Mustafa Beyler ve İslâm Yaşar gibi edip dostlarla birlikte evlerine gittik.
Seksen dört yaşındaki Sarıyer Camiinin emekli müezzini Ali Balaban bizi seksen yaşındaki eşi Cemile Hanımla birlikte karşıladı.
Ahşap evlerinin kütüphanesinde bir-iki tane değil, birçok Nur Risalesi eski ve yeni harflerle duruyordu. Hanımıyla kitapları okuyor ve içindeki hakikatlardan istifade ediyorlardı.
Cemile Balaban, babası Nevşehirli Hakkı Babanın Üstad Bediüzzaman'ı çok takdir ettiğini, ilmini ve irfanını çok beğendiğini anlatıyordu. Hakkı Efendi, hiç kimsenin evine gitmeyen, hiç kimseden bir şey almayan Bediüzzaman'ı bir gün evine çorbaya davet ettiğini, Üstad Bediüzzaman'ın ise, "Peki, ben sana gelirim" diyerek hakikatten bir gün kalkıp geldiğini, yer sofrası hazırlayıp, çorba pilâv ve yemek ikram ettiğini, Üstad'ın ise sadece bir çeşit yemekten biraz yediğini Hakkı Efendinin kızı Cemile Hanım anlatıyordu. Cemile Hanımla kocası Ali Efendi daha önceleri Sarıyer'de Üstad Bediüzzaman'ı gelip giderken çok gördüklerini, Fıstıklı Bağlar mevkiinde bir evde kaldığını söylüyorlardı.
O zamanlar, yani (l9l8-l922) yıllarındaki yaz mevsimlerinde gelip Fıstıklıbağlar mevkiinde kalan Bediüzzaman, buradaki aslen Kafkasyalı, yine Balaban ailesi gibi 93 muhacirlerinin evinde kalıyordu. Bu evde ibadet, murakebe ve tefeyyüz günlerinde Bediüzzaman'ın Eski Said günleri sona ermiş. Yani Said olarak hayatında yep yeni bir nur ve nurlu hizmet günleri başlamıştı.
Ziyaretimiz esnasında tam bir Osmanlı hanımefendisi olduğu her halinden belli olan Cemile Balaban Hanım, elinde bugünkü gazetelerin yarısı kadar büyüklükte, çarşaf gibi, Devlet-i Aliyye'den aldığı mezuniyet şehadetnamesini getirip bizlere göstermişti. Eski ve yeni yazıyı gayet güzel okuyan bu Osmanlı hanımefendisi bizim dikkatli bakışlarımız arasında Devlet-i Aliyyenin diplomasını su içer gibi okuyordu.
l920 yıllarında Sarıyer'in her tarafına, "Şarktan bir Kürt Hoca gelmiş, bu hoca çok büyük bir zatmış" diye şâyiaların etrafa yayıldığı zaman, Sarıyer'in dindar Karadenizli evlatları hep Bediüzzaman'ı ziyaret edip, duasını almak istiyorlardı.

Tur@b
24.08.2008, 17:12
MEHMED SAİD ŞAMİL
(l900-Medine-l98l İstanbul)

Altı-yedi sene Kafkasya'nın şanlı kahramanı Şeyh Şamil'in torunu Said Şamil merhumun ziyaretlerine giderdik. Bu ziyaretlerin her birisi benim için ilim, irfan, fikir, iman ve kahramanlık destanlarının ziyafeti halinde geçerdi. İlk ziyaretlerimden birinde merhum Said Şamil Beyefendi'ye yaşını sormuştum. Bana cevap olarak yirminci yüz yılla aynı yaştayım demişti. O günlerde yetmiş beş yaşlarında olduğu halde yiğit ve bahadırlığı her halinden belli oluyordu. Beraberce cemaat halinde namaz kılmak için yerleri tertiplerken, iki kişinin zor kaldırabileceği koltukları tek başına kaldırdığı gibi salonun bir başından diğer başına götürüp, rahatlıkla arzuladığı yere koymuştu.
Göztepe'deki dairesinde başka bir ziyaretimde, niçin evlenmediğini ve bekâr kaldığını sormuştum. Bu sualime de, cevap olarak, Dağıstan ve Kafkasya Davası ile alakalı olarak yaptığı mücadeleleri, İslâm dünyasının beraberliği için gayretlerini ve nihayet "Şeyh Şamil Hanedanı"na münasip olacak bir adayı bulamadığı için evlenmediğini-evlenemediğini anlatmıştı.

Bir Bahadırın anlattıkları
Said Şamil Beyle görüşürken, Üstad'ımın:
"Kafkas ve Türkistan İslâmın iki bahadır oğullarıdır, Rus mekteb-i harbiyesinde talim ediyorlar" ifadesini düşünüyordum. Her haliyle, ses tonuyla, şivesiyle, edasıyla bu bahadır oğullarından birisi ile karşı karşıya idim.
Yaşayan bir tarih, canlı hatıralarla tatlı anlar yaşatıyordu. insana...
"Altmış sekiz sene evvel Yusuf Akçora hacca gelmişti. O zaman ben dokuz-on yaşlarındaydım. Kendisi İdil-Urallı, yani Tatardı. Babası vefat ettiği zaman, annesi bir Dağıstanlı ile evlenmiş. Bu sebepten bazıları, onu Kafkasyalı sanır.
"Medine'ye gelmişti. Bizim mektebe geldi ve bizim sınıfa girdi. Hocamız beni tahtaya kaldırdı. Sualler sordular. Cevaplar verdim. Akşam eve geldiğimde, gündüz mektebe gelen Yusuf Akçora'yı bizde gördüm. Elini öptüm. Babama, 'bu sizin yavru herhalde sınıfın en çalışkanı, bugün hoca kendini kaldırdı. Sorduğumuz suallere hep doğru cevaplar verdi' dedi.
"Yusuf Akçora ile tâ o zaman tanışmıştık. Aradan uzun seneler geçti. Cumhuriyetin ilk yıllarında, zannediyorum, l925 senesindeydi, Ankara'da yanına ziyarete gittim. Bir köşkü vardı, oradaydı. Kendileriyle sohbet ederken, bir albay geldi. Görüşüp, konuştular. Albay sonra ayrıldı ve gitti. Arkasından Akçora:
"Bu albay Kürttür. Bu kürtler çok sadık insanlardır. Hocalarına çok hürmet ederler. Çok hatırşinas ve misafirperverdirler' dedi."
"Buradan söz açılınca Bediüzzaman Efendi'den bahse başladı. Daha önce anket (* (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn1)) dolayısiyle verdiği cevapta geçen hatırasını anlattı. Aynen Medine'de hocamın beni kaldırdığı gibi, Üstad Bediüzzaman da sık sık medreseleri gezip, dersleri takip edermiş, Yusuf Akçora da, medreselerde tarih dersleri okuturmuş, Bediüzzaman derse girdiği zaman, şimdi bir sual sorar diye çok heyecanlanır, çok telâşlanırmış... Bu hatırasını anlattı.
"Ben daha önceki yıllarda, meşrutiyetin ilk senelerinde, Bediüzzaman'ı İstanbul'da çok görürdüm. En çok belindeki hançeri ve kıyafeti dikkatimi çekerdi. Bilhassa o meşhur hançerini merakla seyrederdim. O hançere sahip olmayı çok isterdim. Çocukluk hafızamda kalan bunlardır.
"Yine Cumhuriyetin ilk seneleriydi. Biz o zaman İstanbul'daydık. Kafkasya'dan gizli adamlarımız gelirdi. Ben bu adamlarla görüşmek için Hopa'ya gidip gelirdim. Bir Lazın küçük bir gemisi vardı Onunla Hopa'ya gidiş-geliş onbeş gün kadar sürerdi.
"l926'da yine böyle bir iş için Hopa'ya gittim. Gizli kuryeyi alıp geliyordum. Gemi Trabzon'da bir müddet durdu. Yeni yolcular bindiriliyordu. Merakla bakınca, yıllar önce gördüğüm, Yusuf Akçora'dan dinlediğim Bediüzzaman Said Nursî de bu kafilenin içinde. O zaman kendilerini Batı Anadolu'ya gönderiyorlardı. Şarkın tanınmış aşiret reislerinden Kör Hüseyin Paşa'yı ve çocuklarını geminin alt kısmına indirdiler. Bediüzzaman ise talebe ve arkadaşlarıyla güvertede oturuyordu. Hava ayet güzeldi. Bahar ve yaz havasıydı. Yol yorgunluğu veya meşakatten olacak bir parmak kadar sakalı uzamıştı. Seyahat dolayısiyle tıraş olamamıştı.
"Uzaktan bir müddet seyrettim. Yanına yaklaştım, ellerinden öpmek istedim. Fakat adamları etrafını iyice sarmıştı. Ben de vazifeli olduğum için, herhangi bir zarar gelmesin diye, elini öpemedim. Öpmek kısmet olmadı. Fakat hâlâ müteessirim, niçin görüşüp, elini öpmediğime.
"Sessiz, mahzun oturuyordu. Güvertede bir setin üzerindeydi. Üzerinde gri renkli bir elbise vardı. Cübbe gibi bir şeydi. Uzaktan zaman zaman bakıyordum. Maalesef elini öpmek kısmet olmadı."
Said Şamil Bey o günleri yaşatıyordu bize. Konuşmamızın burasında, beş sualli nurculukla ilgili ankete temas etti. Şunları anlattı:
"İnsan her yazıyı aynı halette, aynı arzu ve istekle yazamıyor. Halbuki ben sizin ankete verdiğim cevapları iştiyakla, zevkle yazdım. Zoraki olmadı. Böylece yıllar önce görüp de görüşemediğim bu muhterem zata, bu şekilde bir hizmetimiz oldu."
Bahadır insan, asil hanedan Said Şamil'in anlattığı hatıralarla gönlüm sevinç içinde, kanatlı bir kuş gibi ayrıldım Göztepe'deki devlethanesinden...[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn2)


* (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref1) Bak. Said Nursî ve Nurculuk Hakkında Aydınlar Konuşuyor. Necmeddin Şahiner Sy. l46

[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref2) Baskı Yeni Asya Yayınları

Tur@b
24.08.2008, 17:18
İSMAİL DİKEN

"1926 senesinde, İdris Köşkü Caddesindeki, yine İdris-i Bitlisi Çeşmesi'nin karşısındaki evde dünyaya gelmişim. Babam merhum Vanlı Fakih İsa Cafer (1876-1963) Efendiydi. Pederim de Hizan'da dünyaya gelmişti. Daha çok gençken, Sultan Abdülhamid zamanında on beş-yirmi yaşlarında buraya, İstanbul'a tahsile gelmişti. Üstad Bediüzzaman'ı tâ Hizan ve Van'dan tanıyordu. Üstad Bediüzzaman'ın gıyabında evimizde bizlere, onun ilminden ve kahramanlığından sitayişle bahisler açardı. Üstad için 'Molla Said' ifadesini kullanırdı.
"Üstad Bediüzzaman Rus esaretinden geldiği zamanlarda Eyüp'te bir müddet kalmıştı. Hatta İdris-i Bitlisi'nin hanımının adıyla anılan Zeyneb Hatun Camiinde bir Ramazan'da itikafta kalmıştı.
"Birgün, zannediyorum 1952 veya 53 senelerindeydi. Ben yalnız başıma evimizden çıkıp İdirs-i Bitlisi'nin hanımının adıyla anılan Zeyneb Hatun Camiine doğru gidiyordum. Sokağın başında karşıma üç kişi çıktı. Bunların ikisi genç ve kıravatlıydı. Talebe oldukları belliydi. Üçüncü zat, cübbeli ve dar şalvarlı birisiydi. Ben bu zatlara selam verdim. Bu zat heybetli bir şekildeydi. Selam verince de zaten bakışlarıyla heybetini göstermişti. Gençler yirmi-yirmi sekiz yaşlarını gösteriyorlardı. Temiz kıyafetliydi ve üniversiteli oldukları anlaşılıyordu. Bu heybetli zat bana selam verdi ve 'Sen kimin oğlusun?' diye sordu. Ben hiç cevap vermeyerek, hemen eve koştum. Babamı çağırdım, 'Baba, baba, bir muhterem zat seni soruyor' dedim. Babam, 'Bu zat bizim Molla Said Efendi olmasın?' dedi. 'Bilmiyorum' dedim. Babam ise kapıdan çıkarak, bu zatları karşılamak için koştu. Bize doğru on beş-yirmi adım kadar gelmişlerdi. Babam tanıdı ve hemen Üstadın ellerine kapandı, ellerini öpmek istedi, Üstad elini çekti ve öptürmedi. Yürüyerek mezarlığın başına kadar gittiler. Üstad Bediüzzaman, uzun bir ağacın yanındaki yuvarlak bir taşın üzerine varıp oturdu.
"Merhum babam da Üstadın yanına oturdu, diğer genç üniversiteliler de oraya oturdular. Ben ise arkada ve ayakta durarak konuşmalarını dinlemeye çalışıyordum. Bazen Kürtçe konuşuyorlardı. Ben o zaman konuşmalarını anlayamıyordum. Türkçe konuştukları zaman ben de anlıyordum. Galiba babam Üstada bir şey söyledi. Üstad ona cevaben: 'Hiç üzülmeye değmez. Ben şimdiki bu halleri, bugünün böyle olacağını, seneler evvel görmüştüm. Hani şimdi sinema diyorlar ya, bunun ben böyle olacağını, aynen bu taşın üzerine oturmuştum ve aşağıdaki denizi seyrediyordum, sinema perdeleri gibi bugünler gözlerimin önünden gelip geçmişti.'
"Bu bahisten sonra Üstadla babam yine Kürtçe konuşmaya başladılar. Bu yuvarlak taşın üzerinde on beş dakika kadar oturdular. Oradan kalkarak babamla vedalaştılar ve ayrıldılar. Üstad Bediüzzaman Eyüb'e doğru yürüyüp gitti. Biz babamla eve dönerken, ben babama sormaya başlamıştım. Babam bana 'Bu zat benim sana daima bahsini ettiğim Molla Said dediğim zattır, Bediüzzaman'dır.'
"Üstad Bediüzzaman Zeyneb Hatun Camiinde itikafta kalırken, ablam Emine akşamları iftarlık yemek götürürdü. Üstad ise sadece bir çorbayı alırdı.
"1952 senelerinde 'Üstad Bediüzzaman'ın Sirkeci'deki ağır ceza mahkemesinde mahkemesi var' demişlerdi ve ben de bu mahkemeyi takip etmek için gitmiştim. Ama o zaman mahkeme günü Sirkeci'deki şimdiki postahane olan yerde mahşerî bir kalabalık vardı. Bu kalabalık ve izdiham yüzünden mahkemeye girememiş, sadece seyirci olarak dışarıda kalmıştım."

Tur@b
24.08.2008, 17:19
NİHAT YAZAR

Nihat Yazar 1925'te Adana'nın Osmaniye kazasında doğdu.

Volkan gazetesi sahibi Nihat Yazar, gazetesinde Üstad hakkında 'Bediüzzaman'ı zehirlediler' başlığı altında bir yazı yazmıştı. Bu yazıyı daha sonra Üstad kendi Tarihçe-i Hayat'ına konmasını emretmişti. Nihat Yazar, yazdığı bu yazıyı ve Üstadı ziyaret istediğini şöyle anlatmaktadır:
"Bediüzzaman Said Nursî ve onun cumhuriyet dönemindeki Müslüman Türk nesillerine örnek, izzet, vakar ve celâlet içersinde geçmiş hak mücadelesini benim neslime ve bütün Türk milletine önce Necip Fazıl Bey Büyük Doğu'suyla, sonra Eşref Edip Bey merhum Sebilürreşad'ıyla, daha sonra da Cevat Rifat Atilhan Bey merhum makale ve kitaplarıyla duyurdular ve tanıttılar. Daha sonraları ben onu çeşitli fırsat ve vesilelerle bizzat Necip Fazıl, Cevat Rifat ve hele de Eşref Edip Bey merhumun ağzından dâsitânî bir şekilde dinledim.
"Bana gelince, be bu mücahidler ordusuna yaşımın küçüklüğü sebebiyle ancak 1950'lerde İktisat Fakültesinde öğrenciyken yayınlamaya başlayacağım Volkan dergisiyle bir çömez olarak katılabildim. Dergideki 'Bediüzzaman'ı zehirlediler' yazısı,* (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn1) onun şahsında Müslüman Türk milletine, Ramazan'da ve iftar sofrasında revâ görülen işkence ve bir zehirleme haberi üzerine kaleme alınmıştır.
"Adı geçen yazımın neşrinden, hatırımda kaldığına göre, on gün kadar sonraydı. Sinan Omur merhumu Vilâyet karşısındaki matbaasında dergimin tashih ve tertibiyle meşguldüm. Matbaada çalışanlardan bir tanesi, 'Ağabey, biri geldi seni görmek istiyor' dedi.
"Nerede?' dedim.
"Sinan Omur Beyin odasında' dedi.
"Kalktım ve gittim Odaya girdiğim zaman temiz giyinmiş Nur yüzlü, ben yaşta bir gencin oturduğunu gördüm. Tanıştık. Edebiyat Fakültesinin, yanılmıyorsam coğrafya kısmında okuyordu ve adı da Hüsâmettin idi galiba. Bana kendisini Bediüzzaman Hazretleri tarafından gönderildiğini, Üstadın beni gıyâben çok sevdiğini ve duâlar ettiğini ve beni ölen yeğeninin yerine kabul ettiğini söyledi.
"Nasıl övünmem ve sevinmem ki?"
"Çok sevinmiştim. Sevindim ve hâlâ da seviniyorum ve de sevineceğim. Nasıl övünmem ve nasıl sevinmem ki? Yaşı seksenlere ermiş ve Kur'ân'a ömür vermiş, Bedr'in arslanları misâli Allah kullarından biri beni tebrik ediyor, bana duâlar, selâmlar yolluyordu. Ben ki, kendini bilip mes'uliyetini icra ettiğim günden beri, 'Yüklendim yükümü, göçüm Allah'adır' iman ve şuûru içerisinde nefes alıp veriyorum. Hüsâmettin Bey matbaadan ayrılmadan önce, Bediüzzaman Hazretleri şimdi İstanbul'da, Fatih'te bir otelde kalıyorlar. Tedavi için geldiler. İsterseniz sizi yanına götüreyim' dedi.
"Sinan Omur Bey, benim 'Peki' dememe fırsat vermeden söze karışarak, 'Senin şimdi oraya gitmen doğru olmaz. Her taraf dilenci ve ayakkabı boyacısı kılığında bir sürü hafiyeyle doludur. Hem Efendi Hazretleri için, hem de senin için iyi olmaz. Derhal mecmuanı kapatırlar. Bu işi başka bir zamana bırakın' dedi.
"Çok sürmedi ve hâdiseden iki hafta sonra beni tevkif edip Sultanahmet Hapishanesine attılar.
"Hapishaneden çıktık ve Mısır'a gittik. 'Başka zamana bırakın' demişti Sinan Bey. Bıraktık ve mahşere kaldık. Allah'ım cümlesine rahmetve mağfiret eylesin, âmin."
(Nihat Yazar'dan bu bilgileri alıp gönderen Ali Sarıkaya kardeşime teşekkür ediyorum.)


* (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref1) Bu yazı Tarihçe-i Hayatın son kısımlarından 557-558. sayfalarında yer almaktadır.

Tur@b
24.08.2008, 17:20
MUHSİN ALEV

1974 kışının soğuk, 6 Aralık Cuma günü, Batı Berlin'de Fray Ünivertesinin mescidini arıyorduk.
Nihayet arkadışım ve dostum İhsan Atasoy'la epey yorulduktan sonra cumadan önce mescidi bulabilmiştik.
40 yaşlarında kısa boylu bir zat, aradığımız Muhsin Alev Bey, yeni abdest almış bize doğru geliyordu.
Küçük mescidde namazı kıldıktan sonra, Muhsin Alev'in hatıralarını tespit etmeye başlamıştık.
Muhsin Alev'in Türkiye'den ayrıldığı yirmi yılı geçmişti. Yirmi yıl vatandan, dostlardan uzak kalmak, en katı kalpli bir insanı bile rikkate getirirdi.
Muhsin Alev Türkiye'yi, buradaki dostlarını, bilhassa Üstadı unutamıyordu. Hasretle, hicranla anıyor, gözleri dolu dolu... Dalmış yıllar öncesini hatırlayarak anlatıyordu:

Muhsin Alev anlatıyor
"Unutamadığım, asla unutamayacağım anlar Üstadımla birlikte geçen anlardı. Hele birgün Afyon'da mahkemede koridorda bekliyorduk. Üstadım başını omzuma dayamıştı. İşte o günün, o anın lezzetini unutamam. Hayatımın bundan daha mes'ut bir hatırasını hatırlamıyorum."
Muhsin Alev duygulu bir insan, bu duygularından birinde şunları mısralaştırıyordu:
"Üstadım Said Nur
Onun kitapları var Risale-i Nur
Yanında alır ve kırlara açılır,
Rüzgârlar onu okşar, güneş onu kucaklar,
Çiçekler tebessümle ona doğru bakarlar
Kuşlar cıvıldaşarak, ona doğru koşarlar
Çünkü kâinatta, fıraktan, ayrılıktan elemden bahsetmedi,
Sevinçten, kavuşmaktan, visalden haber verdi.
Böyle tefsir eyledi Nur'un bir bendesi."
1952 senesinde Üstad Bediüzzaman için açılan İstanbul Mahkemesinin diğer bir sanığı da Muhsin Alev'di.
1951 senesinde iki bin tane Gençlik Rehberi Risalesini matbaada bastırmıştı. Bu mahkeme dolayısıyla İstanbul'a gelen Üstad Bediüzzaman, Sirkeci'deki Akşehir Palas Otelinde kalıyordu.

Kendi dilinde
Söz, Akşehir Palas Otelinden açılınca Muhsin Alev Bey, Üstadla ilgili orada geçen hatıralarından yirmi beş yıl sonra hatırında kalanları başladı anlatmaya:
"Kâmil Öztürk ile birlikte Necip Fazıl Kısakürek'in yanına gidip geliyorduk. O yıllarda Necip Fazıl, Büyük Doğu faaliyetleriyle meşguldü. Necip Fazıl'la münasebetlerimiz devam ediyordu. Risale-i Nur'larda bazı parçaları Büyük Doğu mecmuasında neşrettiriyorduk.

"Necip Fazıl'ın Üstadı ziyareti"
"Üstad İstanbul'a gelince sanki bütün İstanbul halkı Akşehir Palas Oteline boşaldı. Hergün yüzlerce insan Üstadı ziyaret ediyordu. Bu arada bir çok tanınmış zevat da bu ziyaretçiler arasındaydı. Necip Fazıl da Üstadı ziyarete gelmişti. Üstad, kendisini alaka ile karşıladı. Bir sandalyeye oturttu.
"Necip Fazıl, kendisinin yanına gelip giden gençleri Üstad Bediüzzaman'ın yanında ve hizmetinde görünce (ben tahmin ediyorum) üzülmüş olacak ki, Üstad kendisine:
"Üzülme! Üzülme! Ben Doğucuları, Risale-i Nur talebesi olarak kabul ettim. Ben seni Risale-i Nur'a yirmi senelik hizmet yapmış olarak kabul ediyorum' dedi.
"Yine Necip Fazıl'la olan görüşme sırasında Üstadın şöyle dediğini hatırlıyorum.
"Biz bir ağacın meyveleriyiz. Aramızda ayrılık-gayrılık yoktur. Ders almak ve kaynak bakımından aynı yere gidiyoruz.'

"Reşadiye Otelinde"
"Üstad Akşehir Palas Otelinden sonra, Fatih'teki Reşadiye Otelinde kalmaya başladı. Burada da çok ziyaretçiler gelmişti. Bunlardan birisi de Osman Yüksel Serdengeçti idi. Osman Yüksel'e şöyle demişti:
"Seni oğlum gibi kabul ediyorum. Oğlum olsaydı senin ismini koyardım. Yazılarında şahıslarla, bilhassa menfî şahıslarla uğraşma.'
"Üstad zaman zaman eski hatıralarından da anlatırdı' diyen Muhsin Alev, bu hatıralardan şu latif meseleyi nakletti:
"Üstad eski gençlik günlerindeki hatıralarından anlatırken, mevzu 31 Mart Olayındaki Hurşit Paşa Divan-ı Harbinden açılmıştı. Mahkemede reise karşı söylediği,
"Eğer meşrutiyet İttihat ve Terakkinin istibdadından ibaret ise, bütün dünya ins ve cins şahit olsun ki, ben mürteciyim' cümlesini İmam-ı Şafiî Hazretlerinden ders aldığını söyledi.
"İmam-ı Şafiî Hazretlerinin Âl-i Beyte sevgi ve muhabbetinden dolayı, 'Sen Alevî misin, Rafızi misin?' diye sordukları zaman, Şafiî Hazretleri cevaben,
"Eğer ehl-i beyte sevgi ve muhabbet Rafizîlik ise, bütün dünya şahit olsun ki ben Rafızîyim' buyurmuşlardı.
"Bu eski günlerin geçtiği yerleri zaman zaman gezmeyi de çok severdi. Hassaten hatırası geçen yerleri bazen birlikte gezerdik.
"Yine böyle bir gezinti sırasında, eski Harbiye Nezareti olan İstanbul Üniversitesi merkez binasını gezerken, 31 Mart Olayında asılanların yerlerini göstererek, anlatıyordu. Kendisini de asılanların, pencereden gözüktüğü yerde muhakeme etmişlerdi.
"Yaptığı çok şahane ve celâlli müdafaadan sonra, beraat etmişti. Kendisi beraat etmekle kalmamış, bir çok suçsuz insanların da tahliye edilmelerini sağlamıştı.
"Bu şiddetli mahkemelerde suçsuzluğu tebeyyün etmişti. Temyizi, müdafaası ve avukatı olmayan mahkemede kararlar derhal infaz ediliyordu. Mahkemede beraat etmekle kalmamış, vuku bulan yanlışlıktan dolayı Hurşid Paşa Divan-ı Harbi kendisinden özür dilemişti."
Mezkûr yıllarda Üstad Bediüzzaman, gerek Gençlik Rehberi mahkemesi, gerekse Samsun mahkemeleri için iki yıl üst üste iki defa İstanbul'a gelip, üçer ay kalmıştı.
Kendisi bu yıllarda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde öğrenci olarak bulunuyordu
Muhsin Alev'in felsefe konularında da Üstadı ile konuştuğu olmuştu.
Bununla ilgili de hatıraları vardı. Birgün Üstad Bediüzzaman'la ders esnasında bahis Sokrat'tan açılmış. Muhsin Alev, Sokrat'ın zehir içerek intihar ettiğini söyleyince, Bediüzzaman, Sokrat'ın intihar ettiğini kabul etmiyerek, şu cevabı veriyor:
"Nasıl intihar edebilir? İntihar etmedi, mahkûm edildi... Zehir içmeye mahkûm edildi. Neticede zehir içirilerek öldürüldü.
"İntihar etmek günahtır. İntihar eden, büyük katil olur.'
ğinin dört esasından birisi de şefkat oluşu itibariyle Üstad,
"Ben şefkat dersini çocukluğumda annemden aldım. Hikmet intizam ve nizam dersini de rahmetli babam Mirza'dan aldım' diye buyuruyordu.

"İstanbul'un fethinin 500. yıldönümünde"
"1953 senesinde İstanbul'un 500. Fetih yıldönümünde, Fatih Camii avlusunda yapılan merasimlere Üstad da iştirak etti. Tribünlerden bayramı takip etti. İlk defa hazırlanan ve gösterilere çıkan mehter takımını sevinçle seyretti. Mehterden memnuniyetini ve mesruriyetini izhar etti.
"Yine 1953 senesinde Beyazid'de Marmara Palas Otelinde bir kaç gün kalmıştı. Otelin penceresinden bakarken, derin bir tefekküre dalmıştı. Medreselerin ve mabedlerin harabe haline çok üzülmüş ve dertlenmişti.
"Eski medreselerin canlı olduğu günleri, binlerce medrese talebesinin girip çıktığı günleri hatırladım' diye hasretle bahsetti.

"Üstadın tedbir dersi"
"Birgün gece vakti Nur Risalelerini bir bohçaya doldurmuş, başka bir yere taşıyordum. Yolda bir arabadan karpuz almak istedim. Karpuzcudan fiyatını sordum. Bu sırada orada olan bekçiler benden şüphelendiler. Beni karakola götürdüler. Karakolda kitapları açıp baktılar, kimbilir ne zannetmişlerdi. Kitapları görünce bunlarda birşey yoktur diye beni serbest bıraktılar.
"Sabahleyin Üstadın yanına gittiğimde akşamki hâdiseyi aynen Üstada anlattım.
"Üstad bana tedbir ve dikkat dersi verdi.
"Niçin gece götürüyordun. Gece götürmeye ne lüzum var. Gündüz götürseydin' dedi.
"Zaman zaman bize çeşitli dersler verirdi.
"Yine birgün bir vesilesini bulmuştu;
"Abdülmuhsin'in eli, dili kalbi iyidir. Fakat aklına karışmam' diyordu.
"Bazen çeşitli meseleler olunca Üstad yazmamı isterdi. 'Yaz unutursun' derdi. Sonra daima sorup istişâre etmemi isterdi. 'İki kişiye sormadan birşey yapma' derdi. 'Eline, diline itirazım yok, fakat senin aklına karışmam' derdi.

"Asıl suçlu erkeklerdir"
"1953 senesinin bahar aylarında Fırıncı Mehmed kardeşin Çarşamba'daki evinde kaldığı günlerde, gezmeye çıkacaktı. Bizim beraber gelmemizi istemedi. Yalnız başına gitmek istiyordu. 'Bugün beni bırakın, ben yalnız başıma gideceğim' dedi.
"Tramvayla gidip çeşitli yerleri gezmişti. Akşam döndüğünde kadınların açık-saçık halleri üzerinde durdu. Hanımların bu şekilde açık gezmelerinde ve açık giyinmelerinde, erkeklerin suçlu, kabahatli olduğunu, büyük suçun erkeklere ait olduğunu söyledi. Kadınlara makamlarından fazla hürmet ettiklerini, yüksek muamele yaptıklarını, onlar bir er ve onbaşı iken, albay gibi muamele ettiklerini; bunun neticesi olarak da kadınların hakimiyeti ellerine alarak istediklerini yaptıklarını, açık-saçık gezdiklerini üzülerek anlattı.
çe-i Hayat'taki, Tiflis'te Şeyh Sanan Tepesinde Rus polisiylee aralarında geçen konuşma bahsolundu.
"Benim içimden, oralara gitmeyi çok arzu ediyordum. Bu arzumu Üstad hissetti. Bana hemen cevap verdi:
"Hayır sen oraya gitmeyeceksin. Seni Tiflis'e göndermeyeceğim. Oraya Sungur gidecek. Sungur'u göndereceğim. Sungur, Tiflis'e gidip benim medresemi açacak!'

"Üstadın Fener Patriğiyle görüşmesi"
"Çarşamba'da Ziya Arun kardeşimizle birlikte gezmeye gitmişlerdi. Eve döndüklerinde Ziya Arun heyecanlı bir şekilde. Üstadla birlikte Fener Patrikhanesine gittiklerini ve Üstadın Patrik Athenagoras'la görüşüp konuştuğunu anlattı.

"Nur Âleminin Bir Anahtarı'nın yazılması"
"İstanbul'da 1953 senesi baharında en son eseri Nur Âleminin Bir Anahtarı'nı telif edip bitirmişti.
"Bu eserine bir isim koymak istiyordu. Bize ders vermek ve hem de istişârenin ehemmiyetini bildirmek için, bize sordu, istişâre yaptı. Neticede Nur Âleminin Bir Anahtarı isminde karar kılındı ve esere bir isim verildi. Bu risale aynı zamanda Üstadın yazdığı en son kitap oldu.

"Nevruz mahlûkatın bayramıdır"
"Üstad gezmeyi, bilhassa bahar ve yaz aylarında kırlarda dolaşmayı çok severdi. Mahlûkatla, mevcudatla başbaşa kalıp, derin derin tefekkür ederdi.
"İstanbul'da Nevruz günü (21 Mart) kıra giderken, bizi de yanında götürdü. Kırda,
"Bugün mahlûkatın bayramıdır' diye Nevruzun önemini bize anlatmıştı. Kırdaki köpeklere ekmek parçası verdi.
"Bugün, bu Nevruz bayramından, bu köpeğin bile bir hissesi vardır. Bahar mahlûkatın bayramıdır. Biz de onların bayramına iştirak edelim' demişti. Çok sevinçli bir hali vardı Nevruz günü...

"Tavus Kuşlarındaki İlahî sanat"
"Yine güzel bir bahar günü... Günlük güneşlikti. Ziya Arun kardeşimiz de beraberimizde namaz kılmak için Yavuz Selim Camiine gittik. Namazı camide kıldıktan sonra, caminin önündeki eski Bizans su sarnıcı, o zamanda çiftlik olan yeşil bahçeliğe indik. Çiftlikte rengârenk tavus kuşları vardı. Üstad, kuşları görünce onlarla çok alâkadar oldu. Hayran hayran temaşa etti. Sonra bize dönerek hislerini ifade buyurdu:
"Nur Risalelerinde bu kuşlardan bahsetmiştim' diye onlardaki İlâhî sanatı nazara vererek dersler yaptı. Kuşların sahibine para verdi. Bu para ile kuşlara yem almasını söyledi. Belki de, on-on beş dakika sevinç ve huzurla tavusları seyretti.
Üstad, zaman zaman eski esaret günlerinden den bahis açarak sohbetler yapardı. Yine böyle bir hasbihalde, Rusların kendisine çok daha fazla zulüm yapmak istediklerini, fakat, 'Bu bizim çocuklarımıza ve kadınlarımıza dokunmadı, onları kesmedi' diye fazla eziyet etmediklerini anlatmıştı.

"Ben Abdülhamid'e veli nazarıyla bakıyorum"
"İstanbul'da Sultan Abdülhamid hakkında kitap yazan bir adam, merhum padişaha çok hücum edip hakaret ediyormuş. Bunu Üstad duyunca üzüldü. Bize,
"Sultan Abdülhamid 60 milyon Müslümanın halifesiydi. Ben ona bir veli nazarıyla bakıyorum' diye buyurarak Abdülhamid Han hakkında bir lahika mektubu neşretmişti.
Çok çeşitli ziyaretçiler gelirdi. Akşehir Palas Otelinde Urfalı iki kardeş gelmişti. Üstad bunların aşırı hürmetlerinden sıkıldı. Ağlayıp duruyorlardı. Bunlar Üstada çok fazla hürmet ediyorlardı. Bunların aşırı hürmetlerini kabul etmedi.
"Kardeşim, şimdi hürmet zamanı değil, hizmet zamanıdır' diye ikaz etti.
Üstadı ziyaret ediyorlardı. Hafızlara hafızlığın ehemmiyetinden bahsediyordu:
"Siz de hafızsınız biz de hafızız. Biz Kur'ân-ı Kerimin mânâsını, siz de lafzını muhafaza ediyorsunuz' diyordu.
Çok basit yiyeceklerle günlerini geçirirlerdi.
"Trabzonlu imam ve aynı zamanda lokantacı olan zattan getirdiğimiz yemeklerden pek az yerdi. Düstur ve prensiplerini bozmazdı.
"Şarklı bir zat gelmişti. Üstadla Kürtçe konuşmak istiyordu. Üstad,
"Kardaşım, Türkçe konuş, bunlardan saklayacak bir şeyimiz yoktur. Hem ben Kürtçeyi unutmuşum' dedi.
"Kürtler, İran'da, Suriye'de ve Türkiye'de vardırlar. Eğer onlar İslâm milliyetini esas alarak kabul ederlerse, ittihad-i İslâma sebep olacaklardır. Böylece, onlar bölücü bir unsur değil, bilakis ittihad-ı İslâma sebeb olurlar' dedi.


* * *
"Üstadla Bakırköy taraflarında kırlara çıkmıştık. Orada Süleyman isminde Beyrutlu bir Hıristiyan, koşarak Üstada doğru geldi. Üstad, bu adamı reddetmedi, kabul etti. Biraz onunla sohbet ettiler. Adam ayrılırken Üstad kahve hediye etti. Sonra Üstad kahveyi bana verdi.
"Üstadın bu Hıristiyanla görüşmesinden çok sevindim ve şevke geldim. Namaz vakti girmişti. Elimi kulağıma atıp, cezbe ile ezan okumaya başladım. Ezan okurken çok bağırmışım. Üstad beni ikaz etti.
"Keçeli! Ne bağırıyorsun böyle?' dedi.
"Bakırköyden gelirken Muammer Topbaş'ın arabasındaydık. Arabada Musa Topbaş ve Mustafa Oruç da (Ramazanoğlu) vardı. O gün okunan mevlidi arabasının radyosundan dinleyerak takip ettik.
"Bu mevlidin bahsi Nur Âleminin Bir Anahtarı isimli Risalede geçmektedir.
ünlerinden bahsederdi. Bütün ilimleri elde ettiğini, okuduğunu söyledi. Yalnız organik kimyayı tam elde edemediğini ifade etti.
ün Enver Paşadan bahsetti. Onun Orta Asyada şehid oluşunu iyi bir şekilde anlattı.
" Ziyaretine gelen tıbbiyeli bir arkadaş, 'Ben namazımı kılıyorum, fakat ibadet esnasında kalbime fena şüpheler geliyor' deyince, Üstad da beni göstererek;
"Bak buna! Felsefe tahsil ediyor, hiçbir şüphesi de yok. Bundan ders al, Nur'ları oku' diye ona nasihat etti.

"Evine dön"
"Bafralı İhsan Efendi Emirdağ'da Üstadın ziyaretine gitmişti. Üstad,
"Kardeşim ben seni genç zannediyordum. Sen ihtiyarmışsın. Dön git köyüne!... demiş.
"Kendisi İstanbul'a gelmişti. Ali Fuat Başgil kendisinin sınıf arkadaşıymış. Merhum Başgil'e Risale-i Nur'lardan bahsetmiş. Başgil alâka ile dinlemiş.
"Başgil, 'Madem Üstad sana köyüne dön demiş, sen hemen köyüne dön' diye İhsan Efendiye söylemiş. Bafralı İhsan Efendi, bir hafta sonra köyünde vefat etmiştir.

"İman hizmeti ve Kur'ân hizmeti"
"İstanbul'da bir bayram günü Üstad, Gönenli Mehmed Efendinin evine bayramlaşmaya gitti. Gönenli evinde yoktu. Üstad, kapıdan selâm ve bir not bıraktı. Gönenli'ye hitaben,
"Kardeşim, siz olmasaydınız. Kur'ân hizmetini biz yapacaktık. Biz iman hizmetini yapıyoruz, siz de Kur'ân hizmetini yapıyorsunuz' diyordu."
Üstad Bediüzzaman'la ilgili bize bunları anlattı. Hatıralarının sonunu Muhsin Beyin şu içli ifadeleriyle bağlamak isterim:
"Afyon'da mahkeme salonunda beklerken, Hazret-i Üstad bana yaslandı. O günü hiç unutamıyorum. Yirmi yıldır annemden, babamdan, vatanımdan, hepsinde de acı olan Üstadımdan ayrılıp buralara geldim.
"Üstadımla geçen günlerim hayatımın en mesut anlarıydı."

Tur@b
24.08.2008, 17:20
HÜSEYİN RAHMİ YANANLI

Hüseyin Rahmi Yananlı, 1930'da Gaziantep'in Kilis ilçesine bağlı Yananlı köyünde doğdu

"Necip kardeşim"
"Tarihini hatırlamıyorum, ama Üstadın ziyaretine gittiğimizde Sirkeci'de Ahşehir Palas Otelinde kalıyordu. İçeri girdiğimizde bizi ayakta karşıladı. Odanın ortasına kadar geldi, kucakladı bizi.
"Bana 'Hüseyin kardeşim' diye hitap etti. Çok mültefit idi. Ben bu sırada Hukuk Fakültesinde talebe idim. Ziyaretine giderken, onun büyük bir zat olduğunu bilerek gidiyorduk tabii.
"O sırada Necip Fazıl ile beraber çalışıyorduk. Bizim gittiğimizi işitince başladı Üstad aleyhinde konuşmaya. Ben de Said Nursî'nin evliya olduğunu söyledim. 'Biz ne evliyalar gördük' v.s. sözler söyledi. Ondan sonra da 'Beraber gidelim ziyaretine' dedi. Beraber gittik. Ancak beraber gittiklerimizden şimdi Necip Fazıl'dan başka kimseyi hatırlamıyorum. Necip Fazıl'a da, 'Necip kardeşim' diye hitap etti.
"Ziyaretinden dönüşümüzde vapurla Necip Fazıl'ın evine gidiyorduk. O yine Bediüzzaman aleyhinde konuşmaya başladı. Bazen de takdir eder gibi. Öylece evine vardık."

Tur@b
24.08.2008, 17:21
KEMAL BAŞTUĞ

1335'te Aksaray'a bağlı Helvadere köyünde doğdu. 1938'den beri İstanbul'da oturmaktadır. Çeşitli özel müesseselerde garsonluk yaptı. 1976'da emekli oldu.

"Bediüzzaman'ı ilk defa 1952'de Gençlik Rehberi Mahkemesinde gördüm. Mahkeme salonu o kadar doldu ki, mahkeme işlemez oldu. Vazifeliler halkı çıkaramayınca Bediüzzaman'dan yardım istediler.
"Bediüzzaman Said Nursî, 'Beni sevenler, dışarı çıksın' dedi ve ilave etti: 'Beni sevenler teker teker içeri gelsin.'
"Salon doluncaya kadar girdiler. Mahkemede, yanında avukatlarından Abdurrahman Şeref Laç vardı.
"Mahkemenin çıkışında Bediüzzaman Hazretlerinin yürüyerek gitmesi mümkün olmadığından bir arabaya bindirildi. Çünkü caddede mahşerî bir kalabalık vardı.
"Daha sonra kendisini Sirkeci'de Akşehir Palas Otelinde ziyaret ettik. Ziyaretine gittiğimizde kapıda talebeleri bizi içeri almadılar. 'Şemseddin Efendi bizi gönderdi' dedik. Talebeleri kendisine haber verince, Hazret merdivenden 'Siz gelin' diye işaret etti.
"Biz yanına girince, 'Ben sizi tanımıyorum, ancak Şemseddin Efendi ile tanışıklığımız var, onunla Denizli mahkemesinde beraberidik' dedi.
"Son defa ise İstanbul'un fethinin 500. yıldönümü merasimleri sırasında görüştük.
"Merasimleri seyretmek için Topkapı'ya gitmiştim. Ancak orada merasim bölüğünün Yedikule'ye gittiğini ve oradan da Fatih Camii avlusundan geçeceğini söylediler. Cami avlusunda resmî vazifeliler için yerler hazırlanmıştı. Biz de yaya olarak Topkapı'dan Fatih'e gittik. Bediüzzaman Hazretleri yolun ortasındaki ağaçlardan birine dayanmıştı. Yanımdaki arkadaşım İhsan'a dedim ki: 'Bu, Bediüzzaman Said Nursî değil mi?'
"Evet' dedi. Biz hemen geri döndük. Selâm vererek, hürmetle elini öptük. Ayakta durmasına tahammül edemedim. Hemen koşup bir çayhaneden sandalye getirdim, oturması için kendisine ikram ettim.
"Teşekkür etti, 'Camiye gidecektim. Madem ki sandalye getirdin hatırın için oturacağım' dedi.
"Biraz oturduktan sonra müsaade isteyerek 'Namaza gideceğim' dedi. Yanındaki adam koluna girdi. Hırka-i Şerif tarafına doğru yürümeye başladılar. Biz de arkasından gidiyorduk. Bu hal milletin nazarını celbetti. 'Bu zat kimdir?' Biz de, 'Said Nursî'dir' dedik.
"Böylece kendisini takip eden binlerce kişi oldu. Hırka-i Şerif yanındaki camiye girdik. Namaz kılıp tekrar Fatih Camiinin önüne geldik. Müthiş bir kalabalık vardı. İçeri girmek için polis ve jandarmalar yol açıyordu. Böylece ben de içeri girdim. Herkes yerleşmiş oturuyordu. Bize de dört yer boşalttılar. Said Nursî Hazretleri ortada olduğu halde oturduk.
"Minarelerde salâ okunuyordu. Bu sırada kendimden geçmişim. Uyandığımda, ilk işim sağımda oturan Bediüzzaman'a bakmak oldu. Sandalyesi boştu. Solumda oturan İhsan'a 'Nerede Hazret?' diye sordumsa da, o da bana aynı suali sordu.
"Nerede? Hâlâ o günden beri arıyor gözlerim, bulamıyor."

Tur@b
24.08.2008, 17:21
H. HAFIZ SELAHADDİN GÜNEY

"1934 yılında Çanakkale'nin Lapseki ilçesinde doğdu. 1948-1950 arası hafızlığı bitirdi. 1951'de müezzin olarak vazifeye başladı. 1982'de emekli oldu.

"Bediüzzaman'a nasıl namaz kıldırdığımı hatırlamıyorum"
"Bediüzzaman Said Nursî ile görüşmemiz 1952 senesinde olmuştu. O zaman yirmi yaşında ve Fındıklı Molla Çelebi Camiinde vazifeli idim. Bir gün, caminin önünde dururken biri bana, 'Bu gelen Bediüzzaman Said Nursî'dir' dedi. O zamana kadar kendisini hiç görmemiştim. İlk defa görüyordum.
"Vakit öğle idi. Camiye girdi. Ben elini öpmek istedim öptürmedi. Sonradan öğrendim ki, hiç kimseye öptürmüyormuş. Cübbeyi kendisine giydirmek istedim. Giymedi ve bana, 'Sen burada vazifelisin, sen imamlığa geç' dedi.
"Yanakları kırmızı, sakalları yoktu. O sırada hiç unutamıyorum. Heyecandan titriyordum, namazı nasıl kıldırdığımı hatırlamıyorum.
"Bir de mahkeme sırasında kendisini uzaktan görmek ve sesini işitmek nasip oldu. Erkenden gittiğimiz halde salon dolmuştu."

Tur@b
24.08.2008, 17:22
HALİL SIDKI ÖZTURAN

"Risale-i Nur'un her satırı bir Said'dir"
"Eşref Edip Beyin çıkardığı Sebilürreşad'ın abonesiydim, devamlı okurdum. Raif Ogan Bey'in İslâm Dünyası'nı aboneydim, onu da devamlı okurdum. Büyük Doğu'nun, Serdengeçti'nin hep abonesiydim. Bu İslâmî dergilerin vasıtasıyla Üstad Bediüzzaman Hazretlerine âşinalığımız vardı. Yine de sonbahar mevsiminin Eylül ayında İstanbul'a gelmiş, Bozkurt otelinde kalıyordum. Bu esnada Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin İstanbul'da olduğunu işitmiştim. Hemen kaldığı otele gittim. Otelciye çok rica ettim. Üstadı ziyarete geldiğimi söyledim. Otelci, 'Bu gece Nur Talebeleri Hazret-i Üstadı buradan alıp başka bir otele götürdüler, ama nereye götürdüklerini ben bilmiyorum' dedi.
"Merak ve heyecanla soruşturma yaptım, ama kimse nereye götürüldüğünü bilmiyordu. Bunun üzerine hemen Sebilürreşad mecmuasının idarehanesine koştum. Rahmetli Eşref Edip Beyin ellerini öptüm. Zaten Sebilürreşad'ın abonesi olduğum için evvelden beri beni tanıyordu. Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin nerede olduğunu sordum. Rica ettim ve ziyaretine gitmek istediğimi söyledim. Merhum Eşref Edip Bey, Üstadın yerini söyleyerek yerini tarif etti. 'Oğlum, Üstadın kaldığı yer mahrem tutuluyor' dedi ve bana Fatih'teki Reşadiye Otelini söyleyerek, otelin yerini de tarif etti. 'Otelin on bir numaralı odasında kalıyor, rahatsız etmemek için gitmemek lazım' dedi. Çok teşekkür ederek, koşup Fatih'teki Reşadiye Otelini bularak üst kata çıktım.
"Çok talebe vardı, hep ziyaret için gelmişlerdi, ama rahatsız' diye kimseyi bırakmıyorlardı. Ben tam on bir numaralı odanın kapısı önünde durdum. Orada bulunan Nur talebesine çok rica ettim, 'Görüşeceğim' dedim, itiraz etti. Ben, 'Üstad Hazretlerine bir söyleyin' dedim. 'Bir Diyarbakırlı müştakınız var, sizinle görüşmek istiyor' deyin. Gitti, Üstada haber verdi. Üstadın beni beklediğini söyledi.
"Bunun üzerine hemen içeri girdim. Az sonra nur yüzlü, nurdan yapılmış bir zatla karşı karşıya gelmiştim. Somyasının üzerinde yatağında oturmuş, zayıf mahif bir nur âbidesi. Hemen ellerine sarıldım. Doya doya öptüm. Beni yanına oturttu. Nereli olduğumu sordu. 'Diyarbakırlıyım' dedim.
"Hazret-i Üstad, 'Ben Diyarbakırlıları çok severim, Cemil Paşalarda çok kalmıştım. Evladım ben şimdi çok rahatsızım. Beni ziyaret etmek isteyenler Risale-i Nur'ları okusunlar. Risale-i Nur'ların her satırı, bir Said'dir' dedi. Bu esnada elindeki bir bardakla süt içiyordu. Bardakta biraz süt vardı, kalan sütü bana verdi, benim içmemi söyledi. Ben de verdiği sütü içtim. Fazla rahatsız etmek istemediğimi söyleyerek hemen müsaade istedim. Tekrar mübarek ellerini öperek ayrıldım.
"Dışarda Nur talebeleri bana yedi-sekiz tane Nur Risalelerinden verdiler. Ben artık Nur Üstaddan Nur Risalelerini alarak vatanıma, Diyarbakır'a bir kuş hafifliğinde uçarcasına döndüm."

Tur@b
24.08.2008, 17:23
MEHMET ŞEVKET EYGİ

Mehmet Şevket Eygi 1933'te doğdu. Galatasaray Lisesinden sonra Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu. Yeni İstiklal, Bugün ve Büyük Gazete'yi çıkardı. Bedir yayınevinin sahibidir.

Mehmet Şevket Eygi, Üstadı ziyaretini ve Risale-i Nur hakkında kanaat ve tesbitlerini şöyle anlatıyor.
"Sene 1952, Galatasaray Lisesinin son sınıfındayım. O tarihlerdeki Türkiye'nin siyasî, iktisadî, sosyal, kültürel manzarası bugünkünden çok başka. Cumhuriyet Halk Partisinin yirmi dört yıllık kâbuslu idaresi 1950'de sona ermiş; ama kafalar henüz fazla değişmemiş, birçok dinî konular hâlâ tabu. Galatasaray'ın son sınıfında belli başlı üç dindar genç var. Bunların başını Sandıklılı Said Mutlu çekiyor. Hayli uzun boylu, zayıf, sinirli ve heyecanlı bir genç. İkincisi bu fakir. Üçüncü arkadaşımız da Elbistanlı Ahmet. O zamanın İslâmî basınından Büyük Doğu'yu, Serdengeçti'yi, Sebilürreşad'ı, Hür Adam'ı, Komünizmle Mücadele'yi ve diğer mukaddesatçı ve milliyetçi neşriyatı takip ediyoruz.
"Bediüzzaman Said Nursî ve Risale-i Nur isimleri Müslüman cephede bir efsane gibi dilden dile dolaşıyor. Risale-i Nur'ların matbaada basılması yasak. Biri Isparta'da, ötekisi Kastamonu'da bulunan iki teksir makinası ile basılıyor Risâleler. Daha önceleri de el yazısıyla, İslâm harfleriyle çoğaltılıyormuş. Başlangıçta Üstad, (Bediüzzaman için bu ün kullanılırdı) Risâlelerin yeni frenk yazısıyla basılmasına müsaade etmemişti. Daha sonra, İslâm yazısını bilmeyen genç nesillerin istifade edebilmesi için müsaade verdi.
"Galatasaray'a Risale-i Nur'ları ilk getiren rahmetli Said Mutlu olmuştur. (1966'da Sandıklı'da bir cinayete kurban gitmiştir) Teksirle basılan Risalelerin bazıları hayli büyük ebattaydı. Bunları, kitaplarımızı ve defterleri koyduğumuz sıraların gözlerinde muhafaza etmek tehlikeli ve netameli olacağından, en emin yer olarak öğretmen kürsüsünün çekmecesine koymuştuk. Kürsüdeki bu çekmeceyi hiçbir öğretmen sahiplenmezdi. Risâleleri zaman zaman oradan çıkartır, okurduk.

"Üstadı ziyaret eden üç Galatasaraylı"
"Birgün Said heyecanla geldi ve 'Üstad Bediüzzaman, aleyhinde açılan bir dâvâda bulunmak üzere İstanbul'a gelmiş; Sirkeci'de bir otelde kalıyormuş, ziyaretine gidelim' dedi.
"Ben ve Ahmet, 'Olur' dedik. Bu ziyareti bir Cumartesi mi, Pazar günü mü yaptık hatırlamıyorum. Kararlaştırılan gün, güzelce giyindik ve Sirkeci'nin yolunu tuttuk. Hocapaşa Maliye Şubesinin bitişiğindeki çıkmaz sokakta Ahşehir Palas adlı otele girdik. Bu otel 1980'li yılların ortalarına kadar duruyordu. Sonra yıktılar ve yerine han yaptılar.
"Üstad otelin en üst katında küçük bir odada kalmaktaydı. Karşısında diğer küçük odada hizmetini gören kimseler vardı. Bunlardan Ziya adında, saçları biraz uzunca bir genci hâlâ hatırlıyorum. O tarihte Teknik Üniversitede okuyan Muhsin Alev de Üstadın yakın hizmetkârları içindeydi. Zaten, kendisinin İstanbul'a mahkemeye gelmesine sebep olan hâdise, Muhsin'in Gençlik Rehberi'ni matbaada bastırması olmuştu.
"Bediüzzaman'ın kaldığı küçük odaya girdik. Burası basık tavanlı, küçük pencereli bir yerdi. Üstad karyolasına bağdaş kurmuştu. Başında, renkli bir kumaştan (yanılmıyorsam kaşkol gibi bir şeyden) sarılmış bir sarık vardı. Duvarda kavukluk gibi bir rafta, bakalitten küçük bir radyo vardı. Galiba başka bir eşya da yoktu. Yerdeki yaygıya çöküp oturduk.
"Üstad Türkçeyi Şark şivesiyle konuşuyordu. Zaten o tarihlerde Türkiye'nin birçok bölgelerinde Türkçenin ayrı şiveleri vardı. Bizim Galatasaray talebesi olduğumuza sevindi. Nasihatâmiz bir konuşma yaptı. Bilhassa Bolşeviklik tehlikesinin üzerinde çok durdu.
"O zamanın Türkiye'sinde komünizm bu kadar yaygın değildi. Hattâ hiç yaygın değildi. Bilemediğiniz, birkaç bin ütopyacı Marksist vardı. Üstadın, komünizmin ileride Türkiye'nin başına belâ olacağını sezmesi gerçekten büyük bir uzak görüşlülük, bir kerametti.
"Ziyaretimizin sonuna gelmiştik. Bediüzzaman Hazretleri üçümüze, 'Bu konuştuklarım bir ders mahiyetindedir. Siz bundan böyle benim talebem oldunuz' dedi. Elini öpüp izin aldık ve ayrıldık.
"Aslında, bir İslâm büyüğü ve Kur'ân hâdimi olan Bediüzzaman'ı seven, ona saygı duyan, eserlerini benimseyen her Müslüman bir Risale-i Nur talebesidir. Elbette her hareketin, her meşrebin bir hiyerarşisi vardı. Nurculuğun da has talebeleri, işleri çekip çeviren, hizmetleri yürüten elemanları vardır. Ama, Risale-i Nur çok geniş bir dairedir. Ortada ve kenarda olan Bediüzzaman ve Risale-i Nur muhiblerini de talebe olarak kabul etmek gerekir.

"İki küçük teksir makinesinin yaptığı fütûhat"
"Şu sözlerimle bazılarına dolaylı yoldan da olsa bir gerçeği hatırlatmak isterim: Bediüzzaman bana ve arkadaşlarıma, 'Ziyaretime geldiniz, dersimi dinlediniz, talebem oldunuz' demiştir. Ben de bütün gazetecilik ve yayıncılık hayatımda Risale-i Nur'ların müdafaasını yapmış, mağdur ve mazlum Nurcuları savunmuş bir kimse olmuşumdur. Bundan ancak şeref duyarım. Bununla iftihar ederim.
"Allah'ın bir kuluna verdiği en büyük nimet muhakkak ki, iman ve İslâm nimetidir. Bu nimete nailiyetimden dolayı ne kadar şükür, hamd ve sena etsem azdır. Bu Allah vergisi iman ve İslâm nimetini kişide kuvvetlendiren, devamına sebep olan şeylerden biri de ehlullahın nazarıdır.
"Bu fakir, ömrümün çeşitli zamanlarında ehlullahtan, mazanne-i kiramdan birtakım muhterem şahsiyetlerin nazarlarıyla şereflendim, sohbetlerinden istifade ettim. Bunlardan biri de, yukarıda anlattığım Bediüzzaman Hazretleriyle görüşmemizdir.
"Bediüzzaman gerçekten çok müstesna bir şahsiyettir. İmkânların kıtlığı ve neticenin azameti göz önünde tutulursa, bu husus hemen anlaşılır. O, iğne ile kuyu değil, koskoca bir deniz kazmaya muvaffak olmuştur. Onun iman, İslâm, Kur'ân, Şeriat ve ümmet-i Muhammed'e yaptığı hizmetler, hangi meşrepten olursa olsun bütün Müslümanların hayran ve minnettar bırakacak mahiyettedir.
"Üstadın özeliklerinden en önemlisi, bence, onun bütün bu hizmetleri parasız pulsuz başarmasıdır. Kimseden, hizmet için bile para istemezdi; istenilmeden getirilse, teklif edilse de kabul etmezdi. Elle çevrilen, mumlu kağıtla çalışan iki külüstür teksir makinesi ile harika ve muazzam hizmetler yapılmıştır.
"İhlâs, istikamet, ittihad, feragat, mürüvvet, sabır sahibi Bediüzzaman ve talebelerine İlâhî tevfik rehber oluyor, mânevî fütuhat kapıları açılıyordu. Emin olunuz, o kahramanlık devrinin iki küçük teksir makinesinin yaptığı fütuhatı bugün kos koca ve ofset rotatifleri yapamıyor.
"Risale-i Nur hareketinin temel prensiplerinden biri, belki birincisi ihlâstır. Uyduruk Türkçede karşılığı bile bulunamayan bu büyük kelime, bir sırlar hazinesidir. Nitekim Rab Teâla Hazretleri, kudsî bir hadiste şöyle haber vermiyor mu?
"İhlâs Benim sırlarımdan bir sırdır ki, Ben onu sevdiğim kulumun kalbine koyarım.'
"Mü'minin ihlâsı öyle bir silâhtır ki, bunun mânevî kuvveti karşısında hiçbir kuvvet direnemez. İhlâs sadece dille söylenip tekrarlanmakla gerçekleşmez. Esbabına tevessül etmek, şartlarını yerine getirmek, zedelenmesine mani olmak gerekir. Kardeşler arasında dargınlık, hizipleşmenin, benliğin, aleyhte konuşmanın, ayrılık gayrılığın olduğu yerde ihlâs mı kalır? İhlâs gidince de hizmetler sönükleşir, fütuhat rüzgârları kesilir.
"Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur talebeleri içinde tam bir birlik ve beraberlik olmasına son derece önem verirlerdi. En ufak bir rekabete, hodgâmlığa, dargınlığa, münazaaya müsamaha etmezlerdi."

Tur@b
24.08.2008, 17:23
MUSTAFA GÜLEÇ

Mustafa Güleç 10 Ocak 1933'te Bursa İnegöl'ün Yenice Müslüm köyünde doğdu. 7 Ocak 1989'da İstanbul'da vefat etti.

Üstadı ilk olarak ne zaman görmüştünüz?

"İlk gördüğüm 1952'deydi. Bir kaç sefer gördüm. Son İstanbul'a gelişinde de ziyaret edip ellerini öpme saadetine erdim, dualarını aldım.
yılında İstanbul'a geldiğinde, Gönenli Mehmet Efendi kendisine bir ev bulmayı söylemiş, 'Bir ev bulalım, Üstadım' demiş.
"Üstad da ağabeyim Mehmet Fırıncı'yı kastederek, 'Ben söyledim Muhammed'e, o evi tedarik edecek' demiş. Böylece Üstadı bizim evde üç ay misafir ettik. Ve her seferinde yemeği götürüldüğünde, yemek tepsisine parasını bırakırdı. Güya bizde misafir kalıyordu Üstad, ama parasını da veriyordu.
"Birgün ben Üstadı görmeyi arzu ettim. Mehmet Ağabeyime söyledim. O da, 'İsmail Ağa Camiinin kapısının iç tarafında bekle' dedi. Cuma günüydü. Üstad Hazretleri geldi, İsmail Ağa Camiini geçti. İleride bir dolmuş durağı vardı. Orada bir taksiye bindi. Ben de taksiye doğru yürümüş bulundum. 'Bir selâm vereyim' dedim. Üstad da bana selâm verdi ve bir el işaretiyle 'Gel buraya' dedi.
Üstad sizi nereden tanıdı da arabaya çağırdı?
"Bana kendisi sordu. Ben de cama doğru yürümüştüm, 'Sen kimsin?' dedi.
"Mehmed'in kardeşiyim, Mehmed Fırıncı'nın.'
"Üstad tanıyamadı. Tekrar sordu. Ben yine 'Mehmed'in kardeşiyim' deyince soruyu yine tekrarladı. Yanındaki talebelerinden birisi, Abdulmuhsin olacaktı. 'Bu Muhammed'in kardeşi Üstadım' dedi.
"Üstad, Ağabeyime 'Muhammed' dermiş, 'Mehmed ' demezmiş. Ve ondan sonra Üstad, 'Gel' dedi.
"Çok kalabalık oldu Üstadım, binmeyeyim' dedim.
"Dolmuşta beş kişi vardı. Yani doluydu. Bir de ben altı olacak, sıkışacaklar diye binmek istemedim. Üstad celâlli bir şekilde, 'Gel buraya' dedi. Ve bindim. Ben elini öpünce o da benim boynuma sarıldı. Böylece gönüllerin fatihi Üstad Said Nursî bizi de gönlüne aldı, bağrına bastı.

"Üstad babamı bekliyormuş"
"Beyazıt Camiine gittik ve namaz kıldık. Orada talebelerden ikisi ayrıldı, biz tekrar dolmuşa bindik. Fatih-Çarşamba'ya doğru gideceğiz. Bir hayli bekledik. Cuma günü o saadde dolmuş bulmak imkânsızdı. Dolmuşta bir kişilik yer var, fakat binen kimse yoktu. Ben dedim: 'Devam etsin, bir kişilik ücreti veririz.'
"Üstad, 'Hayır olmaz!' dedi.
"Üstad böyle deyince, tabii ben bir şey diyemedim.15-20 dakika kadar bekledik. Şoför devamlı 'Çarşamba! Çarşamba!' diye bağırıyordu. Nihayet baktım, ileride merhum babam Ahmed Naci Güleç geliyor.
"Üstadın kerameti işte! Zaten uzun ve bereketli ömrü hep hârikalarla geçmişti. İşte yine bir keramet göstermişti.
"O gün Üstad ayrılacakmış. Yani ertesi sabah gidecekmiş. İşte böyle, nurlu Üstadın elini öpmüş ve nurlu simasını yakından görmüştük. Aynı dolmuşta beraber Fatih-Çarşamba'ya kadar yolculuk etmiştik. İnşaallah Hazret-i Üstad ebedî âlemde de bizleri yalnız bırakmaz, yanına alır."

Tur@b
24.08.2008, 17:24
HÜSEYİN CAHİT PAYAZAĞA

Hüseyin Cahit Payazağa 1926'da Bitlis'te doğdu.

"Üstad Hazretleri Fatih-Çarşamba'da ahşap bir evde kalıyordu. Biz beş arkadaş birlikte ziyaretine varmıştık. Yanında bulunan Muhsin Alev vasıtasıyla isimlerimizi ve babalarımızın isimlerini sordu. Ellerini öptük, hatırlarımızı sordu.
"Çok derin düşünceli ve mütefekkir bir insan olduğu her halinden anlaşılıyordu. Bizimle birlikte Malatyalı Mustafa Derya Ağabeyimiz de vardı. Kendisi Üstad Hazretlerinden Kürtçe birşeyler sordu. Hazret kızdı ve Türkçe konuştu, o ne söylediyse Üstad Hazretleri hep Türkçe cevaplar verdi.

"Ben öyle ufak şeylerle uğraşamıyorum"
"O günlerde Ahmet Emin Yalman'a suikast davası vardı. Ben de Üstaddan bunları sordum. Kendileri ise, 'Ben böyle ufak şeylerle uğraşmıyorum, böyle şeylere ben tenezzül etmiyorum' şeklinde cevaplar verdi. O zaman yanında Avukat Mihri Helav vardı. O günlerde bir başkomiseri kendisini takip için vermişlerdi.
"Oturdukların evin karşısında bakkal Mehmed Efendi vardı, çok muhterem ve dini bütün bir insandı. Başkomiser onun önünde oturuyor ve devamlı Hazretin evini gözetliyordu. Kimin girip çıktığını takip ediyordu. Karşısında yine bizim Millet Partisi vardı. Biz de partiden görüyorduk. Sabahlara kadar ışık yanıyordu. Geceleri namaz kılıyor ve hep ibadet ediyordu. Cuma günleri ise Yavuz Selim Camiine namaza geliyordu. Yolda kenarlardan gidiyordu. Camide arkalarda oturuyordu, orada namazını kılıyordu. Devamlı peşinde polis takip ediyordu.
"Ziyaretlerine gittiğimde, 'Evladım, ziyaretime geliyorsunuz, benim sizlere zararım olur, görüyorsunuz devamlı polisler takip ediyor' diyordu.
"Bizler, bir ara takip eden polisleri dövmeyi plânlamıştık.
"Çarşamba'ya zaman, zaman bir araba gelip Üstadı alıyor ve gezdirmeye götürüyordu. Eyüp Sultan'a Cumaya gidiyor, boğaza gezmeye gidiyordu. Ben o zamanlardı Fethiye Semt Ocağı başkanıydım.
"Ramazan günü, sahura kadar bekleyen bir adam gelmişti. Meğer kendileri Adalar imamıymış. Bu zat da Kastamonu'dan Üstad Hazretlerini tanırmış, oradaki hârika kerametli hallerini bizlere anlatmıştı.

"Bir Rumun itirafı"
"Çarşamba'da Rum teb'alı bir gayrimüslüm bakkal vardı. Üstad Hazretleri o adamdan alışveriş yapardı. O Rum bakkal Üstadı yüz metre öteden görse, hürmeten hemen ayağa kalkıyordu.
"Ben, Dimitros adındaki bu adama sordum: 'Bu zata neden bu kadar hürmet ediyorsun?'
"Siz' dedi, 'bu zatı tanımıyormusunuz. Eğer bu zat Yunanıstan'da olsa kendisine altından ev yaptırırlar.'
"Üstad Hazretleri bu Rumdan beyaz peynir alıyordu. Kesesinden çıkarıp parasını veriyor, 'Helal et' diyordu.
"Fethin 500. yılı için büyük hazırlıklar yapılmıştı. Fetih için kesilen kurban etinden Üstad Hazretlerine de götürmüştük. Üstad Hazretlerinin Ayasofya'ya gidip orada namaz kılacağı söyleniyordu. Bu söylentiden polisler çok telaşlanıyorlardı.
"O törenlerin rozetlerinden ben de hâlâ bulunur.

"Hazret-i Üstadı bizlere verin"
"Demokratlar, Halk Partisinden çok korkuyorlardı. Adnan Menderes iyi bir insandı, fakat Celal Bayar katıydı. Menderes'le Bayar, Pakistan'da Karaçi'ye gittiklerinde, Pakistan Maarif Vekili Ali Ekber Şah onlardan, 'Hazret nasıldır?' diye Bediüzzaman Hazretlerini sormuştu. Pakistanlılar Üstad Hazretlerini çok seviyor ve Pakistan'a gelmesi için davet ediyorlardı.
"Pakistan hükümeti, 'Hazret-i Üstadı bizlere verin, ülkemize gönderin' diyorlardı.
"Zannediyorum Üstad Bediüzzaman Hazretleri kendileri, hep Türkiye'yi istiyor, başka yere gitmek istemiyordu. Bizim milletimizi çok seviyordu. Bir de tahmin ediyorum, nereye gitse, Türkiye'den daha büyük hürmet ve alâka görürdü.
"Zalim ihtilalciler, merhumun mezarını bile bir gece vakti kırıp, naaşını kaçırmışlardı. Ama bugün görüyoruz, Nur Risaleleri kaç dile çevrilmiş, her yerde serbestçe satılmaktadır. Neden, bu mübarek Üstadla bu kadar uğraştılar?
"Onunla uğraştıkça, Risale-i Nur'lar bütün dünyaya yayıldı."

Tur@b
24.08.2008, 17:25
İSMAİL DAYI

Bir dönem Balıkesir Milletvekili olan Dayı, Yağmur yayınevi'nin de sahibidir. 1952'de bir tıp talabesiyken, arkadaşı eczacı Said Mutlu ile birlikte Üstadı Akşehir Palas Otelinde ziyaret edip dualarını almıştı.

"1952'de Üstad Bediüzzaman Hazretlerini Sirkeci'deki Akşehir Palas Otelinde bir grup üniversiteli arkadaşla birlikte ziyaret edip, ellerini öpüp dualarını almıştık. O zaman Ağır Cezada Nefi Demirlioğlu Beyin riyaset ettiği bir dâvâsı devam ediyordu. Bizler muhtelif fakültelerdendik; hukuk, iktisat, ve çoğunluğu tıbbiyendendik. Ziyaretimiz sırasında bize şunu söylemişti:
"Ben en çok öğretmenleri severim, sonra da doktorları severim. Çünkü insanların kalbine giriş evvelâ muallimlerle, sonra da maneviyatı tam, hâzık ve imanlı doktorlar sayesinde olur' Üstadın bu sözleri şahsen bana çok tesir etmişti. Bu sözü çok kıymetli buluyorum.
"Yatakta bağdaş kurup oturur bir vaziyetteydi. Her zamanki gibi başında sarığı, sırtında cübbesiyle oturuyordu. O sırada kendisine sevgi besleyen bir aşçı her gün üç öğün yemek gönderiyordu. Buna teşekkür ediyor ve 'Kabul etmem' diyordu. Aşçının ısrarı üzerine, Üstad, 'Bu yemekleri bekleyen polislere verin, çünkü onlar zahmet çekiyor' diyordu. Kendisi yumurta, peynir ve zeytin gibi çok basit gıdalar yiyordu.
"Üstad Bediüzzaman Hazretlerini ikinci defa olarak 1953 yılında, İstanbul'un fethinin 500. yıldönümünde, Beyazıt'taki Marmara Otelinde rahmetli eczacı Said Mutlu ile birlikte ziyaret etmiştik. O zamanlar ben tıptaydım, Said Mutlu da eczacılık fakültesinde okuyordu.
"Üstad, Marmara Otelinin ikinci katında, sol bloktaydı. O zamanlar Said'in evlenme meselesi vardı. Üstad, Said'in evlenme meselesine nereden muttalî olmuştu, onu bilemiyorum. Said Mutlu'ya hitaben, 'Şimdi evlenmeyin, evlenmenizi biraz tehir edin. Biraz ilme ve dine hizmet edin. Yaşınız hele otuz beşe gelsin, evlenmeyi o zaman düşünürsünüz' diye buyurmuştu. Bu söz hafızamda yer etmişti. Bu ziyaretten bir hayli zaman sonra, Sandıklı'da Said Mutlu'yu vurarak öldürmüşlerdi. Orada eczacılık yapıyordu. Kendisin ilme ve İslâmı hizmetlere vermişti. Daha önceleri birkaç defa evlenmeye teşebbüs etmişti, ama evlenememişti. Tam otuz beş yaşında vefat ettiği zaman, Üstadın sözlerin düşünmüştüm. Sandıklı'da eczacılık yaparken yanındaki kalfası zimmetine çok para geçirmiş, tesbit edilip mahkûm olunca, Said Mutlu'yu vurmuşlardı. Katillerini idama mahkûm etmişlerdi; sonra idam oldu mu, affa mı uğradı bilmiyorum.
"Marmara'da Üstadı ziyaretten yıllar sonra, Said Mutlu'nun otuz beş yaşının içindeyken bir cinayete kurban giderek vefat etmesi üzerine Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bu yıllar evvelki sözlerindeki kerameti düşünmüştüm."

Tur@b
24.08.2008, 17:26
AVNİ TOKTOR

Emekli Yarbay Toktor 1924'de Emirdağ'da doğdu. Babası Rüştiye öğretmeni Ali Vehbi Beydi. Birinci Dünya ve İstiklâl Harblerinde gönüllü olarak çarpıştı. Cumhuriyetten sonra ilk mektep muallimi olarak çalıştı.

Avni Toktor birçok vilâyetlerde vazifede bulundu. Mahmudiye Askerlik Şubesinden yarbay olarak emekli oldu.
"1952 yılına kadar Bediüzzaman hakkında kulaktan dolma bilgim vardı. Bu bilgiler de matbuatta aleyhinde yapılan neşriyattan ibaretti.
"İlk defa Serdengeçti mecmuasında müsbet bir yazı okumuştum. Serdengeçti, Bediüzzaman Rusya'da esaretteyken vuku bulan bir hâdiseyi anlatıyordu. Buna göre; Rusların Kafkas Cephesi Başkumandanı Nikola Nikolaviç esirler kapmını gezerken, bütün esirler genarale karşı hürmeten ayağa kalktıkları halde, Bediüzzaman yerinden bile kıpırdamaz. Bunun sebebini soran generale, 'Bir mü'min bir kâfire kıyam edemez' diye cevap verir. Rus genareli de, 'Bu hareketiniz Rus ordusuna ve dolayısıyla milletime hakarettir' der. İdam tehdidi ile karşılaşan Bediüzzaman'ın, 'Sizin hakkımda vereceğiniz idam kararı, benim ebedî âleme intikal ve Peygamberime kavuşmak için bir pasaport hükmündedir' demesi, bu kahramanca hareket, İslâmî şecaat bakımından zihnimde yer etmişti. Bu cesaretten zaman zaman şüphe ediyordum. Sonra bu durumu pederime sormuştum. Aldığım müsbet cevap üzerine, bende bu zata karşı bir muhabbet ve görüşme arzusu belirmişti.
"Büyük Doğu mecmuasını her hafta okurdum. 3 Şubat 1952'de Necip Fazıl Kısakürek'i ziyarete gitmiştim. Sabahın erken saatlerinde Kadıköy'de ikamet ettiği evine varmıştım. Kapıyı çaldım açtı, beraberce yukarıya çıktık. Az sonra kapının önündü duran taksiyi işaret ederek binmemi söyledi. Beraberce Kadıköy'e gittik ve iskelede duran vapura bindik. Vapurda bana Bediüzzaman'ı ziyarete gideceğimizi, bir gün evvel randevu aldığını söyledi.

"Necip Fazıl'ın sözleri"
"Vapurda bana bu zat hakkında bilgim olup olmadığını sordu. Ben de bilgim olmadığını ifade ettim. Necip Fazıl, halkımızın birçok âlimler hakkında mübalâğalı şeyler anlattıklarını, veli olmayan insanlara veli nazarıyla baktıklarını söyleyerek Bediüzzaman'dan da bahsetti. Bediüzzaman'ın da bir âlim olduğunu söyledi, fakat, 'Kendini beğenmişin birisidir' diye ilâve etti. Eserlerini okumadığını fakat okuyacağını da belirtti.
"Yolculuğumuz ve sohbetimiz devam ederken, tekrar sordu; 'Had'leri biliyor musun?' Sorunun cevabını beklemeden kendisi izah etmeye başladı.'Peygamberler insanların en mümtaz ve en müstesna şahsiyetleridirler. Onlar için ne kadar senakâr sözler söylesek yine de hürmetimizi ifade etmekten âciz kalırız. Yalnız onlara ulûhiyet verecek olursak 'had'di tecavüz etmiş oluruz. Velilik de vardır. Veliler büyük insanlardır. Onlar için de her türlü hizmeti ifa edebiliriz. Ama onlara peygamber diyecek olursak küfre düşeriz. Allah'ın mü'min kullarına da hürmet ve tazim duygularımızı söyleyebiliriz, ama onlara da veli dersek 'had'di aşmış oluruz.'
"Bu minval üzere devam eden sohbet Sirkeci İskelesinde sona ermişti. İskeleye çıktığımızda o zaman hukuk tahsili yapan Hüseyin Yananlı'yı bekler bulmuştuk. Hep birlikte bir taksiye binerek Akşehir Otelinin önüne geldik. Etrafta polisler vardı. İçeri girerken hüviyetlerimiz kontrol edildi.
"Otelin dördüncü katına çıktığımızda Bediüzzaman Hazretleri bizi kapıda ve ayakta karşıladı. Girişte Necip Fazıl selâm vermişti. Bediüzzaman Hazretleri daha selâmı almadan, kendisine has Şark şivesiyle,

"Ben kendimi kendime beğendirmemişem"
"Necip Fazıl Bey kardaşım, ben kendimi kendime beğendirmemişem!' demişti.
"Bu sözler bende bir anda irkinti yaptı. Bu sözlerden doğrudan doğruya gemide Necip Fazıl'ın konuşmasına bir cevap teşkil ediyordu. Kendisi yatağına, biz de gösterdiği sandalyelere oturduk.
"Bu büyük zatı belki bir daha görmek nasip olmaz diye düşünerek, bütün pisiko-fizik enerjimi topladım, her sözünü ve halini hafızamda toplamaya gayret ettim.
"Küçük otel odasına kapıdan girişte sol tarafta karyolası, karyolanın bitişik olduğu duvarda ise, beyaz bir torba asılıydı. İçinde kitap ve gazeteler olduğunu anlamıştım. Pencerede çaydanlık, demlik ve bardak duruyordu. Yere serilmiş bir hasır ve kenarda üç sandalye vardı. Üzerinde uzun, beyaz, pamuklu, kenarları dikişli bir hırka vardı ve belinde ucu sağ tarafa sarkmış bir kuşak bağlıydı. Başında takkeye benzeyen bir külâhin üzerine az renkli sarığı çaprazlama bağlıydı. Sarığın altında görünen saçları, kaşları ve kirpikleri bembeyazdı. Gözleri çok mânâlı ve haşmetliydi. Çok tesirli bakıyordu.
"Sohbet boyunca, Bediüzzaman Hazretleri mahkeme safahatından bahsetmişti. Konuşmalarda Arapça ve Farsça kelime ve terkipler çok olduğundan, o zamanki bilgimle çoğunu anlayamamıştım. Bu arada hatırımda kalan şu sözünü hiç unutmam: 'İslâmiyetin aleyhinde bulunanları mücahedemle zir ü zeber etmişem.'
"Bu arada Necip Fazıl sigara içmek için dışarıya çıkmıştı. Bediüzzaman Hazretleri bana Risale-i Nur'ları okuyup okumadığımı sordu. Hiç bilgim olmadığını ifade ettim. Rusya'daki esaretinde cereyan eden hadiseyi sormuştum. Kendileri de, 'Evet, öyle olmuştu' diye cevap verdi. Akabinde Risale-i Nur'ları okumamı tavsiye etti.
"Ziyaretimiz tahminen üç saat kadar devam etmişti. Görüşmeden sonra, Necip Fazıl Beyle evine döndük."

Tur@b
24.08.2008, 17:26
ALİ KIRANKOLLULAR

1922'de Bursa'da doğdu. On yıl kadar İrşad gazetesini neşretti. İstanbul'da ve Eskişehir'de Üstadı ziyaret edip elini öpmüştü.

Ali Kırankollular, şair, yazar ve gazetecilik yapmış bir zattır. Kendisi Bursalıdır. Babası İncirli tekkesinin son şeyhi Tevfik Efendidir. 1963 ile 1972 yılları arasında Ankara'da İrşad isimli bir haftalık gazete neşretmiş, Nur'lardan da bazı bölümlere yer vermişti.
Üstad Bediüzzaman'la ilgili olarak bize şunları anlattı:
"Üstadı ilk defa 1952'de Osman Yüksel Serdengeçti ile beraber İstanbul Fatih'teki Reşadiye Otelinde; daha sonraki senede ise Eskişehir'de İstanbul Otelinde Abdülvahid Tabakçı'yla beraber ziyaret ettim.
"Serdengeçti'yle Ankara'dan tanışırdım. Bana gazetemin isminden dolayı 'İrşad' diye hitap ederdi. İstanbul'a birlikte gelerek Reşadiye Oteline ziyaretine gittik. Üstadın elini öpüp, önünde diz çöktük. Beni sorduğunda Kâdirî olduğumu, Bursa'da İncirli tekkesinin son şeyhi Tevfik Efendinin evlâdı olduğumu söyledim. Üstad bana, Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin talebesi olduğunu, ona sonsuz hürmet ve muhabbeti olduğunu söyleyerek, 'Fakat zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarma devridir' diye buyurdular. Kendilerine hurma götürmüştüm, bu hediyemi kabul etmediler. Ziyaretten sonra hurmaları Nur talebelerine verdim.
"Bu ziyaretin hatıra ve intibaını Serdengeçti mecmuasında çok nefis bir şekilde yazmıştı Osman Yüksel."

Tur@b
24.08.2008, 17:27
CESİM KÜFREVÎ

Muhammed Küfrevî Hazretlerinin torunudur.

Gençlik Rehberi Mahkemesi için İstanbul'a gelen Bediüzzaman'ı Akşehir Palas Otelindeki odasında ziyaret eden Cesim Küfrevî bize şu bilgileri vermektedir:
"Dedem yüz yirmi üç yaşlarında vefat etmiş. Sultan Abdülhamid Han Bitlis'te dedeme türbe yaptırmak için İtalyan mimarlar getirtmiş. Türbenin yapılışı sırasında Üstad Bediüzzaman, 'Muhammed Küfrevî benim üstadımdır, onun türbesine ben de taş taşıyacağım' diyerek, arkasına konan bir taşı türbeye kadar götürmüş.
"Dedem Muhammed Küfrevî Arapça, Farsça ve Kürtçe bilirdi. Kendisi Hasenî kolundan seyyiddir. Karısı, Şirvan hakiminin kızı Fatma Hanım da seyyiddir. Fatma Hanım, Mehmed Emin Efendinin kız kardeşiydi.
"Dedem, mantık ve akaidi çok severmiş, hattı çok güzelmiş.
"1952'de Sirkeci Akşehir Palas Otelinde bulunan Üstad Bediüzzaman'ı Ali Şirvan'la birlikte ziyaret etmiştik. Üstad bize çok iltifat etti. 'Siyasete girmeyin, kız evlâtlarınızı dindar yetiştirin. Kasım Küfrevî'nin siyasete atılacağını işittim, girmese daha iyi olur. Sizler, yani Küfrevîler birer taçsınız. Böyle asil insanlar siyasete girmemelidir. Ben sakal bırakmadım ve evlenmeyerek iki sunneti terk etmiş oldum. Bunlar Cenab-ı Hakla benim aramda olan bir meseledir. Küfrevî Hazretlerinin evlâtları olarak, ona lâyık olmaya çalışın' dedi."

Tur@b
25.08.2008, 13:53
TONUSLU HAŞMET HOCA

Yozgatlı Haşmet Hoca 1894 yılında dünyaya geldi. 12 Mart 1966'da Hakkın rahmetine kavuştu.
Medresede tahsil yapmıştı. Arapça, Farsça ve Fransızcayı bilirdi. Çok küçük yaştan beri kendisini ilme ve ibadete vermişti. Devamlı çalışırdı. İmamlık, vâizlik ve müftülük vazifelerinde bulunmuştu.
Bir Cuma günü cemaatle vedalaşıp artık vaaz edemeyeceğini, vefat edeceğini bildirmişti. Bir hafta sonraki vaaz vaktinde vefat etti.
1952 yılında İstanbul Fatih'teki Reşadiye Otelinde Bediüzzaman'ı ziyaret edip görüşmüşlerdi.
Emirdağ ve Kastamonu mektuplarında ismi ve bahsi geçer.

Yıllar sonra çıkan rüya
Bir gün rüyasında billûr bir köşk görmüş, gökten, semâlardan yere doğru sarkmış vaziyette. Billûr köşkün içinde de Halife-i Rûy-i zeminin olduğunu söylemişler. Haşmet Hoca heyecan, merak ve muhabbet içinde köşke doğru gitmeye başlamış. Her adımda "Esselâmü aleyküm" diyerek selâm veriyormuş. Tam yedi adım sonra billûr köşkteki yeryüzü halifesine, asrın sahibine kavuşmuş ve ellerine kapanmış. Haşmet Hocanın bu rüyasından bir müddet sonra, 1952 baharında Gençlik Rehberi Mahkemesi açılmış. Bediüzzaman bir müddet Sirkeci'deki Akşehir Palas Otelinde, daha sonra ise Fatih'teki Reşadiye Otelinde kalmış. Haşmet Hoca Reşadiye Otelinde Bediüzzaman'ın huzuruna çıkmış. Rüyasında gördüğü aynı vaziyet yıllar sonra orada tecellî etmiş. Her adımda bir defa "Esselâmü aleyküm" diye diye yürümüş ve nihayet yedinci adım ve selâmda asrın sultanının eline, eteğine kapanmış.
Fatih Reşadiye Otelinde Haşmet Hocanın Bediüzzaman'ı ziyareti böyle olmuştur.
Yozgat'ta Nohut Dağı eteğindeki Camızlık Camiinde imamlık ve vaizlik yapmıştı. Soy ismi olan Tonus, Yozgat'ta bir çarşının ismi olduğu gibi, Sivas'ın Şarkışla kazasının Altınyayla nahiyesinin eski adı da Tonus'dur. Bu mevkiler yüzyıllarca önce Tonus'tan buraya hicret dolayısıyla bu isimle anılmaktadır.

Üstad Bediüzzaman Rize'de
Bediüzzaman Said Nursî'nin Rize'ye uğradığını, oranın yaşlı zatlarından dinleyen Rüştü Tafral anlatmaktadır.
Bu uğrayış, meşrutiyet sonrası, İnebolu'ya uğradığı zamanlarda olabilir.
Üstad önde, bir grup olarak iskelede gemiye doğru hareket etmişlerdi.
Çayeli Nahiye Müdürü Âkif Kantoğlu, vali, jandarma kumandanı, binbaşı ve liman reisi giderlerken, Üstadın arkasında olan liman reisi, oradan, paslı demirli iskele parçalarının üzerine doğru denize düşmüştü. Bu hâdiseyi Rüştü Tafral'a anlatan Pazar'ın Venek köyünden Akif Kantoğlu, bir anda liman reisini Üstadın kucağında gördüklerini söylemiş. Hadiseyi anlatan Kantoğlu, bunu Üstadın harika bir kerameti olarak nakletmiş. Çünkü adam için ölüm değilse bile, o paslı demirlerden büyü bir yara alması muhakkakken, âniden adam kendini Üstadın kucağında bulmuş, hiçbir şey olmadan kurtulmuş.

Tur@b
25.08.2008, 13:54
H. ALİ AKALAY

"O zâtın istikbali çok parlak olacak"
"Arkadaşımdan Risale-i Nur'un Kur'ân hattı ile yazılıp çoğaltılarak hizmet edildiğini duydum. Ben de yazabilirim niyetiyle Kandıra'ya gittim. Oradaki Nur talebeleriyle buluşup yazıya başladım. Astsubay olmam hasebiyle gündüzleri yazıya vaktim olmuyor, ancak geceleri çalışabiliyordum. 'Beş tarikat' adı verilen tarikata mensup idim. Şeyh Ahmed Hazretlerine,
"Bediüzzaman'ı nasıl tanırsınız?' diye sordum. O da,
"O zâtın istikbali çok parlak olacak. Büyük İslâmî fütûhlar yapacak. Başı göğe değecek' dedi.
"Hocam Şeyh Ahmed Hazretlerinin bu takdirkârane cevabı beni çok duygulandırmıştı.
"Biz hizmetimize yavaş yavaş devam ediyorduk. Gece yarılarına kadar yazıyor, sabahar kadar okuyorduk. Bizimle beraber çalışan, köyden gelen kardeşlerimiz de vardı. Onların yaz mevsiminde çok işleri olduğu halde, gece yarılarına kadar bizimle yazı yazar, okurlardı. Sabah da işe giderlerdi.
"Çevre köylerle ilgilenmeye başladık. Köyün birinde bir kişinin namaz kıldığını duyunca, o köyle ilgilenmeye başladık. Elhamdülillah, kısa bir zaman sonra, o köyün hepsi namaz kılmaya başladı. Bunlar Allah'ın birer lütfu idi.

"Üstadı ziyaretim"
"Bediüzzaman hakkında söylenen takdirkârane sözler ve Risale-i Nur'daki ulvî hakikatler, beni ona daha sıkı bağlıyordu. Ben de artık Hazret-i Üstadın aşkıyla yanan bir şakirdi olmuştum. Bu aşk daha ileri giderek kendisini görme iştiyakı şeklini aldı. Nihayet o nimete de nail olduk.
"Üstadın İstanbul'da mahkemesi olduğunu duydum. 1952'deki Gençlik Rehberi Mahkemesiydi. Bu vesileyle kendisini göreceğimi ümit ederek, izin alıp İstanbul'a gittim. Sirkeci'deki Akşehir Palas Otelinde kaldığını öğrendim.
"Büyük bir heyecan ve sevinçle, âdeta uçarcasına Bediüzzaman'ın bulunmuş olduğu mevkiye gittim. Kapıdan girdiğim zaman büyük salonda çok kalabalık vardı. Bediüzzaman'la görüşmek için gelmişlerdi. Fakat polisler yukarıya hiç kimseyi göndermiyorlardı. Ben resmî elbiseli olduğum için direkt olarak yukarı çıktım. Üçüncü katta bir odanın önünde bir çift lastik gördüm, içi keçeli idi. 'Bu, olsa olsa Hocanındır' dedim. Yandaki odada sarı benizli bir genç yatıyordu. Yorgun olduğu belli oluyordu. Beni görünce birden irkildi.
"Ne arıyorsun burada?' dedi.
"Hocayı görmek istiyorum.'
"Ne yapacaksın, nasıl geldin buraya?'
"Onu görmek istiyorum'
"Üstad çok hasta, kabul etmez.'
"Onu mutlaka görmem lâzım.'
"Beni bir aşağı kata indirdi. Yine kabul etmeyeceğini söyledi. Artık bende tahammül kalmamıştı:
"Kardeşim, ben onun mübarek simasını görmek, duasını almak istiyorum. Tâ Kandıra'dan, bunun için geldim. Bırakın, müsaade edin de onu bir an dahi olsun göreyim.'
"Peki bir sorayım.'
"Ona söyleyin. Eğer kabul etmezse, Resulullah'ın (a.s.m.) yanında dâvâcı olacağımı bildirin.'
"Bunun üzerine o genç içeri girdi. Hemen dışarı çıktı. Bana müjdeler müjdesini vermişti:
"Üstad seni kabul etti.'
"Artık dünyalar benim olmuştu. Büyük bir saadete ermiştim. Hemen içeriye girdim. Üstad karyolada oturmuştu. Başında sarığı vardı. Bir ucunu arkaya, bir ucunu ön tarafa bırakmıştı. Sırtında cübbesi vardı. Odanın gayet sade bir vaziyeti vardı. Hemen yanına gittim. Onun mübarek ellerinden sevinç gözyaşları içersinde öptüm, kokladım. O da benim yüzümden öptü. Rabbim, ne idi o? Yirmi beş sene geçmesine rağmen onun öpmesini hâlâ unutamıyorum. O mübarek dudaklarını daha hâlâ yüzlerimde hissederim.
"Onun sohbetinde yeni bulunuyordum. Anlattığını önceleri pek anlayamamıştım, fakat ruhen hissediyordum. Kendimi onun cezbesine kaptırmıştım. Mübarek simasına bakarak, biteviye onu dinliyordum. O bir çağlayan olmuş, Kur'ân'ın ilim hazinesinden akmaya, çağlamaya başlamıştı. Oturuşuyla bile bir 'arslan' idi.
"Vaktin ne kadar çabuk geçtiğini anlayamadım. Çok konuşmuş idik. Onun sohbetinde bulunup da vaktin nasıl geçtiğini anlayabilmek mümkün müdür?
"Üstadı yorgana sarmışlardı. Çok hasta ve yorgun idi. Bir müddet sonra, 'Üstadı çok konuşturdum, çok yordum. Gitmeliyim artık' diye içimden geçirmiştim. Sanki Hazret-i Üstad içimden geçenleri duymuş gibi,
"Gideceksin değil mi?' diye sordu.
"Evet, sizi yorduk, gideceğim' dedim. Hattâ bu ara Üstada ismimi söylemeyi de unutmuştum. O ise bana,
"Senin ismin Ali Çavuş idi, değil mi?' dedi. 'Bu kadarı da fazla' diyerek gözyaşlarımı tutamadım ve ağladım.
"Üstad Hazretlerinden aldığım aşk ve şevk ile uçarcasına memleketime vardım.

"Afyon Hapishanesine müdür oldum"
"Üstadın Emirdağ'a gittiğini duydum. Kader-i İlâhînin şu âşikâr tecellîsine bakın. O kadar taliplisi ve elyak zatlar bulunduğu halde, beni Afyon Hapishanesi müdürü yaptılar. Uçarcasına Afyon'a vardım.
"Bu sırada Üstadın on iki yaşından beri mânevî evlatlığına kabul ettiği Hüsnü Bayram'ın askerliği Afyon'a çıkmıştı. Bu vesile ile Üstad hemen her hafta Afyon'a gelir, konuşur, görüşürdük. Hüsnü Bayram'da izin alır, Afyon'da görüşür veya Emirdağ'a götürürdü.
"Üstad Afyon'a geldiği zaman gerekli eşyaları bizim fakirhaneden tedarik ederdik. Üstadın kullandığı yorganı biz kullanmaz, saklardık. Eşyaları daha çok hizmette kullandık.
"Daha önceleri Risaleleri yazmaya fazla vaktim olmuyordu. Fakat hapishane müdürü iken gündüzleri bol bol yazmaya vaktim oluyordu. Ben de bu hoş vakitlerimden istifade ederek durmadan Risale-i Nur'u yazıp neşre devam ediyordum.

"İniş bitti, çıkış başladı"
"Hazret-i Üstadın Barla'ya gideceğini öğrendik. Yanıma bir arkadaş alarak trenle Isparta'ya vardık. İstasyonda indik ve hayli uzaklaşmıştık. Bir ara arkadan birisinin koşarak geldiğini gördük. Bu, Bayram Yüksel idi. Bayram Yüksel yanımıza geldiğinde,
"Üstadı görmeye geldiniz, değil mi?' diye sordu.
"Evet.'
"Sizi bekliyor.'
"Hayret etmiştik. Halbuki biz trende, 'Bediüzzaman'ın ziyaretine gidiyoruz' diye birşey söylememiştik. Üstadın yanına vardığımızda,
"Kardeşlerim, ben şimdi Barla'ya davetliyim, icabet etmem gerekiyor. Siz Bayram kardeşle beraber dersaneye varın. Biz kısa bir zamanda döneceğiz' dedi.
"Olur Üstadım'cevabını verdik.
"Dersaneye vardığımızda Tahirî Mutlu Ağabey de oradaydı. Biraz sohbetten sonra yemek yedik. Sofradan bir avuç kadar ev mantısı ve el kadar ince bir dilim ekmek, bir domates salatası vardı. Sofrada dört kişi idik. Dördümüzde doyasıya yediğimiz halde, o kadar yemeği ve ekmeği bitiremedik. Bu, bereket-i Îlâhiye idi. Hem o salataya ne katmışlar, nasıl yapmışlar, daha hâlâ hayret ederim. Bu kadar seneler geçmesine rağmen, o salatanın tadı damağımdadır.
"Bir müddet sonra Üstad geldi. Mübarek ellerini öptük. O yaştı hâlâ arslan gibi idi. Bize, 'Hiç hediye almadığım halde sizin için Barla'dan hediye aldım. Sefer tasının iki gözünü, siz memleketinize götürürsünüz. İki gözünü de burada kardeşlerle beraber yersiniz' dedi.
"Üstad yine o tatlı sohbetine başladı. Sohbetin arasında bir soru sormuştum:
"Üstadım, âlem-i İslâmın hali ne olacak?'
" Kardeşim, göreceksiniz, iniş bitti, çıkış başladı' dedi.
"Üstadın bundan maksadı, İslâmın gerilemesinin bittiğini, ilerlemesinin de başlamış olduğunu ifade etmekti.
"Hocam Şeyh Ahmed Hazretleri bana,
"Türkiye İslâm âleminin liderliğini yapacak. Bunu inşaallah göreceksiniz' demişti. Gerçekten öyle, belki bunu biz göremeyeceğiz. Ama sizler göreceksiniz.
"Isparta'da Üstadla biraz daha konuştuktan sonra müsaade isteyerek ayrıldık. Memleketimize gitmek için trene bindik.
"Üstadın gözlerine doğrudan bakamazdık. Cezbedici, tesir altına alıcı bir güzelliğe sahipti.
"Üstadın son olarak Afyon'da ziyaret ettik. Zübeyir Ağabey ile karşılaştık. Üstadın çok hasta olduğunu, kabul edemeyeceğini söyledi. Bizde mahzun mahzun geri döndük. Ne yapalım, o isterse kabul eder, istemezse etmezdi. Ondan ne şikayetimiz olacaktı ki?
"Üstadın vefatının tesiri bende çok büyük oldu. İnanamamıştım.Ona kopmaz bir bağla bağlanmıştım. Aramızdan ayrılışını bir türlü kabullenemiyordum."

Tur@b
25.08.2008, 13:55
MEHMED FIRINCI

1928'de Bursa'ya bağlı İnegöl'ün Yenice Müslim köyünde doğdu. Bediüzzaman 1953'te onun Fatih Çarşamba'daki evinde üç ay kadar misafir olarak kalmıştır. Otuz yıldan beri Risale-i Nur hizmetlerinde bulunup, eserlerin bilhassa dış dünyada tanıtılması için büyük hizmet ve gayretleri olmaktadır.

"Üstadı ilk duyuşum"
yılında Zonguldak'ta askerlik yapan ağabeyim izne gelmişti. Dükkânda Büyük Doğu gazetesi almış, okuyorduk. Gazete, Üstadın hayatını yayınlıyordu. Ağabeyim mecmuayı okuyunca, çok beğenerek, takdir duygularıyla 'Ah askerdem gelsem de şu zâtın yanında çalışsam' diyordu.
"Bu esnada aramızda dinî bir sohbet başlamıştı. Askerde ağabeyim kantini işlettirirken, ara sıra çay içmeye gelen hoşsohbetli bir asker, memleketi olan Kastamonu'dan, liseyi bitirmeden askere geldiğini, lisede iken arkadaşları ile kır gezintisinde dağda bir hocayı gördüklerini, bu hocanın kendilerine nasihat ettiğini ve bu esnada iki bardak hacmindeki küçük bir çaydanlıktan, 20 kişiye birer bardak süt içirdiğini ağabeyime anlatmış. Sohbet esnasında ağabeyim bunu bana anlatınca, bir anda içim yandı. 'Ah' diye bir iç geçirdim, hasret ve iştiyak duydum. 'Acaba bu hoca sağ mı, nerededir?' diye düşündüm.
"Üstad Bediüzzaman'ı ilk duymam bu şekilde olmuştu. Çünkü o gençlere nasihat eden hocanın o olduğunu yıllar sonra öğrenmiştim. Ve Allah duamı kabul etmişti.

"Nur talebeleri ile tanışmam"
"Köyde iken hafızlığa çalışan çocukluk arkadaşım Hafız Nuri, talim için İstanbul'a gelmişti. Bu vesileyle bazan Nuruosmaniye Camiine akşam namazlarına gidiyordum. Enver Ceylân Hocaefendi, o zaman müezzindi. Ona bir sual sormuştum. O da sualime cevaben, 'Seni Nur talebeleri ile tanıştırayım mı?' diye cevap verdi. Ben de kabul ettim.
"Beni Çankırılı Hafız Ahmed isimli bir talebe ile Kadırdga'daki ahşap bir evin bodrum katında ikamet eden birkaç üniversite talebesiyle tanıştırdı. Bir portakal sandığının üzerinde, eski yazı bir kitap duruyordu. Sonra öğrendim ki, bu kitap, İhlâs Risalesi imiş. Ve bana ondan okudular.
"Beni ilk defa Nur medresesine götüren Hafız Ahmed'le yirmi sene sonra, rahmetli Zübeyir Gündüzalp Ağabeyin cenazesinde ikinci defa görmüştüm. O da beni tanıdı.

"Gençlik Rehberi Mahkemesi"
"Muhsin Alev Gençlik Rehberi'ni bastırmıştı. Polisler Kadırga'daki evde arama yapmışlar. Benim haberim yoktu. O gidiş gelişlerimde on-on beş kişi bazen bir araya geliyorduk. O arkadaş grubunu göremeyince nerede olduklarını sordum. Bana polislerin geldiğini söylediler. Polisler 100 tane kitap götürmüşler.
"O zaman polislerle biz her gece fırında çay içer, sohbet ederdik. Bu sebepten, ben polislere hiç yabancılık çekmedim. 'Polisler gelmişse ne olmuş?' gibilerden, yine oraya devam ettim. O sıralarda, kimsenin gelmeyişine de hayret ettim.
"Bir müddet sonra Süleymaniye'ye taşındılar. Oraya da gitmeye devam ediyordum. Bu sıralarda fırını Nuruosmaniye'den Çarşamba'ya taşıdık. Bu sebepten, birkaç gün gitmek mümkün olmadı.
"Üstad Hazretleri Gençlik Rehberi Mahkemesi için İstanbul'a gelmişti. Ben bu haberi Gece Postası gazetesinde okumuştum. O akşam Süleymaniye'ye gittim. Muhsin Alev'i buldum. 'Sabah namazında gel, Hazret-i Üstada gidelim' dedi. Ertesi gün beni Sirkeci'de Akşehir Palas Oteline götürdü.

"Sen Ispartalısın"
"Üstad Hazretleri otelin üst katında, cadde tarafında bir odada namaz kılmış, dua ediyordu.
"Muhsin Alev Hazret-i Üstada,
"Bu Fırıncı Mehmed'dir' diye takdim etti.
"Üstad Hazretleri,
"Sen hoş geldin, safa geldin kardaşım!' dedi. Elini öptüm, o da beni başımdan öptü. Bundan sonraki diğer bütün ziyaretlerimde elini öptüğüm zaman, Hazret-i Üstad da başımdan öperdi.
"Halimi, hatırımı, annemi, babamı ve kardeşlerimi sordu. Büyüklerin hal hatır sorması, bir lütuf oluyordu. Benimle alâkalanması sanki 'Tevhid' çeker gibi, bir feyiz veriyordu.
"Memleketimi sordu. İnegöllü olduğumu söyledim. Aralıklı olarak tekrar tekrar, tam üç defa sordu. Sonuncusunda, 'Esas, esas nerelisin?' diye suali tekrarladı. Dedemin Ispartalı olduğunu söyledim. 'Dedem Uluborlu'dan İnegöl'ün Yenice Müslim köyüne gelip imam olmuş' deyince,
"Sen Ispartalısın' diye mülâtefe ettiler.
"Bundan sonra ilk Mecliste geçen hatıralarından bahsetti. 'Mecliste bir gün önce hariçten karışanları en şiddetli şekilde cezalandırmaya, hattâ idam etmeye karar almışlar. Fakat ben bilmedim. Bazıları namaz kılmıyorlardı, ben onları namaza davet edici konuşmalar yaptım. Bu sohbetlerimizle, Abdurrahman ve Hafız Ali çok alâkadardır. Biraderzadem Abdurrahman tek başına otuz kişinin işini ve hizmetini görürdü. Şimdi Abdurrahman ile Hafız Ali buradadır.'
"Üstadın konuşmaları kalbimde derin tesir yapıyordu. Bilhassa Hafız Ali ve Abdurrahman mânâları ruhumda ve kalbimde çok derin izler bırakmıştır.
"Üstad mesleğimin fırıncı olduğunu öğrenince, 'Fırıncılar halkın gıda ihtiyacını karşılamak bakımından çok ehemmiyetli hizmet yapıyorlar. Namazlarını kılmak şartıyla , çalışmaları da aynen ibadettir' dedi.
"Ben, 'Efendim, ekmekçi değil, börekçiyim' dedim. Hazret-i Üstad,
. daha iyi' diye iltifatta bulundular. Konuşmasına devamla, kendisini müteaddit defa zehirlediklerini, Cenab-ı Hakkın hıfz ettiğini söyledi.
"Konya'da bir komünist komitesi, beni öldürmek için karar almışlar. Kırk bin lira ayırmışlar. Said'i kim imha ederse, bu parayı ona vereceğiz demişler' dedi.

"Üstad bana şeker ve tereyağ aldırarak börek yaptırdı"
"Hazret-i Üstad bu meseleyi anlattıktan sonra,
"Kardeşim, sen bana şeker ve tereyağ getir' diye para verdi. Yanında bir buçuk saat kadar kalmıştım. O kadar zaman içinde çok sohbet olmuştu, lâkin uzun zaman geçtiğinden hatırlamak mümkün değil. Elini öperek ayrıldım..
"Üstaddan ayrıldıktan sonra beni vesvese sardı. Acaba yağı ve şekeri nereden alsam, diye derin derin düşünüyordum. Çünkü bir yanlışlık yapabilirdim. Beni gafil avlayıp alacağım yağa bir hain zehir atarlarsa, ben ne yapardım? Bu vazife bana çok ağır gelmişti. Muhsin Alev'e, 'Üstad niçin benden istedi? Siz dururken, bana niçin söyledi?' diye sordum. Muhsin Alev'de, 'Seni hizmetine kabul ettiğinin delilidir bu' diye cevap verdi.
"Mısır Çarşısından kesme şeker aldım. Babamın Ömer Bey isminde bir dostu vardı. Halepli Ömer Bey yağcı idi. Ona gittim, çok mühim bir din âlimi için taze tereyağ almak isteğimi söyledim. O da, 'Bugün ne?' dedi. Ben 'Perşembe' dedim. O, 'Mısır çarşısının arkasında bir tavukçuya, Tekirdağ'dan benim yağım gelecek. Ben eve gelecek hafta götüreyim. Onu sen al' dedi. Ben gidip sordum, yağ gelmiş. Tartıp parasının Ömer Beye bıraktıktan sonra, böyle kendimce her cihette emniyetli bir şekilde yağı temin edebilmenin sonsuz şevk ve lezzeti içinde Hazret-i Üstada götürdüm.
"Şekerle yağı Üstada götürünce,
"Sen bana börek yap' diye buyurdu. Ve yağın bir kısmını verdi.
"Böreği yaparak ertesi sabah erkenden Üstada götürdüm.
"İşte o börektir ki, bizi, 'Fırıncı Mehmed' yaptı. ismimiz 'Fırıncı' kaldı.
"Artık hemen hergün yanına gidiyordum. Polisler kapıda gelenlerin hüviyetlerini tesbit ediyorlardı. Fakat benim hüviyetimi hiçbir kimse sormadı ve almadı.

"Öğretmenler çok mühimdir"
"Akşehir Palas'a yine bir sabah gittiğimde, Üstad Hazretleri Ebussuud Caddesine bakan tarafta, balkonda, şezlonga oturmuş; elindeki Asa-yı Musa eserini okuyordu.
"Saat on sıralarında bir misafir geldi. Bu zat göz doktoru Hüsnü Oğan'dı. Aynı zamanda Kuleli Askerî Lisesinde kimya derslerine giriyormuş. Üstad kendisini kabul etti:
"Kardeşim, hoş geldin, öğretmenler çok mühimdir, öğretmenlerin yeri ya kulenin başı, ya kulenin dibidir. Ortada tutunacak yer yok' dedi.
"Risale-i Nur'u çok okumak lâzım' diye elindeki eseri gösterdi. 'Kendim telif ettiğim bu kitabı, en az kırk defa okudum' diye ifade etti.

"Üstad hediye kabul etmezdi"
"Yine birgün, akşamla yatsı arası, Üstadın yanına gitmiştim. Yanında, talebelerinden Ziya Arun ve Muhsin Alev vardı ve çok üzgündüler. 'Ne oldu?' diye sordum. Onların müteessir olması bana da çok dokunmuştu. Onlar ne olduğunu söylemediler. Ben de üzgün vaziyette bir kenara oturdum. Az sonra oturduğumuz odanın tam karşısında olan kapı açıldı. Kalblere ve ruhlara nüfuz eden şifalı bir tebessümle Üstad göründü. Elinde, ayaklı kristal bir kâsede kayısı reçeli, kapıda durdu. Ve biz de kendisine yaklaştık. Bana, 'Senin hatırın için bunları affettim' dedi. Kâseyi bize uzatarak, 'Siz az yiyin, çoğunu sen ye' diyerek ruhları ve kalbleri mest eden iltifatta bulunarak odasına çekildi. Sonra talebelerin suçunun ne olduğunu öğrendim. Meğer çok hürmet ettiğimiz ve sevdiğimiz Karabüklü Mustafa Osman Ağabey gelirken, yanında bir miktar portakal getirmiş, zorla kabul ettirmiş. Onlar da onu kırmamak için, hediyesini almışlar. Fakat Hazret-i Üstad sonradan çok hiddet etmiş. Hâdise buymuş.

"Necip Fâzıl'ın Üstadı ziyareti"
"Yine birgün Akşehir Palas'a gitmiştim. Sonradan bir müddet İslâm mecmuasını da neşreden İsmail Doyuk, otelin giriş kısmındaydı. Bana, 'Yukarıda Hazret-i Üstadın yanında Necip Fazıl Bey var. Biz bekleyelim. Biraz sonra o çıkınca biz ziyaret edelim' dedi. Ben de 'Peki' dedim. O çıkarken, biz de kendisiyle hal hatır ettik ve uğurladık. Biz de beraberce Hazret-i Üstadı ziyaret ettik.

"Üstada un kavurması yaptım"
"Bir müddet sonra Hazret-i Üstad, Fatih'teki Reşadiye Oteline geçmişti. O sırada birgün İsmail Doyuk, ben fırında çalışırken Hazret-i Üstadın beni istediğini haber verdi. Hemen Reşadiye Oteline gittim. Otelde deniz görünen, aydınlık ve güneşli bir odaya kapıdan girince, tebessümle elini sallayarak beni yanına çağırdı. Elinde 1916'da basılmış, biraderzade Abdurrahman Ağabeyin yazmış olduğu Hazret-i Üstadın kendi tarihçesi vardı. Kitabın birici sahifesinde beraber çektirdikleri resimi tebessümle göstererek, 'Sen bunu gördün mü?' diye sordu. 'Şimdi gördüm Üstadım, ' dedim. Neşe ve sürur içerisindeydi. Sonra, 'Sen bana yemek yap' dedi. Nasıl bir yemek olacağını sorunca, orada bulunan tereyağ ve unu alıp kavurmamı söyledi. Ben nasıl olacağını kavrayamamıştım. Lâtife ederek 'Bizim Kürtler yaparlar, unla yağı beraber kavuracaksın' dedi. Evden, gidip tencere ve yandan pompalı gaz ocağı getirerek Hazret-i Üstadın gözünün önünde un kavurması yaptım. Çok lezzetli olmuştu. Hazret-i Üstad bir parça da bize verdi, yedik. O gün âdeta hakikî bir cenette yaşamış gibi oldum. Bayram, bahar, şehr-i âyin gibi bir âlemdi o gün.

"Gönenli Mehmed Efendi ile Üstada çay hazırladık"
"Bir Cuma günüydü. Hazret-i Üstadın yanına gittiğimde hiç kimse yoktu. Kimsenin olmayışına hayret ettim. Kapısını vurdum. Beni görünce, 'Çok iyi oldu, geldin' dedi. Ve 'Seninle Cuma'ya gidelim' dedi. Biz Üstadla tam çıkarken, Salih Özcan'la Osman Köroğlu geldiler. Hazret-i Üstad odanın kapısını kilitleyerek anahtarı bana verdi. 'Sen burada nöbetçi kal' dedi. Beni nöbetçi olarak bıraktı. Cuma'dan geldikten sonra çay yapmam için emretti. O zaman şimdiki gibi kolaylıklar pek yoktu. Mangal kömürü ile mangalı yakamaya çalışırken Gönenli Mehmed Efendi Hoca geldi. O da bana, 'Sana yardım edeyim' dedi. Beraber çayı hazırladık.
"Bir müddet sonra Ziya Arun gelince, Gönenli Mehmed Efendi ona,
"Bugün bu eller, onun kömürünü yaktı, çayını ısıttı' diye sevincini ve memnuniyetini ifade ediyordu.
"Üstadın anahtarını verip beni nöbetçi tayin etmesi, hayatımın en mesut ve zevkli ânıdır. O ânı, o lezzeti unutmam mümkün değildir.

"Emirdağ'a Üstadı ziyarete gittim"
"Üstad, Emirdağlıların küçük bir otobüsüyle İstanbul'dan Emirdağ'a dönüyordu. Otobüs bizim köyün yakınlarında mola vermiş. Bu esnada köyden iki arkadaş Üstadı görüp elini öpmüşler. Bunlardan İsmail Bayav, Üstadın Emirdağ'a geçtiğini bildirdi.
"Üstadın İstanbul'dan ayrıldığını öğrenince köyde bir ay kaldım. Bir ay sonra Emirdağ'a Üstadı ziyarete gittim. Basit bir otel vardı. Oraya indim Sabahleyin Musatafa Acet'i buldum. Üstadın Emirdağ'da evde olmadığını öğrenince Keçeliköy taraflarına yürümeye başladım. Tarlalardan buğday biçenlerin küçük çocukları, buydayı biçilmiş anızlı tarlada koşarak bana doğru geliyorlardı. Ben onlara hiçbir şey sormadığım halde, bu küçük yavrular "Bediüzzaman dede bu tarafa gitti"diye, bana Üstadın gittiği istikameti gösteriyorlardı.
"Böylece kimseye sormadan Emirdağlı masum çocukların rehberliğinde Üstadı bir ağıcın altında, taş yığınının üstünde otururken buldum.
"Üstad beni görünce tebessümle karşıladı:
"Fırıncı Muhammed'sin sen ' diye hitap etti.
"Mübarek elini öperek diz çöküp önünde oturdum. Üstad sevinçliydi. 'Pakistan'da yirmi milyon Nurcu olmuş' diye gayet memnuniyet ve beşaşetle anlattı. Pakistan'a Risaleler gönderilmiş ve oradan Üstada mektuplar gelmişti. Nur'lardan istifade eden Pakistanlılar memnuniyetlerini bildirmişlerdi. Hazret-i Üstadın bu meseleyi ifade etmek istediğini anladım.

"En büyük hakikat"
"İstanbul'a geldim. O zaman İstanbul'da hizmetler, Isparta'da ve İnebolu'da eski yazıyla teksir edilen kitapların ciltletilmesi, muhafazası ve Anadolu'da istenilen yerlere sevk edilmesi şeklinde idi. Derslerimiz Süleymaniye'de evvelâ 50 numarada, sonra yanındaki 46 numarada devam etti. O zamanki arkadaşlar Muhsin Alev, Ahmed Aytimur, Mehmed Emin Birinci, Üzeyir Şenler, Hakkı Yavuztürk idiler. Hizmetleri hep beraber 1952 yazından 1953 baharına kadar bu minval üzere devam etti. 53 baharın Hazret-i Üstadın Samsun'da Büyük Cihad gazetesinde çıkan 'En Büyük Hakikat' yazısından dolayı Sungur Ağabeyi tevkif etmişlerdi.
"Bundan dolayı, Emirdağ'dan Samsun'a gelmesi için mahkeme ihzariye çıkarmış. Üstad Hazretleri de Emirdağ'dan Eskişehir'e gelip aynı arabayla yeniden pazarlık yapılarak İstanbul'a gelir. Bu tarih tahminen 20 veya 25 Nisan 1953 arası olabilir. Üstad Beyazıt'taki Marmara Palas Otelinin üst katında kaldığı sırada Muhsin Alev'le görüştük. Tedbir düşüncesiyle birkaç gün Üstadın yanına gitmemizin doğru olmadığını bize söyledi. 'Madem maslahat öyle icap ediyor, peki' dedim.

"Üstad benden börek yapmamı istemiş"
"Birgün fırında yoktum. Ahmed Aytimur gelip bir not bırakmış. 'Kardeşim, Üstadımız senden börek yapıp getirmeni istedi. İmza: Aytimur.' Çok heyecanlanmıştım. Gene böyle bir nimet-i İlâhiyeye mazhar olmaktan ve Üstadla görüşeceğimden çok sevinmiştim. Ertesi gece sabaha karşı böreği yapıp sabah namazına Süleymaniye'ye medreseye götürdüm. Fakat, vâesefâ, kardeşler gene tedbir düşüncesiyle bizlerin, sadece ben değil, diğer arkadaşların da bir müddet Üstadın yanına gitmemizin doğru olmayacağını ifade ettiler. Tabiî, Üstad İstanbul'da olduğu halde kendisiyle görüşmemek, çok büyük üzüntüye sebep olmuyor değildi. Hakkı Yavuztürk, Üzeyir Şenler'den öğrenmiş ki, Üstad Marmara Otelinde. Ertesi gün Cuma idi. 'Hazret-i Üstadın Cuma'ya çıkar, ben de otelin önünde veya camide karşılaşırım, dolayısıyla görüşmüş oluruz' düşüncesiyle Marmara Palas Otelinin önüne gittim. Biraz karşıdan takip ediyordum. Cuma namazı vakti çok yaklaştı. Merak ediyordum. Üstad Hazretleri çıkmadı. Bu esnada başörtülü ve kıyafetinden otel hademesi olduğunu tahmin ettiğim yaşlıca bir kadın otelden çıkıp bana doğru gelmeye başladı. Ben de ona doğru gidip sordum. 'Otelde yaşlı bir Hocaefendi kalıyor. Cuma namazına gitti mi?' diye. Kadın, 'Ah çocuğum, çok üzgünüm, Hocaefendi otelden ayrıldı' dedi. Ben, 'Nereye gitti!' dedim. 'Bilmiyorum. Şimdi bu otelde kalmıyor' dedi. Çok müteessir olmuştum. Bir ana düşündüm, nereden öğrenebilirim diye. O sırada Beşiktaş'ta Vişnezade Camii imamlığını, Isparta'da Hazret-i Üstadın hizmetinde, Risalelerin telifinde çok hizmeti geçen Refet Barutçu Ağabey yapıyordu.
"Hem Cuma namazını orada kılmak, hem de ondan bir mâlûmat alabilmek ümidiyle, acele bir taksiye atladım. Cuma namazına yetiştim. Namazı kıldık. Namazdan sonra Refet Ağabeyle sohbet ettik. Ve bu arada Hazret-i Üstadın nerede olduğunu sordum. Onun ise, Hazret-i Üstadın İstanbul'da olduğundan haberi bile yoktu. 'Hadi bize genciz, bize söylemediler, ama Refet Ağabeye niye haber vermediler?' diye, hem şaştım, hem üzüldüm. Oradan Süleymaniye'ye geldim, kimse yoktu. Gece hiç uyumamıştım. Onun için biraz yatmıştım ki birisi geldi, uyandırdı. Kapıyı açtım, içeri aldım. Hüseyin Kileci isminde bir gençti. Onunla biraz ders okuduk. Çay içtik. Bu arada hiçbir sebep yokken, kendi kendine gülmeye başladı. Ben merak ettim, 'Ne gülüyorsun?' diye ısrar ediyordum,a ma o söylemiyordu. Neticede söylettim. Nasıl olduğunu bilmiyorum, fakat Üstad Hazretlerin ziyaretten gelmiş. Ve Üstad Hazretlerinin o gece, ikinci gece olarak Çamlıca'da Bodrumî Camii diye anılan bir camiin karşı sırasında kalacağını söyledi. Bunun üzerine 'Artık, ertesi sabah gideyim' düşüncesiyle fırına gidip o geceki işe başladık.
"Sabahleyin erkenden Fatih Çarşamba'dan Küçük Çamlıca'daki Bodrumî Camiine gitmek üzere yola çıktım. Oraya varana kadar vakit hayli ilerlemişti. Vardığımda camideki tanıdığım müezzin Ahmed, 'Üstad Hazretleri maalesef buradan ayrıldı' dedi. Ben dehşetli müteessir olmuştum. Bir türlü Üstada kavuşamıyordum. İzini yine kaybetmiştim.
"O teessür içinde döndüm, eve geldim, Akşam medreseye gittim. 12'ye yakındı. Kimse gelmemişti. Muhsin Alev'in Şehzadebaşında bir talebe yurdunda yeri vardı. Polislerin takibinden kurtulmak ve onları şaşırtmak için, yurda gittim ve müdüre, Muhsin Alev'in gelip gelmeyeceğini sordum. Müdür bu gece gelmesi ihtimalinin kuvvetli olduğunu söyledi. Ne olursa olsun bekleyeyim, dedim. Gece saat 1'e doğru Muhsin Alev geldi. Görüştük. Tabiî üzüntüden birden, 'Neredesiniz? Sağ mısınız? Üstad nerede?' diye arka arkaya sormaya başlamıştım. O da bana anlattı. 'Sorma ahî. Ahşap bir otelin olmasını arzu etti. Aradık. Öyle müsait bir otel bulamadık. Çamlıca'da bir yerde, bir gece kaldık. Orada da dinsiz bir adam varmış. Üstad bundan çok rahatsız oldu. Ertesi sabah oradan da ayrıldık. Şimdi Bağlarbaşı'nda Helvacı Şükrü Efendinin evinde misafir bulunuyor. 'Yarın bir otel bulursanız bulun, yoksa İstanbul'u terk edeceğim' dedi.

"Üstadı kendi evime yerleştirmeyi düşündüm"
"Bu konuşma, beni birden bire çok fazla müteessir etmişti. Ve hattâ Hazret-i Üstadın İstanbul'u terk etmesi felâket işareti gibi geldi bana. Şiddetli bir ızdırap çöktü. Ve o anda ikamet etmekte olduğumuz ev, gözümün önünde tecessüm etti. Çok hoş, şirin ve rahat, arkasında bir miktar bahçesi ve çiçekliği olan bir evdi. 'Biz bu evi boşaltsak Hazret-i Üstad acaba orada oturmaz mı?' diye düşündüm. Ve hemen Muhsin'e söyledim. O da bir zaman düşünürken, ben 'İstersen gel, şimdi evi görelim. Sen sabahleyin git, Hazret-i Üstada arz et. Kabul buyururlarsa, fırının yanında iki odalı bir yerimiz daha var. Peder ve kardeşlerimi oraya naklederiz. Hazret-i Üstad da, tahmin ediyorum, orada rahat edebilir' dedim
"Muhsin 'Peki' dedi. Yurttan ayrıldık. Fatih Camiinin avlusuna kadar konuşarak gidiyorduk. Orada Muhsin, 'Ben şimdi görsem de Üstad Hazretlerinin tekrar görmesi lâzım. Benim görmem veya görmemem birşey değiştirmez. Onun için, sen sabahleyin gel, beraber Hazret-i Üstada gidelim. Meseleyi anlatalım. Nasıl tensib ederse öyle yaparız' dedi. Ve yurda geri döndü. Ben eve gittim. Peder ve valideyi uyandırdım. Meseleyi anlattım. Onlar maalmemnuniye kabul ettiler. Ben de gece fırına çalışmaya gittim.

"Üstad Çarşamba'daki evimde kalmayı kabul etti"
"Sabahleyin Muhsin'le buluştuk. Bağlarbaşı'nda, Allah rahmet etsin Helvacı Şükrü Efendinin evinde, Üstad Hazretleriyle nihayet mülâki olduk. Elhamdülillah. Hazret-i Üstad, 'Hoş gelmişsen Fırıncı Muhammed kardeşim' dedi. Elini öptüm. Her zaman olduğu gibi, o da benim başımı öptü, sarıldı. Hal ve hatır ettikten sonra, maksadımızı kendisine arz ettik. Hazret-i Üstad 'Peki' dedi, 'sen şimdi git, biz arkadan gelelim.' Ve ben sür'atle Fatih Çarşamba'ya yol aldım. Eve geldim, Üstad Hazretleri de arabayla arkamdan geldi. Halbuki benim niyetim peder ve valideleri fırının yanındaki eve göndermekti. Tâ ki Hazret-i Üstad, evi rahatça görebilsin ve rahatça karar versin.
Yazdıkları bir risale için Üstadın el yazısıyla kaydettiği dua: 'Yâ Erhamerrâhimîn, ism-i âzamın hürmetine bunu ve böyle risaleleri yazan Ahmed, Muhammed, Hakkı ve Üzeyir'i Cennetü'l-Firdevste saadet-i ebediyeye mazhar eyle, Âmin."
Ama böylesi de güzel oldu. Peder, valide ve kardeşlerim de Üstad Hazretlerini görmüş oldular. Üstad Hazretleri de onlara dua ettiler.
"Üstad Hazretleri evin şeklini beğendiler. Ve o andan itibaren evde kaldılar. Bir kısım eşyayı diğer eve naklettik. Hazret-i Üstad takriben üç ay kadar orada ikamet etti. Bir kısım ihtiyaçları Hazret-i Üstadın yanında bulunan kardeşlerle görüşerek temin ettik.

"Git haber ver, çok telâşlandılar"
"Bu arada bizim evde ve fırının bazı kısımlarında Risaleler muhafaza halinde bulunur, oradan sevk yapardık. O evde de epeyce, yani dört-beş sandık kitap vardı. Üstad Hazretleri onları görünce, 'Bunları buradan kaldır, kardeşim' dedi. Ve bir araba bularak, onları başka yere naklettik. Bu arada polis Hazret-i Üstadın izini kaybetmiş olduğu için, Üstad Hazretleri Muhsin Ağabeye, 'Git haber ver, çok telâşlandılar' dedi.

"Biz Hocaefendiyi muhafaza ile mükellefiz"
"Muhsin, Sirkeci'ye Emniyet Müdürlüğüne gitti. Ben de biraz istirahat etmek üzere fırın tarafındaki eve gittim. Bir saat olmuştu, uyandırdılar. 'Seni polisler arıyor' dediler. İndim baktım, iki sivil polis. 'Seninle biraz görüşelim' dediler. Niçin geldiklerini anladım. Üstad Hazretlerinin bulunduğu evin tarafında şimdiki imam hatip okulunun girişinin yanında bir kahvehane vardı. Orada polislerle uzun uzun konuştuk. Bana, 'Sen nereden tanışıyorsun? Niye evini verdin? Maksadın nedir?' gibi çok uzun sualler ve cevaplardan sonra, 'Biz Hocaefendiyi muhafaza ile mükellefiz, devamlı burada nöbetçi bulunduracağız' dediler. Ben polislerin yanından ayrıldım. Hazret-i Üstada meseleyi anlatmak üzere yanına gittim. Polislerin 'Biz Hocaefendiyi muhafaza ile mükellefiz' dediklerini anlatınca, 'Doğru' dedi, 'bana birşey olursa onlar mes'ul olurlar. Beni muhafaza etmek mecburiyetindedirler. Doğru söylüyorlar' dedi ve o gün böyle geçti.

"Mahalle sakinleri Üstadı tanımaya başlamıştı"
"Hazret-i Üstad âlayişli nümayişli, lüks görünüşlü, dünyevî câcibedar meskenlerden, mahallerden hoşlanmazdı. Bu bakımdan, bu mütevazi evde çok memnun ve huzurlu bir vaziyetteydi. İstanbul'daki dostlar yavaş yavaş Üstadın İstanbul'da olduğunu öğrenmeye başlamışlardı. Gelip gidenler çoğalıyordu. Mahalle sakinleri evvelâ meseleyi kavrayamadılar. Sonra gelip gidenlerin çok olmasından meraklandılar ve Üstadı yavaş yavaş tanımaya başladılar. Muhtar Hüseyin Efendi, mahallede dost ve ahbaplarıyla bir nevi mahalle nâmına ziyarette bulundular. Üstad onlara çok iltifat etti. Onlar da Üstaddan çok memnun kalmışlardı. Böylece mahalle Üstad Hazretlerin daha yakından tanıdı. Dolayısıyla bize karşı da çok daha farklı bir muhabbetle muameleye başladılar.
"Üstad Hazretleri burada kaldığı zamanlarda mevsim ilkbahar ve yaz idi. Üstad çok zaman gezintiye çıkardı. Bu gidiş gelişleri Draman otobüsleri ile olurdu. Üstad otobüsün en önüne otururdu.
"Bu bindiği otobüsler Cihangir-Draman arasında çalıştığı için, Taksim'de iner, Sarıyer otobüsüne biner ve boğaz tarafına hava almak için çıkardı.
"Üstad o gidiş gelişlerinin bir semeresi olarak Emirdağ Lâhikası'nın 2. cildinin 97-99 sayfalarında yer alan iki sualli mektubu yazmıştı.

"Seb'a Semâvât' meselesi
"Muhsin Alev, Edebiyat Fakültesinin Felsefe bölümünü bitirmek üzereydi. Üstad Hazretleri fakülteyi bitirip üniversiteden alâkasının kesilmesini istemiyordu. Çünkü üniversite talebesi o zaman yok gibiydi. Üniversite camiasına Nur'ları anlatacak kimse kalmıyor ve hizmet bakımından zararlı oluyordu. Bu esnada bir İngiliz müsteşrik gelmişti. Edebiyat Fakültesi salonlarında yedi gün üst üste konferans vereceği ilân edilmişti. Birinci gün konferansında 'Seb'a Semâvât' âyetini inkar etmişti. 'Bugün astronomi çok ilerlemiştir. Yapılan inceleme ve araştırmalar, sema katlarının varlığını tesbit etmemiştir. Bu âyet ilme aykırıdır' diye beyanda bulunmuştu. Muhsin Alev ve Ziya Arun konferansı dinlemişlerdi. Üstad Hazretlerine geldiler, anlattılar. Üstad Hazretleri hemen İşârâtü'l-İcaz'da ve aynı zamanda Lem'alar'da bulunan o âyetin izahatını, tefsirini, baş tarafına birtakım ilaveler koyarak bir mektup halinde teksir ettirdi.
"İşârâtü'l-İcaz'da olan o parça:
"Üçüncü mes'ele: 'Seb'a kelimesi hakkındadır.
"Ey arkadaş! Semavatın dokuz tabakadan ibaret olduğu, eski hikmetin hurafelerinden biridir. Onların o hurafevâri fikirleri, efkâr-ı âmmayi istilâ etmişti. Hattâ bazı müfessirler, bazı âyetlerin zâhirini onların mezheblerine meylettirmişlerdir. Hikmet-i cedide ise, feza denilen şu boşluktan yalnız yıldızların muallâk bir vaziyette durmakta olduklarına kâildir. Bunların mezhebinden semavatın inkârı çıkıyor. Ve bu iki hikmetin birisi ifrata varmışsa da ötekisi tefritte kalmıştır. Şeriat ise, Cenab-ı Hakkın yedi tabakadan ibaret semâvatı halketmiş olduğuna hâkimdir ve yıldızların da balık gibi o semalar denizlerinde yüzmekte olduklarına kaildir. Hadis ise semanın 'mevcun mekfûnü'den ibaret bulunduğunu emrediyor. Şu hak olan mezhebin, 'altı mukaddeme' ile tahkikatını yapacağız.
"Birinci mukaddeme: Şu geniş boşluğun esîr ile dolu olduğu fennen ve hikmeten sâbittir.
"İkinci mukaddeme: Ecrâm-ı ulviyenin kanunlarını rabteden ve ziya ve hararetin emsalini neşr ve nakleden, fezayı doldurmuş bir madde mevcuttur.
"Üçüncü mukaddeme: Madde-i esîriyenin, yine esir olarak kalmak şartıyla, sâir maddeler gibi muhtelif teşekkülâtları, ayrı ayrı nevileri vardır. Buhar ile su ve buzun teşekkülâtları gibi.
"Dördüncü mukaddeme: Ecram-ı ulviyeye dikkat edilirse tabakaları arasında muhalefet görünür. Evet, yeni teşekküle ve in'ikada başlamış milyarlarca yıldızlardan ibaret Kehkeşan ile anılan tabaka-i esîriye, sabit yıldızların tabakasına ve hâkeza... yedi tabakaya kadar birbirine muhalif tabakalar vardır.
"Beşinci mukaddeme: Araştırmalar neticesinde sabit olmuştur ki, bir maddede teşkil, tanzim, tesviyeler vâki olursa, birbirine muhalif tabakalar husule gelir. Bir mâdenden kül, kömür, elmas meydana gelir; ateşten alev, duman husule gelir. Muvellidülmâ ile müvellidülhumuzanın imtizacından su, buz, buhar tevellüd eder.
"Altıncı mukaddeme: Şu müteaddit emarelerden anlaşıldı ki; semavat müteaddittir; şeriat Sahibi de, yedidir, demiştir; öyle ise yedidir. Maahâza yedi, yetmiş, yedi yüz sayıları Arap üslûplarında kesret için kullanılır.
"Arkadaş! Pek geniş bulunan Kur'ân-ı Kerimin hitaplarına, mânalarına, işaretlerine dikkat edilmekle bir âmiden tut, bir veliye kadar bütün tabakat-ı nâsa ve umum efkâr-ı âmmeye olan müraatları, okşamaları fevkalâde hayrete, taaccübe mûcibdir.
"Meselâ, 'seb'a semavatin' kelimesinden bazı insanlar havâ-i nesîmiyenin tabakalarını fehmetmiştir; öbür bazı da, arzımız ile arkadaşları olan hayattar küreleri ihata eden nesîmi küreleri fehmetmiştir; bir kısım da seyyarât-ı seb'ayı fehmetmiştir; bir kısım da, şu bilgimiz manzume-i şemsiye içinde esirin yedi tabakasını fehmetmiştir; bir kısım da, şu bilgimiz manzume-i şemsiye ile beraber altı tane daha manzume-i şemsiyeyi fehmetmiştir; bir kısım da esirin teşekkülâtı yedi tabakaya inkısam ettiğini fehmetmiştir.
"Hülâsa: Her bir kısım insanlar, istidatlarına göre feyz-i Kur'ândan hisselerini almışlardır. Evet, Kur'ân-ı Kerim, bütün şu mefhumlara şâmildir diyebiliriz.'
"Ertesi gün bu mektubu konferans esnasında dinleyiciler arasında dağıtıldı. Orada bulunanlar yazıyı görüp konferans başlamadan önce kendisine okuyup tercüme ettiler. Onun üzerine İngiliz sormuş: 'Kim bu zât?' Cevaben demişler:
"Bediüzzaman Said Nursî adında bir âlim vardır. O bu âyeti size cevaben böyle tefsir etmiş. 'İngiliz o günkü konferansı kısa kesip beş günlük konferansını da iptal ederek Türkiye'den çekip gitmiştir.

"Üstadın arkasında cemaatle namaz kılardık"
"Üstad Hazretlerinin yanında ikindi sırasında umumiyetle bulunmaya çalışırdım. Ve evde bulundukları zaman, cemaatla namaz kıldırırlardı. Bu vesileyle çok feyizli bir hal hâsil oldu. Bir gün ikindi namazını eda edecektik. Üstad kendi bulunduğu mahalde Ezan-ı Muhammedîyi okuturdu. Ziya Arun kardeşin abdest alması uzun sürdü. Namaza tahiyyat esnasında son ka'dede yetişti. Fakat imama uymadı. Üstad selâm verir vermez, biraz hiddetlenmiş gibi, 'Neden cemaate iştirak etmedin?' dedi. Ziya Arun 'Namaz bitmişti, artık sonradan kılayım dedim' diye cevap verince Üstad Hazretleri, 'Hayır, namazda selâm verene kadar iştirak edersen cemaatin sevabını alırsın' dedi. Tesbihatları gayet ağır ve her kelime üzerinde basa basa durarak yaparlardı.
"Birgün yine Muhsin'le Üstadın yanına geldiğimizde görüşürken farklı bir hâlet-i Ruhiye hissettim, merak ettim ve sordum. Üstad Hazretleri o gün Fener Patrikhanesine giderek Patrik Athenagoras'ı ziyaret etmiş ve ziyaret esnasında kendisine hitaben, 'Siz Kur'ân'ı Allah'ın kitabı, Hz. Peygamberi de peygamber kabul etseniz ve Hıristiyanlığın da dini hakikîsiyle amel etseniz ehl-i necat olacaksınız' demiş. O da 'Ben kabul ediyorum' diye cevap vermiş. Üstad tekrar 'Dünyadaki diğer ruhanî reisler de kabul ediyorlar mı?' diye sormuş. O, 'Onlar kabul etmiyorlar' demiş. Üstad kendisini gayet hürmetle karşılamış olduklarını söyledi.

"Üstadı Edirnekapı Camiinde bulduk"
"Birgün eve gittim. Zili çaldım. Hiç kimse yoktu. Tam o esnada Ziya Arun geldi. Anahtar vardı, içeri girdik. Baktık, Üstad Hazretleri yoktu. 'Ne oldu Üstad kiminle gitti, nereye gitti?' diye merak ediyorduk. O esnada Ahmed Aytimur geldi. Konuşmaları neticesinde Üstad Hazretlerinin yalnız olarak dışarı çıkmış olduğu anlaşıldı. Üzülmüş ve telâşlanmıştık. Ahmed Aytimur, Ziya ve ben vazife taksimi yaptık. Ziya ile ben Edirnekapı Camiine, Ahmed Aytimur da Eyüp Sultana giderek, Üstad Hazretlerini bulursak yalnız bırakmamış olmak niyetiyle hemen hareket ettik. Biz Edirnekapı Mihrimah Sultan Camiine gittik. Vakit ikindiydi. Baktık, Üstad Hazretleri camiin arka tarafında oturuyor. Ezan okunmasına on dakika vardı. Biz de arka plâna geçip oturduk. Ezana okunmaya başladı. Namaz kılındı. Tesbihattan sonra Üstad Hazretleri bizi görünce 'Mâşaallah, mâşaallah!' diyerek memnuniyetini ifade ettiler. Beraber camiden çıktık. Avludan caddeye inmeden Üstad Hazretleri sordu. 'Burada yüksekçe, etrafı görecek bir yer yok mu?' Caminin kıble tarafındaki çevre duvarını elimle göstererek, 'Üstadım, burası var' dedim. Ve o tarafa doğru yürümeye başladık. Daha o zaman yüksek binalar yoktu. Bu semtlerde, eski İstanbul'un mütevazi binaları vardı. Caminin bulunduğu mahal yüksek olmakla beraber, çevre duvarı pek yüksek değildi. Duvarın yanına geldik. Hazret-i Üstada bana, 'Sen eğil, ben senin sırtına basıp duvara çıkayım' dedi. Ve ben hemen eğildim. Üstad bana bu sefer, 'Sen dur, Ziya eğilsin' dedi. Ve o eğildi. Onun üzerine basarak duvara çıktı. Ben aşağıdaydım. Ziya da Üstadın yanına çıktı. Üstad bana sordu:
"Şimdi sen hakem ol. Bu Ankara'dakiler bana, 'Sen bizim işimize yardım etmiyorsun' diye kızıyorlar. Sen ne dersen ben öyle yapayım. Ben onların yanına mı gideyim? Yoksa bildiğin gibi, Risale-i Nur hizmet tarzında mı çalışayım?' dedi. Ben ellerimi dua eder gibi Üstada doğru kaldırarak, 'Üstadım, nasıl olur, siz onların içersine nasıl girersiniz?' der demez yüksek sesle, 'Tam...' dedi. Ve kabristan tarafını bir eliyle göstererek, 'Bu ölülerin arasına gireceğim, bu delilerin arasına girmeyeceğim' dedi. Sonra, 'Sen de yukarı çık' dedi. Ben de çıktım. Üstad Hazretleri mülâfete ediyordu. Bana, 'Sizin evi buradan göster bakalım' dedi. Ben Draman Camiini ve avlusundaki büyük selvileri nirengi alarak evin yerini tesbite çalışırken, 'Vah zavallı, evini de kaybetti, nasıl gidecek?' diye mülâfete ediyordu. Duvarın üzerinden indik. Eve doğru, şimdiki Vefa Stadının yanındaki yokuştan aşağıya inip sağ taraftaki mahalle aralarından Draman'a doğru gidiyorduk. Üstad Hazretleri siyah cübbesi ve başında kendisine mahsus sarığı, boynunda beyaz bir tülbent, nazar-ı dikkati çekiyordu. Geçtiğimiz yerlerde çocuklar, kadınlar üstada alâka duyuyorlar, bilhassa çocuklar, Hazret-i Üstadın etrafını sarıyorlar, Üstad onlara 'Siz masumsunuz, dualarınız makbuldür. Bana dua edin. Benim çok hastalıklarım var, tâ şifa bulayım' diyor ve bazılarının başlarını okşayarak seviyor, iltifat ediyordu. Böylece, bir saatlik bir zamanda, on dakikalık yolu ancak alabiliyorduk.

Samsun Mahkemesi
"Üstad Hazretleri İstanbul'da bulunduğu sırada Sungur Ağabey de Samsun' da mevkuf bulunuyordu. Üstad Hazretlerini de mahkemeye celbedip ifade almak istiyorlardı. Üstad Hazretleri gitmemek için rapor almıştı. Dostlarının gayretleriyle, 'Ne karadan, ne havadan, ne denizden gidemez' diye rapor verilmişti. Fakat bir ara Samsun'a gitmeye karar verdi. Çok hiddetli ve sıkıntılı bir safha idi. Çünkü Birinci Şube Şefi sık sık gelip gidiyordu. (Sonradan bu zât dost oldu. Hattâ Üstadın o zaman yazdığı bir lâhika mektubunu Üstad ona okuyunca, kendisi 'Bunu teksir edip her yere göndermek lâzım' deyince, Hazret-i Üstad, 'Al, götür, teksir edip gönderilsin' dedi. Ve o mektup teksir edildi. Hayli yere gönderilmişti.) Üstad yanında bulunan kardeşleri de beraber götürecekti. Bana, 'İstanbul'da kitap ve neşir hizmetlerini sana bırakacağız, tevdi edeceğiz, biz Samsun'a gideceğiz' dedi. Hem Üstadın İstanbul'dan ayrılma elemi içime çökmüştü, hem kendimin böyle birşeyi yapabileceğime kat'iyyen kalbim kanaat etmiyordu. 'Üstadım, ben nasıl yaparım bu işi, ben bilebilir miyim?' diye izhar-ı acz ettim. O zaman dokumacı Mustafa Gören diye bir kardeş vardı, âniden o içeriye girdi. Ve 'Mustafa da sana yardım etsin' dedi. Ben çaresiz boynumu büktüm. Kabul etmiş oldum. Fakat sonradan Samsun'a gitme işinden vazgeçildi.
"Üstad Hazretlerinin İstanbul'da iki defa ifadesine müracaat edildi. Üstad İstanbul sorgu hakimliğinde Tarihçe-i Hayat'ın 489-91. sayfalarında yer alan ve 'Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî bu müdafaayı İstanbul mahkemesinde okumuş ve mahkemesi beraatle nihayet bulmuştu' başlığı altında yer alan müdafasını okumuştu.
"O sıkıntılı vaziyetin, Muhsin'in pek Samsun'a gitmek istemeyişi olduğunu ve Üstadın hiddetlendiğini anladım. Hatırımda kaldığına göre... Cenab-i Hakka hamdolsun. Sanki o hizmette tavzif hâdisesi, ömrümüzün tamamını içine almıştı. Düşe kalka bugüne kadar gelebildik.

"İnşaallah fütûhat olacak"
"Birgün sabahtan, Üstad Hazretlerinin yanına (saat 10 civarındaydı) geldim. Üstad çok hiddetlendi ve yüzü kıp kırmızı idi. Elini sallıyor ve 'edepsizler' tabirini kullanıyordu. Elini salladığı zaman bina sallanıyordu. O gün gazeteler, Sungur Ağabeyin, Samsun Mahkemesinde 1,5 yıla mahkûm edildiğini yazıyordu. Birkaç gün o üzüntülü sahne devam etti. Üstad Hazretleri sonradan, 'Her ne ise, inşaallah fütûhat olacak' diyordu. Bu esnada Sungur Ağabeyin müdafaası gelmişti. Üstad Hazretleri okutturuyor, dinliyorduk. İkindi namazlarından sonra müteaddit defa okuttu. Dinledik. Sonra da bir kitapçık olarak bunun teksir edilmesini istedi. Ve yaptırdı.

İstanbul'un fethinin 500. yıldönümü
"Bu esnalarda Bayram Ağabey asker ve Kore'deydi. Ceylan Ağabey de askerdi ve Siirt'teydi. Üstad Hazretleri Bayram Ağabeyden hemen hemen her gün, 'Bayram şimdi Kore'de komünistlere karşı çarpışıyor' diye bahsederdi.
"Üstad Hazretleri İstanbul'da bulunduğu zaman İstanbul'un fethinin 500. yıldönümü idi. Çok geniş bir kutlama merasimleri programı hazırlanmıştı. Mehter yeniden kurulmuştu. İstanbul'da büyük bir bayram havası esmekteydi. Fatih Camiinin Akdeniz kapısı tarafından büyük bir şeref tribünü kurulmuştu. 29 Mayıs 1953'de İstanbul sevinç ve şenliğin zirvesindeydi
"Merasım başlamadan önce emekli binbaşı Refik Bey, Üstad Hazretlerini ve arkadaşları alarak, Fatih'teki merasim mahalline getiriyor. Fakat çok şiddetli izdihamdan içeri girilemeyecek bir durum olduğunu görünce, Binbaşı Refik Bey, etrafa hiddetle bağırarak açılmalarını ve son derece büyük bir âlimin burada bulunduğunu ilân ediyor. Âsayiş vazifelileri derhal Üstad Hazretlerinin yolunu açmak için tedbir alıyorlar. Halk da bu tedbir gereğince yolları kendiliğinden açıyor. Ve Üstad Hazretleri doğru şeref tribününe, o zamanın İstanbul Valisi Fahreddin Kerim Gökay'ın sağ tarafında ayrılan yere oturuyor. Ve oradan merasimi gayet şâşalı ve muhabbetli bir şekilde takip ediyorlar.
"Üstad Hazretleri, mehterin de resmi geçit yaptığı bu merasimden sonra eve döndüler. Ve istirahata çekildiler.

"Üstad, Hafız Cemiyetine katıldı"
"Yine birgün Gönenli Mehmed Efendinin talebelerinden hafızlığı itmam edenler için hafız cemiyeti yapılacaktı. Mehmed Efendi davet etti. Üstad Hazretleri de maalmemnuniye kabul ettiler. Fatih Camiindeki hünkâr mahfelini müezzinler açtılar. Üstad Hazretleri hafız cemiyetini, üç saate yakın bir zaman hünkâr mahfelinden takip etti.

Üstadın Ramazan'daki usulü
"Ramazan gelmişti. Üstad Hazretleri bütün Ramazan boyunca hiç yatmadı. Usulü şöyleydi. Derdi ki: 'Ramazan'da insan oruçla ibadet halinde olduğundan, uykuda da olsa farz bir ibadeti ifa etmiş oluyor. ' Her dakikası bire bin verebilen bir ayda ibadetsiz bir zaman boşluğu bırakmak istemiyordu. Onun için iftardan sonra zaten akşamla yatsı arası kendisinin her zaman normal olarak evrad vaktidir. Tâ sahura kadar, İmsak vakti girer girmez hemen sabah namazını kılar, tesbihatı kendisine mahsus ifadan sonra istirahata çekilirdi. Tâ kuşluğa kadar. Ondan sonra kalkar, gene Nur dersleri ve evrad-ezkâr ile meşgul olurdu. Benim hayretimi mucip olan bir husus olmuştu. Üstad Hazretlerinin karşısındaki evler yüksekti. Oradan Üstadı görmek için kadın-erkek, çoluk çocuk hepsi toplanırlardı. Üstadı görmek ve ibadetini seyretmek için. Biz de mecburen kapatıyorduk. Sonradan komşulardaki yaşlı hanımlarla konuştuk. Onlar, 'Niye kapatıyorsunuz? Hocaefendi sabaha kadar evrad-ı ezkâra devam ediyor, biz de onunla beraber devam ediyoruz' dediler. Üstad Hazretleri geceleri çok parlak ışıkta evrad ve ezkâra devam ederdi. Loşluktan hoşlanmadığını görürdüm.

Bizim vazifemiz Risale-i Nur'un neşri
"Birgün Galatasaray Lisesinde okuyan ve sonradan eczacı olan Said Mutlu ziyarete gelmişti. Ben son ânında geldim. Tatsız bir vaziyet vardı. O anda anlayamadım. Onun ayrılmasından sonra Hazret-i Üstad, o anda hizmetinde bulunan kardaşlara çok hiddet etti. 'Çocuk bunlar, çocuk olmasa tardedeceğim, bilmiyorlar. Çocuk bunlar' dedi. Ben de meseleden çok endişeli bir hâlet-i ruhiyeye girmiştim. Bu sırada Üstad Hazretleri karyolada oturuyordu. Ben ise yerde ve halının üzerindeydim. Birden bana hitaben, şöyle dedi:
"Muhammed, kardeşim! Sen hakem ol, ben diyorum ki Risale-i Nur'un neşir ve medrese tarzı hizmetlerinin devam ve inkişafı lâzım: bunlar ise başka yerler, başka hizmetler düşüncesinde. 'Ben meseleyi 'başka hizmetler' tabirinden anlamakla beraber, 'Üstadım bizim vazifemiz, Risale-i Nur'un neşri ve medreselerin devamıdır' deyince Üstad yüksek sesle 'Tamam' diye ifadede bulundu. Ve o hiddet hali, akşama doğru hayli hafifledi. Sonra Muhsin Ağabeye sordum. Said Mutlu kardeşin bizim tarz-ı hizmetimizi pasif telâkki etmesi ve orada bazı konuşmaların cereyan etmesi, Üstadın hiddetlenmesine sebep olmuş.

Tur@b
25.08.2008, 13:56
"Üstad fitresini bana verdi"
"Ramazan sonuna doğru Hazret-i Üstad, bana -şu anda miktarını bilemiyorum- 'Sen bana buğday al' dedi. Birkaç kiloluk buğday aldım, getirdim. Üstad Hazretleri iki elini birleştirerek, avucuyla doldurdu. Ve 'Benim fitrem' diye buğdayla fitresini bana verdi. Ben de o fitreyi köye götürdüm. 'Köyün tarlalarında bu buğday ekilsin' dedim. 'Bereket getirir.' Ve ektiler. Hakikaten de köyde son 15-20 senedir bereket kıtlığı vardı. O sene bol mahsul alındı.
"Zübeyir Ağabey, Abdullah Ağabey, Hüsnü Ağabey Urfa'da bulunuyordu. Hizmetler inkişaf ediyordu. Bir mesele için, Valiye bir dilekçe verirler. Dilekçenin başında 'Bismihi Sübhanehu, Ve İn Min Şey'in Esselâmü Aleyküm, ilâ âhir' yazarlar. Bunun üzerine Vali kendilerini nezarete aldırır. Savcılığa havale eder. Savcının tevkif talebiyle sevk ettiği sorgu hakimliğinde tevkif edilirler. Bir müddet Urfa hapishanesinde kaldıktan sonra, kendilerini Isparta'ya sevk ederler. Ramazan boyunca Isparta hapishanesinde kalırlar. Tam bayrama bir gün kala tahliye edilirler. Bayram günü, üçü birden İstanbul'a Üstadın yanına gelirler.
"Onların gelişi hepimize birden, bilhassa Üstadımıza büyük bayramın sevincini birkaç kat arttırmıştı. Zübeyir Ağabey gelince Üstad Hazretleri yeni bazı hizmetler yaptırmaya başlamıştı. Evvelâ 6., 7., 8. Meyve'leri yeni yazıyla bir araya getirerek Tamirci Atom Bombası ismiyle bir kitap yaptı. Sonradan Asâ-yı Musa'dan Akan Nur Çeşmesi isimli kitabı yine yeni yazı olmak üzere daktiloyla mumlu kâğıda yazdırarık teksir ettirdi. Sonunda Avrupalı 45 feylesofun Kur'ân-ı Kerim, Peygamberimiz (a.s.m.) ve İslâmiyet hakkında müsbet şehadetlerini ihtiva eden beyanlarını ilâve etti. Hz. Üstad bir müddet sonra onları yine Urfa'ya hizmetin başına gönderdi.

Beyazıd Camiinde Cuma namazı
"Yazın en sıcak günleri yaşıyorduk. Cuma günleri mümkün olduğu kadar namaza Üstadla beraber gitmeye gayret ederdim. Yine bir Cuma günü Üstada gittim. Fakat Hz. Üstad evden çıkmış. Nereye gittiğini de bilemedim. Düşündüm. Ben de Beyazıt Camiine Cumaya gittim. Namazdan sonra baktım; Hz. Üstad, Muhsin de yanında, bizim birader Mustafa da var. Birlikte camiden çıktık. O zaman caminin tam önünden Draman'a taksi dolmuşları kalkardı. Tam bu sırada dolmuşçuluk yapan bizim yakın dostumuz Adnan Ağabeye işaret ettim. Üstad Hazretleri ve Muhsin arabanın ön tarafına oturdular. Biraz bekledik. Beşinci müşteri gelmeyince, 'Adnan Ağabey, çekip gidelim' dedim. Üstad yine müdahale etti, arabayı hareket ettirmedi. Ben tekrar söylemeye cesaret edememekle beraber, çok şiddetlice sabırsızlanıyordum. Birden babam Sultanahmet'den yürüyerek Draman dolmuşlarının olduğu yere geldi. Hepimiz birden şaşırıp kalmıştık. Çok sürurlu ve neşeli bir hava meydana gelmişti. Üstad Hazretleri lâtifeler ediyordu. Çarşamba'ya bizim fırının sokağına geldiğimiz zaman arabayı durdurduk. Üstad Hazretleri sanki veda ediyormuşcasına bizimle muamele etti. Ve hakikaten o gün akşama yakın, Emirdağ'dan Hamza Emek ve terzi Sadık Efendi gelmişler; bir arabaya Üstad Hazretlerini Emirdağ'a alıp götürmüşler. Akşam namazı esnasında Üstad Hazretleri uçmuş gitmişti. 'Yeller eser ol saltanatın şimdi yerinde' sözü gibi ev öyle bom boş, karanlık bir mahzen şeklinde göründü ki, teessürümden şaşkınlığa düşmüştüm. Muhsin Alev, bereket versin oradaydı. Onun tesellîsi bana kuvvet verdi. Artık orada beraber birkaç saat sohbet ettik. Ömrümüzün bir parlak sayfası böylece kapanmış oldu.

"Asker dönüşü Üstadı ziyaret ettim"
"Üstad Hazretlerinin İstanbul'dan ayrılışından bir ay sonra askere gittim. Askerden geldikten sonra bir müddet fırındaki işlerimizi bir düzene koydum. Ve Isparta'ya Üstad Hazretlerin ziyarete gittim. Üstad Hazretleri bu ziyaretten çok memnun ve mütehassis olmuştu. O esnada Afyon mahkemesindeki dâvâ affa girmekle beraber, kitaplar yönünde devam etmekteydi. Mahkeme, kitapları Diyanet'e göndererek tetkikinden sonra bir karara varılmasını kabul etmişti. Tam o günlerde kitaplar (5 sandık) Ankara'ya gönderilmişti.

"Üstad beni Ankara'ya gönderdi"
"Hazret-i Üstad bana, 'Senin geldiğin çok iyi oldu, çok güzel oldu' diyerek tekrar etti. Ve 'Ben Ceylân'ı Ankara'ya gönderecektim, sen geldin, iyi oldu. Şimdi seni Ankara'ya göndereceğim' dedi. Ve 12 veya 13 mektup Ceylân Ağabeye dikte ederek Ankara'daki bir kısım dostlara hitaben yazdırdı. Mektupların mahiyeti, hatırımda kaldığı kadarıyla, 'Risale-i Nur bu asırda çok ehemmiyetli bir hakikattır. Vatana ve millete büyük hizmeti geçmiş ve geçecektir. Gizli dinsiz münafıklar aleyhimizdeki propagandalarıyla adliyeyi şaşırtıp, aleyhimize çevirip bizi sıkıntılara soktular. Bunun için şimdi Diyanet'e tetkik için gelen kitaplarımızın hakkı teslim edilerek lehinde beraatı için rapor tanzim edilmesi hususunda gayretlerinizi rica ederiz' mealindeydi. Hatırımda olduğuna göre, imza, 'Üstad Hazretlerinin Hizmetkârları' şeklindeydi.
"Bu bölüm hatırımda böyle kalmış, eksik fazlasını bilemiyorum.
"Ben Ankara'ya gittim. Daha evvel Ankara'da kalabalık bir ehl-i hizmet grubu bulunuyormuş. O sırada çeşitli sebeplerle sağa sola gitmeleriyle bir dağılma olmuş. Verilen adreslerde bir türlü kimseyi bulamamıştım. Ankara'ya ilk defa geliyordum.

"Âtıf Ural'ı buluyorum"
"Nihayet bir akşam üsta talebe yurdunda Konyalı birisinin delâletiyle Âtıf Ural'ı buldum. O zaman Cebeci'nin üst tarafında gecekondular vardı. Derenin yamacında tek odalı bir gecekonduda buluştuk. Daha evvel 1952'de, Üstad Hazretleri İstanbul'da iken Âtıf'ı gördüğümü hatırlıyorum. O anda Âtıf Ural'ın hakikaten çok muhlis ve fevkalâde hizmet aşkı ile dolu, aklı, fikri, zikri devamlı Üstad ve Nur'larla meşgul olduğunu gördüm. Hattâ bir ara, 'Hayalimde Üstad ve Hüsrev Ağabeyden başka dünya varlıklarından hiçbir şey temessül etmiyor' demişti. Âtıf Ural, o esnada Hukuk Fakültesi talebesiydi. O da beni Üstadın yanından gelmiş olarak görünce, fevkalâde sevinçten mesrur idi. Mektuplarla geldiğimizi anlattım. O da, 'Tamam, yarın inşaallah o hizmetleri ifa ederiz' dedi. Ve 'Bu akşam bir yere ziyarete gidelim' diye, Gazi Lisesinde Türkçe Öğretmeni Celâl Bey diye bir zâtın evine gittik. (Sonradan Sözler'in neşrinde çalışmıştı) O gece o zâtla çok güzel sohbet oldu. Abdullah Cevdet'le hayli arkadaşlık yapmış, o yüzden itikadı sarsılarak pekçok sıkıntı çekmiş ve iki defa Bakırköy Akıl Hastanesine yatmış. Ne zaman ki Sözler mecmuası eline geçmiş, dünyası aydınlanmış, nurlanmış. 'Tahmin etmiyorum ki sizler benim gibi Sözler'i anlayasınız. Öyle ki, bu harflerin benim için her çengelinde âdeta bir kandil asılı gibi, nurlandırıyor' diyordu. Sözler'deki Tevhid hakikatlarının ispatları karşısında kimsenin durmasının mümkün olmayacağını, mutlaka teslime mecbur olacağını, Abdullah Cevdet'in eline geçseydi mutlaka kurtulacağını ifade etti. Ve onun daima tekrar ettiği mısrasını söyledi.
"Takıldı kaldı fikrim nokta-i Tevhidde diye' mütemadiyen tekrar ederdi. Onun bu sarsıntıları beni de sarsmıştı. Fakat benim elime Sözler geçti, kurtuldum. Onun eline geçmedi ve o gitti.'
"Saatler geçti, gece geç vakit oldu. Ve ayrıldık.
"Ertesi gün Diyanet'teki bazı dostlar, Avukat Hulusî Bitlisî Aktürk, Afyon DP milletvekillerinden bazılarını ziyarete giderek mektupları verdik. Bu arada Mustafa Türkmenoğlu da Hukuk Fakültesinde okuyordu. Onunla da akşamları buluşuyorduk. Üç günlük Ankara seyahatimden sonra neticeleri Isparta'ya Âtıf'la beraber bir mektupla bildirip İstanbul'a döndüm.

"Süleymaniye'de 46 numaraya geçtik"
"Bir müddet daha fırında çalıştıktan sonra Süleymaniye'de 46 numaraya geçerek doğrudan doğruya hizmete başlamıştık. Çünkü o esnada Ziya Arun Isparta'daydı. Birinci Ağabey ve Hakkı askere gitmişti. Ahmet Ağabey de havluculuk yapıyordu. Medresede devamlı kalacak kimse yoktu. Ben artık ondan sonra medreseye kapağı atmıştım. Üstad Hazretlerinden lâhika mektupları gelirdi. Onları teksir eder, gerek dünyanın, gerekse Türkiye'nin değişik yerlerine, yaklaşık 120 yere gönderdik. 1956 senesinin başlarında Diyanet'ten çıkan müsbet rapor neticesinde Afyon mahkemesi bütün Risalelerin iadesine karar vermişti. İstanbul'a o sıralarda Isparta'dan ekseriyeti hatt-ı Kur'ân, pek az da yeni yazı Risaleler gelirdi. Bazan da Mersin'den gelirdi. Mersin'den kimden geldiğini bilmediğimden sordum: 'Mersinde kaç tane Nur talebesi var' diye 'Yalnız Mustafa Ezener var. Başka kimse yok' dediler. O zaman 'Biz de burada teksir edelim kitapları' diye kitapları israr ediyordum. Bir türlü muvaffak olamadık. Bu esnada yine Isparta'dan şapoğrafla (ispirtolu teksir) çoğaltılmış 30 tane Yirmi Üçüncü Söz gelmişti. O anda medreseye birkaç kişi Anadolu'dan, birkaç kişe de İstanbul'dan gelmişti. Kitapların hepsi bir anda bitti.

"Isparta'ya Üstadı ziyarete gittim"
"Ben bir-iki gün sonra Isparta'ya Hazret-i Üstadı ziyarete gitmek için yola çıktım. Bursa'ya, İnegöl'e uğrayıp Isparta'ya gittim. Isparta'da Hazret-i Üstad yoktu. 'Eğridir'e gitti' dediler. Medresede Hüsnü Bayramoğlu Ağabey vardı. Ben o gün Eğridir'e gittim. Orada hizmetlerin tedvirinde Çilingir Ali Savran vardı. Onunla görüştük. Üstadın Barla'da olduğunu söyledi. O arada birden bire hava çok bozdu. Şiddetli bir kar fırtınasıyla göl haşin, dalgalı bir vaziyete girmişti. İki gece Eğridir'de kaldım. Hava biraz sakin görünüyordu. Ali Savran'a Demirci Salih Efeye, 'Beni bırakın, mutlaka ben Barla'ya gideceğim' diye ısrar ettim. Mevsim kış olduğu için onlar da bırakmak istemiyorlardı. Çarnâçar bıraktılar. Elbisem zayıftı. Ayaklarımı dolaklara sardılar. Boynuma uzun bir atkı ve külâh verdiler. İki de ekmek verdiler. Biri bana, birini de Üstad Hazretlerine vermek için. Ben öylece yaya olarak yola çıktım.

"Adnan Menderes Nur'ların neşri için emir verdi"
"O zaman Barla'ya otomobil gidecek yol yoktu. Atla veya eşekle gidiliyor, gölden de kayıkla geçiliyordu. Şimdiki göl kenarında su pompası olan noktaya gelmiştim. Bir ara güneş çıktı. Oradan gölden bir abdest alayım, dedim. Abdest aldım, çoraplarımı, ayakkabılarımı giydim. Bir de baktım, Barla tarafından bir kafile geliyor. Evvelâ tanımadım. Sonra baktım; bir işlek. Üzerinde sepetler, ibrikler, Ceylân ve Bayram Ağabey arkasında yaya olarak yürüyor, onların arkasında da yedeğinde bir at olduğu halde Zübeyir Ağabey geliyordu. Çok acip bir mülâkat vuku buldu. Üstad Hazretlerine koştum. Ellerini öptüm. Böyle yol ortasında soğuk bir havada karşılaşmak çok enteresan olmuştu. Bana 'Sen Muhammed Fırıncı'sın' diyerek mütemadiyen lâtife ediyor ve Risale-i Nur'un fütühatından bahsediyordu. 'Adnan Menderes, Maarif Vekili Tevfik, Nur'ların neşri için emir verdi. İnşaallah yakın zamanda neşrolacak, merak etme' diye çok sürurlu bir haldeydi. 'Ne kadar yol parası masraf ettin?' diye sordu. 'Üstadım, ehemmiyetsiz' dediysem de, çok ısrar ediyordu. 'Olmaz, mutlaka ben senin yol paranı vermem lâzım' diyordu. Ben ne kadar yalvardıysam da, Üstad kabul etmedi. 2 lira verdi. Mecbur oldum, kabul ettim. Hava birden bire çok sert bir fırtına şekline dönmeye başladı. 'Siz' dedi, 'Ceylân'la konuşarak, sohbet ederek gelirsiniz. Benim nâmıma Ceylân'la konuşursak, sohbet ederek gelirsiniz. Benim nâmıma Ceylân'la ne istersen konuş. 'Kendisi için getirdiğim ekmeğin yarısını bize verdi. Ata bindi. Zübeyir Ağabey çekiyor, Bayram Ağabey de Üstad Hazretlerini atın üzerinde ayağından tutuyordu. Sür'atlı bir şekilde gitmeye başladı. Üstad Hazretleri biraz sonra durdu. Adnan Menderes'in ve Maarif Vekili Tevfik'in Nurların neşrine karar verdiğini tekrar etti ve yine tekrarla, yol parası ne kadar masraf ettiğimi sordu. Ben, 'Üstadım 2 lira tamamdır' dediysem de, Üstad kabul etmedi. Zorla 2 lira daha verdi. Ve 'Sen istasyona git. Mahmud'a söyle, sabahleyin gelsin, bizi alsın. Sen medresede bu gece kal, bizi bekle' dedi. Ve hızla yola devam etti. Ben Eğirdir yakınındaki tren istasyonunda Ceylân Ağabeyin yarıdımıyla akşam üzeri trene bindim. O gece Isparta'da medresede kaldım. Mahmut Çalışkan sabableyin gitti. Hazret-i Üstad 10 sıralarında Isparta'ya gelmişti.

"Kardeşim, sen tayinatı alacaksın"
"Üstad gelince tekrar yanına gittik. Bir miktar ders okundu. Mesnevî-i Nuriye'nin Arapça kısmından haşir bahsi, Onuncu Söz den de Türkçe olarak karşılıklı olarak devam ediyordu. Bu esnada 'Levlâke levlâke Lemâ halaktu'l-eflâk' hadis-i kudsîsi geçmişti. Üstad Hazretleri, 'Ben bu hadis-i kudsîyi, şahsiyet-i mâneviye-i Muhammediye olarak kabul ediyorum' dediği hatırımda kalmış. Dersten sonra ağabeylere hitaben beni gösterek, 'Bu olmasa idi, ne Muhsin, ne Ahmed, İstanbul'da iş yapamazdı' dedi. Ve 'Kardeşim Muhammed ben sana tayinat vereceğim' dedi. 'Benim mutlaka vermem lâzim senin tayinatını' diye israr etti. Ben boynumu büktüm. O sırada ders bittiği için ağabeylerle çıktık. Tahirî ağabeye dedim: 'Ağabey, ben tayinat mes'uliyetini kaldıramam, taşıyamam, sonra mânen benim için tehlikeli olur, korkarım, siz ne dersiniz?' dedim. Tahirî Ağabey boynunu büktü, 'Ahî, bilmem ki' diye bir iki kelime söyledi. O sırada Üstad tekrar çağırdı. 'Kardeşim sen tayinatı alacaksın' dedi. Üstada itiraz edememiştim. Ama gene içimden, 'Yahu, ben şimdi birkaç saat çalışmakla 10 lira yevmiye kazanıyordum. Üstad neden ısrar ediyor acaba?' diye tereddütler içersinde odadan çıktım. Ağabeylerin odasında Mesnevi-i Nuriye'nin Türkçe tercümesini Abdülmecid Ağabey Konya'dan göndermiş, onu tebyiz ediyorlardı. Ben de yanlarında oturdum. O esnada Üstad Hazretleri birden kapıdan içeri girdi. Biz ayağa kalktık. 'Kardeşim, sen günde 10 banknot kazansan da tayinatı almalısın' dedi. Ve ben artık ses çıkaramaz olmuştum. O zaman tayinat günde bir ekmek parasıydı.

"Hüsrev Ağabey'i ziyarete gittim"
"Sonra ben Hüsrev Ağabeyi ziyarete gitmek istedim. Ağabeyler 'Peki' dediler, gittim. Hüsrev Ağabey çok alâkadar oldu. Memnun oldu. Ben yeni yazı Yirmi Üçüncü Söz kitaplarını İstanbul'a diğer kitaplar gibi Hüsrev Ağabey göndermiş zannıyla, 'Ağabey, ' dedim, '30 tane Yirmi Üçüncü Söz göndermişsiniz, fakat geldiği anda bitti. Bunları gönderirken biraz fazla miktarda göndermeniz daha iyi olur.' Hüsrev Ağabey, 'Kardeşim, talebeler çok çoğalmış, elhamdülillah, artık Isparta'daki çalışmalarımız kâfi gelmiyor. İstanbul'da siz de yapın' dedi. Neşriyat için böyle bir teklifle karşılaşmış olduk. 'Peki' dedim, 'inşaallah İstanbul'da da başlayalım. 'Sonra Ayetü'l-Kübra'nın okunmasının ehemmiyeti, ondaki Tevhid hakikatının yüksekliği hakkında uzun sohbet oldu. Hüsrev Ağabeye veda edip, Üstadın yanına gittim. Gider gitmez Üstad çağırdı. 'Ben seni Hüsrevin yanına gönderecektim, iyi oldu, gittin' dedi. 'Ceylân ve Zübeyir benim evlâdımdır, bunlarla benim nâmıma hizmetler hakkında ne istersen konuşabilirsin' dedi. Ayrılma saati de yaklaşmıştı. Üstadın elini öpüp ayrıldım. Ağabeylerin odasında Ceylân Ağabey bana Hüsrev Ağabeyle ne konuştuğumuzu sordu. Ben de konuşmamızı olduğu gibi anlattım. O anda öğrendim ki, Yirmi Üçüncü Sözü'ü Ceylan Ağabeyler sapoğrafla teksir edip göndermişler. Ceylân Ağabey 'Siz Yirmi Üçüncü Söz'ü mumlu kâğıda yazın ben İstanbul'a gelirim' dedi.

"İlk olarak Yirmi Üçüncü Söz'ü teksir ettik"
"O gün Isparta'dan ayrılıp İstanbul'a geldim. Yirmi Üçüncü Söz'ü, o zaman lisede talebe olan Galip Gigin'le mumlu kâğıda daktilo ettik ki, Ceylân Ağabey geldi. Yirmi Üçüncü Söz'ün metninde bulunan âyetleri, duaları yazdı. Hizmetleri gözden geçirdi. Ve döndü. Böylece Hazret-i Üstadın emriyle, Hüsrev Ağabeyin de yeni yazıya yukarıda anlattığım şekilde teşvikiyle başlamış oldum. Yirmi Üçüncü Söz, Hanımlar Rehberi, İman Hakikatleri, Risale-i Nur Hakkında Verilen Bir Konferans (Ankara Üniversitesinde) kitaplarını neşrettiğimiz sırada Ankara'da, Samsun'da ve Antalya'da da matbu neşriyatlar başlamıştı. Biz halen hazırlık yapmakla beraber, tab'a geçememiştik. Bu arada İman Hakikatleri ile Konferans risalesinin teksirleri bitmişti. Acele bir miktar ciltletip Isparta'ya tekrar gittim. Üstad Hazretleri kitaplardan memnun olmakla beraber, 'Ankara çalışıyor, Antalya çalışıyor, İstanbul duruyor' dedi. Ben ise götürdüğüm kitaplar için Hazret-i Üstad iltifat edecek zannediyordum. Demek teksir devri kapanmıştı. Üstad Hazretleri, matbaayla neşriyata başlamamızı emir veriyordu. Bu arada ben Konferans'tan çok istifade ettiğim için, matbu olarak bunun İstanbul'da basılması hususunda teklifte bulundum. Hem Hazret-i Üstad, hem ağabeyler kabul etmişlerdi.

Üstadın sadakat ve fedakârlık dersi
"Bu arada bazı dersler de vermişlerdi. Risale-i Nur'a ömür boyu hizmet edebilmek için bazı şakirdlerin mücerred kalması lüzumunu beyan ederken, bana hitaben, 'Sana dünyada 10 tane Cennet hurisi de verseler, Zübeyir evlenmez. Sen küçük kardeşini evlendirme' demişti. Üstad Hazretlerinin fedakârlık hususundaki telkin ve dersleri umumiyetle akla kapı açıp da, o talebenin bizzat kendisinin fedakârlığa talip olmasını temin etmekti. 'Sana on tane huri verseler, Zübeyir evlenmez' tabirinde çok lâtif nükte vardı. Zübeyir Ağabeye sonradan bunu hatırlattığım zaman çok güler, 'Mübarek Üstadımız nasıl irşad ve telkinde bulunuyor' derdi.
"Hazret-i Üstad bence çok mühim bir ders daha vermişti. Şöyle ki: Bulunduğu odasını tarif ederek, kapının arkasında bir Nur talebesi bulunduğunu, kapıdan girince karşıda da iki tane hanım Nur talebesi bulunduğunu, onlara ders verdiği sırada dışardan Hafız Ali Ağabeyin odaya girdiğini , hanımları görünce, 'Üstad iki hanıma ders veriyor demek' diye geri çekilip odaya girmediğini ve kapının arkasındaki talebeyi görmediğini, sonradan Hafız Ali Ağabeye 'Bu iki kadınla odada oturduğumu görünce, aklına ne geldi?' diye sorduğunu, onun da, 'Üstadım, zavallı iki masume fırsat bulmuşlar, Üstadımdan ders alıyorlar' dediğini anlattı ve 'Kalbine dikkat ettim, aynen samimî, öyle söylüyordu. Sen dışardan odama girsen, (başucundaki sehbayı göstererek) şunun üzerinde şarap şişesini görsen, sarsılmaman lâzım' diye bence çok müthiş bir ders vermişti. Seneler sonra Zübeyir Ağabeye anlattığım zaman, 'Kardeşim, Üstad sana âzamî sadakat ve fedakârlık dersi vermiş' demişti. Maalesef o mânâlara yetişemedik, ama Allah hizmetin dışına atmadı.

"Risale-i Nur'ları basmaya başlıyoruz"
"Konferans sonradan Ankara'da Sözler mecmuasının arkasına ilâve edilmeye karar verilmişti ve daha sonra da kitap halinde basılmıştı. Biz İstanbul'da basmamıştık.
"Üstadın yanından ayrıldık. Ceylân Ağabey matbaacılık hakkında bana bilgi verdi. Çünkü ben matbaacılık tabirlerini hiç bilmiyordum. İstanbul'da da bilen yoktu. Ahmed Aytimur, Hakkı Yavuztürk ve ben bu neşriyatı plânlamaya karar verdik. Ve Hanımlar Rehberi'nin sonundaki, hanımların yazdığı mektupları Çeltüt matbaasında dizgi ve baskı için anlaştık. 10.000 adet Küçük Sözler ile 5000 adet hanımlar mektubu basılacaktı. Fakat neticenin nasıl olacağını, polis müdahale edecek mi, etmeyecek mi, bilmiyorduk. Aynı gün basıldı, 2500 adedini Anadolu'ya postaladık. 7500 adedini de bir akrabanın boş bir odasına koyduk. Polis bizi ne zaman arayacak, diye bekliyorduk. Polisten, savcılıktan hiçbir ses çıkmadı. Ondan sonra diğer kitapların basımı için başka matbaalarla da çalışmaya başladık. Sonradan Birinci Ağabey de İstanbul'a geldi. Galip Bey ve diğer bazı arkadaşlar, bir neşriyat komisyonu haline girmişti.

Hanımlar mektubu
"Bir müddet sonra hanımlar mektubu için tahkikat açılmış. "Polis bizden, 'Bu mektubu kim yazdı?' diye sorunca, biz de 'Bilmiyoruz, Isparta Savcısı, Üstad Hazretlerinin evine giderek, 'Bu mektubu siz mi gönderdiniz?' diye sormuş. Zübeyir Ağabeyin sonradan anlattığı üzere, Üstad, 'Bilmiyorum, oku bakalım nedir?' diye savcıya okutmuş. Bu defa Üstad Hazretleri, 'Ne var bunda, gayet güzel' demiş. 'Ben göndermedim, ama mektup gayet güzel.' Savcı geri dönmüş gitmiş. Faturaları benim üzerimize kestiğimiz için, matbaadan sormuşlar. Bu defa savcılık beni çağırttı. Müftüoğlu diye bir İstanbul başsavcısı vardı. Bizzat kendisi kabul etti. 'Bu yazıyı siz mi yazdınız, yoksa başkası mı yazdı? Bu kadınlar nerededir?' diye sordu. Hakikaten ben o kadınları tanımıyordum. Ve savcıya o şekilde ifade ettim. Mesele o şekilde kapandı. İstanbul'da neşriyat hakkındaki ilk adlî muamele böyle kapanmış oldu.

"Formaları Hazret-i Üstad tashih ederdi"
"Matbaalarda kitaplar dizildiğinde forma halinde tashihler bize verilir, biz de Hazret-i Üstada ya bizzat kendimiz, ya da ziyaret etmek isteyen birisiyle gönderirdik. Formalar Hazret-i Üstada okunur, Üstad Hazretleri tashih edilecek yer varsa eder, tekrar İstanbul'a gönderir ve basılırdı. Ankara'da matbuat aynı şekilde cereyan ederdi.

"Abdülkadir-i Geylânî şimdi gelse..."
"Neşriyat esnasında Isparta'ya forma götürdüğüm bir defasında, dersten ağabeyler yeni çıkmışlardı. Üstad Hazretleri dersin sonunda şöyle bir sohbette bulunmuş. Zübeyir Ağabey taze taze nakletmişti:
"Kardaşlarım, Abdülkadir-i Geylânî şimdi gelse, 'Said, sen bu mesleğinden bir parça taviz versen, milyonlar insanlar senin kitaplarını okuyacak, fakat öyle yapmasan hem bunlardan mahrum kaldığın gibi, hapislerde zulümlerle, eziyetlerle cefa çekeceksin' dese, 'Hayır Üstadım, ben bu zulümlere, işkencelere razıyım, fakat mesleğimden en küçük bir taviz vermem' diye ona söyleyeceğim.'

"Üstadın Ankara'ya gidişi"
"İstanbul'da matbu neşriyata devam ederken bir taraftan da hatt-ı Kur'ân'la Lem'alar mecmuasını teksire devam ediyorduk. Seneler gittikçe ilerliyordu. 59 senesinin son günlerindeydik. Yenikapı'da Hakkı Yavuztürk'lerin evinde sabaha kadar çalıştığımız teksir makinasından kalkıp Bekir Ağabeyin yazıhanesine gitmiştik. O esnada Üstad Hazretlerinin Ankara'ya geldiğini öğrendik. Çok hayret etmiştim. 'Acaba İstanbul'a gelmez mi?' diye çok düşündüm. Bu arada Üstad tekrar Emirdağ'a döndü. Matbuat, 'Said Nursî geziyor, dolaşıyor' diye çalkalanıyordu. Üstad Hazretleri, bir ara Konya'ya gitti. Mevlâna türbesini ziyareti esnasında mahşerî bir kalabalık toplanınca, bundan emniyet fena halde ürkmüştü. Bu esnada Ankara'da Sikke-i Tasdik-i Gaybî kitabına matbaada el konmuştu. Üstad Hazretleri, talebelerin bundan dolayı müteessir olup da menfî bir harekete tevessül etmemesi için midir bilmem, Emirdağ Lâhikası'nın sonunda bulunan vasiyetname şeklindeki konuşmayı Ankara'da yapmıştı.

"Üstadı İstanbul'a davet ettik"
"Eskişehir'de çıkan bir gazetede Üstad Hazretleri aleyhinde çok haince bir yazı çıkmıştı. İstanbul'da da yine bir gazetede Ali Kemal imzalı olduğunu hatırladığım mütecavizâne bir yazı çıkmıştı ki, daha evvelden de maalesef matbuat aleyhte neşiryat yapardı. Bekir Ağabey de vekaletnâme isterdi. Tâ mahkemeye versin. Fakat Üstad Hazretleri, 'Ben hakkımı helâl ettim, onlarla uğraşmam' derdi. Biz Tahsin Tola Ağabeye telefonla meseleyi anlatıp, 'Bu adamları mahkemeye verirsek, mutlaka mahkûm olurlar, Üstadımıza söyleyin, kendisi bu defa vekaletnâme verse çok iyi olur' diye kararlaştırdık. Bekir Ağabey söyledi. Sabahleyin telefon geldi ki, 'Vekaletnâme vereyim, lüzum görüyorlarsa İstanbul'a geleyim' diye Üstad Hazretleri cevap vermişlerdi. Onun üzerine ben, 'Madem Üstad böyle söylemiş, biz diyelim, Üstad İstanbul'a gelsin. Hem bir seyahat olur. Üstad kendi kendine gelmez, ama bizim davetimiz, gelmesi için bir vesile olabilir' dedim. Ve telefon ettik. Hazret-i Üstada söyleyin; mümkünse vekaletnâmeyi İstanbul'a gelip versinler. Onun üzerine Hazret-i Üstad hemen harekete geçip İstanbul'a doğru ertesi gün yola çıkar.

"Üstadı Kartal'da karşıladık"
"1959 senesinin son ayının son günü, kendisini Kartal'da karşıladık. Kartal'dan itibaren biz önde, Hazret-i Üstad arkada olmak üzere Üsküdar'a geldik. Araba vapuru sırasına girildi. Üstad Hazretleri, ikindi namazını iskeledeki Valide Camiinde kıldılar. Ben arabanın yanında beklemiştim. Namazdan sonra arabaya geldiler. Biraz sonra vapura binildi. Biz, Üstad Hazretleri için Piyer Loti Otelinin bir dairesini ayırtmıştık, fakat kimin geleceğini söylememiştik. Herhangi bir mümanaat olmaması için, karşıladığımız yerdeki benzin istasyonundan otele telefon edip, gelen zâtın Bediüzzaman Said Nursî olduğunu bildirmiştik. O anda Üstad Hazretlerinin İstanbul'a geldiğini, hem Emniyet, hem de basın öğrenmişti. Araba vapuru Kabataş'a yanaşırken Üstad Hazretleri, Zübeyir Ağabeyle Bekir Ağabeyi ön tarafa, beni ise arka yanına oturttu. Bu esnada gazeteciler mütemadiyen flâş patlatıyorlardı. Ve bu flâşlardan Üstad Hazretleri rahatsız oluyordu, biz üzülüyorduk. Bu arada Üstad, Bekir Ağabeye 'Sen söyle, ben Şafiiyim, fotoğraf benim mezhebimde iyi değildir, çekmesinler' dedi. Bekir Ağabey söyledi. Fakat gazeteciler gittikçe, çoğalıyor ve flâşlar da patlıyordu. Zübeyir Ağabey 'Kardeşim, Üstad çok rahatsız oldu, şemsiyeyi aç, tâ ki ışıkları Üstada gelmesin' dedi. Bunun üzerine ben de Üstad Hazretlerinin başının üzerine şemsiyeyi öne doğru eğerek açtım. Şemsiye, flâşlardan Üstad Hazretlerini korudu. Araba vapurundan indik. Cağaloğlu istikametinden Çemberlitaş'ta Piyer Loti Oteline gidecektik.

"Risale-i Nur aleyhine, İslâmiyet aleyhine neşriyat yapmazsanız hakkımı helâl ediyorum"
"Vilâyetin önüne geldiğimiz zaman Ayasofya birden göründü. Bekir Ağabey, 'Üstadım, işte Ayasofya' dedi. Üstad da, 'Mâşâallah, mâşâallah' dedi. Ve sonra Piyer Loti Otelinin önüne vardık. Hayret, biz hemen hemen hiç kimseye haber vermediğimiz halde, mahşerî bir kalabalık vardı. Bekir Ağabeyle Zübeyir Ağabey Üstadın kollarında, ben önündeydim ve şemsiyeyi tutuyordum. Gazeteciler fotoğraf çekemedikleri için, sinirleniyorlardı. Üstad Hazretleri gazetecilerin sinirlendiklerini anladıkları halde, 'Kaldırın' diye birşey söylemediği için, biz aynı halde otele girmeye çalışıyorduk. Fakat bir taraftan gazeteciler, bir taraftan halk, bir taraftan kardeşler öyle bir izdiham meydana getirmişti ki, 5 metrelik mesafeyi âdeta yürüyemiyorduk. Zaten biz haber verince otelin lobisi ve etrafı, santralı, kâtibi polis olmuş. Fakat polis bize bu hususta yardım etmiyordu. Veyahut kimsenin aklına gelmemişti. Güç belâ merdivenlerden çıkmaya çalışıyordu. Üstad Hazretleri gazetecilere, 'Risele-i Nur aleyhinde, İslâmiyet aleyhinde neşriyat yapmazsanız hakkımı helâl ediyorum. Ben size dua ediyorum. İslâmiyet aleyhinde neşriyat yapmayın, yoksa zarar edersiniz' diye tekrar ederek, merdivenleri akşam namazından sonraya doğru çıkabildik.

"Bizim mesleğimiz ihlâstır"
"Üstad Hazretleri tuttuğumuz iki odadan birine yerleştiler. Diğer odada hizmet edebilmek için ağabeyler ve biz bulunuyorduk. O anda orada gelen kardeşleri Üstad kabul etti. Hatırımda olanlar, dersin ilk bölümünde, Avukat Bekir Berk, Avukat Necdet Doğanata, Salih Özcan, Hakkı Yavuztürk, Mehmed Emin Birinci, Halil Yürür, Ankara'dan Üstadı arabasıyla getiren Hüsnü Ağabey (Bayramoğlu); ikinci bölümünde de Ahmed Aytimur, Ali Demirel, Zekeriya Kitapçı, Galip Gigin, Üzeyir Şenler idi. Üstad Hazretleri akşam namazından sonra uzun, çok uzun ders yaptı. Çok şiddetli konuşuyordu. Divanında dizleri üzerinde duruyor, bazan fılayıp ayağa kalkıyor, divan yaylanıyordu. Çok haşmetli bir vaziyeti vardı. Üç husus üzerinde durduğu hatırımda:
"Birisi, 'Bu mahşerî kalabalığı buraya niye topladınız?' diye bize kızıyordu. Ve diyordu, 'Bizi de kendilerine benzetirler. Bizi de nümâyişçi, âlâyişçi zannederler. Halbuki bizim mesleğimiz ihlâstır. Hizmetimiz böyle şeylere müsaade etmez. Biz her halükârda ihlâsı muhafazayla mükellefiz' diyordu. Fakat vâkıa o ki, o kalabalığı biz kimseye haber vermemiştik. Ben sadece kardeşim Mustafa'ya söylemiştim. O da Üsküdar'a gelmişti.
"İkincisi, 'Bizim vazifemiz yalnız ve yalnız ihlâs dairesinde imana hizmet etmektir. Risale-i Nur ehl-i küfrün belini kırmıştır. Merak etmeyiniz. Hiçbir halt edemeyecekler. Ermeni-Taşnak komitesi, mason komitesi, komünist komitesi benimle uğraştı. Dünyanın en müthiş komitesi Nurculuktur. Fakat kat'iyyen menfî harekete iznim yok. Her birinizi o genç Said kabul ediyorum' diyordu.
"Üçüncüsü, Risale-i Nur'un müsbet iman hizmetiyle memlekette âsayişin temin edileceğini söylüyordu. 'Risale-i Nur'da ve Nur talebelerinde kuvvet var. Fakat kullanmaya izin yok. Kur'ân müsaade etmiyor. Yoksa 28 senelik düşmanlarımdan bir günde intikamımı alırım. Masumlara zarar gelir. Kat'iyyen menfî harekete izin yoktur' derken, iki dizinin üstünde kollarını bize doğru sallayarak odanın içinde âdeta yıldırımlar çakıyordu. Bizler hayretler içersinde kalmıştık. O gece böyle geçti.

"Gazeteci, Üstadın resmini nasıl çekti?"
"1960 yılının birinci günüydü. Gazeteciler Piyer Loti Otelinin lobisini doldurmuştu. Bizim kardeşlerimizden bir grupla beraber Avukat Bekir Berk ve Necdet Doğanata bulunuyorlardı. Bekir Ağabey bir ara Risale-i Nur hakkında seminervâri bir konuşma yaptı. Biraz da İhlâs Risalesi'nden okudu. Gazeteciler soruyorlardı: 'Niçin geldi İstanbul'a?' Gazetecilerin sorusu Üstad Hazretlerine bildirildi. Üstad Hazretleri, 'Ankara'da basılmakta olan bir kitabıma Emniyetin müdahalesi üzerine avukatıma vekâlet vermek için geldim' diyordu. Bizler nöbetleşe bazan Üstadın yan tarafındaki odada duruyorduk. Foto muhabirleri fotoğraf çekmek için akla gelmedik işler yapıyorlardı. Otelin arka kısmındaki odaların önü boydan boya balkondu. Balkondan bütün odaların görünmesi mümkündü. Zübeyir Ağabey gazetecilerin diğer odalardan girip de balkona geçmemesi için, Üstadın odasının önüne gelen balkona nöbetçi bıraktı. O esnada Üstad Hazretleri öğle namazı kılıyordu. Namazdan sonra da Eyüp Sultanı ziyaret plânlanmıştı. Ben balkonda dururken foto muhabirlerinden birisi, diğer odaların balkon kapısından balkona çıkmıştı. Bana doğru yaklaştı. Zübeyir Ağabey odadaydı. Cam açık. Ben Zübeyir Ağabeye baktım. Zübeyir Ağabey, 'Bırak kardeşim, Üstadı o haşmetli vaziyetle çeksin' dedi. Adam camın önüne gitti. Üstad tahiyyatta iken, birkaç flaş patlattı. Ne çare ki, Üstad çok rahatsız olmuştu, namazı bozdu. 'Ne oluyor?' dedi. Zübeyir Ağabey sese koştu. Üstad Hazretleri çok hiddetlenmişti. Namazı yeniden eda etti. İstanbul seyahatının geri kalanını iptal edip Ankara'ya dönmeye karar verdi. Ve hemen araba hazırlandı.

İstanbul Valisinin beyanatı
"Üstad ikindiye doğru, İstanbul'dan ayrılıyordu. Böyle bir firaka, bir gazeteci sebep olmuştu. Gelirken meydana gelen mahşerî kalabalık ve gazetecilerin tecavüzkâr vaziyetleri giderken daha da fazlasıyla oldu. Ama biz daha evvelden iyi bir plânlamayla kardeşleri birkaç kat halka yapmıştık. Üstad Hazretleri oradaydı. Ve şemsiyeyi yine ben tutuyordum. Bu teşkilâtı şeyi hazırlarken Üstad, Bekir Ağabeye, 'Sen bir kumandan gibi hareket ediyorsun' diye iltifat etmişti. Ve ertesi iki gün, İstanbul matbuatı Üstadın ayrılışını manşetlerde 120 punto harflerle vermişti. Gazetelerde çok serzenişli makaleler çıktı. İnönü İstanbul'daydı. O gün Bursa'ya bir miting için vapurla giderken, vapurda 'Hükûmet nereye gidiyor? Bediüzzaman'ı koluna takmış, nereye gidiyor?' diye konuşma yapmıştı. Bu konuşmanın matbuatta yer alması üzerine İstanbul Valisi Ethem Yetkiner, hükümetin direktifiyle radyoda okunan bir beyanat verdi. Beyanat hülâseten şöyleydi:
"Yaşli bir din âlimi, mütevazi bir seyahat yapmaktadır. Memlekette seyahat hürriyeti vardır. Hiçbir vatandaşın seyahat hürriyeti kısıtlanamaz. Eğer gazeteler meseleyi bu kadar büyütmeseler, bu zâtın, memleketin herhangi bir yerinden bir yerine gidişi bir mesele olmazdı.' Biz de, birkaç gün sonra, gazetelerde de çıkan bu beyanatı, 'Valimizin pak haklı ve isabetli beyanatını takdim ediyoruz' diye bir lâhika mektubu yaparak Anadolu'daki kardeşlere göndermiştik.
"27 Mayıs İhtilâlinden sonra Vali tevkif edilip Yassıada'ya götürülünce, ondan bu beyanatının hesabını sormuşlardı. Ve Galip Gigin'le beni Emniyete çağırarık, bize de 'Valiye bu beyanatı siz mi verdiniz?' diye sormuşlardı.

"Çendan milyonlar talebe var..."
"1960 senesinin başındaydık. Bir gün Üstad Hazretlerine tayinat olarak ayrılan Şualar kitabından yüz tane kadar iki çuval içinde Emirdağ'a gitmek üzere Konya otobüsüne binmiştim. Emirdağ'a gece saat 2:30 sıralarında varacak idi. Hakikaten 2:30 sıralarında vardık. Fakat ben düşünüyordum. 'Bu kadar ağır yükü gecenin bu saatinde nasıl yalnız başıma götüreceğim' diye. Fakat Hazret-i Üstadın mânevî telefonları sayesinde işler kolaylaşmıştı. Bir de baktım ki, otobüsün durduğu noktada ağabeylerden iki kişi bekliyor. Birisi Ceylân Ağabey, ama diğerini hatırlayamıyorum. Meğer Hazret-i Üstad, gece saat 2'de kalktığında, ağabeyleri çağırmış, 'Gelen var, gidin, karşılayın' demiş. O saatte Üstad Hazretleri kabul etti. Çok memnun ve müferrah idi. Bana, 'Muhammed kardeşim, sana 250-300 banknot maaş versem azdır. Fakat Risale-i Nur'daki ihlâs müsaade etmiyor. Sen Risale-i Nur'un malını yeme. Çendan milyonlar talebe var. Fakat işi gören 50-60 fedakârdır. Sana bin tane anan kadar şefkat ediyorum. Merak etme. Bütün akraban duamda dahildir' dedi. Ben kalbimden, 'Üstadım Bursa için ne düşünür? Bursa'yı hizmet dairesinde aldı mı, almadı mı?' diye çok merak ediyordum. Çünkü Emirdağ'dan her dönüşümde Bursa'ya mutlaka uğrardım. Böyle düşündüğüm sırada, Üstad Hazretleri 'Bursa ve havalisini Barla ve Isparta gibi kabul ediyorum' diye kalbimdeki merakıma cevap veriyordu.

Tarihçe'nin önsüzünden yapılan ders
"Kitapları beşer beşer paket haline getirerek sardırdı. Tavan arasına kaldırttı. Ondan sonra ders okunmaya başlandı.Ders. Sikke-i Tasdik-i Gaybî'den yapılmıştı.Sabah namazı yaklaştığında, 'Abdestlerinizi tazeleyin, namazınızı kılın' dedi.Üstadın odasından ayrıldık.Ben merdivenlerden aşağıya iniyordum.Birden kendi kendime, 'Hey Allah'ım, ne büyükler var, pekçok büyükler onların yanında küçük kalıyor' sözünü söylüyordum.10 dakika sonra tekrar yukarı çıktığımda abdest alırken, Üsta Hazretleri, Zübeyir Ağabeye emir vermişti. 'Namazdan önce Tarihçe-i Hayat önsözünü okuyun' diye. Evvelâ bana verdiler. O söylediğim kelimeler, Tarihçe-i Hayat'ın önsözünde imiş. Daha evvel okuduğumdan, şuur altından ihtiyarsız dökülünce, Üstad Hazretleri de bize önsözü okutturmak için emir vermişti. Ders devam ediyordu. Üstad Hazretleri bizim oturduğumuz odaya çekildi. Biz ayağa kalkamak istedik. Kaldırmadı, 'Devam edin' dedi. Pencerenin kenarında sedir vardı. Sedir üzerinde yatak ve yorganlar, dibinde Zübeyir Ağabey oturuyordu. Üstad Hazretleri gitti. Zübeyir Ağabeyin üzerine oturdu ve tecahül-ü arifânede bulunarak, 'Allah Allah, burada adam varmış' diye lâtife etti. Sonra Üstad yere indirilen yatak ve yorganın üzerine oturdu. Önsözün yarısına kadar dinledi. Sonra, 'Namaz kılın' dedi ve odasına çekildi.

"Üstad tayinatı bana dağıttırırdı"
"Risale-i Nur'a hizmet etmeye başladığım ilk andan itibaren Risale-i Nur hizmetine büyük bir malî imkânla katılmayı şiddetle arzu ettiğim halde, malî imkânlara malik olamamak yüzünden bunu muvaffak olamadım. Hz. Üstad, âdeta benim bu kalbî duama şu şekilde çare bulmuştu. Üstadımızın bu usulü olan talebelerin tayinatını vermek tatbikatı, son iki senesinde, şu şekilde cereyan ederdi. Hazret-i Üstad tayinat paralarını talebelerin eline mümkün olduğu kadar mâdeni para olarak verilmesini isterdi. İşte, iki sene üst üste Ramazan'dan evvel tevafuken Emirdağ'a gittiğimde, 10.000-11.000 lira arasında olan tayinat meblâğını bana, 'Bu parayı benim anamın, babamın, bütün akraba-ı taallûkatımın zekât, fitre ve sadakası olarak sana veriyorum' diyerek vermişti. 'Sizin peder ve validenizin ve bütün akraba-ı taallûkatınızın zekât, fitre ve sadakası olarak aldım, kabul ettim. Üstadım' deyip sonradan ben de, tekrar Hazret-i Üstada hitaben, 'Bu meblağı talebelerinizin nafakası için tayinat olarak kullanmak üzere size hibe ediyorum' diyordum. Ve Üstad Hazretleri bana, 'Al bu emaneti, İstanbul'a listesi bulunan talebelere dağıtın' derdi. Ve ben de alıp, İstanbul'a getirip buradan dağıtırdık. Son defasında Eskişehir'e kadar arabasıyla, 'Fırıncı'yı yolcu edelim' diyerek gelmişlerdi. Beni de getirdiler. Son tayinatı da alarak Bursa'ya gittik. Arabanın gerekli tamiratını yaptırdıktan sonra, ben İstanbul'a, Hüsnü Ağabey de Eskişehir'e gitmişti. Ve Hazret-i Üstadla, dünyada son görüşmemiz hitama ermişti.
"Bir müddet sonra Ceylân Ağabey İstanbul'a gelmişti. Biz de 400 sayfalık Lem'alar'ın teksirini tamamlamıştık. Ceylân Ağabeyi Üstad Hazretlerine gönderdik. Sonradan Ceylan Ağabey geldiğinde, Üstadın ne dediğini sordum. 'Üstad çok hastaydı, kardeşim' dedi. Ve kitabı kendisinin eline verdiğini ve öpüp başına koyduğunu söyledi. Ve o hastalıkla Üstad Hazretleri ahiret yolculuğuna çıkmıştı.
"Cenab-ı Hak ona karşı yaptığımız hürmetsizliklerden dolayı kusurlarımızı affetsin ve onun şefaatine nail etsin. Ve ömrümüzü, onun Nur'larının hizmetinde tüketmek nasip etsin.
"Bu hatıraları günlerce beni dinleyerek usanmadan not eden kıymetli kardeşim Orhan Gülgün'e, Hazret-i Üstada ömr-ü billah hizmet etmek nasib-i müyesser etsin, bize de hakkını helâl eylesin."

Tur@b
25.08.2008, 13:58
MUSLİHİDDİN SÖNMEZ

Bediüzzaman'ın avukatlarından, Ziya Sönmez'in oğlu, Hasan Feyzi Yüreğil'in yakın talebesidir. 1921'de Salihli'de doğdu.

İstanbul'da Üstadla görüşme
1952 senesinde, henüz vazifesinin ilk senelerinde iken, İstanbul Sirkeci Akşehir Palas Otelinde Bediüzzaman Said Nursî'nin bulunduğunu işitince kalbi heyecan ve sevinçle dolmuştu Muslihiddin Sönmez'in.
Ellerinde bavullarla, dilinde dualarla, Akşehir Palas Otelinin bir odasında yer bulabilmenin ümitleriyle doluydu. Ya yer bulamazsa ne olacaktı? Havf ve reca arasında otelin yolunu tutmuştu. Maksadı, otele yerleştikten sonra, tecessüslü bakışlardın kurtularak, babasından sitayişle, hürmet ve sevgi ile dinlediği Bediüzzmana namındaki muhteşem şahsiyete mülaki olmaktı.
Otele geldiğinde boş oda sormuştu. Bu soruştaki heyecan ve iştiyak az sonra tatlı bir sükûnet ve sevince dönüşmüştü. Otelde boş oda vardı. Hem de Bediüzzaman'ın kaldığı odaya çok yakın bir oda boştu.
Muslihiddin Sönmez Bey, otele yerleştikten sonra, akşamın sakin ve tenha vakitlerini bekliyordu artık.
Nihayet Bediüzzaman'ın kapısını tıklatarak huzura kabul edildi.
O günden sonra sık sık, hemen her gün akşam üzeri Bediüzzaman'la mülâki oluyordu.

"Türk-Kürt ayrılığı yok"
Muslihiddin Sönmez, Bediüzzaman'la olan hatıralarını bütün samimiyetiyle anlatıyordu:
"Üstada sorduğum sualler cevaplar almanın bahtiyarlığını duyuyordum. Bana şunları anlatmıştı:
"Bana eskiden Said Kürdî derlerdi. Ben Kürtçü değilim. Müslüman bir kimse kavmiyetçi olamaz. Türk-Kürt yok. İslâmlık hepsini birleştirmiştir. (Ellerini birleştirerek, birliğe işaret etti.)
"Ben nasıl Kürtçü olabilirim? Ben Kur'ân'da Türklere dair işaretler bulunduğunu, tefsirimde zikretmişimdir.'
"Ayrıca eserlerine temas ederek, 'Risale-i Nurlar mirî malıdır. Herkes ondan istifade edebilir' dedi.
"Ben kendisini ne yiyip ne içtiğini, nasıl yaşadığını merak ediyordum. Zihnimden geçen bu hususları daha kendisine sormadan, bu mevzulara girdi. İktisadın ehemmiyetinden bahsetti. Kendisi pek az yiyip içiyordu, bir parça kuru ekmek ve kaynayan çay, onun günlük maişetiydi. 'Kur'ân'ın iktisat emrine uymaya çalışıyorum' derdi.

Allah'a giden üç yol
"Denizli'de Nureddin Topçu ile ziyaret ettiğimizde Allah'a giden üç yoldan ve bu yolların en ehemmiyetlisinden bahsetti. Bu üç yolu şöyle sıraladı:
"Felsefe, bilim, din...
"Birinci yol, yerin altından tünel kazarak gitmektir.
"İkinci yol, yerin üstünden yürümektir.
"Üçüncü yol ise, en kısa ve süratlidir ki, uçarak gitmektir. İşte bu yol din yolu, Kur'ân yoludur."
Bediüzzaman bu görüşmelerde Muslihiddin Sönmez'e iltifatlar da bulunuyor:
"Kalbini muhafaza et. Nazarımda sen on şeyhden daha hayırlısın!" diyordu.

Tur@b
25.08.2008, 14:00
MEHMED EMİN BİRİNCİ

1933'te Rize-Pazar Hisarlı köyünde dünyaya geldi. Ankara ve İstanbul'da Risale-i Nur neşriyatı ile başlayan hizmet hayatı devam etmektedir.

"Sene 1947... Ortaokul son sınıfındayım. Memleketimizin düçar olduğu, karanlık devirlerin son yıllarını yaşamaktayız. Karanlık devir, zulmet devri... Zira çok iyi hatırlıyorum, köylünün elbirliği ederek tutmuş olduğu köy imamından, din dersleri almak için bütün köy çocukları camiye gidiyoruz. Din dersleri denince, Kur'ân okumak, namaz hallerini öğrenmek, îman şartalarını bellemekten ibaret...
"Fıtraten dindar olan Türk milletinin ruhunda cahil bile olsa Kur'ân'a karşı olan saygı ve bağlılık sonsuzdur. Bu duygunun icabı olarak din derslerinin çocuklara öğretilmesinde azamî gayreti göstermektedirler.
"Öteden beri dine olan baskının devamı olan Türkçe ezan ve kametin hâlâ hükümran olduğu o zamanlar elinde çantasıyla köye gelen tahsildarlardan nasıl korktuğumuzu ve elimizdeki amme cüzünü ve Kur'ân-ı Kerim'i nasıl sakladığımızı hiç unutamıyorum. Hattâ bir defasında korkudan, evimizin altındaki hayvan yemliği içine girdigimi çok iyi hatırlıyorum.
"Zaten üç ay yetecek kadar yiyeceğini temin edebilen köylünün ödeyebileceği meteliği de bulunmazdı ki...
"Fakat ne olursa olsun tahsildarın aldığı emir, demiri kesmekte, zavallı köylünün paslı tenceresini ve bakır kaplarını haczeder (!) ve köylü gözyaşını içine döker...
"Bununla kalsa razıdır belki! Civar köylerin kaç hayvanı olduğunu tespit için memurlar geldiği duyulunca, köylüler geceyarısı sicim gibi yağmur altında hayvanlarının bir kısmını dağa kaçırmakta ve birkaç geceyi dağlarda geçirmektedir. Ta ki birkaç hayvanı, vergiye dahil olmasın.
"Elhasıl, çileli devirlerin çocukları olarak biz de okula devam ediyoruz.
"Yemyeşil Karadeniz şeridinin mavi ile birleştiği sahil kesiminde o zamanlar çay ziraatı olmadığı için erkeklerin yüzde sekseni gurbete çıkar, kazandığı üç-beş kuruşla ailesinin nafakasını temin ederdi.

Remzi Efendi ile Halil Dayı
"Bu cümleden olarak, bizim akrabalarımzdan Remzi Efendi ile Halil Dayı da, mezkûr gurbetin daimî müşterileri idiler.
"Kızılırmak'ın denize dökülen kısmında balıkçılıkla meşgul oluyorlardı. 1948 gurbet dönüşlerinde kendilerinde bambaşka bir değişme olmuştu. Bütün köylü -hattâ-, civar köyler -bu iki zattan bahsetmeye başlamışlardı. O zamana kadar dine lâkayd kalan bu iki şahıs nasıl oldu da birden bire değişivermişlerdi.
"Sonradan öğrendik ki, bir tarikata intisap etmişler. Bütün günahlarına tevbe ederek kazaya kalan namazlarını eda ederek ellerinden geldiği kadar takva ile hareket etmeye başlamışlardı.
"Balık avlama mevsimi gelince yine gurbete açıldılar. Mekânları yine Kızılırmak'ın bulanık olarak denize dökülen kısmı ve balıkçı barakaları... Bu sefer diğer arkadaşları, onlara bir başka gözle bakmakta; kimisi gıpta ile, kimisi alaylı... Fakat onlar aradıklarını bulmanın sevinci içinde daima Hakkı zikretmekte, her işlerin Besmele ile yapmaktadırlar. Huzur içindeler. O sene de balıkçılık mevsimi bitince avdet etmek üzere Bafra'ya gelirler. Bafra'da Hacı İhsan Bey, Muammer Efendi ve daha birkaç zatla tanışırlar. Sohbet esnasında Muammer Efendi bunlara Afyon taraflarında Bediüzzaman isminde bir büyük zatın bulunduğunu, birçok eserleri olduğunu, hükümet onun nüfuzundan korktuğu için, daimî tarassutta bulundurduğu vesair bazı malûmatlar vererek, nazar-ı dikkatlerini Bediüzzaman Said Nursî ismine çekiyorlar ve kendilerine bir-iki küçük kitap veriyor.
"Remzi Efendi ile Halil Dayı bu heyecanla köye geliyorlar... Bazı tasavvufî meselelerle birlikte, Bafra'da Muammer Efendi ile aralarında geçen muhavereyi bizlere naklediyorlar. İşte ilk olarak Bediüzzaman ismini 1949 yılında (Allah rahmet eylesin) bizim Remzi Efendiden duydum. Remzi Efendi çok kısa zamanda hakikata ulaşmış, Risalelerin hepsini daha okumadan Bediüzzaman'ın çok yüksek bir zat olduğuna kanaat getirmişti. Okumaya çok meraklı olan Remzi Efendi Nur Risalelerini getirmek istiyor, fakat bir türlü elli, yüz lira bulup sipariş edemiyor. Remzi Efendinin akrabalarından Hakkı Usta diye bir zat var. Bu zat gemi inşaat ustasıdır. Bir gün bir teknenin motor kısmını monte ederken 'Arkadaşlar' diyor. 'Bizim Remzi Efendinin bildiği yüksek, âlim bir zat var. Onun çok güzel kitapları varmış. Birkaç kuruş verin de o zatın kitaplarından getirtelim, bizim de istifademiz olur.' Bu söz üzerine 33 lira kadar bir para toplarlar. O zamana kadar, başı pek ender secdeye değen Kadir Usta da buna iştirak eder. Biraz da kendileri ilâve ederek, kitapları sipariş ederler. Aradan onbeş-yirmi gün geçince ayakkabıcılıkla iştigal eden Sefer Usta, bir akşam üstü bir torba kitapla köye gelir.
"Merak ve heyecanla torbayı açınca büyük büyük bazı eskimez yazılı kitaplar çıktı. Hemen karıştırdılar. Oradan buradan okumaya başladılar. Birisi Beşinci Şua diye bir bahis bulmuştu. Tam aradığı yer burası idi. Remzi Efendi gönlünün istediğini elde etmiş, duası kabul olmuş Risale-i Nur'lara kavuşmuştu.
"Bunların heyecanı yavaş yavaş bana da tesir etmeye başlamıştı. Fakat eskimez yazıyı okuyamadığım için ancak onları dinlemekle iktifa ediyordum.
"Akşamları Hakkı Ustanın evine giderek:
"Ne olur Hakkı Amca, biraz oku da dinleyelim. Biz de istifade edelim' diyordum. Ama o, sabahtan beri çalışmanın yorgunluğu ile hemen uyuklamaya başlıyordu. Köyde yapılacak başka işim de yoktu. Ne yapıp yapmalı, mutlaka bu yazıyı okumasını öğrenmeliydim.
"Ahdettim, cehdettim, belki inanılmaz, ama yirmi gün içinde eskimez yazılı kitapları okumaya başladım. Azmin elinen hiçbir şeyin kurtulmadığının canlı bir örneği bu...
"Gerçi ilk zamanlar bu Risaleleri tam anlayamıyordum. Fakat içimde bu kitapların, bu zamanın insanlarına en faydalı kitaplar olduğuna dair bir his vardı.
"Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine sonsuz bir saygı ve hürmetle bağlanmıştım.
"Fıtrî olarak, içimdeki bir hissin sevkiyle okuldaki arkadaşlarımdan yine yakın olanlara Bediüzzaman'ı ve Risale-i Nur'u anlatmaya başlamıştım.
"Hattâ İhlâs Risaleleri'ni yeni yazı ile deftere yazdım. Okumaları ve istifadeleri için arkadaşlarıma verdim.
"Bir gün bizim Remzi Efendi, Hakkı Ustaya diyor ki:
"Hakkı Usta, on lira ver. Sözler Mecmuasını ısmarlayalım.' Hakkı Usta aldırış etmez. Bu istek birkaç kere tekrarlanır. Yine vermeyince bir gece Hakkı Usta bir rüya görür. Şöyle anlatır rüyasını:
"Gece yatsı namazını kılıp yattım. Rüyamda bir tayyare beni aramaya başlamış. Evim kara yemiş ağaçlarının içinde olduğu için yukarıdan kolay kolay görülmüyor. Fakat tayyare mütemadiyen alçalarak uçuyor. Ha bomba attı ha atacak, derken benim kalbimde çatlarcasına atıyor. Bu esnada uyandım. Korkunun dehşetinden bir daha uyuyamadım. Sabah erkenden Remzi Efendiye gidip 'Al kardeşim şu on liranı, bu akşam az kalsın beni öldüreceklerdi.' Bunun üzerine Remzi Efendi, Sözler mecmuasını sipariş verir.
"Bu seferki siparişte teksir edilmiş bir kısım yeni yazı Risaleler de gelir. Bunlardan bir tanesinde, muallim Mustafa Sungur'un müdafaası ve Üniversite Nur Talebelerinin Adliye Vekiline yazdıkları bir dilekçe vardı.
"Gelen Risaleleri, hususiyle Mustafa Sungur'un merdane ve cesurane müdafaasını okuya okuya ezberlemiştim. Köylerde ve kazalarda kahvelerde bana okuttururlardı. Halis bir niyetle yazıldığı belliydi. Bazıları böyle bir devirde böyle bir müdafaanın nasıl yazılabildiğini merakla, takdirle dinliyordu. Ben de zevkle, bıkmadan okuyordum.
"Her tarafta bizlerden bahsedilmeye başlandı. Hattâ Kadir
Usta kısa zamanda öyle hale geldi ki, Risale-i Nur'un hakikatlerini dünyaya ilân etmek için harekete geçmiş gibiydi. Köylerde, kahvelerde artık, hep Nurlardan, Nurculardan konuşmaya başlamıştı.
"Risale-i Nur hareketinin müessiriyeti dalga dalga yayılmaya başladı. Bafra, İnebolu ve İstanbul'daki Nur Talebeleriyle mektuplaşmaya başladık. Bu arada Üstad'ın bazı lâhika mektupları da geliyordu, sevinçle okuyorduk.
"Ortaokulu bitirdikten sonra, bir yıl okumaya ara verdim. O zaman amcam Yusuf Birinci bir motorda çalışıyordu. Samsun'dan mal getireceklerdi. Beni götürmelerini rica ederek Samsun'a gittim.

Samsun mahkemesi
"O günlerde Mustafa Sungur Ağabey'in Samsun Ağır Ceza Mahkemesinde muhakemesi vardı. Samsun'da çıkan Büyük Cihad gazetesinde 'En Büyük İsbat' başlığı altında yazdığı yazıdan dolayı muhakeme olacaktı. Bafra'daki Muammer Efendi ile mahkemeye gittik.
"Birkaç tane başka davalar gördükten sonra, mübaşir 'Mustafa Sungur!' diye çağırdı.
"Jandarmalar tarafından kelepçeleri çözülen Mustafa Sungur'u ilk olarak mâsum yüzüyle maznun sandalyesinde gördüm.
"Hak ve hakikatı duyurmak, insanlığa gerçek saadeti sunmak için kendi hürriyetini kelepçeye vuran, büyük ruhlu Sungur'u işte o zaman tanımak şerefine erdim. Mahkeme müddetince hep ona baktım, hep onu süzdüm, bir başka dava sebebiyle müdafaasını ezberlediğim Sungur, bu Sungur'du. Mahkeme reisinin:
"Bediüzzaman Said Nursî senin neyindir?' sorusuna karşılık:
"Üstadım, hocamdır!' cevabından başka mahkeme safahatından hiç bir şey aklımda yok... Ancak onun o andaki nuranî halinin ve davasına olan sadakatının bende akisleri var. Ve kollarına tekrar kelepçe takılarak hapishaneye giderken mütebessim çehresi gözlerimin önünde...
"Ertesi gün bir fırsatını bulup, hapishaneye ziyarete gittim. Hiç bir şikâyette bulunmadı. Hapishanede Risaleleri okutmadıkları için bana bir tane 'El-Munkızu Mineddalâl kitabını getir. Boş zamanlarımda mütalâa edeyim' dedi.
"İstediği kitabı alıp getirdim. Hapishanenin parmaklıkları arasından selâmlaşarak ayrıldık.
"Bu görüşmeler beni bir kat daha Risale-i Nur'un hakkaniyetine ve kudsî davanın hizmetlerine bağladı.
"O halet-i ruhiye ile memleketime döndüm ve arkadaşlara Samsun seyahatimi anlattım.

"İstanbul'a gelişim"
"Sene 1952... İki arkadaş, yatılı bir okula girmek için İstanbul'a geldik. Nihayet Deniz Astsubay Okuluna girmek için lüzumlu evraklarımızı tamamladık, muayenelerimiz bitti. Neticede bana dediler ki:
"Senin tansiyonun biraz yüksek, bunun için sen okula giremeyeceksin' ve ben okula giremedim. 'Tevekkeltü Alâllah' deyip neticeyi beklemeye başladım. Bir müddet yakın akrabalarımın yanında kaldıktan sonra bir otelde kâtiplik yapmaya başladım.

İstanbul'daki mahkeme
"O günlerde Hür Adam Gazetesinde bir haber gördüm.
"Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin yarın mahkemesi var' diyordu. Dizlerimde mecâl kalmamıştı. Heyecandan titredim. Birkaç yıldan beri nurlu kitaplarını okuduğum büyük ve eşsiz Üstadı görmek nasip olacaktı. Muhakeme olacak yeri öğrendim ve erken saatlerde mahkeme koridorunda beklemeye başladım. Kısa zaman içinde koridor tamamen doldu. Mahkeme saati yaklaşınca o kadar izdiham oldu ki, aşağıdaki caddeden tramvaylar geçemez oldular, otobüsler yollarını değiştirdiler. (O zamanki Adliye, şimdiki Büyük Postahanenin üst katı idi). Halk, Adliyenin karşısındaki evleri ve hanları doldurmuş muazzam kalabalığa temaşa ediyordu. Mahkeme saati yaklaştı ve aziz Üstad, hasretini her an bütün duygularımla hissetiğim büyük insan, tarihî şahsiyeti ve kıyafetiyle koridorun başında göründü. Telaşsız ve fütursuz, vakur adımlarla dim dik yürüyerek binlerce kendisini karşılayanları iki eliyle selâmlayarak mahkeme kapısına kadar geldi. Yanında üniversitede okuyan sadık talebeleri vardı. Mahkeme kapısı açılınca kendimi içerde buldum. Yüç kişilik yere binlerce kişi girmek istiyordu. Mahkeme reisi bu izdiham karşısında mahkemenin cereyan edemeyeceğini, salonun boşaltılmasını rica etti. Fakat hiç kimse istifini bozmadı. Birkaç dakika sükûttan sonra Üstadın dönüp taleberine bir bakması kâfi geldi ve kalabalık bir anda dışarıya çıktı. Fakat yine biz mahkemeyi içerde ayakta dinledik.

Akşehir Palas'ta
"Üstadın Akşehir Palas'ta kaldığını öğrenince ertesi günü hemen otele gittim. Görüşmek istedim. Mahcubiyetimden ve heyecanımdan ısrar edemiyordum. Yanında kalan ve hizmet eden Üniversiteli Nur Talebelerine gıbta ediyordum. Ne olurdu ben de onların yanında bulunaydım, diye coşar bir arzu ile istiyordum. Kaç kere Akşehir Palas Oteline gittimse de orada görüşmek nasip olmadı.
"Yine bir defasında görüşmek için gittiğimde o zaman hizmetinde bulunan Üniversiteli Muhsin Alev dedi ki: Üstad yarın karşımızdaki küçük camide Cuma namazına gidecek, sen de gel oraya, görürsün.' Gittim. Üstad arka tarafta müezzin mahfelinde namaza durdu. Ayaklarındaki çorapları çıkarmıştı. Çok dikkatli bakıyordum. Her selâmdan sonra dişlerini misvaklıyordu. Namaz bitti. 'Sübhânallah, Elhamdülillah, Allahüekber...' Sonra herkes dua etmeye başladı. Ben baktım Üstada. Tesbihatı bitirmediğinden bir eliyle tesbih çekiyor, diğer elini kaldırmış, umumî duaya amin diyordu. Namazdan sonra görüşmek yine nasip olmadı. Bu arada Abdülmuhsin Alev'in kaldığı Süleymaniye'deki evine gitmeye başladım. Yavaş yavaş orada Risaleleri daha fazla okuyabiliyordum. Hem de oraya gelenlerle beraber okuyorduk.
"Bir gün Abdülmuhsin, benim bulunduğum otele gelerek 'Filan gazetede bir haber var. Onu Üstad görmek istiyor, tanıdığın bir bayi varsa, para vermeden emaneten o gazeteyi al, sonra iade edersin? dedi. Ben de gittim, aldım, sonra bayiye geri verdim.
"Yine bir başka gün Abdülmuhsin yanıma gelerek 'Üstada sormak istediğin, yazılmasını arzu ettiğin bir sualin var mı? Üstad soruyor. Sualin varsa söyleyelim' dedi. Hiç unutmam. Demiştim ki: 'Namazın ta'dil-i erkânına dair bir kitap yazsa iyi olur.' Gülümsüyordu. Gitti. Ve ondan birkaç gün sonra bir bavulla bana gelerek, 'Bunlar senin yanında biraz kalsın. Üstad Hazretleri Akşehir Palas'tan çıkıyor. Fatih'teki Reşadiye Oteline gidecek. Bunları bir müddet sonra alacağız' dedi. Üstadın eşyaları imiş. Bir müddet sonra aldılar. Ve Üstad Akşehir Palastan Reşadiye Oteline gitti.

"Üstadı ilk ziyaretim"
"Artık sabrım tükenmişti. Ne yapıp yapıp Üstadı görecektim. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Fatih'e gittim. Reşadiye Otelini buldum. 'Falan odada kalıyor' dediler. Çıktım. Beni Abdullah Yeğin Ağabey karşıladı. Ve Üstadın hizmetinde bulunanların kaldıkları odaya götürdü. Üstad kendi odasından bir ara abdest almak için çıkınca tekrar odasına giderken beni gördü. 'Bu kimdir?' diye sormuş olacak ki, biraz sonra beni çağırdılar, gittim. Titreyerek, çekinerek, ürkerek Üstadın odasına gittim. Elini öpmek için yaklaşırken bana işaret ederek 'otur' dedi, oturdum. O esnada Hz.Üstad, Türk Milliyetçiler Derneği tarafından Süleymaniye Camiinde okutulmakta olan Mevlid-i Şerifi küçük el radyosundan dinliyorlardı.
"Mevlid yayını bitince kalktım ve büyük Üstadın elini öptüm. Hz. Üstad da alnımdan öperek nereli olduğumu ve ne yaptığımı sorunca dilim tutulmuştu. Orada beni tanıyanlar cevap verdiler. Risale-i Nuru okuduğumu, elimden geldiği kadar hizmet ettiğimi söylediler. Hz. Üstad bana dönerek:
"Seni, hem Zübeyir, hem Bayram, hem Ceylân, hem Hüsnü, hem Tahirî, hem de Abdülmuhsin gibi kabul ettim. Risale-i Nur'a hizmet eyle' dedi.
"Kendime geldiğim zaman, o mübarek zatın sıcacık eli hâlâ şakaklarımdaydı. Ruhumla birlikte bir anda bütün duygularımın yıkandığını hissetim. İkindi namazını oradaki arkadaşlarla kıldıktan sonra otelden ayrıldım.Bütün vücudumda bir hafiflik, bir rahatlık hissediyordum. Büyük Üstadın elini öpüp, onun mübarek duasına nail olmanın huzuru ve saadeti gönlümde bambaşka ufuklar açmıştı. Hele bana iltifat ederek bizzat kendine hizmet eden has talebeleri arasına dahil etmesinin sevinci içimi daha bir başka yakmakta idi. Tarifi imkânsız bir saadete kavuştuğumu hissediyordum.

"Kendimi Nurlara vermeliyim"
"Artık bundan sonra ben de kendimi Nurlara vermeliydim. Bu hayatımı Nur'un inkişâf ve tealisi uğruna vekfetmeli, feda etmeliydim. Nasip, kısmet bu. Cenab-ı Hakkın takdiri bu. Nereden, ne için İstanbul'a geldim? Nasıl, ne biçim hâdise ile karşılaştım. Elbette 'kader söylese ihtiyar-i cüz'î susar, iktidar-ı beşer konuşmaz.' Bizim de ihtiyar-ı cüz'îmiz sustu. Ve iktidarımız elimizde olmayan bir istikamete itildi. Ve Nur'un, Nur cemaatinin, halis-muhlis mü'minler topluluğunun müşfik kucaklarına düştüm. Merhamet dağıtan sinelerine rabt oldum. Memleketin ücra bir köşesinde gerçekten ihtiyarımız harici karınca kararınca birkaç seneden beri yapmakta olduğumuz, daha doğrusu istihdan edildiğimiz kudsî hizmetin, cihanşümûl îman davasının nurlu menbaını bulmuş, Allah'ın inayetiyle kafile-i Nur'a dahil olmuştum. Sevincim hudutsuzdu. Ehemmiyetsiz bir sebepten dolayı demek ki hıfz-ı İlâhî bizim gibi bir âcizi büyük Üstadın hizmetinde istihdam edecek bir kemter olarak kabul buyurmuş ki, böyle bir saadete nail oluvermiştim.
"Halis niyetin kabule karin bir dua olduğunu Risale-i Nur'da okumuştum. Daha ilk Risale-i Nur'u Üniversite Nur Talebelerini duyup onların hizmetlerinden bahsedilirken kalbimden geçirmiştim ki, ne olurdu ben de aralarında olsaydım. Nasıl onlar Üstada ve Risale-i Nur'a hizmet ediyorlarsa ben de onlara hizmet edeydim. Cenab-ı Hak bu niyetimin kabûlünü Hz. Üstadı bilfiil ziyaret etmek suretiyle gösterdi. Hadsiz hududsuz hamdü senâlar...

Fatih'te Cuma namazı
"Üstad Hazretlerini ziyaretimden kaç gün geçtiğini bilemiyorum. Bir gün dediler ki: 'Yarınki Cuma namazını Üstad Fatih Camiinde kılacak.' Namaz vakti camiye gittim. Daha evvel tanıdığım birkaç arkadaş da orada idiler. Osman Köroğlu ismindeki bir arkadaş hemen orda bulduğu seyyar bir fotoğrafçıya tembihleyerek Üstad Hazretleri camiden çıkarken fotoğrafını çekmesini söylemişti. Hz. Üstad ezan okunurken camiye geldi. Namazı müezzin mahfelinde kıldıktan sonar, Nur Talebeleriyle birlikte dışarı çıktık. Üstad bizim beş metre kadar önümüzde gidiyordu. Tam Fatih türbesine girilen kapının önüne gelince durdu. Kabristana yarım dönük vaziyette ellerini açıp Fatiha veya dua okumaya başladığa zaman fotoğrafçı hemen birkaç resim çekti (* (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn1)) Hz. Üstad ses çıkarmadı. Hep beraber Reşadiye Oteline kadar yürüdük. Onlar yukarı çıktılar. Biz de yerlerimize gittik.
"İkinci defa Üstadımızı görmüş olmak bana dünyalar verilse değişmeyeceğim bir sevinç verdi. Artık sık sık Süleymaniye'deki 50 numaralı eve gidiyor ve oradaki Nur Taleberinden hizmetin usûl ve metodlarını öğreniyordum. Baktım olacak gibi değil. Otelde çalışırken biriktirdiğim bir miktar param vardı. 'Tevekkeltü Allah, bu bitinceye kadar Allah Kerim'dir' dedim ve otelden ayrılarak ben de onların yanında kalmaya başladım. Her hallerini dikkatle takip ediyordum.

Sabah dersleri
"Sabah namazını evde kılıp çıkıyor, sabah derslerine Aksaray ve Saraçhanebaşı'ndaki parka münavebeli gidiyorduk. (Aksaray ve Saraçhanebaşı'nın şekli o zaman başkaydı.) Sabahın erken saati olduğu için etraf sessizdi. Oralarda bir-iki saat Risale-i Nur'dan okur ve tefekkür ederdik. Ara-sıra bazı kimseler de derslerimize iştirak ederlerdi.
"Yine bir gün Aksaray parkında Risale-i Nur'dan haşre dair bir bahis okunmaktaydı. Bir genç karşı kanepeye oturmuş bizi dinliyordu. Her meseleyi olduğu gibi, haşir meselesini de iki kere dinliyordu. Her meseleyi olduğu gibi, haşir meselesini de iki kere iki dört eder derecesinde isbat eden Risale-i Nur'un muknî ve müdellel izahlarına o genç hayran kalmış, bilhassa 'İncir ağacı kendisi çamur yer, yavrusu hükmündeki meyvelerine süt içirir' mealindeki cümle çok hoşuna gitmiş. Bundan sonra derslerimize devamlı gelmeye başladı. Artık yavaş yavaş arkadaşlara ısındım. Beraber hizmete devam ettik. Bir gün Abdülmuhsin 'Arkadaşlar! Üstad bir yerde diyor ki: 'Ben dünya yükümü bir elimle kaldırabilirim' (elindeki büyükçe bir bohçayı göstererek), 'İşte Üstadın dünyadaki malı mülkü, hepsi bu kadar' dedi.

"Memlekete döndüm"
"Hz. Üstad, İstanbul'dan Emirdağ'a gitti. ben de altı ay kadar İstanbul'a hizmette bulunduktan sonra askerlik yoklaması için memlekete gittim. Yanımda merhum Eşref Edip'in bastığı küçük Tarihçe-i Hayat'tan bir miktar götürmüştüm.
"Bizim Kadir Amca Risale-i Nur'un hakikatlarını herkese anlatmak istiyor, kendisinin eline daha evvel geçmediği için hayıflanıyordu. Müftülere, hocalara, kahvlere gider, daima Üstad Bediüzzaman'dan, onun büyük hizmetlerinden bahseder ve anlatırdı. Bu hal bazı münafıkların ve din düşmanlarının hoşuna gitmez, çeşitli bahaneler ararlardı. 'Ata et, arslana ot atılmayacağını' yani her mevzuun herkese anlatılmasının mahzurlu olacağını tam kestiremeyen Kadir Amca, halis bir niyetle ve insanları irşad etmek kasdiyle gece gündüz demeden anlatıyordu. Onun bu vaziyeti gizli din düşmanlarının şikâyetine mucib oldu. Defalarca şikâyet edildi. Savcılık harekete geçmeyince, bu kere, 'Gizli bomba imal ediyor' yalan ihbarlarıyla savcılık arama kararı çıkartarak Kadir Amcanın atölyesini ve evini arattırıyor. Neticede Risale-i Nur'dan birkaç parça ile dinî kitaplardan başka birşey bulunamıyordu. Aynı arama kararında benim ve Halil Santepe isimli -Bize ilk Risale-i Nur'u getirenlerden- zatın evinin aranacağını haber aldık. Ben aramaya gelenleri iskele dediğimiz yerde bekledim. Birkaç saat sonra geldiler, beni sordular.
"Arama kararı aldıklarını, binaenaleyh evimizi arayacaklarını söylediler. Eve doğru yürümeye başladık. Bulunduğumuz yerden evimize yirmi dakikalık mesafe vardı. Aramaya gelenlerden biri ilçe jandarma komutanı, diğeri Sami isimli bir polis memuruydu. Yağmur hafiften yağıyor ve biz hızlı adımlarla bizim eve doğru gidiyoruz. Yanımızda onlardan başka bizim akrabalarımızdan bir çocuk var. Ona mahallî lisanla, arka taraftaki yoldan çabuk bizim eve gitmesini, masada bulunan silâhı almasını, Risalelere dokunmamasını söyledim. O da öyle yapmış. Yolda giderken jandarma kumandanına gayet rahatlıkla niçin aramaya geldiklerini, suçumuzun ne olduğunu sordum, cevap vermedi. Polis memuru hayret ediyordu. Nasıl olur da konuşabilirdim? Bu cesareti nereden almıştım? Çünkü daha devr-i sabıkın zulüm ve işkence hırsları birtakım memurlarda henüz sona ermemiş ve bizim demokrasi içindeki hür düşüncelerimizi bir jandarma kumandanına söyleyebilmemizi cüret saymıştı.
"Eve gittik. Odaları aradılar. Buldukları birkaç Risale ile mektupları aldıktan sonra Halil Efendinin evini aradılar. Oradada birkaç Risale bulup gittiler. Ertesi günü savcılığa gitmemizi tembih ettiler.
"Savcılık durumu Rize Ağır Ceza Mahkemesine intikal ettirmiş. Ve Kadir Ustayı tevkif etmişlerdi. Bu hal bazı din düşmanlarının hoşuna gitmekle beraber, ehl-i îmanı incitmiş ve mahzun eylemişti. Ağır Ceza Mahkemesi ilk duruşmada Kadir Ustayı tevkif etmiş, ikinci duruşmada ise beraat ve müsadere edilen eserlerin sahiplerine iade edilmesi kararını vermişti. Bu mahkeme münâsebetiyle Risale-i Nur'lar halk arasında daha fazla duyulmaya başladı. Hattâ Kadir Usta, iade edilen Risale torbasını sırtına alarak, bir bisiklete binip, kazada dükkân dükkân dolaşarak, 'Arkadaşlar! İşte devletin temel nizamlarını yıkmak için kullandığım âletler bu torbanın içindedir. Herkesin mâlûmu olsun' diyerek menfi zihniyet sahiplerini protesto etmişti.

Üstad beni İstanbul'a istiyor
"1953 senesi içinde Üstad Bediüzzaman tekrar İstanbul'a gelmiş bulunuyordu. Bir gün bir telgraf aldım. Telgrafta 'Üstad seni İstanbul'a istiyor, acele gel' deniyordu. Bu telgraftan birkaç gün önce Millî Eğitim Müdürlüğünce ortaokul mezunlarına öğretmenlik için ihtiyaç olduğu ilân edilmiş, ben de müracaat etmiştim. Talebelere îman hakikatlarını anlatmak hissi galebe çaldığı için Aziz Üstadın davetine icabet etmeme hamakatını gösterdim. Hata ettim. Fakat kısa bir zaman sonra tokadını da yedim.
"Gerçi kısa sayılacak zamanda çocuklara çok şey öğrettim, örnek hareketler gösterdim. Hem dünyevî, hem uhrevî meseleleri birleştirerek akıl, kalb ve vicdanın nurlanmasını temine çalıştım. Fakat bütün bunlar Hz. Üstadın hizmeti yanında bir zerre bile olamayacağını sonradan öğrendim. Ama iş işten çoktan geçmişti.

Vazifeme son verildi
"Uzun kış gecelerinde akrabalarımızdan yanında kaldığım Ahmed Dayının evinde sohbet eder, Risalelerden okurduk. Vazifeye başladığım iki ay olmuştu. Bir Cumartesi okulu tatil edip, bazı talebelerle çarşıya iniyorduk. Kasabaya yaklaştığımızda jandarma ve polisle dolu bir jip önümüzden geçti. 'Kimbilir nerede vukuat olmuş da bunlar oraya gidiyorlar' dedik. Meğer vukuatı yapan bizmişiz. Bizim menzilimizi basmaya gidiyorlarmış. 'Sen misin büyük Üstadın davetine icabet etmeyen, kaderin adeletine bak da gör' dercesine ehl-i dünyanın tazyikiyle muvakkat vazifemize son verilmek istenildi. Nihayet valilik emriyle vazifemize son verildi.
"Hâdise şuydu: Diyarbakır Öğretmen Okulunda okuyan bir arkadaşa küçük Tarihçe-i Hayat'tan göndermiştim. Orada arama yapmışlar. Arkadaş kitabı benden aldığını söylemiş ve adresimi vermiş. Bunun üzerine harekete geçilip, kaldığım evde birkaç Risale zabtederek, savcılığa çıkıp, bu kitapların yasak kitaplar olmadığını, hem yakında Rize Ağır Ceza Mahkemesinin iade ettiğini, binaenaleyh kitaplarımın geri verilmesini istedim. Savcılık sorgu hâkimliğine intikal ettirdi. Sorgudan men-i muhakeme ile kitapları tekrar geri aldım. Tabii bunlar yukarıda bahsettiğim gibi basit sebeblerdir. Bence esas sebep Üstadın davetine icabet etmememdir.

Tekrar İstanbul'a
"Kısa bir tereddüt devresinden sonra 1953 Nisan veya Mayıs aylarında yine amcamın çalışmakta olduğu motorla İstanbul'a hareket ettik. 5-6 günlük yorucu bir deniz yolculuğundan sonra İstanbul'a geldik. Her zaman kalmakta olduğumuz Süleymaniye'deki eve gittim. Baktım ev yıkılmış. Komşular dediler ki: 'Ev sahibi bu evi yıkıp yeniden yaptırmıştı. Tam girecekleri sırada bir gece böyle yıkılıverdi.'
"Sonradan öğrendiğimize göre ev yıkılmasaymış, bir daha bizlere kira için orasını vermeyeceklermiş. Allah'ın hikmetine akıl ermez. Orası yeniden inşa haline gelince bizim arkadaşlar Aksaray tarafındaki bir handa bir oda kiralamışlar. Orada kalıyorlarmış. Bir tanıdıktan adresini alıp gittim. Hakikaten bir han odası. İmkânlar mahdud. Ben İstanbul'a geldiğim vakit, Hz. Üstad dönmüş, Abdülmuhsin de Almanya'ya gitmişti. Bir müddet bu handa kaldık. Daha sonra Ahmed Aytimur'un havluculuk yaptığı binanın bir köşesine yerleştik. Bu sırada Abdurrahman Tan isminde sâfi kalbli, merd yürekli, sobacılık yapmakla geçimini temin eden bir zat bizim bu vaziyetteki hal-i pür-melâlimize dayanamayarak Süleymaniye'de iki katlı bir ahşap ev satın almış. Bize verdi. Artık Risale-i Nur'a hizmeti buradan devam ettirmeye başladık. Aksaray ve Saraçhanebaşı'ndaki sabah derslerimize devam ediyor ve Risale-i Nur'dan âzamî istifadeye çalışıyorduk. Bu arada eski yazı imlâyı da doğru yazmaya tâlim ediyor ve bir kısım zamanımızı da ona sarfediyorduk.
"Aksaray parkında tanıştığımız Hakkı ismindeki genç sık sık görüşür, onunla beraber yazı yazar ve mütalâa ederdik. Babası -Allah rahmet eylesin- merd, cesur, ehl-i sehavet bir zattı. Hakkı'nın henüz devam ettiği yatılı okulu bitirmeden bizimle arkadaş olmasını pek istemiyordu. Her nasılsa bizim Şehzadebaşı Camiinde yazı öğrendiğimizi duymuş. Bir gün öğle namazına oraya gelmişti. Cemaat dağılınca etrafına bakmış, kimseler yok. O da gitmeye karar vermiş. O esnada bir de müezzin yerine bakayım, demiş. Merdivenlerden çıkarken yüz yüze geldik. Ben hemen yanımızda bulunan İslâm yazısı Asâ-yı Mûsâ'yı göstererek: 'Ne iyi ettin de geldin, Allah senden razı olsun. Bak şurayı okuyup anlayamadık. Sen bize oku da izah et' deyince birden gevşeyiverdi. Asâ-yı Mûsâ'yı eline aldı. Birkaç satır okuduktan sonra 'Çalışın çocuklar. Malım mülküm size helâl olsun. Sizi affettim. Kafalarınızı birbirine vurmak için gelmiştim. Mâdemki böyle bir hakikat için çalışıyorsunuz, ben size yardımcı olacağım' diyerek sükûnetle ayrılmıştı.
"Ondan sonra Hakkı'nın bütün ailesi bize ve Nurlara dost oldular. Evleri ikinci medresemiz oldu.

Kirazlı Mescid Sokağında
"Kirazlı Mescid Sokağındaki daracık evde hizmetlerimizi yürütmeye devam ediyorduk. Bir taraftan Kur'ân'ın tefsiri olan Nur Risalelerini okuyor, diğer taraftan muhtaçlara ulaştırmak için teksirle ve İslâm yazısı ile çoğaltıyorduk. Öylesine huzur ve sürûrla dolu idik ki, tarifi imkânsız. Maddî imkânlarımız çok kıt olmasına rağmen, Risale-i Nur'un hizmetinden başka bir şeye bakmıyorduk. İçimizi doyuran, duygularımızı tatmiin eden ruhânî ve mânevî hazla dopdolu idik. Adeta ihsan-ı İlâhî tarafından âciz, fakir ve zayıf omuzlarımıza büyük bir hizmetin yükü tevdi edilmiş gibiydi.
"Cenab-ı Hak, bize mütevekkilâne sabır ve sebat imkânı vermiş, gelecekte inkişâf edecek büyük davanın bir nevi bekçiliğini yapma görevini bizlere yüklemişti. Allah rızası için bu kudsî hizmeti elimizden geldiği kadar yapmaya karar vermiştik.
" 1954 Mart'ında askere gitmek üzere ayrıldım. Askerlik müddetince boş zamanlarımda birçok Risale yazdım. Büyük Sözler Mecmuasını tashih için Üstada gönderdim. Üstad Hazretleri tashih ettikten sonra arkasına dua yazarak geri gönderdi.

Askerden sonra
"Askerlikten sonra İstanbul'a geldim. Eski arkadaşlarımızla tekrar çalışmaya başladık. Bu arada Ankara'da Risale-i Nur'lar matbaada basılmaya başlamıştı. Allah rahmet eylesin, Ankara Hukuk Fakültesinde okuyan Atıf Ural, İstanbul'dan bir yardımcı istedi. Arkadaşlar beni gönderdiler. İlk olarak Sözler mecmuası tabediliyordu.

Risaleler tabediliyor
"O zamana kadar ancak el yazısı ve teksirle çoğaltılabilen Nur Risalelerinin 1957 senesinde resmen matbaalarda basılması büyük sevinçle karşılanmıştı. Her tarafta bayram havası vardı. Üstad Hazretleri bu Risalelerin basılmasına o kadar ehemmiyet veriyordu ki, çabuk tashih edilip, formaların basılması için Tahirî Ağabeyle Ceylân kardeşimizi de Ankara'ya göndermişti. Basılan formalar biraz geç kalınca mutlaka sordurur, merakla neticeyi beklerdi.
"Bir gün matbaacılar araya bir iş sokup, bizim baskı işimizi 15 gün kadar geri bırakmışlardı. Ceylân Ağabey bunu fırsat bilerek hemen Hz. Üstada bir mektup yazıp müsaade isteyerek, peder validesini ziyaret etmişti. Üstad Hazretlerinden gelen cevap, 'Nurların Ankara'da basıldığı bir zamanda medreseyi -uyuyarak dahi olsa- beklemek oradan ayrılmadan daha hayırlıdır' şeklinde idi.
"Yine bir başka gün Ulucanlar'da kaldığımız evin zili çalındı. Kapıyı ben açtım. Tanımadığımız bir zat selâm vererek içeri girdi. Atıf Ural, o esnada Risalelerin tashihiyle uğraşıyordu. Hiç başını kaldırmadan -sesinden anlamış olacak ki- 'Hoşgeldin ağabey' dedi. Ve tashihine devam etti. Kemal ismindeki bu kâmil zat, Atıf'a hiç gücenmeden onu tebrik ederek, vazifesine devam etmesini diledi ve ona dua ederek ayrıldı.
"Sözler Mecmuasının baskısı bitince o zaman DP Isparta Mebusu olan Nur Talebesi Dr. Tahsin Tola'nın nezareti altında bir kamyona yükleyip İstanbul'a cilt için gönderdik. Din düşmanlarının ihbarlarıyla, polis kitaplarımıza el koyar diye endişeleniyorduk. Dr. Tahsin Tola'nın dokunulmazlığı olduğu için, herhangi bir müdahaleye karşı kitaplar benim diyecek ve polisler teslim etmeyecekti. Bütün mesuliyeti üzerine alan kahraman doktorun ihlası ve Allah'ın inâyetiyle hiçbir hâdise ile karşılaşmadan kemal-i rahatla kitapları İstanbul'a naklettik. Hâzâ min fadlı rabbi.
"Sözler Mecmuasından sonra Lem'alar ve Mektubat tab'edildi.

Ankara Medrese-i Yusufiyesinde
"Mektubat'ın son formaları basılırken Nazilli'de bir hâdise olmuş, bunun üzerine gazeteler Nur Talebeleri aleyhinde yalan beyanlarda bulunup havayı bulandırmak istemişlerdi. Üstadımızın hizmetinde bulunanlar, gazetelerin bu yalan ve iftiralarını ortaya koyup hakikatı bildiren bir lâhika mektubu neşredip, Nur Talebelerine göndermişlerdi. Daha okunaklı olması ve daha fazla kimsenin istifade edebilmesi gayesiyle Mustafa Türkmenoğlu, bu lâhika mektubunu matbaada bastırmıştı. O esnada Mektubat'ı kamyona yüklemiş, İstanbul'a götürmek için hazırlıklarımızı tamamlamıştık. Türkmenoğlu ile ikimiz İstanbul'a hareket ettikten sonra matbu mektubu bahane ederek 'Nurcular beyanname dağıttılar' şeklinde gazeteler hücuma geçtiler. Ankara C. Savcılığı mektupta ismi bulunanların derhal gıyabî tevkifatını kesmiş, Türkmenoğlu ve benim tevkifim için de İstanbul emniyetine haber salmış. Ertesi günü âşina olduğumuz polisler bizi 1. Şubeye götürdüler. Bir gece misafir kaldıktan sonra trenle polis nezaretinde Ankara'ya gittik. Gıyabî tevkif, vicâhîye çevrilerek Ankara merkez hapishanesine gönderildik. Bizden evvel Zübeyir Gündüzalp, Ceylân Sungur, Ahmed Kalgay Ural ve Tahirî Mutlu ağabeyler orada idiler. Kaderde tayin edilen rızkımızı orada yemek varmış. Ürpermeden, çekinmeden ve aslâ fütur getirmeden Medrese-i Yusufiye'ye alıştık. Mahpuslar bizlere azamî hürmet ediyorlardı. Biz de onlara nasihat ediyor, Risalelerden okuyorduk.
"Dr. Tahsin Tola, İstanbul Barosu avukatlarından Av. Bekir Berk'e bizim davamızı almasını rica etmiş, o da memnuniytle kabul ederek vekâletname tanzim edilmek üzere ziyaretimize geldi. Vekâletname tanzim edildi. Bize ilk sorusu şöyle olmuştu:
"Arkadaşlar! Biz sizlerin bir an önce hapisten çıkmanız için mi çalışalım; yoksa inandığınız dava için mi müdafaa yapalım?' Biz hep beraber, 'Bizler burada on sene yatsak razıyız. Siz Risale-i Nur'daki ulvî davanın müdafaasına çalışınız' dedik. Bu şekildeki cevabımız genç avukatın ruhunda şimşekler çaktırdı. Umumiyetle bütün avukatlar müvekkilleriyle 'Aman avukat bey! Beni bu hapishaneden çıkar da ne olursa olsun' şeklinde muhatap olduklarından, bizim o şekildeki cevabımız karşısında takdir duygularını ifade etti. Ve bize bu ruhu nakşeden kuvvetin menbaını, Risale-i Nur'u okuma ihtiyacı duyarak Nur Külliyatını kısa zamanda mütalaa etmişti. Artık müdafaa kolaydı.
"Maznun sandalyesinde oturan masum insanların tek suçu iman hakikatlarına susamış bir milletin mânevî yardımlarına koşmaları, vatan, millet din sevgisinin kalblere nakşedilmesi için Risale-i Nur'larla hizmet etmeleri, her türlü şer kuvvet ve materyalist zihniyetle Allah rızası için mücadeleleri idi.
"Müdafaa bu çerçeveler mucibince hazırlanadursun savcılık makamı da iddianamesini tanzim etmiş, şahsî nüfuz ve menfaat temini gayesi ile propaganda yaptığımızı ileri sürerek tecziyemizi istemişti. En ufak bir telaşımız yoktu. Bütün düşüncemiz Risale-i Nur'u en güzel şekilde müdafaa edebilmekti, onun hakikatlarını mahkeme heyetine ve dinleyicilere duyurabilmekti.
"Nitekim öyle de oldu. Bütün maznunların müdafaalarının mihrak noktasını, Risale-i Nur'un hakikatlarını beyan, Muhterem Üstadın gaye ve maksadını izah ve onun yüksek şahsiyetini bir nebze olsun dile getirmek teşkil ediyordu.

Son müdafaa celsesi
"Son müdafaa celsesi... Çok kalabalık bir dinleyici ve Risale-i Nur'un hakikatlerinden mülhem hazırlanan müdafaası ile genç avukatımız Bekir Berk, müdafi mevkiinde. Kendisine has üslûbuyla hey'et-i hâkimeye; otuz yıllık baskı, terör, zulüm ve işkence ile din-i İslâma vurulan ve fakat vurdukça geri tepen alçakça silâhların muhasebesini yapmakta, karanlık devirlerin milletçe çekilen ızdıraplarını dile getirmektedir. Ve nihayet Üstad Bediüzzaman'ın iman ve Kur'ân'a hizmet eden bu vatanın en sadık ber evlâdı olduğu, Risale-i Nur'un millet ve gençliğin mâneviyatını kurtaran eser külliyatı olup, herkesin ona muhtaç bulunduğunu belirterek ondan istifade edilmesi gereğini müdafaalarında uzun uzun izah etti. İttifakla beraatimize karar verilen mahkemede her maznun kendine ait ithamları cevaplandıran birer müdafaa hazırlamıştı.(* (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn2))

Tur@b
25.08.2008, 14:01
Mahkeme sonra
"Mahkeme safahatı, itham ve iddialara verilen cevap ve yapılan müdafaalar sayesinde büyük çapta Risale-i Nur'un müsbet manâda ilânatına vesile olmuştu. Demek kader-i İlâhî'nin bir cilvesi idi ki, basit bir sebepten meydana gelen bu hapis musibeti, inâyet-i Hakla rahmete çevrilmiş ve hakikat-i Nuriye'nin mânevî fütuhatı dalga dalga memleket afakında yayılmıştı.
"Biz hapiste iken Fırıncı Ağabey (Mehmed Nuri Güleç) Üstad Hazretlerinin ziyaretlerine gittiğinde Üstad, 'Kardaşım ehl-i dalâlet Demokrat Hükümetle aramızı açmak istiyor. Şimdi bana da gelseler hiç itiraz etmeden bağlamaları için kollarımı uzatacağım. Merak etmeyiniz taarruz ondan bire indi' dediklerini bize nakletti.
"Hazret-i Üstadın bu beyandan maksadı; millet ekseriyetinin toplanarak meydana getirdiği Demokrat Hükümeti muhafaza etmek suretiyle din düşmanlarına fırsat vermemek ve Nur Talebelerinin hükümetine aleyhine geçmelerine mani olmak ve ikaz etmekti.
"Vatan, millet, din hesabına Kur'ân hakikatlerini neşretmek suretiyle asrımız insanlarının maddî-mânevî huzur ve saadetini temin etmekten ve iman-ı tahkikîyi kalb ve gönüllere nakşetmekten başka gaye takip etmeyen Nur Talebeleri, hiç bir zaman tahriklere kapılmamışlar, her zaman olduğu gibi o zaman da itidal ve temkinle hareket ederek müfterilerin plânlarını akîm bırakmışlardı.

Annemi ziyaret ettim
"Mahkememiz beraatle neticelenip dâvâ sona erdikten sonra, dört senedir gidemediğim şimdi merhum validemin ziyaretine gittim. Okumuş olmamasına rağmen Allah'a olan kuvvetli îman ve teslimiyetle dop dolu buldum. Her gittiğimde söylediği gibi, yine tekrar sordu:
"Ne zaman döneceksin?' 'Ona göre, o gece evde kalmadan Allah'a ısmarladık deyip gidebilirdim.)
"Kaç gün kalabileceksin demezdi rahmetli anam... Şefkatini, sevgisini hep gizli tutar, göz yaşlarını hep içine akıtırdı.
"Ne yapalım evlâdım, işlerin, güçlerin fazla, seni bekleyen hizmetlerin var. Âhirette inşallah beraber oluruz' diye kendini avuturdu. Komşular onun bu haline hayret eder, 'Bir tek oğlun var, niye salıveriyorsun, biraz yanında kalsın ya!' diye sitem ederlerdi. O ise hiç oralı olmaz, mütevekkilâne, sabûrâne kaderin çizdiği istikamete boyun eğerdi. Senenin hemen her günü oruç tutar, hiç kimseyi asla incitmezdi. Köylü ona melek gibi bir insan nazariyle bakardı. Mahallî tabirle, 'Cennet böceğidir bu kadın' diyorlardı. Yemeğini yemeyen kimse yoktu köyde. Öylesine masumdu. Allah rızası için yapamayacağı fedakârlık yoktu.
"Annem yetmiş-yetmiş beş yaşlarındaydı. Kendi yaşını kendiside bilmezdi pek, Cihan Harbinden tutardı hesabını, 'Seferberlikte yeni yetme kızdım' diyerek, yaşını bulmaya çalışırdı.
"Tahsil görmemişti. Yalnız Kur'ân okumasını bilirdi. Tarla işlerinden fırsat buldukça koyun postundan seccadesine çömelir, bir dervişin ahenkli yalpasıyla sağa-sola yalpalayarak Kur'ân'ını, evradını okurdu.

"Şeriatı getireceksiniz ha!"
"Anamdı. Başımı kucağına koyup beni büyüten anam... Çileli günlerin bütün ızdırabını yüreğine gömerek bana, kardeşlerime hep iyiyi, hep güzeli anlatan anam, Allah'ın varlığını, birliğini, yüceliğini yüreğinin inançlı köşesinden fışkıran kelimelerle körpe dimağımızı yoğurmaya çalışan anam. Ben Ankara hapishanesinde iken anam da 'Devletin temel nizamlarını dinî inanç ve akidelere uydurmak maksadiyle propaganda yapmak' suçundan yargılanıyordu. Oysa devleti de temel nizamlarını da bilmiyordu, propaganda kavramından habersiz bulunuyordu, ama savcı parmağını namlu gibi yüzüne uzatıp uzatıp çekiyor, sesindeki tehdit pürüzleri salonun grî duvarlarını sıvayarak. 'Sen şeriatı getireceksin ha!... ' diye itham ediyordu.
"Anlamıyor, öyle tuzağa düşmüş serçenin ürkekliğiyle bakıyordu anam. Mahkemeye ilk çıkışıyda. Duruşunda bir azamet vardı herşeye rağmen. Bazılarını ürküntü dolu görünen bakışları savcıya meydan okur gözükmüş olacaktı. Hiddetine hiddet, hücumuna hücum katarak ithamını tazeliyordu:
"Şeriat getireceksin ha!' Anamın yanında halam, onun yanında kızkardeşlerim vardı. Halam ellisini geçmiş, anam ise yetmişini sürüyor. Ve savcı bey durmadan, dinlemeden ithamlarını sıralıyordu:
"Şeriat getireceksiniz ha!..
"Ayin yapıyorsunuz ha!..
"Dini siyasete âlet ediyorsunuz ha!..
"Yaşlı mahkeme reisi tereddüdün engebeli boğumlarıyla boğuşuyordu. Belli ki dört köylü kadının temiz inançları onu da etkilemiş, siyasetin ne demek olduğunu bilmediklerinden emin, nasıl siyaset yapabileceklerini düşünmeye başlamıştı. O tereddüd içinde bir savcıya bakıyor, bir maznunlarda gözlerini dalgalandırıyor, oradan granit kadar sessiz dinleyen halkla bütünleşiyordu. İhtimal kafasının içinde buruk, acı ve hattâ biraz komik bir sual dönüp dolanmakta idi: 'Şeriatı bunlar getirecek, vay canına!..
"İhbar almışlardı. Bir solcu öğretmenle bir CHP üyesi şikâyet etmişti onları. 'Falanca köyde falancanın evinde her gece Nur ayini yapılıyor.' İhbarları değerlendirmeye koşmuşlardı. Yanlarında muhbirler, jandarmalar, polis ve muhtar olduğu halde, evin üst yanındaki tümseğe çöreklenip geceler boyu beklemişlerdi. Ha bu gece, ha öbür gece... derken tam üç gece üst üste. Fakat bir fevkalâdelik yoktu evde, bütün köy evleri gibi sessiz, sakin. Biraz da gecenin meçhulüne gömülmüş, esrarlı. Komiser bey orada sıkılmış, muhbirlere çıkışmıştı:
"Hani?'
"Arada jandarma başçavuşu fikir yürütmüştü:
"Bir yanlışlık olacak, hiçbir şey olmuyor.'
"Muhbirler işi sıkı tutmaya kararlıydılar.
"İçerde neler var neler, girmeden anlayamazsınız ki.'
"Nur Risalelerini çoğaltıp dağıtıyorlar. Bunlar çok tehlikeli insanlardır. Makineli tüfek filan bulunduruyorlardır mutlaka.'
"Evi basalım..."
"Muhtar akraba gelirdi bize. Gelirdi ya, Halkçı oluşunu akrabalığından öne çıkarmıştı. Bu ev Demokrattı. Birinci düşmanlık sebebi. Bu evdekiler çok dindardı ve Risale-i Nur okuyorlardı; ikinci düşmanlık sebebi. Köylülere tesir ediyor, Halk Partisine oy verdirmiyorlardı. Üçüncü düşmanlık sebebi.

"Evi basalım!..
"Ev halkı komşuda idiler. Yaz mevsiminde geceler kısaydı. Akşam ile yatsı arası uzun bir süreydi. Günün yorgunluğunu üstlerine çöreklenir de uyuyakalırlar, yatsı namazını kaçırırlar diye komşu evlerine giderlerdi. Azıcık dertleşmek, birkaç satır söyleşmek, bu arada yatsıyı beklemek için...
"Dönmüş, namaz hazırlığına başlamışlardı.
"Basalım' demişti muhtar, 'evi basalım.'
"Kapıya yüklenmişlerdi. Açılması gecikince pencereye. Kapağı kırmışlardı.
"Bir jandarma eri içeriye dalmıştı. Komutanın emriyle gaz lambasının ürkek ışığı vicdan sızısının yüzüne kazıdığı telleri tıngırtıyordu. Belki de köyünü hatırlamıştı, evini, ailesini, hatırlamıştı. 'Korkmayın' demişti sızım sızım bir sesle, 'birşey yok, korkmayın.'
"Kapıyı açmıştı diğerlerine, içeri fışkırmışlardı. Muhbirler kara vicdanları kadar koyu karanlığın ortasında başbaşa kalmışlardı. İçerdekilerden çok daha ürkek, çok daha korkaktılar. Yine de siyasetin taassubunda, şahsî kinin kıskacında vicdanlarını duyamıyorlardı. Kimbilir belki de bir vicdan taşımıyorlardı.
"Muhtar sofada dinleniyordu. Raftan aldığı kitabı ileri geri sallıyor, hıncına salyalarını katarak hım hım sesi isli duvarlara çarpıyordu:
"Ben size bu kitapları okumayacaksınız demedim miydi?.. Ben size tembih vermedim miydi? Ben size...'
"İlk şaşkınlık dağılmış, yerini meçhul bir korkuya bırakmıştı. Evede bir erkeğin bulunmayışı en büyük üzüntü kaynağıydı. Erkekler hem aile bütçelerine tanzim, hem de devlete vergi vermek için gurbete çıkmışlardı. Ben ise Ankara'da anamın itham edildiği suçtan(!) mevkuf bulunuyordum.
"Anam... Devletin düzenini değiştirmekten sanık... Yetmiş yaşında okuma yazması olmayan bir köy kadını, mantık tepe taklak olmuş, dört kadının ne yapıp da, nasıl bir ordu kurup da, ne gibi silâhlar kulanıp da düzeni değiştirebileceklerini soran, düşünen yok.

"Suçsuzdurlar!..."
"Köylü sabahın erken saatinde yankılanan bu haberle korkunun cenderesine kısılmış. Kur'ân-ı Kerim'leri bile saklama telaşında. (Şimdi düşünüyorum, bir sonuç alamayacaklarını bile bile kasıtlı davranışlar acaba halkı ürkütüp dinden uzaklaştırmaya mı matuftu? Şayet öyle ise başaramadılar.) Çünkü savcının ithamı yalnızca mahkeme duvarlarında asılı kaldı.
"Şeriatı getireceksin ha!..
"Ağır cezaya kaldırılmasına rağmen beraat kararı, muhbirlerin ve müttehimlerin yüzüne kırbaç kırbaç şakladı.
Suçsuzdurlar!..
"Ben, mahkemeden sonra köye gitmiş, hâdiseyi köyde öğrenmiştim. Birkaç gün kaldıktan sonra yine Ankara'ya döndüm. Yeni bir şevk, taze bir heyecanla Risalelerin tab işleri ile tekrar başbaşa kaldım.


Tarihçe-i Hayat'ın neşri

"Bu sefer büyük Üstadın Tarihçe-i Hayat'ı basılıyordu. Onu gören, Onu bilen, Onu tanıyan ve hizmetinde bulunan sadık talebeleri Aziz Üstadlarının tarihçe-i hayatını, meslek ve meşrebini kaleme almışlar. Risale-i Nur'un müellifini yüksek vasıflarını nazara vermek istiyorlardı. Hazret-i Üstad ise kendi hususî hayatı ile ilgili çoğu yerleri çıkarmış ve nazarları tamamiyle Risale-i Nur'a tevcih ettirmişti. O, 'Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum, herşey Risale-i Nur'a aittir' düsturunu benimsetmeye çalışıyordu ve bu açıdan meseleye bakıyordu. Risalelerden yazdığı hakikatleri önce nefsinde tatbik etmeyi bilen ve her haliyle yaşayan Aziz Üstadın bu Tarihçe-i Hayat'ı tab edilirken Üstada ait fotoğrafların esere girip girmemesi bahis konusu oldu. Şark'tan bir kısım talebeleri fotoğrafların girmemesi taraftarıydılar.
"Eserin baskısı hitama erince yine ciltletmek için Ankara'dan İstanbul'a götürdük. İlk ciltlenenlerden bir miktar alıp o zaman Emirdağ'da bulunan Hazret-i Üstada götürdüm. Büyük bir memnuniyetle karşıladı. Kitabı eline alarak biraz karıştırdı. Ve bana dönerek:
"Bu kitap kaç panganottur' diye sordu.
"Yirmi beş liradır efendim' dedim. O zaman Üstad:
"En az kırk panganot olmalı... Çünkü ucuz olan ucuz bakar. Hem burada Eski Said'in resimleri de yok' (niye konmadı mânasında) diye bazı tavsiyeler de bulunduktan sonra Asâ-yı Mûsa'dan bir miktar ders okuttu. Sonra müsaade isteyip ayrıldım. O anda hizmetinde rahmetli Zübeyir Ağabeyle Ceylan Ağabey vardı. Bir müddet onların yanlarında kaldım. Ayrılırken Mustafa Acet'e yeni yazdırılan 'Hizbü'l Envar-ı Hakaik-ı Nuriye'yi bastırmak için alarak İstanbul'a getirdim.
"Ankara'da Tarihçe-i Hayat'ın baskısı bitince İstanbul'a geldim.

Neşriyat işini İstanbul'a aldık
"Ben Ankara'da iken bizim Fırıncı Ağabey, Üstad Hazretlerinin ziyaretine gider. Üstad ona 'Ankara, Samsun, Antalya çalışır, İstanbul uyur' mânâsında ikazda bulununca, derhal harekete geçerler ve ilk olarak Mesnevi-i Nuriye'yi tab ederler.
"O tarihlerde Risale-i Nur'un neşriyatı Samsun'da ve Antalya'da da devam ediyordu. Hattâ Üstadı Isparta'da bir ziyaretimde Mustafa Ezener'e yardım için beni Antalya'ya gönderdi. Hutbe-i Şamiye tashihini bitirdikten sonra tekrar Üstadı ziyaretimde: 'Kardeşim Risale-i Nur'lar küfrün belkemiğini kırmıştır. Artık doğrulamaz' buyurmuşlardır. Zübeyir Ağabeye, 'Bu benim misafirimdir' deyip kendi yemeğinden bana bir miktar ikramda bulundular ve Ceylân Ağabeye dönerek, 'Şimendifer parası ne kadar?' diyerek bilet parasını verdiler.
"Bu defa neşriyat işlerini İstanbul'da yapmaya başladık. Hazret-i Üstad, Risalelerin süratle çıkmasını istiyor ve bir an önce milletin istifadesine sunulmasını arzu ediyordu. Zaten tek maksadı insan olarak dünyaya gelen zişuurların saadet-i ebediyeye nail olmaları için tahkiki imanı kazanmaları ve bu suretle Cehennemden kurtulmaları idi. Onun yüksek şefkati, aziz ruhu ve ism-i Rahîm'e mazhar olan asîl şahsiyeti düşmanlarına beddua etmekten bile kendini men etmiş, onlara iman nasib etmesini dileyerek zamanımızın Sıddîk'ı olmuştu.
"Hazret-i Üstadın bu yüksek şahsiyetini o zamanlarda naçiz kalemimle şöyle dile getirmiştim:

Asrımıza hoş geldin
Ey muhterem Müslüman, ey mücahid kahraman
Sultansın gönlümüzün köşesinde he zaman...
Ulvîleşen ruhunla fetheyledin âlemi
Örnek olsun cihana, kırdın küfrün kalemi...
Nefes aldı insanlık zulmün pençelerinden
Kurtardın biiznillah cehaletin selinden...
Yılmadın, yorulmadın çarpıştın mülhidlerle
Hakir gördün hayatı Nurlu mücahidlerle...
El kaldırıp Rahmana nice yıllar yalvardın
Milyonlarca insanın kalbinde yüce aldın...
Cihad meydanlarında savaştın at üstünde,
İ'lâ ettin Kur'ân'ı kâfir Moskof önünde...
Rabbim gönderdi seni muzdarip bir beşere
Kavuşturdu bizi yepyeni bir esere...
Sildik gözlerimizden akan kanlı yaşları
Kutladık uğrunda feda olan başları...
Nurun nurlu yolunda hız aldık gidiyoruz,
En derin sevgimizle seni selâmlıyoruz.
Kalbimizin tahtında sultan gibi oturdun,
Susayan insanları iman ile doyurdun...
Hâdimsin sen Kur'ân'ın eşsiz ulviyetine,
Uymaktır makasıdın Peygamber sünnetine...
Yandın yanardağ gibi, lâvlar saçarak geldin
Karanlık, kapkaranlık küfrü yırtarak geldin...
Ab-ı hayatı sundun ölmüş olan ruhlara,
Güneşler gibi doğdun kararmış bulutlara.
Kükredi birden bire kanları uyuşanlar...
Hakkın yoluna geldi kötü yolda koşanlar,
Nur aldı Nurlandılar, genç ihtiyar, kadın kız.
Kudsî dâva uğruna feda olsun başımız...
Müsterih ol ey Üstad ey büyük insan artık
Nâşiriyiz Nurların nurlu gözlükler taktık.
Milyonlarca insan kurtulmuştur bu Nurla,
Sabrın mükâfatını seyret artık huzurla...
Gebermek üzere küfür, ezeceğiz başını...
Sil artık doksan yıllık mübarek göz yaşını.
Yetmez mi bunca yıldır bizim için çalıştın?
Zulmün boyu devrinde zâlimlerle çarpıştın.
Sabrın mükâfatını Rabbim ihsan eyledi,
Nurların intişarı düşmanı kahreyledi...
Bugün milyonca insan minnettardır hep sana.
Şefkatine eremez toplansa yüzbin ana...
Gâye uğruna ölüm senin için hiç olmuş...
Mahkemeler, zindanlar Nura medrese olmuş,
Rehberimiz Kur'ân'dır, parolamız muhabbet,
Bekliyoruz her zaman Cenab-ı Hak'dan rahmet
Denizler gibi çoştun, zındıklarla boğuştun,
Allah'a giden yolda meleklerle buluştun.
Azimkâr çalışmanla zulmün ufkunu deldin
Ey vakur büyük insan, asrımıza hoş geldin...

Yeni bir devre başlıyor
"Adliyeler vasıtasiyle önüne geçmek için çare aradılar ve her tarafta mahkemeler açtırmak suretiyle gözdağı vermek istediler. Fakat heyhat! aldandılar. Çünkü Nur Talebeleri onların itham etmek istedikleri suçlardan tamamen berî idiler. Her zaman olduğu gibi bu fırtınada da göğüslerini gererek mahkeme önünde haklı davalarını savunmaktan geri kalmadılar. Bilakis mahkemeler onların şevk ve gayretlerini artırdı. Mukavemet göstermeleri ve merdane çıkışları Risale-i Nur'un maksat ve mahiyetini daha da süratli intişarına vesile oldu. Risale-i Nur hizmeti için yeni bir safha açılmış oldu.
"Tarihini hatırlamıyorum. Yine Üstadın ziyaretine gitmiştim. 'Bu bizim Mehmed Emin mi?' diye iltifat ettiler. Hazret-i Üstad:
"Kardaşım İnebolu'da Nazif Çelebi (Allah rahmet eylesin) mühim Risaleler teksir ediyor, yardımcıya ihtiyaç var. Sen onun yardımına git diye emretti. Ben de hemen İstanbul'a ve oradan da bir vapurla İnebolu'ya gittim.
"Risaleler Anadolu ve âlem-i İslâm çapında neşrolmaya başladı. Böylece iman hareketleri dalgalanmaya başladı. Uzun senelerin biriktirdiği zulmetli kâbus dağılmaya yüz tutmuş ve hakaik-i Kur'âniye gönülleri ferahlandırıp, kalb ve ruhları Nur'larla ziyalandırmıştı. Artık Anadolu insanı bahtiyardı. Kuraklıktan şerha şerha çatlayıp viran olmuş gönülleri Nur Risaleleri toprağa düşen Nisan yağmuru gibi serinletip adeta yeniden hayata kavuşturuyordu.
"Anadolu dolayısıyla bütün Müslümanlar, büyük bir bayram sevinci içinde bunca çektikleri sıkıntı ve işkenceli hayatlarının sona ermesinden sürurla dopdoluydu. Bu, aslında İlâhî takdirin ve inâyet-i Rabbanîye'nin Hazret-i Bediüzzaman'ın duasına mükâfaten ihsan ettiği bir nimet-i azime idi.
"Büyük Üstadın 'Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum, herşey Risale-i Nuru'a aittir' demesi, nazarları hep Risale-i Nur'averiyor ve Nur'ları okuyanları, neşredenleri tebrik ediyordu.
"Hizmet-i imaniye bu şevkle inkişaf etmekte devam ederken milletimizin ezelî düşmanları gizli dinsizler bu saf iman hareketinin yayılmasını hazmedemediler. Artık Türkiye, eski devirlerin habis baskılarından bir derece kurtulmuş, demokrasiye yanaşmıştı. Bunun için bu hizmete direkt engel olamadılar.

İnebolu
"İnebolu, Batı Karadenizin şirin bir kasabası. Üstad Bediüzzaman Said Nursî vaktiyle nefyi sırasında buraya da uğramıştı. Her hareketi hikmetle tanzim eden Cenab-ı Hak, kim bilir belki de ileride büyük hizmet görecek olan sadık kullarını tâ o zamanda istikbal için oraya göndermiş olabilir.
"Nitekim de böyle oldu. Üstad, İnebolu'nun bir caddesinden geçerken ona selâm vaziyetinde duran pırıl pırıl gençle gözgöze gelmişlerdi. İşte bu zât merhum Hacı Nafiz Çelebi idi. Bir anlık selâmlaşmanın üzerinde bıraktığı sıcak muhabbeti uzun zaman kalbinde yaşatan Nazif Çelebi, nihayet Üstad Kastamonu'ya nefyedildiği zaman ziyaretine gidiyor ve hizmet-i Nuriye'ye yardım etmeye başlıyordu.
"Belki de ilk defa el yazısı ile mumlu kâğıda yazıp kitap basan bu zattır. Uzun zaman kalemle istinsah edilen Risale-ii Nurlar Nazif Çelebi'nin bulduğu bu formül sayesinde kolaylıkla çoğaltılmaya başlanmıştı.
"Beni kendisine işlerinde yardım için çağırmıştı. Beraberce bir hayli çalıştıktan sonra vazife bitince yine İstanbul'a geldim.
"Artık hizmet-i Nuriye her tarafta inkişafa başlamış. Kur'ân tefsiri olan Risale-i Nur'a karşı alâka ziyadeleşmişti. Buna mukabil mahkemeler, sorgular, takipler de devam ediyordu.

"Gerçek maksadınızı öğrenmek istiyorum"
"Bu cümleden olarak bir gün beni Birinci Şubeye çağırmışlardı. Gittim. Komiser bey iltifat ederek yer gösterdi, kahve ikram etti.
"Bak' dedi, 'bu sefer yine beraat edeceğinizi biliyorum, ama ne yapalım ki vazifemiz bunu gerektiriyor. Ancak anlayamadığım bir soru, çözemediğim bir müşkilim var, onu sizden zapta geçirmemek kaydıyla ve bir vatandaş sıfatıyla anlatmanı rica edeyim.'
"Buyurun' dedim.
"Efendim' dedi, 'ben sizin ve Bediüzzaman Said Nursî'nin gerçek gaye ve maksadınızı, fikir ve düşüncenizi öğrenmek istiyorum. Devletin sizinle bu derece uğraşması, bunca takip, mahkeme ve hapisten yılmayıp, hiç fütursuz çalışmanızdaki gaye ne ola ki, bu derece bu faaliyetinize ehemmiyet veriyorsunuz? Zahire baktığımız zaman hiçbir menfi durumunuzu tespit edemiyoruz. Mahkemeler ise her defasında beraat veriyor. Bu meselelerde lütfen beni aydınlatır mısınız?' deyince güldüm ve ayağa kalkarak pencereye yaklaştım, kendisini de yanıma çağırdım. 'Bak, dedim, şu köprüden geçen insan kalabalığını görüyorsunuz.. bölük bölük.. binler.. on binler.. milyonlar... Ve insan olarak dünyaya gelen herkes ve hattâ siz, bu köprüden rahatça geçtikleri gibi âhirette sırat köprüsünden de aynı rahatlıkla geçebilmelerini, Cehennem ateşinden kurtulup, ebedî saadete nail olmalarını dilemekten başka hiçbir dünyevî ve siyasî maksad ve gayemiz yoktur. Bunun böyle olduğunu, mahkemeler, bilirkişiler tesbit etmişler, defalarca beyan ve ikrarda bulunmuşlardır. Madem ki ne siz ve ne mahkemeler bu gayenin dışında bir maksad ve gayenin mevcudiyetini tesbit edemediniz, niye kendinizi zorlayarak mevhum bir suç ihdas etmek istiyorsunuz? Risale-i Nur meydanda.. onu okuyanlar da meydanda.. ve onların fiilî durumları da meydanda.. Şimdiye kadar Nur talebelerinin asayişi ihlal eden bir ciheti görülmüş müdür? Bediüzzaman Said Nursî'den kim zarar gördüğünü iddia edebilir? Bilâkis o, bu eserleri yazmasa idi bugün memleket imansızlık çamurunda boğulacak, ebedî hayatı mahvolacaktı. Kur'ân, İlâhî kitap ve Onun hakikatlerini kalpte, kafada ve vicdanda yerleştiren Risale-i Nur, bu asır insanlarının muhtaç olduğu imanî huzur ve saadetin rehberidir, tavsiye ederim, boş zamanlarınızda okuyun' dedim.

"Göz ise, maneviyatta kördür"
"Ne kadar izah ettimse inanmak istemedi. Mevcut alışkanlığını terk etmek ona zor geliyordu. Ona göre herşey dünya için bir menfaat karşılığında yapılır. Halbuki bizler yalnız Allah rızası için hizmet ediyor, maddî-mânevî bir karşılık beklemiyorduk. İşte hafsalasının alamadığı taraf burasıydı. Nasıl olur da parasız-pulsuz hiçbir menfaat beklemeden uzun seneler bu hizmette kalabilmişiz. Neden herkes gibi maddî düşünceye sahip değil de yalnız Risal-i Nur'a ihtiyar etmişiz.
"Anladım ki ne yapsak nafile. Çünkü o Risale-i Nur'u okumamış, ondaki hakikatleri idrak etmemişti. Herşeyi madde gözü ile menfaat nazarıyla görüyordu. Değer ölçüleri ona göre teşekkül etmişti. O zaman Risale-i Nur'daki şu vecizeyi bütün beraklığıyla anladım: 'Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindendir, göz ise maneviyatta kördür.' Bu vecizenin ışığı altında muhatabımı incelediğimde onu bütün bütün maneviyatsız, ruhsuz, ayakta gezen cenaze gibi gördüm. Ayrılırken sabit fikrinde ısrar ediyor, ihtimallere, hattâ muhale vaki nazarla bakarak istikbalde bizlerdenn kendilerine biz zarar gelebileceğinden endişeleniyordu. 'Hâdisat ve zaman kimin haklı olduğunu gösterecek' diyerek ayrıldım.
"Zaman zaman bu kâbil hâdiseler başımızdan eksik olmadı. Fakat biz, onların vehimlerinin aksine daima Risale-i Nur'un gösterdiği tarzda müsbet hareket ederek hizmetimize devam ettik, bıkmadık, yorulmadık, usanmadık. Çünkü biliyorduk ki, yolumuz Hak yolu, Kur'ân yolu, iman yoluydu. Gayemiz: Muhtaçlara yardım, insanlara yardım, biçarelere yardımdı.
"Üstadım dediğiniz gibi 'Milletin imanı namına, bir Said değil, bin Said feda olsun' gerçeğine uyarak bize zulmedenlere, biz de beddua etmedik, daima kurtulmalarını temenni ettik, imana gelmelerini diledik. Vazifemiz, hizmetimiz bunu gerektiriyordu ve öyle yaptık.
"Yıllarımız bu minval üzere geçti.
"Artık Risale-i Nurların neşri tamamlanmış ve bütünü Hazret-i Üstadın tashihinden geçerek, milletin istifadesine sunulmuştu. Hazret-i Bediüzzaman mutluydu, mes'uttu, bahtiyardı. Doksan seneye yaklaşan mübarek ömrünün semeresini görmüş ve Risale-i Nurlar en ücra bölgelere kadar yayılmıştı. Herkes rahatlıkla Risale-i Nurları bulabilecek, okuyup istifade edecek ve ettirecekti.
"Üstadın, 'Risale-i Nur'un hakiki fiyatı en az on kişiye okutturmaktır' diyerek ona verdiği ehemmiyeti hepimiz biliyoruz. Çünkü Risalelerin okunması ile imanlar kurtulacak, herkes saadete kavuşacak, memlekete huzur ve sükûn hâkim olacaktır. Her türlü anarşinin önü ancak bu şekilde kalp, ruh ve aklın imanî hakikatlerle tenvir edilmesiyle mümkündü. Ve Hazret-i Üstad, gayesinde muvaffak olmuştu.
"Risale-i Nur'un bu kabil mânevî fütuhatını ve kalb ve gönülleri nasıl fethettiğini bir şiirimde şöyle belirtmiştim:

Nur
Kur'ân'dan fışkıran Nur! Muhit ol arzı kuşat,
Ya kabre götür beni, ya iman ile yaşat...
Tek tesellim, ümidim, sana hizmet etmektir,
Sensiz hayatı bence dünyada terk etmektir.
Karda, kışta, tipide meçhul bir yolcu iken,
Gaflet etrafımızı sarmıştı diken diken...
Geldin kurtardın bizi, Rabbim rahmet eyledi,
Râm olur dünya sana bu gerçeği bileydi...
Bahşettin insanlığa Cennet saadetini,
İçirdin hastalara imanın şerbetini...
Ruha ferah getirdin, doldurdun kalbe iman...
Boğdun bir avuç suda, küfre vermedin aman...
Ey sebeb-i saadet, ruhların gıdası Nur!
Her mü'min ancak senden buluyor mutlak sürur.
Sen, mahvedilen bir neslin hidayet kaynağısın...
Mazlûm ehl-i imanın selâmet bayrağısın...
Sen ki, bugün Kur'ân'ın muciznüma tefsiri,
Olur muyuz biz artık nefsimizin esiri!..
Sarıldıkça biz Nura Mevlâm huzur verecek,
Kur'ân'ın hakikatı küfrü yere serecek...
Vazifemiz, daima hizmet etmek Nur'larla,
İnayet altındayız Nurdan muhkem surlarla,
Hedefimiz: ufukta batmadan doğan güneş,
Emr-i ma'rufu yapıp, dünya olmalı kardeş.
Sa'yimiz olmaz heba, niyette varsa ihlâs!
İnsanlık da kurtulur, beşer de olur halâs
Enaniyet, hodgâmlık bizden ırak olmalı,
Her işte, her amelde Hakkı razı kılmalı...
Yepyeni ruh vermeli asil hareketlerle,
Fethetmeli kapleri Nurdaki hüccetlerle...
Her halimiz, tavrımız İslâma uygun olsun.
Nasıl olur insanlık ehl-i dalâlet görsün.
Muzdaripti gönlümüz, ağlardık için için,
Ruh verdi Rabbim bize, Kur'ân'a hizmet için,
En büyük şereftir, Nurlara şakird olmak,
Kuvvet veriyor bize Hak yolunda yorulmak.
Hidayet başımıza kondu bir devlet gibi,
Kaçırılmaz fırsattır ebedî servet gibi.
Madem ki tek kurtuluş, tek ümid kaynağı Nur!
Vur dinime dahleden sefahet ehline vur!..
Ruhlara ruh veren Nur, elimizde bayraktır,
Çar-naçâr bu insanlık Nur'a sarılacaktır!...

Lâhika mektupları
"Hazret-i Üstad, zaman ahval-i umumiyeye dair bazı lâhika mektupları yazar ve neşrettirirdi. Bilhassa Ankara'daki erkân-ı hükûmeti, bazı desiselere mukabil ikaz ve irşad ederdi. Hükümet, Demokrat iktidarın elinde bulunmasına rağmen icra organı hükmünde bulunan bir kısım memurların keyfi hareketi de eksik olmuyordu. Nitekim Hazret-i Üstad Ankara'ya gelişleri hâdiseli geçmişti. Hazret-i Üstadın Ankara'ya gelişleri mânalıydı. Devleti yıkmak isteyen, hürriyet rejimini değiştirmek emelinde olan gizli dinsizlerin emellerini keşfetmişti. Bu endişesini dine müsamahakâr olan Demokrat Hükûmete duyurmak,anlatmak istiyordu.
"Bütün hayatı boyunca milletin iman selameti için çalışan Hazret-i Üstadı maalesef onlar da anlayamamışlardı. Ahval-i siyasiyenin karışık olduğu o zamanda ise Üstad, son vasiyeti manâsında talebelerine bazı telkinlerde bulunmuştu.
"Bu telkinlerinde Üstad Bediüzzaman Said Nursî, -bütün derslerinde olduğu gibi- daima müsbet hareket etmeyi nazara vermiş, menfi hareketlerden talebelerini men etmiştir. Bunun içindir ki Nur Talebeleri her devirde mânevî biz zabıta vazifesini görmüş, memleketin ilerlemesine, maddî-mânevî kalkınmasına yardımcı olmuşlardır.

"Üstad İstanbul'a geliyor"
"Üstad Hazretleri Ankara'da bulundukları sırada en sona neşrolan Risele-i Nur Külliyatından Sikke-i Tasdik-i Gaybî eseri hakkında takibat açılmıştı. Üstad vekâletnâmesini Avukat Bekir Berk'e göndermiş, icap ediyorsa İstanbul'a gelebileceğini de ima etmişlerdi. Bunun üzerine Avukat Bekir Berk bir telgraf çekerek Üstad'ı İstanbul'a davet etti. Daveti kabul edip Ankara'dan hareketlerini bildirmeleri üzerine Piyerloti Otelinde yer ayırttık ve bir araba ile şehir dışında Üstadı karşılamaya gittik. Bir müddet bekledikten sonra Üstadın arabası hızla yanımızdan geçerken bizi görüp durdular. Üstad, 'Niçin karşılamaya geldiniz' diye biraz hiddet etti. Sonra hep beraber Üsküdar vapur iskelesine kadar geldik. İkindi namazını kılmak için camiye girdik. Üstad Hazretleri seccadesini sererek namaza durdu, biz de arka tarafta kıldık ve sonra arabalı vapurla İstanbul yakasına geçtik. Kalabalık bir topluluk ve gazeteciler Üstadın arabasını sarmışlardı. Bir fırsat bulup Piyerloti Otelinin önüne geldiğimizde Otelin etrafı hıncahınç dolmuştu. Gazeteciler mutlaka fotoğraf çekmek istiyorlardı. Üstad ise çektirmek istemiyordu. Bunun üzerine Zübeyir Ağabey bir şemsiye ile üstünü örttü biz de etrafını alarak Üstadı otele çıkardık.
"Üstad Hazretlerinde yorgunluk âlâmetleri yoktu, bir zindelik, bir cevvaliyet ve faaliyet halinde idi. Adeta 'Eski Said' tabir ettiği gençlik devirlerindeki sıra dağlara baş eğmeyen şehametli tavrını yaşıyordu. Ve o tavırla bize sanki diyordu ki:
"Ölüm mukadderdir. Hizmet-i imaniye için feda olan bu baş zındıkaya eğilmediği gibi, sizin başınızda eğilmesin. Kur'ân'ın hakikatlerini âleme duyururken, her türlü mehalike göğüs gerip benim hayatımı hüsn-ü misal alınız ve hizmetinize devam ediniz.'

"Asayişin mânevî muhafızlarıyız"
"Ve biraz sonra içeri girdiğimizde lisan-ı halle vermek istedikleri ibret dersini lisan-ı kâl ile sifahen anlatmaya başladılar;
"Ehl-i dalâlet bir Said'den korkuyordu, şimdi Saidler, genç Saidler binler oldu, artık ehl-i dalâlet titremelidir. Dünyada birçok komiteler ver. Ermeni komitesi, Rum komitesi, Taşnak komitesi. Hiçbirisi Risale-i Nur kadar kuvvetli değil. Fakat bizim vazifemiz menfi hareket etmek değil. Biz müsbet hareketi şiar edinmişiz. Anarşiye karşı, bozgunculuğa karşı cihadımız var. Asayişin mânevî muhafızlarıyız.' Ve sözlerine yaydan fırlayan ok gibi ayağa kalkarak devam etti:
"Ben M. Kemal'e dedim, namaz kılmayan haindir. Hainin hükmü merduttur, diye...' ve ilâve etti:
"Divan-ı Harpte mahkeme reisi beni çağırarak pencereden, asılan adamları gösterdi.
"Sen de Şeriat istemişsin!'
"O vakit dedim:
"Şeriatın bir meselesi için bin ruhum olsa feda etmeğe hazırım...'
"Üstad bunları söylerken, sanki o anı yaşıyorcasına anlatıyordu. Heyecanlıydı. Doksan seneden beri takip ettiği kudsî davasının geçirdiği tarihî sahnelerden bölümler anlatıyordu. Ve neticede demek istiyordu ki, bunca tehlikeler, bunca zorluklar ve meşakkatlerle göğüs gererek bu davayı, bu iman hareketini, bu Risale-i Nur hizmetini buraya kadar getirdim. Hiç kimseden korkmadan, kimseden yılmadan ve asla taviz vermeden Allah rızası için çalıştım. Bugün Risale-i Nur'un kiymetini müdrik gençler Saidler benim meslek ve meşrebimi takip edip Risale-i Nur'a sahip çıkacak ve benden sonra bu hizmet-i imaniyeyi benim muhlis kardeşlerim yapacaklar.
"Üstadın İstanbul'a gelişini büyük puntolarla ilân eden gazeteciler de siyasî bir maksad aramakta ve hâdiseleri ters yönde değerlendirmekte idiler. Gazetelerin bu yargılarına mukabil İstanbul Valisi bir açıklama yaparak, ortada hiçbir hâdisenin olmadığını, bir Türk vatandaşı olarak seyahat hürriyetine sahip, ihtiyar bir zatın seyahat etmesi onun en tabiî hakkı olduğunu, binaenaleyh gazetelerin boş yere havayı bulandırmak istediklerini beyan etti.
"Gazeteciler ise, âdeta Piyerloti Otelinde karargâh kurmuş Üstad'ın fotoğrafını çekmek istiyorlardı. Bu arada Avukat Bekir Berk bir basın toplantısı yaparak Bediüzzaman Said Nursî'nin İstanbul'a geliş sebebini izah ederek, gazetecilerin sorularına cevap verdi.
"İstanbul'a gelişinin ikinci günü Üstad odasında öğle namazını kılarken arka balkondan giren bir gazeteci Üstadın fotoğrafını çekmek üzere pencerenin önüne geldi. Biz mani olmak istedik, fakat rahmetli Zübeyir Ağabey, 'ilişmeyin' deyince gazeteci fotoğrafı çekti. Bunun üzerine Üstad hiddet etti ve derhal İstanbul'dan ayrılacağını söyledi. Hemen harekete geçtik. Avukat Bekir Berk'in tedbirli organizesiyle Üstadın etrafını aldık. O zaman bu tedbiri gören Bekir Berk'e Hazreti Üstad 'Sen benim Abdurrahman'ım gibisin' diye iltifat etmişti. Bu şekilde Üstadı merdivenlerden indirdik ve arabasına binerek İstanbul'dan ayrıldı.

"Korkmayın, muvaffak olacaksınız"
"Üstad İstanbul'dan ayrılmasından bir müddet sonra İzmir savcılığı tarafından Gençlik Rehberi ve Hanımlar Rehberi isimli kitapları neşredip dağıtmaktan maznun olarak dâvâ açıldı. Maznunlar arasında ben de vardım. Mahkemeden çıkınca Üstad Hazretlerini ziyaret etmek için bir minibüsle Isparta'ya müteveccihen yola çıktık. Minibüste şimdi hatırlayabildiğim kadarıyla Avukat Bekir Berk, Ahmed Aytimur, Said Özdemir, Mustafa Birlik ve Doktor Esat Keşşafoğlu vardı. Gece sahur vakti Isparta'ya indik ve bir otele giderek yatsı namazlarımızı kıldıktan sonra ziyaretçilerden bir kısmı, 'Üstada haber gönderelim belki kabul eder' dediler ve öyle yaptık. Hazret-i Üstad hilaf-ı âdet olarak hemen gelmemizi emrettiler, gittik.
"O gece mübarek Ramazan'ın ilk sahuruydu. Sahuru Hazret-i Üstadın medrese-i mübarekelerinde yaptık. Üstad, her zaman olduğu gibi Risale-i Nur'un ehl-i dalalete galip geldiğini, hizmet-i imaniyenin her tarafta yapılmakta olduğunu beyan buyurdular.
"Yanımızda yeni teksir edilmiş eskimez yazı Lem'alar'ın ikinci cildini getirmiştik. Hazret-i Üstad eline aldı, baktı baktı, gözleri buğulu idi. Bizi işaret ederek:
"Bunlar, dedi, İstanbul'da ve Ankara'da Risale-i Nur'u neşrederek yirmi şeyhü'l-İslâm kadar hizmet ettiler.' Ve ilâve ederek:
"Hem, korkmayın muvaffak olacaksınız. Bu avukatınız da size yardım etsin' buyurdular.
"Aziz Üstadın dar-ı bekaya intikalinden yirmi üç gün evvel kendisinden duyduğumuz son sözler idi bunlar. Ve hâlâ kulaklarımızda çınlamaktadır.

"Bir Üstad tanıyorum"
Bir Üstad tanıyorum, o da Bediüzzaman,
Bir Üstad tanıyorum, en büyük bir kahraman,
Bir Üstad tanıyorum; asrın vekili ancak
Lailahe illallah, elinde duran sancak.
Bir Üstad tanıyorum, imandan bir kaledir...
Bir Üstad tanıyorum, Nurlardan bir hâledir.
Bir Üstad tanıyorum, imanı dalga dalga,
Tard eder vesveseyi, şüphe bırakmaz akla.
Bir Üstad tanıyorum, zulme boyun eğmemiş,
Bir Üstad tanıyorum, hiçbir tâviz vermemiş...
Bir Üstad tanıyorum, cihanşümul mücahid!
Bir Üstad tanıyorum, içiyle dışı Said...
Bir Üstad tanıyorum, güneşler kadar yüksek
Hak söyler ne söylerse, bütün sözleri gerçek.
Bir Üstad tanıyorum, gözlerinden nur saçar
Bir Üstad tanıyorum, kâfirler ondan kaçar.
Bir Üstad tanıyorum, şefkatın timsalidir.
Bir Üstad tanıyorum, imânın misâlidir.
Bir Üstad tanıyorum, ıslah etmiş nefsini,
Bir asırlık ömründe kısmadı nefesini.
Bir Üstad tanıyorum, cevherdir bütün sözler,
Allah, Kur'ân Peygamber, davasının en özü.
Bir Üstad taniyorum, ilân etti tevhidi,
Kahretti zalimleri, yere serdi mülhidi.
Bir Üstad tanıyorum, küfr-ü mutlakı kırdı,
Karanlık gönüllere imanın nuru girdi.
Bir Üstad tanıyorum, cihana meydan okur,
Yazdığı eserleri milyonca insan okur.
Bir Üstad tanıyorum, tek korkusu Allah'tan,
Yılmadı bu dünyada ne atomdan, silâhtan...
Bir Üstad tanıyorum, dünya zevkini bilmez
Vâris-i Peygamberî, Hakkın en sadık kulu.
Bir Üstad tanıyorum, imandan bir varlıktır,
Kâinatı titreten bir kuvvete maliktir,
Bir Üstad tanıyorum, yoktur cihanda eşi,
Son asrın müçtehidi, insanlığın güneşi...
Bir Üstad tanıyorum, mücehhezdir imanla,
Hizmet etti daima davasına Kur'ân'la.
Bir Üstad tanıyorum, bakidir tasarrufu
Gayesi: insanlığa tebliğ emr-i ma'rufu...
Bir Üstad tanıyorum, kalblerde mektep kurdu,
Kütle kütle insanlar onun safında durdu.
Bir Üstad tanıyorum, canileri çevirmiş,
Kalplerinden çıkarıp putlarını devirmiş
Bir Üstad tanıyorum, Allah demiş, Hak demiş,
Bir Üstad tanıyorum, şanı dünyayı tutmuş.
Bir Üstad tanıyorum, her hali müstakimdir,
Tek, biricik gayesi, sırat-ı müstakimdir.
Bir Üstad tanıyorum, ilham kaynağı Kur'ân,
Dostu da, düşmanı da cümlesi ona hayran.
Bir Üstad tanıyorum, ilmi, muhit bir deniz,
Dar gelir tefekküre koskocaman küremiz.
Bir Üstad tanıyorum, Bahr-i Ummandan derin
Kutlu olsun Üstadım bu mübarek zaferin!...
Bir Üstad tanıyorum, Allah'ın en sevgili, mübarek bir kuludur,
Gittiği yol, Hazret-i Muhammed'in yoludur.
Bir Üstad tanıyorum, hârikalar asrında!
Bir iki yıldan sonra bu cihad meydanında
Mematı hayatından hizmet ediyor zâhir,
Son asrın son vekili, son müceddid,en âhir..."

* (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=37306#_ftnref1) Bu resimlerden bir tanesi, Tarihçe-i Hayat'ta bulunmaktadır.

* (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=37306#_ftnref2) Mezkûr müdafaa ve davanın safahatı, Risale-i Nur Talebelerinin Ankara Davası ve Avukat Bekir Berk'in Müdafaası isimli kitapta neşredilmiştir.

Tur@b
25.08.2008, 14:02
İSMAİL YILDIZ

Diyarbakır'ın Hani kazasına bağlı Ceviz köyünde doğdu. Eski eğitmenlerdendir.

"Nasıl ziyaret edebilirim?"
"Üstad Bediüzzaman Hazretleri bir takım eserleri olan kıymetli bir âlim. Şark hâdisesi sebebiyle Anadolu'ya nefy edildiğini duyardık. İstanbul'da Eşref Edip'in çıkardığı Sebilürreşad mecmuası elime geçti. Ondan tefrika edilen Üstad'ın hayatı ile alakadar yazılardan fikir sahibi oldum. Mahkeme müdafaalarının nefis müdafaası olmadığını, İslâm davasının müdafaası olduğunu bihakkın öğrendim. İştiyakla Üstad'ı ziyaret etmek istedim. Üstad'a hitaben Eşref Edip Bey vasıtasıyla bir mektup yazdım. Görüşmenin ve eserleri elde etmenin yolunu sordum. Epey zaman sonra İstanbul Üniversitesinde okuyan Muhsin Alev'den cevap mahiyetinde bir mektup aldım. Yirmiüçüncü Söz ve Gençlik Rehberi'ni bana göndermiş. İslâm harfleriyle olan eserler için de, Urfa'daki Nur Talebelerinin adresini vermişti. İkinci mektupla da Asa-yı Musa'yı göndermişti. O zaman Urfa'da Abdullah Yeğin, Zübeyir Gündüzalp, Hüsnü Bayram bulunuyordu. Onları ziyaretimde Zülfikar, Mektubat, Sözler, Şualar, Lem'alar mecmualarını aldım.

"İlk ziyaretim"
"1952 senesinin sonunda Üstad'ın İstanbul'da olduğunu öğrendim. Mektubat'taki ziyaretçiler kısmını okuyarak, Üstad'ı Kur'ân'ın bu asırda bir tercümanı olarak yalnız Allah rızası için ziyaretine gittim. Aldığım tarif üzere Üstad'ı kolaylıkla buldum. Zübeyir Gündüzalp, İstanbul Çarşamba'da beni Üstad'a takdim etti. Üstad Diyarbakır'daki hizmetleri sordu. Yarım saat kadar yanında kaldım. Başında bir sarık, boynunda bir atkı vardı. Üstad'a bir müddet yanında kalmayı arzuladığımı söyledim. Üstad yarım saatlik bir görüşmeden sonra mükerreren yanlarında kalmayı arzu ettiğimi ifade etmeme rağmen 'Memleketinize gidin orada hizmet edersiniz. Bu görüşmemizi 4 senelik hizmete mukabil kabul ettim' buyurdular. Üstad'ı bir pederin oğluna şefkatinden daha şefkatli olarak gördüm. Ona kavuşmak lezzeti dünyevî hiçbir lezzetle mukayese edilmez. Üstad kendisinin tarassut altında bulunduğunu söyledi. Siyasiler için; 'Bunlar Risale-i Nur'un neşrine mani olmak istiyorlar. Olmuyor değil, olamıyorlar. Ve inşallah olamayacaklar. İnşallah Risale-i Nur neşrolacaktır' buyurdular.

"İkinci ziyaretim"
"İkinci ziyaretim; bir kaç ay sonra, Üstad Emirdağ'da iken oldu. İki katlı bir binada kalıyordu. Üstad merdivenlerin yarısına kadar indi. 'Sizinle daha evvel görüşmüştük' dedi. Görüşmemiz 10-15 dakika kadar sürdü. Derslerden ve hizmetlerden sordu, anlattım. Risale-i Nur elhamdülillah ehl-i insafa kendini kabul ettirdi. Hatta bizim kazada bir tek muhalif kalmadı.
"Sebilürreşad'a yazdığım mektup, idarehanenin aranması sırasında ele geçirilmiş, hakkımda takibata başlamışlar.
"Bir gün köy camiinde iken, kaymakamla jandarma komutanın geldiklerini ve benimle görüşmek istediklerini söylediler. 'Sizin evinize kadar gidelim' dediler. Ben arama yapacaklarını tahmin ettim. Arama yapmadan önce kitapları kaldırmak mümkün oldu. Arama sırasında buldukları Kur'ân-ı Kerim, mevlid ve Nur Âleminin Bir Anahtarı idi. Bir kaç eseri zapta geçtiler. Mahkemeden celp geldi.
"İlk mahkemede savcı, 'İstanbul'a gittin mi?' diye sordu. 'Evet' dedim. 'Niçin' dedi. 'Bediüzzaman'ı ziyaret etmek için' dedim. 'Bediüzzaman kimdir' dedi. 'Büyük bir âlimdir, Risale-i Nur müellifidir' dedim. 'Başka âlim yok mu?' dedi. 'Var' dedim.
"Gayeniz gazetelerde isminizin çıkması mıdır?' dedi. Cevaben: 'Öyle bir gayemiz olsaydı, ya gazetelerde yazı yazardım veya siyasî partiye girerdim' dedim. 'Niye böyle bağırıyorsun?' dedi. 'Yüksek sesle söylüyorum' dedim. 'Kelimeler anlaşılsın diye.' 'Ben sağır mıyım?' dedi. 'Hayır' dedim. 'Yüksek sesle söylemesem, ne dediğim anlaşılmaz. Ne dediğim anlaşılmayınca da hakikat anlaşılmaz.' Sizi tevkif edersem ne yaparsınız?' dedi. 'Hiçbir şey yapmam' dedim. Aynı soruyu sordu. 'Ben de gider rahat yerde yatarım' dedim. 'Yani hapiste yatmak rahat mıdır?' dedi. 'Sizin bu şekildeki hareketinize karşı rahattır' dedim. Bunun üzerine 'Tevkifini taleb ederim' dedi. İkinci celsede tevkifime karar verildiği beyan edildi.
"Kazamızın cezaevinde on beş- yirmi kadar mahkûm vardı. Katil, kaçakçı ve adam yaralayanların içindeydik. Bana siyasî suçlu süsü verdiler. Orada kimse bunun ne olduğunu bilmiyordu. Bir gün zeminde kaldım. Ertesi gün 'Risale-i Nur nedir? Bediüzzaman kimdir? Günümüzde dinin durumu nedir?' diye mahkûmlarla konuşunca mahkûmların ileri gelenlerinden biri yatağını ranzasından indirerek benim yatağımı oraya koydu. Ve yemin etti 'Sen burada yatacaksın' diye. Bütün mahkûmlar muhabbetle karşıladılar.
"Kazada işitenler ikinci mahkemeye geldiler. İkinci mahkemenin sonunda Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesine naklettiler. 35 günde Diyarbakır cezaevinde kaldım.70 gün kadar mevkufiyetim oldu. Cezaevinde Cevşen, Delâilü'n-Nur ve bir kısım Risaleleri yazıyordum. Mevkuflardan biri okuma yazma bilmediği halde, sabahtan öğleye kadar yanımızda oturur, yazılara bakardı. Bir gün hapishane müdürü vasıtasıyla mahkemeye bir dilekçe yazdım. Müdürün yanındaki kâtip bizim köylüdür. Ona soruyor. 'Sen bu adamı tanıyor musun?' O da 'Evet normal bir adamdır. Sevdiğim bir adamdır' diyor. Müdür 'Öyle ise bu dilekçeyi göndermeyelim' diyor. Şimdiye kadar hiçbir maznunun iddia makamının isnatlarını kabul ettiğini görmedim. Bu ise kabul ediyor, dilekçeyi gönderirsek aleyhine olur, diyor. Bana haber verdiler. Müdürün odasında konuştuk. Neticede: Müdüre 'Bu istinatlarda hakikat-ı halde suç yoktur. Beni seviyorsanız, dilekçemi gönderiniz' dedim. Dilekçemi gönderdi. Bunun üzerine mevkufiyetten kurtuldum.
"Müdür, Urfalı bir mahkûma, 'Bu ahlâksızlıktan vazgeç' diyordu. O da 'Ben ahlâksız değilim. Beni sana yanlış anlatmışlar' diye cevap verince Müdür de 'Senin hakkında çokları aleyhte ifade vermişler, halbuki şimdiye kadar, İsmail hakkında aleyhte ifade veren olmadı. Yanlış olsaydı, onun hakkında da aleyhte ifade verilebilirdi' demişti.
"Müdür bir gün koğuşa bir manga askerle girerek 'Ben sizin kardeşçe geçinmenizi istiyorum. Dışarıda ne yaparsanız yapın' dedi. Beni göstererek 'Hepiniz bu adam gibi olursanız, hiçbir zabıta tedbirine lüzum kalmaz, kardeş gibi geçinirsiniz. Daha iyi insanlar olarak evlerinize dönersiniz' dedi. Tahliyeden sonra gayr-ı mevkuf olarak devam eden mahkeme, 4 Mart 1955'te beraat ve kitapları iade kararıyla neticelendi."

Tur@b
25.08.2008, 14:03
GALİP GİGİN

"Bayrak insan, gerçek kahraman"
"Pertevniyal Lisesinde okuyordum. Bir arkadaş bana ondan bahsetti. O günlerde, yol gösterdiği gençler için yazdığı Gençlik Rehberi isimli kitabını elde ettim. Bu hakikatli dersler için, akıl fukaraları onu mahkemeye sevketmişti. Sonra Asa-yı Musa, Nur Çeşmesi ve Sözler isimli esreleri ile tanıştım.
"O zamana kadar bir hayli kitap okumuştum. Okumaya karşı küçük yaştan beri ilgim fazla idi. Fakat onun eserlerinden her biri, bana okkalı bir kütüphaneden daha muhtevalı ve değerli göründü. Ve bu kanaatimi de hep muhafaza ettim.
"İstanbul'a gelmiştim. Muhsin ve Ziya isimli yüksek felsefe tahsili yapan gençleri tanıdım Onların delaletiyle ziyaret ettim. Büyük ve muhteşemdi. Nereli olduğumu sordu, Artvinli olduğumu, lisede okuduğumu söyledim.
"O zaman sevgi ve şefkatle bana önemli ikazlar yaptı. Komünistlerin iki dehşetli yalan ve fitne ile beşeriyeti esaret altına almaya çalıştığını, insan topluluklarında huzur, barış ve sevgiyi yok ederek, zalim ve müstebit idarelerini kurmak gayretinde olduklarını anlattı.
"Bu iki iğrenç silâhın biri: Zavallı, ilerisini ve sonunu düşünmeyen gençlere nefislerine hoş gelen bir serbestî (özgürlük) vermek. Onları, başı boşluk ve ahlâksızlığa iterek ellerine geçirmek ve kör bir âlet olarak kullanmaktı. Bunun için namus, iffet, haya duygularına düşmandılar. Namuslu insanların haysiyet ve şereflerini, serseri ahlâksızlara peşkeş çekerlerdi.
"İkincisi: Emek ve alınteri ile, tasarruflarla elde edilmiş varlıkları, tembe, serseri ve berduşlara peşkeş çekerek hak-hukuk bilmeyen bir kısım maceracı ve lüpçülere vaadederek, o zavallıları menfi menfur emellerine âlet etmeleriydi. Elbet o serserileri, onlara umut vererek kendi uğursuz saltanatlarını gerçekleştirmek için kullanacaklardır.

"Tevazu ve mahviyette emsalsizdi"
"Biz, serhat boylarının çocukları, böyle insan soyunun tiksinip titrediği bu musibete karşı, sair kimselerden on defa imanlı ve iman hizmetinde gayretli olmalıydık.
"Nur Risaleleri bütün küfür ve şirkin ateşlerini söndürecek, bütün dalâlet ve batıl efkârı susturacak güçte ve kuvvetteydi.
"İlim ve hakikat noktasında, bütün şer fikir ve kuvvetleri mağlûp etmişti. Ondan istifade edilmeliydi. Onu elde edersek hiçbir batıl cereyan bizi mağlûp edemezdi. Ve elhak öyledir. Onun eserlerini anlayarak okuyan, hiçbir surette sarsılmaz, yolunu şaşırmaz; Hak ve hakikatten uzaklaşmaz.
"Kendilerini yakînen tanıdıktan ve eserlerini dikkatle okuduktan sonra beni çok etkileyen belli başlı müşahedelerim şunlar oldu:
inandığı gibi yazan ve yaşayan bir insandı. Söyledikleri ile yaşayışı arasında en ufak bir tezat yoktu. Asrımızın aydınlarında çok görülen riya, müdahene, gerçek dışı, şahsî ikbal ve menfaati için söz ve hareket onda yoktu. İndinde, hakkın hatırı yüksekti ve hiçbir hatıra feda edilemezdi.
"Samimiyetin, sadakatın, ihlas ve hakperestliğin müşahhas bir sembolüydü. Gerçek âlim, fâzıl ve büyüktü. Onun rehberliğinden bu milleti ve gençleri mahrum edenlerse, gerçekten cani idiler.
"Tevazu ve mahviyette emsalsizdi. Eserlerinde bizzat kendisini eleştiren, sözlerinin akıl terazisine vurulmasının isteyen, kendisine candan bağlı olanları daima bu yolda ikaz eden ve onları, şuurlu, muhakemeli, olgun birer varlık haline getirmek isteyen o idi.
"Okuyanlar bilirler: Lem'alar'da, Muhakemat'ta ve Lahikalar'da, böyle son derece hikmetli ikazları vardır. Hal böyle iken, hiçbir kıymet tanımayan kıskanç, geri ve çağdışı kafalar, ona, tamamen bunun tersi bir takım vasıflar izafe etmek istemişlerdir.
"Fevkalâde mahviyetiyle, 'Üstad'ım' dediği İmam-ı Gazalî Hazretleri, Eyyühel-Veled'inde, daima peder mevkiindedir. Muhataplarına 'Ey oğul' diye hitabetmektir.
"Said Nur ise, mürşid mevkiinde olduğu halde, daima muhataplarına kardeşim hitabı ile konuşur. Mesnevi-i Nuriye eserinde, klişeleşmiş hitabı 'İ'lem Eyyühel-Aziz'dir. Daima 'Ey aziz kardeşim' diye hitap etmektedir.
"Bir kitabın neşri hizmetinde, gencecik bir talebe iken ziyaretine gitmiştim. Dedemden daha yaşlı o ilim ve irfan kutbu, elini ve öpmeyi saadet bilen bu vasıfsız hayranına elini öptürmemişti. Beni kucaklamış, alnımdan öpmüş ve 'kardeşim' diyerek kalbinin ve sesinin bütün sıcaklığı ile kucaklamış, hizmetin kudsiyetinden Kur'ân hizmetinin her şeyden yüce olduğundan bahsetmişti. Gerekli hizmetleri yapamadığımızdan üzülmememizi, Kur'ân hizmeti için uyanık bekçiler olduğumuzu; nöbetçi bir askerin, hiçbir vukuat olmasa da, o hizmetindeki ciddî görev duygusu ile gazilerin aynı sevabını, binaenaleyh hiç mahzun olmamak gerektiğini, gene ciddiyetle anlatmıştı.
"Gerek davranışlarındaki bu ciddiyet ve samimiyet, gerekse Kur'ân ve iman hizmetindeki üslubu fevkalâde câlib-i dikkattir. Eserleriyle ve davranışlarıyla göstermiştir ki; yeni tabiriyle, tam anlamıyla çağdaştır, demokrattır, hürriyetçi ve medeniyetçidir. Bütün beşer ondan sevgi, kardeşlik, ferağat ve fedakârlık öğrenebilir.
"Faziletinin zekâtını dağıtsa, aydın geçinen çağdışı bir çok büyük ve küçükbaş insanı, faziletçe bayağı zengin edebilir.
"Bu dava için defalarca sorguya çekildik. Risale-i Nur'dan aldığımız hakikat dersleriyle hiç başımız eğilmedi. Bizi sorguya çekenleri, o büyük Üstadımızdan aldığımız derslerle mağlûp ettik.
"Çünkü: O ve dâvası, yakın çağların bir benzerini gösteremeyeceği emsalsiz bir mazlumdu. Fiilen zulmün ve keyfî idarenin mahkûmuydu. Fakat hiç bir zâlime serfüru etmeyen bir kahramandı.
"Yetiştirdiği muhteşem insanlar, Hüsrevler, Rüştüler, Tahirler, Refetler, Hasan ve Ahmet Feyziler, Muallim Galipler, Zübeyirler, Atıflar, Ceylânlar, yaşayanlar ve ölenler hepsi de muhteşem, fazilet, feragat, ihlas sembolü kişilerdir.

"Biz muhabbet fedaileriyiz"
"Anadolu'da Yunus Emrelerin, Mevlânâ Celâleddinlerin, Hacı Bektaşların, Hacı Bayramların, Mevlânâ Halidlerin ve Anadolu'da İslâm harcını yoğuran nice veli, âlim, fazıl, hakimlerin varisleri, devamları, emanetçileridirler. O emanetlerin büyük muakkibi büyük ve muhteşem Üstad Said Nur Hazretlerinin vasiyeti ile, vatanlarını ve İslâm dünyasını içten ve dıştan kundaklayanların ateşlerine bağırlarını siper etmiş gerçek kahramanlardır.
"Meslek hayatımın başında, kendi matbaacılığımda, kendi ellerimle bir tebrik basıp göndermiştim..
"O tebrikte Üstadın şu altın sözleri vardı: 'Biz muhabbet fedaileriyiz, mesleğimiz muhabbettir. Husumete vaktimiz yoktur.'
"Evet, ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür seda İslâmın sedası olacaktır.'
"İşte bu iki söz, hakkımızda, adlî bir takibata müncer olmuştu. Bir millet kendi temellerini nasıl tahrib eder, düşündükçe içim hüzünle dolar.
"O zaman beni celbeden, gencecik savcı ile bir tartışmamız olmuştu. Benim hukuk talebesi olmamı, gülünç telakkilerle şartlanmış savcı, bir türlü aklına sığıştıramamıştı. Neden hukuk okuduğumu istihza ile sormuştu. O zaman, her türlü köpekleri serbest bırakıp, taşları bağlayan, hak ve hukukla hiçbir surette bağdaşmayan icraatlarını yüzlerine vurmuş, işte demiştim, bunlar hukuk diye ne okuyorlar onu merak ettim, onun için şu okula yazıldım.
"Bu şamar gibi patlayan cevabıma çok kızmıştı. Fakat gerçekler açıktı ve acıklıydı. Bu iç ve dış bazı çevrelerin anud ve azad kabul etmez zalim köleleri, hakikatleri haykıran ifadelerimiz karşısında mağlûp olup susuyorlardı. Soruşturma sonunda adem-i takip kararı almıştım.
"Heyhat, günü birlik hırslarının kurbanı olanlar, bu hayat verici sözleri anlamaktan acizdiler. Şimdi husumetin yurt sathını yangın gibi sardığı şu zamanda, büyük ve küçük baş, kafasında iz'an bulunan herkese o büyük vatan evlâdının şu muhteşem sözünü vird-i zeban etmesini tavsiye etsek acaba duyarlar mı?
"Evet, eğer zerre kadar insaf ve iz'anınız varsa. Anadolu'nun yetiştirdiği o en büyük evlâdın sözlerini ve nasihatlarını bütün yurt sathına; köy kahvelerinden, üniversite anfilerine, ordu karargâhlarına, meclislere, başbakanlığa, bütün hukuk mercilerine, Riyaset-i Cumhur şeref gönderine çekiniz. Korkmayın, o size yalnız şeref ve kurtuluş yolu gösteriyor. 'Biz muhabbet fedaileriyiz. Mesleğimiz muhabbettir, husumete vaktimiz yoktur.'

"Mürşidlik taslamamış tek mürşid"
"Hayatında şeyhlik, mürşidlik taslamamış gerçek mürşiddi. Peygamberin ve sahabelerin ölçülerine sık sık bağlıydı. Büyüklük taslamayı büyüklükle bağdaştıramıyordu. Böyleleri, sabiyy-i müteşeyyih (şeyhlik taslayan bebeler) diye tavsif etmişti.
"Gerçekçiydi, acı da olsa gerçek dışı konuşmazdı. Acı da bazen şifalıydı. Dağ meyveleri bazan acı idi, ama elbet şifalıyda. Dalkavuk ruhluların onu anlaması mümkün değildi elbette. O, elli sene önceden bugünkü anarşi ve fitneleri görmüş ve ikaz etmişti. Ama zavallı beyinler bunu idrak edemediler.
"Ayrıca fitnekâr cereyanları kökünden reddediyordu. Bin sene aynı sancak ve bayrak altında dövüşen, imanı, kitabı, kıblesi, vatanı, peygamberi, mukaddesleri bir olanlar içinde ayrılığın yeri olamazdı. Din ve milliyet, bizde tenden bir zırh gibiydi; ayrılamazdı, biri birine karşı olsa olamazdı.
"Mezheplerin taaddüdü rahmetti. İtişmek için sebep ve bahane olamaz; ittihad-ı maksat için bir vesile olurdu.
"İleri, medenî bütün gelişmeler Kur'ân ilham ve buyruğu idi. Geriliğin içimizde yeri yoktu. Eski hal muhaldi, ya yeni hal veya izmihlâldi. İ'la-yı kelimetullah artık maddeten terakkiye vabesteydi. Vicdanın ziyası ulum-u diniye, aklın nuru fünûn-u medeniyeydi. İkisinin beraber gelişmesiyle hakikat tecelli ederdi. Beşer ancak böyle terakki eder, mesut, huzurlu ileri topluluğu oluştururdu.
"İstikbalde kılıç yerine kalem, ilim hükmedecekti. Fakat Dr. Duzilerin, Durkhaim, Freud, Darvin gibi sapık ve çarpıkların müritleri, bu büyük evlâdını, bu emsalsiz hakikat kahramanını dinlemek istemediler. Adeta gözleri kör, kulakları sağır, kalpleri mühürlü idi.
"O emsalsiz hakikatleri gizlediler. Milletimizin, gençlerimizin istifade etmemeleri için her densizliği yaptılar.
"Yazık, musab olduğumuz bunca devahî yetmez mi? Artık bu millet, kendi büyüklüğünü, kendi mürşidini bağrına basmayacak mı? Onun şifa dolu, ilim, fazilet hakikat dağıtan ışığını, okullarımız yurt evlâdına bir sebil gibi dağıtmayacak mı?
"Kendi ikballerinden zerre feda etmeden sömürü edebiyatı yapan kişiler; acaba onun çorap üstüne lastık giyen ve 'Ben halkımın çoğunluğunun seviyesi üstünde giyip yiyemem' diyen o Üstad'ın halinden bir ders, bir ibret, bir hikmet koparabilirler mi? Eğer hamiyet dâva eden sürü ile hamiyet-füruş ondan ders alsalardı; elbet kimsenin yutmayacağı yalanlarla, ancak safdil bazı cahilleri aldatan bu zevat, ehl-i dikkat nazarında maskara olduklarını kavramakta güçlük çekmeyecekti.
"Velhasıl, Nur derslerinden alınacak sayısız faydalı neticeler vardır. Akıl ve feraset sahibi devlet ve hükümet efradı birgün bulunursa, elbette milletimizi bu değerli hazineden mahrum etmenin ağır vebalinden kurtulmanın yollarını arayacaklardır. Umut Kaf dağının ardında değil, göz önündedir. Ama onu görecek göz, idrak edecek beyinlere ihtiyaç vardır.

"Siyasetin çirkin yüzünden Allah'a sığınmıştı"
"Müteşeyyih değil, hoca idi. Hem de Skolastik bataklıkta bir ortaçağ hocası değil, bütün çağdaş bilgilerle mücehhez, üç lisanda muhteşem eserler telif eden bir âlimdi. Sıkılmadan ona cahil diyen, Türkçeyi dahi tasarruftan âciz aydınlarımız olmuştu.
"Siyasetten, onun çirkin yüzünden Allah'a sığınmıştı. Basit politikacılar, onu kendi düzeylerinde görmek istediler. Hayatı örnek olduğu gibi, vefatı dahi ibretamizdi. 1960 darbesinden önce, vefatından evvel, Anadolu'nun sinesinde yatan büyük zatları ziyaret için dolaşmıştı. Bu gezi çok manidar birer veda ziyaretiydi. Anadolu'nun büyük velilerini, Yunusları, Hz. Mevlânâ'yı, Hacıbayramları, Eyyüp Sultan ve Yuşa Hazretlerini ziyaret etmiş. Anadolu'nun bağrındaki nebi Hz. İbrahim'in dergâhına varıp orada ruhunu Rahmana teslim eylemişti. O günkü zalim politikacılar, Onun bu gezintilerinden kendi hasis ve habis emellerine muvazi anlamlar çıkarmak istediler.

"DP için; 'Ben gidersem onlar da gidecek' demişti"
"İstanbul'daki son ziyaretinde yanında bulunmuştum. Küçük politikacıların yurdu karıştırmak için çevirdikleri fırıldaklardan son derece elem duyuyordu.
"Açıkça ifade etmişti ki: 'Ben Sultan Eyyüb Hazretlerini ziyarete geldim. Fakat bahane arayanlara âlet olmamak, fitneyi tahrik etmemek için yanına varamıyorum. O koca sultan beni mazur görür' demiş ve kaldığı Piyerloti Otelinden geriye dönmüştü.
"Kader, 1960 ihtilâline cevaz vermişti. İzah olunmaz bir gaflete düşen o günkü iktidarın dahiliye vekili, o muhteşem zatın Hacı Bayram ziyaretine izin vermemişti. D.P. esasen bir bakıma gurur verdiği bazı idraksizliklerin kurbanı idi. Bana sorarsanız, Üstad Said Nur; Sözler mecmuasının sonunda 'EDDAİ' isimli manzum ve mahzun sözleriyle, ölümünü çok önceden haber verdiği gibi, D.P.'nin elim sonunu da çok evvelden görmüştü. Menderes ve Tevfik İleri gibi hamiyetperver ve vatanperverleri ikaz ve kurtarmak için çok gayret etmişti. Fakat onları sürüklendikleri çaresizlikten kurtaramadı. Hattâ diyebilirz ki; onların ve memleketin uğrayacağı büyük felâketi görmemek için Rabbinden ruhunu kabzetmesini diledi. Esasen vefatından önce, 'Beni anlayamadılar, bana dayanıyorlar, ben gidersem onlar da gidecekler' diyerek üzüntü ve esefle duygularını ifade eylemişti. Düşünürüm ki, o hayatta olsa idi, 1960 darbesi zor yapılırdı. Belki de fiilen mukabeleye mecbur kalırdı. O kadar mert ve büyüktü ki, dostum diye baktığı kimselere öyle kötü muameleler yapılmasına tahammül edemezdi.
"Yurdun bu fitne içinde perîşan olmasını istemezdi. Vefatından önce acı acı: 'Ben bütün ömrümde acı çektim, zulüm gördüm, hepsini sineme çektim. Dinimi, mukaddesatımı politikaya ve politikacıya âlet ettirmedim. Semavî, İlâhî Nurları, mücevherleri yerdeki fani cam parçacıkları hükmünde cereyanlara, siyasetlere âlet ve tabi kılmadım; Onu, ayağa düşürmedim.'
"Âhir hayatımda, kabir kapısında, beni desiselerle politika çamuruna bulamak istiyorlar, yazık' demişti.

"Onun eserleri İslâm dünyasında tek kaynak olacak"
"Bunlara müsaade etmedi. İzzetle yaşamıştı, şerefle öldü. Belki milletinin felâketini önlemek için ruhunu feda etti. Bilmem kardeşlerimiz ne derler. Bu benim şahsî kanaatim ve duygumdur.
"Onu anlatmak, bizim gücümüzün ve tahsis olunan olunan sayfaların yetmeyeceği bir iştir. Hayatının ve eserlerinin her sahife ve satırı, ciltlerce eserlere kaynak olacak o zat için ne söyleyebilirim? Sözümüm bitirirken, yine rahmetli, namlı âlimlerimizden Ömer Nasuhi Bilmen Hocamızın, Bediüzzaman Hazretlerinin eserleri için söylediği şu sözü zikretmek isterim: 'Onun eserleri, ileride İslâm dünyasın da tek me'haz olacak değerdedir' demişti. Birçok hakikata gururunu feda eden âlimin de, esasen kanaatı bu merkezdedir.
"Allah ona rahmet etsin, emanetini kesin zafere ulaştırsın, dilerim."

Tur@b
25.08.2008, 14:04
HAKKI YAVUZTÜRK

1934'de Kemaliye'de doğdu. Emekli sağlık memurudur. 1952'de Nur Risalelerini okumaya başlamış; Nur Müellifini müteaddit defalar ziyaret edip, dersinde bulunmuştur.

"Büyük bir lütf-u ilâhî"
"Rahmet-i İlâhî'nin bir inayeti olarak Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin seksen yıllık mübarek ömür yıllarının son yedi senesine yetişebilmenin bizler için büyük bir lûtf-u İlâhî olduğunu anlamak ve yüce İslâm kahramanlarının yaptıklarından ve yapmak istediklerinden idrakimiz nisbetinde görüp müşahede ettiklerimizi anlatabilmekle, az da olsa, o nimete bir şükür olacağı düşüncesindeyim. Yoksa, onu anlatabilmek karıncanın dağı delmesi misali benim gibilerin çok fevkinde ve takadı dışındadır. Çünkü, Büyük Üstad, gerek şahsî yaşayışı ve gerekse Risale-i Nur adlı eserleriyle ve hattâ en küçük tavır ve hareketleriyle İslâmı bütünüyle yaşamış, kendisini dinleyen ve eserlerini anlamış olanları İslâma bağlamış, Kur'ân'a ve Hazret-i Peygamber Efendimiz'e (a.s.m.) rapteylemiştir.
"Böyle mütefekkir ve her söylediğini yaşamış ve seksen küsur yıllık hareketli ve bereketli ömrüyle ve eserleriyle, değil yalnız şanlı Türkiye'mize ve mukaddes âlem-i İslâma; belki bütün âlem-i insaniyete ders vermiş, hizmet etmiş bir büyük zat, her akşamdan sora bir sabah olacağı kat'iyyetinde inanmaktayım ki; her cephe ve yönleriyle anlatılacaktır. Bu, onu anlayanların en büyük gayelerinden biridir kanaatindeyim.

"Müsbet ilimlerle imanı birletiren yeni bir bakış açısı"
"Risale-i Nur Külliyatından Küçük Sözler, Gençlik Rehberi ve Onuncu Söz denilen Haşir Risalesi'ni Bediüzzaman Hazretlerini tanımadan önce, 1952 yılı sonbaharında okumuştum. Önceleri pek bir şey anlayamamıştım, diyebilirim... Zira onları bir ilmihal ve dua kitabı gibi ortaokuldan arkadaşım olan Özer'den (Üzeyir Şenler) almıştım. O nazarla, yani dua kitabı telakkisiyle okuyordum. Daha sonra aynı arkadaşlar o zaman oturmakta olduğumuz Yenikapı' daki evimize yakın olan eski Aksaray Parkına, sabah namazlarından sonra yapılan Risale-i Nur okuma toplantılarına gider, bilhassa o tarihlerde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü talebesi olan Muhsin Alev Ağabeyimizin okuma ve izahlarını dikkatle dinlerdik. Hiç unutmam, onların toplantılarını ve Risale-i Nurlar'dan haftanın muayyen günlerinde muhtelif bahisler okumalarını ve anlatmalarını gördükten sonra, bu eserlerin tefekkürle okunması, bir dua kitabı gib okunmaması lâzım geldiğini anlamaya başlıyor, âdeta kendimde her geçen gün bir başkalık hissediyordum. Bunlar benim için o zamana kadar duymadığım izah tarzı, hâdiselere ve meselelere bakış şekilleriydi. Gerçi dinine bağlı bir ailenin çocuğuydum. Babam, annem namaz kılarlardı. Ben o zamanlar daha namazımı (on sekiz yaşında olmama rağmen) tam olarak kılamıyordum. Ama çok içtimaî ve dinî kitaplar okumuştum. Sağlık Okulu ikinci sınıfına, yani Lise 2'ye gitmekle beraber, merak saikasıyla çeşitli mütalâalarım vardı. Fakat, Risale-i Nur bahisleri onların hiç birine benzemiyordu. Meselâ, Gençlik Rehberi'nin bir bölümünde, şöyle deniliyordu:
"Kastamonu'daki lise taleberinden bir kısmı yanıma geldiler. Bize Hâlıkımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyorlar, dediler. Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusiyle mütemadiyen Allah'tan bahsedip Hâlık'ı tanıttırıyorlar. Allah'tan bahsetmeyen muallimleri değil, onları dinleyiniz.'
"Bunlar bambaşka bir izah şekliydi. Fenlerin, ilim derslerinin kendi hususî dilleriyle Allah'tan bahsetmesi hakikatı, müsbet ilimlerle, imanı birleştiren yeni bir bakış açısı getiriyordu. Hazret-i Üstad, her Risalesinde ayrı ayrı mevzulara temas ederek, bu zamana kadar yazılagelen dinî eserlerden çok farklı izahlar yapıyordu. Bütün bunlar, bizler üzerinde bambaşka manevî bir bomba gibi tesirler yapıyor, mektepte fikrimize yerleştirilmek istenen materyalist fikirleri parça parça ediyordu, diyebilirim. Bu sebeplerle de, haftanın o muayyen toplantı günlerini, âdeta büyük bir iştiyakla bekliyorduk. Evet, bekliyorduk ki, yanlış bir lâiklik anlayışı neticesi, 'Allah'tan bahsetmeyi' ilericilik ve medeniyetçiliğe zıt sayan öğretmenlerimizin bize devamlı maddecilik telkin eden bunaltıcı havasından kurtulabilelim. Nasıl her fen, her ders, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah'tan bahsedermiş, öğrenelim.

"Aksaray parkında her sabah ders yapıyoruz"
"Başta da dediğim gibi, tek başıma okumakla pek bir şeyler anlayamamıştım, âdeta her Nur Talebesiyle tanışmak, o eserleri anlamama bir anahtar oluyordu.İşte tam bu sıralar Ahmed Aytimur, Mehmed Fırıncı, Mehmed Emin Birinci, Marangoz Hüseyin gibi ağabey ve kardeşlerle de tanışıyor ve onlarla alâkamı daha da sıklaştırıyordum. Ve hattâ kendi tanıdıklarımı da onlarla tanıştırmaya çalışıyordum. Artık haftanın muayyen günlerinde toplanıp ders okumayı ve dinlemeyi kâfi görmüyor, her sabah oturduğumuz Aksaray Yenikapı'daki evimize yakın olan Valide Camiine sabah namazlarında gidiyor, orada o zaman Aksaray parkı denilen yerde arkadaşlarla sabah namazlarından sonra bir-iki saat, broşür büyüklüğündeki (daktilo ile yazılmış) bir kısım Nur Risalelerini hayretle ve merakla okuyup dinliyorduk. Çok defa Muhsin Alev ağabeyimiz okur, izah eder, biz de dinlerdik.
"Meselâ, bir gün Onuncu söz adlı Haşir bahsine âit bir meseleyi okuyorduk. O teşbihli ve fevkalâde mantıklı ve güzel izahlı Risaleyi okurken, o kadar tesiri altında kalarak dinliyorduk ki, âdeta Roma'yı istilâ ederek, Arşimed'i çalışma yerinde yakalayıp öldürmek veya tevkif etmek isteyen askerlere, onun, 'dairemi bozmayın' dediği meşhur tarihî olay misali, etrafımızda olup bitenlerden habersiz, bütün benliğimizi veriyorduk, dersem mübalâğa etmiş sayılmam.
"Evet, o Haşir bahsinin o zaman o Aksaray parkında, âdeta tefrika edilen bir heyecanlı eserin, 'devamı yarın' der gibi, her gün parça parça okunması artık her sabahı iple çeker gibi beklememize sebep oluyordu. O zaman daktilo ile yazılmış broşür halindeki Onuncu Söz risalesinden sadece bir nüsha olduğu için mecburi bekliyorduk. Mecburi bekliyorduk, Muhsin Ağabeyimiz gelsin ve o Risaleyi getirsin, okusunlar dinleyelim diye. Benim o günler her sabah namazından sonra sık sık eveden çıkıp gitmem rahmetli annemin nazar-ı dikkatini çekmiş, tereddütle:
"Oğlum, böyle nereye gidiyorsun ki, sabah namazlarından sonra geç geliyorsun?' diye sormuştu.
"Fakat ben, ilk zamanlarda anneme dahi bilgi vermezdim. Okul tatilini de kendimce tam değerlendirdiğimi kabul ediyor, âdeta içim içime sığmayacak şekilde seviniyor; İslâmiyeti artık bambaşka görmeye, onun sadece namaz kılıp, oruç tutmaktan ibaret olmayıp, yepyeni bir hayat görüşü olduğunu anlamaya başlıyordum.
"O tarihlerde Büyük Doğu ve Serdengeçti gibi dinî ve millî mecmualar çıkıyordu. Çok defa alır okurdum. Bilhassa, Bediüzzaman, Risale-i Nur ve Nurculuk bahislerini her gördüğümde heyecanla bir nefeste içer gibi okurdum. Ancak o mecmualar, Risale-i Nur'dan az bahsetmekle beraber, lehte yazılar olduğundan son derece memnuniyetle karşılıyor; benim gizli gizli daktilo sayfaları halinde ve acaip şekildeki büroşürvari okuduğum risaleciklerin başkaları tarafından da takdir edilmesine, makaleler halinde gazetelerde çıkmasına çok seviniyordum.

"Hiç unutmadığım bir hâdise"
"Risale-i Nurları vermeyi çekindiğimiz kimselera veya mübtedi olanlara, önce bu gazete ve mecmuaları verirdik. Şayet iyi karşılarlarsa, sonra Nurları vermek cihetine giderdik. Ama yukarıda da dediğim gibi, bu mecmualar Risale-i Nurlardan çok az bahsediyorlardı. Ayrıca yine o tarihlerde Milliyetçiler Derneği, Millet Partisi gibi İslâmiyetten bahseden dernek ve teşkilatların sempati duyanlarıyla da tanıştıklarım oluyordu. Onlardan birini burada anlatmadan geçemeyeceğim:
"Hiç unutmam, Milliyetçiler Derneğine üye, sık sık toplantılarına giden okul arkadaşım Orhan'la Çemberlitaş yakınlarında karşılaştığımız, aynen kendisi gibi derneğe üye, üniversiteli bir arkadaşına beni, 'Bu arkadaş Said Nursi'ni kitaplarını okuyor ve onların okunduğu toplantılara gidiyor' diyerek taktim etmişti. Benden beş-altı yaş büyük, üstelik İktisat Fakülteli bir kişinin kanaatlerinin ne olacağı ve bu takdim edilmemi nasıl bir mukabele ile karşılayacağı hususunda merak ederek, onu dikkatle takip etmeye ve dinlemeye başlamıştım. O şahıs, 'Said Nursî, çok kıymetli ve büyük bir İslâm âlimidir. Çeşitli mücadeleleri vardır. Takdir ederim, fakat o tamamen ilmî ve âdeta hedefine bir kaplumbağa gibi yavaş yavaş giden bir islahatçı. İlmî toplantılar, kitap okutmalar suretiyle, fertelerin imanının kurtarmakla, cemiyetin değişmesine çaba göstermek istiyor. Biz ise, (Milliyetçiler Derneğini kasdederek) çok hızlı gitmek, bir tavşan hızı ile hedefimize varmak istiyoruz. (Yüzüme bakıp, kelimelere bastırarak) Bak, bir kaç ay içinde, her hafta yüzden fazla dernek şubelerimiz oldu. Neşriyat ve mecmularımız var. Çok kısa zamanda bilmem şu kadar olduk...' gibi izahlarla kendi görüşünü anlatıyor, ben de bu vesile ile, Risale-i Nur ve Said Nursi hakkında 'aydın kesim' dediklerimizin mütalaalarını o tarihlerde ilk olarak dinliyordum. Sonra bu çeşit kimseleri çok görecek ve dinleyecektim. Hattâ günümüzde dahi, büyüklü küçüklü, partili dernekli, pek çok misallerini, hep birlikte ibretle görecektik. Risale-i Nur'un devamlı parlaklığı artan ışığına rağmen, bu gibiler bir an parlayıp gözlere görünecek, sonra da sönüp gideceklerdi.

"Nurlarla daha fazla meşgul olmak istiyorum"
"O başlangıç zamanlarında çeşitli İslâmî akımların tam değerlendirmesini yapmamakla beraber, onların metod ve davranışlarını başka türlü görüyor, onlara ısınamıyor, hep istiyordum ki, Risale-i Nur'dan bahsetsinler. Bu sebeple Risale-i Nurları daha çok okuma yollarını arıyordum. O tarihlerde Süleymaniye'de Hacı Nazif Çelebi Beyin evinde haftanın tatil günlerinde dinî ve içtimaî konularda -daha ziyade talebelerin iştirak ettiği- toplantılar olurdu. Bilhassa Risale-i Nurların okunduğu günlere denk gelecek şekilde -on beş günde veya ayda bir okunuyordu.- O toplantılara bir kısım talebe arkadaşlarla birlikte giderdik. Çeşitli dernek ve cereyanların, Risale-i Nur'daki, İslâmî yepyeni izahlarla insanlara sunma metoduna aykırı hareket ettiklerini ve o cereyanlarla alâka kurmanın, bana en azından gaflet vererek Nurları anlamama perde olacağını hissediyor, ama yine de zaman zaman kendimi kurtaramıyordum. Halbuki Risale-i Nurlarla tam meşgul olmak, okumak ve tam anlamak arzu ediyordum. Muhsin Alev abinin bizlere okuduğu daktilo ile yazılmış kitapları nasıl temin edebilir, nasıl daha çok okuruz, diye Özer Şenler arkadaşıma söylemiştim. O da bu defa Süleymaniye'de Kirazlı Mescit'teki 50 numaralı eve götürmüştü. Ahşap, küçük bir evin giriş katıydı. Bir oda, bir mutfak v.s. ibaret dar bir yerdir.
"Muhsin Alev ve Ahmed Aytimur Beyler burada kalıyorlardı. Burayı öğrenmiş ve artık buraya sık sık gitmeye başlamıştım. Risale-i Nurları buradan alıyor, müstakillen okuyor, ayrıca toplu derslere iştirak ediyordum. Hatta gizli tutulan, neşriyat işlerinden de, bazan haberdar ediliyordum. Sanki aylar gün gibi geçiyordu. Ve ben içten içe Bediüzzaman Hazretlerini görmeyi ve elini öpmeyi çok arzuluyordum. O kadar ki, rüyalarıma girdiği oluyordu.

"Üstadı ilk ziyaretim"
"1953 yılı İstanbul'un 500. Fetih yildönümüne yakın günlerde idi. Arkadaşlardan Bediüzzaman Hazretlerinin İstanbul'a geldiğini duydum. Bayezit Marmara Otelinde kaldığını söylediler. Onun ilk ziyaretine gittiğimde, Marmara Otelinin en üst katında kaldıklarını öğrendim. İkindi vakti sıraları idi, odalarında yoktular. O anda, hizmetlerinde bulunan Ziya Beye ziyarete geldiğimi bildirince, beni daha önce tanıdığından, Üstad'ın otelin taraçasında (damında) olduğundan bahisle kendisine duyuracaklarını, müsaade ederlerse görüşebileceğimi söyledi.
"Bekledim. Müsaade almış olsa gerek ki, biraz sonra beraberce taraçaya çıktık. Hiç unutmam, Bediüzzaman Hazretlerini elinde bir dürbün, Marmara Denizinin Adalar istikametine baktıklarını gördüm. Dama daha önce kurulmuş sandalyeler vardı. Beni orada kabul ettiler. Ellerini öptüm. Oturmamı söylediler.
"Beraberce oturduktan sonra, ne iş yaptığım, nereli olduğum hakkında sordular. Talebe ve Erzincan'ın Kemaliye kazasından olduğumu söyledim. Hitap ederlerken, 'Kardeşim' demeleri ve davranışlarındaki sâdelikleriyle mi yoksa, bilmiyorum ama, bendeki ilk heyecanlı hâl gitmiş, yerini dikkatle dinlemek almıştı. Belki Şark tarafından olduğumu söylememden olsa gerek ki; hangi aşiretten olduğumu da sordular. Aşiretin o anda tam mânasını bilmiyordum. 'Türküm' diye cevap vermiştim. Bana iltifat ettiler. Risale-i Nur'u anlayarak okuyan talebelerinin dalâlet fırkaları da hucüm etse, sarsılmayacaklarından, Risale-i Nur'dan aldıkları iman kuvvetiyle onlara karşı koyacaklarından, Risale-i Nur'un Kur'ân'a dayandığından bahsettiler.
"Ayrıca, eskiden insanları dalâlete sevk edenlerin memleketimizde az olduğunu, ancak binde bir kişinin o zaman insanın kötü yola sevk edebildiğini, şimdi ise, tersine bir durum bulundu. Fakat hak yola teşvik eden bir kişi bile zor bulunabildiğini söylediler. Bu durumdan ye'se ve üzüntüye kapılmamak gerektiğini de, şöyle bir misâlle izah ettiler:
"Nasıl ki, bin tane badem çekirdeği bulunan bir kimse, onları toprağa dikmesi neticesinde, o bin çekirdekten, sekiz-onu badem ağacı olarak meyva verse ve diğerleri de çürüse, o adamın 'Ben bu işten zarar ettim, çünkü çekirdeklerim çürüdü' demeye hakkı yoktur. Zira o sekiz-on fidanın ağaç olmaları sonucu, her birinin binler meyva vermesiyle, o çürüyen dokuz yüz doksan çekirdeğin verdiği zarar fazlasıyla telafi edilmiş olmaktadır. Aynen böyle de, binler adamın batıla giderek çürümesine mukabil, bir kısmının hakkı görerek, doğru yolu bulmaları neticesi, bunların cemiyete, insanlığa vereceği fayda, o çürüyenleri kat kat fazlasıyla telafi edecektir.'
"Ben o zaman ağdalı üslûp ve şivelerine alışık olmadığım için, anlamakta müşkilat çekiyor, ancak pür dikkat can u gönülden dinliyordum. Beni 'talebeliklerine kabul ettiklerini ve Risale-i Nur'u okumamı' söylediler.
"Üstad Hazretlerinin elini öperek Marmara Otelinden ayrılırken, ben, âdeta bir kuş gibi hafiflemiş olarak uçarcasına ayrılmıştım. Bu benim, o İslâm kahramanı ve çok şefkatli Üstad'ımı ilk ziyaretimdi.

"Süleymaniye'deki 50 numaralı evden ayrılıyoruz"
"1954 yılına çok değişiklerle giriyorduk. Süleymaniye Kirazlı Mescit'teki 50 numaralı evde, bazı değişiklikler oluyordu. İstanbul'daki faal Nur talebelerinin bazılarında değişiklikler olmuştu. Muhsin Ağabeyimiz çeşitli sebeplerle Almanya'ya gideceğini beyanla teksir edilmeye hazır mumlu kâğıtlara daktilo edilmiş, Pencereler Bediüzzaman Said Nursi adlı risalecikleri bize bırakarak, 'Bunları siz Üstaddan müsaade alarak teksir edersiniz. Okul biterse Üstad'a gidersiniz, hizmetinde bir süre kalırsınız' gibi tavsiye ve temennilerle Almanya'ya gitmişlerdi. 50 numaralı ev boşaltılmıştı sayılır. Ahmed Aytimur Ağabeyin hemşehrisi olan ev sahibi, evi kiraya vermek ve tamir ettirmek isteğiyle, bizi çıkardıktan bir müddet sonra, evin tamamen çökerek yıkıldığını duymuş ve giderek bizzat da görmüştük. Duymuştuk diyorum, çünkü o semte pek gitmiyorduk. Cerrahpaşa ile Aksaray arasında bir yerde Aytimur Ağabeyimiz bir dokuma atölyesi açmıştı. Hüseyin isimli bir kardeşle ortak çalıştırıyorlardı. Oraya gider, oturur, Kur'ân hattına çalışır, Risale-i Nur okurduk. Gerçi Horhor taraflarında bir iş hanının odası da vardı. Oraya giderdik ama, ekseri ders ve Risale-i Nur çalışma yerimiz bu havlu dokuma atölyesi idi. Mehmed Emin, Özer ve ben Kur'ân yazısını artık seri şekilde hem okur hem de yazar bir hale gelmiştik.

"Kur'ân harfleriyle Risale yazar,Üstada gönderirdik"
"Risaleleri asıllarına bakarak veya şeffaf kâğıtla üzerine koyarak yazıp bitirdikten, yani asıl Risalelerden bir nüsha bu suretle elde ettikten sonra, bu artık bizim olan Risaleyi ciltçiye gönderir, ciltlendirir, sonra da Bediüzzaman Hazretlerine gönderirdik. Üstad Hazretleri bunları tashih eder, arkasına ismimizle dua yazar ve iade ederlerdi. Biz de bu el yazımızla yazılmış ve Bediüzzaman Hazretleri tarafından ekseriya tashih edilerek iade edilmiş ve kendi el yazılarıyla dua yazılmış Risaleleri, büyük bir hatıra olarak hıfzeder, saklardık. Öyle oluyordu ki, bazı günler mektep tatili ve müsait zamanlarımızda günde sekiz-on sayfa (Daktilo sayfası büyüklüğünde) yazdığımız oluyordu.
"Biz bunlara Kur'ân harfleriyle yazılmış olduğu için, Kur'ân harflerine izafeten 'eskimez yazı' ismini takmış 'eskimez yazıyla çoğaltılmış Risale-i Nurlar' diyorduk. Kâinatın kurulmasıyla var olan, bizi ve dünyamızı aydınlatan güneş 'Şu kadar milyon yıl evvel yaratılmıştır. O halde eskidir' demek hiç kimsenin hatırına gelmediği gibi...
"Maddî ve manevî âlemimizi nurlandıran ve ışıklandıran Kur'ân'ın da harfleri dahil hiç bir parçasına eski demek gönlümüze sığmıyordu. Onun için 'eskimez' diyorduk.
"Evet, bu Kur'ân harflerini öğrenmemiz, ecdadımızla bağlarımızı, köprülerimizi kurmaya büyük bir vasıta olduğunu veya olacağını, o zamanlar pek takdir edemiyorduk ama, yine de şevkle yazıyorduk.
"Hiç unutmam, okulumuzda Yunanistan mı Bulgaristan mı, birisinden gelme bir göçmen Türk öğrenci arkadaşımla, bir de benden başka eskimez yazıyı bilen hiç kimse yoktu. Okul öğrencilerini tarihî yerlere götürmek, tarihî eserleri göstermek hususunda sınıfta yapılan bir sohbet anında, benim bu harfleri mektup yazacak kadar öğrenmiş olmamı gören yaşlı edebiyat hocamız, çok hayret etmişti.

"Isparta'ya Üstadı ziyarete gidişim"
"Evet, 1954 yılında yukarıda izaha çalıştığım tebeddülatlarla birlikte, yine de İstanbul'un muhtelif yerlerinde toplanarak Risale-i Nur okumak, Anadolu'da teksir makinasıyla çoğaltılan Risaleleri ciltlendirerek, istenilen mahallelere göndermek gibi hizmetler, büyük zahmetlere rağmen sürüp gidiyordu. O yıl okul tatilinde Muhsin Ağabeyin tavsiyesi ve temennisine uyarak yeniden görmeyi, çok da arzuladığım Üstad Hazretlerinin ziyaretine gideceğimi Ahmed Ağabeye söylemiştim. O da bir çok bakımlardan zahmetli, kararsız, fakat sabırlı haldeydi. 'Üstad'a selâmlarıyla birlikte, memlekete gitme arzusunda olduğunu bildirilmesini' bana söylemişti. İstanbul'a Özer, Mehmed Fırıncı ve Mehmed Emin kardeşlerin hiç birisinin, her işini ikinci plâna iterek, münhasıran Risale-i Nur meseleleriyle meşgul olacak şartları yoktu.
"Bu şartlar altında Isparta'ya Üstad Hazretlerini ziyarete gitmiştim.
"Isparta'yı hiç görmemiştim. İlk defa gidiyordum. Yolculuğu trenle yapmıştım. Geldiğimde öğle saatleriydi. Tren istasyonu ile Üstad'ın kiraladığı evin arası uzaktı. Daha önceden adresi ve tarif aldığım için, kolaylıkla bulmuştum. Kapılarını çaldım, rahmetli Zübeyir Ağabey kapıyı açarak, beni karşılamışlardı. İstanbul'dan gelmekte olduğumu söylemiş, kendimi tanıtmamla (daha önce de Muhsin Alev Ağabeyin söylemiş olması sebebiyle olsa gerek) ilk karşılaşmış olmamıza rağmen derhal eve alınmış, Hazret-i Üstad da daha evvel tanıdıkları için huzurlarına kabul edilmiştim.
"Yukarıda izah ettiğim durumları,bilhassa Muhsin Ağabeyin gidişini kısaca izah etmek istiyordum. 'Hoş geldin Hakkı kardeşim' diyerek ve 'Maşaallah, barekallah kardeşim' gibi ifadelerle alnımdan öperek rahat olmamı (çünkü çok heyecanlıydım) ve oturmamı söyledi. Karyolada yatmıyor fakat yarı dik vaziyette duruyorlardı. Odalar evin ikinci katı, tabanları tahta ve battaniye ile kilimlerle kısmen kaplıydı. Karyolalarına yakın kilim üzerine dizlerim üzerine oturdum.
'Kardeşim, Ahmed'e söyle, Muhsin'i Emniyet'ten sorarlarsa, Almanya'ya benim Mucizeli Kur'ân'ın tab'ı için gönderdiğimi söylesin...' şeklindeki ifadelerinden sonra, diğer bazı hususlarda da şimdi tam hatırımda kalmayan bazı soruları sordu ve benim de cevaplandırmaya çalışmalarım oldu. Ahmed Ağabey hakkında ise, 'Ahmed şimdilik İstanbul'da kalsın' şeklinde buyurmuşlardı. Huzurlarında bir süre kaldıktan sonra, 'Kardeşim benim misafirimsin' demeleri üzerine, rahmetli Zübeyir Ağabey vasıtasıyla diğer odaya alınmıştım. Tahirî, Ceylan, Bayram ve Sungur Ağabeyler o zaman Üstadın hizmetlerinde idi.
"O gün ve gece evlerinde kalmıştım. Ertesi günü bir kısım İmam Hatipli talebelerin de iştirak ettiği sabah dersinde, tekrar Hazret-i Üstad'ın odalarına derse girmiştim. 10-15'ten fazla talebe vardı. (Sonradan İstanbul'da bir süre çok yakın arkadaşlık yapacağım Zekeriya Kitapçı da o talebelerin içindeydi.) Aynı bir okul dershanesi gibiydi.Yalnız, tahta sıralarda değil, kilimler üstünde oturuyorduk. Dikkatle okunan Risale-i Nur derslerini dinliyorduk. Üstad Hazretleri karyolalarında, fakat âdeta üniversite kürsüsünde gibi izah ediyor ve çeşitli bahisleri talebelere okutturuyordu. Talebeler ayrı ayrı okuyorlar, bir miktar okuduktan sonra, Üstadın işaretiyle diğeri okumaya geçiyordu. Ben arka taraftaydım. Ve devamlı dinledim. Gördüklerimi heyecanla takip ediyordum. Ders, tahminen bir saat kadar sürdü. Orada, o talebelerle tanışıp, hususî görüşmemiz mümkün olmadı. Beni misafir olarak tekrar odama aldılar. Odamda bir süre daha kaldıktan sonra, bir ara 'İstanbul'dan gelen var' dediler. Çıktım, baktım, arkadaşım Özer'di. İstanbul'da aniden o da karar vermiş ve beni takiben gelmiş olduğunu öğrendim. Üstad Hazretleri, bizi tekrar bu defa da Özer kardeşle birlikte huzurlarına aldılar. Diğer talebeleri de vardı odada... Çeşitli dersler anlattılar. Bir ara rahmetli Ceylan Ağabeye, 'Sen dışarı çık' diyerek bir talebesinin (Ceylan ağabeyin) kendilerini tarassut ve ta'cizde ileri giden gizli teşkilattan bir kişiye, tabancayla yaptığı bir olayı naklederek, o olayda, o talebesinin Kur'an hizmetinin hürmetine, hıfz-ı İlâhî'nin himaye ettiğini söylediler. Cesaretini bize örnek gösterip, bizim de cesûrâne hareket etmemizi, bazı haller olmasa, bizi yanlarında bırakacaklarını (ki biz her ikimiz de çok arzu ediyorduk. Yanlarında kalmayı ve hizmet etmeyi...) her ikimizi de talebeliğe kabul ettiğini bildirdiler. Son olarak da İstanbul'daki talebe ve bir kısım dostalarına (hatırımda kaldığınca Eşref Edip Bey, Gönenli Mehmed Efendi gibi...) selâmlarını söylememizi belirterek, bizim derha İstanbul'a dönmemizi istediler. Ve döndük. Ayrıca bu ziyaretimizde, sıhhatli olmasına çok dikkat etmek şartiyle. Muhsin Alev Ağabeyimizin mumlu kâğıtlara yazarak teksir etmeye hazır hâle soktuğu ve İstanbul'da bıraktığı Pencereler ile Divan-ı Harb-i Örfî ve Bediüzzaman Said Nursî adlı küçük risalelerini teksir edilme müsaadesini de almıştık.

"Maddî ve manevî imkânsızlıklar içindeydik"
"İstanbul'a dönünce sıkıntılı bir devremiz başlıyordu. Çünkü bütün zamanını ve imkânını Risale-i Nur'a hizmete verebilecek, maddî ve manevî durumları müsait kardeş ve ağabeylerimiz yoktu diyebilirim... Meselâ teksir yapacak bir yerimizi yoktu. Ahmed Ağabeyin havlu dokuma atölyesinde iki katlı ranzalı yerler vardı ama, bunlarda ancak, elle risale yazıyor ve okuyabiliyorduk, o kadar. Üstelik işçiler içinde, namazsız ve lâkayd, en azından taraftar olmakla beraber, meselelerimizden habersizler vardı. Dost-düşman müşteriler gelip gidiyordu. Ahmed Ağabeyin 'dişini sıkarak sabrettiği' karpuz sergisi gibi dağınık bir işleri de vardı ki, bütün bunlarla birlikte, kâğıt almak, teksir mürekkebi almak, yer bulmak gibi işleri de ilâve ettiğimizde , şimdi düşünüyorum da Ahmed Ağabeyin memlekete gitmek hususunda benimle haber göndererek Hazret-i Üstad'tan müsade almak istemesi, o kadar dağınık ve karışıklıklar içinde, 'hizmeti bırakıp gitmek değil' bunalan ruhunun rahata kavuşmasını arzu etmektir, diyorum, kendi kendime, her ne ise... Evet o işleri de ilâve ettiğimizde diyorum, çünkü bu mevzularda etrafına bilgi vermekte çok ketûm olan Muhsin Alev Ağabey ve Ahmed Ağabeyimizden başka, Risale-i Nur'un iç hizmet işlerini pek bilen yoktu. O bakımdan Risalelerin teksir makinesine çıkarılması için bir hayli Ahmed Ağabeyin şartlarının müsait olmasını bekledik. Sonra Ahmed Fırıncı arkadaşımızın Çarşamba'da rahmetli eniştesinin evinin bir odasında teksir makinesi teşkilatını kurarak yapalım dedik. Yine tam muvaffak olamadık.

"Abdurrahman Ağabeyin eve dershane oluyor"
"Nihayet Abdurrahman Tan Ağabeyin Süleymaniye Mimar Sinan Caddesindeki dükkânı üzerinde, Mehmed Emin kardeş, Özer Şenler, Mehmed Fırıncı'larla, işi çok gizli tutarak teksir makinelerini yerleştirip çalışmaya başlamıştık. Bu risaleleri, bir nevi manevî kerameti olarak da, Kirazlı Mescid Sokağında eski yıkılan evimizin bir ev arayla bitişiğindeki evi Abdurrahman Tan Ağabeyimiz (dilimiz alıştığı için ağabey diyorum, esasında dayı demem lâzım. Çünkü annemin süt kardeşi ve akrabası idi) satın almış, Mehmed Emin kardeşin ikna ve ricasıyla da, daha ev sahipleri taşınmadan, evin o zaman çatı katı olan en üst katına teksir ettiğimiz Risale yapraklarını gayet gizlilikle taşımıştık. Ve tasnif etmek üzere gayet rahatlık ve ferahlıkla, sıra sıra dizip o dar yerlerdeki sıkıntılı tasnif meşakkatinden kurtulmuştuk.
"Daha sonra Mehmed Emin Birinci kardeşin, Abdurrahman Ağabeyden evi bu işte kullanma talebi üzerine, alt katı hâlâ dershane olarak kullanılan Süleymaniye Dershanesi, Risale-i Nur Dershanelerinin İstanbul'daki ilk çekirdeklerini teşkil etmişti. Biz artık bir değil, bir çok meşakkatlerden kurtulmaya başlıyorduk. Bir müddet sonra, havlu dokuma atölyesindeki ranzalı, gürültülü Risale-i Nur çalışma yerimizden, Süleymaniye Kirazlı Mescid sokaktaki Medrese-i Nuriyemize taşınacaktık. Rahmetli Abdurrahman Ağabey, hem dükkânının mağara gibi taş ve küçük, fakat müstakil olan üst katını hem de yeni aldığı evin üst katlarını bize tahsis etmişti. Dükkânın üstünde, âdeta gece yatıp uyumadan teksir yapıyor, evin üst katında da, tasnif ile cilde hazır hale getiriyorduk. Risale-i Nur okumaktan ibaret olan umumî derslerimizi de, o zamanlar Taştekneler Mescidi, Şehzadebaşı Camii, Soğanağa Kâtip Sinan Camii ve bazı evlerde ve muayyen zamanlarda yapıyor, hususen Horhor, Sofular Mescidi gibi yerlere, teksir işlerimizi dahi bırakarak gidiyorduk. Gerek neşriyat hususunun ve gerekse derslerin devamı, çeşitli aksaklıkları olmakla beraber, hizmette hepimize müstakil hareket etmek ve Risale-i Nur'a kendi malımız ve eserimiz gibi sahip çıkmak konusunda büyük bir tecrübe ve cesaret sahibi olmamızı sağlıyordu. 'Kimin himmetli milleti ise, o tek başına bir millettir' vecizesini Risale-i Nur'da beyan eden Hazret-i Üstad, her talebesinin âdeta tek başına dâvayı omuzlayacak bir himmete hareket etmesini istemekteydi. Böylece, İstanbul'da o zaman basit çapta bir hizmet cemaatı teesüs etmişti. Herbirimiz o şahs-ı manevînin birer âzası olmaya çalışıyorduk. Bazılarımız, başta ben, belki bunu idrak edemiyorduk ama, Üstadımız şuurla bunu istiyordu. Rahmet-i İlâhî veriyor, kader-i İlâhî de ağlarını örüyordu. Bunun böyle olduğunu, ancak yeni yeni idrak edebiliyor, Allah'ın bu büyük lütfuna karşı, Hâzâ min Rabbî diyoruz.

"Üstadı müteakip ziyaretim"
"Müteakip senelerde sayısını hatırlayamayacağım kadar Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret ettiğimi söylemiştim. Bunlardan bazılarını tafsilatıyla hatırlayamıyorum. Yalnız, Emirdağ'da rahmetli Zübeyir Ağabeyle Üstadın arkasında cemaat olarak namaz kıldığımızı; yine ziyaretimde, yoğurtla karıştırarak yapılar yumurtalı-yoğurt yemeğini bana ikramlarını, (o yemekteki lezzeti hâlâ unutamam) askere giderken 'Allah'a ısmarladık' demek için uğradığımda, o tarihlerde İşaratü'l-İcaz adlı eserin Isparta'da, rahmetli Hüsrev Ağabeyin kalemiyle yazılmış mumlu kâğıtlarla teksir baskısı yapılmakta olduğu cihetle, 'Kardeşim, namaz tesbihatında hatırladım, derhal İstanbul'a dön! Teksir için lüzumlu kâğıtları İstanbul'dan, Ahmed Isparta'ya göndersin' dediklerini, benim de, dönüp bu haberi intikal ettirdiğimi; yine bir başka ziyaretimde, Rahmetli Zübeyir Ağabeyi göstererek 'Zübeyir'e bin lira maaş verseler, Risale-i Nur'a hizmetini bırakıp memuriyete girmez...' meâlindeki hitaplarını ve yine o yıllarda bir kısım kardeş ve ağabeylerimizle birlikte otuz kuruş yevmiye üzerinden hesaplanarak, 'bez kese' içinde 'tayın bedeli' olarak tuğralı tek liralardan meydana gelen (sonradan bu liralar tedavülden kaldırılmıştır) paraları, kese içimde alışımı da o yılların en büyük ve en tatlı hatıraları olarak unutamadığımı zikredebilirim.

"Üstadın İstanbul'a en son gelişi"
"Son yıllar çok çalkantılı geçiyordu. O zamanlar, Üstad Hazretlerini gazetelerden ve diğer vasıtalardan âdeta gün-begün takip ediyorduk. Nihayet 1959 Aralık'ın son günleriydi ki Bediüzzaman Hazretlerinin İstanbul'a gelecekleri hususunda telgraf geldiğini ve daha sonra da Çemberlitaş-Piyerloti Oteline indiklerini öğrenmiştik. Başta kahraman Zübeyir Ağabey olmak üzere birçok Nur talebeleri oteldeydiler. Bir kısmı da daha sonra geldiler. Üstad Hazretleri çok yorgun olmasına, oteldeki odalarında istirahat halinde olmalarına rağmen, ilk gün akşam vakti odalarında bizlere topluca ders mahiyetinde eski Divan-ı Harp Mahkemesinde yaptıkları mahkeme müdafaasından bahisle, Divan-ı Harp Mahkemesinde beraat ettikten sonra Beyazıt'tan tâ Sultanahmet, Divanyoluna kadar 'Yaşasın zalimler için cehennem' diyerek kendilerini takip eden kalabalıkla topluca geldiklerini, Risale-i Nur'da geçen bazı mevzuları da ayrıca ders olarak anlattıklarını, ayrıca; kendilerini birçok vilâyetten şimdi dâvet ettiklerini, ancak Ankara, Konya ve İstanbul gibi birkaçına gidebildiklerini, ayrıca menfi milliyetçiliğin zararlarından bahsettiklerini hâlâ unutamam.
"Ertesi günü 1960 yılının yanlış hatırlamıyorsam ilk günüydü, sabahleyin erkenden yine gelmiştim. Otelde birçok Nur talebesi kardeş ve ağabeylerimiz vardı. Ayrıca, Emniyetten memurlar, bir kısım gazeteci muhabir ve bilhassa foto muhabirleri de vardı. Hususen bir ara İstanbul Yenikapı Ortaokulundan tanıdığım Rüçhan adındaki foto muhabirini, Üstad Hazretlerinin otelin üçüncü katındaki odaları karşısında, bitişik komşu evin dam kiremitleri üzerinde fotoğraf makinesiyle birlikte görmüştüm. Nasıl o dama çıkmıştı bilemem. Gerçi hemen mâni olmuştuk, ancak ertesi günü gazetelerde Üstad Hazretlerinin namaz kılarken çekilmiş fotoğraflarını görünce, bizler görmeden, belki rahmetli Zübeyir Ağabeyin müsaadesiyle o veya arkadaşları tarafından çekilmiş olduğunu tahmin etmekteyim.
"Üstad Hazretlerinin bir müddet İstanbul'da kalacağını tahmin ettiğimiz için, nasıl olsa sonradan söyleriz, gelir ziyaret ederler düşüncesiyle en yakınlarımıza dahi söylememiştik. Halbuki aniden rahmetli Zübeyir Ağabey; 'Üstadımız İstanbul'dan gidiyor' demişti. Hepimiz çok üzülmüştük. Amma çaresizdik. Üstadın çok kısa bir süre kalmaları, hepimizi de âdeta şaşkına çevirmişti. Zira, ben dahil oradaki bazılarımızın dünya gözüyle bir daha göremeyeceğimiz gidişleriydi bu.

"Üstad İstanbul'dan ayrılıyor"
"Evet, hazırlıklar yapılmıştı. Artık İstanbul'dan gidiyorlardı. Topluca odalarındaydık. Av. Bekir Ağabey hepimizi ayrı ayrı Üstad Hazretlerinin cenahlarına göre bizleri düzenli şekilde vazifelendirmişti. 'Sen sağında, sen solunda, bu ön, o arka taraflarında vesair gibi' dizilmiştik. O sıra Üstad baktım, takdirle Bekir Ağabeyi izliyordu. 'Maşaallah kardeşim sen tam Abdurrahman'ım gibisin...' (rahmetli biraderzadesini kastederek) şeklinde, takdirli tabirler kullanıyorlardı. Düzenli bir halde otel odasından çıkmıştık. Yukarıda da belirttiğim gibi, otel; gazeteciler, emniyet mensupları ve diğer meraklılar tarafından hıncahınç bir şekilde doldurulmuştu... Hele otelin önü.. Üstad Hazretlerini kapı önündeki Hüsnü kardeşin kullandığı otomobile âdeta bindirmemize imkân yok gibiydi. Üstadı, başta rahmetli Zübeyir Ağabey, Bekir Bey, Fırıncı, Birinci, Zübeyir, Abdünnur, Abdülkafi... gibi şimdi hatırlayabildiğim birçok kardeşler ve ağabeylerle bir çember içine alarak zorla otomobile bindirebilmiş ve Kabataş araba vapuruna kadar takip ve teşci etmiştik.
"Nereden bilebilirdik ki; 'bu helâket ve felâket asrının güneşi...' İstanbul ufuklarından ufule gidiyordu. Âdeta güneş doğuda batmak üzere batıdan gidiyordu. Onu, ta Kabataş vapur iskelesine kadar uğurlamıştık. Evet, ne bilirdik ki o tarihten sonra geçecek her gün bir saniye gibi tez geçecek ve bir daha görmeden üç dört ay gibi kısa bir süre sonra; doğuda, nebiler, evliyalar yurdu Urfa'da ebede uful edecek. Nur içinde yatsın."

Tur@b
25.08.2008, 14:05
Prof. Dr. ALİ ÖZEK

1932 yılında Fethiye'de doğdu. Mısır Ezher Üniversitesini bitirdi. Arap dili ve edebiyatı hocası olan Özek, İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünde 1978'den sonra bir müddet müdürlük yaptı. Kendi sahasında kıymetli eserleri bulunmaktadır. 1953'de İstanbul'da Bediüzzaman'la görüşmeleri vardır.

"Kahire'de Mustafa Sabri Efendinin ziyaretine giderdik...
"1952 senesinde eski seyhülislâmlardan Mustafa Sabri Efendi(* (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn1)) Kahire'de Şehzade Şevket Beyin evinde kalıyordu. Biz Türk talebeler haftada, bazan da on beş günde bir defa ziyaretlerine giderdik. Kendileri de bizleri daima beklerlerdi. Güzel sohbetler olurdu, dinlerdik ve istifade ederdik.
"Bir defasında herkese memleketini soruyordu. Ben de Muğla'nın Fethiye kazasının Doğanlar köyünden olduğumu söyledim. Bizim köy Elmalı'ya yakındı. Elmalı Hamdi Efendinin hemşehrisi sayılırdık. Mustafa Sabri bu vesileyle Elmalı'ya olan hayranlığını izhar etti.
"Yine böyle bir sohbet sonunda elini öptüm, ayrılıyordum. Türkiye'ye izine geliyordum. Mısır'da okuyan Ezher Talebe Teşkilâtının sekreteri ve başkanıydım.

"Mustafa Sabri Efendi benden üç şey istemişti"
"Mustafa Sabri Efendi, 'Sana üç vazife vereceğim' dedi.
1. Kırkağaç kavunu (Mısır'da kavun yoktu)
2. Leblebi,
3. Şeyh Said Nursî'yi göreceksin. Bediüzzaman'ı ziyaret edip ne kadar talebesi olduğunu soracaksın. Sana bir rakam verecek. Bunun üzerine neden Türkiye'de bir hareket yapmıyor, neden duruyor, niçin bir İslâmî harekâta girişmiyor? Bunları sor' dedi. Emirdağ Belediye Reisi olan H. Ali Kılıçalp da Mısır'da talebeydi. O da selâm ve hürmetini söyledi.

"Bediüzzaman'ı ziyaretim"
"İstanbul'a geldiğimde Bediüzzaman da Fatih Çarşamba'da ahşap bir evde kalıyordu. Ziyaretimizde divan üzerinde, arkasında hafif eğik bir yastığa yaslanmış, uzanmış yatıyordu. Mustafa Sabri Efendinin selâmını söyleyince, kalktı, doğruldu, oturdu, 'aleykümselâm' diye selâmı aldı. 'Kelâmı nedir?' dedi. Bir saat kadar ziyaretinde kaldık.

"Bizim vazifemiz imandır"
"Ben selâmını söylemeden, 'Bizim H. Ali ne yapıyor?' diye sordu, ben de selâmını söyledim.
"Mustafa Sabri ne kadar talebeniz olduğunu soruyor Efendim' dedim
"Türkiye'de Risale-i Nur'u okuyan beş yüz bin şakirdim var' dedi.
"Sabir Efendi bu kadar talebesiyle neden İslâmî cihada başlamıyor, diyor.'
"Üstad:
"Şimdi sen Sabri Efendiye selâm söyle, bizim dâvamız imandır. Cihad, imandan sonra gelir. Şimdi imana hizmet etmek zamanıdır. Bizim vazifemiz imandır, imana hizmet etmektir...' diye iman hizmeti üzerinde uzun uzun durdu ve izahlarda bulundu. Müsaade isteyip ayrılırken, ayağa kalktı. elini öptüm, ayrıldım, kendisi de yatağa oturdu.
"Emanetleri, bu arada Şevket Beyin istediği vatan toprağını çok sıkı arama ve kontrolden sonra Mısır'a götürdüm. Leblebi ve kavunu da Sabri Efendiye götürdüm.

"Şeyh Said Efendi haklıdır"
"Sabri Efendi artık iyice ihtiyarlamıştı. Bu sebepten rahatsızdı. Türkiye'de Bediüzzaman'la geçen konuşma ve hatıraları, aynen kendilerine naklettim. Dikkatle dinledi. Şu cevabı verdi:
"Şeyh Said Efendi gerçekten haklıdır!
"Evet söyledikleri doğrudur. O dâvasında muvaffak oldu. Biz hata ettik. O memleketten hiç bir yere ayrılmadı, sebat etti...' diye Bediüzzaman'ı tasvip etti."


* (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref1) Osmanlı Devletinin 127. Şeyhülislâmıdır. Tokatlıdır. Ulemâdan Ahmed Efendinin oğludur. 150'liklerden olarak yurt dışına çıktı. Mısır'da Hakkın rahmetine kavuştu. Kıymetli İslâmî eserleri vardır..

Tur@b
25.08.2008, 14:06
MUSTAFA RUNYUN

1917'de Konya'da doğmuştur. Yüksek tahsilini Mısır'da yapmıştır. Cumhuriyet devrinde İslâmiyete, vaazlarıyla, konuşmalarıyla ve eserleriyle hizmet eden büyük âlimlerimizden birisidir. 1957'de Demokrat Partiden milletvekili seçilmiştir. Yassıada maznunlarındandır. İslâmî sahada çok değerli eserleri bulunmaktadır.1952'de Bediüzzaman Said Nursî ile görüşmüştür.

İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsündeki odasında, tanıyıp, elini öptüğüm Mustafa Runyun Hoca, daha önceleri, eserlerini okuyup, istifade edip, gıyaben tanıyarak muhabbet ve hürmet duyduğum bir zattı.
Bu ehl-i kemal ve ehl-i takva zatı, geç de olsa tanımış, tatlı sohbetinden feyiz almıştım.
Tahminen Bediüzzaman Said Nursî ile görüşmüş olduğunu düşünüyordum.
Sohbetimiz esnasında kendilerine bu hususu sordum. Mütevazi ilim ve irfan erbabı Runyun Hoca, Bediüzzaman'ı 1952 senesinde İstanbul'da ziyaret ettiğini söyledi.
O zamanlar askerliğini yedek subay olarak yapan Mustafa Runyun Beyefendi, Sirkeci'deki Akşehir Palas otelinde Üstad Said Nursî ile olan görüşmesini bize şöyle nakletti:
"1952 senesinden İstanbul'da yedek subay olarak vatanî vazifemi yapıyordum.
"Ata Kulaksızoğlu ismindeki Kastamonulu tüccar bir dostumdan, Üstad'ın İstanbul'da bulunduğunu işitmiştim. Yine Ata Beyle birlikte ziyaretine gittik. Kapıdan ismimizi söyleyerek ziyarete geldiğimizi bildirdik. Az sonra kabul buyurduklarını bildirdiler.
"Ziyaretimiz yarım saat kadar devam etti. Üstadın elini öptük, bize iltifat etti. Ben askerî elbise ile bulunuyordum. 'Ne zaman istersen buyur gel, yalnız askerî elbise ile gelme, sana zararları dokunur' diye buyurdu.
"Kurban.. kurban' diye tatlı bir hitap tarzı vardı.
"Daha sonraki senelerde Risale-i Nurlarla alâkalı olarak ehl-i vukuf tayin edilip, Nurlar hakkında raporlar vermiştik. Bu eserlerin şeriata aykırı olmadığını, İslâmî, ilmî eserler olduğunu bildirmiştik."
Runyun Hocanın bu latif hatırasını dinledikten, yeniden görüşüp, ziyaretine gelmek arzumuzu izhar ettikten sonra kendileriyle vedalaşıp, ayrıldık...

Tur@b
25.08.2008, 14:07
Dr. ALÂEDDİN YILMAZTÜRK

1927'de Düzce'de dünyaya geldi. 1968'de Bolu Adalet Parti Senatörü seçildi. Adlî Tıp'ta vazife yaptı. Sağlık İstatistik Planlama Dairesi Genel Müdürlüğü yaptı. Bediüzzaman Said Nursî ile müteaddit defalar görüşmeleri vardır.

"Üstadı ilk defa Reşadiye Otelinde kalırken ziyaret etmiştim"
"1941 yılında trenle İstanbul'a okumaya geliyordum. Bediüzzaman Said Nursî'nin ismini ilk defa bu yolculuk esnasında duydum. Kendisini tanıyanlar şahsiyetinden ve hizmetlerinden sitayişle bahsettiler.
"1952 senesinde İstanbul'da Reşadiye Otelinde kalıyordum. Bu sıralarda Bediüzzaman da bir mahkemesi için İstanbul'a gelmiş, aynı otelde kalıyorduk.
"İşte Üstadı ilk defa bu otelde ziyaret edip ellerini öptüm.

"Mahkeme salonu onun bir işaretiyle boşalmıştı"
"Şimdiki Büyük Postahanenin bulunduğu adliye binasında mahkemesi oluyordu. Çok kalabalık ve izdiham olmuştu. Kalabalık adeta bir sel halini almıştı. Binbir güçlükle ben de mahkemenin yapılacağı salona girebildim. Kalabalıktan muhakeme yapmak imkânsızdı. Mahkeme Reisi Üstad'a rica etti. Kalabalığın çekilmesini istiyorlardı:
"Efendi Hazretleri işaret etseniz de şu izdiham kalksa!'
"Üstad dönerek kalabalığa bir işaret etti. Salonun yarısı hemen boşaldı.

"Üstada gözleri için ilaç verdim"
"Said Nursî Hazretleri otelde iken gözlerinden rahatsız olmuştu. Göz kapaklarının altı kızarmıştı. O zamanlar 'Terramisin' merhemi yeni çıkmıştı. Kendilerine bu ilaçtan alarak götürdüm.
"Ben hiç bir kimseden karşılıksız bir şey almam. Fakat seninkini alacağım' dedi.
"O ilacı kullanınca hastalığı geçti. Çok memnun oldu, bana dualar etti.
"Yanındaki gümüş liralardan bir tane bana hediye etti:
"Bunlardan bende on beş tane verdı, senelerden beri bunlarla idare ettim. Bir tane de sana yeter' diyerek bir lira verdi. Ben bu parayı bir kaç kat kâğıda sardım. Annem de bunu iç cebime dikmişti. Bu lirayı üzerinde taşıdığım müddetçe Allah beni parasız bırakmadı.

"Üstadı otobüste ayakta görünce"
"Bir gün Sarıyer'den otobüse binmiş geliyordum. Bir de baktım otobüsün arka sahanlığında Efendi Hazretleri ve yanında iki genç talebesi vardı. Ayakta duruyorlardı. 'Aman Efendi Hazretleri, siz ayaktasınız' diye bağırarak otobüsün içini velveleye verdim. Bir kaç kişi hemen ayağa kalkarak Üstad'a yer verdiler. Üstad memnun olarak boşalan yere oturdu. Çok güzel ve temiz bir kıyafeti vardı. Başında sarığı, uzun siyah geniş kollu bir cübbe giymişti.
"Benim otobüsteki kendisine karşı olan hürmetimden de çok memnun olup, mütehassis olmuştu.

"Reşadiye Otelinde zaman zaman ziyaretine giderdim"
"Reşadiye Otelinde zaman zaman ziyaret ederdim. Devamlı yanında bulunmaktan ziyade ara sıra ziyaret tarzında görüşürdük. Nasihat ve tavsiyelerini hiç bir zaman unutmam. Bazı zamanda yaramaz çocuk gibi kaçardım. Uzun zaman görüşmediğimiz zamanlar rüyalarımda tecelli ederdi.
"Bir gün Müzeyyen Senar'ın konserine gidiyordum. Yolda Üstadla karşılaştık. Üstad kolumdan tutarak beni geri çevirdi, konsere bırakmadı.

"Şemseddin Yeşil'den dinlediğim hatıra"
"O zamanlar Şemseddin Yeşil Hocanın yanına da gider gelirdim. Şu hatırayı da Şemseddin Yeşil Efendiden dinlemiştim:
"Said Nursî Hazretleri ile birlikte Denizli mahkemesinde ifade vermeye çıktıkları zaman, Üstad hakime:
"Sizin benden ifade almaya selahiyetiniz yoktur. Benim temsil ettiğim dâvayı muhakeme etmek selahiyetine sahip değilsiniz!' demiş.
"Hakim, 'Ne demek istiyorsunuz?' diye hiddet ettiği zaman da, şu cevabı vermiş:
"Çünkü sizin yıkanıp da gelmeniz lâzım; temiz değil, cünüpsünüz!'
"Hakikaten hakim şaşırıp kalıyor, sonra mahkemeye ara veriyor.

"Kendisine hürmet ve bağlılığımız sonsuzdur"
"Said Nursî Hazretleri İstanbul'dan ayrılınca kendisin bir daha dünya gözü ile görmek kısmet olmadı. Ama ona hürmet ve bağlılığımız vardır.
"Bende Risale-i Nur eserlerinin İslâm yazısı ile basılmış eski kitaplarından vardı.
"Kitapları arıyorlardı. Biz de sıkışmıştık. Bir gece yarısı Nurları çuvala doldurduk Düzce'ye kaçırdık. Kitapları bulsalardı yakacaklardı, sonra biz bu kıymetli eserleri nereden bulacaktık.
"Daha sonra bu kitapları eşe dosta dağıttık, o seriyi böylece elden çıkarttık.
senelerinde dinî kitapları okumak sanki suçtu. Yine gizli gizli okuyorduk. Yakaladıkları zaman alıp götürüp mahkemeye veriyorlardı. İyi biliyorum, Cağaloğlu'nda matbaada Risale-i Nurlar basılırken bir kişi kapıdan çıkar gözcülük ederdi. Öbürü kitabı koynuna saklar öyle çıkardı. Kitapları götürmek bile suçtu.
"Şunu ifade etmek gerekir ki, otuz-kırk seneden beri Türkiye'nin yüksek tahsil gençliğinden Said Nursî Hazretleri büyük fetih yapmıştır. O, okumuş insanlardan en çok talebesi olan bir Üstaddır."

Tur@b
25.08.2008, 14:08
OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ

1917 yılında Akseki'de dünyaya geldi. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunudur. Serdengeçti ismiyle çıkarttığı mecmuasıyla ve yaptığı mücadeleleriyle tanınır. AP mebusluğu yapmıştır. Bir Nesli Nasıl Mahvettiler, Bu Millet Neden Ağlar ve Gülünç Hakikatlar isimli eserleri vardır. İki defa Bediüzzaman Said Nursî'yi ziyaret etmiştir. 10 Kasım 1983'te vefat etti.

Serdengeçti'nin Said Nursî ve talebeleri ile ilgili yazıları
Mukaddesatçı cephenin ateşli kalemlerinden ve imanlı mücadelecilerinden Osman Zeki Yüksel (Serdengeçti) 1952 yılının Mart ayında, Serdengeçti mecmuasının altıncı sayısında "Said Nur ve Talebeleri" başlıklı bir yazı neşretmişti.
Bu yazı Bediüzzaman'ın Büyük Tarihçe-i Hayat'ında, Bekir Berk'in Mülâkat isimli eserinde, Nurculuk isimli kitapta, ayrıca çeşitili mecmua ve gazetelerde iktibas edilmişti. Nesir ve şiir karışımı bu yazı, çoşkun bir iman ve sevgisinin neticesi olarak Bediüzzaman, Nur Talebeleri ve Nurculuk hakkında yazılmış en güzel yazılardan birisiydi.
Bu şahane makaleden sonra Osman Yüksel Serdengeçti, 1952'de İstanbul'da Fatih semtinde bulunan Reşadiye Otelinde Bediüzzaman Said Nursî'yi ziyaret edip, görmüştü. Bu ziyaretin neticesi olarak Serdengeçti, o çoşkun ruhuylla, o berrak üslûbuyla mecmuasını Mayıs-Haziran (15-16) 1952 tarihinde, 7. sayfada "Said Nursî'nin Huzurunda" başlıklı bir muhteşem makale daha neşretti. Daha sonraki senelerde bu yazı da Nurculuk isimli kitapta ve Yeni Asya gazetesinde iktibas edildi.
"Bediüzzaman Said Nursî ile olan ilk görüşmesini mezkûr makalede gayet veciz olarak ve bütün teferruatıyla anlatmıştı.

"Said Nursî 20. asrın karanlığını delerken"
"Osman Yüksel, Serdengeçti mecmuasının müteakip sayılarında Nur Risaleleriyle alâkalı yazılar, Bediüzamanla ilgili şiir ve resimler neşretmiştir. Bunlardan birisi de mecmuanın Ağustos 1952 tarihli 17. sayısı idi. Kapakta bir temsilî resim vardı, resmin altında ise şunlar ifade ediliyordu, İslâm dâvasının Serdengeçti'si:

"Said Nursi yirminci asır karanlığını delerken!.
Çık nerdesin zuhur et, biz seni bekliyoruz...
Yıllardır yollarında yorgun emekliyoruz!
Musa ol! Hakka yüksel, tecelli et Tûr'a..
Zulmet yıkılsın gitsin, cihan garkolsun Nura!.."

"Bir kahraman bekliyoruz"
Daha önceleri Osman Yüksel, Serdengeçti mecmuasının 1947'de çıkan ilk sayısında bir hiss-i kablelvuku (önsezi) ile Bediüzzaman'ın huzurunda buyurduğu ilhamı "Bir Kahraman Bekliyoruz' şiiriyle dile getirmişti:
Kal'a gibi dik başın bulutlarla yarışsın.
Dalga dalga saçların rüzgârlara karışsın.
Adını nakşedelim, eski-kadîm surlara
Sesini haykıralım asırdan asırlara
Savletinden titresin yeniden Doğu, Batı
Ve kurulsun ebedî Allah'ın saltanatı
Ufukları kaplasın bayraklarımız al al
Göklere zaferini çizsin vahşi bir kartal
Kahramanlar büyüsün masalda dev misali,
Eğilsin öpsün gökler canım nazlı hilâlli.
Ordularım yeniden Tuna'ya akın etsin
Bir yıldırım çıksın da uzağı yakın etsin.
Selâm dursun karşımda bütün şerefler şanlar,
Namını tebcil etsin, yıldızlar, kehkeşanlar.
İçimde hiç sönmeyen bir fetih sevdası var,
Yavuz gibi diyorum: Bir dünya insana dar!
Bir seda duymak için, sahralara düşmeyim,
Helâl olsun bu yolda varım yoğum her şeyim.
Volkan gibi lâv atmış, ne susmuş ne sönmüşüm,
Ben fikir uğruna çılgınlara dönmüşüm.
Bir deha bekliyoruz, gençliğe mihrap olsun,
Ruhları tutuşturan bir ateş mihrak olsuun.
Sinesinde birleşsin sağa sola sapanlar
Kahrolsun Hak dururken yabancıya tapanlar
Çık nerdesin zuhur et, biz seni bekliyoruz
Yıllardır yollarında, yorgun emekliyoruz
Musa ol Hakka yüksel, tecelli et de Tûr'a
Zulmet yıkılsın gitsin, cihan garkolsun Nûra
İstiyorum yeniden bir hilkat istiyorum
Ne hayâl ne kuruntu, hakikat istiyorum.
Hakikat, hakikat, hakikat istiyorum...

Bizzat Osman Yüksel'in ağzından tesbit ettiklerim
Osman Yüksel Serdengeçti'yi ilk defa 1962 kışında Gaziantep'te görmüş ve sohbetlerini dinlemiştim.
On sekiz yıl sonra İstanbul'un fethinin 527. yıldönümünde ikinci defa görmek ve dinlemek imkânı bulabilmiştim.
Bu imkânı değerlendirebilmek maksadıyla, uzun zamandır zihnimde hazırlanan suallerimi sormaya başlamıştım.
"Öldürücü, güldürücü" fıkralarından zaman buldukça Üstad Bediüzzaman'la olan görüşmelerinin intibalarını tesbite çalışıyordum.
1952'de Reşadiye Otelinden sonra Üstadla tekrar görüşüp görüşmediğini sormuştum. Cevap olarak, 1952 senesinde Ahmet Emin Yalman'ın Malatya'da vurulma hâdisesinden sonra, kendilerinide tevkif ettiklerini, tahliyeden sonra Isparta'ya uğrayıp Üstadı ziyaret ettiğini ifade etti.
Bu görüşme ve ziyaretten hatırında kalan intibalarını şöyle anlatıyordu:
"1954 senesiydi, bu, Üstadı ikinci defa ziyaretimdi.
"Isparta'da dinî ve millî neşriyatı satan bir kitapçı dükkânı vardı. Oraya giderek Üstadı sordum. Bu esnada aniden Ziver (Zübeyir Gündüzalp) zuhur etti. Rahmetli ne kahraman insandı, ne iman vardı Rabbim onda, ateş gibi bir delikanlıydı. Üstadı ziyaret etmek istediğimi söyledim. 'Üstad hasta ama, sizi kabul eder' dedi. Ayrı ayrı yollardan Üstadın kaldığı eve gittik. Devamlı polis kontrolündeydi. Mahalle arasında ahşap bir eve girdik.

"Elbette hapse gireceksin"
"Kendilerine Said Bilgiç ve Dr. Tahsin Tola'dan selâm ve hürmetler götürmüştüm. Malatya hâdisesinden sonra tevkif edilişimi Üstada şikâyet ettim. 'Eskiden, Halk Partisi devrinde olduğu gibi, bunlar, Demokratlar da bizi hapsediyorlar efendim' dedim. Cevap olarak, 'Elbette hapse gireceksin , yoksa hizmetten vaz mı geçti, İslâm dâvasından döndü mü diye Müslümanlar senden şüphelenirler' diye buyurdu.

"Halk Partisine karşı Demokrat'ı desteklemek lâzım geldiğini söylüyordu"
"Halk Partisiyle, Demokrat'ın mukayesesini yaptı. Halk partisinin kol kestiğini, Demokrat'ın ise parmak kestiğini, ehven-i şer olduğunu ifade etti. Halk Partisine karşı, Demokrat'ı desteklemek lâzım geldiğini söyledi.
"Bu arada lâtife ederek, 'Serdengeçti, beni siyasete karıştırıyor, bende siyaset yok' dedi, ama bu arada da mevzu ile alâkalı ne söylemek lâzım geliyorsa onu söyledi.
"Antalya'ya gidiyordum. Üstad, 'Dönüşte yine uğra' dedi. Maalesef ben uğrayamadım.
"Daha sonraları ise görüşmek, ziyaret edip, elini öpmek nasip olmadı.
"Vefatını Ankara'da iken haber almıştım. Bu acıklı vefat hâdisesinin arkasından bir yazı kaleme almıştım. Fakat bu yazıyı hiçbir yerde neşredememiştim."

"Sekiz defa mahpus, bir defa mebus olmuş"
Serdengeçti bu sohbet esnasında yaptığı nüktelerle, lâtifelerle, vezinli konuşmalarla hepimizi kahkahalarla güldürüyordu.
"Sekiz defa mahpus, bir defa mebus oldum" diyordu.
Beş defa Halk Partisi devrinde, iki defa Demokrat devrinde, bir defa da Millî Birlik Komitesi devrinde tevkif edilip, hapis yattığını söyleyerek, yine Üstad Bediüzzaman'ın parmak ve kol kesme meselesini teyit ediyordu.

Said Nursî'nin huzurunda Serdengeçti Osman Yüksel
"Bundan birkaç sene evvel, hatırı sayılır bir din adamıyla Said Nursî Hazretleri hakkında münakaşa ediyorduk. Muhatabımın dinî bilgisi ve bu husustaki selâhiyeti münakaşa götürmez bir hakikattı. Fakat bütün bunlara rağmen İslâmın hareket, hamle, heyecan tarafına yanaşmıyordu. O bakımdan Said Nursî'nin mücadeleci hayatı onu fazla alâkadar etmiyor, hattâ bu yaştan sonra onun bu işlerle uğraşmasını doğru bulmuyordu. Bilâkis ben hareket haline gelmeyen, gelemeyen hiçbir imana taraftar değildim. Çok bilmek bir şey ifade etmezdi. İş, bildiğini yapabilmekti. Said Nursî'nin mücadelelerle dolu hayatı, o yılmazlığı, o dönmezliği, bana İlâhî bir heyecan veriyordu. Galiba Hazret o zaman Denizli Hapishanesinde bulunuyordu. Denizli adliyesinde stajyer bulunan bir arkadaşım Said Nur'un harkikulâde hayatından bahsetmiş, bana Nur Risaleleri getirmişti. Eserelerini tam mânasiyle okuyamamakla beraber, kudretli, kurtarıcı bir ruhun karşısında olduğumu görüyordum. Yukarıda da zikrettiğim gibi beni asıl ilgilendiren onun mücadelelerle dolu hayatı.
"Muhatabımı dilimin döndüğü kadar iknaya çalıştım. Said-i Nursî'nin gençlik üzerindeki tesirlerinden bahsettim.
"O gece bir rüya görüyorum: Geniş yeşil bir meydan. Meydanda binlerce, onbinlerce insan. Bu insanlar hem genişliğine, hem derinliğine meydana yayılmışlar. Omuz omuza göklere kadar yükselmişler. O onun omuzuna basmış, o onun omzuna.. Böylece bu muazzam insan yığınından adetâ koskoca bir dağ meydana gelmiş... Bu insanların en yükseğinde de Said Nursî Hazretleri... Sanki minarenin alemi gibi... Sanki kâinata Allah'ın varlığını, birliğini işaret eder gibi, bir heybetle duruyor. Ben karşıdayım. Beni gördü. Gülümseyerek iki eliyle selâm verdi. Selâmını aldım. Başı göklere değiyordu. Saçları rüzgârlara karışmıştı. Bütün insanlar ayaklarının altında idi... Omuz omuza vererek onun dünyadaki mesnetleri haline gelmişlerdi. Rüyada heyecanlanmışım, uyanıverdim.
"Zaman zaman, gördüğüm bu harikulâde rüyanın tesiri altında kalıyordum. Geçenlerde bunu Nur talebelerine anlattım. Çocuklar 'Ta kendisini görmüşsün Osman ağabey, şekli de tarif ettiğin gibi. Selâm verişi'de' dediler. Bunun üzerine Serdengeçti'de 'Said Nur ve Talebeleri' başlıklı bir yazı yazdım. Bu suretle bu bahtiyar ihtiyara ve onun etrafında toplanan tertemiz din ve iman kardeşlerime hayranlığımı izhar ettim. Yazım, inanmış temiz, mü'min gönüller tarafından heyecanla karşılandı. Birçok tebrik telgrafları, mektupları aldım. Artık Said Nursî Hazretlerini görmek benim için adetâ bir mecburiyetti. Rüyamda gördüğümü, gündüz gözüyle de görmek istiyordum.
"İstanbul'a gittim. Aradım, sordum. Fatih'te Reşadiye Otelinde kalıyormuş. Yanımda Teknik Üniversiteden çok sevdiğim genç bir arkadaş var. Duydum ki Hazret, ikindiden sonra kimseyi kabul etmiyormuş. Aksi gibi vakit gecikmişti. Fakat muhakkak görmeliydim. Reşadiye Otelini buluyorum. Otelin kâtibine soruyorum. 'Üst katta 29 numaralı odada' diyor. 'Kabul ederlerse buyurun.' Onun kapısına kadar varmak bile benim için güzel bir şey' diyorum. Merdivenleri heyecanla çıkıyorum. İşte '29' numaralı odanın kapısındayız. Kapıda kendisine hizmet eden arkadaşlardan bir kaçına rastladım. Onları Ankara'dan tanıyorum. Kendilerine 'Bu saatte Üstadın kimseyi kabul etmediklerini biliyorum. Acaba ne zaman ziyaret edebiliriz?' dedim. 'Evet' dediler.

"Sen benim oğlumsun"
"İkindiden sonra kimseyi içeri almıyorlar. Amma sizi herhalde kabul ederler. Bir soralım... Buyurun!' dediler. İçeri girdik. Beni görünce: 'Sen Serdengeçti Osman?' 'Evet' dedim. 'O yazıları yazan sen?' 'Evet'. Ellerinden öptük. Bize işaret etti. 'Oturun.' Oturduk. Kendileri yatağın içindelerdi. Sağında solunda kâğıtlar dağılmıştı. Bazı eserlerini tashih ediyorlardı. İlk heyecanım yatıştıktan sonra Üstada iyice baktım. Rüyamda başı göklere değen zat bu zattı. Kıyafetine varıncaya kadar aynısı ve tıpkısı. Hayret ediyordum. Bir anda durakladıktan sonra Üstad bize karşı tekrar döndüler... 'Ben seni eskiden biliyordum. Emirdağ'da iken mecmuanı getirdiler. Allah ve din yolundan herşeyimden vazgeçtim, ser'imi bu yola koydum, demişsin. Aferin, aferin, maşaallah, maşaallah... Daha çok da genç. Bir oğlum olsaydı adını Serdengeçti kordum' dediler.
"Sonra etrafındakilere hitap ederek: 'Bu benim oğlum. Oğlum olsaydı böyle yetiştirirdim' iltifatlarında bulundular. Orada bir kitap varmış. O kitapta yanyana iki resim var. Bana gösterdiler. 'İşte şu benim biraderzadem Abdurrahman. O benim oğlumdu, öldü. Şimdi sensin...' Fotoğraflara bakıyorum. Bir tanesi kendilerinin gençlik resimleriydi. Diğer biraderzadesi. Ben heyecandan nefes alamayacak bir hale gelmiştim. Talebeler karşısında diz çökmüş oturuyorlardı. Odada soba yanıyordu. Kendisine hizmet edenler var gibi, yok gibi, hayalet gibi insanlardı. Her tarafta insanı saran mânevî bir sükûn vardı. Sonra Üstad tekrar konuşmaya başladılar, bu sefer yanımda bulunan üniversiteli arkadaşa hitap ettiler: 'Madem ki Serdengeçti getirdi sen... Sen de talebemizsin, Nur Talebesi.' Nur Risalelerini okumasını söylediler. Nefse hakimiyetten bahsettiler. 'Vaktiyle ben de gençtim. O zaman da İstanbul'da çıplak kadınlar vardı. Rum kadınları. Ben onların hiçbirine bakmadım. Kur'ân-ı Azîmüşşan'ın emirlerini yerine getirdim. Mücadele ettim, yılmadım.' Bu arada Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinden bahsettiler. Onun sözlerinden bazı şeyler istihraç ettiler. Fakat pek anlayamadım.
"Kendilerine yukarıda bahsettiğim rüyayı anlattım. Fevkalâde mütehassis oldular. 'O bütün insanların üzerinde gördüğün ben değilim. O Nurdur, Nur Risaleleridir. Ben bu dâvanın âciz bir hizmetkârıyım' buyurdular. Bana mecmuanın kapatılıp kapatılmadığını sordular. 'Hayır' dedim. 'İnşaallah çıkacak. Dua edin efendim' 'Mecmuanda şahıslara dokunma. Onların gurur ve enaniyet damarlarına basma. Zarar gelir.' Parmaklarını birleştirip, 'Bu dâvanın yolcuları birleşiniz, ayrılmayınız' dediler.
"Parmaklarına bakıyorum. Bir zamanlar kılıç tutmuş, şimdi kalem tutan parmaklarına. Parmakları kalem gibi idi. Gözleri açık mavi, duru durgun bir bakışı vardı. Şark şivesiyle konuşuyorlardı. Fakat ne söylediklerini mükemmel anlıyorduk. Asliyetinden, yerliliğinden hiçbir şey kaybetmemişti.
"Yüzü soluktu. Adı gibi kendisi de nurdu. Bir pîr-i fânî idi. Fakat fânî olmayan, ezelî ve ebedî bir varlığa bağlanmıştı. Bu varlık için her şeyini feda etmiş, onun yolunda yok olmuştu. İşte onun gönüller fetheden, kalabalıklar toplayan mânevî saltanatı oradan geliyordu. Varlığı bu yokluktan, 'yok' oluştan geliyordu.
"Soba yanıyor, Üstad bir mürakabe halinde imiş gibi susuyor, etrafındaki talebeleri hayal gibi sessizce dolaşıyorlar, Üstadı'ın hizmetine bakıyorlardı. Sanki bu oda, bu köşe, şu binbir milletin, binbir rezaletin, kaynaştığı İstanbul'da değildi. Ahiretten bir köşe idi... Öyle bir haz içinde idim.
"Artık fazla kalamazdık. Müsaadelerini istedik. Ellerini öptük. O da boynuma sarıldı, alnımdan, yüzümden, gözümden öptü, bana dualar etti.
"Yeniden dünyaya gelmiş gibi, basübadelmevte kavuşmuş gibi bir başka hal içinde, huzur içinde huzurundan ayrıldık."

Tur@b
25.08.2008, 14:09
NACİ ERDÖNMEZ

Eski Alay Müftülerindendir. Bediüzzaman'la müteaddit defa görüşmüştür.

"Reşadiye Otelinde Üstadı ziyarete gittim"
"1952 senesinde Bediüzzaman Said Nursî İstanbul'a gelmiş ve Fatih'te Reşadiye Otelinde kalıyordu.
Birçok kimseler gelip kendisini ziyaret ederek, görüşüyorlardı. Bunlardan birisi de Eski Alay Müftülerinden Naci Erdönmez idi.
Naci Erdönmez, Bediüzzaman ile olan görüşmesini şöyle anlatıyor:
"1952 senesinde Reşadiye Otelinde Üstadı ziyarete gittim. Yanında bulunan talebeler, 'Beş dakikadan fazla ziyaretçi kabul etmiyor' dediler.
"Ben de 'Peki' diyerek kapısına varıp vurdum. 'Gel' dedi, içeri girdim, selâm verdim, elini öptüm. Kendiside beni tanıdı ve yanında bulunan zata şu şekilde tanıttı:
"Bu emekli alay müftüsüdür, cesurdur. Harb-i Umumîde çarpışmıştır.
"Oğlu da Kore'de şehit düşmüştür' diye iltifat etti.
"Yanındaki misafir gittikten sonra, beş dakika kalmamak düşüncesiyle saate baktım.
"Üstad:
"Bırak saate bakmayı!' dedi.
"Eski harplerden bahsettim, bulunduğum cepheleri saydım. Kafkas, Filistin ve İstiklâl Harbinde bulunduğumu söyledim. Askerlik mesleğini sevdiğim için, beş oğlumdan ikisini subay ettiğimi, birisinin de Kore'de öldüğünü anlattım. Kendisi de zaten beni tanıyordu.

"Yirmi beş sene evvel beni dinlemiştin"
"Kendisine dervişlerin nasıl rabıta yaptıklarını sordum.
"Şöyle bir durup düşündü ve daldı. Cevaben bana aynen şunları söyledi: 'Yirmi beş sene evvel bu rabıta hakkında beni dinledin. Ben şimdi de aynı fikirdeyim.
"Bu yeri hatırladın mı?
"Şehremeni'de Kiramî Dergâhında Şeyh Esat Efendi ile bu mevzuda bir sohbet olmuştu.'

"Sen oğluna öldü deme, o şehittir"
"Sonra mevzuyu Kore'de ölen oğluma getirerek:
"Sen oğluna öldü deme. O şehittir. Dualarımda o 71. sıradadır. Sen de Muhammed Naci olarak 72. sıradasın."

Tur@b
25.08.2008, 14:09
Hafız ENVER CEYLAN

"Minarelerde o şarkıyı söyledin mi?"
"Bediüzzaman'ı ilk ziyaretim 1952'de Akşehir Palas Otelinde olmuştur. Yedeksubaylığını yapan bir ziraat mühendisi de beraberimdeydi.
"Bediüzzaman bana dedi ki:
"Nerede olursanız olun namazınızı ihmal etmeyin. Siz zabit (subay) olduğunuz için diğer erler de sizden cesaret bulur ve onlar da kılarlar. Vakit bulamazsanız farz namazlarını kılınız.
"Mühendis arkadaşla konuştuktan sonra, Üstad bana döndü, mesleğimi sordu, müezzinlik yaptığımı söyledim.
"Üstad bir anda kaşlarını çattı:
"O şarkıyı siz de söylediniz mi?'
"Üstadın ne demek istediğini anlayamamıştım. Anlayamadığımı ifade edince, Üstad bu defa:
"Minarelerde söylenen o şarkıyı...'
"Türkçe ezanı kasdettiğini anlamıştım. Çok utandım ve sıkıldım, mahcup ve suçlu bir halde:
"Evet... Malesef! diyerek cevap verdim.
"Bu defa Üstad eski bir hatırasını anlattı:
"Bir talebem vardı. Bu yeni uydurma ezan çıktığı vakit bana geldi. Yeni ezan okuyayım mı, yoksa müezzinliği bırakayım mı?' dedi.
"Ben düşündüm... Bu muhlis kardeşim, bu vazifeyi bıraksın mı? Eğer bu vazifeyi bırakırsa, yerine bir fasık gelip, kendi isteğiyle okuyacak. Cahilliğinden bu ezanı hak bir şey zannedecek. O zaman kalbime şu geldi ve ona dedim ki: Sen müezzinliği bırakma. Minareye çıktığın vakit, kendi duyacağın kadar ezanın aslını oku. Aslî ezanı bitirdikten sonra onların istediklerini söyle. O zaman zaruretten dolayı, ezanın aslını okumuş ve tercümesini de duyurmuş olursun.'
"Üstadın anlattıklarını dikkatle dinliyordum. Müezzin olarak ben de böyle yaptığımı söyleyince Üstad çok memnun oldu.
"Öyleyse kurtuldunuz' diye bildirdi...
"Üstad devamla:
"Ben bu hususu Hamdi Efendiye de(Akseki) bildirdim. Ezanı bu şekle çeviren, bir ilândan ibaret zannediyorlar. Halbuki böyle değildir. Ezan-ı Muhammedî bir ilânat değildir. O divaneler bilmiyorlar. Şayet öyle olsaydı, her millet kendi lisanına göre 'namaza gelin' diye çağırırdı. Halbuki bu ezan asr-ı saadetten beri öyle devam ediyor. Bu ilâ-yı kelimetullahtır. İmanın esasını günde beş defa dünyaya ilân etmektedir. İslâmin şeâiridir. Bu şeâir, farzlar kadar ehemmiyetlidir.'

"Namazı keskin hareketlerle kılıyordu"
"Bu ziyaretimden sonra, aradan üç-beş gün geçti. Üstad talebeleriyle, benim vazifeli olduğum Şişli Camiine namaza gelmişti. İkinci defa da burada elini öpüp dersini dinlemek nasip oldu. Burada da kendisinin başından geçen bazı hatıralarını anlattı. Bu arada 17 defa zehirlendiklerin anlattı. Sirkeci'de halkın tehacümünden kaçtığı için sakin bir yer olan bizim camiye gelmişti. Namaz kılışına çok dikkat ettim. Namazı yavaş yavaş sofiler gibi kılmıyordu. Keskin hareketlerle kılıyordu. Çevik, tam bir delikanlı gibi kılıyordu. Sırtındaki cübbe ve başındaki sarığa ile bir asr-ı saadet Müslümanını andırıyordu. İstanbul gibi bir şehirde bile bu İslâmî kiyafetini değiştirmemişti.
"Çok heybetli bir zattı. Pırıl pırıl parlayan bir siması vardı. Kemali ve büyüklüğü her halinden belli oluyordu. Yanında hizmetinde bulunan Nur Talebeleri, cevval, pervane gibi etrafında dönen çok gayretli gençlerdi.
"Bugün memleketimiz, onun eserlerine ve yetiştirdiği Nur talebeleri nesline çok muhtaçtır."
Enver Ceylan, o görüşme günün tatlı havasını ve ulvî heyecanını yaşıyordu anlatırken.

Tur@b
25.08.2008, 14:10
MUSTAFA CAHİD TÜRKMENOĞLU


1930 Aralık ayında doğdu. Kur'ân hakikatları olan Nur Risalelerine hizmet ettiği için çok çileler çeken bir hakikat kahramanıdır.
(1957-1977) yılları arasında Risale-i Nurları okuduğu ve neşrinde bulunduğu için; Erzurum, Ankara ve Salihli hapishanelerinde, 'Medrese-i Yusufiye' mânâsında çileler çekmişti.
Avukat Bekir Berk'in ilk Nur davası olan Ankara Mahkemesinin zabıtlarında şunları okumaktayız:
"Mustafa Cahid Türkmenoğlu. Babası Mehmed Ali, annesi Saadet, (Aralık 1930) doğumlu. İstanbul-Kartal-Pendik 156'da kayıtlı. Ankara Turgut Reis Mahallesi Çamlıca sokak 27/3'e mukim. Hukuk mezunu, stajer hâkim."
Nur kervanının bu bahtiyar siması Mustafa Cahid Türkmenoğlu'nu 1975-76'larda dinleyerek, sadece bir-iki sayfacık tesbit ettim. Mustafa Türkmenoğlu Ağabeyimiz, Nur hizmetinin yolunda, belki de, Üstad Bediüzzaman'ı on defa ziyaret edip görüşerek, ellerin öpüp dualarını almıştır. Yazdığı Nur Risalelerine Bediüzzaman kendi el yazılariyle Türkmenoğlu'na dualar yazmıştı. Ama din düşmanlarının Nur Talebelerini çeşitli yalanlarla, çeşitli iftiralarla zindanlara atmak için, tutup tutup, yakalayıp götürdüklerinde Üstadın davasının yazılı defterleri muhafaza etmek mümkün olmamıştır.
Üstad Bediüzzaman'la ilk defa Gülhane Parkı-Beyazıt arasında tıramvayda henüz hukuk talebesi olduğu gencecik günlerde görüşen Türkmenoğlu bu ziyaretten beş yıl sonra 1957 senesinin son aylarında Isparta'da Üstad Bediüzzaman'a gittiği zaman yarım saat kadar görüşebilmişti.
Türkmenoğlu, Üstad Bediüzzaman'ı bir başka ziyaretindeki bir hatırasını ise şöyle anlatıyordu:
"Birgün Yirmi Üçüncü Söz'deki temsilde bulunan tünel meselesini okurken Üstad:
"Kardeşim, bu hayal değil, hakikattır' diye buyurdu. Ben de tam o esnada içimden aynı meseleyi düşünüyordum. Benim düşündüğüm meseleye ben sormadan cevap vermişti."
Üstad Bediüzzaman'ı son ziyaretlerinde, vefatından bir kaç ay evvel, o zamanlar Ankara Tıp Fakültesinde okuyan kardeşi Macid Türkmenoğlu'nun namaz kılmadığını üzülerek düşünüyor. Bu kalbî düşünce ve üzüntüye karşı Bediüzzaman: 'Kardeşim merak etme! O namazını kılacak!' diyerek bu manevî suale, maddî cevap veriyor. O senenin yani 1960'ın Ramazan'ında Dr. Macid Türkmenoğlu namazlarını hiç geçirmeden kılmaya başlıyordu.
Bu on beş-yirmi satırlık giriş yazısından sonra Mustafa Cahid Türkmenoğlu Ağabeyimin bizzat kendisi kaleme alarak, göndermek lütfunda bulunduğu yaşadığı hatıraları geliniz birlikte okuyalım:

"Gel, bu zatın elini öpelim"
"Müteaddit defa ısrar ile Üstad Bediüzzaman Hazretleri ve Risale-i Nur ile ilgili olarak hatıralarımı yazmamı rica eden kıymetli kardeşlerimin hatıraları için aşağıdaki satırları yazmak mecburiyeti bende hâsıl oldu.
"Hatıraları yazarken nefsime değil bir pay çıkarmak, belki nefsim hiç istemediği halde nasıl bu hizmette senelerce istihdam edildiğini belirtmek içindir.
"1952 senesi Hukuk Fakültesi birinci sınıfındaydım. Konyalı Saffet isminde bir arkadaşımla (Bu arkadaşı o tarihten otuz beş sene sonra 1988'lerde Konya'da Mustafa Demirci'nin dükkanında bana 'Sana Üstadı tanıtan arkadaşını göstereceğim' diyerek Saffet'i dükkâna getirip görmek mümkün oldu) şimdiki Gülhane parkında biraz ders çalışmış ve fakülteye dönmek üzere tramvaya binmiştik.
"Hukuk Fakültesine yaklaşırken yanımdaki arkadaşım bana; 'Vatmanın yanında ayakta duran zatı tanıyor musun?' diye sordu.
"Ben de, 'Hiç böyle birini görmedim ve tanımıyorum' dedim.
"Arkadaş bana, 'Gel bu zatın elini öpelim, bu zat büyük bir evliyadır' dedi. O sırada tramvay Beyazıt meydanına gidiyordu.
"Arkadaşım Saffet yerinden kalktı, arkasından ben kalktım. Tramvayda vatmanın yanında ayakta duran zatın elini öptük. O zat bize, 'Siz nerede okuyorsunuz?' dedi.
"Üniversitenin büyük kapısını göstererek; 'Burada okuyoruz' dedik.
"Sonradan Bediüzzaman Said Nursi olduğunu öğrendiğim zat bize, 'Ben Fatih'te kalıyorum, gelin görüşelim' dedi. Biz de 'Peki' diyerek tramvaydan indik.

"Bir kandil günü ziyareti"
"Birkaç gün sonra mübarek bir kandil günü Saffet'le beraber oruçlu olduğumuz halde bizi davet eden zatın ziyaretine gittik, biraz araştırdıktan sonra oteli bulduk. Bediüzzaman üst katta kalıyordu. Biz otele girdik, merdiven başında bir masa ve masanın etrafında, sandalye üzerinde birkaç kişi oturuyordu. Ben arkadaşımla merdivenden çıkacağımız sırada merdiven başında sandalyede oturanlar bize, nereye ve kime gideceğimizi sordular. Biz de, 'Burada kalan bir zat bize görüşelim diye davet etti. Onu görmeye geldik' dedik.
"Onlar bize, 'Hüviyetinizi verin, öyle çıkın' dediler.
"Biz hüviyetimizi vermeyi reddettik. 'Öyleyse yukarı çıkamazsınız' dediler. O sırada askeri lisede okuduğu giysisinden belli bir delikanlı birden yukarıya çıkmaya başladı. Ben merdiven başındakilere, 'Bakın o genç hüviyetini vermeden çıktı, biz de çıkacağız' dedim. Israrlı talebimiz karşısında 'Haydi siz de çıkın' dediler. İkimiz o sırada bir kaç kişinin girip-çıktığı bir odaya girdik. Odada bulunan iki genç bize sarılıp 'Hoşgeldiniz' dediler. Odada bulunan gençlerle biraz sohbetten sonra geliş sebebimizi söyleyerek bizleri evliya olarak bildiğimiz zatla görüşmelerini istedik. Orada bulunan gençler, o gecenin kandil olması münasebeti ile kimseye kabul edemeyeceklerini söylediler. Biz oradakilere 'Bizi kendisi çağırdı, onun için geldik, Siz kendilerine sorun, şayet kabul etmeyecek olursa gideriz' dedik. Onlar Bediüzzaman Hazretlerine sordular.Yorgun olduğundan kabul edemeyeceğini söylemiş. Bize söylediler. Biz de otelden ayrılıp okulumuza döndük.

"Ankara'da Atıf'la tanışmam"
"1952 Ekim ayında ben İstanbul Hukuk Fakültesinden kaydımı alıp Ankara Hukuk Fakültesine naklimi yaptırdım ve fakültenin arkasında bulunan Hukuk Yurduna yerleştim.
"Yurda yerleştikten kısa bir müddet sonra namaza başladım. Yurttaki mescitte namaz kılmaya gittiğimde rahmetli Atıf Ural ile tanıştım. Fakültede de sınıf arkadaşım olan Atıf ile sık sık görüşmeye başladım. Atıf'ın fakülte karşısında bulunan kaldığı yere gittiğimde onu, ekseri Kur'ân yazısı çalışırken görürdüm. Yurttaki mescide gittiğimde Atıf ile bir-iki arkadaştan Kur'ân tefsiri olan Risale-i Nur eserlerini işittim. Kısa bir müddet sonra Risale-i Nur'un mahiyetini öğrenmek için yeni yazı Gençlik Rehberi'ni istedim ve aldım. Biraz okudum ve hiçbirşey anlamadım. Gençlik Rehberi'ni iade ettim. Birkaç ay sonra aynı kitabı tekrar istedim ve okumaya başladım. Bir şeyler anlamaya başladım. O sırada Atıf Ural, Cebeci'nin yukarı taraflarında bir odalı kerpiç yapılı müstakil bir eve taşındı. Ben hergün onun yanına gitmeye başladım. Risale-i Nur'ları çok güzel okuyordu, artık Riseleleri anlamaya başlamıştım.

"Ankara'da ilk basılan kitaplar"
"1955 yılının ortalarında Atıf'la beraber Mamak'ta ev kiraladık, ve beraber kalmaya başladık. Aynı zamanda evi dersane olarak kullanıyorduk. Haftada bir gün ders yapıyorduk. O sıralarda Atıf'ın ağabeyi bize bir teksir makinesi aldı. Bazı lahikaları teksir ettik. Bu arada ilk defa dosya büyüklüğündeki kağıtlara teksirle Haşir Risaleleri'ni bastık, akabinde teksir makinası ile Telviat-ı Tis'a ve bazı mektupları bastık.
"Teksir makinesi ile baskı zor oluyordu. Bir gün Atıf'la bazı küçük risaleleri matbaada basmaya karar verdik. O sırada Mamak'tan çıkıp Ulucan'larda tek odalı bir ev kiraladık. Orada mabaada İhlas Risalesi'ni bastık. Bastığımız İhlas Risalesi'nden bir kısmını Isparta'ya gönderdik. Bir müddet sonra Hüsrev Ağabey'den bir mektup aldık. Mektubun içinde bastığımız kitaptaki yanlışlıkları gösteren yanlış-doğru cetveli ile bir de küçük kağıt vardı.
"Kâğıtta, kitaptaki yanlışların düzeltmeden kimseye verilmemesi yazıyordu. Bunun üzerine Hüsreve Ağabeyin gönderdiği yanlış-doğru cetvelini çoğaltıp kitap gönderdiğimiz yerlere yanlış-doğru cetveli gönderdik ve içine bir pusula ilave edip 'Kitaptaki yanlışları düzeltmeden kimseye vermeyiniz' diye yazdık.
"İhlâs'ı bastıktan sonra akabinde Uhuvvet, İktisat, Ramazan Risaleleri'ni birleştirip matbaada bastık. Bu risalede yalnız iki harf hatası çıktı. İhlâs Risalesi'nin fiyatı 40 kuruş; Uhuvvet, iktisat ve Ramazan Risaleleri'nin fiyatı 100 kuruştu. Bu kitapları bastıktan kısa bir süre sonra Isparta'dan bir mektup geldi. Büyük Sözler kitabının Diyanetçe basılması için teşebbüse geçmemiz, şayet onlar tarafından basılmazsa, bizim tarafımızdan basılması isteniyordu. Diyanet maalesef Sözler'i basmadı. Bunun üzerine Üstadın emri ile bizim basmamız istendi.
"Akabinde üç-dört adet bizzat Üstadın tashihinden geçmiş büyük Sözler gönderildi. Elimizde bu büyüklükte bir eseri basacak para yoktu, ama Üstad Hazretleri Sözler'i basmamızı emretmişti. O sıralarda yanımıza Hava Binbaşılığından ayrılmış Hayri isminde birisi geldi. Bu zat daktilo yazmayı iyi biliyordu. Eski yazıyı bilen birisi okuyor, o da daktiloda yazıyordu. Sözler'in yazımı bittikten sonra iş tashihe geldi. Eski yazıda satırbaşı, nokta, virgül, ünlem ve soru işareti yoktu. Ben bu işaretleri doğru olarak yerlerine koymak için imlâ kılavuzu aldım, onu iyice okudum. Tashihin bir kısmını Atıf, bir kısmını da ben kendim okuyordum. Ayrıca birbirimizin tashihlerini de kontrol ettik.
"İş matbaada basmaya geldi. Elde para yok denecek kadar azdı. Bunun üzerine bazı yerlere mektup yazarak para istedik. Fakat umduğumuz kimselerden yardım gelmediği gibi 'Çoluk-çocuğa para verilmez' diye de bir takım laflar işittik. Hiç ummadığımız kimseler bize bir miktar para gönderdi. Bilhassa bu hususta iki kişiyi rahmetle anmayı bir borç bilirim: Biri Vanlı Hamid Kuralkan, diğeri İnebolulu Nafiz Çelebi. Bu arada evlerinden üç-beş lirasını bize verdiler. Elimize 12-13 forma basacak kadar para geçmişti.
"O sıralarda Isparta'dan devamlı haber gönderiliyor, Sözler'in bir an evvel basılması isteniyordu. Bunun üzerine Sözler mecmuasını 24. Söze kadar Ayyıldız, 24. Sözden kitabın sonuna kadar da Ankara'nın en iyi matbaası olan Doğuş matbaasına basmak üzere tashih ettiğimiz yeni yazı Sözler'i verdik. Sözler'i basım için matbaaya verdiğimizde Isparta'dan Üstadın emri ile Tahiri Ağabey ile Ceylan kardeş; İstanbul'dan Mehmed Emin Birinci, Ankara'ya bize yardım için geldiler. Sözler mecmuasının basımı devam ederken Said Özdemir kardeş de Risale-i Nur hizmetine fiilen girdi ve Ankara'da basılan bütün Risalelerde emeği geçti. Sözler'in basımı 5-6 ay gibi bir zamanda tamamlandı ve tahminin fevkinde ve hemen hemen o kalınlıktaki bir kitapta bulunması normal olan matbaa hatalarının en asgarisi ile tab'ı tamamlandı. Şunu hemen belirteyim ki, basım için lâzım olan kağıt ve matbaa parası nasıl bulundu, nasıl verildi? Hâlâ hayret içindeyim.
"Sözler mecmuası basıldıktan sonra Tahiri Ağabey ile Ceylan kardeş Isparta'ya döndüler.

"Üstadı ziyaretim"
"Sözler mecmuasının basımı bittikten sonra Üstadı Isparta'da ziyaret ettim, kabul ettiler. Bir saate yakın benimle konuştu. Odada Zübeyir Ağabey de vardı. Ben gayet rahat bir şekilde bağdaş kurarak Üstad'ın karşısına oturdum. Üstad, benim bu oturma tarzıma hiç bakmayarak gayet ehemmiyetli bir ders verdi. (Sonraki senelerde Zübeyir Ağabey ile Ankara'da beraber aynı evde kaldığımızda onun da belirttiği gibi "Üstad sana tam dersini verdi' derdi.)
"Üstad Hazretleri o dersinde bana, 'Kardeşim, bu zamanda azami ihlâs, azami fedakârlık ve azami sadakat ve azami dikkat lâzımdır' dedi ve fedakârlıkla ilgili konuştu.
"Zübeyir Ağabey ile Ankara'da 27 isimli dershanede 1,5-2 yıl beraber kaldığımızda ara sıra bana "Üstad herkese fedakârlık dersi vermez, dikkat et' derdi.
"Üstadı Isparta'da ilk ziyaretimde odanın kapısından içeri girip elini öpeceğim sırada bana 'Ben seni tanıyorum' dedi. Bana göre Üstad Hazretleri beni İstanbul'da tramvayda ilk gördüğü zamanı hatırladı.
"Sözler Mecmuasının akabinde yine Üstadın emri ile Lem'alar ve Mektûbat mecmuasını bastık. Ben, Lem'alar ve Mektûbat basılırken 3-4 defa, Tarihçe basılırken ve bittikten sonra 2-3 defa cem'an 7-8 defa Üstadın ziyaretine gittim Büyük Risale-i Nurlar basılırken bu arada bir yandan da Küçük Risaleleri basıyorduk. Küçük Sözler, Zühretü'n-Nur, Uhuvvet, Ramazan ve Hanımlar Rehberi gibi.

"Ne hürriyeti?"
"Büyük risalelerden biri basılırken bir ara Ankara'da bazı arkadaşlar vazife sebebi ile, bazı arkadaşlar da yaz tatili sebebi ile memlekete gitmişlerdi. Ben matbaada yalnız kalmıştım. Gerçi ara sıra talebelerden yardıma gelenler olurdu, ama pek durmuyorlardı. Ben de bir ara basım işini bırakıp Ankara'dan ayrılmak istediğim halde sanki gaybi bir kuvvet beni istediğim yere göndermiyordu. Doğuş Matbaasında bize tahsis edilen odada çalışırken bazen kendi kendime bağırarak 'Ben istediğim yere gidemiyorum, ben hürriyetime sahip değil miyim?' diyordum.
"Bir müddet sonra matbaa işlerinde yardım etmek üzere
birkaç arkadaş geldi. Ben de onların gelişlerinden istifade ederek Üstadı ziyârete gittim. Isparta'da Üstadın bulunduğu eve geldim. Kapıyı çaldım. Arkadaşlara açtı. Benim geldiğimi Üstada söylediler, 'Gelsin' demiş. O sırada Üstad Hazretleri odada yalnızdı, ben oda kapısından içeri girip elini öpmek için yanına giderken Üstad birden yüksek sesle, 'Ne hürriyeti?' diye bağırdı, şaşırmıştım. O anda matbaada odada bağırdığım sözler aklıma geldi. Mahcup bir halde elini öperek önüne oturdum. Üstad bana önemli bir ders verdi ve 'Kardeşim, öyle kimseler gelmişler ki, Kur'ân'ın bir tek hakikatı için kendilerin feda etmişler. Bize ne oluyor ki şimdi Kur'ân'ın tamamına taaruz var. Biz kendimizi niye feda etmeyelim?' dedi. Kur'ân'a ve imana hizmet etmenin bu zamanda çok ehemmiyetli olduğunu söyleyerek çok güzel bir ders verdi.
"Ben Üstadın odasından çıkıp arkadaşların odasına girdim. Karnım acıkmıştı. Arkadaşlar az bir şey yemek ile, iki dilim ekmek ve bir parçada üzüm getirdiler. Ben bunları görünce içimden, 'Bunlarla nasıl doyarım?' diye düşündüm. Fakat yemeğe başlayınca doydum ve zorla bitirdim. Oradan Ankara'ya döndüm.

"Ankara davasının başlangıcı"
"Mektûbat mecmuası tamamlanınca cilt için Mehmed Emin Birinci ile İstanbul'a götürecektik. O sırada Nazilli'de Risale-i Nur Talebelerinin ders okurken bulundukları yer basılıyor, arkadaşlar karakola götürülüyor. Ertesi gün gazeteler büyük manşetler atarak 'Nazilli'de Nur ayini yapanlar yakalandı' diye yazdılar. Bu yazıların akabinde Isparta'dan bir mektup geldi, mektupta Nurculuğun tarikat olmadığını, zamanın imanı kurtarmak zamanı olduğu ve Üstadın mücadelesinden bahsediyordu. Mektubun içinde ayrıca bir pusula vardı. Pusulada bu mektubun çoğaltılıp münasip yerlere vermemiz ve bir kısımını da Isparta'ya göndermemiz isteniyordu. O sırada biz devamlı matbaada bulunduğumuzdan gönderilen mektubu matbaada hemen çoğalttık, bir kısmını Cemaleddin Ağabey ile Isparta'ya gönderdik. Bastığımız mektup bir büyük dosya kağıdı kadar yer tuttu. Mektubun altında bulunan isimleri de yazdığımızda üç isim yukarıda, iki isim aşağıda idi. Bir ismin altı boş kalmıştı, ben de simetrik olsun diye iki ismin yanına rahmetli Rüştü Ağabeyin (Rüştü Çakın) ismini yazdım. Cemaleddin Ağabey bastığımız mektubun bir miktarını Isparta'ya götürdü. Önce doğrudan Rüştü Ağabeyin yanına gitmiş, mektubun altındaki ismini ona göstermiş. Rüştü Ağabey mektubun altında kendi ismini görünce hoşuna gitmiş ve gülmüş.
"Ben ve Mehmed Emin Birinci Mektûbat'ın basımını bitirdiğimiz gün, bir kamyona yükleyip İstanbul'a götürdük. Ankara'daki neşriyat sebebi ile dört senedir Pendik'e annemlere gitmek nasip olmamıştı. İstanbul'a kitapları Kirazlı Mescit Sokağındaki dershaneye bırakıp hemen o gün Pendik'e gittim. Bir gece evimde yatmıştım ki, sabah erkenden kapı çalındı. Kapıyı açtığımda M. Emin Birinci ile 2-3 genç yanında vardı. M. Emin bana 'Giyin gideceğiz' dedi. Ne olduğunu anlamadım. Giyinip evden çıktım. Meğer M. Emin'in yanındaki gençler sivil polis imiş. Bizi İstanbul'daki siyasi şubeye götürdüler. Ertesi günü mahkemeye çıkardılar ve tutuklandık. Meğer Isparta'dan gönderilen ve M. Emin ile beraber bastığımız mektubu Atıf Ural'ın kardeşi Ahmet Ural mektup okunsun ve Risale-i Nurun mahiyeti anlaşılsın diye bazı dairelerin kapılarından içeriye atmış. Bunu ihbar etmişler ve Cemaleddin Ağabey ve Ahmet'i yakalamışlar. Mektupların altındaki isimlerden dolayı da Isparta'daki arkadaşları yakalayıp Ankara'ya getirmişler. Ankara'daki sulh mahkemesi hepimizin hakkında tutuklama kararı vermiş. İstanbul'daki mahkeme de Ankara'nın verdiği tutuklama kararını vicahiye çevirdi. M. Emin ile beni bir gün Birinci Şubede tuttular. Ertesi günü akşam treni ile sivil polisler nezaretinde Ankara'ya getirdiler.
"Ankara'daki 1. Şubeye bizi teslim ettiler. 1. Şubedeki polisler ve bizi doğru hapishaneye götürdüler. İlk defa hapse girdiğim için şaşırmıştım. Hapishaneye girerken gardiyanlar bizi sıkı bir aramadan geçirdiler. Sonra da koğuşlara gönderdiler. Koğuşlara geldiğimizde Isparta'dan getirilen arkadaşlar ile Cemaleddin Ağabey ve Ahmet'i gördük. Hepimiz birbirimize sarıldık. İçimizdeki üzüntü ve sıkıntı diye birşey kalmamıştı. Aramızda en yaşlı rahmetli Rüştü Ağabey idi. O da biraz üzüntülü duruyordu. Yanına yaklaşıp, 'Ağabey üzülme, bu da geçer' dedim. Bana "Türkmenoğlu geçer, geçer, ama delip geçer' dedi. O zaman yaptığım hatayı anlamıştım, ama iş işten geçmişti. Hepimiz ağır cezaya verildik. 45 gün sonra ilk duruşmaya çıktık. Mahkeme reisi hepimizi tek tek sorguya çekti. Sıra Rüştü Ağabeyin sorgusuna gelmişti. Rüştü Ağabey ayağa kalkıp 'Sayın Hâkimler, mektubun zirinde (altında) bir Rüştü ismi var. Mektuptan hiç haberim yok' dedi. Ben kalktım Reise, Rüştü ismini mektubun altına ben yazdım. Rüştü ismi mektubun altında yoktu. Sorgumuz bittikten sonra heyet müzakereye çekildi ve ilk celsede Cemaleddin Ağabey, Ahmet, M. Emin ve Rüştü Ağabey tahliye ettiler. M. Emin'in tahliyesi beni şaşırttı. Çünkü mektubu beraber basmıştık. Meğer M. Emin kardeşin memleketinde işi varmış, gitmesi lazımmış. Hapishaneden çıkar çıkmaz memleketine gitti.
"Bu davanın en önemli hadiselerinden biri de, ağabeyimiz Bekir Berk'in ilk defa Risale-i Nur davasına girmesi ve Allah'ın inayeti ile bu hakikatları (Risale-i Nur hakikatlarını) benimseyip fisebilillâh Nur'un avukatlığını uzun müddet can siperane yapmasıdır.
"Mahkeme davayı 22 gün sonraya atmıştı. 2. Celsede hepimiz tahliye olduk.

"Bu resim benim değil"
"Tahliye olur olmaz Tarihçe-i Hayat'ın basılması istendi. Bu arada ben Üstadı ziyaret ettim. Fakülteyi de bitirmiştim. İçimde makam ve mevki sahibi olma arzusu belirmişti. Üstad ziyaretim sırasında bana, 'Kardeşim sana mebusluk, valilik, Diyanet İşleri Başkanlığı verilse bunları mı kabul edersin? Hem de serbest hareket edeceksin, yalnız cüz'i şeylerde onlara ittiba edeceksin. Kabul etmediğin taktirde hem seni hem de kardeşlerini hapse atacaklar. Bunu mu kabul edersin' dedi.
"Ben hiç ses çıkarmadım. Üstad, 'Ben ikincisini tercih ederim' dedi.
"Tarihçe-i Hayat basılırken (Bütün başladığımız kitaplarda olduğu gibi, tüm formaları Üstada gönderiyorduk.) ben bastığımız Tarihçe'nin 1-2 formasını alıp Üstada gittim. Üstad getirdiğim formaları verdim.
"Üstad Hazretleri Sofya ateşmiliterliği tarafından verilen pasaporttaki resmine baktı, (Resim pala bıyıklı Üstada benzemeyen birisinindi) resmi göstererek 'Bu ben değilim' dedi. Yanlış fotoğraf bastığımızı anlamıştım. Ankara'ya döner dönmez yanlış resmi havi formadaki iki yaprağı yırtıp Üstadın resmi olan kalpaklı fotoğrafı havi yapraklara bastık.
"Tarihçe-i Hayat'ta basılan resimi bilmeyerek Said Özdemir kardeş bana vermişti. Ben de iki resim de Üstada ait diye o yanlış resmi koymuşum. Basılan Tarihçe'nin adedi 5000 idi. Her forma basılınca bütün formaları matbaadan alırdık. Sebebi de formalar kitap haline gelince emniyet kitapları elimizden almasın diye. Bastığımız Tarihçe'nin 20-30 formasındaki resimleri her nasılsa değiştirememişiz. 20-30 Tarihçe Üstada ait olmayan resimleri havi olarak piyasa çıkmış.
"Tarihçe-i Hayat'ın basımı Üstad Hazretlerini çok memnun etmişti. 'Bu eserin yirmi Risale kadar ehemmiyeti var' derdi. Tarihçe'de Üstadın boy resimlerini havi fotoğraflar da vardı. Üstad bu konuda bize hiçbir şey söylemedi. Yalnız onun hakkı olan kitaplardaki resimlere kurşun kalemle boyunlarında bir çizgi çekmiş. Bunu ben sonradan Üstadın hizmetkârlarından öğrendim.
"Birgün Üstad Hazretlerini Emirdağ'daki ziyaretimde (o zamanki ziyaretimde bir gün Üstad Hazretlerinin misafiri olarak evinde kalmıştım) mevzuun nasıl açıldığını hatırlamıyorum. 'Kardeşim, istesem Menderes'i buraya getiririm, ama ihlâsıma zarar gelir!' demişti.
"Yine bir seferinde Üstadı Emirdağ'da ziyâret etmiştim. Üstad bana kitapların basım ve cildi için 2500 lira para verdi. 'Bu parayı hizmete ebeveynin verdi' dedi. O gün Üstadı Emirdağ'da ziyaret ettikten sonra Ankara'ya dönmek için O gün Eskişehir'e geldim. Eskişehir'de yedek subaylığını Ankara'da yaparken sık sık yanımıza gelen Erhan Arbatlı'ya uğradım. Erhan bana, 'Bu gece burada kal, yarın gidersin' dedi. Ben de o gece Eskişehir'de kaldım. Sabah namazından sonra Üstad'ın Eskişehir'e geldiğini öğrendik. Erhan'la beraber Eskişehir'deki odun pazarında bulunan Abdülvahit Ağabeyin evine giden Üstadı ziyarete gittik. Kapıyı çaldık, açtılar. Üstada talebelerinden biri, 'Türkmenoğlu ziyârete geldi' dedi. Üstad tanımadığını beyan etti. Şaşırmıştım. Oda kapısı açıktı, yavaşça içeri girdim. Üstadın elini öpmek için
yanına yaklaştım ve elini öpmek için eğildiğimde, enseme bir tokat indi. Üzülmüştüm, olduğum yerde yere çöktüm. Üstad üzüldüğümü hissetti. Hatamı anladım. Ankara'ya bir gün gitmemekle hizmeti aksatmış, dolayısı ile Risalelerin çıkmasının gecikmesine sebep olmuştum. Üstad Hazretleri Risalelerin bir an önce çıkmasını herşeyden ehemmiyetli görüyordu.
"Ankara'daki matbaa işi ekseriyetle üzerimde idi. M. Emin Birinci hapisten sonra Ankara'ya dönmemişti. Rahmetli Atıf Ural da bazı sebeplerden dolayı hizmetini iyice azaltmıştı.
"Benim de Ankara'ya bir gün geç dönmem hizmetin aksamasına neden olabilirdi. Ondan dolayı Üstadın tokadına maruz kalmıştım. Üstad çok üzüldüğümü görünce benim gönlümü aldı.
"Benim dört Mustafam var' diye bana taltifli sözler söyledi.
"Üzüntüm zail olmuştu. Konuşma biter bitmez, 'Hemen Ankara'ya dön' dedi.

"Büyük risalelerin hepsi Üstad hayatta iken basıldı"
"Ben Üstadın yanından çıktıktan sonra Ankara'ya döndüm. Ankara'da küçük bir matbaada Kastamonu Lahikasını bastık. Doğuş Matbaasında İşârâtü'l-İcaz'ı basmaya başladık. Said Özdemir, vaizliğe geçtiği için tüm para işleri ile beraber matbaa işlerinde de bize yardım etmeye başladı. İşârâtü'l-İcaz'ın basımı bitince sene de 1959 olmuştu...
"Okul biteli iki sene geçmişti, askere gitmem icap ediyordu. Gerçi askerlik için beni arayan soran olmamıştı. Bütün büyük kitaplar yeni yazı ile basılmıştı. Risale-i Nur eserlerinin arka arkaya basımı ve piyasaya çıkışı, Üstadı çok memnun etmişti. Kendisini ziyarete gelenlere 'Risale-i Nur'un bayramını yaşıyoruz' diye memnuniyetini izhar ediyordu. Eserleri yeni yazı ile basıldıktan sonra üniversite talebeleri arasında eserleri okuyanların adedi gün geçtikçe artıyordu.
"Risale-i Nur'lar artık her tarafa yayılmıştı. Bizden sonra gelenlerin bu eserlerin basımını daha iyi devam ettirecekleri huzuru içinde son defa Üstadı ziyârette gittim. Üstada işe girmek istediğimi söyledim. Bana 'Seni muallime bırakırım' dedi. Fakat askerlik işi ve bazı Risale-i Nur hizmetleri nedeni ile Üstadımın müsaade ettiği muallimlik görevine gidemedim. 1959 ortalarına doğru askere gittim. Bu şekilde Üstadımın sağlığındaki neşriyat hizmetini kapamış oldum."
Mustafa Türkmenoğlu Ağabeyimiz Nur manzumesini isimsiz ihlâs kahramanlarından bir mübarek şahsiyettir. 1977'de bize anlattığı o bergüzâr hatıralırının sonunu böyle bağlamıştı:
"Biz onun davasına gönül verdik. Bu dâva İlâhî mukaddes bir dâvâdır. Kur'âna ve imana hizmet verme yolunda çok sıkıntılar çektik. Helâl olsun. Onun dersine lâyık olabilmişsek, benim için en büyük mutluluktur?"
Bu muhterem şahsiyet hukuk fakültesini bitirdikten sonra; hakim, avukat ve savcı olacakken, sırf Kur'an hakikatları, Risale-i Nurları okuduğu için, sevgili vatanımızın zindanlarında dolaştırıp durmuştur.
Üstad Bediüzzaman'ın o güzelim ifadeleriyle "Yusufiye Medreselerinde yatarken, bir defasında yani 1967'lerde, kendisi gibi yine fazilet âbidelerinden Saidler, Mustafalar, Şerafeddinler, Anbarlılar, ve Vahdi Karaçorlularla birlikte Mersin zindanlarında aylarca yatmışlardı.
Çok şakacı, nükteci ve fıkracı olan Vahdi Karaçorlu, sıkıntılı hapishane günlerinde Mustafa Türkmenoğlu Ağabeye bir şaka yapmıştı. Bu bergüzâr hatıraların sonunda, Türkmenoğlu Ağabeyimin şefkatine sığınarak, hapishane şakasını, burada zikretmek istiyorum.
Mersin Medrese-i Yusufiyesinde şair ruhlu Vahdi Karaçorlu Ağabeyim bir yazarak, bir ziyaretçiye verip, bunu dışarıdan Mustafa Türkmenoğlu'na postalamıştı. Hapishanede yazıp, tekrar dışarıdan hapishaneye postayla gönderdiği bir mektup bir şiir şeklindeydi. O zamanlar henüz bekar olan Mustafa Türkmenoğlu'na, Vahdeddin Karaçorlu, 'Nâsih' yani nasihatçı kardeşiniz imzasıyla kaleme aldığı bu şakalı şiirde şairimiz Karaçorlu Ağabey bu manzumesinde şunları ifade ediyordu:

Kendine Bir Yuva Yap
Selâm aziz kardaşım
Hem nurlu gönüldaşım
Bir hayli geçti yaşın
Kendine bir yuva yap
Kuşlara bak! güllere
Konarak yapmış yuva
Senin ise şu ömrün
Geçmiş bâd-i hevâ
Yüksek tahsilli gençsin
Bu günler nasıl geçsin
Gönlün bir hatun seçsin
Sen de kalkıp yuva yap.
Kon bir çiçek dalına
Pek bakma elvanına
Lâzım olur yarına
Kendine bir yuva yap
Hep kalınmaz ki; bekâr
Yalnızlıkta yoktur kâr
Gençliğin olmasın hâr
Güzelce bir yuva yap
Geçip gitmekte günler
Geride kaldı dünler
İnsan başını dinler
Orada, bir yuva yap.
Yavrularla şenlenir
Gönüller neşelenir
Hem de başın dinlenir
Rahatlarsin yuva yap.


Kardeşiniz Nâsih Vahdi

Tur@b
25.08.2008, 14:11
A. HİKMET TEZCAN

"1952'de Üstadın İstanbul Sirkeci'deki Akşehir Palas Otelinde bulunduğunu söylemişlerdi. Hemen koşa koşa ziyaretine gittim. Sonra Üstadın orada değil de Fatih'teki Reşadiye Otelinde bulunduğunu öğrendim.
"Reşadiye Otelinin yirmi üç numaralı odasına müracaat edeceksiniz' demişlerdi. Çünkü orada talebeleri vardı. Kendisi ise yirmi dört numaralı odadaydı. Müracaat edince Üstadın risale yazdığını, meşgul olduğunu söylediler.
"Günlerden Cuma idi. Namaz vaktine kadar bekledik. Baktım, Üstad konuşarak iniyordu. Sert ve heybetli bakışları vardı. Yanında bir talebesi vardı. O da Üstadı gibi heybetli bir haldeydi. 'Ziyaretinize gelmişler' diye Üstada bizi haber vermişti. Eli yumuktu. Kapanıp ellerini öptük.
"Sağdan Fatih Camiine doğru yürüyorduk. Fatih türbesine gelince hemen durup, dua etmeye başladı. Duadan sonra Fatih Camiine girdi.
"Üstadı ilk ziyaretten sonra 1959'daki son seyahatinde Ankara'da da ellerini öpmek saadetine erdim. Onu Ankara Beyrut Palas Otelinde ziyaret ettim.
"Hacı Bayram Camiinde namazdan çok sonralara kadar kalmıştı. Çıkarken ehl-i iman hep ziyaret edip, ellerini öpmek istiyorlardı. Üstad iki eliyle selâm veriyordu.
"Hacı Bayram imamı Mustafa Efendiye hitaben Üstad buyurdu ki: 'Ben kırk sene evvel buraya geldiğimde, Hacı Bayram Veli'nin ibadethanesi vardı, şimdi oraya ne oldu? Ben orada kalmıştım!'
"İmam Efendi ise, 'Orası yıkıldı, avluya katıldı' diye cevap verdi. Üstad orada bir müddet kalarak, o heybetli bakışlarıyla derin derin baktı. Daha sonra Hacı Bayram Veli'nin türbesine girdi. Kapıyı kapattı. Beş dakika kadar içerde kaldı. Derin gözlerle etrafa bakışlarını hiç unutamıyorum."

Tur@b
28.08.2008, 13:19
BURDUR ŞÂHİTLERİ


ABDURRAHMAN
CERRAHOĞLU

l9l7'de Burdur'da dünyaya geldi. Bediüzzaman'ı ilk defa l926'da Burdur'da görmüştü. Üstadın talebelerinden. Risale-i Nur nâşirlerindendir.

"Bir gün gönüldaşlarımla sahbette birkaç arkadaş merhum Mediüzzaman ile aramda geçen hatıralarımı yazmamı istediler. Gerçi ben aczimi bilirim. Denizin yanında bir damla olan bu aciz, bunu nasıl anlatacak! Bunu yıllarca düşündüm; nihayet, devam eden ısrarlara dayanamıyıp 'peki' dedim. Karınca misali anlatmaya çalışacağım. Buradaki bütün kusurlar benim.... Hatıralarıma başlamadan evvel biraz kendimden bahsetmek gerekecek; her ne kadar, insanın kendinden bahsetmesi pek hoş olmasa da...

"Yıllarca Risale-i Nuru aradım"
"Aslen, Burdur'luyum l332 doğumluyum. Küçük yaşımdan beri dinime, milletime bağlıyım. Okumayı çok seviyorum. 933-934 Ortamektep mezunuyum. Yanılmıyorsam yıl l926, İlk mektep ikinci sınıfdayım. Bir gün muallimimiz Nefi Bey Burdur'da bizi Karasenir Mahallesinin üstündeki Maşat Tepeye götürdü. Orada bizi gezdirirken uzaktan bir zatı gördük. Muallimimiz bize: 'Çocuklar, dağılmayın; ben şu zatla konuşupz hemen döneceğim' dedi ve gitti. Beş dakika kadar konuştu, döndü. Bize o zatı göstererek: 'Bu, zamanımızın en büyük alim bir zatıdır. Bu zata Bediüzzaman derler' dedi. Biz, o tarafa bakıştık, bize gülerek el salladılar. Sonra ayrıldık. O zamandan beri, benim hafızamda bu zatın ismi ve siması hep baki kalmıştır. İlkokulu bitince yıllarca Risale-i Nur aradım, bir görüp okuyayım diye... Yaşlı amcalarıma sorduğumda: 'Çok güzel risalelerdi, ama biz korkudan o risaleleri hep gömdük' diye cevap veriyorlardı.

Hocam Mehmet Hatipoğlu
"Yıllar geçti, orta mektebi bitirdim. Burdur'da Hatip Hoca namıyla maruf çok âlim bir hocaefendi vardı. Cumaları, bayramları hep onu dinlemeye giderdik. Babam da bundan çok memnun kalırdı. Sonra bu hocaefendi ile çok yakın temaslarım oldu. Onu, ikinci bir baba gibi çok sevdim. Fırsat buldukça evine de gitmeye başladım. Benim çocukluğumda hep arkadaşlarım benden çok yaşlı ve olgun insanlardı. Daima onların meclislerinde bulunur, bir kenarda hazla dinlerdim. Bunlar hayatıma çok şeyler kazandırdı. Ve hayatımda bana tesir edeni iki kişi de muhterem hocam Mehmet Hatipoğlu olmuştur. Ondan dinimi, Kitap ve Sünnet sevgisini öğrendim. Müstesna bir insandı. Kaynaklardan dört mezhebi incelemiş, sonra Rizeli Hacı Tahir Efendi isminde Burdur'a gelen bir hocaefendiden ve tavsiyelerinden selef mezhebine tanımış, uzun yıllar selef mezhebine ait ne varsa bütün kitapları okumuş, bu mezhebi savunmuştur. Her konuşmasında âyet-i kerimeler, hadis-i şerifler ve Peygamberimizin hayatı, irşadları, ağzından düşmezdi. Hocam hakkında Ömer Rıza Doğrul Bey'in bana yazdığı mektupta; Hocaefendiyi ziyaret ettiğini, haz duyup bahtiyar olduğunu ve otuz yıl var ki, bu ayarda görüştüğüm bir kimse bulunmadığını yazmıştı. Yine bir görüşmemizde: Azizim! O ne hafıza, o ne hazmediş! Herkes bir şeyler okur, ama hazmetmek mesele...' demişti.
Hocam okuduğunu unutmaz, hatta yılı ve satırı ile söylerdi. Birgün, Abdulaziz Çaviş'un yazdığı ve Mehmet Akif merhumun tercüme ettikleri Anglikan Kilisesine Cevap adlı eseri sormuştum!
"Ben onu 25 sene önce okudum. Şu sahifesindeki bahiste bir yanlış var' dediler. Baktık, hakikaten aynen söyledikleri gibiydi. O hâfız-ı Kur'ân olduğu gibi, ehlinin söylediklerine göre hâfız-ı hadis de idiler. İleride bahsi geçecek Bediüzzaman Hazretleri onun bir allame olduğunu söylerdi. Bugün hâlâ dinî vazifelerimi yerine getiriyorken hep bu zat gözümün önüne gelir. Yıllar geçtiği halde hatıralarım daima tazeliğini muhafaza eder. Hocam hakkında o kadar çok hatıralarım var ki, bunu saymak mümkün değil. O, bir ayaklı kütüphane idi. Allah'ın geniş rahmeti üzerine olsun. O, cidden, Allah, Kur'ân ve Resul-i Ekrem (a.s.v) Efendimizin müdafii ve seveni idi.

Mithat Çınar Efendi
"Bende tesir eden ikinci şahıs; İzmir'de Midhat Çınar Efendi Hazretleridir. Bu zatı çok sevmiştim. l944 yılında İzmir'e tamamen yerleştikten sonra bu zata haftada bir kere gider oldum. Kendileri Nakşi tarikatının Halidiye kolu şeyhlerinden idi. Çok mütevazi ve sade bir hayat sürdürüyorlardı. Haftada bir, evinden-o da Cuma günleri-çıkıyorlardı. Burdurlu merhum hocam Mehmet Hatiboğlu bize tasavvuftan tarikattan hiç bahsetmezlerdi. Böylece İzmir'de bana yeni bir kapı açıldı. Ben de bulabildiğim kadar tasavvufa, ait kitapları toplamaya ve okumaya başladım. Artık Mithat Efendi Hazretlerine iyice ısınmıştım. Konuşmaları zevk veriyordu. O da fakiri seviyor, hep güleryüzle karşılıyordu. Birgün beni de evlatlığa kabul buyurmasını söyledim; 'Oğlum, hele sen bir istihare yap, sonra konuşuruz' buyurdular.
"İstihare yaptığımda rüyamda ilk hocam Mehmet Hatipoğlu'nu gördüm. Elinde yeni bir ceket vardı. Bana göstererek: 'Oğlum hayatta olsaydım, bunu sana ben giydirirdim' dediler.
"Rüyamı Midhat Efendi hazretlerine anlattım. Kabul buyurdular. O zaman hemen aklıma geldi: Vaktiyle hocaefendi, Burdur'da bir kitap vermişlerdi, demişlerdi ki: 'Oğlum bu, ilerde sana lâzım olacak, bu kitabı al.'
"Eve geldiğimde o kitabı buldum. Baktım. O zamana kadar nedense, hiç doğru dürüst bakmamıştım. Kitab, Nakşibendi tarikatından bahsediyordu. Çok sevindim. Mithat Efendinin geniş bilgisinden çok istifade ettim. Allah'ın rahmeti daim üzerinde olsun.
"Günün saatlerini üçe ayırdığını söyler; bir kısmını istirahat ve uyku ile bir kısmını okumakla, bir kısmını da ibadetle geçirirlerdi. Şeriattan ayrılmaz, onu herşeyden üstün tutardı. Sevdiğini Allah için sever; buğz ettiğini de Allah için buğzederdi.
"Bir gün yeminle; 'Vasıf öldü gitti, ona bir fatiha okumadım, çünkü Müslüman değildi. ' (Vasıf dedikleri kardeşi Vasıf Çınar'dı.)
"Namazda iken güzel bir ölümle vefat etti. Rahmetullahi rahmeten vasiaten...
"Beş lisan bildiğini biliyorduk. Sormayınca konuşmazlardı. Sohbetlerinden, vefatına kadar yedi yıl istifade ettim, feyiz aldım. Öğrenmek maksadıyla ben çok soru sorardım. Hoşuna giderdi. Sustuğum zaman: 'Oğlum, ortaya bir mesele at ki, sohbete renk gelsin' buyururlardı.
"Bir gün Risale-i Nur'dan büyük Sözler'i kendilerine gösterdim, hayretle bakarak: 'Oğlum, bu eser kesbî değil, vehbidir; bunu oku ve okut, sevaba girersin' buyurdular. Bu zat-ı muhteremle çok hatıralarım var. Asıl mevzumuz bu olmadığından yüce Mevlamızdan rahmetler niyaz ederek burada kesiyorum...

Bediüzzaman Said Nursî
"İkinci askerliğimde (l943-l944) -Bu askerlik üzerimde çok etkili oldu. Kendi hissime göre hamdım, piştim diyebilirim. Bu askerliğimde Hoca Aziz isminde Tatvan'lı bir arkadaşım vardı. Şafiî mezhebini ondan öğrendim, Hep, Said Nursi Hazretlerinden bahsederdi. 'Askerliğim bitince ilk işim bu zatı ziyaret etmek olacak' diyordu. O benim içimde küllenen ateşi meydana çıkarıyordu. Askerliğimden Burdur'a dönünce Siirt'li Şeyh İbrahim Efendiyi Hocam vasıtasıyla tanıdım. Bu zat Ulu Cami'de Hadis-i Şerif okur ve mânâlarını bize anlatırdı. Burdur'dan dönüşünde Emirdağ'ına uğrayıp Bediüzzaman Hazretlerinin duasını alacağını söyledi. Bu sözler bana büyük heyecan veriyordu.
"Validemin müsaadesiyle kader beni İzmir'e sevketti. Burdur'daki işimi bırakıp İzmir'e yerleştim. İzmir'de üç ay boş gezdim. Sonra Basmane semtinde bir dükkân buldum. Orada büyük aşkım olan içimdeki kitap sevgisini tatmin için Kitap-kırtasiye üzerinde bir dükkân açtım. Adını 'Cerrahoğlu Kitabevi' koydum; Pek kazanamıyordum, fakat manen tatmin oluyor, huzur buluyordum. Yine de evin masrafları çıkıyordu.
"Birkaç yıl sonra evvelce tanıştığım Ispartalı Emin İnsel ağabeyin oyuncakçı dükkânına uğramıştım, oradan öğrendim. Hüsrev Altınbaşak ağabeyin elyazısı ve teksir edilmiş şekliyle Bediüzzaman Hazretlerinin büyük Sözler'ini gösterdi, çok heyecanlandım. 'Yıllarca aradığımı buldum' diye sevindim. Bu eseri nereden aldığını sordum. Isparta'dan on liraya aldığını söyledi. Masanın üzerine elli lira bıraktım: 'Ya bunu bana satın, veya okuyup geri vereyim' dedim. Hiç birine razı olmadı. Kitabı alıp hemen bir tarafa kaldırdı. Yıllarca merak edip göremediğim eseri ariyet için olsun alamadığıma çok üzüldüm. Bir boşluk içerisinde üzgün bir halde dükkâna döndüm. Dükkânımın önünde elinde büyücek bir paket ile müşterim olan Mehmet Yayla ağabeyi (merhum) bekler buldum. Selamdan sonra dükkânı açtım. Bana dedi ki: 'Ben seni çok seviyorum, sana, okuyasın diye bazı kitaplar getirdim, okur musun?'
"Ne kitapları?' diye sorduğumda 'Risale-i Nur' dedi. Heyecanım büsbütün arttı. Hüznüm sevince kalboldu. O ânda bana dünyaları verselerdi bu kadar makbule geçmezdi. Kendimi zor tuttum.
"Ağabey bizde bir söz vardır: 'Hastaya kar mı soruyorsun' diye... Ben bu kitapları yıllarca aradım durdum. Daha şimdi büyük Sözler mecmuasını bir ağabeyde görmüştüm. Gerek parayla, gerekse ariyet olarak alamamıştım. Büyük Allah'ımızın lütfuna bakın ki: Beni sizinle sevindirecek. Allah sizden razı olsun!' diye, yüklüce kitap paketini elinden aldım. Büyüklü, küçüklü hayli risaleler vardı."

"Bu iki zatı ziyaret vacip oldu"
"Eve gittiğimde o gece saatlerce okudum. Beni ihya etti. Hiç uyuyamadım. İçimde bambaşka duygular hasıl oldu. Tahkiki iman ne imiş; bizi yaratana nasıl iman edilirmiş; Peygamberimiz (s.a.v.) ne imiş, hepsini görür gibi inanmaya başladım. Artık okuyor, okuyordum. O günlerde Üstad Hazretlerine bir minnet ve şükran mektubu yazdım. Yine o günlerde rüyamda Hüsrev Ağabeyi gördüm. Evvelce onu hiç tanımıyordum. Rüyamda eline bir ağaç dalı alarak, o ağaç dalı ile bir insanın dış hatlarını çizdi. Yine ortadan bir çizgi ile iki kısmı ayırdı. Bana dedi ki; 'İşte insanın şer tarafı, bu taraf da hayır tarafı. Risale-i Nur insanın şer tarafını hayra kalbediyor.'
"Uyandım, 'hayırdır inşaallah,' dedim. Birkaç gün sonra rüyamda Hz.Üstad'ı gördüm. Bir evin çıkıntılı olan ön kısmına oturmuş, ben selam vermeden 'Aleyküm Selâm dediler. Geriye baktım, Üstadımızın evinin üst kısmının kiremitleri noksan. Ben hemen, 'Müsaade buyurun Üstadım, şu yerdeki kiremitleri alıp noksan olan yerleri ben tamamlayayım' dedim. Yerdeki kiremitleri yüklendim, Üstad Hazretlerinin bulundukları yere götürürken uyandım; 'Hayırdır, inşaallah' dedim ve düşünmeye başladım. Karınca kararınca bana da bir vazife düştüğünü anladım. Böylece her iki zatı ziyaret etmek vacip oldu. En kısa zamanda ziyaret etmek için imkân aradım.

Üstadı ziyaretim
"Önce Isparta'ya gittim. Hüsrev Ağabeyle tanıştım. Onu, önündeki rahlede yazı yazarken buldum. Bitmez, tükenmez azimle çalışıyordu. Rengi bembeyaz olmuş zayıf bir bünyesi vardı. Fakat, o haliyle bir iman kalesi olduğunu her hali ve konuşması ile belli oluyordu.
"Aradan kısa bir zaman sonra Emirdağ'a Üstad Hazretlerini ziyarete gittim. Emirdağlı Mehmet Çalışkan Ağabey vasıtasıyla Üstad Hazretlerinden müsaade alındı. Üstadın mütevazi odasına girdik. Yanımda İstanbul'dan hemşehrim Osman Göroğlu vardı. Ellerinden öptük.
"Bana: 'Hürev'e gittin mi?' diye sordular. Evvela, Hüsrev Ağabeyi ziyaret ettiğimi söyledim.
"İyi yaptın, Hüsrev'e kırk canım olsa, fedâ olsun' dediler. Bir-iki dakika kadar oturduk,
"Eh, hoş geldiniz, safa geldiniz' dediler. Bu, 'Tamam, kalkın'demekmiş. Arkamda bulunan Mehmet Çalışkan ağabey işaret etti, kalktık.
"Ben henüz ne olduğunu anlamış değildim. Bize Risale-i Nur okumamızı tavsiye buyurdular. Kendileri ayağa kalktılar, Ayakta iken adlarımızı sordu. En son sıra bana geldi:
"Efendim, bendeniz, İzmir'den Burdur'lu Abdurrahman' deyince; O, 'Ben seni yazdığın mektuba göre sakallı bir hoca efendi diye tahayyül ederdim, oturun' buyurdular. Sevinerek tekrar oturduk. Bana ayrıca iltifat buyurup: 'Seni yeğenim Abdurrahman yerine kabul ediyorum' dedi:
"Daha sonra İslâmın yüceliğinden, Kur'anî hakikatlardan, herşeyden önce sağlam bir imandan, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizden, Kur'ânî hizmetlerden bahsettiler. Tekrar imanın gönüllere yerleşmesinden, imansız bilginin pek faydalı olamayacağından uzun uzun konuştular. Konuştukça devleşen bu zat-ı muhteremin gönülleri inşirah veren sohbetlerinden hudutsuz zevk alıyor konuşmasının kesilmesinden korkuyordum. İmanını yaşayan o küçük yapılı ve mevcut kabına sığamıyor, bize çok müessir oluyordu. Bir aralık sükût buyurdular. Üstadımızı fazla yormak da doğru değildi. Çünkü bir buçuk saate yakın konuşmuşlardı. İzinlerini istedik. Dua buyurdular. Ellerinden öpüp başka dünyalarda yaşıyormuş gibi sevinçle ayrıldık. Tarifi mümkün olmayan zevkle dop dolu idim.

"Hz. Ali'ye mensup olan benim"
"Bir defaki ziyaretimde yanımda Burdurlu merhum hocamın oğlu Hasan Hatipoğlu vardı. Üstadımıza Hasan Hatipoğlu'nu tanıştırdığımda, hemen: 'O benim ahiret kardeşimdi. Rahmetullahı rahmetten vasiaten; meşreblerimiz ayrı olmakla beraber o allâme idi; Onun din hususunda tuttuğu dalı kimse kurutamazdı. Çünkü yegâne mesnedi, âyât-ı ilâhiye ve hadis-i nebeviye idi' dedi.
"Hoca Efendiden işitmiştim. Bediüzzaman Hazretleri zaman zaman hocamın evine teşrif eder, yalnız undan yapılmış çorba yerlermiş. Konuşmalarına biraz ara verdikten sonra bana dönerek:
"Kardeşim Abdurrahman, Hz. Ali (r.a.) Efendimize mensub kişi benim. Ne alıyorsam, o kanaldan alıyorum. Fakat beni bozuk alevilerden zannetme' dedi. (Çünkü ben, dinin bazı yerlerini tağyir eden bozuk alevilere çok kızıyordum.) Bu sözleri karşısında donmuş kalmıştım.
"Birkaç yıl evvel bir rüya görmüştüm. O rüyamı Midhat Efendi Hazretlerine anlatmıştım. Rüyam şöyleydi: l949 yıllarındaydı. Asker olmuşum. Altı aylığına Kore'ye gönderilmişim. Aytı ay harbettikten sonra vatanıma dönerken Kanber Ağa isminde bir zat (bu zatı Midhat Efendi Hazretlerine devam ederken tanıyordum) bana bir kutu kaşık verdi, 'bunu çocuklarına hediye götür' dedi..
"Bu uzun rüyayı Midhat Efendi Hazretleri şöyle tabir buyurdular:
"Oğlum, Hz. Ali'ye mensub bir zat tarafından büyük fayda göreceksin, buna dikkat et' diye rüyamı yorumlamışlardı. O sırada kore Harbi çıkmamış ve ben Kore neresidir, layıkı ile bilmiyordum. Bir müddet sonra Kore Harbi çıktı. Gazetelerde Kore'ye ait resimler çıkmaya başladı. Resimlere bakıyorum, inceliyorum, rüyamda gördüğüm yerler. Hep şaşırıyordum. Artık rüyamın doğru bir rüya olduğuna iyice inandım. 'Acaba Hz. Ali'ye (r.a.) mensub, kim diye zaman zaman düşünüyordum. Bu ziyaretimde Üstad Hazretleri, bana dönerek:
"Kardeşim, Hz. Ali'ye mensup benim' deyince hayret edip donakalmıştım. Nice sonra kendime gelince içimden beni bu zata kavuşturan Cenab-ı Hakk'a şükrettim. Mevlamız her iki zat-ı muhteremi sonsuz rahmetiyle mustağrak kılsın. Benim şaşkınlığım, Üstad Hazretlerine bu rüyamı anlatmamıştım.
"Cidden, Üstad Hazretlerinden istifadem büyük oldu. Üstad Hazretlerini tanıdıktan sonra hayatım boyunca o ezeli, ebedi varlığı hep hisseder oldum. Bir şey yapacağım zaman hemen Cenab-ı Hakkı anıyor, yarın ahirette-bunu yaparsam veya yapamazsam bana ne muamelede bulunur diye düşünür oldum. Cenab-ı Haktan bu duygu ve düşüncemi son nefesime kadar esirgememesini niyaz ederim.

"İzmir'de sen benim vazifemi aldın"
"l952 yıllarında olacak; Üstad Hazretleri Akşehir Palas'ta kalıyordu. Gençlik Rehberi için mahkemeye verilmişti. Bir ay ticaret için İstanbul'a gitmiştim. İyi bir tevafuk oldu. Fırsat bilerek Akşehir Palasa gittim. Tabii, ertesi gün mahkeme olacağından rahatsız etmek de istemiyordum. Hiç olmazsa selam ve hürmetlerimi yakınlarından birini vasıta kılarak arzetmek istemiştim. Girmeme, arkadaşlar müsaade etmediler. 'Zararı yok, selamlarımı, hürmetlerimi tebliğ edin' dedim ve bekledim.
"Hemen çağırın, gelsin' buyurmuşlar. Selamdan sonra: 'Efendim, şimdi sizin çok meşguliyetiniz var, sizi meşgul etmiş olmayayım' dedim. Bana. 'Kardeşim, bizim için her zaman birdir' buyurdular. Hatırımı sordular, dualar ettiler: 'İzmir'de sen benim vazifemi aldın. Öyle bir muhitte beni yormadın. Vallahi, hergün sana ismen dua ediyorum' buyurdular.

"Dostlarımızdan gelen tarizler bize ikaz olur"
"Bu sözler, benim için tarif edilmez sevinç ve şükür kaynağı oluyordu. Bir de şu sözleri ilave ettiler: 'Ben zaman zaman dualarımda şehirleri de sayarak dua ederim. Isparta, Eskişehir, İstanbul, Burdur... Burdur'a dua ederken Burdur'da Risale-i Nur'a sahip çıkan pek az, hayret ederdim. Meğer oradan Abdurrahman kardeşimiz çıkacakmış.'
"İşte bu iltifatın hazzı bana yetiyordu. Burdur'da Şekerci Hüseyin Efendiden, Babacan'dan ve Binbaşı Asım Beyden bahsettiler, rahmetle andılar. Merhum Asım Beyden şöyle bir hatıralarını söylediler:
"Isparta mahkemesinde Asım Bey şahit olarak dinlenecekmiş. Mahkeme kapısı önünde beklerken Asım Bey ellerini açmış şöyle demiş: 'Ya Rabbi, şimdi ben şahitlik edersem belki üstadıma bir zararı olabilir, onun için şu ânda benim ruhumu al ki kurtulayım. Mübarek o ânda ruhunu teslim etmiş ve mahkemeye girmemiş. (Asım Bey, benim orta mektepte sınıf arkadaşımın babası idi, Allah rahmet eylesin)
"Üstad Hazretleri, mahkemeden sonra 'Yarın yine gel' buyurdular. Ertesi gün gittim, çok neşeli idiler. Bir aralık ben, 'Üstadım hayret ettiğim bir şey, inanın gruptan bir kısım hocaefendiler bize düşman' dedim. 'Kardeşim, onlar bizi anlamıyorlar. Manevi saltanat düşkünü zannediyorlar. Ben onlara da dua ediyorum. Dostlarımızdan gelen tarizler bize ikaz olur' buyurdular. Sonra: 'Benim de Risale-i Nur'a ihtiyacım var' dediler. Mektubatın Altıncı Risale olan Altıncı Kısmı'nı okudular. Altı desiseyi geniş bir suretle açıkladılar.

"Üstadın hizmetindeyim"
"Bir defasında Fatih Reşadiye Otelinde ziyaret ettim. Bana 'nerede kalıyorsun?' buyurdular. 'Henüz belli değil' dedim. 'Öyleyse benim misafirim ol' buyurdular. Yandaki odada Ahmet Aytimur, Ahmet Feyzi Ağabey, Nazif Çelebi Ağabey bu odada kaldık. Uyanık bulunduğum derecede, Üstadımızın bütün Müslümanların selameti, saadeti için dua ve niyazda bulunduklarına şahit oldum. Bir zaman sonra hepimiz uyumuşuz. Birden kapımız, elle vurulmaya başladı. Ahmet Aytimur kardeşimiz:
"Gidemem, ben ihtilam olmuşum, sen git' dedi.
"Kardeşim, ben Üstad'a nasıl hizmet edebilirim; nasıl hizmet edileceğini bilmiyorum. Hem de bir şey lazımsa, nerde, ne var, bilmiyorum ki... Gel, beraber gidelim' dedim.
"O yine: 'Ben böyle gidemem' dedi.
"O zaman dedim ki: 'Bak, senin bu meselen gibi asr-ı saadette olmuş; Ebu Hüreyre (r.a.) cünüb iken Resulullah (s.a.v.) ile karşılaşmıştı. Diyor ki, ben geriledim, yani geri çekilerek (gidip) yıkandım. Sonra geldim. 'Nerdeydin' veya 'nereye gittin' buyurdu. 'Gerçek cünüp idim' dedim. Buyurdu ki: 'Müslüman necis olmaz'. Böyle olduğu halde, sen Üstad hazretlerinin yanına niye gitmezmişsin.
"Tekrar: 'Yürü, beraber girelim' dedim. Beraber girdik. Gecikmemizden biraz serzenişte bulundular. Üstad Hazretlerini öksürük tutmuş; boğulacak gibi öksürüyordu. Hava da soğukça idi. Sobasını yaktık. Ben, gece olduğu için müsaadelerini aldım. Ahmed kaldı.
"Sonra Ahmed'e: 'Abdurrahman'a sorun, bana bir öksürük ilacı alın' buyurmuş. Ahmed geldi, sordu. Ben de on gün kadar evvel öksürük olmuştum. Bir ilaç bana çok iyi gelmişti. Ahmed iyice geç vakitlerde nöbetçi eczane aramaya çıktı. Ancak uzun dolaşmalardan sonra bulmuş.
"İlacı alıp geldi. Üstad Hazretleri tarifnamesini (prospektüsü) okutmuş, tarifte tok karnına içilmesi yazı olduğundan: 'Şimdi benim karnım aç, hele dursun' buyurmuşlar. Ertesi sabah kalktık. Ahmed Feyzi Kul, Sabri Halıcı, Nazif Çelebi ağabeylerle müsaade alıp ziyaret ettik. Üstadımızı iyi bulduk. Bize neşeli, güzel güzel konuştular. Hatta Sabri Halıcı Ağabey, açıklık saçıklıktan bahis açtılar. 'Üstadım, siz pek dışarıya çıkmıyorsunuz, bilmezsiniz' dedi. Buna karşı: 'Kardeşim Sabri, hepsini gayet iyi biliyorum' dediler. Ben ertesi gün yine orada kaldım, tekrar ziyaretten sonra müsaadelerini alıp İzmir'e ayrıldım.

"Üstad beni aratıyor"
"Yıl l953. İstanbul'un 500'üncü fetih günü yıldönümü. Üstad Hazretlerinin Çarşamba'da bir evde oturduğunu öğrendim. Adresini aldım. Ramazan-ı Şerif içindeydi. İkindiye yakın bir zaman içerisinde evi buldum. Kapıyı çaldım. Hizmetinde bulunanlardan bir arkadaş geldi. Kapı aralığından bana Üstadımızın çok yorgun olduğunu söyleyerek sert bir şekilde kapıyı üzerime kapadı. Ne de olsa o zaman gençtim 35 yaşlarında falan.... Ne bileyim, biraz da kızarak kapıya yüklendim.
"Kapı açıldı. 'Yahu, sizin hakkınız kadar, benim de burada hakkım var, beklerim. Üstadımız, istirahattan sonra müsaade ederlerse kalırım' dedim. İçeri girdim. Üstad Hazretleri uzanmış, gözleri kapaşlı istirahat ediyorlardı. Ses çıkarmadan çok az bir zaman kalıp ayrıldım. Kapıyı açıp beni almak istemeyen arkadaşa: 'Zaten siz beni istemiyordunuz. Uyanınca selam ve hürmetlerimi, dualarımı, beklediğimi söylersiniz' dedim.
"Ticari işlerimi görmek için çarşıya gittim. Arkadaşlarımızın naklettiklerine göre kısa bir istirahattan sonra, 'kim geldi' diye sormuşlar.
"Onlar da: 'İzmir'den Abdurrahman geldi' demişler.
"Onu niye bıraktınız, onunla konuşacaklarım vardı; şimdi gidin, bulun hemen getirin' buyurmuşlar.
"Yatsı zamanı Beyazıt Camiine giderken, tanıdıklardan bir genç arkadaşım beni görünce: 'Ağabey, nerelerdesiniz? sizi bulmak için hepimiz seferber olduk; ayaklarımıza kara su indi' dedi.
"Ben de: 'Kardeşim, siz öyle istediniz, halbuki ben bekleyecektim' dedim.
"Haydi, haydi gideceğiz. Üstadımız öyle istiyor' dedi. Beraber aynı eve tekrar gittik. Üstad hazretlerinin elini öptüm. Bana sarıldı. 'Seni merak etmiştim, çünkü başından bir hadise geçti, korktun mu?' buyurdular.
"Duanız bereketiyle korkmadım' dedim. Memnun oldular.
"Amma daima müteyakkız olun, teenni ile hareket edin, bizim saklı gizli bir şeyimiz yok. Yolumuz belli. Hizmet etmek istediğimiz belli. Biliyorsun, ben gece kimseyi kabul etmem. Fakat seni merak etmiştim' buyurdular.
"O sırada benim dükkanım, evim sekiz polis tarafından basılmıştı. Başta Üstadımız dahil 84 kişi mahkemeye verilmiştik. O gün neşeli idiler. İstanbul'un fetih resm-i geçidini takibettiğini, o mübarek günü yaşadığını anlattılar. 'Yarın, yine gel' buyurdular.

Üstaddan aldığım tarikat dersi
"Ertesi günü tekrar ziyaret ettim. Yanında abdulmuhsin kardeşimiz vardı. Abdulmuhsin'e giderek, şaka yollu: 'Keçeli, sen Risale-i Nurları polislere teslim ettin. Abdurrahman kardeşimizde hiç bulamadılar' dedi.
"Bir aralık ben: 'Üstadım, İzmir'de pek çok ehl-i tarik var. Çoğu da bozuk bir tutum içerisindeler. Gerçi biz Telvihat-ı Tıs'ayı müsaadelerinizle teksir edip lüzumlu yerlere verdik. Bir de zat-ı âlilerinden tarikat hakkındaki fikirlerinizi dinlemek istiyorum" dedim. Bana şu cevapta bulundular:
"Evvela sana gelince mensub olduğun zattan ayrılma. Hatta seni kovsa devam et.' Bundan kırk yıl kadar evvel Şeyh Esad Efendi kardeşim bana geldi.
"Kardeşim Said, tuttuğun bu yolu tarikatla birlikte devam edersen zamanın imam veya reisi olursun' dedi.
"Cevaben dedim: 'Kardeşim, öyle bir zaman gelecek ki, iman adet kabilinden sallantıda olacak. biz,-tarikat bir tarafa-hepimiz bugünden tezi yok imanî hüccetlerin gönüllerde yerleşmesi için birleşirsek o zaman en faydalı, en lüzumlu vazifemizi yerine getirmiş oluruz.'
"Bana tarikatın lüzum veya adem-i lüzumunu şu veciz cümlelerle anlattılar: 'Kardeşim, öyle bir mürşid bul ki, hayatında Kur'ân-ı azimüşşan ve Peygamberimiz (s.a.v.)'in mübarek sözlerine ittiba edip, gayrı en küçük bir bidat işlememiş olsun. Böyle bir zatı bul da beraber intisab edelim. Ben ehl-i tarika muarız değilim. Benim on üç tariktan iznim var. Fakat bugüne kadar en yakınlarımın hiçbirisine tarikat dersi vermedim. Zamanımız onun zamanı değil..
"Zamanımızın büyük Üstadı, manâ ordularının büyük kahramanı mücahid Bediüzzaman Hazretlerine de bu yakışıyordu. O arada Abdulmuhsin Alev söze karıştı.
"Ben tarikatın en yüksek mertebesinde olmaktansan Risale-i Nur'un en geride kalan, Kur'ân-ı Kerime hizmet eden bir talebe kalmayı tercih ederim' cevabında bulundu.
"Sonra Üstadımız, 'Bize kemmiyet lâzım değil, keyfiyet lâzım' buyurdular. Çok yorulmuşlardı, müsaadelerini alıp ayrıldım.

Annemin serzenişi
"Bir gün annem (merhume) Risale-i Nur okuyordu. Ağlamaya başladı. 'Neden ağlıyorsun?' dediğimde: 'Erkek olmadığıma... Erkek olsaydım; gider, bu zat-ı muhteremin hizmetinde bulunurdum' dedi.
"Kısa bir süre sonra Isparta'da Üstad hazretlerini ziyaretimde ilk sözü şu oldu: 'Bugünlerde anınenle uğraşıyordum, yoksa vefat mı etti?'
"Hayır Üstadım, selam ve hürmetleri var; dualarınıza muntazır. Ellerinizden öper' dedim.
"Selam et ve söyle, onu da has talebelerimin arasına alıyorum' dedi. İlave ederek: 'Refikanı da, onlara hep dua edeceğim' buyurdular... Annem ve zevcem dindar, birbirlerine bağlı muhlis kişilerdi. Makamları cennet olsun. Tabii, Üstadımızın söylediklerini, selamlarını söyleyince pek memnun oldular.

"Haberim olsaydı seni karşılardım"
"l954 yılında hacca niyet ettim. Burdur'dan gitmek istiyordum. Polis her an başımda. Tarassut altındayım. Burdur'a hareketimden iki gün evvel Sorgu hakimliğinden çağırıldığımı bildirir bir bildiriyi 'tebliğ' ile bir memur eve geldi. Bütün korkum ve kudsi borçtan beni geri bırakmaları idi. Annem ve zevcemle birlikte niyet etmiştik. Hemen, şimdi rahmete kavuşan ağır ceza hakimlerinden Abdullah Arığ ağabeyi buldum. Vaziyeti anlattım. Dedi: 'Sen korkma, ben kefil olurum, seni gönderirim.' Ve ilave etti: 'İnşaallah, Cidde'de buluşuruz' dedi. Meğer o da, ilk haccına niyetli imiş..... Hakikaten, ben daha evvel Burdur'dan hacca gitmeme rağmen Medine-i Münevvere dönüşü Cidde'de karşılaştık. O da, ağabeyin ihlasını gösteriyordu. Allah rahmet eylesin...
"l954 yılında Medine-i Münevvere'de muhterem Ali Ulvi Kurucu beyle tanıştık. O beni, vaktiyle van'da müftülük yapmış Hasan Hocaefendiyle tanıştırdı. Meğer, bu zat-ı muhterem Üstad Hazretlerini tanıyan bir kimseyi arar dururmuş. Hattat, Konyalı Abdullah Efendinin dükkânına götürdü. Oturduk. Üstad Hazretlerinden uzun uzun sordu. Dönünce selam ve hürmetlerini tebliğ etmemi, artık Medine-i Münevvere'ye yerleştiğini, evlendiğini, Üstad hazretlerini davet ettiklerini söyledi. 'İnşaallah, dönüşte aynen söylerim' dedim. Pek memnun kaldılar.
"Hac farizamı bitirdikten sonra Burdur'a döndüm. Tebrike gelenlerden sonra o günlerde Üstad Hazretleri Isparta'da idiler. Ziyarete gittim. Kendileri çok hasta idiler. Konuşmaları anlaşılmıyordu. Birşeyler söylüyor, biz anlamıyorduk. Sonra bize, Üstadımızın yakınında Zübeyir kardeşimiz naklediyordu. Ben çok üzülmüştüm. Bir aralık, hacca gittiğimi ve eski Van müftülerinden Hasan hocaefendinin selamlarını söyleyince meyyit gibi uzanan Üstadımız yataklarından fırlarcasına 'Ne, sen onu gördün mü?'
"Cenab-ı Hak hacca nasib etti, gördüm, Evlendiğini, davet ettiklerini söyledim.
"İnşaallah' dediler. İnceden inceye sordular. 'Demek, hacca gittin. Allah müberek etsin. Eğer haberim olsaydı seni ben karşılardım' buyurdular. 'Bu selam bana şifa oldu. Allah senden razı olsun' dediler.

Üstada getirdiğim hediyeler
"O sırada elimde küçük bir paket vardı. Almayacağını bildiğim halde önlerine bıraktım. İçerisinde öyle kıymetli şeyler yoktu. Zemzem, hurma, medine kınası, bir şişe gül yağı ve tesbih. 'Bunlar ne?' diye sordular.
"Efendim, bunlar hac hediyesi' dedim.
"Biliyorsun, ben hediye almıyorum. Bunlar mübarek yerlerden gelen hediyeler, Seni de çok severim. Ama parasını vereyim' buyurdular.
"Ben Üstadımı kırarım korkusuyla: 'Bunlar pek para tutmaz. Hiç para vermediklerim de var...' dedim. Buna rağmen on küsür lira hesap çıkardılar. Getirdiğim şeyler o kadar da etmezdi.
"Hatta, şaka yollu, Zübeyir kardeş: 'Üstadım, bu hesapta siz aldandınız' dedi.
"Ona gülerek: 'Keçeli, sen Abdurrahman'la aramdaki sırrı bilmezsin' buyurdular.
"Ben yine, 'Af buyurun bu parayı almayacağım' deyince:'Dur öyleyse' paketimi açıp koku, kına, zemzem ve hurmayı aldılar. 'Tesbih sende kalsın' dediler. Buna karşılık mendilini, havlusunu-dur, aklıma geldi-diye bir de tesbih verdiler. Ben tesbihi görünce çok sevindim. Çünkü aynı tesbihi refikam Medine'de görmüş, 'bana bundan al' demişti. Ben de 'madem bu tesbihi beğendin, namazdan sonra düzine ile alalım, yakınlarımıza da hediye ederiz' demiştim. Fakat, ne hikmettir; o da, ben de unutmuşum. İlk hasta gördüğüm Üstadımızı iyi olarak güleryüzle bizi ayakta uğurlamasından çok sevindim.
"Burdur'a gelince, ilk işim, tesbihi refikama verdim. Yüzüme bakarak: "Demek, bu tesbihi Medine'den aldın, bana haber vermedin' dedi. Ben de: 'Bu tesbihi Üstad Hazretleri verdi' dedim. Daha da sevindi. Vefatına kadar bu tesbihi yanından ayırmadı.

"Sıkıntılı günler ve dualarım"
"Biraz Burdur'da kalıp evi tamir ettirdikten sonra Akman Pasajının birinci katında yeni bir işe başlamak üzere bir dükkân kiraladım. Kâğıt işleri üzerinde işe başladım. Fakat ne hikmetse işlerim hep ters gidiyordu. Ne alırsam ziyan ediyordum. Bir yerde dükkânım vardı. Onu da sattım. Onun parası da eridi, gitti. Evet, haftada bir, hanımın tavsiyesiyle yarım kilo yağlı kıyma alabiliyor; o, bir hafta boyunca yemeklerimizin çeşnisi oluyordu. 'Yavaş yavaş küçük çapta imalata başlayayım' dedim. İlk işim, zamklı rulo kâğıt ve tüp içerisinde yapıştırıcı kola imalı oldu.Kalitesi, piyasadaki mallardan çok iyi olmasına rağmen satamıyordum. Beş altı ay daha satamazsam hepsi kuruyup atılacaklardı. Ev kira, dükan kira, üç çocuğum okula gidiyorlar. Düşünmeye başladım. Son çare bir iş bulmak, tezgahtarlık gibi bir şeyler yapmak. Dükkana geç gelir oldum. Hatta bir gün hiç unutmam. Büyük kızım 25 kuruş istedi. Bende beş kuruş dahi yok. Onu bütün bütün üzmemek için 'dükkanda unutmuşum' diye yalan söylemek mecburiyetinde kalmıştım. O gün yolda giderken Cenab-ı Hakka şöyle yalvarmaya başladım. 'Ya Rabbi, şöyle elli liralık alış veriş bir müşteri gönder. Hem çocuğumun isteğini yerine getireyim. Bakkala olan borcumu vereyim.' Dükkana geldiğimde çok sevdiğim ciltçi, hattat Nazmi Altınkalem hocayı bekler buldum. Dükkanı açtım. Metresi beş liradan olan cilt bezinden on metre aldı. O ânda sevincimi tarif edemem. Cenab-ı Hakk'a içimden hamdettim.
"Sıkıntılı günler devam ediyordu. Birgün dükkâna geldiğimde Hacı Recep Usta'yı beni bekler buldum. Ne hikmetse içine bir ferahlık doğdu. Oturmaya vesile olsun diye bir çay söyledim. Üstad hazretlerinin yanından geldiğini, selam getirdiğini söyledi. Çok sevindim. Bana, Üstad Hazretlerinin işimi sorduğunu, merak etmememi, dünya yükünü üzerine aldıklarını söylemişler. Allah'a şükür, o günden sonra, bir kutu satamadığım mallarımdan 50-l00 kutu alanlar oldu. Çok çalışıyordum. Borçlardan kurtulmak için evcek gece gündüz uğraşıyorduk. Bazı imalat işlerine girdim. Hepsinden umduğumdan fazla kazanıyordum. Buradaki küçük arsama basit bir işyeri yaptırdım. İşimi genişlettim. Günde yirmi saat çalıştığım çok oluyordu.Ben arkadaşlarla bir araya gelemiyordum. Bu defa beni korkaklıkla itham ediyorlardı. Bunlara pek aldırış etmiyordum. Öyle korkak olsaydım, Üstad hazretlerine takip edildiğim zamanlar dört-beş defa gider miydim?Ben çalışmakla üzerimdeki borçlardan kul haklarından arınıyorum. Hem de Risale-i Nur için Mustafa Birlik gibi değerli kardeşlerimiz çoğalmıştı. Ben olmasaydım da oluyordu. Allah hepsinden razı olsun. Amin.

Rüyada gelen şifa
"l963 yılında tekrar hacca gittim. Halbuki bir daha o mübarek yerleri göremem diyordum. Medine-i Münevvere'de vazifelerimi yaptıktan sonra ilk işim Van müftüsü Hasan hocaefendiyi aramak oldu, buluştuk. İlk hac dönüşümdeki hadiseleri anlattım. O zamanlar, Hz. Üstad rahmet-i Rahmana kavuşmuşlardı. Hocaefendi: 'Evlat, hele otur, ben de sana bir şey anlatayım: Benim hanım cinnet geçirdi. Onu zaptedemez olmuştuk. Çok sıkıntı çekiyorduk. Birgün rüyamda Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz ile Bediüzzaman Hazretleri bize geldiler. Benim hanımı bir masaya yatırdılar Peygamberimiz (s.a.v.) ile Üstadımız okumaya başladılar. Uyanınca, hanımda o çekilmez hastalıktan eser kalmamış, sakin bir halde oturuyor buldum. Bugün yirmibeş kadar kız çocuklarına Kur'ân-ı Kerim okutuyor...' demişlerdi.
"Bir dahaki hacda, vefat ettiğini söylediler Allah rahmet eylesin. Şuraya kadar kırık dökük bu hatıraları ancak yazabildim. Unuttuklarım çok olmuştur. Yıllar geçti. İstediğimi yazamamışımdır. Üstadımız Hazretlerinin aziz ruhundan af dileyerek vefatından sonraki hatıramla noktalamak istiyorum.

"Böbrek sancılarım ve..."
"Yıl l969. Hacca niyet ettim. Nedense o yıl içimden 'hacc-ı İrfad'a niyet etmek geldi. Öyle yaptım. O yıl, otobüsle Hacı Raif Cilasun ağabeyle gitmiştim. İlk bayram günü Şeytanı taşlayıp Mekke-i Mekke-i Mükerreme yolunu tuttum. Tıraş olup guslettikten sonra 'İfaze tavafı'nı ve'Sa'y'ı yaptıktan sonra Mina'ya döndüm. Çadırlarımıza yaklaşınca her yıl devam eden böbrek sancılarım başladı. Bu yedi yıldır devam ediyordu. O zaman farz olan tavafı vaktinde yaptığıma sevindim, şükrettim. Gecede uyuyamadım. Allah razı olsun, arkadaşlar seferber oldular. Karşımızdaki çadırdan ismini sonradan öğrendiğim Münevver ismindeki bir abla hemen yanıma koştu. Beyine su ısıtmasını söyledi. Sıcak su geldi. Biz kardeşiz, çekinme Havluyu böbreğimin olduğu mahalle serdi. Üzerine çaydanlık koydu.Hem Cenab-ı Hakk'a yalvarıyor, hem de sıcak suyu elinde tutuyordu. Beyine de zaman zaman su ısıtmasını söylüyordu. Ben onun saatlerce gece yarısı uğraşmasından, fedakârlığından gözyaşlarımla: 'Abla, ben sizin hakkınızı nasıl öderim?' dedim. Cevabı şu oldu: 'Sen yerde kıvranırken, ben nasıl istirahat edebilirim, sen üzülme.' Allah ondan, bütün arkadaşlarından razı olsun...
"Birde, şimdi rahmete kavuşan sağlık memuru Hacı Neşet ağabeyi unutamam. O sık sık damardan ağrı kesici iğneler yapıyordu. Geçici de olsa ferahlıyordum. Şuna çok seviniyordum: Yüce Mevlamız ibadet zamanları bana ruhsat veriyordu. O hacda hep Cenab-ı Hak ile idim. Bütün vaktim Ona yalvarmakla geçiyordu. Mâlayani ile vakit geçirmiyordum. Bir taraftan burdan da seviniyordum. İzmir'e geldik. Tebrike gelenler, sana ne oldu böyle diyorlardı. Çünkü o mukaddes beldede l2 gün sancı çekmiştim. Medine-i Münevvere'de kitapçı şimdi rahmete kavuştu. Muhammed Sultan Nemingani ismindeki ilk hacda tanıştığım zat böbrek ağrıları için Hintlilerin kullandıkları (Lüban Zikir) günlüğüne benzer bir ilaç vermişti. O bana biraz faydalı olmuştu.
"İzmir'de tekrar şiddetli ağrılarım başladı. Doktora gittim, röntgene havale etti. Röntgende sancı yapan sol böbreğimin hiç çalışmadığı belirtisini gösteriyordu. Doktor, bunun çaresi o böbreği ameliyatla almak dedi. Ben herşeye razı idim. Halbuki sağ böbreğim de arızalı idi. O, doğuştanmış. Halil Tellioğlu kardeşim: 'Ağabey, benim arabam ne güne duruyor İstanbul'a gidelim. Boğulursak büyük suda boğulalım. Bu işin otoriteleri var. Onlara gidelim. Belki o böbreği feda etmekten kurtuluruz' dedi. 'Peki' dedim.

"Üstadın tedavisini gördüm"
Benim o günlerdeki vaziyetim şöyleydi: Akşam namazını kılıyor, yatıyordum. Birkaç saat sonra sancı ile kalkıyor. Zorla, yatsı namazını edâdan sonra, sabahlara kadar dolaşıyor, kıvranıyordum. Yine birgün sancı ile uyandım. Yatsı namazımı kıldım. o güne kadar olmayan bir hal oldu. uykum galebe çaldı. Uyudum. Bir rüya gördüm, şöyle ki: Büyük bir salondayım. Üstadımız hazretleri ortada oturuyorlar. Hemen yanlarına gittim.
"Bana: 'Nerelerdesin, kardeşim?' buyurdular. Geri çekilip oturdum. Hiç seslenmedim. Etrafında birçok arkadaşlar vardı. Onlardan biri kulağıma eğilerek; 'Üstad hazretleri bugün bize teşrif edecekler. Bir toplantı yapacağız, sen de gel' dedi. Yavaşça: 'Ben hastayım, gelemem' dedim. Hemen, benim hasta olduğumu Üstad Hazretlerine söyledi. Üstadımız ciddi bir vaziyette: 'Kalk bakalım, neyin var?' buyurdular. Ben vaziyeti anlattım. Ağrıyan böbreğimin ön kısmına sağ elini koyarak sesli duaya başladılar. Dualarından hep Cenab-ı Hakk'a sığınıyorlardı ve şifa diliyorlardı. (Duaları Arapça idi.)
"O sırada uyandım. Baktım, bir aya yakın devam eden bendeki sıklet kalkmış, sanki hiç hasta olmamışım. Cenab-ı Hakk'a şükürden sonra 'Hey koca Üstad! Hayatında da, mematında da kurtarıcısın. Allah seni daimi rahmetlerine gark buyursun' diye ben de dua ettim.
"Zevceme koştum 'Ben kurtuldum' dedim. Çok inançlı bir insan olduğundan rüyamı ilk ona anlattım. Sevindi. Çünkü ben hissediyordum, ailecek ölümümün bu hastalıktan olacağını. Artık bitkin olmakla birlikte sakin bir hayat geçiriyordum. İşime bakabiliyordum.
"İki gün sonra kan pıhtısı içerisinde uzunca bir taş düşürdüm.Beni arabasıyla götürecek Halil Tellioğlu kardeşim: 'Hazırlan, İstanbul'a gideceğiz' dedi. 'Artık ben kurtuldum' dedimse de, 'Gideceğiz, hem gezmiş oluruz, çok sıkıldın' dedi. kıramadım, gittik. O günün, sahasında otorite olan Prof. Gıyaseddin Korkut Beye muayene oldum. Bana hayretle: 'Bu taşı cidden idrar yollarından mı düşürdün? Bu mümkün olmayan bir şey' dedi. Ertesi günü tekrar röntgene gittim. Filmlere bakarken, 'Bak' dedi. 'Senin bu böbreğini alacağız diyen doktor deli. Halbuki, bu böbreğin öbürünkinden daha sağlam. Yedi yıl kadar evvel, bu hasta olmayan böbreğinden bir kanama geçirdin mi?' Ben, 'Evet' dedim. 'Fakat, bu da iyiye doğru gidiyor, merak etme. Bütün kullandığın ilaçları çöp sepetine at. İlaç gerekmez. Ekmeği az ye. Yürüyüş yap. Şişmanlamamaya gayret et, o kadar. İki yılda bir gel, kontrol edelim' dedi. Üç defa daha doktorun dediği gibi gittim 'Hiç bir şeyin yok dedi: Elhamdülillah, o günden sonra öyle şiddetli bir sancı görmedim.
"Ben Üstad Hazretlerinin sadece İslam için yaşadığını, bütün derdinin gönüllerdeki paslanmış imanları kurtarmak olduğunu elemi, kederi, hep İslâm için idi. Bunun için yaşamak arzusunu bu büyük şahsiyetle müşahede ettim. Daha ilk ziyaretim hayalimdeki İslam mücahidini bulduğuma inanmıştım. Şahsına yapılan zulümlerden pek bahsetmezlerdi.
"Şunu da yazmadan geçemeyeceğim:

Çantay'ın itirafları
"Birgün Hasan Basri Çantay hoca (merhum) Üstad Hazretlerini meclisin ilk günlerinde Meclis-i Mebusan'a yazdıkları bir mektuptan hafifçe tenkit yollu anlatıyordu. Sözlerine yeni başlamıştı. Hemen eliyle ağzını kapayarak: 'Ben bütün sözlerimi geri alıyorum. Söylediklerimi siz de duymamış olun. Biz rahat döşeklerinde uyurken o, Allah yolunda, Resulullah izinde bütün işkence hapislere rağmen İslamı savunuyordu. Ne yazık ki, hiç birimiz onun gibi olamadık' dedi.
"Yüce Mevlamız İslâma hizmet eden şuurlu bütün Müslümanlara rahmetini esirgemesin. Amin."

Tur@b
28.08.2008, 13:20
HACI FATMA SEYHAN


l320'de Burdur'da doğdu. Babasının adı Emir, annesinin adı Âdile, Lakabı: Burdurlu Hacı Fatma. Van-Gevaş'ta oğlu Abdullah'ın yanında kalıyordu.

"Sakın, ona görünme, Görünürsen gider"
Bediüzzaman Hazretlerini 23 yaşlarında Burdur'da oturdukları zaman görmüş, hizmetinde bulunmuş. Bediüzzaman Hazretleri o zamanlar kendilerine bir adet Delâil-i Hayrat hediye etmişti.
Bediüzzaman'la ilgili hatırasını şöyle anlatıyor:
"Molla Said, Burdur'a gelmişti, ilk gelişleriydi. O zaman bizim Burdur'da üç katlı bir evimiz vardı. Kocam Eyüb Bey o zaman Molla Said'i bizim evde misafir etti. En üst katı ona tahsis ettik. Evimiz Burdur'un Yenci mahallesindeydi.
"Bizim evde dokuz ay kaldı. Kaldığı bu dokuz ay zarfında hep Kur'ân okurdu. Yanında sadece bir tane kitabı vardı: Kur'ân-ı Kerim. Ziyaretine gelenleri çoktu. Arkasında namaz kılarlardı. Birgün Valinin adamları da geldiler, Valinin kendisini ziyaret edeceğini söylediler. Bediüzzaman bunu kabul etmemişti. Ben öyle tahmin ediyorum ki, Vali onu kötü niyetle ziyaret etmek istemişti, o da kabul etmemişti Valiyi. Vali bir daha da gelmemişti.
"Yine bizde kaldığı zamanlarda birgün benim binbaşı olan dayım Hacı Hamdi Bey bize gelmişti, etli bir yemek yapmıştık. Sofrayı kurduk. Dayım ellerini yıkamadan sofraya oturdu, ardından da eti dağıtmaya başladı. Molla Said, hemen müdahale ederek ellerini yıkadıktan sonra dağıtmasını istedi. Dayım kalktı, ellerini yıkadıktan sonra sofraya tekrar oturdu.
"Bir gün Üstad, beyimden evin hamamını sordu, o da gösterdi Bunun üzerine beyime bir sarı lira verdi. Karşılıksız hiç birşey yapmazdı.
"Sabaha kadar namaz kılardı, sabah namazından sonra öğleye kadar kimseyi kabul etmezdi. Daha sonra ziyaretçiler gelirdi. Dokuz ay kendisine hizmet ettim, çamaşırlarını yıkar, sofrasını sererdim. Başını kaldırıp da hiç bana bakmazdı. Kocam bana, 'Sakın, ona görünme. Görünürsen gider' derdi.

Bediüzzaman'ın ahiret bacısı
"Dokuz ay kaldıktan sonra bir gün gitti, Divanbaba (Delibaba) Camiinde kaldı. Bir gün çorap giymeden yanına girmiştim. Tahminime göre bu sebepten bizim evi terk etmişti.
"Benim için, 'Çok temiz kalbli' derdi. 'Seni dünya âhiret kardeşliğine kabul ettim' diyordu.
"Birgün yine bana şöyle demişti 'Eğer ben Cennetlik olursam, senin elinden tutup Cennete götüreceğim.'
"Sakalı yoktu, her gün traş olurdu. Çok temizdi. Üzerinde bir cübbesi vardı, başına kenarları işlemeli bir sarık sarardı.
"Birgün yine beni çağırmıştı, sarığını bana verdi, 'Çocuğunun beline bağla' dedi. Bizim o zamanlar çocuğumuz hiç olmuyordu, daha sonra oldu. Ben çocuğumun oluşunu yine onun duasına ve himmetine bağlıyorum. Daha sonra o sarığı akrabalardan birisinin felçli olan çocuğunun beline bağlaması için vermiştik. Onlarda kaldı.
"Ben şimdiden torunlarıma, ölürken mezar taşıma aynen şöyle yazmalarını istiyorum. 'Bediüzzaman'ın âhiret bacısı Hacı Fatma Seyhan'ın ruhuna el-Fatiha...'
"O zamanlar eniştemin bir post namazlığı vardı. Ben Üstad'a vermek istedim, ama onlar razı değillerdi, ben yine verdim. O zaman da Üstad hiç birşeyden haberi yoktu, postun benim olduğunu biliyordu. Tam ben postu sarıp verirken almadı, 'Belki enişten razı olmaz' diyerek geri çevirdi. Ben de eniştelerime kızarak post namazlığı tekrar onlara geri götürdüm.
"Onu günlerce anlatsam doymam, o çok büyük bir zattı. Şimdi ben 9l yaşındayım, bakın çok dinçim. Hep onun himmet ve duasıdır. Allah ondan razı olsun.
"Daha sonra bize çok mektup yazardı. Mektuplarında kendisine karşı yapılan haksızlıklardan bahsederdi. Keçe külah takardı, Burdur'a sürgün olarak geldiğini söylerdi."

Tur@b
28.08.2008, 13:21
RAHMİ SULTAN


"Bugün Kürdistan'da bir evliya dünyaya geldi"
Rahmi Sultan ismindeki zattan, Barla Lâhikası'nda Nasuhizade Şeyh Mehmed imzalı mektupta bahsedilmektedir.
Rahmi Sultan, geçen yüzyılda yaşayan ve Üstadın doğumunu haber verdiğini, Emirdağ Lâhikası'nda Halil İbrahim Çöllüoğlu'nun bir mektubundan öğrendiğimiz Hacı Hasan Feyzi'nin talebe ve mensuplarındandır.
Milâslı Halil İbrahim, "Duyduğuma göre, Denizli'de bundan yetmiş-seksen sene evvel büyük evliyadan Hasan Feyzi isminde bir zat, bir gün talebelerine 'Bugün Kürdistan'da bir evliya dünyaya geldi' diye haber vermiş" ifadesiyle Hacı Hasan Feyzi'den bahsetmektedir.
Hasan Feyzi Yüreğil bölümünde tafsilâtlı bilgiler bulunmaktadır.
Hava albayı Şeref Bekteşer'in kayınpederi ve Rahmi Sultan'ın oğlu emekli öğretmen Nuri Ermişi, babası hakkında bize şu bilgileri vermektedir:
"Babam Hacı Rahmi Sultan'ın esas ismi Hıdır, kendisi ise Nakşî tarikatındandı. Nakşî şeyhi ve piri Hacı Hasan Feyzi Hazretleri, ismini Rahmi olarak değiştirmişti. 'Bundan sonra senin ismin Rahmi' demişti. Babam Rahmi Sultan esasen Harput'un bir köyündendi. On iki yaşında Harput'ta iken babasından izin alarak ağabeyinin yanına İstanbul'a tahsile gitmiş. Burada tahsilini tamamladıktan sonra, yanındaki bir akradaşıyla birlikte Tekirdağ'a kadı olarak tayin edilmiş. Tekirdağ'da vazifeye başladıktan sonra, Piri Hacı Hasan Feyzi, kendisine haber göndererek kadılıktan vazgeçmesini ve Burdur'a gidip orada Kur'ân'a ve imana hizmet etmesini istemiş. Rahmi Sultan, şeyhinin bu emri üzerine hemen Burdur'a gidip, orada islâmiyete hizmet etmeye başlamış."
Binbaşı Âsım Beyi Burdur'dan Barla'ya götürüp Bediüzzaman'la tanıştıran Nasuhizade Şeyh Mehmed, Üstada hitaben "Bülbül-ü Bağistan-ı Kur'ân, Üstad-ı Ekremim Efendim Hazretleri" diye başlayan mektubunda Rahmi Sultanın l9l6 yılında vefat ettiğini yazmaktadır: "Mürşid-i ekmel şeyhim Hacı Rahmi Sultan Hazretleri, seferberliğin ikinci senesinde l332 (l9l6) irtihal-i beka buyurdular."
Şeyhi Hacı Hasan Feyzi'nin emriyle Burdur'a gelip yerleşen Rahmi Sultan, buradan evlenmişti.
Rahmi Sultan'ın oğlu, öğretmen Nuri Ermiş, Üstadı Burdur'un Divan Baba Camiinde ziyaret edip, elini öptüğünü, onun ruhaniyet ve maneviyatından istifade ettiğini Barla Lâhikası'nda babasından bahsedilen kısmı okununca sevinçlerle söylüyordu.

Tur@b
28.08.2008, 13:21
NASUHİZADE ŞEYH
MEHMED BALKIR

Barla Lâhikası'nda mektubu ve şiiri bulunan Nazuhizade Şeyh Mehmet Balkır, Hacı Rahmi Sultan'ın halifelerinden bir zat olarak Binbaşı Âsım Beyi hanımıyla beraber Burdur'dan Barla'ya götürüp, Bediüzzaman'la tanıştırmıştı.
Barla mektuplarındaki güzel manzumesi şu mısra ile bitmektedir.
"Nasuhizade Mehmed, söyledi hemen bu sırları.
Hazine-i Kur'ân'ın bir miftahıdır Hazret-i Üstad."
l878'de doğan Nasuhizade Şeyh Mehmed Balkır, l3 Mayıs l964'de vefat etmişti.

Nasuhizade Şeyh Mehmed Efendinin oğlu, Halil Hilmi Balkır anlatıyor:
"Ben Üstad Bediüzzaman Said Nursi'yi babam Şeyh Mehmed Efendi vasıtasıyla tanımıştım. Babam, Harput'tan Burdur'a gelen ve evlenen, Nakşî tarikatından Hacı Rahmi Sultan'a bağlıydı. Bediüzzaman Burdur'a gelince babam, 'Bu büyük bir zattır' diyerek kendisini zayeret ediyor, görüşüp konuşuyordu.
"Evimiz yakın olduğundan, biz ona dut toplar götürür ve abdest suyu hazırlardık. Kendileri dut mevsiminde Burdur'a gelmişti. Değirmenler Mahallesindeki Hacı Abdullah Efendi Camiinin içindeki bir odada kalıyordu. Bir seneden fazla kaldığını tahmin ediyorum. Dut mevsiminde gelip, güz mevsiminde gitmişti."

Üstadın Burdur'dan ayrılışı
Burdur'da yaşlı bir hanım ise Bediüzzaman'ın ayrılıp, Isparta'ya gidişini ve bir müşahedesini şöyle anlatmaktadır:
"Üstadın Isparta'ya gideceğini ahali duyunca, kaldığı Hacı Abdullah Efendi Camiinden tâ Paşa Köprüsüne kadar, yolun iki yanına saf tutmuşlardı. Bediüzzaman yolun ortasında gidiyor ve her iki elini uzatarak vedalaşıyordu. Millet ellerini öperek, kendisini uğurlamıştı."
Halil Hilmi Balkır anlatmaya devam ediyor:
"Her gün ikindiden sonra kaldığı camide cemaatle dini mevzularda sohbet eder, nasihatlarda bulunurdu. Bir gün ziyaretine Fahreddin Altay Paşa gelmişti. Bediüzzaman çok büyük bir zattı. Babamgil kendisini rehber kabul etmişlerdi. Çok az yemek yerdi. Bir gün kendisini evimize davet etmiştik. Bizimle önce pazarlık etmişti. 'iki dilim ekmek ve bir çeşit az yemek' diye şart koşarak gelmiş ve yemekte ayrı oturmuştu.
"Burada Diyarbakırlı Şeyh Cemil Efendi isimli bir zat devamlı hizmetini görürdü.

Üstadı imtihana kalkışan öğretmen
"Orta mektepte Kemal Bey isimli birtarih öğretmeni vardı. Bediüzzaman'ın yanına gitmişti. Münazara ve münakaşa etmek için. Bir bahçe kenarında, çimenlik yerde Üstadı bulmuştu. Dinlemeye gelenler de bir hayli kalabalıktı.
"Kemal Bey Üstad Bediüzzamana 'Hoca Efendi, bazı suallerim var, cevaplayabilir misiniz?' dedi: Yüksekten bakıyor, hep benliğini gösteriyordu. Tarih hocası olduğundan, Üstad 'Buyur sor, evlât' deyince hep tarihten sormaya başlamıştı. Bütün suallerinin cevaplarını alınca, eski havası söndü. 'Beni affedin' diye kalkıp Üstadın eline kapandı."

Tur@b
28.08.2008, 13:22
Binbaşı Âsım Bey

AHMED ASIM ÖNERDEM

İstikamet şehidi
Barla Lâhikası, Tarihçe-i Hayat, Şualar ve Mektubat gibi eserlerde ismi, bahsi, yazdığı mektup ve şiirlerde imzası bulunmaktadır. Tarihçe'nin "Eskişehir Hayatı" kısmında şu parçayı okumaktayız:
"Binbaşı merhum Âsım Bey isticvap edildi; eğer doğru dese, Üstadına zarar gelir ve eğer yalan dese, kırk senelik namuskârane ve müstakimane askerliğinin haysiyetine çok ağır gelir diye düşünüp, 'Yâ Rab, canımı al!' diyerek, on dakikada teslim-i ruh eyledi. İstikamet şehidi oldu. Ve dünyada hiçbir kanunun hata diyemeyeceği bir muavenet-i hayriyeye ve tasdike hata tevehhüm edenlerin çirkin hatalarına kurban oldu. Evet Risale-i Nur'dan tam ders alan, bir su içer gibi kolayca, terhis tezkeresi telâkkî ettiği ecel şerbetini içer. Eğer benden sonra dünyada kalan kardeşlerimin teellümlerini düşünmeseydim, ben de âlicenap kardeşim Asım Bey gibi 'Yâ Rab! Canımı da al' diyecektim. Her ne ise..."
Binbaşı Âsım Bey, l877 yılında İzmit'te dünyaya geldi. Kıcızâdelerden olan Âsım Bey, Trablusgarp, Şam, Muğla Tefenni ve Manisa'da askerî vazifeli olarak bulundu.
Daha önceleri vazifeli bulunduğu Trablusgarp ve Şam'da evlenmişti. Burdur'da da Mahmud Beyin kızı Nigâr Hanımla evlenmişti. l952'de İstanbul'da vefat eden Nigâr Hanım Edirnekapı'da hava şehitliğinde medfun bulunmaktadır.
Binbaşı Âsım Beyin hanımı Nigar Hanım, eski milletvekillerinden Fethi Çelikbaş'ın yakını olan Said Çelikbaş'ın teyzesidir.
Âsım Bey Burdur'a gelince, orada Nazuhizade Şeyh Mehmed Balkır Efendi kendisini Bediüzzaman'a götürerek tanıştırmıştı.
Âsım Bey güzel yazısıyla Nur Risalelerini yazmaya başlamıştı. Bediüzzaman Burdur'dan Barla'ya gittiği zaman, devamlı mektuplar yazmıştı. Barla Lâhikası'nda ifade edildiği gibi, Nigâr Hanım şiddetli bir şekilde hastalanmıştı. Hastalığın bir türlü devasını bulamayınca, şifa dualarını almak için, Nasuhizade Mehmed Balkır, Âsım Beyle Nigâr Hanımı alıp, Hüsnü Ağanın yaylı at arabası ile, Barla'ya Bediüzzaman'ın yanına götürmüştü. Üstad kabul edip, Nigâr Hanıma dua etmiş ve hanım daha sonra şifa bulmuştu.
Daha sonraları Âsım Beyle Üstad arasındaki mektup, Risale postacılığını Burdur'un Yenice mahallesinde oturan Yalvaçlı tüccar Abdullah Hoca yaptı.
l934 ve l935 senelerinde emniyet çok sıkı tedbirler alıryor, Bediüzzaman ve talebelerini takip ediyordu. Bir gün Binbaşı Âsım Beyin evinde Nasuhizade Mehmed Balkır, Sadık Ermiş Hoca, berber Mehmed Güler ve Âsım Bey Nur Risalelerini okurken, komiserle polisler gelmişti. Âsım Bey komisere hanımının içeride boy abdesti aldığını ifade ederek, beş dakika sonra girmelerini söyledi. Misafir zatlar kitaplarla birlikte arka kapıdan çıkıp kaçıp gittiler. Fakat buna rağmen, aramalarda bazı kitapları yine de bulmuşlardı. Bu hadiseden sonra Binbaşı Âsım Beyi alıp, Isparta'ya götürdüler.

"Yâ Rab! Canımı al"
Isparta'da sorgu hakimliğinde ifade verirken, "Yâ rab, canımı al," diyerek vefat etti. İfadesini alan hakim Hikmet Bey de şaşıp kalmıştı.
Binbaşı âsım Beyin cenazesini Nigâr Hanım yıkamış, korkudan ancak beş-altı kişinin iştirak ettiği cenaze namazından sonra, Isparta'nın Alâeddin mezarlığına defnedilmişti.
8 Mayıs l935 tarihli Tan gazetesi manşetinde: "Bir mürteci ifade verirken öldü.
"Bir binbaşı mütekaidi suçlu ifadesi alınırken birdenbire düştü öldü" şeklinde birinci sayfasında haber olarak veriyordu.
Bir Türk subayı olarak Trablusgarp, Şam ve Manisa dahil, kırk yıl askerî hizmetlerde bulunan istikamet şehidi Binbaşı Âsım Bey, "Kırk yıldır ellerimi kara ve kirli işlere bulaştırmadım, Cenab-ı Hakka çok şükür" diyerek namuslu ve istikametli hayatını böyle noktalamıştı.
Burdur eşrafından Abdurrahman Cerrahoğlu, merhum Binbaşı Âsım Bey için şunu ifade etmektedir:
"Burdur'da babam, Binbaşı Âsım Beyden çok sitayişle bahsederdi. Âsım Beyin oğlu Nâzım benim sınıf arkadaşımdı."
Isparta'da Terzi Mehmed Babacan ise Binbaşı Âsım için şunları anlatmaktadır:
"Binbaşı Âsım Bey güzel tezhip de yapardı. Mevsim yazdı. Isparta Ulu Camide yedisekiz kişi ancak cenaze namazını kılabildik. Cenaze namazını Refet Beyin kayınpederi Hacı Mülâzım Efendi kıldırmıştı. Binbaşı Âsım Bey Alâeddin mezarlığına defnedilmişti."

Tur@b
28.08.2008, 13:34
BESİM MÜFTÜGİL

Bediüzzaman'ın dost ve hemşehrilerinden Sadullah Efendi ve ailesi de Mardin-Konya üzerinden Burdur'a sürülmüştü.
Sadullah Efendi merhum Burdur'da Nur Üstad Bediüzzaman'la aynı evde sürgün hayatı yaşadıklarını ifade etmektedir.
Sadullah Efendinin oğlu eczacı Besim Bey; "Babamın amcası Abdülmecid Efendi l925 sürgün tarihine kadar Bitlis'te müftüydü. Burdur'daki evde, babamın amcası Müftü Efendi, Bediüzzaman'ın ilmi ve irfanı karşısında çok zor mevkilerde kalır, müşkül durumlara düşerdi. İlmî sohbetlerde Bediüzzaman'ı hayran hayran dinler, onunla hiç boy ölçüşemezdi" diye babası Sadullah Feyzi Efendiden dinlediklerini anlatmaktadır.

Dr. Barçın'ın mektubu
Bahtiyar doktorlardan merhum Tahir Barçın Ağabeyim l950'lerden evvelki yıllarda Bitlis'te ve civarlarında tabiblik yapmıştı. işte bugünlerde tekrar Emirdağ'ına döndüğü zaman Bitlis'ten tanıştığı hanedan bir aileye 26 Temmuz l947 tarihinde Emirdağ'ından şu satırları yazıyordu:
"Muhterem Kardeşim Besim Bey,
"Her mektubumda sizlere selâm ve hürmetlerimi yazıyordum. İşlerimin çokluğundan ayrıca yazamadığıma müteessirim.
"O sıkıntılı zamanımızda bizleri teselli eden, yalnız bırakmayan, temiz kalbli ve asil arkadaşımızı unutmamıza imkân yoktur.
"Size orada iken; İslâmiyet âleminin bir Nuru olan Üstadımızdan bahsetmiştim. Hatta bir eserini okunması için size vereceğimi vadettiğim halde, orada eser olmadığından, maalesef veremedim. Üstadımızla görüşürken pederinizden bahsettim. Çok memnun kaldılar. Sizleri tenvir ve irşad için eserlerinden göndermeyi tasavvur buyurmuşlar. Bu vesileyle ben de bunları yazıyorum. Valideniz hanımın ellerinden öperiz. Mesrur Bey'e ve diğer akrabalarınıza selam ederim. Muhterem Dayı Beye, Müftü Efendiye de selâm ederim. Hürmetle ellerinden sıkarım vesselâm.."


Kardeşiniz


Dr.Tahir Barçın

Üstadın Besim Beye mektubu
Yine bu günlerinde Bediüzzaman Hazretleri memleketine ve hemşehrilerine hitaben şu satırları yazıyordu.
"Aziz Sıddık Kardeşlerim, Şeyh Nesim ve Müftüzade merhum Sadullah Efendi'nin Mahdumu,
"Evvelen: Ramazan'ınızı ve seksen sene bir ömr-ü bakiyi kazandırabilen Leyle-i Kadrinizi tebrik ile beraber, yirmi-otuz sene benim oraya, her hafta bir mektup yazmasına bedel, sizlere o şirin vatanıma ve muhterem iki büyük hanedanlarımıza iki büyük mektubum olarak, arzunuza binaen, Zülfikâr ve Asa-yı Musa namında iki kitabı gönderiyorum. Zülfikar bizzat Şeyh Nesim'de, Asa-yı Musa da Eczacı kardeşimizde bulunmakla beraber, her iki kitab, her birinize aittir. İnşaallah Risale-i Nur'dan daha mühim mecmualar, onlar gibi, tam arzunuza ve oranın istifadesine medar olmak şartıyla gönderilecek.
"Ben Bitlis'le, hususan iki hanedanınızla pek çok alakadarım. Fakat şimdiye kadar, çelik bir çember içinde bulunmak gibi, o şirin vatanımla ve o hanedanlarla alakam zahirî kesilmişti ve tam fedakâr ve nurlara benim bedelime sahip olacak bazı zatları bekliyordum. İnşaallah ikiniz o ümidimin hakikatını göstereceksiniz.
"Oralarda hayatta kalan ahbablarıma pek çok selâm edip, hususan benimle beraber, menfi müftüzade Abdülmecid, hayatta mıdır? Onu çok merak ediyorum? Ve onu merhum Sadullah Efendiyi, merhum Şeyh Abdülbaki Hazretlerini hiç unutmuyorum.
"Dualarımda daima hissedar ediyorum.


Elbaki Hüvelbaki


Hasta kardeşiniz ve duanıza muhtaç
Said Nursi




Mektupda ismi geçen Şeyh Nesim Efendi, Kâsım Küfrevî'nin Ağabeyi Cesim Küfrevî'nin babasıdır. Kendileri l952'lerde rahmetlik olmuştu. Şeyh Abdülbaki Efendi ise, Kasım Küfrevî Beyin babasıdır. Kendileri l944'lerde vefat etmişti. Bitlis müftülerinden ve Üstad Bediüzzaman'ın Burdur sürgününde birlikte olduğu ve mektubunda hayatta olup olmadığını sorduğu Abdülmecid Efendi ise l940'larda vefat etmiştir.

Tur@b
28.08.2008, 13:44
BARLA ŞÂHİTLERİ


CEMAL CAN

Barla nahiye müdürü

Cemal Can l899'da Burdur'da doğdu. l93l-l936 yılları arasında Barla Nahiye müdürlüğü yaptı. Daha önceleri Burdur emniyetinde polis olarak vazife yaparken l93l'de Barla'ya Nahiye Müdürü olarak tayin edilmiş.

Said Nursî'yi Isparta'ya verdiler

"Antalya tarafından üçyüz-dörtyüz kadar kişi sürgün gelmişti. Bediüzzaman bunların arasındaydı"
"Kafile kafile geliyorlardı. Bediüzzaman'ın içinde olduğu kafile altı kişiydi.
"Şeyh Said'in akrabaları Tefenni tarafına gönderildi. Said Nursî'yi ise Isparta'ya verdiler.
"Sonra ben resmî görevle Barla nahiyesine tayin edildiğimde, Bediüzzaman da Barla'da idi.
"Benim tanıdığım ve şahid olduğum kadarıyla, kendileri münzevî bir hayat yaşıyorlardı. Sık sık kırlara, bağ ve bahçeler gidiyordu. Yalnız başına dağlarda gezerdi. Eğridir Gölünün kenarlarına da sık sık giderdi. Zannediyorum temiz havada kalmayı çok severdi. Geri kalan vakitlerini ibadetle geçirirdi.

İnsan psikolojisini iyi biliyordu
"Benimle konuşurken: 'Benim karşımda müdür yok. Cemal Bey var. Cemal Bey benim dostumdur' derdi. İnsan psikolojisini iyi biliyordu. Sonra insanların fizyonomisinden de çok iyi anlıyordu.
"Kendisinin göl kenarında ağaç dalları arasında kaldığı bir köşkü vardı. Bahar ve yaz günlrinde bu köşke sık sık giderdi. Eğridir yolu için çalışıyorduk. Dinamitle yol açıyorduk. Seher vakti dinamitleri ateşleyecektik. Bu sebepten sabahın erken saatlerinde kalkıp, atla Eğridir taraflarına gidiyordum. İlama iskelesine yaklaştığımda bir ses duydum. Seherin o sessiz vaktinde, ses dalgalar halinde yayılıyordu. Hattâ at ürktü.
"Müdür Bey! Müdür Bey!' diye çağırıyordu. Baktım Hoca Efendi göle girmiş, sadece başı görünüyordu. Beni yanına çağırdı. Gittim, Ağaçtaki köşküne çıkmamı söyledi, az sonra kendisi de çıkarak köşkte çay demledi ve bana çay ikram etti.
"Baharın, o alaca karanlık vaktinde yapayalnız, sahil kenarında yaşıyordu.

Çok zeki bir insandı
"Çok zeki bir insandı. Fizyonomi itibariyle, karşısına biri gelince o adamın nasıl bir kimse olduğunu derhal anlıyordu. Onun halet-i ruhiyesine göre konuşup, öyle ders veriyordu.
"Herkeste bir merak vardı. Her çeşit insan kendisini görmek, ziyaret etmek ve konuşmak isterdi.
"Bütün o civarlardan ziyaretine gelirlerdi. Gelenlerin yapmak istedikleri yardımları ve hediyeleri almazdı. Sıhhatine çok itina ederdi. Az yerdi. Yaşayışı muntazamdı.
"Barla'daki ezan meselesi de benim zamanımda oldu. Arapça ezan okumak yasaktı. Ama Hoca hiç Türkçe ezan okumazdı. Biz bu durumu bilirdik, fakat idare ederdik. Sonra bize sık sık emirler gelirdi. Neticede bir defasında sabah namazı vaktinde ezan okurken, zabıt tuttuk ve gönderdik."

Şefkat tokadı ve hikâyesi
Bu meseleye Bediüzzaman Mektubat adlı eserinde şu şekilde temas eder:
"Bir müdür, dost iken, âmirlerinin hatırı için ve ehl-i dünyanın teveccühünü kazanmak fikriyle şahsıma değil, hizmetkârlığım cihetinde rakibâne ve düşmânâne vaziyet aldı, kendi maksadının aksiyle tokat yedi. Ümid edilmediği bir meselede ikibuçuk seneye mahkûm edildi.
Sonra Kur'ân'ın hizmetkârlarından dua istedi. İnşaallah belki kurtulacak, çünkü ona dua edildi.[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn1)
Bediüzaman'ın belirttiği mahkûmiyet hâdisesinin aslı şudur:
Burdur'da emniyette çalışırken, başından bir hadise geçmiş. Bu hâdisenin üzerinden epey zaman geçtikten sonra, kendi ifadesiyle dört sene onbir aya mahkûm olmuş. Bu hâdisenin mahiyetini sorduk şöyle anlattı:
"Burdur'da Hakkı isminde sarhoş bir adam vardı. Daima sarhoş geziyordu. Ben devriye geziyordum. Belediye gazinosuna girmiştim. Sarhoş Hakkı da kafayı iyice çekip, çarşıda bir dükkânın camını kırmış ve gelmiş, gazinoda eğleniyordu. Ben Hakkı'yı alıp evine bırakacaktım.
"Hakkı ile çıkarken Komiser Deli Mehmed karşımıza çıktı. 'Ne var' diye sorunca ben hâdiseyi anlattım. Hakkı'yı cadde ortasında dövmeye başladı. Karakola götürdü, orada da Hakkı'ya çok dayak attı. Hattâ o kadar ki, hâdiseyi gören Ağır Ceza Reisi 'Bırak yahu yeter' diye dayanamayıp Komiseri ikaz etti.
"Sonra hâdise mahkemeye intikal etti. Kör Hakkı, Ankara'ya kadar gidip şikâyet etmiş. Hattâ İsmet Paşanın arabasının önüne yatmış, hakkının aranmasını istemiş. Hâdise böyle büyümüştü. Burdur Valisi Celâl Bey vardı. Hâdiseyle o da ilgileniyordu. Bu dâvâ böylece devam edip giderken, beni Sütçüler'e verdiler. Daha sonra da Barla'ya nahiye müdürü olarak tayin ettiler.
"Aradan epey zaman geçti. Hiç beklenmedik ve umulmadık bir zamanda bizi mahkûm ettiler. Barla'ya mahkûmiyet kararımız geldi.
"Sonra temyiz ettim, epey uğraştıktan sonra, kararı bozdurduk. Böylece bir hâdiseyi atlatmış oldum.
"Eğridir'de bir eczacı vardı. Ziyaretine gelip bazı sorular soruyordu. Yine bir gün Kaymakamla birlikte gelmişlerdi. Ben de onlara katılarak Hoca Efendinin evine gittik. Eczacı suallerini sordu. Kendisi de cevaplar verdi."
Cemal Can'ın anlattığı bu mesele de "Eczacı Efendinin sorduğu suallere cevap" diye, Nur Külliyatında geçmektedir. (Bkz: Mektubat, l2'nci Mektup, s. 4l).


[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref1) Mektubat, 3l4.

Tur@b
28.08.2008, 15:09
HAKKI TIĞLI


l875'te doğdu. Bediüzzaman'ın ilk talebelerindendir. l935'te Eskişehir hapishanesinde Bediüzzaman'la birlikte yattı. Hayatının en mesut anlarının Üstadıyla birlikte Eskişehir hapishanesinde geçirdiği anlar olduğunu söylerdi. Eğridir Müftüsü Hüsnü Efendinin kardeşi ve Bediüzzaman'ın muarızı olan Tevfik Tığlı'nın amcasıdır.
Bediüzzaman'ın l930 öncesi, Barla'dan Eğirdir'de bulunan Hakkı Tığlı'ya yazdığı bir mektup.
Mektubun "selâm," "gayretli ve ciddî, samimî" diye başlayan kelimeleri bizzat Bediüzzaman'ın el yazısıyladır.
"Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü,
"Gayretli ve ciddî, samimî kardeşim Hakkı Efendi,
"Üç sözü bana gönderdiğin için, üç senelik tembelliğini bana unutturdun. Daha sana tembel demeyeceğim. Hem beni o kadar memnun ettin, binler hediyeden fazla kıymettar düştü, üç senelik tembelliğini unutturdu.
"Sual ettiğin meselede gayet acele, bir-iki saat zarfında kısa bir cevap size gönderildi. Biz de kalmadı. Eğer beğenirseniz siz yazın. Nüshamızı bize gönderiniz. Yirmi İkinci Sözün iki hikâye-i temsiliyesini evvel size göndermiştik. Birisi Süleyman Efendinin, birisi de benimdir ki, haşiyelidir. Siz haşiyelerini yazınız. Nüshamı gönderiniz. Bize de lâzımdır. Fakat başında yazılan âyette bir sehiv var. Ona bedel 'Ve tilke'l-emsâlü nadribühâ linnâsı leallehüm yetefekkerûn' âyetini yazınız.
"Misafir Müftü Efendi, Hulûsi Bey, Hafız Mustafa bütün senin yanındaki dostlara selâm ederim. Şu Ramazan-ı Şerifte umumunuzdan dua istiyorum. Herhalde bana dua etmelisiniz. Ben de size dua ediyorum. Bilhassa misafir Müftü Efendinin duasını istiyorum, ben de ona dua ediyorum. Çok selâm ediyorum."
l935'deki Eskişehir hapsinde Üstadla birlikte yatan Hakkı Tığlı'yı Yirmi Yedinci Lem'a'daki mahkeme müdafaasında Üstad Bediüzzaman şöyle ifade ediyordu:
"Eğirdirli Hakkı Efendi.
"Dokuz sene Barla'da oturduğum halde, belki karşıdan iki-üç defa ancak şahıs ve hüviyetini hapishanede anlamış olduğum bu eski zat, eskiden beri hükûmet hizmetinde ve sonra da dâvâ vekili olduğundan, benim gibi dünyadan münasebeti az bulunmakla beraber, dokuz sene Barla'da bulunduğum müddet ziyade bana karşı rakibane ve tarafgirane vaziyet alan onun kardeşi olan müftü ve oğlu Barla'da başmuallim Tevfik olduğundan, bu zat benimle hususî bir fikir ve mesleğime taraftar ve naşir olmak değil, bilakis kardeşine ve biraderzadesine irtibatı münasebetiyle ve hükûmetin işlerinde bulunmak cihetiyle aleyhimde tarafgirâne vaziyet almak iktiza ettiğinden, iddianamede bunu en mühim gizli efkârıma bir vasıta göstermek suretiyle, onu da buraya kadar sürükleyip getirmek, elbette tetkikatın noksaniyetinden ileri gelse gerektir. Mesmuatıma göre, bu zatın harekât-ı milliye zamanında hükûmet lehinde çalıştığı ve müstakimane bir surette ehl-i garaza kadrşı sebat ettiğinden, şahsî çok düşmanlar kazandığından, bu defaki hem onun perişaniyetine, hem bizim zararımıza bunun şahsî düşmanlarının çok medhali olmuştur. Benimle münasebeti olmamasına rağmen, hakkında daha tahakkuk etmeyen bir suç tevkifhanede sürüncemeye bırakılması adalete muveafık olamayacağından, bir an evvel men-i muhakemesiyle çoluk ve çocuklarının başına gönderilmesi mahkemenin adaleti iktizasındandır."

Tur@b
28.08.2008, 15:12
DR.YUSUF KEMAL
DURAKOĞLU
(Bahtiyar Doktor)

Yirmi Yedinci Mektub'un fıkraları içinde bir doktora yazılan bir mektup vardır. Bu mektup, "Merhaba, ey kendi hastalığını teşhis edebilen bahtiyar doktor, samimî ve aziz dostum" ifadeleriyle başlar.
Nurlarla müşerref olan birçok bahtiyar doktor bulunmaktadır. İşte bu bahtiyar doktorların ilki sayılabilen zat ise, Dr.Yusuf Kemal Durakoğlu'dur.
Dr.Yusuf Kemal, l900'de Uluborlu'da dünyaya gelmişti.
Tıp Fakültesi'ni İstanbul'da bitirdi. Samsun ve Eğridir'de görev yaptı. Daha sonraları Isparta Hastanesi'ne baştabip olduğu yıllarda, Üstad Bediüzzaman'ı tanıdı ve Nur Risalelerini okumaya başladı. Barla'da Üstad Bediüzzaman'ı ziyaretlerinde ve derslerinde bulundu. Zaman zaman Barla'ya gidip geliyordu. Emekliliğine yakın da İstanbul Gülhane Hastahanesi'nde baştabiplik yaptı. Emekli olunca, memleketi olan Uluborlu'ya döndü. l969'da vefat etti ve Uluborlu Mezarlığına gömüldü.
Dr.Yusuf Kemal Durakoğlu, Barla Lâhikası'nda Üstad Bediüzzaman'a yazdığı bir mektubun Sözler hakkında şunları ifade ediyordu:
"Mezarıma kadar dinî akidelerinizin esiri ve kurbanıyım. Üstadım, sizin Sözler'iniz benim dinî muhayyilemi cidden değiştirdi. Ve daha sevimli bir mecraya sevketti. Şimdi bendeniz, doktorların düşündüğü gibi düşünmüyorum." (Bahtiyar doktora yazılan mektup için bkz.Barla Lâhikası s.57)

Tur@b
28.08.2008, 15:12
İHSAN ÜSTÜNDAĞ


l902'de Elâzığ'da doğan İhsan Üstündağ, Isparta'nın-eski ismiyle-Cebel nahiyesinde, Sütlüce kazâsında nahiye müdürlüğü yapmış, Eğirdir'de ise kaymakam vekilliğinde bulunmuştu.

İhsan Üstündağ l926 ile l930 yıllarında Sütlüce kazâsında ve Eğirdir'de vazifeler yapmış. Bir köy meselesi için, Eğirdir mal müdürü, bir eczacı ve kazanın doktoru Kemal Beyle birlikte Eğirdir'den Barla'ya gitmişler. İhsan Üstündağ o günlerde cereyan eden ve şahidi bulunduğu hadiseleri şöyle anlatmaktadır:

Bediüzzaman'ın verdiği ders
"Barla'ya kayıkla giderken bir ara sohbet dinî meselelere geldi. Eczacının dini inancı zayıftı. Bize 'Madem ki Allah var diyorsunuz, Allah şerri niçin yarattı?' diyerek inkâr ediyordu ulûhiyeti. Bir türlü ikna edememiştik. 'Daha fazla konuşma, yoksa seni göle atarız. Barla'ya gidiyoruz, orada Şeyh Efendiye sor, cevabını alırsın' diye kendisine Bediüzzaman'dan bahsettik. Belediye reisinin evine misafir olduk. Daha kahveler bile içmeden Bediüzzaman'a gitmek için haber gönderdik. Bizi memnuniyetle kabul edip, ayakta karşılayarak, 'Benim sizi ziyaret etmem gerekirken, siz ziyaretime geldiniz' diyerek biz daha sual sormadan hayır ve şer bahsini açtı.
"Şimdi size şerrin nasıl hayır olabileceğini anlatacağım' dedi. Biz taaccüp edip şaşırdık. Şu misali verdi: 'Kangren olmuş bir kolu kesmek şer değil, hayırdır. Çünkü kol kesilmezse vücut gidecek. Demek Allah bu şerri hayır için yaratmıştır.' Sonra doktor ile eczacıya dönüp 'Siz doktor ve eczacısınız, bunları daha iyi bilirsiniz,' deyince eczacı kireç gibi bem beyaz oldu. Hiçbir kelime konuşamıyordu.
"Hoca Efendi ilâveten şu misali de verdi: 'Bir hindinin altına yumurta konsa ve bu yumurtaların birkaç tanesi bozulsa, diğerlerinden hindiler çıksa bu iş şer oldu denilir mi? Çünkü yumurtadan çıkan her hindi beş yüz yumurta kıymetindedir.' Bilâhare kalbin tıbbî izahını yaptı. Geniş ilmi bilgiler verdi. Birkaç gün sonra Dr.Kemal Bey bana, 'Ben kalbin bu kaar güzel ilmî bir izahını profesörlerden bile işitmemişim' dedi.
"Eğirdir'de kaymakam vekilliği yapıyordum. Kaymakam Fikri Beyin tayini çıkmıştı. Masasında Hoca Efendinin kendisine hitaben bir mektubunu bulmuştum. Üslûbu ve edebî ifadeleri hoşuma gittiğinden, mektubu katlayıp cebime koydum. Mektupta mealen, hatırımda kaldığı kadarıyla şöyle diyordu: 'Mutlaka farz namazları kılınız. İnşaallah sünnetleri de kılarsınız. Rüyanız hayırlıdır inşaallah.'

"Kendisine mektup yazanları tevkif etmişler"
"Bir müddet sonra yeni kaymakam geldi. Karadeniz mıntıkasında Bediüzzaman'dan daha büyük âlim olmadığını işittiğini söylüyordu. Ben de kendisine mektubunu verip okuttum. Sonra korkusundan, Muratoğlu lâkabıyla anılan Isparta valisine gammazlık yaptı. Eski kaymakam Fikri Beyin Bediüzzaman'a sevgisi olduğunu, gelen gidenlere müsamaha gösterdiğini gelen mektubu hep söylemiş. Benden mektubu sordular. Ben kaybettiğim için veremedim. Mektubun nelerden bahsettiğini söyleyince sustular. O esnada Senirkent'e tayin oldum. Senirkent'te Hoca Efendiye bir mektup yazmak istedim. İki-üç gün sonra tanımadığım bir şahıs bana Hoca Efendiden selâm getirdi, mektup yazmamamı söyledi. Ben de mektup yazmaktan vazgeçtim.
"Sonra öğrendim ki, Hocanın evine baskın yapmışlar, kendisine mektup yazanları tevkif etmişler. Ben de Bediüzzaman'ın ikazıyla tevkif edilmekten kurtulmuş oldum."

NURLU ŞELÂLE
"Eğridir gölü o gün âh, ne kadar güzeldi
"Güler yüzle bizleri, sinesinde gezdirdi.
"Güneşli, mavi göl, hoş manzara göstermiş
"Büyük küçük balıklar kanat çırpıp sevinmiş.
"Sanki selâm getirmiş güvercinler, kumrular
"Tâ göklere yükselen o yem yeşil çamlar.
"Fazilet timsaliydi Üstad Said Nursî
"Âlem ihtiram edip, sevmişti kendisini.
"Namaz ve niyaz ile hamd ü sena ederdi
"Herkesi severdi, doğru yol gösterirdi.
"Güzel Barla'da gördüm o Bediüzzaman'ı
"Nurlu şelâle idi açıklarken Kur'ân'ı.
"O nurlu şelâle koca bir derya oldu
"İçtikçe o deryadan gönül şifa bulurdu.
"Nurumuz, sultanımız, değilken ben bir damla
"Elli beş sene sonra yazdım, beni bağışla."
l983 - İhsan Üstündağ

Tur@b
28.08.2008, 15:13
MUHACİR HAFIZ
AHMED (KARACA)

Barla eşrafından, tüccar, hâfız hoca..
Muhacir Hafız denmesinin sebebi:
Macaristan'dan Rumeli'den geldikleri için, yani evlad-ı Fatihandan olduğu için..
Bediüzzaman'ın medresesinin bitişiğindeki Yokuşbaşı Mescidinde imamlık yapmaktaydı.
Evi ise Bediüzzaman'ın imamlık yaptığı Muş veşya Muş Mescidinin karşısındaydı.
Bediüzzaman Barla'ya ilk teşriflerinde bir hafta kadar Muhacir Hafız Ahmed'e misafir olmuştu.

"Başımıza devlet kuşu kondu"
Muhacir Hafız Ahmed, Bediüzzaman'ın büyük şahsiyetini yakından müşahede etmişti. Bu hususu hanımına daima ifade etmişti.
"Başımıza devlet kuşu kondu. Ne yapıp yapıp Bediüzzaman'ı memnun etmeliyiz. Barla'dan memnun olarak ayrılmalıdır. Şayet hata edersek bu zat bizi yakar, çok dikkatli olmalıyız!" diye haremini ikaz etmiştir.
İkinci ve Onuncu Lem'alar'da, ayrıca Emirdağ Mektuplarında hizmetleri ve Nurlu Üstada olan yakınlığı anlatılmaktadır.
İki kızı Sania ve Nafia, iki damadı Bahri Çağlar ve Berber Mehmed, oğlu Kâzım ile Nurlara ehemmiyetli hizmetleri olmuştur.
l948'de vefat etmiştir.
Barlalı Nur kâtiplerinden Şamlı Hafız Tevfik Göksu, Emirdağ'a Üstada yazdığı bir mektupla Muhacir Hafız'ın vefat ettiğini bildirmiştir.
Bediüzzaman ise, bu mektup üzerine Muhacir Hafız'ın hizmetleriyle alâkalı olarak şunları ifade etmiştir:

Çoluk çocuğuyla Üstada hizmet etti
"Sekiz sene çoluk çocuğuyla sadakatla bana hizmet eden ve evlad ve ahfad ve refika ve damatlariyle Nurlara ciddi çalışan ve vaazlarını bütün Nurlardan veren ve vefatından on dakika evvel dünyaca en ehemmiyetli vasiyeti, kendinin Nur Risalelerini tekmil için Şamlı Hafız'a rica eden, vefatından iki gün evvel bana mektup yazıp.... Şamlı Hafız ikinci sahifesinde yazdığı vefat haberini aldığım merhum Muhacir Hafız Ahmed'in dünyadan göçmesi, aynen Abdurrahman gibi beni çok sarstı, ağlattırdı..... Binler rahmet onun ruhuna insin, âmin. Kabri de hanesi gibi Kur'ân ve Nurun bir menzili olsun.."
Kabri Barla mezaristanındadır.

Tur@b
28.08.2008, 15:13
SIDDIK SÜLEYMAN
KERVANCI

Sıddık ünvanını ona Bediüzzaman vermişti. Sekiz sene sadakatla, bağlılıkla Üstadına hizmet etmişti.
Barla'da Bediüzzaman'a sahip çıkan, ona yardım eden, hizmet eden bu zat, 6 Mayıs l965 Perşembe günü Hakk'ın rahmetine yürümüştü. Ankara'da vefat ettikten sonra, Barla'ya getirilmiş ve Barla kabristanına defnedilmişti.
Nura olan intisabından sonra, bir Dere Bahçesi olan bağ ve bahçesi "Cennet Bahçesi" olmuştu. Risale-i Nur'un Yirmi Sekizinci Söz'ü olan "Cennet Bahsi" Sıddık Süleyman'ın bahçesinde yazılmıştı. Bu te'liften sonra Nur'un satırlarına Süleyman'ın bahçesi "Cennet Bahçesi" olarak girdi.
Bediüzzaman, Barla Mektuplarının sonundaki uzun mektubunda Sıddık Süleyman'dan sitayişle, memnuniyetle bahsetmektedir.
Sıddık Süleyman'ın mübarek şahsiyeti, Sözler Mektubat ve Lahikalarda zikredilmektedir.
Cenab-ı Hak mübarek ruhuna binler rahmet yağdırsın.

Tur@b
28.08.2008, 15:14
BEKİR DİKMEN


İlk Nur Risalesini bastırdı
Nur Risalelerinden Onuncu Lem'a'da ve Emirdağ Mektuplarında ismi, bahsi ve hizmeti geçen Bekir Bey (Dikmen) Barlalı bir tüccardır.
Bekir Dikmen, l898 senesinde Barla'da doğmuş, l954 senesinde İstanbul'da vefat etmiştir. Edirnekapı Şehitliğine defnedilmiştir.
Onuncu Lem'a'da Bediüzzaman Bekir Beyden şöyle bahis açmaktadır:
"Bekir Efendi Onuncu Söz'ü tab etti. İ'caz-ı Kur'ân'a dair Yirmi Beşinci Söz'ü yeni huruf çıkmadan tab etmek için ona gönderdik. Onuncu Söz'ün matbaa fiatını gönderdiğimiz gibi onu da göndereceğiz diye yazdık..."
Bekir Beyle alâkalı olarak şefkat tokatlarının altıncısı olan yukarıdaki parça, Bekir Beyin, Üstadın fakir halini düşünerek Yirmi Beşinci Sözü' bastırmadığını anlatmaktadır. Neticede harf inkılabı olunca eser basılamıyor, Bekir Beyin dokuz yüz lirasını hırsızlar çalıyor. Şefkatli ve şiddetli bir tokat yiyor.
Bediüzzaman:
"İnşaallah ziyaa giden dokuz yüz lira, sadaka hükmüne geçti" diye ifade etmektedir.
Bekir Bey, ilk Nur Risalesini bastırmak ve Nur'un ilk nâşiri olmak gibi bir devlet ve saadete nail olan bahtiyarlardan olarak ebediyete intikal etti.

Tur@b
28.08.2008, 15:14
TEVFİK GÖKSU
(Şamlı Hafız)

"Oğlum, bu zata ileride hizmet edeceksin"
"Şamlı Hafız" lakabiyle anılan Tevfik Göksu, Barla'nın Akmescit Mahallesinde l887'de dünyaya gelmiştir. kendisine "Şamlı" denmesinin sebebi; subay olan babası Veli Beyle beraber Şam'da yirmi yıl kalmasıdır.
"Şam'da olduğu yıllarda Bediüzzaman Said Nursî'yi görmüş ve Emevîye Camiindeki hutbesini dinlemişti. Âlim ve ehl-i kalb bir zat olan babası, Bediüzzaman'ı göstererek: "Bak oğlum, bu zat meşhur bir zattır. Ona iyi bak. İlerde bu zata hizmet edeceksin" demişti. Bilâhare Said Nursî, Barla nahiyesine nefyedildiği yıllarda ona talebe ve kâtip olmuş; çok güzel hattıyle Bediüzzaman'ın Nur Risalelerini yazmış ve çoğaltmıştır. l935 Eskişehir, l943 Denizli hapislerinde yatmıştır.
l965 yılınde vefat eden Şamlı Tevfik'in kabri, Barla mezarlığındadır.

Tur@b
28.08.2008, 15:15
MUALLİM AHMED
GALİP KESKİN

Hattat ve şâir olan bu zat, Bediüzzaman'ın talebelerindendir. Onunla birlikte Eskişehir'de mevkuf kalmıştır.
l900 yılında Yalvaç'ta doğmuştur. l940 Şubat'ında Yalvaç'ta bir çayhanede şube reisinin yere düşen silâhı patlıyor ve çıkan kurşun Galip Beyin kasığına isabet ediyor. Kaldırıldığı Konya Devlet Hastanesinde vefat ediyor. Kabri Konya'dadır.
Galip Beyin henüz basılmamış bir dîvanı vardır.
Bediüzzaman Said Nursî, Eskişehir müdafaası olan 27. Lem'a'da Muallim Galip Beyi şöyle anlatır:
"Muallim Galip, üç dört sene evvel Barla'da iken muallimliği münasebeti ile haftada, bazan yirmi günde bir defa ayak üstünde görüşüyorduk. Bu zat hattattır. Hüsn-ü hattından istifade etmek için kendime mahsus eskiden yazdığım Mu'cizat-ı Ahmediye ve İ'caz-ı Kur'ân risalelerini yazdırdım. Odamda talik ettiğim bir-iki levhayı da bana yazdı.
"İşte münasebetimiz bu kadardır. Bu zatın şiire hevesi bulunduğundan, ben de şâir olmadığımdan, hiç bir risalemi Onuncu Söz'den başka vermedim. Onuncu Söz'ü de başkasına vermiş. Yanında hiç bir eserim bulunmadığı halde benim mevhum suçumdan elbette hakikî bir hisse ona ifraz edilmez. Bunun gibi çoklar var. Men-i muhakeme ile haklarında adaletin tecellisini bekliyorlar."

Tur@b
28.08.2008, 15:16
ABDULLAH ÇAVUŞ
(YAVAŞER)

Barla nahiyesinin Yokuşbaşı Mahallesinden olan Abdullah Yavaşer, Bediüzzaman'ın komşusu ve sadık talebelerindendir. Askerlik vazifesini çavuş olarak yaptığı için Bediüzzaman ve köylüleri tarafından Abdullah Çavuş olarak yâd edilmiş ve Nur Risalelerine bu isim ve ünvanla yazılmıştır.
Bediüzzaman'a olan yakınlığını Denizli hapsinde beraber olmalarından da anlamaktayız. Denizli'de Üstadıyla beraber yatan Abdullah Çavuş, neticede diğer Nur Talebeleri gibi beraât ve tahliye edilmişti.
Mektubat isimli Nur'un şaheserlerinden "On Altıncı Mektup"ta Bediüzzaman, Abdullah Çavuş'tan şöyle bahis açar:
"Şu mübarek Ramazan'da, yalnız iki haneden bana yemek geldi, ikisi de beni hasta etti. Anladım ki, başkasının yemeğini yemekten memnuum. Mütebakisi, bütün Ramazan'da benim idareme bakan mübarek bir hanenin ve Sâdık bir arkadaşım olan o hane sahibi Abdullah Çavuş'un ihbarı ve şehadetiyle üç ekmek, bir kıyye (Okka, şimdiki l282 gram) pirinç bana kâfi gelmiştir. Hatta o pirinç on beş gün Ramazan'dan sonra bitmiştir."
Mahkeme kararlarına yanlışlıkla soy ismi Savaşer olarak geçen Abdullah Çavuşa, Barla'da "Yavaşların Abdullah" demektedirler.
Abdullah Çavuş, Üstadı Bediüzzaman gibi l960 senesinde Cenab-ı Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur.

Seyyah_Verda
30.08.2008, 18:53
Kardeşlerim ramazanı şerife yaklaşırken istifade edilir düşüncesiyle risalei nur külliyatında mevcud olan ramazan risalesinin dokuz nüktesinden hergün bir kısmını inşallah buraya aktaracam...ramazanın hikmetini tekrar amaçlı inşallah...



BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM..


"O Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, apaçık hidayet delillerini taşıyan ve hak ile bâtılın arasını ayıran Kur’ân, o ayda indirilmiştir." Bakara Sûresi, 2:185.


* Birinci Nükte
Ramazan-ı Şerifteki savm(oruç), İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin (beş rüknünün)birincilerindendir. Hem şeâir-i İslâmiyenin âzamlarındandır.
İşte, Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri, hem Cenâb-ı Hakkın rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine(cemiyet hayatına), hem hayat-ı şahsiyesine(şahsi hayatına), hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlâhiyenin (allah'ın verdiği nimetlerin) şükrüne bakar hikmetleri var.
Cenâb-ı Hakkın rububiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Cenâb-ı Hak, zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde hâlk ettiği ve bütün envâ-ı nimeti(nimet çeşitlerini) o sofrada dizdiği cihetle, kemâl-i Rububiyetini ve Rahmâniyet ve Rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar, gaflet perdesi altında ve esbab(sebepler) dairesinde, o vaziyetin ifade ettiği hakikati tam göremiyor, bazen unutuyor. Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i iman, birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelînin ziyafetine davet edilmiş bir surette, akşama yakın "Buyurunuz" emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubudiyetkârâne göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli Rahmâniyete karşı, vüs’atli ve azametli ve intizamlı bir ubudiyetle mukabele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubudiyete ve şeref-i keramete iştirak(katılmayan) etmeyen insanlar, insan ismine lâyık mıdırlar?


* Üçüncü Nükte
Oruç, hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye(insanın cemiyet hayatına) baktığı cihetle çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
İnsanlar maişet(geçim) cihetinde muhtelif(çeşitli) bir surette hâlk edilmişler. Cenâb-ı Hak, o ihtilâfa binaen, zenginleri fukaraların muavenetine(yardımlarına) davet ediyor. Halbuki, zenginler fukaranın acınacak acı hâllerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefisperes(nefse düşkün)t çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez. Bu cihette insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, şükr-ü hakikînin bir esasıdır. Hangi fert olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulabilir; ona karşı şefkate mükelleftir. Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat vasıtasıyla muavenete mükellef olduğu ihsanı ve yardımı yapamaz, yapsa da tam olamaz. Çünkü, hakikî o hâleti kendi nefsinde hissetmiyor.

Seyyah_Verda
30.08.2008, 18:53
* İkinci Nükte

Ramazan-ı Mübareğin savmı, Cenâb-ı Hakkın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle, çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Birinci Sözde denildiği gibi, bir padişahın mutfağından bir tablacının getirdiği taamlar bir fiyat ister. Tablacıya bahşiş verildiği hâlde, çok kıymettar olan o nimetleri kıymetsiz zannedip onu in’âm edeni tanımamak nihayet derecede bir belâhet(ahmaklık) olduğu gibi; Cenâb-ı Hak, hadsiz envâ-ı nimetini(çeşitli nimetleri) nev-i beşere(insan nevine) zemin yüzünde neşretmiş, ona mukabil, o nimetlerin fiyatı olarak şükür istiyor. O nimetlerin zâhirî esbabı ve ashabı, tablacı hükmündedirler. O tablacılara bir fiyat veriyoruz, onlara minnettar oluyoruz. Hattâ, müstehak olmadıkları pek çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz. Halbuki, Mün’im-i Hakikî, o esbabdan hadsiz derecede, o nimet vasıtasıyla şükre lâyıktır. İşte Ona teşekkür etmek, o nimetleri doğrudan doğruya Ondan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur.

İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü, sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor. Halbuki, iftar vaktinde, o kuru ekmek, bir mü’minin nazarında çok kıymettar bir nimet-i İlâhiye olduğuna kuvve-i zâikası şehadet eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü mânevîye mazhar olur.
Hem gündüzdeki yemekten memnûiyeti (yasaklığı) cihetiyle, "O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenâvülünde(yeme veya içme) hür değilim. Demek başkasının malıdır ve in’âmıdır; Onun emrini bekliyorum" diye, nimeti nimet bilir, bir şükr-ü mânevî eder.
İşte, bu suretle oruç çok cihetlerle hakikî vazife-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.

Seyyah_Verda
30.08.2008, 18:53
* Dördüncü Nükte

Ramazan-ı Şerifteki oruç, nefsin terbiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telâkki eder. Hattâ, mevhum bir rububiyet ve keyfemâyeşâ hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Hususan, dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmişse, bütün bütün gasıbâne, hırsızcasına, nimet-i İlâhiyeyi hayvan gibi yutar.
İşte, Ramazan-ı Şerifte, en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi mâlik değil, memlûktür; hür değil, abddir. Emrolunmazsa, en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye, mevhum rububiyeti kırılır, ubudiyeti takınır, hakikî vazifesi olan şükre girer.


* Beşinci Nükte

Ramazan-ı Şerifin orucu, nefsin tehzib-i ahlâkına ve serkeşâne muamelelerinden vazgeçmesi cihetine baktığı noktasındaki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:
Nefs-i insaniye gafletle kendini unutuyor. Mahiyetindeki hadsiz aczi, nihayetsiz fakrı, gayet derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez. Hem ne kadar zayıf ve zevâle maruz ve musibetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur, dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez. Adeta polattan bir vücudu var gibi, lâyemûtâne, kendini ebedî tahayyül eder gibi dünyaya saldırır. Şedit bir hırs ve tamahla ve şiddetli alâka ve muhabbetle dünyaya atılır. Her lezzetli ve menfaatli şeylere bağlanır. Hem kendini kemâl-i şefkatle terbiye eden Hâlıkını unutur. Hem netice-i hayatını ve hayat-ı uhreviyesini düşünmez; ahlâk-ı seyyie içinde yuvarlanır.

Tur@b
31.08.2008, 23:56
SABRİ ARSEVEN
Santrol Sabri-Nur iskele memuru
Sabri-Sıddık Sabri

Sabri Arseven, Eğirdir'in Bedre köyünün imamıdır. Bediüzzaman Sadi Nursî'ye talebe olup, onun mukaddes davasına hizmetkâr olan bahtiyar simalardandır.
l893 senesinde dünyaya gelen Sabri Efendi, l954 senesinin 20 Şubat'ında Eğirdir'in Pazar Köyünden Bedre'ye dönerken kamyonun devrilmesiyle, beyin kanaması geçirmiş ve böylece Hakk'ın rahmetine intikal etmişti.
Bediüzzaman, Sabri Efendinin cenazesine bizzat iştirak etmişti. Elli haneli Bedre köyünün mezarlığında medfun Sabri Hocanın mezar taşında şunları okumaktayız:
"Gel nazar kıl mezarımın taşına
"Âkil isen aklını al başına
Ben de bir dem sürdüm sefa cihanda
Akıbet bak, taş diktiler başıma."
l943 sensinde Bediüzzaman'la birlikte Denizli'de dokuz ay hapis yatan Sabri Efendi için Nur'un mektuplarında çeşitli iltifatlar ve takdirkâr cümleler bulunmaktadır. Bunlardan birinde, Kastamonu mektuplarında şunları okumaktayız:

Üstadla kardeşlik sikkesi
"Sıddık Sabri! Senin cisminde (ayağında) kardeşliğimin sikesini gördüğüm zaman bir hiss-i kablelvuku ile kalbime geldi: Bu zat mühim bir vakitte bana çok ehemmiyetli bir kardeşlik edecek. Ve muvaffak oldun, yaptın. Allah senden ebeden razı olsun."[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn1)
Sabri Hocanın da ayak parmaklarının ikinci ve üçüncüsü, Bediüzzaman'ın ayak parmakları gibi birbirine yapışık bir şekildeymiş.
Kastamonu mektuplarındaki cisminde (ayağında) kardeşliğimin sikkesi" mezkûr mânaya işaret etmektedir.

Nur iskele memuru
Hacı Sabri Efendi, Nur Risalelerinin ilk neşir senelerinde santrallık vazifesini hakkıyla yapmıştı. Etraf köylere Nurları yaymıştı. Barla'da bulunan Bediüzzaman'la bir santral gibi irtibat kurmuştu.
Eğirdir Gölü sahillerinde her köyün, nahiye ve kazalarının iskeleleri vardır. Bedre, İlama ve Barla iskeleleri birbirini takip ederek sahil boyunca uzanır. Sabri Efendi, bulunduğu Bedre köyünde "Nur iskele memuru" olarak da vazifesini yapmıştı. Nurları Bedre iskelesinden diğer köylere tevzi ederdi. Sadakat ve bağlılığının bir nişanesi olarak Bediüzzaman kendisine "Sıddık Sabri" diyordu. Albay Hacı Hulusi Yahyagil'e nisbet ediyor; "Hulusi-i Sani" yani "ikinci Hulusi" diyordu Bediüzzaman.[2] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn2)
Eğirdir Gölünün güzel sahillerinde Nur iskele memuru Santral Sabri'nin aziz hatıraları dillerde söylenir durur. Dilden dile naklolan bu hatıralardan birinde şunları tesbit etmiştik:

Bediüzzaman'ın cübbesi ile yangını söndürdü.
Bediüzzaman'ın Barla'da Nur Risalelerini telif ettiği senelerde, yani l926 ve l934 seneleri arasında Bedre yakınlarındaki bir korulukta yangın çıkıyor. Sabri Efendi bu alevleri ne yaptıysa söndüremiyor, önleyemiyor. Neticede sırtında Üstadından yadigar olarak bulunan cübbeyi çıkartarak alevlere doğru uzatıyor, dalga dalga yayılmak istidadı gösteren kızıl alevlere hitap ediyor: "Yak işte yakalabilirsen, işte bu Bediüzzaman'ın cübbesi!"
Az sonra alevler çekiliyor, ferini kaybediyor ve nihayet sönüp gidiyor.
Bu hâdise Bediüzzaman'a intikal edince, Nurlu Üstad tebessüm ederek Sıddık Sabri Efendiye hitaben:
"Keçeli, beni orman koruyucusu mu yaptın!" diye latife yapıyor.
Sabri Efendi gibi mübarek zatların en zor şartlar altındaki hizmetleri sayesinde, Nur Risaleleri bugün iman ve irfan ufkumuzu güneşler gibi aydınlatmaktadır. Allah onlardan ebediyyen razı olsun.


[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref1) Kastamonu Lahikası, s23

[2] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref2) Bu malumatların bir kısmını Hacı Sabri Efendinin Bedre'de bulunan oüğlu Yaşar Bey vermiştir.

Tur@b
31.08.2008, 23:57
MEHMED KESKİN


Bediüzzaman'ın Barla'da kaldığı senelerde (l926-l934) zaman zaman berberliğini yapan Mehmed Keskin, l9l5'de Barla'da doğmuş, yine aynı yerde l972'de vefat etmiştir. Kabri Barla mezaristanındadır.
Bediüzzaman'ın yakın talebelerinden Muhacir Hafız Ahmed Karaca'nın kızı Saniye Hanımla evlenmiştir.
On Altıncı Lem'a'nın "birinci haşiyesi"nde bahsi geçen MEHMED bu zattır..

Tur@b
31.08.2008, 23:58
ÇAPRAZZADE ABDULLAH


Bediüzzaman'ın Barlalı talebelerinden olan Çaprazzade Abdullah Efendi, l884'de Barla'da dünyaya gelmiş, l947'de Hicaz'da 63 yaşında iken vefat etmiştir. l6. Lem'a'da bir sual münasebetiyle bahsi geçmektedir.
l943'de Bediüzzaman Kastamonu'dan Ankara'ya, oradan da Isparta'ya getirilirken, Ankara-Isparta arasında trende Bediüzzaman'la görüşen Çaprazzade'yi de, bu görüşmesinden dolayı Isparta'ya vardıklarında iki gün nezarette bulundurmuşlardır. Ankara'ya bir ticarî iş için gittiğini, Bediüzzaman'ı Barla'dan aynı mahalleden oldukları için tanıdığını, bir selâm verdiğini isbat edince de serbest bırakılmıştır.

Tur@b
31.08.2008, 23:59
ŞEM'İ GÜNEŞ


l883'de Barla'da doğdu, l974'de vefat etti. Sikke-i Tasdik-i Gaybî'de geçen yağmur hadisesinde imzası bulunan zatlardandır. Bediüzzaman'ın Muş (Muj) Mescidinde zaman zaman müezziliğini yapmıştır.

Tur@b
31.08.2008, 23:59
MÜBAREK SÜLEYMAN


"Mübarek"liğin sebebi
Nur Risalelerinden Yirmi Altıncı Mektup'ta ismi ve bahsi geçen Mübarek Süleyman 20 Ekim l963 tarihinde ahirete intikal etmişti.
Barla'nın Çam Dağlarında Bediüzzaman'a misafir olan bu temiz kalbli, mübarek insan ısrarla Cuma gecesi Üstad'ın yanında kalmak istemişti.
Bir parça küflenmiş ekmek iki gün, iki kişiye nasıl yetecek diye düşünerek Çam Dağlarında bir yamaca doğru çıkarken bir katran ağacının dalları arasında koca bir ekmek buldukları zaman, Bediüzzaman:
"Süleyman müjde Cenab-ı Hak bize rızık verdi" deyince, safi kalbli Süleyman, cevaben:
"Bu ekmek bize helal olur mu?" diye sormuştu. Bediüzzaman ondan bu safiyet dolu sözleri işitince:
"Vay mübarek vay!..." demişti. İşte bu hâdiseden sonra, safi kalb Süleyman'ın ismi "Mübarek Süleyman" olarak hafızalara intikal etmişti.

"Mübarek Süleyman ne âlemde?"
Aradan seneler geçmiş, Bediüzzaman bu defa Emirdağ bozkırlarında gurbet ve hicretlerle geçen ömrünü devam ettiriyordu. Barla yaylasından Bahri Çağlar isimli Nur Talebesi, Bediüzzaman'ı Emirdağ'da ziyarete gelmişti.
Bu ziyaret esnasında Barla'dan, Barlalılardan, Bediüzzaman'ın Barla'da geçen günlerinden bahisler açılmıştı. Bir ara Üstad, Bahri Efendiye Mübarek Süleyman'ı sormuştu:
"Mübarek Süleyman ne âlemde, neler yapıyor?"
Bahri Efendi memnuniyet içinde Mübarek Süleyman'ın Risale-i Nurları yazdığını ifade etmişti:
"Mübarek Süleyman Risale yazıyor Efendim."
Bediüzzaman bu cevaba şu şekilde mukabelede bulunmuştu:
"Onun bir zamanlar Çam Dağlarında söylediği bir söz vardır ki, o söz, onun on sene Risale yazmasından daha hayırlıdır."
Mübarek Süleyman'ın safi kalbinin ifadesi olan "Bu ekmek bize helâl olur mu?" sözü "Mübarek" oluşunun bir delili olara Risalelere geçmesine, gönüllerde yaşamasına sebep olmuştur.
"Mübarek Süleyman" gibi nice isimsiz mübareklerin, altın kalbli Nur hizmetkârlarının emeklerinin yadigârı olan Nur Risaleleri ebedi kurtuluş rehberi olarak gençliğimizin yolunu ışıldatmaya devam etmektedir.

Tur@b
01.09.2008, 00:00
İLEMALI SABRİ (Sabri Gönenç)

Nur manzumesinin ebedlere kayıp giden yıldızlarından birisi de İlemalı Sabri Efendidir.
İsmi ve bahsi Nur Risalelerinden Hastalar Risalesi'nin "on üçüncü deva"sında şöyle geçmektedir:
"Arkadaşlarımızdan-Allah rahmet etsin-iki genç vardı. Biri İlemalı Sabri, diğeri İslâm Köylü Vezirzâde Mustafa, Bu iki zat, talebelerim içinde kalemsiz oldukları halde, samimiyette ve iman hizmetinde en ileri safta olduklarını hayretle görüyordum! Hikmetini bilmedim, vefatlarından sonra anladım ki, her ikisinde de ehemmiyetli bir hastalık vardı. O hastalık irşadiyle, sair gafil ve feraizi terk eden gençlere bedel, en mühim bir takva ve en kıymettar bir hizmette ve ahirete nâfi bir vaziyette bulundular. İnşaallah iki senelik hastalık zahmeti, milyonlar sene hayat-ı ebediyenin saadetine medar oldu. Ben onların sıhhati için bazı ettiğim duayı şimdi anlıyorum. Dünya itibariyle beddua olmuş. İnşaallah o dua, sıhhat-i uhreviye için kabul olunmuştur."
Sabri Efendi Isparta'nın İlema köyündendir. l3l6 (l900) senesinde doğan İlemalı Sabri, l934 senesinde rahmete kavuşmuştur. Kabri, ilema ile Barla arasındaki ilema kabristanındadır.
Mezar taşında şunları okunmaktadır:
"Hüvelbaki, merhum burada yatan Hoca Esat Efendi oğlu Sabri Gönenç ruhuna Fatiha, doğumu l3l6, ölümü l934."
Genç yaşında ebediyete göçen, bu halis Nur Talebesine Cenab-ı Hak merahmetler eylesin.

Tur@b
01.09.2008, 00:01
OSMAN YILDIRIMKAYA
(Katip Osman)

Isparta'nın Keçeci mahallesinden İbrahim oğlu Osman yıldırımkaya, l900 yılında dünyaya geldi. Nur Risalelerinde Kâtip Osman diye ismi zikredilmektedir. Bediüzzaman'la birlikte Denizli'de hapis yatmıştır. Güzel yazısı ile Nur Risalelerine büyük hizmetler eden Ispartalı bahtiyarlardandır. Ekim l99l'de vefat etti.

"Kâtip Osman"
Kendisi Yıldırımkaya soyadını alışını şu şekilde anlatmaktadır:
"Cülüsoğlu soy adını alacaktık. Memur 'Bu Arapçadır, böyle soyadı almak yasaktır' demesi üzerine,bizim Cülüsoğlunu, Yıldırımkaya'ya çevirdik."
Nur Risalelerinde "Kâtip Osman" diye anılmaktadır. Gördüğü mübarek rüyalar ise, yine Nurlarda ayrı bir mevki tutar.
Üstad Bediüzzaman bir ziyaret ve sohbet esnasında:
"Kalemin güzel, yazın güzel, imlân güzel!..." diye kendisine alâka ve iltifat ediyor. Bu teveccühten sonra, Osman Yıldırımkaya "Kâtip Osman" olarak Nurlara geçiyor.

"Benim de kâtibim budur"
Yine bir gün Üstadın postacısı ve misafirleri Barla'ya getirip götüren Bekir Ağaya Üstad:
"Hep senin mi kâtibin olacak, benim de kâtibim işte budur" diye Osman Yıldırımkaya'yı gösteriyor.
Mümtaz Nur Talebesi Kâtip Osman Efendi, İstiklâl Harbinde İzmir cephesinde çarpışmış, hizmetlerde bulunmuştu.

Üstad'ı Konya'da sakallı olarak görüyor
"Kâtip Osman Efendi, Üstad Bediüzzaman'ın Barla'dan Isparta'ya getirildiği l934 yazında, Üstad'ını sakallı olarak rüyasında görüyor. Üstad Isparta'ya geldiği zaman, bu rüyayı anlatıyor. Üstad ise:
"Karşdeşim rüyada sakal görmek sıkıntıya alâmettir. Ben buraya sıkıntılı olarak geldim. Rüyan mübarektir" diyor.

Denizli hapsine giderken
Kâtip Osman Efendi, Üstad Bediüzzaman'la birlikte dokuz ay Denizli Hapishanesinde mevkuf kalıyor.
Şöyle anlatıyor:
"Isparta'dan ayrılırken beni Hüsrev Abi (Altınbaşak) ile birlikte kelepçelemişlerdi. yolda kelepçeli bir halde sırayla namaz kılmıştık. Üstad'ı da Savlı doksan yaşlarında Hasan Dayı ile birlikte kelepçelemişlerdi. Hasan Dayının yürümeye mecali yoktu. Üstad sanki adamcağızı sırtında taşımışçasına zahmet çekiyordu. Hasan Dayıya 'Bana dayan, bana dayan' diyordu. Zaten ihtiyar adamcağız da Üstad'a dayanarak yürüyordu. Üstad kendisi ise o tarihte altmış yaşından fazlaydı.

Üstad'a gül yağı hediye etmiştim
"Acı tatlı bir çok hatıralarımız geçti. Dokuz ay düğün, bayram gibi vakit geçirdik. Denizli hapishanesinde. Üstada bir ziyaretim sırasında gül yağı hediye etmiştim, ağzıma iki çay şekeri koydu. Bu şekerin lezzeti ve tadı hâlâ ağzımdadır desem mübalâğa etmiş olmam.

Kâtip Osman'ın rüyaları
"Hapishanede rüyamda sure-i fethi okudum, "ecren azima"dan sonra uyandım.
"Üstad büyük ecir ve sevap ile hapishaneden tahliye edileceğimizi müjdelediler. Hakikaten kısa zaman sonra hem tahliye, hem de beraet ettik."
Kâtip Osman Efendinin rüyalarıyla alâkalı fıkralar Risale-i Nur'un lahika mektuplarında neşredilmiştir.
Yirmi Yedinci Mektub'un mühim parçalarından olan bu fıkralar için Sikke-i Tasdik-i Gaybi'ye bakılabilir.

Üstad'ın vefatı üzerine kiraz ağacı kurudu
Kâtip Osman Efendi bir başka hatırasını ise şöyle anlatıyor:
"Barla'ya Üstad'a bir sepet kiraz göndermiştim. Kirazı iki gün yememiş. Sonra manevî ihtar almış, üçüncü gün yemiş, yanındaki misafir ve talebelerine de yedirmiş. Üstad Isparta'ya döndüğünde 'Keçeli üçüncü gün izin verildi, yedik kirazından. Fakat bunun kadar lezzetli bir meyva yemedim' diye buyurdu. Beraberce o ağacın yanına gittik. Her sene o ağaçtaki kirazlardan isterdi. Üstad vefat ettiği sene ağaç kurudu."

Tur@b
01.09.2008, 00:02
HAFIZ HALİD


Hafız Halid Tekin önceleri ilkokul öğretmeni idi. Isparta'nın Sütçüler kasabasında ve Eğirdir'in İlâma köyünde vazife yaptı. Öğretmenliği bıraktıktan sonra da Barla'nın Pazar Camiinde imamlık yapmaya başladı. Annesi Behiye Hanım, babası Ömer Lütfi Efendidir.

Hafız Halid'in hususiyetleri
Aslen Barlalı olan Hafız Halid, medresede tahsil görmüş ve bilâhare tahsilini kendi hususî gayretleriyle inkişaf ettirmişti. Elli beş yaşlarında iken, İstanbul'da son demlerini yaşadığını hisseden Hafız Halid oğlunu yanına çağırarak, veda etmiş ve şöyle demişti: "Ben artık öleceğim. Başımda devamlı olarak Kur'ân-ı Kerîm okuyun ve ağzıma da zemzem suyu damlatın."
Bu vedâ sözlerinden bir müddet sonra da, "Canım göğsüme geldi, şu anda boğazıma geldi" diye konuşa konuşa, gayet rahat bir şekilde, ruhunu Rabbine teslim etmişti.
Risale-i Nur'un ilk talebe ve kâtiplerinden olan merhum Hafız Halid Efendi mes'uliyetten çok korkardı. Kendisine sorulan dinî bir meseleye hemen cevap vermez, çeşitli kitaplara bakıp meseleyi tetkik ettikten sonra, cevap verirdi.
Merhum Hafız Halid, Üstada Barla'dan ayrıldıktan sonra-muhtemelen Kastamonu veya Emirdağ'da iken-aşağıdaki mektubu göndermişti:
"Huzûr-u faziletpenâhiye,
"Zehâdetlû, Üstad-ı Ekremim Said Efendi Hazretleri,
Evvelâ selâm ile ellerinizi bûs eder ve hatırınızı istifsâr eylerim. Sonra, dokuz defadır selâmınıza nail oluyorum. Kara Alilerin Mustafa Efendi ile benim için 'Gözlerini öpüver' demişsiniz. Memnun oldum. Cenâb-ı Hak beni ve sizi güzel isimleri mûcibince, yüksek merhametine dahil etsin. Bâkî, her an ve zamanda arzum, sıhhat ve selâmet ve saadet ve âfiyetiniz."
Sevdiğiniz kardaşınız Hâfız Halid

"Siz bizi, biz sizi unutmayalım"
Vefatından sonra geride bıraktığı notlarından birinde de şu ifadeler var:
"Validem ve biraderim de Bediüzzaman'a selâm ederler ve duasını taleb ederler. vaktiyle ettiğimiz sohbetlerin[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn1) çeşnisi dimağımda yer tutmuştur, unutmak kabil değildir. Siz bizi ve biz sizi ilelebed unutmayalım."
Hafız Halid Tekin'in, Tarihçe-i Hayat'ın "Barla Hayatı" kısmında, Bediüzzaman'la alâkalı iki sahifelik bir yazısı vardır.
Hafız Halid imzasını taşıyan bu makalenin takdiminde Risale-i Nur tesvidinde çok hizmeti sebkeden temiz kalbli, ihlâslı bir hafız, müdakkik bir hoca olan Hafız Halid'in bir fıkrasıdır" cümlesi yer almaktadır.

Hafız Halid’in şefkat tokadı
Bahis mevzuu makalede Hafız Halid, Üstadının ilmini, faziletini, yüksek tevazuunu ve eski kıymetli eserlerini anlatmaktadır.
Şefkat tokatlarının anlatıldığı l0. Lem'a'da yediği şefkat tokadını kendisi şöyle anlatır:
"Evet, itiraf ediyorum. Üstadımın hizmet-i Kur'âniyede neşrettiği âsârın tesvidinde hararetli bir surette bulunduğum zaman mahallemizde bir cami imamlığı vardı. Eski kisve-i ilmiyemi, sarığı bağlamak niyetiyle muvakkaten o hizmete fütur verip, bilmeyerek çekildim. Maksadımın aksiyle şefkatli bir tokat yedim. Sekiz-dokuz ay imamlık ettiğim halde, Müftünün çok vaadlerine rağmen, fevkalâde bir surette sarığı saramadım. Şüphemiz kalmadı ki, o kusurdan bu şefkatli tokat geldi. Ben Üstadımın hem bir muhatabı, hem bir müsevvidi idim. Benim çekilmem ile tesvid hususunda sıkıntı çekmişti. Her ne ise, Yine şükür ki, kusurumuzu anladık ve bu hizmetin de ne kadar kudsî olduğunu bildik. Ve Şâh-ı Geylânî gibi arkamızda melek-i siyanet gibi bir üstad bulunduğuna itimad ettik."
Ez'afü'l-ibâd Hâfız Hâlid
Çocuk taziyenamesinin yazılış sebebi
l7. Mektub olan çocuk taziyenamesi de Hafız Halid'in vefat eden çocuğu münasebetiyle kaleme alınmıştı. Başlangıç kısmı şöyledir:
"Aziz ahiret kardeşim, Hafız Halid Efendi,
"Kardeşim! Çocuğun vefatı beni müteessir etti. Fakat el-hükmü lillah, kazaya rıza, kadere teslim İslâmiyetin bir şiarıdır. Cenâb-ı Hak sizlere sabr-ı cemîl versin. Merhumu da size zahire-iahiret ve şefaatçı yapsın. Size ve sizin gibi müttaki mü'minlere büyük bir müjde ve hakikî bir tesellîyi gösterecek beş noktayı beyan ederiz."
Hafız Halid'in oğlu Enver, l930 yılında, kuşpalazından, yani difteri hastalığından vefat etmişti. l922 doğumlu olan küçük Enver vefat ettiğinde sekiz yaşında idi.


[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftnref1) Bilhassa l926'dan sonra, l934'e kadar Risale-i Nur Külliyatından Sözler ve Mektûbat'ın hem muhatabı, hem de kâtibi olan Hâfız Halid, daha sonraki yıllarda o eski tatlı günlerini hasretle yâd etmektedir.

Tur@b
01.09.2008, 00:03
MUSTAFA ÇAVUŞ

Üstadla geçen günleri
Bediüzzaman'ın Barla hayatındaki yakın talebelerinden birisi de Mustafa Çavuş'tur. İsmi ve bahsi Nur'ların muhtelif kısımlarında geçmektedir.
Mustafa Çavuş, l882 tarihinde dünyaya gelmiş, 2 Şubat l939'da vefat etmiştir.
Elli yedi yaşında vefat eden bu zâtın esas ismi Hulusî Mustafa'dır. Hayatının on sekiz senesi askerlikle geçmiştir. Trakya, Çanakkale ve İstanbul'da asker olarak bulunmuştur. İstiklâl Harbinde ve çanakkale müdafaasında bulunmuştur. Kumkale'de top çavuşu olarak vazife yapmıştır.
Bediüzzaman'a Barla'da çok hizmet etmiştir. Bir gün Üstadıyla birlikte Çam Dağından Barla'ya dönerken, kuşların ve büyük bir kartalın kanat çırparak Üstadı yolcu ettiklerini, Üstadın da onlara mendil sallayarak selâmlaştıklarını, kuşların Çam Dağından tâ Barla yakınlarına kadar kendilerini takip ettiklerini anlatır. Bunları anlatan Çanakkale gazisi Mustafa Çavuş'un, rikkate gelerek gözleri yaşla dolar.
l950'den sonra Barla'ya dönen Bediüzzaman, uzun yıllar kaldığı eve inerken, yokuş üzerinde Mustafa Çavuş'un evinin önünde rikkate gelerek yaşlı gözlerle bir müddet durmuş, İstiklâl Harbi gazisi olan bu ilk Nur hizmetkârının evini temâşâ etmiştir.

Tur@b
01.09.2008, 00:03
MUSTAFA ERTÜRK
(Sarıbıçak Mustafa)

l905'te Isparta'nın Kuleönü köyünde doğdu ve l955'te vefat etti. Evvelce Sallabacak olan lâkâbını Bediüzzaman Sarıbıçak olarak değiştirmişti. Lâhikalarda ve "Yirmi Altıncı Lem'a'nın On İkinci Ricasında bahsedilen zat bu Mustafa'dır. "Büyük Ruhlu Küçük Ali'nin ağabeyidir. Nur'larda geçen "Mübarek Heyeti"nin ilki ve ilk temsilcisidir. Denizli hapsinde yatan Nur talebelerindendir. Yine bu Mübarek Mustafa'dan "On Üçüncü Şua"da ve 'Onuncu Lem'a'da da bahisler bulunmaktadır.

Tur@b
01.09.2008, 00:04
ABDULLAH ÇAVUŞ
(KULA)
Nur Postacısı

l901 yılında Isparta'nın İslâmköyü'nde dünyaya geldi.

İslâmköyü
Bir Miraç sabahının aydınlığında girdik, İslâmköye, Uzun zamanlardır, hep arzu ederdim. Fakat bir türlü gidememiştim İslâmköyüne.
Isparta'nın bir çok köylerini adım adım gezmiştik. Bedre, İlamâ, Kuleönü, Sav, Çobanİsa, Akkeçeli, Garip, Bozaönü, Yenice ve diğer köylerde çalışmalarımızı sürdürmüştük.
İslâmköy denince, Üstad Bediüzzaman'ın bu köye iltifatı, bu köye karşı alâkası ve nihayet Nur davasının ilk şehidi, Hafız Ali gelir benim aklıma.
Baharın tatlı havasını ciğerlerimize çekerek, Barla bahçelerinden geçerek, sabahın erken saatlerinde girdik İslâmköye...
Bediüzzaman bu köyü 'Nur Fabrikası'nın merkezi olarak isimlendiriyordu. Nur fabrikasının sahibi olarak da, Hafız Ali'yi gösteriyordu. Nur fabrikası sahibi, İslâmköyü'nün yetiştirdiği mübarek bir insandı.
"İslâmköyü Risale-i Nur'a pek ziyade alâkadarlıkla, imtiyaz ve sebkat kazanmış...
"Ben İslâmköyünü, Nurs köyü olarak biliyorum...
"Nur Fabrikası o köyde dağadağsız teessüs etti, tahmin ediyorum."
Bunları düşünerek geziyorduk, İslâmköyünün sokaklarında.
İslâmköy de Nur postacısı Abdullah Çavuş'u (Kula) aramaya başlamıştık.

Abdullah Çavuş'un evinde
Az sonra ihtiyar bir zatla karşılaştık. Tebessüm içinde, yıllar önceki Nur postacılığının ulvî heyecanını taşıyordu yüzünde..
Evinde kurduğu sofrada kahvaltı yapıyorduk. Ama zihnimiz, gönlümüz, bütün duygularımız onun bize anlatacaklarında, getireceği kâğıt parçalarındaydı. O ise, bizi ağırlamak için sofraya çeşit taşımakla meşguldü.
Nihayet dayanamayarak :
"Yahu Abdullah amca bırak sen şu sofra ile uğraşmayı da, bize Üstad Bediüzzaman'dan anlat, Nur postacılığından bahset. İçerde tavan aralarında, bodrum katlarında, gizli bölmelerdeki kitaplardan risalelerden getir' dedim.
Yine güldü derin derin, "Kırk yıl geçti sorduğunuz hikâyenin üstünden. O zamanlardan bu zamana bir şey kalmadı ki,"
"Biliyorum birşey kalmamıştır. Ama atalarımız, cami yıkılsa da yine mihrabı kalır' demişler. Bize kalanlar kâfidir. Biz kanaatkâr insanlarız' deyince koştu içeriye...

Abdullah Çavuş'un postacılığı
Az sonra kucağında bir tomar rutubetli sararmış, yer yer yırtılmış, farelerin insafına terkedilmiş kağıt parçaları ile döndü. Biz sofrayı unuttuk, sofradan daha lezzetli bulduğumuz, yılların vesika değerindeki kağıtların tetkikine daldık. Abdullah Kula bir yandan da anlatıyordu:
"İslâmköyden akşamleyin çıkardım, mektub torbasını sırtıma atar, köylere uğrayarak, şafakla birlikte Barla'ya Hucfendiye (Hoca Efendi) ulaştırırdım.
"Sevinçle beni karşılardı. Sabah namazını birlikte eda eder ondan sonra yatardım.
"Yine böyle bir gece seferinden sonra vardığımda Hafız Ali Efendi de oradaydı. Kur'ân'ı çeşitli talebelerine taksim etmiş, herkes bir parçasını kendisinin tarifi üzerine yazıyordu.

"Çayları Üstad dağıttı"
"Ben çay yaptım. Götürüp dağıtacaktım. Üstad tepsiyi elimden alarak kendisi dağıtmak istedi. Ben utanmış ve mahcup olmuştum. Israr ettim. Yine kabul etmedi. aynen bana şunları söyledi:
"Yazdığınız, hizmetine koştuğunuz Kur'ân ind-i İlâhî'de makbul oldu. Melekler sizin fotoğrafınızı alıyor. Ben de Kur'ân'ın bir hizmetkârı olarak, size hizmet etmem lâzım'
"Tepsiyi elimden alarak çayları kendisi dağıttı.
"Bir defasında jandarma evimizi aradı. Aramada 22'nci Söz'ün kapcıkını buldular. Mehmet Başçavuş vardı. Zabıt tutarken 'yırtık kapcık' diyeceğine 'yırttım kapcık' diye yazmış.
"Bu sebepten dolayı hakim onu Isparta'ya celbetti, çok sıkıştırdı. Sonra beni bıraktılar."
Kur'ân Kerim'in yazılışından bahsedilince, yazdıkları cüzlerden mevcud olup olmadığını sordum. O esnada hatırına bir şey geldi, sür'atle kalkıp dışarı çıktı. Bu defa da elinde renkli bir Kur'ân formasıyla içeri girdi. Getirdiği, Hafız Ali'nin el yazısıydı. Hem de Kur'ân'ın İsrâ Sûresini içine alan bir formaydı.
Nur fabrikası İslâmköy'ünde, fabrika sahibinin el yazması Kur'ân forması bulmuştuk. Sevincimize payan yoktu.
Aydınlık bir Miraç sabahında, Miraçdan bahseden sûreyi, Hafız Ali'nin el yazısıyla bulmuştuk.

Hafız Ali'nin evine gidiyoruz.
Bu sevinçle Abdullah Çavuş'dan Hafız Ali'nin evini sorduk. Yine umursamaz cevaplar verdi. "Bir kısmı yıkıldı, yerine Kur'ânkursu yapıldı" dedi.
"Hiç olmazsa yerini görelim" dedim. Kırmadı bizi, hep birlikte kalktık.
Az sonra yeni bir yapının önünde durdu. Yanında da eski birköy evi, bir kaç merdivenle çıkılan, tahta, çamur karışımı bir ev...
"Buraya girebilir miyiz?" dedim. Abdullah Çavuş'un girdiğimiz evin ve odanın Hafız Ali'nin yattığı yer olduğunu söyledi.
İçerde, yerde basit bir hasır üzerine serilmiş yatakta inşaatın bekçisi yatıyordu. Köşede bir gaz tüpü, bulaşık bardaklar, tozlanmış şekerler, bir de küçük tepsi duruyordu.
Merakla odanın duvarlarını, pencerelerini, tıkırtılarla vurmaya başladık. Boşluklar olduğu anlaşılıyordu. Hem inşaatın bekçisi, hem de Abdullah Çavuş hayretle bakıyorlardı.
Yine Abdullah Kula'nın zihninde parıltılar ve şimşekler çakmaya başladı. "Durun, durun" diyerek, duvardaki tahta kaplamaları ileri geri itmeye uğraştı. İtelediği tahtalardan, bir bölüm açıldı. Gizli bir bölüm, hazine veya para bölümü değil, Halk Partisi zulmünden saklanan Kur'ân tefsirleri. Karanlıklara bırakılan elmas parçaları.
Çoşkun bir sevinçle, kağıt parçalarını topluyorduk. Elimizde sert cisimlerle, duvarları, pencereleri döğüyorduk. Pencerenin altından, hususî bölmeler çıktı. Yarım asır el sürülmemiş yerler.
Yine bir bölüm daha açıldı. Duvarın enine ve derinliğine doğru yayılıyordu. Az sonra yeni bir hazine daha bulmuştuk. Kağıt ve kitap hazinesi... Bekçi ağzı açık vaziyette seyrediyordu manzarayı, Önceleri bizi para veya daha başka bir şey arıyor zannetmişti. Biz ise Bediüzzaman'ın hayatını arıyorduk. Bu sevda ile yollara düşmüştük. İslâmköy'ün duvarlarında islâmın bahtını açan Bediüzzaman'ın eserlerini arıyorduk.
Denizli hapsinden ebediyete giden Hafız Ali'nin evi, yıllar sonra Kur'ân kursu oluyordu. Bir Kur'ân talebesinin evi, Kur'ân dershanesi oluyordu. Son kalan bakiye binanın, yıkılmaya yüz tutan cidarından, ebede bakan pencereler açmasının sevdalısı olmuştuk.
İslâmköy'lü büyük şehidin evini didik didik arama yapıyorduk. Duvarları deliyorduk, pencereleri yıkıyorduk. Halk Partisi'nin şerrinden saklanılan Nurları, yarım yüzyıl sonra, tozların toprakların arasından çıkarıyorduk.

Hafız Ali'ye verilen sıkıntı
l943 yılında Denizli hapsine götürülen Hafız Ali'nin yolda uğradığı hakareti merhum Refet Bey (Barutçu) şöyle anlatmıştı:
"Bizi karanlık bir hayvan vagonuna doldurdular. Kalabalıktan oturacak yer yoktu. Başımızda iri yarı insafsız bir başçavuş bulunuyordu. Eline aldığı büyük bir dengi Hafız Ali'nin üzerine fırlattı. Hafız Ali az kalsın eziliyordu.
"İşte Denizli hapsine Hafız Ali böyle gitmişti. Ve oradan şehid olarak çıktı."

Tur@b
01.09.2008, 00:05
HÜSEYİN ASLAN
(Kuzca Hatibi)

Kuzca Isparta'nın Sütçüler kâzasına bağlı yirmi kilometre kadar mesafede bir nahiyedir. Emirdağ mektuplarında geçen "Kuzca hatibi Hasan Şükrü'nün esas ismi Hüseyin Aslan'dır. Kendisi l888 doğumlu bir zattı. 26 Haziran l965'te vefat etti.
Kuzca Hatibinin oğlu Hüsnü Yakup Aslan, bize gönderdiği 2l.l2.l983 tarihli mektubunda babası Kuzca Hatibiyle alâkalı olarak şu bilgileri vermektedir:
"Babam merhumun adı, Hacı Hatib Hüseyin Aslan'dır. Sütçüler Kuzca köy imamıydı.
"Babamın yazdığı Nur Risaleleri çok vardı. Pederin vefatından sonra bizim biraderler hepsini yakmışlar. Bu yakmanın sebebi ise; evi basar ve arayıp bizi sıkıntıya sokarlar diye...
"Peder, Üstad Bediüzzaman'la mektuplaşırdı. Barla'ya ve Isparta'ya gider gelir ve Üstadla görüşürlerdi. Vefat ettiği zaman Sağrak köyünün cami avlusuna defnedilmişti.
"Ben Üstad Bediüzzaman'a gideceğim diye haber verir ve veda eder giderdi. Ancak on beş-yirmi gün sonra tekrar geri dönerdi."

Tur@b
01.09.2008, 00:05
Büyük ruhlu
KÜÇÜK ALİ

l907 doğumlu olan Küçük Ali, l974 yılında Isparta'nın Atabey ilçesinin Kuleönü köyünde vefat etmiştir. Nur Risalelerinin muhtelif yerlerinde mektupları yer almakta ve adından söz edilmektedir. Ağabeyi de kendisi gibi Nur talebesi idi. 26. Lem'a'nın l2. Rica'sında "Kuleönü'lü Mustafa" diye bahsi geçen zat, Küçük Ali'nin ağabeyidir. Kuleönü'lü Mustafa, güzel hattıyla Nur Risalelerinin yazılarak çoğalmasında büyük hizmetler görmüştür. Bediüzzaman Said Nursî "Sallabacak" olan lâkabını "Sarıbıçak Mustafa" diye değiştirmiştir.
Büyük ruhlu Küçük Ali'nin yazmış olduğu Çevşen'in sonuna Bediüzzaman şu duayı kaydetmiştir:
"Yâ Erhame'r-Râhimin! Celcelûtiye'deki İsm-i Âzam hürmetine, bu nüshayı yazan mübarekler kahramanı Küçük Ali'yi hizmet-i imaniyede muvaffak ve Cennette mes'ud eyle. Âmin, âmin, âmin."
Büyük ruhlu Küçük Ali, bu duanın arasına, "Üstadım Said'i" diye yazarak, Üstadının yazdığı duaya, yine Üstadını dahil etmektedir.

Tur@b
01.09.2008, 00:06
Hacı Hafız
MEHMED AVŞAR

l877'de Isparta'nın Sav köyünde dünyaya gelen Hacı Hafız Mehmed Avşar, l5 Ocka l947'de vefat etmiştir. Kastamonu ve Emirdağ mektuplarında kendisinden söz edilmektedir.
Hacı Hafız Efendi, Üstad Bediüzzaman'ın Barla'ya mecburi ikametini işitince oğlunu Barla'ya gönderir. Selâm ve hürmetlerini, ellerinden öptüğünü ve kendisine dua etmesi isteğini arzettirir.
Üstadımız, oğluna hitaben der ki. "Baban askerlik yapmadığı için bilmez. Askerlikte karavanayı uzatmayınca yemek vermezler. O da bize seher vaktinde dua etsin, biz de ona dua ederiz."
Selamın cevabı gelince, hakikaten askerlik yapmayan bu zat bütün gücüyle Nurları yazmaya ve neşre başlar.
Bu zatın Sav köyünde Risale-i Nur'lara sahip çıkması, köyde kadın-erkek, çoluk-çocuk herkesin Risale-i Nur'la meşgul olmasına vesile olmuştur.
Sav Camiinin mezarlığında medfun bulunan Hacı Hafız'ın gayretleri, Nur'larda Sav köyünün "medrese-i nuriye" olarak isimlendirilmesini netice vermiştir.
Kastamonu mektuplarından birisinde Bediüzzaman kendisinden şu şekilde bahsetmektedir:
"Medrese-i nuriyenin mürşidi, müessesi ve müdebbiri Hacı Hafız kardeşimizin bu defa üçüncü olarak bir teberrükünü gördük. Tâ Barla'da iken tatlı lokmaların kerametli, âcib bereketi ve Isparta'da İktisat Risalesi'ni tatlılaştıran iki buçuk okka balın harika bir hadiseye sebebiyet vermesi, şimdi ben tahmin ediyorum, o bal da onun imiş. Fakat tam tahattur edemiyorum. Bu üçüncü defa da, pek mübarek ve masum hatırlarını ve iltifatlarını temsil eden ve parçalanmayan bir hediye göndermiş. Onun hatırı için, altmış senelik bir kaide-i hayatiyemi kırdım."
l947 kışında, Hacı Hafız'ın vefatını, Savlı Nur talebeleri Kastamonu'da bulunan Bediüzzaman'a bildirmişler. O da bu mektuba şöyle cevap vermiştir:
"Sizleri ve umum Risale-i Nur şakirdlerini ve bilhassa medrese-i nuriyenin talebelerini ve bilhassa o merhumun akrabalarını, medrese-i nuriyenin mübarek üstadı Hacı Hafız Mehmed'in vefatı münasebetiyle taziye ediyoruz. Ve Nur'lar hesabına bütün ruh-u cânımızla biz dünyada kaldıkça ona dua-yı rahmet etmeye ve Hafız Ali ve Hasan Feyzi ortasında daima bütün manevî kazançlarımıza hissedar etmeye kat'î karar verdik.
"O çok ehemmiyetli ve Nur hizmetinde muvaffakiyetli merhum o mübarek zat, mükemmel vazifesini bitirip, yüzer manevî evlât hayrü'l-halef bırakıp gitti ve terhis olduğu rahmet ve istirahat âlemine çekildi. Aynı zamanda büyük üstadlarımın dairesine kazançlarımı bağışladığım zaman Hafız Ali, Hafız Mehmed, Mehmed Zühtü ve Savlı Ahmed ve Hasan Feyzi içinde ihtiyarım olmadan Hacı Hafız Mehmed daha hayatta iken on günden beri onların içinde görüyorum. Derdim, 'Vefat edenler içinde bu da bulunsun. İlişmedim. Hem hayatta olanlar içinde, hem üstadlar dairesinde bulunmasına hayret ederdim. Şimdi bu mektubunuzdan anlaşıldı ki, onun halisane kudsî hizmetinin bir kerameti olarak vefatını ihsas ediyordu. Hafız Ali, Hasan Feyzi ortasında makamım var, diye iş'ar ediyordu. Cenab-ı Hak onun defter-i âmâline Sav medrese-i nuriyesinde okunan ve yazılan risalelerin harfleri adedince ruhuna rahmetler ve kabrine nurlar ihsan eylesin. Âmin. Ve aynı sistemde tam hayru'l-halef mahdumu Hafız Mehmed ve hafidi Ahmet Zeki'yi onun vazifesinin idamesine muvaffak eylesin. Âmin. Ve onların umumuna sabr-i cemîl eylesin."
(II.Emirdağ Lâhikası, s.l98)

Tur@b
01.09.2008, 00:08
HACI İBRAHİM
HULUSİ YAHYAGİL

l895'te Elazığ Harput'ta dünyaya geldi. Birinci Dünya Harbinde, Kafkas ve Çanakkale muharebelerinde bulundu. l925 senesinde Harbiyeye girdi.
l950 senesinde Albay rütbesiyle emekliye ayrıldı. Bediüzzaman'ın ilk talebelerindendir. 25 Temmuz l986'da Elazığ'da vefat etti.

Nur ikliminin ışıklı dünyası ile aydınlandığım ve şeref bulduğum 27 Mayıs karanlığından sonraki gelen günlerdeydi. Bu zamanlar, benim için ışıklı günlerimin başlangıcıydı. Mezkur vakitlerin yaz mevsimlerinde, içinde yaşadığım Gaziler Beldesi'ne, Elaziz'den bir kumandan,bir Nurlu Albay şerefler veriyordu. Türk ordusunun bu aziz askerinin ilk dersini ve ilk sohbetini Gaziantep'in Başkarakol semtindeki misafir olduğu hanede dinlemek saadetine ermiştim.
Bahsini yazmaya çalıştığım asker:
Albay İbrahim Hulusi Yahyagil Beyefendi merhumdu.
Bu aziz büyükle daha sonraki senelerde, çok görüşmelerim, birçok defalar mektuplaşmalarımız olmuştu.
Elazizli aziz albay, Kur'ân gerçeklerinin rehberi Hazret-i Said'e talebe olan bir zattı. Daha da ötesi; Nur Risalelerinin ilk talebesi, ilk muhatabı olmuştu. Sözler ismindeki şaheserin son Sözler'inde tanıdığı, Hocası'na sorduğu çok değerli-mühim suallerle Mektubat eserinin yazılmasına da sebep olmuştu.

Çanakkale'de yaralandım
"Çanakkale harbinden evvel 3. Kolordu Tekirdağ'da idi. Biz 9. Fırka (tümen) olarak Çanakkale'ye geldik. Bir çok çıkartmalar yapıldı. Biz harbe giderken pilâv yemeye gider gibi hevesle gitmiştik. l2 Nisan (Rumî 30-3l Mart) l9l5'te Seddül-Bahir'e geldik. Anafartalar muharebesinde, Cenab-ı Hakkın'ın lütfu ile kurtulduk. Son taarruzda bütün subaylar ve erler abdestli olacaktı. Şayet su bulunmazsa teyemmüm edilecekti.
"Yüzümden, kolumdan, göğsümden yaralandım. Çanakkale'de yaralanmam 26 Temmuz l9l5'te Leyle-i Kadir'de oldu. Karadan, denizden top mermileri patlıyordu. Bir top mermisi önümde patladı. İki el ateş ettim. Yanımdaki asteğmen 'Silahla bir kaçını temizleyeyim' dedi.Geri çekildim. Sol yanağıma elimi attım. Baktım kanıyor. Sol koluma da kurşun isabet etmişti. Artık şuurum tam işlemiyordu.
"l Ocak l9l6'da Çanakkale'den ayrıldık. Nisan'a kadar Kırklareli'de kaldık. Sonra Tekirdağ üzerinden vapurla Haydarpaşa'ya geldik. Kuşdili Çayırında ordugâh kurduk. Odunla işleyen tren-i mahsusla (özel tren) yola çıktık. Konya Ereğlisi, Niğde, Kayseri ve Sivas'a uğrayarak Karadeniz'e geldik. Rusları sahile kadar kovaladık. Ruslar bizi Bayburt'ta sardı. Çanakkale'nin, Anafartalar'ın, Çonkbayırı'nın dinç fırkası idik. Süngülü tüfek ile 'ALLAH- ALLAH'diye gidiyorduk.
"Doğuda cebri yürüyüşle ilerliyorduk, sonra tepe -tepe müdafaa ederek çekildik. Erzincan'ın üstünden, Çardak Boğazından geçtik. l9l6 senesinde Kafkas Cephesindeki muharebemiz, Erzincan'ın batısında mevzilenerek beklemek suretinde oldu. l9l7'de Rusya'da Bolşeviklik çıktı. Zımnî bir mütareke hüküm sürüyordu. Ruslar çekiliyordu. Ermeniler de silâhlarını bırakarak çekiliyorlardı. Biz ilerlemeye başladık. Ermenileri temizleyerek ilerliyorduk. Kelkit, Şiran Erzurum Ilıcası, Tortum'dan Sarıkamış'a geçtik. O sırada Kâzım Karabekir Sarıkamış'taydı. Kars'a yürüdük. l9l8'de Kars'ı birinci olarak ele geçirdik.
"l. Cihan Harbi dolayısıyla tahsilim yarıda kalmıştı. Harbden sonra l925'de tekrar mektebe başladım. Nihayet Harbiyeden mezun oldum. Babam Yahyazâdelerden Mehmet Efendi, alaylı zabit idi. (Mektep görmeden ordu içinde yetişen subaylar.)

Üstad'la ilk görüşmem
"l7 Ocak l928'de Manisa'dan Eğridir'e gelmiştim. O zaman rütbem yüzbaşı idi. Üstad'la tanışmamız bir sene sonra oldu l929 yılı baharında Barla'ya gittim. Beni götüren Mustafa isimli mübarek bir insandı. Ayrıca, Vecelle Hüseyin, Müderris Mustafa, Nefer Mehmet, Demirci Ustası da vardı. Üstad'ı ilk ziyarette, yanında epey kalmıştık. Bu görüşme çok uzun sürdü. Müsaade isteyerek ayağa kalktık. vedalaşıp ayrıldık.

"Yağmurdan hiç ıslanmadım"
"Üstad'la görüşmelerimin birinde, görüşme bittikten sonra, 'Efendim İlama köyüne gideceğim' demiştim. Üstad da:
"Kardaşım ben de camiye odun getirmek için dağa gideceğim' dedi. Biz vedalaştık ve İlama'ya doğru yola çıktık. Birden hatırıma Üstad geldi, şimdi âniden önüme çıkmasın diye düşünüyordum. Bizim nefer geride kalmıştı. Az sonra baktım, Üstad Hazretleri, önde odun kafilesi arkada kendisi geliyorlardı. Ben, Üstad beni görüp de, attan inip rahatsız olmasın diye büyük bir ağacın arkasına saklandım. Tâ Üstad iyice yaklaşınca birden bire ellerine sarılıp, ellerini öptüm. O esnada elinde bir parça kuru ekmek vardı, onu yiyordu. Hemen onu bana verdi. Sonra:
"Senin şemsiyen yok mu kardaşım?' dedi.
"Biz asker olduğumuz için şemsiye taşımıyorduk.
"Üzerimde muşamba var Efendim' dedim."Havada ise pek yağmur alâmeti yoktu. Üstad:
"Peki kardaşım Allah'a ısmarladık' deyip gitti. Az sonra yağmur yağmaya başladı. Hiç yağmur durmadı, atı süratle sürüyordum. Yağmur sağanağının altında ilerlerken, yağmur hiç bana değmiyordu. Dört saat sonra hiç ıslanmadan Eğridir'e gelmiştim.

Kendilerini ziyaretim hayatımda inkılâp yaptı
"Kendilerini ziyaretim hayatımda inkılâp yapmıştı. Öyle bir hâlet-i ruhiye içindeydim ki, yazdığım mektuplardaki şevki, cevabî mektuplarında şu suretle ifade ediyordu:
"Neşr-i envar-ı Kur'âniyedeki muvaffakiyetin ve gayretin ve şevkin bir ikram-ı İlâhîdir, bir keramet-i Kur'âniyedir, bir inayet-i Rabbaniyedir. Sizi tebrik ediyorum."
"Ufak hizmetleri bile büyük görüyordu. Bunlar bizi teşvik etmek içindi. Halbuki istidadımız nakıs olduğu halde çok teveccüh ediyordu.
"Eğridir'den tayinim çıkmış. Doğuya gidiyordum, Hazret-i Üstad'dan ayrılacağım için çok üzgündüm. Üstad Hazretleri çok üzüldüğümü anlamıştı. Bir gün yanına ziyaretine gittiğimde (askerce): 'Emrediyorum, merak etmeyeceksin! Üzülmeyeceksin!' dedi. O anda bütün üzüntüm, gam ve kederim yok oldu.

Bazı hatıralar
İbrahim Hulusi Yahyagil, Bediüzzaman gibi cihanın nâdir üstadına sorduğu kıymetli suallerle derya gibi bir ilim-irfan sarayının kapılarının açılmasına vesile olmuştu.
Nurların bu ilk aziz talebesi için Bediüzzaman bir notunda şunları ifade ediyordu:

"Manevî rütbeniz"
"Binler selâm..
"Siz maddî rütbenizden çok yüksek, manevî rütbeniz iktizasıyla, ayrı ayrı yerlere gönderiliyorsunuz. O yerlerin sana ihtiyacı var. Hiç merak etme!
"Senin Risaletü'n-Nur hakkında mektupların çok talebeler yerinde, senin bedeline hizmet-i Nuriyede çalışıyorlar.
"Birinci'liği dâima sana kazandırıyorlar.
Kardeşiniz, Said Nursî

"Birinci oldun"
Yine Üstad Bediüzzaman, nurlu Albaya beyan ediyordu:
"Ben Isparta'dan mecburi ikamet için Barla'ya sevkedilirken, daha motorda iken, Barla'da ben sizi gördüm ve bana gösterildiniz."
Bir başka hatıra tesbit notlarımda Bediüzzaman şöyle diyordu:
"Meslek-i askeriyeden bu hizmete girecekler ve hırz-ı can edecekler çıkacaktır.
"Sen bunların birincilerinden oldun.
"Allah'a şükret!"

"Sözler'in başındaki şahıs"
Nurlu-merhum Albayı Elaziz'de ziyaret edebildiğim zamanların birisinde Nur Risaleleri gibi, ahirzamanın şaheser külliyesinin ilk talebesine şu suali sormuştum:
"Birinci Söz'ün başında, 'Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtiyle, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim Sekiz Sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca avam lisaniyle nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin."

"Birinci Söz'ün başında bu şekilde bahsedilen asker siz misiniz?"
"Bu dersi, Üstad ben kendilerini ziyaret etmeden evvel yazmış. Burada bahsedilen asker ben değilim. O asker manevi bir şahıstır. Daha sonraları askerlerden kendilerine talebe olacak kimseleri manen hissederek öyle yazmış."
Hulusi Yahyagil rahmetlinin bu cevabından sonra, aradan epeyce bir zaman geçmişti. l980 senelerinde ilk defa Barla Mektupları yayınlanmıştı. Bu lahikalardan yıllarca evvel Hulusi Ağabeyimin verdiği cevap meâlinde "Hulusi Bey'e Hitabdır" başlığı altında yazılan bir Barla mektubunda meselemizle alakalı olarak şunları okuyordum:
"Ben Sözler'i yazarken, ihtayarsız olarak ekser temsilâtı, şuunat-ı askeriye nev'inden zuhur ediyordu. Ben hayret ediyordum. Neden böyle yazıyorum, sebebini bilmiyordum. Sonra hatırıma geldi ki; belki istikbâlde şu Sözler'i hakkıyla anlayacak, kabul edip hırz-ı cân edecek, en mühim ltalebeleri askeriyeden yetişecek. Onun için böyle yazmaya mecbur oluyorum, düşünüp, o kahraman askerleri bekliyordum. İşte mağrur olma, şükret; sen o askerlerden bahtiyar birisin ki, evvel yetiştin."

Üstadın Türk ordusuna bakışı
İbrahim Hulusi Yahyagil'in Nur derslerinin ilk talebesi olmasından sonraki geçen zaman içinde, Türk ordusunun mümtaz askerlerinden ve subaylarından bir çok bahtiyar şahsiyet Nurlara talebe olmuşlardı.
Bu subaylarımızı bir rahmet duasına vesile olması için burada bazılarının isimlerini söylemek istiyoruz:
Refet, Hayri, Galib, Mehmed, Muhyiddin ve l935 lerde Eskişehir mahkemesinin başlangıcı sayılan Isparta'da muhakeme olurken, ifadesi alındığı sırada vefat eden "İstikamet şehidi Binbaşı Âsım Bey".
Hulusi Bey, Üstadının derslerinde bulunduğu sırada, Üstad kendilerine şöyle hitap ediyordu:
"Ben Türk ordusunun aleyhinde bulunmam! Çünkü bu Türk ordusu Birinci Cihan Harbinde, Allah ve vatan yolunda bir milyon şehid vermiştir!"
Yine bir nurlu ders esnasında, ilk nur talebelerinden Hâfız Halid Efendi'nin bahsi olmuştu. Bu zat için: "Çok haluk ve sakin bir zattı" diye buyuruyordu ve bana:
"Kardeşim, keşke sen de hafız olsaydın!"diye buyurmuştu. Üstad Bediüzzaman'ın bu temennisiyle Risale-i Nurların hakikatları hafızama yerleşmişti.
Üstad hayatının son senelerinde bana hitaben:
"Kardaşım, sen ilk zamanlarda çekirdektin. Şimdi ağaç oldun."

Üstadın imzalı kitabı
Kendilerini Elaziz'deki ziyaretlerim esnasında elinde bastonuyla hanelerinden çıkarak, beş yüz metre kadar mesafedeki Nur dershanesine gelişi esnasında, karlı bir kış gününde kameraya da almıştım.
Hulusi Beye Üstadın kendilerinde imzalı bir kitabı olup olmadığını sorduğumda ise, kendileri mübarek elleriyle evinden l928'lerde Bekir Dikmen'in bastırdığı Haşir Risalesini getirmişti. Bu aziz yadigârın fotokopisini almıştım. Bu Onuncu Sözün üzerinde şunları okuyorduk:
"Risale-i Nur Mizanlarından İman-Ahiret bürhanlarından Onuncu Söz. Müellifi Said Nursî l342"
Haşir Risalesi'nin ilk sayfasında ise Üstad Bediüzzaman, ilk talebe ve ilk muhatabına hitaben şöyle diyordu:
"Uhrevî kardeşim Hulisi Bey'e hediyemdir! SAİD"

Hediye meselesi
Hulusi ağabeyimizle geçen mülakatlarımın birisinde, çok ısrarla hediye bahsi olan "İkinci Mektub"ta Üstad Bediüzzaman'a neyi hediye ettiğini sormuştum. Tebessümle verdiği cevaplarda. İkinci Mektup'da Üstad'ın yazıp yazmadığını sormuştu. Biz de yazmadığını söylediğimizde, Üstadın yazmadığını, dolayısıyla kendilerinin de söylemeyeceğini ifade etmişlerdi. Daha sonraki ziyaretlerimde bu hediyeyi, bizzat eline mi verdiğini veya Eğirdir'den bir vasıta ile mi gönderdiğini sorduğum zamanlar çok merak ettiğim meseleyi ve sualimin cevabını bulmuştum.

Tasarruffu devam eden üç kişi
l97l'de Ankara'da Re'fetle (Barutçu) ilk defa görüşmüştüm. Rahmetli ne kadar tatlı bir ihtiyardı. O Hazret-i Üstad'dan bir hatıra nakletmişti:
"Bir gün Üstad Hazretleri bir münasebetle, üç kişinin tasarrufu devam ediyor. Bunlardan birincisi Abdülkadir Geylâni Hazretleridir" diye buyurunca, Re'fet Bey hemen sormuş:
"Efendim, diğer ikisi kimdir."
"Hazret-i Üstad ise: 'Diğerleri Hayyat-ı Harrânî ile Mârûf-u Kerhî' diye cevap vermiş.

"Sen sünnet bilmez"
"Bir ziyaretimde çay içerken tam olarak bitirmemiştim. 'Kardaşım sen sünnet bilmez' dedi. Bununla, içilen bir şeyin iyice bitirilmesinin sünnet olduğunu ters vermek istemişti.
"Bidayette akşam ile yatsı arasında kimseyi kabul etmezdi.

"Ondaki nezaket"
Ondaki nezaket ve tevazu bambaşka idi. Bir gün ebced hesabı ile bir tarih bulmuştum, fakat bir rakam eksikti. O hiç bu eksikliği yüzüme vurmuyor, gayet nezîhâne ve nâzikâne bir şekilde şöyle diyordu:
"Maşaallah, bu binlerin içinde bir rakamın hiç ehemmiyeti yoktur."

Yanındaki kitaplar
Onun ziyaretine vardığım zamanlarda yanında Kur'ân-ı Kerim, Hafız Şiirazî'nin bir eseri, bir de üç cilt Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Efendinin Mecmuat-ül ahzab isimli kitabı bulunuyordu.


Temizliğe çok dikkat ederdi

"Hazret-i Üstad temizliğe çok dikkat ederdi. Her zaman, bilhassa Barla'da iken üst üste iki çorap giyerdi. Namaza duracağı esnada üstteki çorabı çıkarır, ondan sonra namaza dururdu. Daha sonraki hayatında ise çorabı çıkarıyor, çorapsız olarak namaza duruyordu. (Şafii mezhebinde çıplak ayakla namaza durmak sünnettir.)

Kur'ân ve evrad okuyuşu
Barla'da Üstad Hazretleri namazda (Cehrî okunan namazlarda, bilhassa sabah namazlarında) Kur'ân-ı Kerimin 'Elhamdülillâh' ile başlayan sûrelerini okurdu. Kur'ân-ı Kerim'i bambaşka bir tarzda okurdu. Kur'ân'ın hakikatlarını duyarak ve yaşayarak okurdu. Kur'ân'ın İlâhî sedası, onun bütün ruhunu kaplardı. Onun okuyuşu, diğer hocaların ve hafızların okuyuşuna benzemezdi. Tecvid-i manevî üzere okurdu. (Kur'ân'ın mânasına uygun olarak okumak).
"Barla'da bir gece yanında, kalmıştım. Sabahlara kadar uyumadan ibadet ediyor, zikir ediyor, tesbih çekiyordu. Pek az uyurdu, uyur gibi görünürdü.
"Akşamla yatsı arasında evradını şöyle okurdu:
"LÂ - İLÂHE İLLALLAH - LÂ - İLÂHE İLLALLAH
Ey lâ râzıka illallah, Ey lâ ma'bûde illallah.
Lâ ilâhe illallah, Lâ ilâhe illallah.
Ey lâ râzıka illâhû, Ey lâ râzıka illâhû"
***

Mevlânâ Camî'nin kıt'ası
l9l6'da Kafkas Cephesinde harpte iken Kerküklü Şeyh Rıza Talebânî'nin damadı Fasih de bizde yedek subaydı. Kayınpederinin Kadirî tekkesindeki odasında asılı olan şu Farisî kıt'ayı ondan almıştım.
"Yâ Resûlallah! Çi bâşed
çün seg-i Ashab-ı Kehf?
Dahil-i cennet şevem der
zümre-i ashab-ı tû,
O reved der cennet, men
der cehennem key revast?
O seg-i Ashab-ı Kehf, men
seg-i ashab-ı tû..."
(Ya Resûlallah! Ne olur Ashab-ı Kehf'in köpeği gibi ben de senin ashabının arasında Cennette gireyim. O Cennete gitsin ben Cehenneme, reva mıdır? O Ashab-ı Kehf'in köpeği ben senin ashabın köpeğiyim.)
"Bilâhare Üstad'ı tanıdıktan sonra bu kıt'ayı kendisine göndermiştim. Ayrıca, 'Beni Nur şakirdleri içinde Ashab-ı Kehf'in kıtmîri gibi kabul buyurun' diye yazmıştım. Bunun üzerine Üstad gönderdiği cevabında: 'İnşaallah sen bu zamanda Ashab-ı Kehf'in birincilerindensin. Biz mektubundan o ibareyi (Kıtmîr) kaldırdık. Sen de kaldır' diye yazdı.
"Sonra ziyaretine gittiğimde Üstad:
"Kardaşım, bu kıt'a Şeyh Rıza'nın değildir. O, heccavdır. Bu beyitler Mevlânâ Câmi'nindir" dedi.
"Ben de Şeyh Rıza'yı heccav biliyordum. Bu kıt'a nasıl onun olabilir diye merak ediyordum. Sonra bu kıt'ayı Yirmiyedinci Söz'deki Sahabeler risalesinin zeylinin başına koydu. O gün bahis Mevlânâ Câmî'den açılınca, 'Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Molla Ahmed-i Cizrî ve Mevlânâ Câmî, her üçünün de makamı birdir. Bunların üçü de mânen bir seviyededir' diye buyurdu.

Üstadsız Barla
"Üsat Barla'da iken, kendisini iki senede altı defa ziyaret ettim. Üstad'dan sonra barla'ya gitmek bize nasip olmamıştı. Yollar kapanmıştı. Gitsek de ne çıkar diyordum:
"Bülbül hâmuş, havuz tehî, gülistan harap."
"Fakat kader 45 yıl sonra tekrar o mübarek beldeye gitmeyi nasip etti. l976 yazında oraları Üstad'sız olarak gezdik.

Hataları direkt yüze vurmazdı.
"Bir gün onun huzurunda Risale-i Hamîdiye'nin bahsi geçmişti. Ben onun yazılış tahini l3l2 (l896) diye söyledim. Halbuki bu tarih yanlışmış. Üstad Hazretleri bu yanlışı yüzüme vurmayarak,
"Yakın kardeşim, yakın" dedi.
"Sonra eve gidince tarihine baktım, 6-7 yıl eksik söylediğimi anladım. Meğer hakiki tarihi l307 (l89l) imiş.

Bitlis'teki şeyhler
"Bir gün Barla'da ilk mülâkatımızda eski bir hatırasını şöyle anlatmıştı:
"Bitlis'de dört Şeyh vardı. Amma!... Herbirisi İmam-ı Rabbanî ha!... Bunların hepsi beni kendilerine çekmek istiyorlardı. Eski Said onların hepsine karşı müstağni kaldı. Onlara dedim:
"Sizin biriniz bana kifayet etmez. Ben dördünüze de intisap edeceğim."

Ben iki revolver taşıyorum
"Son olarak l957'de Emirdağ'da ziyaret etmezden önce, Eskişehir'de oğlumun yanına uğramış, bir ay kadar kalmıştım. Oradayken her gün ders yapardık. Fakat bu dersleri ihtiyaten hep İşarat-ül İ'caz'dan yapıyorduk.Emirdağ'a gideceğim gün yine ders yapmak için İşarat-ül İ'caz'ı getirdiler.
"Yahu sizde başka kitap yok mu hep bunu getiriyorsunuz?' dedim.
Bunun üzerine Mektubat'ı getirdiler. O gün dersi Mektubat'tan okuduk. Sonra Hazret-i Üstad'ı ziyaretine müşerref olduğumuzda odasında bütün Risale-i Nur Külliyatını masanın üzerine koymuş, Mektubat'ı da bütün kitapların üstüne koymuştu. Bana hitaben:
"Kardeşim, ben bu risaleleri saklasam belâ ve musibet gelir. Onun için ne olursa olsun, daima Risale-i Nur'u yanımda bulunduruyorum" dedi. Daha sonra da:
"Ben şimdi iki revolver (tabanca) taşıyorum. Şimdi şu anlarda hayatımı muhafaza etmek çok büyük ve ehemmiyetli bir meseledir" dedi.* (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn1)
"Hz. Üstad'ın iki revolver (tabanca) taşıması mânâsız değildi. İmansız-insafsız insanların ardı arkası kesilmeyen hücumlarına karşı, bizzat cevap verebilmek için taşıyordu. Din düşmanları evinin damına çıkıp su testisine zehir atmışlardı. Hz. Hasan'ı (r.a.)da öyle zehirlememişler miydi?* (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn2)* O zaman âlem-i mânâda (rüya'da) görmüştüm, ibriğine zehir atıyorlar. Bakıyorum, bıyıkları yemyeşil, Mektupla rüyayı yazdım. Gönderdiği cevapta:
"Rüyan mübarektir, kardeşim mübarektir' diyordu.
Yine son görüşmemizde bana hitaben:
"Kardeşim, her meselede senden bahsedilir. Her meselede senin adın geçer. Bana sorarlar, bu kimdir? 'Benim o kadar talebem var ki, yalnız adını duymuşum. O da onlardan biridir' diye cevap veriyorum."
"l948 yılında Afyon'da hapishaneye seni de yanıma almak istedim. Fakat sonra vazgeçtim' dedi.

Dersim isyanı
"l938'de bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. İsyan dedikleri şey de, bazı dağ köyleri o yıl vergi verememişti. Bize verilen emir ise tek kelime idi: 'İmha!..
"Canlı bir şey bırakmayınız; genç-ihtiyar, çocuk-kadın ve saire."
"Bunların çoğu Rafızî idi. Fakat bu tarz bir muamele ile, bunlar salâh mı bulacaklardı? Ben kıt'a komutanı idim. En çetin ve zor vazifeyi de bize verdiler.
"Sen piyadesin, seni topla takviye etmek gerektir' dediler.
"Müthiş bir hüzün ve ızrıdap içinde idim. Hz. Üstad benim bu hüznümü hissetmiş. Bu durumu kendisine yazıp soramadım. Nasıl yazabilirdim? Bu ızdırabımı kâğıda nasıl dökebilirdim? Tam merhum pederimle vedalaştım. Hayvana bindim gidiyordum. Bir de baktım, hizmet eri koşarak geldi. Elime bir mektup verdi. Mektubu açtım. Mektubu Üstad Kastamonu'dan Ürgüp Müftüsü olan kardeşi Abdülmecid vasıtasiyle gönderiyordu:
"Hulusi'nin bir gailesi var, diye hissediyorum. Merak etmesin. Risale-i Nur'un şakirdlerine inayet ve rahmet, nezaret ve himayet ederler. Dünyanın meşakkatleri madem sevap verir, geçerler; o musibetlere karşı sabır içinde, şükür ile, metanetle mukabele edilmek gerekir. Hem o, hem sizler, bütün dualarımda ve kazançlarımda benimle berabersiniz."[1] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn3)
"Az sonra isyân olan bölgeye gittik. Döndük dolaştık. O bölgesi terk etmişler, dağlara mağaralara çekilmişler. Rahmet-i İlâhîye yardımımıza yetişti. Elimizi kirletmeden ve kana bulaştırmadan bizi kurtardı.

Mektubat'taki bir çok suali ben sordum

"Üstad'la ilk görüşmemizden sonraki mektuplaşmalarımız Mektubat'ın tulûuna sebep olmuştu. Bazı sualleri başkaları bana sorardı. Ben de Üstad Hazretlerine sorardım. Meselâ 'Ceddidû imâneküm bilâilâhe illâllâh' hadîsine Arapgirli rüştiye hocalarından İbrahim Efendi bana sormuştu. Ben de zannediyorum, l932'de Elâzız'den, Barla'ya yazarak Üstad'dan sormuştum.[2] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn4)
"Dost istersen Allah yeter. Evet o dost ise her şey dosttur. Yarân istersen Kur'ân yeter. Evet, ondaki enbiya ve melâike ile hayalen görşür ve vukuatlarını seyredip, ünsiyet eder. Mal istersen kanaat yeter. Evet kanaat eden, iktisad eder; iktisad eden bereket bulur. Düşman istersen, nefis yeter. Evet kendini beğenen belâyı bulur zahmete düşer; kendini beğenmeyen safayı bulur, rahmete gider. Nasihat istersen ölüm yeter. Evet ölümü düşünen hubb-u dünyadan kurtulur ve âhiretine ciddî çalışır."
"Bu parça, levha halinde dedem H.İbrahim Efendi'nin elyazısı ile duruyordu. l930 baharında bunu, Üstad'a gönderdim. 23'üncü Mektubun sonuna koydu.[3] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn5)

Mektupların te'lif tarihleri
"9'ncu Mektup l93l'de te'lif edildi.
"3'ncü Mektup l930'da te'lif edildi.
"20'nci Mektup l934'de te'lif edildi.
"l0'ncu Lem'adaki şefkat tokadı hâdisesi, l93l'de Elâziz'de cereyan etti.[4] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn6)
"Nahiye Müdürü, daha sonra Çemişkezek'li Elâziz Mebusu Nüzhet Dede, l934'de 29'ncu Mektup'taki 'Kur'ân'ın esrarı bilinmiyor' meselesini sormuştu. Biz de Üstad'a yazdık.[5] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn7)
"23'ncü Mektub'un te'lifi l933 veya l934 yılıdır.
"2'nci mektub l930 yılı başlarında baharda te'lif edildi. 2'nci Mektub'da bahsedilen hediyeyi Eğridir'den göndermiştim.[6] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn8) Hediyenin ne olduğunu şimdiye kadar hiç bir kimseye söylemedim ve söylemem. Üstad Hazretleri kabul buyurdu. O kimseye söylemedi. Gönderdiğim hediye ve mektubun cevabı hemen Eğridir'e geldi.


"Çam Dağına çıkacağım"

"Bana bir mektubunda diyordu:
"Bu sene yaylaya, Çam Dağı'na çıkacağım."
"Ben de cevaben demiştim ki:
"Oradaki hissiyatınızdan bizleri de hissedâr ediniz."
"Yazdığı cevabî mektubun tarihi l930 yazı olmak ihtimali var.[7] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn9)

Derslerin önemi
"Bir gün Hz. üstad şöyle buyurdu: 'Eğer siz eski zamanda olsaydınız, bu dersleri ve hakikatleri öğrenebilmek için, buraya diz üstü yürüyerek, sürüne sürüne gelirdiniz' diye buyurdu.

Nerculuk ismi
"l946'da Kars'da idim. Nurculuk ismini ilk defa o zaman duydum. Benim de hoşuma gitti. "Talebelerin Üstadına, Said derler hem adına' diye başlayan manzumeyi (bu şiir daha sonra Konferans Risalesi'nde neşredilmiştir.) o zaman yazıp, kendisine göndermiştim.
***
l950'de tekaüd oldum. Üstad: "Ben, buna tekaüd olma, dedim, bu keçeli beni dinlemedi, tekaüd oldu" dedi.

Bir rüya: Sarıklı genç
"Yine bir gün Eğridir'de bulunduğum zaman, rüyada sarıklı bir genç gördüm. Bu genç beni ilk defa, Hz. Üstad'a götüren meczup lâkıplı Mustafa Efendi idi. Ona Şeyh veya Hafız Mustafa da denirdi. Rüyada gördüğüm sarıklı genç şeklen o idi. Fakat ne bıyığı ve ne de sakalı vardı. Hafız Mustafa, çocuk meşrebinde birisi idi. Risale-i Nur'un ilk Küçük Sözler'ini l928'de onda görmüştüm. Daha o zaman Üstad Hazretleriyle de muarefemiz yoktu. Gayet intizamsız bir yazı ile yazılmış ilk risaleyi onda görmüştüm. Müsvedde halindeydi.
"Rüyada, elinde leblebi tablası vardı. Fakat içinde leblebi gayet azdı. Ben leblebiden almak için elimi attım. O zaman leblebi tabağı doldu, taştı.
"Sarıklı genci biz açıklamadık. Sizin gibi gençler işte çıktılar. Daha da kıymetli gençler çıkacaktır. Allah'ın nuru kıyamete kadar devam edecektir. Kur'ân tefsiri olduğu için Risale-i Nur'un hakikatı kıyamete kadar okunacaktır. elbette bu gelenler genç olacaktır, ihtiyar olmayacaktır.
"Bu meseleyi kendisine mal edenler, sanki ne oldu? İnhisar altına almak doğru değil. Benim rüyada gördüğüm, sanki Mustafa idi. Fakat onun mevcut hali rüyadaki haline uygun düşmüyordu. Onun çocukça halleri vardı. Fakat bana Üstad Hazretlerini gösteren ve tanıtan da o oldu. Eğridir'de iken, Mustafa bana:
"Efendim, sizin ilâcınız Barla'da bir zat var, Ondadır" dedi.[8] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn10)

Hangisine gönderelim?
"l930 senesi ilk ayında Hz. Üstad'ın yanına gitmiştim. O günlerde Mareşal Fevzi Çakmak'la Fahrettin Paşa (Altay) Eğridir'e gelmişlerdi. Üstad Hazretleri: 'Kardeşim, Fevzi Paşa ile Fahrettin bana selâm göndermişler. Ben de onlara Onuncu Söz'ü göndereceğim. Yalnız birisine göndermek istiyorum, hangisine göndereyim?...'
"Ben de: 'Efendim, biz Fevzi Paşa'yı Müslüman biliyoruz' dedim, 'isterseniz ona gönderelim. ' Hz. Üstad: 'Yok, yok. Fahri Paşa'ya verin' dedi.
Üstad Hazretleri Onuncu Söz'ün üzerine kırmızı kalemle kendisine bir dua yazdı ve ayrıca: 'Bana bir selâm göndermişsiniz, ben de bunu sana gönderiyorum' diye yazdı. Ben bunu Üstad'dan alarak postaya verdim.
"Bu hâdisede şöyle bir mânâ ve işaret gördüm. Fahrettin Paşa Konya'da iken, 2. Ordu Kumandanı idi, bu sırada Kubilây hâdisesi oldu. Hâdiseden sonra Fahri Paşa istiklâl Mahkemesi Reisliğine getirildi. Hz. Üstad Onuncu Söz'ü ona göndermekle: 'Dikkat et, seni böyle bir vazifeye getirecekler. Ölüm var, haşir var âhiret var, adaletten ayrılma!' demek istiyordu.

20 yıl sonra 20 dakikalık ziyaret
Eğridir'den ayrıldıktan, yani 6 Ekim l930'dan yirmi yıl sonra, 4 Mart l950'de Üstad'ı Emirdağ'da ziyaret ettim. Bu yirmi yıldan sonraki ziyaretim ancak 20 dakika sürmüştü.

"Üstad, demokratları desteklerdi"
"l957 seçimlerinde DR. Tahsin Tola, Bingöl'de Demokrat Parti'den adaylığını koymuştu. Hz. Üstad gönderdiği haberde 'Hulusi elinden geldiği kadar yardım etsin, Tahsin Bey millet, vatan ve Risale-i Nur'a elli meb'usun hizmetini yapmıştır' diyordu.
"Biz de Hz. Üstadın hatırı için bu yardım ve hizmeti yaptık. Hz. Üstad İslâmiyete ve Kur'ân hizmetine yardımcı oldukları için Demokratları desteklerdi.

İlk ve son ziyaretim
Hz. Üstad'ı son olarak l957 yılı Kasım ayında Emirdağ'da görmüştüm. İlk görüşmem ise l4 Nisan l929'da olmuştu. l927 yılı Ekim veya Kasım'da Eğridir Dağ Talimgâh Muallimliğine tayinim çıkmıştı. Halbuki ben Risale-i Nur'un talebeliğine tayin olmuştum. l928 yılı l6 Ocak'ta Manisa'dan ayrıldım. Efendim, hayatımızda ona Üstad dedik, elbette o Üstaddır. İşte Üstad buna derler. Hoca buna derler.

"Sen sabahleyin burada idin"
Eskişehir hapis hâdisesinde çok müteessir olmuştum. O hâdiseyi ikinci bir Şeyh Said hâdisesi gibi göstermek istemişlerdi. O zaman rüyada gördüm. Hz. Üstad: 'Senden zarar kalktı' dedi.
"Bir müşkilim olduğunda oradan bir kaç gün geçmezdi ki, ilk gelen mektup, bu müşkülümü haletmesin. Yanına ziyaretine gittiğimde: 'Kardeşim sen sabahleyin burada idin' derdi. Halbuki benim bundan haberim bile olmazdı.

"Afyon'u hapishane yap"
Afyon'da Savcının ısrarla Nur talebelirinin, isim ve sayılarını sorması üzerine Hz. Üstad ona: "Afyon'u hapishane yap, ben de talebelerimin hepsinin ismini söyleyeyim" diye cevap vermiş.

"Yüzüne bakamazdım"
Üstad'la görüşme ve sohbetlerimiz sırasında, yüzüne bakamazdım. Zaten bakılmayacak derecede heybetli idi. Son ziyaretimde cesaretimi toplayarak bakabildim.

"Sen ve Hulusi hissedarsınız"
"Bismihi Sübhanehû
"Aziz Kardeşim
"Beni merak etmeyiniz. İnayet-i Rabbaniye devam ediyor. Maişet cihetinde kanaat ve iktisat,beni ihtiyaçtan kurtarıyor. Sakın bir şey gönderme! Sen altı - yedi nefse bakıyorsun. Benim yarım nefsim var. Sen beni değil, ben seni düşünmeliyim.
"Sen ve Hulusi, benim herbir amel-i uhreviyemde hissedarsınız.
"Ramazan'da kazanç, bire bindir. Siz de bana duanız ile yardım ediniz.
"İşârât-ı Aleviyeyi tam tasdik ettiniz mi?
"Haşir Risalesini çok kuvvetli buldunuz mu?

Albay Hulusi Bey kendi hayatını anlatıyor
"Merhum validem l3l2 (l896) da doğduğumu söylerdi. Ramazan'ın birinci gecesinde teravihten çıkıyorlar, ben Harput'da dünyaya geliyorum.
"İstiklâl Harbinden sonra İzmir Gaziemir pavyonunda kalıyorduk. Bir gazete çıkaralım dedik. Bir şair arkadaşımız vardı, bir de karikatürist vardı. Gazeteyi elde çizerek çıkaracaktık.
"Bir gün emektar bir katırın boynuna bir yazı asmıştık. Bu yazıda: 'Ben de emsalim gibi gençtim. Şimdi ihtiyarım, hastayım. Veterinere gittim, yerinde yoktu. Doktora gittim yoktu. İsa Çavuş sen benim derdime deva ol' diye yazarak hayvanı İsa Çavuşun bulunduğu kısmın önüne götürüp bağladık. Ertesi gün yazıyı okuyan doktor ve baytar doğru dairelerine vazifelerine koşuyorlar. Geceleri gazeteyi yazıyorduk, iki nüsha halinde çıkarıp duvara asıyorduk.
"Efendim herşeyin bir nimet ciheti var. Her zaman nimet cihetine teveccüh lâzımdır.
"Askerlik münasebetiyle dörtbin metre kadar yükseklere çıktığımız oluyordu. Oraya kadar sinekler bizimle beraber gelirlerdi. Soğuk, rüzgâr fakat onlar bir atın kuyruğunun altına girerler, gizlenerek yine bizimle oralara çıkarlardı. Çok hayret ederdim. Sonra anladım ki, onlar vazifesini yapardı. Onların vazifesi insana aczini, fakrını bildirmektir.
"Bugün evlâtlarımdan ziyade Risele-i Nur şakirtleri kardeşlerimin arkadan yapacakları duayı arzuluyorum ve bekliyorum.

Üçüncü mektupla alâkalı bir çalışma
Senirkent taraflarından bazı mü'minler Barla'ya Üstad Bediüzzaman'ı ziyarete geldikleri zaman, Çam Dağlarından bahsetmişler, Üstadı buraya davet etmişlerdi. Barla'daki Mustafa Çavuş, Abdullah Çavuş ve Abbas Mehmed Çam Dağlarında, Tepelice mevkiindeki çam ağacına ve katran ağacına Üstad için tahtadan bir köşk yapmışlardı.
Bu yıllarda Sözler'in telifi bitmiş, Mektubat başlamıştı. Mektubat'ın ve nur Risalelerinin ilk muhatabı ve talebesi olan Albay Hulûsi Yahyagil Eğirdir'deki şimdi komando birliğinin olduğu "Eğirdir Sivrisi" denilen dağ talimgâhında yüzbaşı olarak vazifeliydi.
Mektubat'taki "Üçüncü mektup" "Hamisen", yani beşinci diye başlamaktadır. Hulûsi Beyin ricam üzerine verdiği bu mektup şöyle başlamaktadır:
"Aziz kardeşim ve sevgili arkadaşım,
"Şimdi yüz tabakalık fıtrî bir sarayın, en yukarı menzilinde bulunuyorum. Sen de manen burada hazır ol. Bir parça sohbet edip konuşacağız. işte kardeşim:
"Evvelâ: Evvelki mektubumda, bütün Sözler'e dair sual etmiştim ki: İçlerinde cerh edilecek hakikatler var mı? Veyahut avama ihzarı muzır şeyler bulunuyor mu? Yoksa yalnız Otuz İkinci Sözün üçüncü maksadı için değildi.
"Saniyen: Sana Nokta risalesini gönderiyorum. Acîbdir ki, Eski Said'in kuvvet-i ilmiyle, nazar-ı aklıyla anladığı ve gördüğü hakikatleri, senin kardaşın şuhud-u kalbiyle, nur-u vicdanla gördüğüne tevafuk ediyor. Yalnız bazı cihetlerden noksan kalmıştır ki, Yirmi Dokuzuncu Söz'de tekmil edilmiş. Hususan âhirdeki remizli, nükte ve o remizli nüktenin sırr-ı beyanında, çok hakikatler Nokta'da yoktur. 'Yirmi Dokuzuncu Söz' de vardır. Fakat birbirinden çok uzak bu iki Said'in aklı ve kalbi, bu derece ittifakı acibdir.
"Salisen: Şeyh Mustafa'ya selâmımı tebliğ ile beraber de ki: 'Yazdığın Kader sözü beni çok memnun etti. Dua ile kardeşlik hakkını eda ettiğin gibi, bunun yazmasıyla talebelik hukukunu dahi kaza ettin. Allah senden razı olsun. Yazdığını Abdülmecid'e gönderiyorum. O yüzlerce adama okutturacak, her birisinden sevap sana gelecek.'
"Rabian: Kardeşim Abdülmecid'e bir mektupla bazı Sözler'i gönderiyorum. Sen gayet emniyetli bir tarzda postaya ver. Adresi: Ergani-i Osmaniye'de esnaftan Vanlı Şehabeddin Efendi vasıtasıyla Vanlı Abdülmecid Efendiye. Bu adresi yeni hurufatla mektuba ve emanete yazınız.
"Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfının âhirindeki işaretin haşiyesinde bir yanlış var. Doğrusu budur: Döndükleri vakit saraylarındaki aileleri çok dikkat ile zorla onları tanıyabilirler. Halbuki 'onları' kelimesi yazılmadığı için mânâ değişiyor."
Bu mektubun "Hamisen" kısmından sonrası ise "Üçüncü Mektup" olarak Mektubat'ta neşredilmiş bulunmaktadır.
Üçüncü Mektup, Üstadın l930 yazında gittiği Çam Dağlarında yazılmıştı. Mektupta "Mayıs'ın ahirinde" diye bir ifade kullanılmaktadır. Bu ifadeye göre, Üçüncü Mektup l930 yılı Mayıs ayının sonunda Barla'nın Çam Dağlarından, Eğirdir'de bulunan Binbaşı Hulûsi Yahlagil'e hitaben yazılmıştı.
"Mayıs'ın ahirinde' sözünden evvel 'sübhane men tahayyera fisun'ihi'l-ukul" cümlesine yer verilmiştir. Bu parça, Ziya Paşanın on bir kısım halindeki uzun terciibent başlıklı şiirinin sonlarında.
"Sübhane men tahayyere fi sun'ihi'l-ukul;
"Sübhane men bikudretihî yâcizül-fuhul!"
şeklinde geçer. Mezkûr mısraların mânâsı ise şöyledir:
"Sanatı karşısında akılları hayrete düşüren büyük Sanatkârı tebcil ederim. kudretiyle âlimleri âciz bırakan Cenab-ı Hakkı takdis ederim."
Üstad Çam Dağlarında "Üçüncü Mektub"u telif ederken, harika bir keramet haliyle dünyanın boşlukta dönüşünü ve müthiş sür'atini temâşâ etmiş, Zuhruf Sûresinde geçen, "Bunları bize râm eden Allah'ın şânı ne yücedir, münezzehtir. Yoksa biz bunlara güç yetiremezdik" mealindeki âyeti okumuştu.
"Üçüncü Mektup"ta geçen, yeryüzünün bir gemi, bir binek olduğunun buyurulduğu âyeti hatırlayıp okuyunca da şunları ifade etmektedir: "Zemin musahhar bir sefine, bir merkûb olduğunu işaret ediyor. O işaretten kendimi feza-yı kâinatta sür'atle seyahat eden pek büyük bir geminin yüksek bir mevkiinde gördüm. At ve gemi gibi bir merkûbe binildiği zaman, kıraeti sünnet olan (Zuhruf Sûresi, l3. ayet) âyetini okudum."
Gerçekten, Çam Dağlarının katran ağacı mevkii bir kaptan köşkünü andırmaktadır. Feza denizinin dalgaları arasında yüzen dünya gemisinin Çam dağlarındaki kaptan köşkünde ilâhî sanatların şahane güzelliği ne kadar güzel gözükmektedir.

Hulusi Beyi Üstadla tanıştıran Şeyh Mustafa
"Üçüncü Mektub'un üçüncü bölümünde, Üstad, Şeyh Mustafa ismindeki zata selâm söylemekte ve yazdığı Kader Risalesi'nden dolayı memnuniyetini ifade etmektedir.
Şeyh Mustafa, Hulûsi Beyi Üstada götüren zattı. Hulûsi Bey "l929 yılı baharında Barla'ya gittim. Beni götüren, Mustafa isimli mübarek bir insandı" diyerek Üstada nasıl gittiklerini anlatmaktadır. Merhum Hulûsi Yahyagil Ağabeyimi son ziyaretlerimde Şeyh Mustafa ile nasıl tanıştıklarını sorduğumda, evlerinin komşu olduğunu, böylece tanıştıklarını, ilk risaleyi onda gördüğünü, Üstadı kendisine tavsiye eden ve götüren kişinin Şeyh Mustafa olduğunu söylemişti.
Barla Lâhikası'nda Hulûsi Beye yazılan bir mektupta Üstad Şeyh Mustafa'dan şöyle bahsetmektedir:
"Şeyh Mustafa'ya benim tarafından geçmiş olsun de ve şu hikâyeyi ona söyle:
"Eskide iki ciddî ahiret kardeşleri var imiş. Biri hasta düşer, ötekisi ziyaretine gitti. Dua eder, hasta iyi olmaz. 'Öyle ise sen kalk, ben yatacağım' demiş. Hasta kalkmış, onun yerine hasta olarak yatmış. Her ne ise... Demek Şeyh Mustafa ile kardeşliğimiz ciddîleşmiş ki, ben hastalığına dua ettim, kabul olmadı. Fakat birkaç gün devamı mukader olan hastalığının bir parçası bana verildi. İnşaallah ona bir parça hiffet gelmiştir."
Hacı Hafız Mustafa Üstün'e, "Hacı Aziz, Şeyh Mustafa, Aziz'in Mustafa" da denilmektedir.Eğirdir'de Hacı ibrahim'in oğlu olarak l890 yılında dünyaya gelmişti. Yine Eğirdir'de l959'un Aralık ayında vefat etti.
Altı yaşında hafız olmuştu. Çok istedikleri halde Diyanetten resmî bir vazife alamadı.
Şeyh Mustafa İstiklâl Harbinde şarapnel yarası almıştı. Kardeşi de Birinci Cihan Harbinde şehit düşmüştü.
Bir gün hanımına eziyet ettiği vakitte Salih ismindeki Nur talebesi kendisine Üstadın selâmını getirmiş ve hanıma eziyet etmemesini bildirmişti. Hulûsi Bey meczup hallerinden dolayı birgün Üstadın "Meczup Mustafa'yı atmak istedim. Sonra ihtar edildi: 'Buna acı, çünkü hale mağlûptur" dediğini ifade etmektedir.
Ehl-i ilim, ehl-i keramet ve ehl-i hal olan Şeyh Mustafa gazi maaşını almayı da istememişti. Keramet hallerinden Cuma namazına yarım saat kala iki-üç saatlik mevkilerde ayrı ayrı cumada görenler olmuştu.
l959 sonlarında Akpınar köyünden aşağıya doğru inerken düşüp vefat etti.
Hacı Hafız Mustafa Üstün'ün annesi aslen Denizli'nin Çalkazâsındandı. Hulûsi Beyi Üstada götüren bu veli zat, 26 Ağustos l922'den on iki gün önce, İzmir'den harp cephesinden anasına zafer müjdesini bildirmiştir.
***

"Üçüncü Mektup"ta bahsi geçen Şehabeddin Efendi
"Üçüncü Mektub"un dördüncü kısmında ise, Üstad Diyarbakır'ın kazası Ergani'deki Vanlı Şehabeddin Efendiden bahsetmektedir.
Şehabeddin Efendi, Abdülmecid Ünlükul'un eşi Rabia Hanımın kardeşidir.
Şehabeddin Özer l893'de Van'ın Sabaniye Mahallesinde doğmuştu. Babası H.Mustafa, annesi ise Fidan'dı. Şeyh Gazail Baba diye bilinen babası, Gazail Camiinde medfundur ve türbesi ziyaretgâhtır. Nureddin, Şemseddin, Necmeddin ve Rabia isimli kardeşleri vardır. Fidan ve İhsan isminde iki çocuğu vardır. Kardeşi Rabia Hanım Abdülmecid Nursî ile evlendiği zaman, Bediüzzaman'la tanışmaları ve irtibatları olmuştu.
Şehabeddin Özer şirpençe hastalığından rahatsızlanınca, Ergani'den Diyarbakır'a getirilişinin ikinci günü 3 Ağustos l943'te vefat etti. Diyarbakır Mardinkapı, Soylu Mehmed Düzlüğü kabristanına defnedildi.

Bir mektubun yazılış sebebi
Barla Lâhikası'nda bulunan bir mektup "Hulûsi Beye hitaptır" tarzında takdim edilmekte ve bu kısa mektubu "evvelâ" ve "saniyen" şeklinde iki kısım halinde okumaktayız.
Mektubun "evvelâ" diye takdim edilen kısmının izahını yazmak istiyoruz:
"Aziz sıddık, muhlis kardeşim,
"Evvela: Biraderzadem Halil Naci'nin dünyevî musibeti beni de cidden mahzun eyledi. Cenab-ı Hak onu da kurtarsın, size de sabır ve tahammül ihsan eylesin, âmin. Nurun eskiden beri hiç sarsılmayan muhlis bir kahramanı elbette dünyanın geçici, kıymetsiz fani vaziyetleri karşısında telaş etmez, mağlup olmaz inşaallah"[9] (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn11)
2l Mart l947 tarihinde Sarıkamış'tan "Baban Hulusi" imzasıyla yazılan mektupta, albay Hulusi Yahyagil, oğlu Halil Naci'ye hitaben şunları yazıyordu:


2l Mart l947


Sarıkamış
"Naci,
"Yakup Beyin ve Bedia'nın l4 Mart tarihli mektuplarıyla gönderilen senin yazdığın mektubu aldım. Bundan evvelki mektubundan müteselli olmuştum. Bu defa Bedia'nın senden daha metin yazısı beni çok memnun etti. Allah bizleri terbiyeye memur ettiği, sana gelen musibeti habersiz defetmekle nihayetsiz kerem, rahmet ve gayetini sür'atle tecelli ettirmiş, âmin.
"Maddi ve mânevi delillerin mahiyeti ve kanun nazarında kıymetini bilemiyorum. Cebaneti bırak, cesur ol, üzüntüyü terk et, sabûr ol. Belâ vereni bul, mütevekkil ol. Duâ ile, niyaz ile rahmet-i İlâhiyenin kapısını çal, korkulardan emin ol. Seni Hazret-i Yusuf'un makamı olan bugünkü hayatın müteessir etmesin, Yusuf Aleyhisselâmın ruhuna hergün bir Fatiha üç ihlâs oku, o mahpusların pîri peygamberin huzurunu bulup sâkin ol. Maddi ve mânevi derslere şifâ olan şu sâlâvât-ı şerifeye dâim ol...
"Bu salavât-ı şerifeyi okuyamazsan Yakup Bey sana öğretsin, yeni yazı ile yaz, oku. Maddi esbaba hadlerinden ve haklarından ziyade kıymet vermediğim için esbaba da öyle perde nazarıyla bakıyor, perde arkasında sebepleri kendi izzet ve azametine perde etmiş olan Kerîm ve Rahîm Allah'a ben de ve senin musibetinle musibete uğrayanların hepsi de, duâ ile niyaz ile ilticadayız, kıymetli ve nurânî zevât da duâda bulundular, sen de böyle yap. Maddî esbabı da Allah'a dayanmak şartiyle kuvvetli tut, muvaffakiyet Allah'dandır. Gözlerinden öper, Allah'ın Hafiz ismine emanet ederim oğlum.


Baban Hulûsi"

Tur@b
01.09.2008, 00:09
Üstad Said Nursî'den Hulusi Bey'e gelen mektup
"Sevgili kardaşım, seni teşvik için değil, çünkü teşvike muhtaç değilsin. Hem medar-ı fahr etmek için değil, çünkü fahr ise ucup ve riyaya medardır. Belki, sana medar-ı şükür olmak için diyorum ki; sen ve Hakkı Efendi benim için yüz ciddi talebe hükmüne geçtiniz. Hatta diyebilirim ki; kader-i İlâhî, beni bu yerlere göndermesi, sizleri şu vazife-i kudsiyede uyandırmak içinmiş. Şimdi şu zamanda, iman-ı tahkikinin dersini vermek, pek büyük bir fazilettir. Ve kudsî bir vazifedir. İman-ı tahkikiyi taşıyan bir mü'min, çok mü'minlere bir nokta-i istinat olur ki, şuursuz olarak avam-ı mü'minin, o iman-ı tahkiki sahibinin kuvvet-i imanına istinat ederek, kuvve-i maneviyeleri kırılmaz, dalâletlere karşı dayanırlar. işte böyle bir derste bulunduğunuz için Cenab-ı Hakka yüzbinler şükrediyorum ki, o kuvvetli omuzlarınız yüküm altına girdiği için zaif omuzum ağırlıktan kurtulup, ruhum rahat etti. İstirahat bulan ruhum, size takdirkârâne ve minnettarâne bakıyor ve mes'uliyetten kurtulan kalbim de, muvaffakiyetinize dua ediyor. Ve icra-i vazife için çok düşünmekten kurtulan aklım da, sizi tebrik ediyor. Ben şu vazife-i kudsiyede bilmeyerek istihdam olunurdum. Siz bilerek hizmet ediyorsunuz, bahtiyarsınız. İnşaallah niyet-i hâliseniz benim müşevveş niyetimi dahi tashih edecektir.
"Şimdi başka bir kaç noktayı size beyan ediyorum:
"Evvelen; yazdığım bazı şeylere dair fikrinizi soruyordum. Maksadım, 'Gördüğüm hakikat acaba hakikat mıdır?' diye sormuyorum. Belki, 'Hakikata açılan yol acaba umuma yol olabilir mi?' diye soruyorum.Çünkü umumun telâkkisini sizin kadar bilmiyorum.
"Saniyen: Misafir Müftiye[10] (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftn12) ve Şeyh Mustafa'ya size gönderilen mektubun birer suretini verdiğin için iyi ettiniz. Hattâ bana da bir suret gönderiniz. Hem biraderzâdem olan o Müftünün oğluna[11] (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftn13) deyiniz ki: Benim tarafımdan âhiret kardaşım ve Kur'ân hizmetinde arkadaşım ve meşreben celâlli olan pederine yazsın. Selâm, duamla beraber ondan istiyorum ki; beraber götürdüğü envar-ı Kur'âniyenin sûhulet-i intişarları için irşat ve nasihatinde "Ve kûlâ lehû kavlen leyyinen" âyetindeki lûtf-ü irşadı kendine rehben etsin.
..................
"Rabian: Sorduğun suallere dair yanımda kitap bulunmadığı için, Hanefi ulemesanın kavillerini ve ehadisin rivayetlerini şimdilik bilmiyorum. Fakat bence, böyle efdaliyet mes'elesinde kabûl-ü ammeyi ihsas eden, âdet-i cemaat medar-ı tercihtir. Âdet-i İslâmiye nasıl gelmiş, o daha efdaldir.
"Birinci sualiniz: Eğer Kur'ân okunurken, (Okunan Kur'ân) namazın, tesbihatın tetimmesi ise, kıbleye karşı duranlar, vaziyetlerini bozmamak evlâdır. Yalnız müezzinin önündeki adam arkasını çevirsin, yahut çekilsin. Eğer Kur'an müstakil olarak okunursa, okuyana karşı teveccüh etmek evlâdır. Hem cihat-ı sitte ile mukayyet olmayan, ruh kulağı ile dinleyen adam, kıbleye karşı teveccüh etse ve cismanî kulağı ile dinleyen adam okuyana karşı teveccüh etse evlâdır.
"İkinci sualiniz: Cemaatin iştiyakına ve okuyanın niyyetine göre efdaliyet tahavvül eder.
"Üçüncü sualiniz: Üç ihlâs bir fatiha muhtasar bir hatim hükmünde olduğundan, ona vakit tahdit edilmez. Her vakitte gayet müstahsendir.
"Dördüncü sualiniz: (Allahümme entesselâmü ve minkesselâmü tebarekte ya zel-celâli vel-ikram) kelâmını, değil yalnız müezzin, herbir musalli, herbir namazın selâmından sonra söylemesi Şafiice sünnettir. Hanefice dahi, müezzin için, her namazda sünnet olması gerektir. Umum ihvanlara selâm ve bayramlarımızı tebrik ediyorum.


Âhiret kardaşınız


Said Nursî

Said Nursî'den Hulusi Bey'e gelen mektup
"Bismihi Sübhanehû
"Ve in min şey'in illâ yüsebbihu bi-hamdihi
"Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü ebeden daimen.
"Aziz, Sıddık, Muhlis, Kardaşım;
"Evvelâ, biraderzâdemin, Halil Naci'nin dünyevî musibeti beni de cidden mahzun eyledi. Cenab-ı Hak onu kurtarsın. Size de sabr ü tahammül ihsan eylesin. Amin...
"Nur'un eskiden beri hiç sarsılmayan, muhlis bir kahramanı elbette dünyanın geçici, kıymetsiz, fani vaziyetleri karşısında telâş etmez, mağlûp olmaz. İnşaallah..
"Saniyen: Silsile-i ilmiyede bana en son ve en mübarek dersi veren ve haddimden çok ziyade şefkatini gösteren, Hazreti Şeyh Muhammed el-Küfrevî (Kuddise Sırrıhu) nın hülefasından, alvarlı Hoca Muhammed Efendiye ve ihvanlarına çok selâm ve arz-ı hürmet ederim. Ve o havalide Nurlarla alâkadar, senin dostlarına çok selâm ve Nur hizmetinde muvaffakiyetlerine dua ederiz.


Elbaki Hüvelbaki


Hasta Kardaşınız


Said Nursî

Üstad Said Nursî'den Hulusi Beye:
"Gayyur, ciddî, halis ve muhlis, âhiret kardaşım;
"Evvelen: Size Otuzikinci Söz'ün ikinci mevkıfını gönderdim.Haşiye (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftn14) Dikkat ile okuyunuz ve güzelce yazınız. Hatalar varsa da tashih ediniz. Acele ve hazin bir kalb ile yazıldığı için, içinde müşevveşiyet bulunacaktır.
"Saniyen: Muvakkat bir fütur, bir tenbellik sizde arız olduğunu yazıyorsunuz. Baharda kanın galeyanından gelen ve gecelerin kısalmasındaki uykusuzluktan neş'et eden ve müstemi'lerin kalbleri, işlere teveccüh etmelerinden tevellüt eden, rehavet ve füturdan başka, meyânımızdaki münasebet-i ruhiyenin rabıtası ile, musibetin eseri olarak bendeki sarsıntının size in'ikası ve sirayet etmesi mümkündür. Merhum Abdurrahman'ın vefatını zamanında bilmediğim halde o münasebet-i ruhiye ciheti ile fazla bir sarsıntıyı Ramazan-ı şerifte hissettim. Şimdi anladım ki, şuurî ve ihtiyarî olmayan çok in'ikasat vardır. Fakat kardeşim, sen şimdi iki vazifeyi görmekle mükellefsin; biri, kardeşim Hulusi Beyin vazifesini, biri de evlâd-ı manevîyem ve biraderzâdem ve bir deha-i nuranî sahibi olmak pek muhtemel olan Abdurrahman'ın vazifesi de size ilâve edildi. O benim hakiki bir varisim idi. Yazdıklarımı ve malımı kendi malı telâkki ederdi, öyle de sahip oluyordu. Sen de bundan sonra, yazı ve Sözleri, hocanın yazısı diye tutma. Kendi malın ve sözlerindir bil, öyle sahip ol. Hakkı Efendiye söyle ki; o da kardeşim Abdülmecid yerinde kendini anlasın ve onun vazifesi ile mükellef olduğunu bilsin.
"Salisen: Otuzüçüncü Söz'den başka, Söz yazılmak ihtiyacı kalmadı. Hem şer'an çok mübarek, bu otuz üç adetten, bazı esbaba binaen geçmeyeceğim, hem de hakaik-ı esasiye-i Kur'âniye ve imaniyenin elzem ve lâzım olan kısımları hemen ekseriyet-i mutlaka itibarı ile yazılmıştır. Ümid ediyorum ki, Cenab-ı Hak kabul etse, tevfik verse, yazılanlar dalâlet bulutlarını dağıtmaya kâfidirler. Her derdin devası, içinde var demeyeceğim, fakat mühlik dertlerin ağlep devası yazılanlarda vardır. Siz onların mütalâasını kıymettar bir ibadet olan tefekkür nevinde telâkki ediniz. Ve onlardaki ilmi envar-ı imandan ve marifetullahtan tasavvur ediniz ki, usanç vermesin. Hem sizde ve müstemi'înde iştiyak olduğu zaman okuyunz.
Bâki selâm ve dua.
Kardeşiniz SAİD
***



Muhammed Küfrevî, Alvarlı Muhammed Efendi ve Hulusi Bey

Hulusi Yahyagil rahmetlinin uzun ömrü baştan sona fazilet levhaları halinde parlamaktadır. Üstad Bediüzzaman'la bazı tevafukları vardır. Üstad henüz bir çocukken son dersini Muhammed Küfrevî Hazretlrinden almıştı. Bu dersten az bir zaman sonra Küfrevî Hazretleri rahmete kavuşmuştu. Albay İbrahim Yahyagil ise; önceleri Muhammed Küfrevî Hazretlerine bağlıydı. Bu maneviyat rehberinin talebe halifelerinden Alvarlı Muhammet Efendiye irtibatları vardı.

Muhammed Küfrevî Hazretleri
Nakşi şeyhî Muhammed Küfrevî Siirt'in Küfre köyünde l775'te dünyaya geldi. Kendisine "kutup" ünvanı verildi. Genç Said henüz talebelik yıllarında, Muhammed Küfrevî'nin ilim ve irfanından feyiz aldı. Bediüzzaman ilim-iman yolundaki son dersini de Muhammed Küfrevî'den almıştı.
Muhammed Küfrevî Nakşî şeyhlerindendi. İsim ve şöhreti her taraefa, bu arada İstanbul'a kadar yayılmıştı. l898 yılında, yüz yirmi üç yaşlarında vefat ettiği zaman, Sultan Abdülhamid Han Bitlis'e İtalyan mimarlar getirterek, onun için bir türbe yaptırmıştı.
Bediüzzaman Bitlis'te on sekiz yaşlarındayken, bir gün birisi, Bitlis Şeyhlerinden Muhammed Küfrevî'nin kendisine beddua ettiğini yalandan söylemişti. Genç Said bunun üzerine Şeyhi ziyarete gitti. Dergâhına vardığı zaman, Muhammed Küfrevî genç Saide iltifatta bulundu. Kendisine teberrüken ezberden ders verdi.

Genç Said'in aldığı son ders
Bediüzzaman'ın biraderzâdesi Abdurrahman Nursî'nin yazdığı Tarihçe-i Hayatta belirttiğine göre, Bitlis'in büyük âlimi Muhammed Küfrevî'nin Genç Said'e teberrüken verdiği en son dersi...[12] (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftn15)
Meali: "Eşyaların miktarlarını kudretiyle takdir eden, şekilleri hikmetiyle suretlendiren, Allah'a hamd ü senâlar olsun.
"Peygamberlik dairesinin çemberi olan Hz. Peygamber, nübüvvet ve cömertlik kisvesinde olan ehl-i beytine, feleklerin üstünde yıldızlar döndükçe yerin etrafında bulutlar gezdiği müddetçe yani kıyamete kadar Hz. Muhammed'e (a.s.m.) salât ü selâm olsun."
***
Genç Said bir gün rüyasında Muhammed Küfrevî'yi gördü. Küfrevî genç Said'e hitaben,
"Molla Said! Gel, beni ziyaret et, artık gideceğim!" dedi.
Bu hitap üzerine genç Said hemen gidip, Küfrevî'yi ziyaret etti. Küfrevî'nin uçup gittiğini görünce de uyandı.
Saatine baktığı zaman vaktin gece yarısı olduğunu gördü. Sabah olduğu vakit Muhammet Küfrevî'nin evinden matem seslerinin geldiğini duydu. Doğru Küfrevî'nin evine gitti. Küfrevî'nin gece vefat ettiğini söylediler.

Hulusî Beyle Alvarlı'nın irtibatı
Risale-i Nur'un ilk talebesi Albay Hulûsi Yahyagil, Üstada talebe olmazdan önce, Muhammed Küfrevî'ye bağlı olduğunu Barla Lâhikası'ndaki bir mektubunda şöyle ifade etmektedir: "Taharrî-i hakikat ile ömür geçirirken, mukadderat bu âsi biçareyi de beş sene evvel Şah-ı Nakşibend Hazretlerinden Muhammed Küfrevî Hazretlerine doğru açılan tarik-i Nakşibendîye idhal eylemişti."
Daha sonraki yıllarda Albay Hulûsi Beyin, Muhammed Küfrevî'nin halife ve talebelerinden Erzurum-Alvarlı Hacı Muhammet Efendiyle mektuplaşmaları ve muarefesi oldu.
Alvarlı Muhammed Efendi, Albay Hulûsi Beye hitaben "Enver-ı dü dîdem, birader-i ber güzidem... Halde haldaşım, yolda yoldaşım, dinde kardaşım..." derken bir şiirinde ise şunları ifade ediyordu:
"Hamdülillah nur-ı tevhid yâr-ı garındır senin
"Nur-u tevhid, nur-u didem, dilde yarındır senin."
Alvarlı Hacı Muhammed Lütfi Efendi, Osmanlıca olarak neşredilen divanındaki bir şiirinde de, Albay Hulûsi Yahyagil'in üstadı Bediüzzaman Said Nursî'den şu mısrasında bahsetmektedir:
"Emrolduğu gibi itaat eyler
"Ehl-i tevhid olan cana can kurban
"Huzur-u kalble eyler niyazı
"Ehl-i tevhid olan cana can kurban
"Kur'ân emriyledir her harekâtı
"Ehl-i tevhid olan cana can kurban
"Cenab-ı Allah'tan diler kavmini
"Ehl-i tevhid olan cana can kurban.
"Muhabbetullahtır dilde iradı
"Ehl-i tevhid olan cana can kurban
"Tevhid eder her dem ezelde Said
"Ehl-i tevhid olan cana can kurban
"Ehl-i hayâ lâyık olur gufrana
"Ehl-i tevhid olan cana can kurban
"Gözünde, gönlünde tavf-ı Rabbanî."
Bahsimizi Barla Lâhikası'ndaki, Albay Hulûsi Yahyagil'e hitaben yazılan kısa mektubun "Saniyen" kısmıyla bağlayalım:
"Silsile-i ilmiyede bana en son ve mübarek dersi veren ve haddimden çok ziyade şefkatini gösteren Hazret-i Şeyh Muhammed el-Küfrevî'nin (Kuddise sırruh) hulefâsından Alvarlı Hoca Muhammed Efendiye ve ihvanlarına çok selâm ve arz-ı hürmet ederim. Ve o havalide Nur'larla alâkadar senin dostlarına çok selâm ve Nur hizmetinde muvaffakiyetlerine dua ederiz."[13] (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftn16)
Alvarlı Muhammed Efendi bir manzumesinde Hulusi Bey için şöyle yazıyordu:
"Halde haldaşım, yolda yoldaşım, dinde kardaşım, Hulusi Efendi.
Hamdülillah nur-u tevhid yâr-ı garındır senin
Nur-u tevhid, nur-i didem, dilde yârındırsenin
Rahmanürrahman ez ezelde tâ beebed ihsan-ı Hak
Mahz-ı fadlından Hüda'ya baki varındır senin
Bir kerimdir, bir Rahimdir, bir Hakimdir Zülcelâl
Kerem-i fadl-ı İlahi yâr-ı garındır senin
Nice hamd etmek gerektir Lütfiya bu nimete
Gübâr-ı kadem-i canan müşk-ü bârındır senin."
Bediüzzaman'ın selâmını kendisine tebliğ eden Hulusi Beye yazdığı mektupla şunları ifade ediyordu:
"Biinayetillahi Teâla meyan-ı ümmet-i Muhammed'de şem'a-i Hidayet nurunu füruzan eden, bir zât-ı âli kadrın huzur-u saadetine nam-ı kemteranemi tahrir ile tezekkürde bulunduğunuza ve hüsn-ü himmetlerini celb ve selâmlarını tebliğiniz kıymet-i dünya ve mafiha olan eşyadan değerlidir. Ol zat-ı âlikadrin himmetlerinin istirhamında bir bende-i âciz ve müznib-i kemterim.
Ol babta himmetlerine havale.
Esselam ey sema-i nur-u hidayet esselam.
Esselam ey matla-i saadet esselam.
***
Muhammed Lütfi Efendi, yine yazdığı bir şiirle Hulusi Beye şöyle hitap ediyordu:
"Gülbini tevhidde goca-i hemrâh Hulusi Efendi kardaş!
Nur-u tevhid ile dilde dilârâ bir Haknümâ zata olmuşsun yoldaş
Tuttuğun dâmeni elden bırakma
İlm-i ledündane olmuşsun sırdaş
Kerem-i kerime ve mazhariyet
Bir kadr-i vâlâyâ olduğun haldaş
Hamd eyle Mevlaya ruberzemin
Ol nâehle esrarı eyleme sen fâş"
***
"Envar-ı didem birader-i ber güzidem Hulusi Efendi
Badesselâm veddua eazzekellah fıddareyn
Haste dilânın derdine derman eder Allah
Allah diyenin afvine ferman eder Allah
Her kimdir der-i dergah-i İlâhide sâil
Sıdk ile yapışanlara ihsan eder Allah
Âşık ile maşuk bazarı bizlere mektûm
***
İsmail'i suretâ kurban eder Allah
Hâfız ism-i şerifine olan mazhar efendina
Kerem-i kerimi gözle açar hurşidveşmana
Bu kanunu ezelidir belâ ehl-i gunce-i rânâ
Hüdâ dostlarını dâim belâya mübtelâ eyler
Belânın âhiri baldır hayat-ı ebedî cânâ
Belâ ile bulan buldu, velâyı her dü âlemde."
İbrahim Hulusi Yahyagil Beyefendi, sohbetlerimizde Alvarlı Hoca Efendi merhumun nasihatlarını şiir halinde ifade ettiğini bizlere anlatmıştı. Son senelerde Alvarlı'nın şiirlerinin bir arada yayınlandığını da görmüştüm.

Alvarlı H.Muhammed Lütfi

Erzurum'un Pasinler kazasına bağlı Alvar köyünde, uzun yıllar İslâmiyete hizmet etti ve l955 yılında doksan yaşlarında vefat etti.

Hulusî Beyin şiirleri
Rahmetli Nurlu Albayımıza, şiir yazıp yazmadığını sorduğumda, bazı şiirlerinin olduğunu ifade buyurmuştu. Kaleminden çıkan şu şiirlerinden bahsetmişti. Daha sonraki günlerde bu şiirlerini de tesbit etmek imkânlarını bulmuştuk. Şiirlerinden iki tanesini kıymetli bir yadigâr olarak burada arzediyorum:



Tasvir-i hakikat




Bu Nurlara Bismillâh ile girelim ey kardaşlar,
Bu sözlere hamdederek başlayalım ey yoldaşlar.
Bu bağlara şükrederek biz bakalım ey haldaşlar.
Bu gülleri fikrederek koklayalım ey dindanlar.
Tullâb-ı Nurun elleriyle kurtulacak çok düşmüşler.
Nâşirlerinin dilleriyle dirilecek çok ölmüşler.
Selâm olsun hepinize ey Kur'ân'ın hâdimleri.
İkram olsun ruhunuza ey Nurların nâşirleri.
Îman dolsun kalbinize ey Sözlerin kâtibleri.
Envar dolsun kabrinize ey Nurların şakirtleri.
Tullâb-ı Nurun elleriyle kurtulacak çok düşmüşler.
Nâşirlerinin dilleriyle dirilecek çok ölmüşler.
Talebelerin üstadına "Said" derler hem adına.
Bu ümmetin imdadına "Nursî" me'mur irşadına,
Nasihatı ihvanına; "Koşun halkın ıslahına,
Nurla gidin yanlarına, dâvet edin ahkâmına."
Tullâb-ı Nurun elleriyle kurtulacak çok düşmüşler.
Nâşirlerinin dilleriyle dirilecek çok ölmüşler.
Korkmayınız kıl ü kalden Allah sizi kurtaracak.
Yılmayınız hücumlardan,. Sözler sizi kurtaracak.
Bıkmayınız derd-i gamdan, Nurlar sizi kurtaracak.
Çıkmayınız nurlu yoldan, yoktur başka kurtaracak.
Tullâb-ı Nurun elleriyle kurtulacak çok düşmüşler.
Nâşirlerinin dilleriyle dirilecek çok ölmüşler.
Birlikleri tevhidlidir, yok bunlarda ayrılık.
Fikirleri teslimlidir, yok bunlarda gayrılık,
Kullukları îmanlıdır, yok bu zümrede azgınlık.
A'mâlleri ihlâslıdır, yok işlerinde bozukluk.
Tullâb-ı Nurun elleriyle kurtulacak çok düşmüşler.
Nâşirlerinin dilleriyle dirilecek çok ölmüşler.
Üstadları yalnız iken, sırren oldu tenevveret,
Şakirtleri pek az iken, binler oldu bak ne hikmet?
Hâdimleri pek çok iken, Allah verdi Nura nusret.
Bu Hulûsî ber-mûr iken, Allah verdi, şükr-ü ni'met.
Tullâb-ı Nurun elleriyle kurtulacak çok düşmüşler.
Nâşirlerinin dilleriyle dirilecek çok ölmüşler.


Talebeniz


Hulûsî





Erzak-ı Hakikat
İmânında kemâl olan zulümlerden ürkmez asla
İhvanında fena bulan zâlimlerden korkmaz asla
Mevcudatta hakkı gören hududundan çıkmaz asla
Bu âlemde Nura eren ezvakından doymaz asla
Her yerde hazırdır Allah, herşeye kadirdir Allah
Ne misli var ne naziri, âmennâ elhamdulillah
Mesâibin cümlesinden ancak Allah kurtarıcı
Mehâlikin darbesinden ancak Allah koruyucu
Menâhinin küllisinden ancak Allah saklayıcı
Meâsinin cemiinden ancak Allah bekleyici
Her yerde hazırdır Allah, herşeye kadirdir Allah
Ne misli var ne naziri, âmennâ elhamdulillah
Bak dağlara haşmeti gör, bak âsâra kudreti gör
Bak bağlara ni'meti gör, bak esrâra hikmeti gör
Bak çaylara sür'ati gör, bak ebhâra vüs'ati gör
Bak canlara cenneti gör, bak envâra rahmeti gör
Her yerde hazırdır Allah, herşeye kadirdir Allah
Ne misli var ne naziri, âmennâ elhamdulillah
Derman istersen derdine, gel Kur'an'dan devayı al
İmân istersen kalbine, gel Sözlerden safâyı al
Bürhan istersen aslına, gel derslerden kimyayı al
Umman istersen zevkine, gel nurlardan mânâyı al
Her yerde hazırdır Allah, herşeye kadirdir Allah
Ne misli var ne naziri, âmennâ elhamdulillah
Girdik Nurun bahçesine ni'metleri tattık hadsiz
Daldık Nurun havzasına elmasları bulduk hadsiz
Vardık Nurun çeşmesine kevserleri içtik hadsiz
Gitik Nurun ravzasına hikmetleri gördük hadsiz
Her yerde hazırdır Allah, herşeye kadirdir Allah
Ne misli var ne naziri, âmennâ elhamdulillah
Meslek-i Nur, sâliklere râh-ı hakkı gösteriyor
Üstad-ı Nur tâliblere imân yolu öğretiyor
Şakird-i Nur, muhtaçlara ihlas-ı zevki belletiyor
Nurcu-u muhlis, mü'minlere nurlu Sözler dinletiyor.
Her yerde hazırdır Allah, herşeye kadirdir Allah
Ne misli var ne naziri, âmennâ elhamdulillah

Hulusi Beyden gelen mektuplar
Nurların ilk muhatabına muhatab olmak saadeti
Üstad Bediüzzaman'ın ilk muhatab ve talebesi, Emekli Albay İbrahim Hulusi Yahyagil'i tanıyıp, ellerini öperek, dualarını aldığım günlerden itibaren, gerek Elaziz'deki ziyaretlerimde, gerekse yazdığım mektuplara, bu aziz insan, daima cevaplarıyla, yüksek alakalarıyla, bizleri saadetlere garkediyordu. Bu mektuplardan bir kaç tanesini burada nakletmek istiyorum.
20 Mayıs l975 tarihli mektubunda bize cevaben şunları kaleme almıştı:
"Aziz ve muhterem kardeşim,
"3 Mayıs l975 tarihli yazınıza cevabım geç kaldı. Mazur görmenizi rica ederim. Allah ebeden sizden razı olsun.
"l. Kamustaki eksiklerin fotokopisine teşekkür ederim.
"2. Diğer zevattan sorduğunuz sualleri bu fakire de soruyorsunuz.
"Aziz Kardeşim, sizin şifahi sorularınıza hiç bir şeyi saklamadan verdiğim cevaplar kâfidir kanaatındayım.
"İkinci sualinize derim ki, Said Nursî Hazretleri kendi ifadeleri ile 'Ben şuurum tealluk etmeden istihdam olunuyorum. Siz ise bilerek çalışıyorsunuz.' buyurmuşlardı. Bence o zat sırr-ı İcaz-ı Kur'ân'ı beyana memur edilmiştir. Peygamberimizin (a.s.m.) Efendimizin 'Her yüz sene başında Cenab-ı Hak bu ümmete dinlerini tecdit edecek bir müceddid gönderir' hadisine tam masadak bir memur-u ilahi Üstadımızdır. Onun halen benzerlerini bilemiyorum. Olsa olsa onun ihlaslı şakirtleri olabilir. İhlası benimsemeyenlere hakiki Nur Şakirdi, Kur'an'ın tilmizi denilmez kanaatındayım.
"Üçüncü sualiniz, zamanla ahkâm değişir sözünü, dinî ahkâm için geçerli görmüyorum ki, bu suale cevap vermek imkânını bulayım.
"Son ekmel din gelmiş ve başka din ve Nebi gelmeyecektir. Bizi din-i mübine yaklaştıracak tek çare, Nurlara sarılmak, müşküllerimizi o kevser havuzundan temine gayret etmektir.
"Dördüncü sorunuza cevabım; Nurculuk değil, Kur'an ve ondan tereşşüh eden Risale-i Nurlara tilmiz olmak. Kur'an-ı Kerimin Hicr Sûresi sekizinci âyet ile beyan buyurulan hıfz-ı İlahinin bir tahakkuk ve tezahürüdür kanaatındayım.
"Beşinci sualinize cevap: O zatı biz, bu yazının başında açıkladığımız gibi, şuuru taalluk etmeden istihdam olduğuna ilaveten, 'Bu zaman imanı kurtarmak zamanıdır. Tarikat zamanı değildir' sözünde buluyoruz. Kendisi ehl-i tarik olduğu ve tarikat dersini vermeye de ehil olduğu halde ihlas dersinde buyurduğu gibi şahsiyet-i maneviyeye çok ehemmiyet vermesi ile (Meâlen: Müminler ancak kardeştirler) ferman ve sevgili Peygamberimizin 'Ey Allah'ın kulları kardeş olunuz' emrine teşvik edilmenin tahakkukuna çalışmıştır kanaatındayım.
"Zekânız, nâkıs cevabımı itmama yeter. Kusura bakmayın. Islâh edebilirsiniz ümidindeyim.
Elbaki-Hüvelbaki
Uhrevî ihtiyar kardeşiniz
Hulusi
***
Nurlu Albayımız bu aziz satırlarından kısa bir zaman sonra, 3l Mayıs l975 tarihli lütufnamesi olan mektubunda ise, bizlere şunları yazıyordu:
"Aziz Kardeşim,
"27 Mayıs l975 tarihli cevab-ı lütufnamenize cevabım:
"Bugün Anadolu'nun-Türk milletinin dini ve manevî hayatı tatminkâr mıdır?
"Sualinize ancak anlayışıma göre cevap vereceğim.
"Malumunuzdur ki, son ve ekmel din islâm dinidir. Türkler dinlerine sadakatla bağlı oldukları müddetçe, maddeten ve manen terakki etmişlerdir. Tarih bu hakikata şahittir.
"Fakat asır marîz, unsur yani millet hasta ve aza ve efrat alil olmuş bir durumda, Bu elim hâl, ahkâm-ı Kur'aniye ve sünnetlerin terk ihmali olmuştur da ondandır, dini hayatın zayıflığı. Bu çok ehemmiyetli emrazın (hastalığın) tedavisi için reçete Kur'an'a ittibadır. Din kâfidir. Ancak tecdit ve tamiri lazımdır. Bu mesele için de reçete Risale-i Nur Külliyatıdır. Çünkü onların kaynağı Kur'ân'dır. Daha fazla izaha ihtiyaç yoktur. Kifayetsizliğin telafisine çare de budur kanaatındayım.
"Nurculuk tabiri yerinde, Risale-i Nur ve Kur'anın tilmizleri, şakirtleri demekliğimin sebebi:
"l957 senesinin Kasım ayının sonunda Emirdağ'ında Üstad Hazretlerini son defa ziyaret etmiştim. Üstad Hazretleri ile bu son görüşmemizde, başbaşa, Mektubat'taki, ikinci mektubta hediyenin kabul edilmemesine dair mektubu kendileri okurken nurculuk tabiri geçince, orada durdular ve 'Şimdi bu tabir çok hoşuma gitmiyor. Çünkü insafsız insanlar ondan başka mana çıkarıyorlar. En iyisi nurculuk yerine, nurların, Kur'ân'ın şakirtleri, tilmizleri denilmeli' buyurmuşlardı.
"Bu hatıranın hatırına hürmeten biz de nurculuk tabiri yerine şakirt, tilmiz tabirini kullanıyoruz.
"Cenab-ı Hak, sizler gibi müdakkik, Hakka âşık, sıdka müştak kardeşlerden razı olsun. Adetlerini artırsınn. Âmin.
Elbaki Hülvelbaki
Mühibb-i Muhlisiniz
İbrahim Hulusi.
***
Hulusi Bey Ağabeyimiz son mektuplarından birisinde ise şunları beyan ediyordu:
Mektubun tarihi. l0 Mart l980 -Elaziz
"Muhterem Kardeşim.
"20 Şubat l980 tarihli mektubunuzu melfufen iki mektupla beraber aldım. Sağ olunuz.
"İkinci ve Üçüncü mektupların baş taraflarını benden istediğinizi ifadelerinizden anladım. O zamana mahsus yazıları maalesef bulamadım.
"l978 Kasım ayında katarattan sağ gözümden ameliyat oldum. Gözlük yardımı ile, zoraki pek az okumak ve yazmak mümkün oluyor.İstediğinizi şimdilik yerine getiremediğim için beni bağışlarsınız ümidindeyim. Gözlerim görme kabiliyetini çok kayıp etti, kulaklarım fazla ağırlaştı. Yardımcısız ekseriya yakınımızdaki camiye bile gidemiyorum. Fakat buna rağmen derslere devam etmeye muvaffak oluyorum.
"Elhamdülillahi Hazaminfadlı Rabbi.
Duacınız
Hulusi Yahyagil.

Muallim Cûdî ve kasidesi
Muhterem Albay İbrahim Hulusi Yahyagil Beyefendi ile mektuplaşmalarımız on yıldan fazla sürmüştü.
Üstad Bediüzzaman'ın Barla Lahikası ismindeki mektuplardan meydana gelen eser l982-83 senelerinde yayınlanmıştı.
Nur mektuplarının bu ilk Barla Lahikasında (s.l35) rastladığım bir hususu kendilerinden sormuştum.
"Üstad Bediüzzaman'ın sizin mektubunuza verdiği cevabî bir Barla mektubunda deniliyor ki:
"Merhum Muallim Cudi'nin kasidesi mübarektir.
Cenab-ı Hak o zâtı şefaat-ı Kur'ânâ mazhar etsin.
Görmemiştim.
Görmesinden memnun oldum.
Allah senden razı olsun..."
"Bu mektupta geçen Muallim Cudi kimdir, bu zatın yazdığı kaside nasıl bir manzumedir, bu şiiri Üstada ne zaman göndermiştiniz?"
Bu aziz ilim-irfan âbidesi, albay ağabeyimize gönderdiğim mektuba bir kaç gün içinde hemen cevap gelmişti.
Hulusi Bey, yarım yüz yıl okuduğu, dersinde bulunduğu Nur İkliminin manevî dünyasından bizlere seslenmek iltifatında bulunuyordu. Muallim Cudi Bey'in Kasidesini hemen gönderiyordu.
Zannediyorum aziz büyüğümüzün bize son mektubu olmuştu. 24 Mayıs l984 tarihli mektubuma verdiği cevap şöyleydi:
"Bilmukabele Ramazan'ınızı tebrik ederiz.
"Mektubunuzda sorduğunuz meseleye gelince:
"l929 senelerinde Ürgüplü Hâfız Necib Efendi ismindeki alay müftülerinden bir dostum l336 (l920) tarihli Tasvir-i Efkâr Gazetesi'nde bir kaside göstermişti. Bu manzumeyi ben o zaman okumuştum. Kaside Kur'ân-ı Kerim ve Hazret-i Muhammed (a.s.m.) mevzuluydu.
"Trabzonlu Muallim Cudi Efendi, merhum Yahya Kemal'in 'Ezansız Semtler' ismindeki bir yazısını okuyunca çok müteessir olmuştu. Bu üzüntüyle, bu kasideyi kaleme almış. Bu şiir tahmin ediyorum l920 senelerinde neşredilmişti.
"Üstadı ilk tanıdığım sene, l929'da Eğirdir'de bulunuyordum. O zaman Eğirdir Dağı'ndaki, Dağ Talimgâhı'ndaydım. Bu kasideyi Barla'daki Üstadıma göndermiştim.
"Bu güzel kasideyi elli beş sene sonra sana, ekte gönderiyorum.
"Selâm eder, dualarınızı beklerim.


Muhibb-i Muhlisiniz


İ.Hulusi Yahyagil
Aziz Albayın l929 senesinde Nurlu Üstada gönderdiği bu kıymetli kasideyi, yazana, gönderenlere, dualara vesile olması niyetiyle, yetmiş sene sonra aynı kasideyi neşrediyoruz:

Kur'an-ı Kerim ve Hazret-i Muhammet (a.s.v.)
Ümmi âlimdir Muhammed
iman ederim ona müebbed
Allame-i mekteb-i ledünni
Hayrette bıraktı ins ü cinn
Her dilde tekellüm etti Cibril
Kim etti tekellüm böyle bir dil
Üslub-u Arab yok ol revişte
Bir harikuladelik var işte
Tebliğde ebleğul beyandır
Divan-ı kıdemde tercümandır
Cibril-i Emin enisi ruhu
Kur'ân'ı mübin lübb ü sünuhu
İ'cazına itiraf bahir
Kafir ona dense kavl-ı sahir
Bir mucizdir, lisan-ı Haktır
Hakkaki inanmaya ehakdır.
Kur'ân ki kitab-ı kibriyadır
Vareste-i şevbe-i riyadır
İhlas-ı beyan, lisanı masum
Manasını bilmese de mefhum
Olmuş ki nücum-ı vahy-i havi
Denmiş ona tuhfe-i semavî
Her kevkebi müstakil zişan
Her âyeti başka başka rehşan.
Bir zikr-i mübarek-i mukaddes
Bir ünsü latif ruh-u emles
yok gıll u gış anda safi kevser
Vechinde lika-yı Hak gülümser
Her sehle-i mümteride peyda
Bin dürlü serair-i mezaya
Bakıldıkça olur nigaha rûşen
Hiç gülleri solmayan gülşen
Bir nazm-ı beliğ ve nesr-i enfes
Ervaha tilaveti safares
Kur'an okunurken eyle dikkat
Kalbinde eser nesim-i rikkat
Tebşir-i sefanuma-yı cennet
İnzarı verir cehime heybet
Müşriklere harb-i asumandır.
İmansıza karşı biemandır.
Mafevki beyan o tarz-ı tebyin
Eyler hacer olsa kalbi telyin
Nur-u azametlerin sedası
İlân-ı kemal kibriyası
Müminlere şirmi sildiren o
Tevhidi tamam bildiren o
Bir kıssayı eyler hikaye
Tevhid-i Hüdâdır anda gaye
Bir heybet-i Halikane mahsus
Her âyet-i hilyedar-ı namus
Üslub-u beyanın en rezini
Âdâb-ı kelamın en güzini
Ezkar-ı Hüdayı etmez ihmal
Esma-yı şerife ayni ezyal
Ahkam-ı münife gelince
Tayin-i vazaif emri dince
Allah'a nasıl ise ibadet
Ol vecihle eyledi imamet
Ebdana taharet etti talim
Ervaha nezahet etti tefhim
Tevhid-i hüda ile müeyyed
Tasdik-i nübüvvet-i Muhammed (s.a.v.)
Hakkiyle o seyyidül beşerdir
Peygamber-i müteber-i haberdir.
Fahşayı, kumarı, hamiri tahrim
Etmekle buyurdu aklı takvim
Olmaz hele mümine meâkil
Hınzır-ı zebine-i heyakil
Men eyledi zulmü, adli kurdu
Her yareye kafi merhum urdu
Davası şuhud ile müberhen
Seyf-i zaferi, cidâli ahsen
Bir hasım ile eylese tebarüz
Namusuna eylemez tecavüz
Haysiyetine riayet eyler
Teklif-i rah-ı hidayet eyler
İnsaniyet neye muhtaç
Hep kuvveden fiile etti ihraç
Namusuna dendi kudsi ekber
Namusuna numunedir müttehar
Piş-i nazara serer semayı
Arzeder ukula kibriyayı
Ağmaya basar verir ziyası
Masmuğ sağırlara sedası
Mürsellere verdi sıdk u ismet
Tebliğ, fetanet ve emanet
Ettikçe menakibi tekerrür
Ezhan-ı beşere tenevvür
İlmi, ulemayı etti tekrim
Cehli, cühelayı kıldı tecrim
Esnamı kırar, kulubü kırmaz
İnsanı fena yola çağırmaz
Fikr ile cemmadı eyler intak
Zikr ile meâdi eyler işrak
Terdifi rical eder inası
Hakkı ile verir hukuk-u nâsı
Eshab-ı cinana vasf-ı ebcal
İman ile salihat-ı âmâl
Dünyada zuhuru mahz-ı nimet
Fahr etsin anınla zat-ı hilkat
Dürdane-i lübbüdür vücudun
Fevvare-i hubbudur şuhudun
Bir hikmete mebni emri nehyi
Zannetme heva, lisanı vahyi
Bir kul o lisana kadir olamaz
Kadir dahi olsa câsir olamaz
Hak sevdi onu, o sevdi Hakkı
Hubbun o hakiki müstehakkı
Akvama muhabbeti eş etti
Bir sofraya koydu kardeş etti.
Cem etti kabail-i şuubu
Bir kıbleye bağladı kulûbu
Mahluk-u Hüda demez, halaknâ
Muhtac-ı gıda demez rezaknâ
Kalbinde olan mehafetullah
Eyler mi hiç iftira alallah
Mevlaya muhabbeti müsellem
Sallallahü Aleyhi vesellem.
***

Trabzonlu Muallim İbrahim Cûdî
İstanbul Üniversitesi edebiyat fakültesinde l967-l97l yıllarında talebelik arkadaşımız ve Nur Talebelerinden Trabzon'lu Hayreddin Gürsoy dedesi merhum Trabzonlu Muallim Cudi Efendi ile alakalı olarak, biyografi şeklindeki ifadelerini şu şekilde kaleme almıştı.
Trabzon'un meşhurları içinde başta gelen büyük âlimlerden İbrahim Cûdî Bey, l863 yılında Arsin ilçesi Yeşilce mahallesinde, halen mevcut olan evde doğmuştur. Babası yine âlim ve fazıl bir zat olan Küçük İbrahimoğlu (Gürsoy) Hacı Mehmed Efendidir.
Küçük İbrahimzade İbrahim Cûdî (Gürsoy) Yüksek Medrese tahsili görmüş, devrinin ünlü hocalarından "İcazet" almıştır.
Mısır'da iki yıl kalarak Arapçasını daha da ilerleten Cûdi Bey, Farsçayı da çok iyi biliyordu.
İbrahim Cûdî Divan edebiyatına hakkıyla vâkıf; muallim, şair, hatip, yazar, ve bilgin bir din adamı idi.
İlk görevine henüz l9-20 yaşında iken Ali Naki Efendinin Trabzon'da açtığı Hamidiye Mektebinde Türkçe Öğretmeni olarak başlar. Mısır'dan dönünce İranlıların Trabzon'daki Nâşiri Mektebinde muallimlik ve Müdürlük yapar. Ayrıca Fransız Frerler Okulu, Rum ve Ermeni okullarında Türkçe, Trabzon Lisesinde Arapça ve Farsça, Kız Numune Mektebinde Kompozisyon öğretmenliklerinde çalışmıştır.
Cûdî Bey ayrıca birçok vazifeleri deruhte etmiştir. Trabzon Ticaret Mahkemesi âzâlığı ve Reisliği, Trabzon Gazetesi Baş Yazarlığı, Maarrif Meclisi üyelikleri yapmıştır.
Trabzon Kültür Hayatının her kademesinde izlerine rastlanan Cûdî Bey Muallimler cemiyetini de ilk kuranlardandır.
Cûdî Bey seferberlik yıllarını Ankara Kız Muallim Mektebi hocalığında, Ankara Lisesi Müdürlüğünde geçirir.
İstiklâl Harbi yıllarında İbrahim Cûdî Beyi çok ateşli bir hatip olarak görürüz. Ünye'de Millî Mücadele için yazılar yazar, şiirler neşreder. Bu yıllarda dinî ve millî derneklerin başkanlığını da yürüterek Karadeniz Halkını Millî Mücadeleye, istiklale çağırmıştır.
İstiklâl Harbi sonrası Trabzon Müftüsü olmuştur. İttihatçıların ve harb sonrası yetkililerin milletvekilliği teklifini kesinlikle kabul etmeyen İbrahim Cûdî kendini ilme ve İslâmi hizmetlere vermiştir.
Cûdî Bey yirminin üzerinde eser vermiştir. l909 yılında neşrettiği "Esma-ül Hüsna Şerhi" adlı eserinden elde ettiği kazançla bugünkü "Cudibey İlkokulu"nu kurmuştur. En meşhur eserlerinden birisi de Lûgat-ı Cûdî'dir. Bu eserin eskimez yazı ile matbu nûshaları mevcuttur.

Tarih sırasına göre basılan başlıca eserleri şunlardır:
l. Nevâdir-i Nefise (l893)
2. Teshil-i Elifba-yı Osmanî (l896)
3. Kıraat-i Türkiye -I- (l90l)
4. El-Kenzü'l Esnâ Fi-Şerh-i Esmâül Hüsna (l909)
5. Ulûm-i Diniye Dersleri (l9ll)
6. Teshil-i Sarf-i Osmanî (l911)
7. Kıraat-i Türkiye - II - (l911)
8. İlk Tâlim-i kıraat (l911)
9. Tarih-i Enbiya ve İslâm (l912)
l0.Küçük Tarih-i Enbiya (l912)
ll. Elhaytü'l Ebyar yahut Ramazan Vaizi (l912) Bu eserin l970 yılında Türkçe Baskısı yapılmıştır.
l2.Tâlim-i Kıraat (l923)
l3. Rehber-i Avâmil
l4. Ettarâif-ü Vezzarâif
l5. Lûgad-ı Cûdî
Merhum İbrahim Cûdî'nin İstanbul ve Trabzon basınında neşredilmiş yüzlerce yazı, şiir ve makaleleri, ayrıca bir divanı vardır.
Cûdî Bey'in merhum Ankara'da bulunduğu yıllarda Hacı Bayram Camiinde yaptığı vaizleri de meşhurdur. Hatta zamanın Diyanet İşleri Reisi Rifat Börekçi Hoca haftada bir gün Hacı Bayramda va'z yapmış. Cûdî Bey orada olduğu müddetçe kürsüye çıkmaz ve yerini ona terkedermiş.
Ayrıca Cûdî Beyin çok büyük bir âlim olduğunu Diyanet İşleri Reisliği de onun hakkı olduğunu ifade ederek durumu M.Kemal'e intikal ettirmiştir. Kendisine yapılan, Diyanet İşleri Başkanlığı teklifini de kabul etmemiştir. Bu konuda önemli bazı sebebler ileri sürdüğü halen İstanbul'da oturmakta olan oğlu Mehmet Hakkı Cûdî Bey tarafından ifade edilmektedir.
Küçük İbrahimzade (Gürsoy) Cûdî Bey siyasi hiçbir partiye girmemiş, muallimliği ilmi çalışmaları mebusluğa ve bazı yüksek mevkilere tercih etmiş, Trabzon Müftüsü iken l2 Nisan l926 tarihinde Kadir gecesi vefat etmiştir. Cenab-ı Hak rahmet eylesin...

* (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftnref1) Emirdağ Lahikası, C.2, S. l4'te Bediüzzaman'ın bizzat kendi iifadesi şöyledir: "hatta yanımda bir revolver varken, ikinci bir kuvvetli revolver daha tedarik etmeye lüzum gördüm."


* (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftnref2)* Bediüzzaman aynı hususu şöyle ifade etmektedir:"... kilitli olan 2 odamda yemek ve içmek kaplarıma zehir atmak için, fevkalâde bir tarzda dama çıkmışlar ve..." (Emirdağ Lahikası, C. 2,s.l4.)

[1] (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftnref3) Bk: Kastamonu Lahikası, s. l0.

[2] (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftnref4) Bk: Mektubat, s.362.

[3] (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftnref5) Mektubat, s.307.

[4] (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftnref6) Lem'alar, s. 38.

[5] (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftnref7) Bkz: Mektubat, s. 426.

[6] (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftnref8) Bkz: Mektubat, s. l2.

[7] (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftnref9) Bkz. Mektubat, S 23.


[8] (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftnref10) Hulusi Bey'in gördüğü rüyası ve Bediüzzaman'ın bu rüyayı tabiri için Bkz. Mektubat, S. 362.

[9] (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftnref11) Barla Lahikası . l64 "Hulusi Beye hitaptır."
Bu mektupta bahsedilen Halil Naci Yahyagil, Albay Hulusi Yahyagil'in oğludur.
Mektup ise l947 yılında Sarıkamış'ta bulunan Hulusî beye hitaben yazılmıştı.
"Biraderzadem Halil Naci" şeklinde ifade buyurulan Halil Naci l847 yıllarında Ankara'da subay olarak vazifeli bulunuyordu:
Ankara'da da vazife yaparken bir iftiraya uğrayarak, bazı sıkıntılara ve musibetlere uğramıştı. Bu musibet üzerine babası Hulusi Yahyagil kendisine bir teselli mektubu yazıyor, bu mektupta "kıymetli ve nuranî zevatda duada bulundular" diyerek, Üstad Bediüzzaman'ın dualar ettiğini haber veriyorlardı.

[10] (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftnref12) Çerkeş Müftüsü. Çerkeş. Çankırı'nın bir kazasıdır.

[11] (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftnref13) Çerkeş Müftüsünün oğlu Eğridir Sorgu Hakimi.

Haşiye (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftnref14) Otuzüçüncü Söz'ün birinci makamına dair, sen fikrini yazdın, beğendiğini gösteriyorsun, Hakkı Efendi ile Müftü Efendi ve sair ihvanların da nasıl bulduklarını anla, bana yaz. Umum kardaşlarıma selâm ve dua ediyorum, onların duasını istiyorum.
Hulusi bey kardaşım, senin selefin (yani Abdurrahman Nursî'nin) mektubunu oku (*) (Abdurrahman Nursî'nin Bediüzzaman'a yazdığı ve vefatından önce kerametkârâne vefatını haber veren bu mektubu için Barla Lâhikası'na bakınız.) ona acı ve ona dua et.

[12] (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftnref15) Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı, Abdurrahman Nursî,

[13] (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38001#_ftnref16) Barla Lâhikası, s. l64.

Tur@b
01.09.2008, 00:11
MİLASLI HALİL İBRAHİM
(l897-l956)

Çiseleyen bahar yağmurunun altında, Milas kabristanında bir hakikat kahramanının temiz ruhuna dualar okuyorduk. Ay-yıldızlı mezar taşı kitabesinde bu şair ve âlim zatın, Hak yolunun yolcusu oluşunun da ifadelerini bulmuştuk:
"Arz-u hâl için sultana geldim
Sâilim, lütf-u ihsana geldim
Bildim ki varlık perdedir Hakka
Ref edip âni cânana geldim."
l897 yılında dünyaya gelen Halil İbrahim Çöllüoğlu, l Temmuz l956'da Allah'ın rahmetine kavuşmuştu.
Nur risalelerinin, Lem'alar, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Kastamonu Lâhikası ve Emirdağ Lâhikaları'nda şiirleri yazıları bulunmaktadır.
İsmi ile müsemmâ olarak kardeşlik ve dostluk mesleğinin mensubu olan bu zâtı Üstad, Emirdağ mektuplarında şöyle ifade etmektedir:

Demir gibi metin ve sarsılmaz
"Milâslı Halil ibrahim, hakikaten Risale-i Nur'un demir gibi metin ve sarsılmaz bir şakirdidir. O kasaba onunla iftihar etmeli."
Milâs'ta dedelerinden kalma tarihî Çöllüoğlu hanında hancılık ve otelcilik yapan Halil ibrahim Çöllüoğlu, şarklı bir Nur talebesi vasıtasıyla Üstadı ve Nur'ları tanımıştı. Mustafa Ezener, Ahmed Feyzi Kul ve çeşitli kimselere Nur'ları ve Üstadı tanıtıyordu.
Ahmed Feyzi Kul Nur'ları tanıdıktan sonra Üstada yazdığı mektubun altını "Aydın müftüsü" diye imzalamıştı. Bu yüzden Eskişehir hapsinde Nur'lardan haberi olmayan, Üstadla alâka ve görüşmesi olmayan Aydın Müftüsü Mustafa Efendiyi de tevkif etmişler. Barla Lâhikası'nda "Her an ayaklarının altını öpmek ateşiyle mütehassır ve nâlan, ahkar-ı mahlûkat: Ahmed Feyzi" diye imzasını atan Ahmed Feyzi Kul'un bu mektubunu Üstad şöyle takdim etmektedir:
"Yeni mühim bir kardeşimiz müftü Ahmed Feyzi Efendinin fıkrasıdır.
"Bu fıkra çendan şahsıma bakıyor. O zat şahsımı görmemiş, dellâllığım eseri olan risaleleri gördüğünden, haddimden pek çok fazla olan sena ve medhi, risalelere ve esrar-ı Kur'ân'a ait olduğu için kabul ettim."
***
Halil İbrahim Çöllüoğlu'nun evinde hanımı Naciye Çöllüoğlu'nu ziyaret ettiğimde, zengin kitaplarını ve kendi el yazması şiirlerini yazdığı hatıra defterini bulmuştum. Hatıra defterinde gün gün Eskişehir hapsini ve hadiseyi anlatmaktadır. Emekli yüzbaşı Refet Barutçu'dan dinlediğim, Isparta köylerinde "Ramazan'a aittir" diye Ramazan Risalesi'nin üzerinde yazdığından dolayı Ramazan isimli, hiçbir şeyden habersiz bir köylü vatandaşın da tevkif edilerek Eskişehir'e götürüldüğünü, Çöllüoğlu'nun manzum hatıralarında okumaktayız.
Bu elli yıldır hiç el sürülmemiş hatıra defteri, Naciye Çöllüoğlu Hanımın muhafazasında ve Bircan Çelik'in gayretleriyle bize intikal etti.
Defterden l9 Ağustos l935 tarihi taşıyan sayfa "çok büyük bir musibet olan vâkanın küçük bir hatırası" başlığını taşımaktadır.
Bu acı günlerin hatırasını birlikte okuyalım:
Babamızdan kalma bir eski handa
Hancılık işlerdim çoktan beri o zamanda.
Bakardım kendi halime, hiç kimsenin işine karışmazdım
Hem ibadet, bazan mütalâa, hem de geçinmek için çalışırdım.
Severdim bu işleri, zira misafire bakmak hoştur diye
Gerçi ücretle kabul edersem de, bu o zamanda meşrudur diye.
Hesabımca hanın bir kısmını ayırmıştım, garip yoksuzlara
Ücret almazdım, muavenet ettiğim de olurdu öksüzlere.
Hayatımda birçok musibetlere kaldım maruz
Bu hepsinden zor geldi, nâçar ona da gerdim göğüs.
Pederimin vefatında dört yaşlarında kaldım yetim.
O zamandır akıyordu gözyaşlarım düm düm.
Uzatmayalım macerayı, 935 senesi, o günkü 26 Nisan'dı
İkindi namazını edadan sonra Belen Camiinde biraz kaldımdı.
Dışardan geliyordu birkaç ayak sesi
Meğer benim camide olduğumu haber almış hükûmetin polisi
Nihayet girdi içeri bir bekçi ile bir polis
Dediler: "Seni istiyor komiser, yürü tiz"
Kalktım camiden, hana uğramadan polisle yürüdüm
Boduroğlu mağazasının önünde komiseri gördüm.
Dedi: "Haydi bakalım, bir tarafa gideceğiz
Bu iş için sizin evi taharrî edeceğiz."
Yürüdük iki polis, biri komiser, iki de mahalleden âzâ
İşte ondan itibaren gösterdi kendini kader-i İlâhî olan kaza.
Vardık eve, girdik içeri, başladılar, her tarafı arıyorlar
Evdekiler telâş ve havfla, bana "Bu nedir?" diyorlar.
Aradıkları benden, Bediüzzaman Hazretlerinin risaleleri imiş
Zaten gizli olmayan risaleleri bulunca dediler: "Gerisi nerede?" Bu ne iş?
Komiserin istihza ile yüzü gülmüştü
Çünkü yakalamıştı güya mücrimi.
Aldılar risaleleri, beni de götürdüler polis dairesine
Dinle artık, sen komser Besim'in hailesine.
Dinlememek elde mi, çünkü kabahat çok büyük imiş
Bilmiyordum, kitap ve dinî risale okumak kabahatmış.
Kendimden geçmiş bir vaziyette düşünüyordum bir nice
O halde alaturka saat altı olmuştu gece.
Komiser Besim'in ağzından zehir çıkıyordu
Mücrim yakalamış gibi dişleri gıcırdıyordu.
Mümkün olsa da komsere sormuş olsaydım
"Bu hükûmetin tesisinde hizmetin nedir?" deseydim
Mutlaka vereceği cevapta epeyce düşünecekti
Onu bırak şimdi, o seni hesaba çekecekti.
Lâkin birinci komser olan o âlicenap zat
Dedi ki: "Müteessir olma Halil, hadi git yat."
Zira beni bekliyordu hısım, akraba ve evdeki bacı
Dediler: "Nedir bu hal? Nedir bu olan? Nedir bu acı?"
Dedim ki: "Bu bir kader-i İlâhîdir eyliyor tecellî
Hem su-i niyetim yok, ehemmiyetsizdir" diye ettim tesellî.
Ne ise, uzatmayalım, çarşıya çıktım sabaha
Bir de baktım, karşıdan geliyor polis Mustafa.
Dedi: "Seni istiyorlar, haydi gidelim"
Peki, komiser haydut yakalamış, n'delim?
Tekrar orada bizden ifade alındı
Mektupda ismi geçen arkadaşlar da yakalandı.
Zavallıların her birerleri işlerinden getirildiler
Onlar da neye uğradıklarını bilemediler.
Lâkin beni görünce sövmek istediler
Halbuki konuşmaktan da memnu idiler.
Artık komiser her birinin ifadesini alıyordu
"Siz de bu işlere medhaldarsınız" diyordu.
Onların kabahatı bir selâmdan ibaretti
Cürümleri Üstada gaibane bir hürmetti.
Uğraştılar üç gündüz iki gece ifadelerle
Müdde-i umumî valiye haber veriyordu ilâvelerle.
Telefonla diyordu "Biz neler yakaladık neler?"
Her tarafa veriyordu mübalâğalı şifreler.
Verildi istintaka o gün yirmi sekiz Nisan
Hayat buldukça neler görüyor insan?
Tekrar ifadelerimizi aldı mustantık dairesi
Tehdit ediyor, "Cezanız bu değil, daha var gerisi".
Dört gün hapishanede kaldık hep beraber
Halâsımızı niyet ediyorduk büyük yerden.
Milas hapishanesinde bir ikindi vaktiydi
Gardiyan Emin Efendi çağırdı, bizlere dedi:
"Eşya ve para lâzım olur, yanınıza alın
Sizi sevk edecekler hazırlanın."
Tepeden inme gülle gibi bu söz karşısında
Alacağımızı aldık, alamadığımızı havale ettik Milâs çarşısında.
Geldi jandarma kumandanı, bizlere bakıyordu
"Karakol kumandanına büyük bir zincir lâzım" diyordu.
Bizler zaten mutî, boynu bükük, o devamla
Gardiyan Emin dedi: "Bunlar namuslu insan, olmaz böyle".
Nihayet gece otomobille sevk edilmemizi verdi emir
Her birimiz telâş ve havf içinde olduk demir.
Hısım, akraba, evlâd, iyalimizle vedalaştık
Firkatten kopan bir heyecanla çok ağlaştık.
Müsaade edildi, geldi ahbab, yaran
Bazısı korkudan gelmediler, lâkin ettiler feveran.
O gece durmadan geldik Aydın'a
Meğer Aydın denilen yerde koydular zindana.
Güçle oradan buldurduk bir otomobil
Geldik Nazilli'ye, o gece orada kaldık bil.
Doğrudan doğruya varmak üzere Isparta'ya
Bir otomobil tuttuk belki ucuzdur diye.
Hep beraber Nazilli'den hareketle Denizli'ye geldik
Hapishanede misafirkaldık, biraz dinlendik.
Tesellî ettiler hapishanede misafirperver arkadaşlar
Diyorlar: "Bizim gibi olmayın, bunlar ehemmiyetsiz şeyler."
Ramazan isminde olan mahkûmlardan birisi
Bize çok hürmet gösterdi, mahcub etti doğrusu.
Denizli'den mektup yazdım gönderdim
Hareketimizi ve müteessir olmamalarını bildirdim.
Sabah otomobile bindik, hareket ettik Isparta'ya
Lâkin jandarmalardan yiyorduk sıpartaya.
Diyorlardı: "Nenize lâzım? kılsaydınız beş vakit namaz
Eğer dek durmuş olsaydınız kimse size karışmaz."
Halbuki biz birşeye karışmamıştık
Lâkin bu derdimizi kimlere anlatırdık.
Adeta Müslümanca hareketten arkadaşlar korkuyorlardı
Zira l63. madde "dinî hassiyatı teşvik etmek" diyordu.
Kime ne teşvik edilecek, bilmem ne var ortada
Bilmediğimiz bir musibet karşısında yüreğimiz korkuda.
Teşvik etmek şöyle dursun, hakkını müdafadan âciz bizler
Hiçbir suçumuz yok, lâkin ne olacağımız meçhul, ciğeriniz sızlar.
Cuma günü Isparta'ya geldik Denizli'den hareketle
Meğer Isparta hapishanesinde varmış bizim gibi bir kitle.
Onlardan ilk tanıdığım Asım Bey isminde sahib-i irfan
Ne çare, zavallıyı Isparta'ya vermiştik kurban.
Sonradan Hüsrev ve Rüştü isminde efendiler
Keçeci Mustafa, mahdumu ve Hafız Ahmed, daha kimler.
Dahî saatçı Lütfü ve yüzbaşı Refet
Hem bizi tesellî ediyorlar, hem diyorlar: "Nedir bu âfet?"
Kısa keselim, etraftan daha toplamışlar sonradan
Risale-i Nur'un kahraman talebelerinden Milâslı Halil İbrahim Çöllüoğlu, l943 yılında Üstadıyla birlikte Denizli Yusufiye medresesinde dokuz ay kalmıştı.
Taşköprülü Sadık Bey'in Ilgaz ormanlarının yem yeşil bir köyündeki evinde Halil İbrahim'in şu satırlarını bulup okumuştuk:
"Aziz sıddık kardeşlerim,
"İstedim ki siz üç yerde bulunan kardeşlerim, müttefikan üç-dört gün evvel müdafaa etmemek ve işi sürüncemede koymamak için karar vermişsiniz. Çünkü mahkeme bildiğini işliyor. Yalnız Ankara ehl-i vukufunun tasdiki vechile, 'Suçumuz yok, beraatımızı isteriz' diye bir ağızdan söylemek ve icab ederse 'üstadımızın müdafaası umumuza kâfidir' denilse daha iyidir. Yoksa İnebolu ve başkaların istedikleri gibi Hususî müdafaalar iyidir diye karar veriniz. Zaten Ankara'ya gönderilen müdafaalar burada resmen verilmemiştir. Yalnız bir-iki parça verilmiş. Şimdi az bir parça ilâve ile yeni harfle yanımda bulunan bir nüshayı umumunuz namına verilse ve okunması teklif edilse münasip midir? Eğer münasip görürseniz yeniden ilâve edilecek cümleler hem gayet kısa, hem yeni vaziyeti değiştirecek tarzda size bırakıyorum. Müdafaamın başında bir parça istida vardı. Onu tevzi ve ıslah için İhsan'a ve Ahmed Feyzi'ye ve Âtıf'a ehl-i vukuf raporu cevabını havi bir defterimle gönderdim. Onu onunla tekmil ve ıslah ettik.
"Umum Ispartalılar, bütün arkadaşlar Üstadımızın müdafaasını kabul ettiler."
Halil İbrahim
Ulu Cami imamı ve aşçı Hüseyin Usta Antalya'dan.
Beşinci günü Dahiliye Vekilinin geldiğini söylediler
"Refakatında yüz kadar jandarma varmış" dediler.
Vardı hapishanede Milâslı Abdurrahman
"Merak etmeyin" diye tesellî ederdi bizi her an.
Münafıklar hükûmete ihbar etmişler
Bizleri mürteci diye ihbar etmişler.
Daima niyazımız hasbünallah ve ni'mel vekil
Yâ Rabbenâ, bizleri âli eyle, eyleme zelil.
Hapishanede arkadaşlar gazete almışlar
Hakkımızda tezvirle neler neler yazmışlar.
Milâs muhbirlerinden Nihad isminde bir efendi
"Memlekette irtica var" demekle güya yüze çıkmış kendi.
Lâkin Milâs'ı temsil eden hükûmetin emniyetli erleri
Derhal takip ettiler o iki gözü körleri.
Tedkik etti vâkıayı içişleri bakanı
Demiş ki: "Ayıp etmişler, nerde mürtece hani?"
Mürtecinin mânâsını anlamayanlara demiş
Mesele zapt vak'asından ibaretmiş.
Lâkin bundan tabiî yok bizim haberimiz
Gece gündüz derinleşiyor kederimiz.
Ne de olsa emir vermiş alâkadarlara
Sevk edin bu masum fedakârlara.
Isparta hapishane müdürü âni olarak
Dedi: "Hazır olun, size burada durmamak gerek."
Pür telâş heyecanla eşyalarımızı bağladık
Akıbetimiz meçhul, gideceğimiz yeri anlamadık.
İkişer ikişer ellerimize vuruldu kelepçe
Akıl gitti, fikir perişan, her birimiz bir nice.
Benim kelepçe arkadaşı Ramazan isminde biri
Meğer o köylünün hiçbir şeyden yokmuş haberi.
Yalnız o fakirin ismi Ramazan imiş
Cürmü de Ramazan isminde bir risale varmış.
Isparta'dan hareketimizde otuz iki kişi idik hepimiz
Yüzden fazla jandarma süngüleri arasında, gitti bizden bet beniz.
Otomobille sevk edilirken çok acıklı vaziyetimizi
Görmek istemezdi, lâkin binlerce halk almıştı etrafımızı.
"İyi olmuş" diyen varsa da çoğu kan ağlıyor halkın
Çoluk çocuk ve aileler, parçalanıyor kalbi validelerin.
Hareket etti otomobil, ağzımızı açmıyor bıçak
Her tarafı kapalı, hava almak için bırakmıyor, jandarmalar diyorlar "Yasak"
Yolda giderken jandarma kumandanı vicdanlı Ruhî Bey
Ellerimizi çözdü, dedi: "Korkmayın, ehemmiyetli değil."
Sanki bu sözüyle ellerimizi değil, çözmüştü kalbimizi
Diyordu: "Yakında kavuşacaksınız çoluk çocuğunuza."
Anladım ki henüz dünyada tükenmemiş iyi kalbli erler
Emsalinin teksir ve afiyette daim olmasını gönül diler.
Hak kendini memnun etsin, bizleri tesellî etti elhâsıl
Kıyas et, ölüme muntazırken bir haber ki hilâf-ı memul.
Saat kaçtı bilmem, gece Afyonkarahisar'a geldik
Hepimiz ve eşyalarımız otomobilden indirildik.
Süngülü jandarmalar arasında ikişer olduk
Yürüttüler şimendifere, eşyalarımızı da sırtımıza aldık.
Tren hareket etti sabah Eskişehir'de dediler: "İnin"
Lâilâhe illâ Ente Subhaneke innî küntü minezzalimin.
Yine etrafımızı ihata etti süngülü jandarmalar, askerler
Bizleri görenler diyorlar: "Bunlar mı mürteci?"
Halimizi görenler inanmıyorlar gözüne
Kalben tekzip ediyorlar muhbirlerin sözüne.
Yüksek ruhlu Ruhî Bey anlatıyor
Bizi bekleyen kumandanlara, "Yazık olmuş bunlara" diyor.
"Ankara'da dahi bildireceğim alâkadar makamlara
Yazık etmişler müfritler bu millete, bu adamlara."
İstasyondan yürüttüler, hapishaneye doğru belli
Her birimiz birer sınıf esnaf ve bazımız kelli felli.
Hapishane kanununca aranıldı eşyalar ve üzerlerimiz
Belki bir çakı bulunur, vak'a çıkarırız, onları üzeriz.
Hapisler sorgalmazlar, gardiyanlar çehreleri yıkık
Dehşetten dehşete insan olduğumuzdan bıktık.
Gönül yorgun, vücut bitkin bir halde düşünürken
Bir gardiyanla, bir efendi girdiler koğuşa selâm vermeden.
"Niçin oturuyorsunuz, kim var karşınızda?" diye etti tekdir
Derhal ayağa kalktık, meğer o hapishanede müdür imiş.
Nereli olduğumuzu ve kaç çocuk babası olduğumuzu sordu
Bu sualiyle yaralı kalbimize bir ok da o vurdu.
Ertesi gün yatmıştım yorgunluktan
İçeride fotoğrafçıyla müdürü gördük aralıktan.
Dediler: "Dörder dörder fotoğrafınız alınacak"
Bir dehşet daha aldı bizi, acaba bu ne olacak?
İtidal ile karşılıyoruz gerçi zahiren
Molla Mehmed dedi: "Bu iyi bir iş değil galiben."
Fotoğrafçı çekti gitti resimleri
Müdür geldi, ertesi gün yazdı arkasına isimleri.
Aldılar, götürdüler resimleri bilmem nereye
Galiba dediler merkez-i hükûmet Ankara'ya.
Ne ise, daha etraftan gelen çok oldu
Hepimiz yekûnu kırka bâliğ oldu.

Tur@b
01.09.2008, 00:12
Muallim Galib Beyle, Şefik Bey gelmişti bir gün
Gelenler çoğaldıkça örülüyordu yüreğimiz düğüm.
Tığlı oğlu Hakkı mektup yazmıştı Eğridir'den
Mektubunda demiş: "Sana gönderdim dinî risalelerden."
Hıfz etmiştim mektubu, zira yoktu su-i niyetim
Meğer hüsn-ü niyetten bazan tevellüd edermiş mesele-i vahîm.
Lâkin adalet-i İlahî tecellî eyler, eylersem sabır
Bizler böyle birşey görmediğimizden eyliyorduk tehur.
Barla'dan vardı Hafız Tevfik'le kardeşi Mesud
Mesud men-i mahkeme edildi, Tevfik kaldı meskud.
Vardı bir de içimizde kürt Bekir
Der idi daima: "Alah versin akıl, fikir."
Eğridir'den vardı bir de Hafız Mustafa
Hakka teslim olmuş, görürdüm daima pürsefa.
O günden beri yatıyoruız, hâlâ netice belli değil
Yâ Rabbenâ hasbünallahu ve nimelvekil.
Gerçi eskisine nisbetle işimiz biraz hafiflemişti
Kırktan yirmi arkadaş men-i mahkeme edilmişti.
Ne de olsa var idi bizlerde bir heyecan, bir havf
Yâ Hafiyye'l-Eltaf, neccinâ mimmâ nehaf.
Yâ Rabbenâ afveyle kusurumuzu, bizleri eyleme nâlân
Sevgili Habîbin hakkı için eyleme günahımızla kısas.
Bizler günahkâr mücrimiz, hem de müflisiz
Lâkin afv merhametin yanında günahımız pek değersiz.
Yâ Rabbî, bizden kulluğuna şâyan olan ef'al sudur eyle
Yâ Rabbî, Senden Senin şanına lâyık olan ahval sudur eyle.
Furkân-ı Mübînde buyurdun "Vesiat rahmetî"
Haberde geldi "Sebekat rahmetî alâ gadabî"
Bundan anladı Halil ibrahim derya-yı rahmetini
Bîperva ilticaya geldi, göster Lâtif ismi şerifinle merhametini.
Rahmet deryasından Lâtif isminin tecellîsini dileyen Halil İbrahim Çöllüoğlu'nun manzum hatırasının l Temmuz l935 tarihini taşıyan mısraları burada sona ermektedir.
Eskişehir mahkemesinin kararı bilâhare verilecekti. Çöllüoğlu'nun l9 Ağustos l935 tarihini taşıyan satırları ise mahkeme kararından sonra yazılmıştı. Acı günün intibalarını Halil İbrahim Çöllüoğlu şöyle ifade etmektedir:
İşte günlerden bir gündü, çağırdılar bize beşer kişi
Alelusûl sordular ismimiz, anladık işi.
Mahkememiz olacağını söylediler on üç Ağustos
Sabırsızlıkla değil, teheyyüçle o günü bekliyor herkes.
O gün sabah mahkemesinde, öyleye kadar sordular
Öğleden sonra usûlen ifadeleri dinlediler.
"Müdafaanızı yapmak için şimdi gelin" dediler
"Ayın on dördünde mahkemeye gelirsiniz hep beraber."
Ertesi gün oldu, iki jandarma süngüleri arasında
Vardık mahkemeye hepimiz maznun sırasında.
Arkamızda süngülü jandarmalar, önümüzde ağır ceza mahkemesi
Dinliyordu güya her birimizin müdafaasını.
Öyle bir mahkemedeyiz ki tarihte emsalsiz bulunur
Bin senede ancak bir âleme nasip olur.
Gerek ifadeler, gerek mahkeme gizli oluyordu
Heyet-i hakime hürmetkârane bulunuyordu.
Suçumuz ise kimi kitap okumak, kimi ziyaret, kimi selâm
Bunların cürüm olmadığını isbat ediyor Bediüzzaman.
Diyordu "Siyasetten çekildim on üç senedir
Siyasetle ne alâkası var kitablarımın, bu yapılan nedir?
Risalelerimin her bireri yüzer keşfiyat-ı maneviyedir
Bunları bir Avrupalı yazsaydı mücâzat yerine edilirdi takdir.
Bir akademi heyeti bütün kitaplarımı tedkik etsin
Var ise siyasî bir kelime, burdayım, muhalif desin.
Madem ki hürriyetin en geniş şekli cumhuriyettir
Madem hükûmet ise cumhuriyetin en geniş şeklini kabul etmiştir.
Madem ki hükûmet, dini dünyadan tefrik edip, bîtaraftır
Dinsizlere dinsizliklerinden ilişmediği gibi, dindarlara ilişmemek gerektir.
Hükûmeti iğfal eden bazı dinsiz komiteler
Dindarlara takmak için iki kulp tutuyor o eller.
İnkâr edilemez ki kâinatta dinsizler ve dindar
Âdem zamanından tâ kıyamete kadar var.
Kur'ân-ı Hakimin âyat-ı kat'iyesiyle bin üç yüz senedir milyonlar tefsirler
"Lizzekeri mislü hazzi'l ünseyeyn" ve "Veliümmühüs südüs" hakaik-ı kudsiyelerde
Otuz seneden beri Avrupa feylesoflarının itiraz ve tecavüzü
Yaptığım müdafat-ı ilmiyemi, nasıl denir muhaliftir.
Beni itham etmek öyle zahir bir garaz ve öyle vehim esassızdır
Halkı hükûmet aleyhine teşvik mânasını veren hangi insafsızdır?
İyi hasletlerin menşei ve menbaı olan iman asayişi temin eder
İmansızlık kitle-i seciyesizlikle emniyeti ihlâl eder.
Risale-i Nur hayat-ı içtimaiyeden ve imanın en yüksek erkân-ı azimesinden bahseder
Böyle mesail-i kudsiyeden yalnız şeytanlar tevehhüm eder.
Risale-i Nur Kur'ân-ı Hakimle bağlanmış bir âb-ı hayattır
Kur'ân ise arzı arşa bağlayan cazibe-i umumiye gibi hakikattır.
Bu hükûmeti dinsizlik cereyanlarına meydan vermeyen bir hükûmet-i İslâmiye biliyorum
Beni 'Dini siyasete âlet ediyor' diyenlere 'Siz siyaseti dinsizliğe âlet ediyorsunuz' diyorum.
Ben hakaik-i kudsiye-i imaniyeyi Avrupa feylesoflarına müdafaa ediyorum.
Dahile bakmıyorum, dahildeki kusura Avrupa'nın hatasıdır diyorum
Bizi hayrette bırakan 'Cemiyet ve teşkilât için nerden para alıyorsunuz?' diyorlar.
Evvelâ ben soranlara soruyorum: 'Böyle bir cemiyetin bizim tarafımızdan vücuduna hangi emare var?'
Başımıza Menemen hadise-i vak'asının bir mevhum taklidini geçirdiler
Hem masum millete, hem hükûmete büyük zarar verdirdiler.
Hedefimiz siyaset ve dünya olsaydı, o vakit l20 risalenin 20 noktası yerine binler medar-ı tenkit bulunurdu muhalif.
Bin siyasetim olsa hakaik-ı imâniyeye feda ediyorum
Lüzumsuz şeylere, tenezzül etmem, mukaddesata yemin ediyorum
Düşman bir ecnebinin müdhiş bir adamı bir memlekete gelse onunla temas eden muaheze edilir mi? Bu millete hizmet edenle dostluk gösteren.
Hangi maslahata istinaden hangi fikirle? Hakikaten bilmiyorum.
Benimle görüşen dost olan müttehimse size ilân ediyorlar.
Hükûmetin en sadık meb'us ve vükelâsından binlerce dostum var.
Dostluğumla itham olanlardan daha ziyade dost ve münasebettar."
Hoca Efendinin bunun gibi ifadesi daha çok, istersen okumak için ara da bul oğul.
İşte deliller yerli yerinde, hep mundefi yahu cevamiu'l-kelâm
Gerçi alelusûl nezaketle dinlendi ifadeler, bütün hakkınızdaki karar l9 Ağustos 935 verilecektir o gün.
Suçumuz anasır-ı cürmiye erkânına gayri cami bulunmakla
Kable'l-muhakeme verilmiş kararı, söz yerini bulmuş olmakla.
65. madde delâletiyle l63. maddeye tevfikan
Altışar ay mahkûm edildik reddedildi iddiamız tamamen.
Diğer arkadaşlar kimi inkâr, kimi ikrar ettiler
Lâkin faide vermedi, hepimizi mahkûm ettiler.
Hattâ üç kişinin vardı bir dâvâ vekili
Hiç fayda temin etmedi, verdiler yüz elli papeli.
Eskişehir mahkemesinde altı aya mahkûm olan Halil İbrahim Çöllüoğlu, hapisten tahliyesine altı ay kala, l935'in Eylül ayında da "Eskişehir hapishanesinde çıkmama kırk bir gün kalınca karalanmış bir buçuk satır" başlığı altında şu mısralarla şöyle dertleniyordu:
"Bugün ruhta sükûnet, tende huşunet var
Bilmem hasta mıyım, yoksa yine firkat mı var?
Beytimin ifade ettiği gibi, Üstaddan ayrılacağımı hatırladıkça firkatten gelen ses:
Daha kırk bir gün varken şimdiden başladı
Düşündükçe firkat ateşi ciğerimi haşladı.
Ah Üstadım, birşey daha var ki, aklıma geliyor
Yalnız kalacağınızı düşündükçe yüreğimi deliyor.
Gerçi şiir yazmaktan men edilmişken ben
Ateş-i hicranla kalbimi edemem teskin, neler desem.
Bilirim avf buyurursun bütün hatîamı
Sanki gözlerim göstermiyor kalbimin ifadatını.
İştirak ediyor işte benim gönlüm gibi güya
Benimle mahzun hemdert oldu cevv-i sema.
Ağlasam değil, gözyaşlarımdan seller aksa
Hicranımı tarif edemez bütün kalemler yazsa.
Süleyman Efendi demişti Mevlid-i Nebevîde dilinden bırakın
Gerçi zahiren cennetteyim, lâkin manen yaktı beni firakın.
Ben de gerçi hapis içinde nirandeyim
Yaklaştıkça ayrılık firkatınla gün be gün hicrandayım.
Hiç olmazsa isterdim beraber geçirmek daha üç ay
Yahut mümkün olsaydı cezayı paylaşmak bu da muhal.
Halil muhal olan şeyi söylemede ne kâr var?
Sen derdine yan, ağla, figan et zâr zâr.
Bugünleri çok arayacağımı kalbim ediyor tasdik
Acaba Üstadım, bu ayrılık devam eder mi mahşere dek?
Selâmetle Hak nasip etmez mi, acaba göstermez mi bir dahi?
Yoksa bu hasret devam edecek mi uzun böyle yâ ahi?
Memleketten çıkarken duymuştum bir türlü firkat
Sevinmem lâzım gelirken şimdi tam aksi zuhur etti, unuttum o hasreti.
Anlaşılmaz muamma Hakkın tecellîsi, tehayyir kaldım
Bu bahrin mevcindeki hikmetin hallini yine kendine saldım.
Bahr-i hakikatten kanmadı atşan olan yüreğim
Rabbim muzaffer kılsın, muîni olsun, budur benim dileğim.
Ne mutlu o kese ki mevcelendikçe Rahmanın bahri
Sefine-i necatta bulunur boyanırlar feyzi, nuru.
Bâri bizi unutmasalar tekaddur ettikçe feyz-i bârân
Hatırlayın bu fakiri mevcelendikçe feyz-i Rahman.
Sahib ol bu günahkâra yâ sahib-i Kemâl
Hem imdadıma yetiş, nazar kıl, daima bulmayım zeval.
Bahr-i hakikatta nam-nişan istemem. Hakkın rızası kâfi
Var olsun Üstadım, himmeti daim olsun yâ Bâki.
Yâ Bâkî Entel Bâkî
935 Eylül Halil İbrahim

Üstad Milaslı İbrahim'i müdafaa ediyor
Eskişehir mahkemesinde Üstad Bediüzzaman, Milâslı Halil İbrahim'i şöyle müdafaa ediyordu:
"Hem ezcümle Milâslı Halil İbrahim. Bu adam altı-yedi sene evvel benim eski memleketli bir talebem vasıtasıyla bana karşı bir dostluk hissetmiş. Sonra bu üç-dört sene evvel kendi işi için Eğirdir'e gelip Barla'da beni gördü. Hafız Bey ve Hacı Hüsnü gibi meb'uslara verdiğim ve gösterdiğim risalelerimden bir-iki tanesini vermiştim.
"Sonra bu adam Kur'ân'a ve imana fazla iştiyakı olduğundan, musırrane benden imanî eserler isteye isteye ve her bir fırsatta bana selâm ve tebrik mektupları samimî gönderdiğinden dayanamadım. Kendime mahsus yazdırdığım risaleleri ona göndermeye mecbur oldum. Fakat başkalarına göstermemek için üzerlerine 'Mahremdir' diye yazıyordum. Hattâ bir mektubunda onun ısrarına karşı kandırmak için 'Çok yerden benden risaleler istiyorlar, yazacak adamım yok. Bekir sizi tercih edip gönderdi.' Bu mektup da onun ısrarı üzerine bir kandırmaktan ibarettir. Şimdi ben kendi vicdanımla bu zatta iman ve Kur'ân'a karşı iştiyaktan başka bir his bulamadığını ve benim gibi siyasetle hiç alâkası olmadığını ve benim mesleğimden hariç entrikalara kapılmadığını kanaatım geldiğinden, onu da hususî kardaş telâkkî ettim. Kendime has yazılarımı ona da gönderdim.
"İşte on sene zarfında Halil İbrahim gibi iki-üç dostuma hususî ve imanî risalelerimi göndermek elbette, hiçbir cihetle itiraz olamaz. Tesettür risalesi ise yanlışlıkla ona gitmiştir. Mesmuatıma göre, 'Onuncu Söz'ün şopoğrafla yazılmış tetimmesini 'Onuncu Söz' ile beraber yedi sene evvel hanına gelen bir yolcudan almıştır. işte bu adamın benim hakkında tesbit edilmeyen suçumdan ona hakikî birsuç ifraz edip ve onun suçundan İnce Mehmed gibi bazı adamlara hisse çıkarmak, elbette Eskişehir mahkemesi gibi kuvvetli hüsn-ü adaleti takip eden yüksek bir mahkeme bunu hoş görmez."
Mehmed İnce de arkadaşı Halil İbrahim Çöllüoğlu gibi Milâs'ın Hacı İlyas Mahallesinde oturuyordu. Her iki arkadaş, sekiz yıl sonra Üstadlarıyla birlikte Denizli Yusufiye medresesine de gireceklerdi.

Üstad, Mehmet İnce'yi müdafaa ediyor
Buğday işleriyle uğraşan Mehmed İnce'yi ise Üstadı şöyle müdafaa ediyordu:
"Benimle münasebeti Halil ibrahim'in güzel yazı ile yazılan bir mektubunun kâtibi kim ise, hattı hoşuma giderek gıyabî ona bir selâm göndermiştim. Hattâ bu tevkifhanede bir ay müddet gördüğüm halde kim olduğunu bilmedim. Münasebetimiz bu kadar. Dostane de selâmlaşmadık.
"Yalnız bu zat Halil İbrahim'e mahsus risalelerimi görmüş olabilir. Bu kadar az münasebetle çoluk ve çocuklarını perişan etmek ve üç aydır tevkifhanede sürünmek beni vicdanen çok muazzeb ediyor. Benim yüzümden böyle biçârelerin azap çekmesi bana çok ağır geliyor. Mahkemenin adaletinden isteriz ki: Böyleleri bir an evvel men-i mahkeme ile perişaniyetlerine hâtime verilsin."
l897 Milâs doğumlu olan Mehmed İnce l970 yılından sonra vefat etmişti.

Tur@b
01.09.2008, 00:13
Son Şahitler 1 YÜZBAŞI REFET BARUTÇU
(l886-l975)

Mübarek vatan toprakları üzerinde yüzlerce beldede, sulhceza, ağırceza mahkemelerinde ve savcılıklarda Risale-i Nurları okuyan masum Müslümanlar muhakeme edilirdi. Bu dâvâları hemen hemen tek başına Bekir Berk Edirne'den Van'a koşarak takip ederdi. Bu işler için ehl-i hamiyet kendilerine İstanbul-Beyazıd-Çarşıkapı'da Kiğılı Pasajında, ikinci katta geniş bir daireyi tahsis etmişti. Zannediyorum 1964-1965 senelerinde merhum yüzbaşı Refet Barutçu koynunda bir yığın Üstad Bediüzzaman'dan Nur Mektupları olduğu halde mezkûr daireye gelmişti. Bu mübarek mektupları tek tek, salavat getirerek, dualarla Nur Davalarının yorulmaz avukatı Bekir Berk'e vermişti.
Yıllar sonra bu aziz mektuplar yirmi bir parça halinde Barla Lahikaları ismindeki Nur şaheserlerinin mektuplar ve lahikalar kitabında neşredilmişti.
Bu Nur yolunun hakikat kahramanı Yüzbaşı Refet Bey, Beşiktaş'taki Vişnezade camisinde imamlık yapıyordu. Sık sık Süleymaniye semtindeki Kirazlı Mescid Sokak 46 numaralı nur dersanesine gelirdi. Burada bizlere anlattığı hatıraları not olarak yazdığım defterleri bugün bile aziz bir hatıra ve yadigâr olarak saklamaktayım. Belki de "Şâhitler'in Dilinden " gayretimizin ilkini merhum Refet Barutçu Bey teşkil etmektedir.

Refet Barutçu'yu dinlerken
emekli yüzbaşı Refet Barutçu l886 senesinde İstanbul-Beykoz'da dünyaya gelmişti.
Emeklilik günlerinde Beşiktaş-Dibekçi-Vişnezâde camiinde imamlık yapmıştı.
Üstad Bediüzzaman'la beraber l935 Eskişehir, l943 Denizli, l948 Afyon hapishanelerinde birlikte bulundu.
l975 Şubat başlarında Ankara'da doksan yaşın eşiğinde vefat et. Karşıyaka mezarlığında defnedildi.
Emekli Yüzbaşı Merhum Refet Bey'i, on yıl gerek İstanbul'da, gerek Ankara'da müteaddit defalar ziyaret edip, uzun uzun hatıralarını dinlemiştik. Çok tatlı bir anlatışı vardı. Hoş sohbet ve tatlı dilli bir zattı. Doksan yılı bulan uzun bir ömür sürdü. Son yılları yaşlılığın ve hastalığın elemi ile geçti. l964-65 ders yıllarında Vefa Lisesi günlerimin aydınlık anları Yüzbaşı Refet Barutçu'yu dinlediğim zamanlar olmuştur.
l969 yılınde ise Avukat Bekir Berk Bey'in yazıhanesinde rahmetli Mustafa Polat'la onun hatıralarını uzun uzun dinlemiştik. Yaşadığı hadiseleri öylesine canlı ve duygulu anlatıyordu ki, insan ister istemez o günleri kendisi ile birlikte yaşıyor. Kendisi yaşıyor ve bize de yaşatıyordu. Burada hep Hz. Mevlana'nın "Yanmayan yakamaz" diye buyurulan ölümsüz vecizesini düşünürdüm.
Arada bir titreyen elleriyle gözlüğünü takıyor, çıkarıyor; gayet canlı jest ve mimikle bizi 35-40 yıl evveline götürüyordu. Uzun yılların kırıştırdığı ve iman nuru ile yoğurduğu siması, bembeyaz sakalı, açılan tepesinin etrafındaki pamuk yumağı halindeki saçları onun tam bir Osmanlı Efendisi olduğunu gösteriyordu.

Risale-i Nur Refet Beyin gaye-i hayali idi
Refet Bey, Kur'ân ve imana hizmet etmeyi hayatının en büyük gayesi sayıyor, bu gayesini şöyle ifade ediyordu:
"Bugün Boğaziçinde, Kavaklarda oturan bir genç kendisine Kur'an öğretmemi istese veya Üstadım Bediüzzaman'ın bir küçük risalesini istese, her gün Beyazıd'tan oraya gider gelirim."
Kendisi bu fikirlerini her zaman tatbik eden bir insandı. Bir çok masumların Kur'ân öğrenmesine çalışmıştı. Yine kendisi gibi aramızdan ebediyete intikal eden Dr. Sadullah Nutku'ya da ilk defa Nur Risalelerini veren kendisi idi. Dr. Nutku Beye verdiği Haşir Risalesini kendisine okutarak ve sık sık sual sorarak anlamasını ve nurlardan lezzet ve feyz almasını temin etmişti.
Refet Bey eski hatıralarını anlatırken yüz hatları birden bire değişmişti, şu yakıcı ve tesirli sözleri hâlâ kulaklarımda çınlıyor:
"Hayır... hayır. onsuz dünya yaşanmıyor. O gitti gideli dünya yaşanmaya değmiyor. Bizi yetim bıraktı. O gitti bizler öksüz kaldık."
Refet Bey şimdi özlediği âleme gitti. Ve dostlarına kavuştu.Başta Resulullah (a.s.m.) bütün sevgililerin bulunduğu diyar... Bahtiyar Refet Bey aramızda ve dünyamızda hoş bir sada bırakarak, arzuladığı sevgililerin beldesine gitti."

"Üstad'ı ilk görüşüm"
Merhum Üstad Bediüzzaman'ı ilk defa nerede ve ne zaman gördüğünü sormuştum. Gözlüğünü eline aldı ve başladı anlatmaya:
"l92l'lerde idi sanıyorum, Beyazıt'ta Yüzbaşı Ziya Beyler beraber sahafları gezerken, Abdurrahman Nursi tarafından kaleme alınan pembe kaplı küçük bir kitap gördük. Bu kitabı merakla karıştırdık. Kitap Bediüzzaman Said Nursi'nin hayatını anlatıyordu. İyice hatırlamıyorum, beş kuruş mu ne, verdim ve kitabı satın aldım. O akşam ilk işim bu kitabı okumak oldu. Kitabı okuyup bitirince büyük bir şahsiyetle, kurtarıcı bir ruhla karşı karşıya olduğumu hissettim. Bu hadiseden ne kadar sonra idi bilemiyorum. Yine Ziya Beyle Beyazıd civarına gitmiştik. Ziya bey Diyarbakırlı olduğu için Üstadı işitmiş ve görmek arzu ediyordu. Namaz vakti gimiştik; bizde namaz için camiye girdik. Namazdan sonra camide Kur'ân dinliyorduk, bu sırada kulağıma doğru eğilen Ziya Bey 'İşte.... işte...' diye birisini gösteriyordu. 'Kim?' deyince: 'İşte, işte Bediüzzaman' dedi. Gösterdiği tarafa baktım, heybetli bir zat diz üstü oturmuş, ellerini birbirine kavuşturmuş, başını eğmiş, huşu içinde okunan Kur'ân'ı dinliyordu. O oturuş, o dinleyiş, ne hâl idi anlayamadım. Hâlâ o tesir altındayım. O an, hayatımın en unutulmaz tatlı bir levhasıdır. Öyle bir dinleyişi vardı ki, saadet asrından gelen Kur'ân sadasını dinliyordu sanki...
"Kur'ân bitti, ben pür dikkat takip ediyordum. Hattâ şurası da hayretimizi mucip oldu. Yalın ayak namaz kılacakken çizmeleri ile kıldı. Elinde çizmelerin üzerine giydiği lastikler olduğu halde etrafını tetkik ederek camiden çıktı, kapının perdesinin kapanmasıyla gözden kayboydu. Arkasından baka kaldım.

"Ben mimi cimi bilmem"
"Bu hadiseden on yıl geçmişti. l930 yıllarında idi. Isparta'da şube reisi olan eniştemin yanında bulunuyordum. Her gün kütüphaneye gidiyordum. Medresede okumuş bilgili bir zat olan kütüphanedeki memurla âlimler mevzuunda görüşürken sözü Bediüzzaman'a getirdim. Çok büyük bir âlim olduğunu, kendisini Mütâreke yıllarında tanıdığımı, fakat şimdi nerede olduğunu bilmediğimi ifade ettim. Memur arkadaş Bediüzzaman Hoca Efendi'nin Barla nahiyesinde olduğunu söyleyince heyecanlandım. 'Allah Allah ben o zatı mütareke yıllarından tanırım, hemen ziyaretine gideyim.' dedim. Bunun üzerine bazıları görüşmenin mümkün olmadığını ifade edince 'Kapısında bu şahısla görüşmek yasaktır yazısı var mı?' dedim. 'Yok' dediler. 'Öyleyse ben giderim.' 'Aman gitme, sonra seni mimlerler' dediler. Bu sözler çok garibime gitmişti. Ne demek istiyorlardı. 'Ben mimi cimi bilmem. Öyle şeylere metelik verenlerden değilim.'
O ganiyem ki, bu bazar-ı cihanda feleğe
Metelik vermem için bende bozukluk yoktur. dedim.
"Ziyaretçileri Üstadla görüştüren Bekir Ağa diye bir zatı buldum. İki at temin etti. Barla'ya doğru yola çıktık. Bağ ve bahçelerden geçerek gidiyorduk. Yollarda köylüler bizim Barla'ya gittiğimizi anlıyor: 'Hoca'ya selam söyleyin' diye bağırıyorlardı. Saatler süren uzun bir at yolculuğundan sonra Barla'ya geldik. Hemen Üstadın evine indik. Bize Üstadın Paşa kayasına (Karakavak) gittiğini söylediler. Hemen ayağımızın tozu ile Paşa Kayasına gittik. Barla'ya yirmi dakikalık bir mesafede, bol suları, bahçeler arasındaki bu mevkide Üstad beyazlar içinde çay pişirmeye çalışıyordu. Hürmetle varıp ellerini öptük. Daha önce ziyaretine gitmeden l93l'de Isparta'dan kendisine mektup yazmıştım. Beyazıd'da ilk defa uzaktan gördüğümü ifade etmiştim. Bana gönderdiği cevabî mektubunda: 'Kardaşım, ben sizi tâ o zamanlarda talebeliğe kabul etmiştim.' diyor; ben mektupta askerliğimden hiç bahsetmediğim halde, bana 'Ben sende asker ruhu görüyorum' diyordu. ilk ziyaretim bu şekilde olmuştu."

"Ben sizi uğurlamalıyım"
İlk ziyaretini bu şekilde anlatan Refet Bey, bir başka ziyaretini de şöyle ifade ediyordu:
"Tenekeci Küçük Mehmet Efendi ile bir de oğlum Bedreddin yanımda olduğu halde Isparta'dan İslam köyüne kadar vasıta ile, oradan da Barla'ya yaya olarak gitmiştik. Ziyaretimiz esnasında konuşurken bizim yaya olarak geldiğimizi anlamıştı. 'Madem bu kardaşlarım benim için yorulmuşlar, ben de alâküllihâl sizi Karaca Ahmed Sultan'a* (http://www.ebediyyen.biz/#_ftn1) kadar teşyi etmek mecburiyetindeyim' deyince biz onun nezaketi karşısında mahçup olmuştuk. 'Aman efendim nasıl olur?' dedik. Çok rica ederek bu fikrinden vaz geçirdik. Yoksa bizi Karaca Ahmed'e kadar yolcu edecekti."

"Üstad bize çay getiriyordu"
Onun bu nezaket ve tevazuunu hayranlıkla anlatan Refet Bey, l934 senesinde Isparta'da Ada Kahvesi denilen bir mahaldeki bağ içinde iki katlı bir evde bulundukları bir sırada cereyan eden başka bir hatırasını da şöyle anlatıyordu:
"Hüsrev Altınbaşak ile birlikte Nur Risalelerini yazarak çoğaltıyorduk. Üstad da üst odada idi. Bir arap kapı tıkırdadı ve açıldı. Bir de ne görelim, Üstad Hazretleri elindeki bir çay tepsisinde iki bardak çayla içeri girdi. Biz heyecan ve mahcubiyetle; 'Aman Üstadım' diye fırlayıp elinden tepsiyi almak istedik, elini kaldırarak 'yo, yo ben size hizmet etmeye mecburum' dedi. Aman Yarabbi bir de mecburiyet ekliyor. Bu ne tevazu, bu ne nezaket.... Ben bu nezaket ve tevazuyu ne Mekteb-i Âliyede, ne Mekteb-i Harbiyede, ne de ailemde hiçbir yerde g örmedim."

"Ben sizi bulmasaydım ne yapardım?"
Bu sözleri söyleyen Refet Bey'in kendisi, Osmanlı terbiyesi görmüş bir İstanbul Efendisi idi.
"Kur'an hakikatlerinden okuyor ve yazıyorduk. Çok istifade ediyorduk. Bu istifademizi ifade için bir gün kendisine 'Biz sizi bulmasaydık ne yapardık Üstadım ' dedik. O yine yüksek tevazuundan bize cevaben: 'Ben sizi bulmasaydım ne yapardım. Siz beni bulduğunuza bir sevinseniz, ben sizi bulduğuma bin sevinmeliyim' diyordu."

"Üstadın namaz kılışı"
"Üstad namaz vakitlerini hiç geçirmez, vakit girince hemen namazını eda ederdi. Kendisi namaza dururken biz arkasında çok heyecanlanırdık. Heybet ve huşû içinde huzura bir girişi vardı ki, tarifi mümkün değil, 'İlâhi Ya Rab!.. İlâhi Ya Rab!... İlâhi Ya Rab!... Allahu Ekber!' diyerek sarsılır ve haşyet içinde sallanarak, süratle namaza girerdi. Biz arkasında korkardık, ürperirdik."

Tur@b
01.09.2008, 00:13
Denizli beraeti
Emekli Yüzbaşı Refet Barutçu Bediüzzamanla birlikte l935'te Eskişehir, l943'te Denizli, 948'de de Afyon hapishanelerinde beraber bulunmuş, o acı ve ızdıraplı günleri beraber yaşamıştı. Sonunda masumiyetleri anlaşılınca beraat etmişlerdi. Merhum Yüzbaşı Denizli beraetinden sonra yedek zabit olarak vazife yaptığı birliğe gitmiş, yüzbaşı üniformasını kuşanmış, onbeş gün izin almış. İznini resmi elbisesi ile Isparta'nın her tarafını ziyaret edip Nurlardan kimsenin zarar görmediğini ifade ederek kutlamıştı. Eskişehir'e götürmek için Isparta'dan Merhum Üstad Said Nursi ile birlikte yüz yirmi talebesini ikişer ikişer kelepçelemişlerdi.
Yüz yirmi kişiye kelepçe kâfi gelmediğinden Sarıklı Antalya Müftüsü Çil Ahmet Efendi ile Bekir Ağayı çamışır ipiyle bağlamak isteyen çavuşa, muhafız alayından gelen Jandarma subayı Mülazım Ruhi Bey, "Çekil oradan" deyip mani oluyor ve elleri bağlı olmadan götürüyor. Daha sonra da Baladız istasyonunda diğer maznunların da kelepçelerini açarak yola öyle devam ediliyor. Namaz vakitlerinde mola verdiriyor. Yol güzergâhındaki şehirlerden geçerken merkez kumandanlarına ve vazifeli kimseler maznunlar hakkında izahatta bulunarak: "Bunlar masumdur, zulme maruz bırakılmış kimselerdir" şeklinde konuşmalar yapıyor.
Bu hatırayı gülerek anlatan Refet Bey, bize Bediüzzaman'ın bir eserinde "Çok çocuk oyuncaklarına şahit olarak gülerek ağladık"ifadesini hatırlatmaktadır.

"Ramazan'a ait"
Refet Bey yapılan zulüm ve haksızlıklara misal olarak size bir hatıra anlatayım demiş ve şöyle devam etmişti:
"Isparta'da ani yapılan baskın ve araştırmalarda ele geçirilen Risale ve mektuplar arasında bir kitabın üzerinde 'Ramazan'a aittir' diye bir yazı vardı. islam yazısını okuyamadıkları için kimdir bu Ramazan diye aradılar, taradılar, nihayet Isparta Atabey'in köylerinden Ramazan isimli bir vatandaşı da ellerini bağlayarak Eskişehir hapishanesine yolladılar. Aradan iki ay geçtikten sonra kitabın Ramazan Efendiye ait değil, Ramazan ve orucun hikmetlerini anlatan Bediüzzaman'ın Ramazan Risalesi olduğu anlaşıldı. Mazlum ve masum Ramazan Efendi tahliye edildi. Hapishanede Bediüzzaman tebessüm ederek 'kardaşım Ramazan hakkını helal et' diye Ramazan'ı teselli ederdi" diyor Refet Barutçu.

İhtiyarlar Risalesi'nin yazılışı
Merhum Refet Bey l934'de Isparta'da Nur Risalelerinden İhtiyarlar Risalesinin telifi esnasında Bediüzzaman'ın yanında bulunduğunu söylüyor ve telifi şöyle anlatıyordu: "Biz Üstadımızın yanında iken her zaman kağıt kalemi yanımızda bulundururduk. Bir gün bizi çağırdı ve 'Yirmi altıncı Lem'a ihtiyarlar hakkındadır. Yirmialtı ricayı ihtiva eder. Birinci rica' diye yazdırmaya başladı. Beş altı rica yazdırdı. Öylece kaldı. Aradan bir müddet geçti, bu arada diğer risalelerden bazı parçalar yazıldı. Yine bir gün bizi çağırarak, kaldığı yerden hiç sormadan 'Nerede kalmıştık, biraz okuyun' gibi şeyler demeden, yine söylemeye başladı.

Eserleri ilham-ı ilahi idi
"Her zaman erkenden yanına, hizmetine gidiyordum. Bir gün biraz geç kalmıştım. Yanına girdiğimde, 'Kardeşim biraz erken gelseydin (yanındaki Kadı Zeynel Efendi'yi göstererek) bu zata verdiğim ders Kader risalesine güzel bir zeyl olurdu' dedi. Onun kadere dair suallerini cevaplamış, kader mevzuunda ona ders vermişti. Biz bütün bunlardan anlıyorduk ki, onun eserleri ilham-ı ilâhi ve sünuhat olarak kalbine doğuyordu. O da ancak o zaman yazdırıyordu.


***
"Latin yazısı çıkmazdan az evvel basılan Haşir Risalesi etrafa yayılıyor. Dalkavuk bir adam bu risaleden bir tane alarak valiye götürüyor. Vali, "Tam ne zamandır benim aradığım eserdir' diyerek alıyor."

Üstadın ders arkadaşları imamlar
"Isparta'nın Barla nahiyesinde bulunduğu bir zamanda bir arkadaşımla ziyarete gitmiştim. Bir müddet görüştükten sonra Üstadımıza şu suali sordum: 'Efendim Risale-i Nur'un bir nüshasında Nakşi Üstadım İmam-ı Rabbanî ve Kadiri Üstadım Şeyh Abdülkadir-i Geylani diyorsunuz. Diğer bir nüshasında Üstadım Kur'an'dır, başka üstadım yoktur, buyuruyorsunuz. Hangisinin doğru olduğunu öğrenmek istiyorum' dedim. ve şu cevabı aldım: 'İmam-ı Rabbani ile Şeyh Abdülkadir-i Geylani eski Said'ieyeni Said(e çeviren Üstadlardır. Bugün Kur'an-ı Hakimin huzurunda ders arkadaşlarımdır' dedi ve meseleyi tamamen anladım. Üstadımızın bu büyük makamının anlaşılması dolayısıyle, sonsuz bir zevk-i manevi ile elini öperek yanından ayrıldım.

"Siz cennette yaşıyorsunuz"
"l934 senelerinde Isparta'daki evde Hüsrev Efendi ile kalıyorduk. Kapı çalındı. Ben üst kattan baktım. Isparta'nın meşhur zenginlerinden, yaşlı Hacı Patlak diye söylenen bir zat...
"Ben gelen zatı Üstadımıza haber verdim.
"Üstad: 'Kardeşim yaşlı bir zat, zahmet etmiş, gelsin. Fakat ruhum sizinle ünsiyet etmiş, yabancı birisiyle beş dakikadan fazla oturamıyorum.' dedi. Ben misafire kapıyı açtım. Üstadımızın kendisini kabul ettiğini, fakat beş dakikadan fazla görüşemediğini, eğer sohbet ederse, görüşmenin devam etmesini, eğer susar konuşmazsa müsaadeisteyip ayrılmasını, şayet safa geldin derse o sohbetin bittiğini, ifade ettiğini etraflıca anlattım. Hacı Patlat ise, 'Yok efendim, beş dakika değil, bir dakika bile değil, sadece elini öpeyim o kadar!' demişti.
"İçeri girdi. Üstad sohbet etmeye başladı. Bir ara 'ben seni fakir kabul ediyorum' buyurdu.[1] (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38005#_ftn2)
"Üstad'ın sohbeti bir kaç defa bitti. Susup misafirin gitmesini bekliyor, gitmeyince yine sohbete mecburiyetle devam ediyordu.
Üçümüz de saç ayağı şeklinde oturuyorduk. Saatımı cebimden çıkarıp, Hacı Efendiye doğru tutuyordum. Neden sonra Hacı Patlak Efendi bana doğru bakınca, kalkmasını işaret ettim. Bu işaretimden sonra Hacı Efendi müsaade isteyip ayrıldığı zaman, 'Birader siz cennette yaşıyorsunuz. Onun için bu tatlı, huzurlu, lezzetli ve feyizli halden ayrılamadım' demişti.

Üstadın sineklere şefkati
"Üstad hayvanlara karşı da çok şefkatliydi. Sinerleri biz dışarıya kovmaya çalışırken, soğuk diye buna razı olmuyordu. 'Bunların zaten ömrü az kaldı, yarın bunlar ölecekler. Bunlar benim gece arkadaşlarımdır' diyordu. İlaçların sıkılmasını da hiç istemiyordu."

"Bize âlim demezler"
l952'de Gençlik Rehberi mahkemesi için Üstad Bediüzzaman İstanbul'a gelmiş, Sirkeci'de Akşehir Palas'ta kalıyordu. Bir çok tanınmış şahsiyetler Üstadın ziyaretine geliyordu. Bu ziyaretlerden birisine şahit olan Refet Bey bu hatırasını da şöyle anlattı:
"Üstad otelin odasına, gelen ziyaretçilerle görüşüp konuşmak için döşeli bir vaziyet verdirmişti. Bir gün Urfa'lı hem vaiz, hem de avukat olan meşhur Mahmud Kâmil Bey ziyaretine gelmişti. Bu zat Beyazıd camiinde haftada bir gün bir saat ders veriyordu. Cami tıklım tıklım doluyordu. Mahmud Kâmil Bey Üstadın karşısına oturmuştu. Görünüşü çok heybetli, uzun boylu ve müşekkel bir zattı. Sohbet esnasında bir ara Mahmud Kâmil: 'Efendim, ben sizin Van'da bulunduğunuz sırada Urfa'da talebeydim, sizden ilm-i beyan hususunda ders almak istiyordum' dedi. Üstad ona iltifat ederek, 'Ben bu kardeşime ders verecek iktidarda değilim,' deyince o heybetli vücuduyla bir anda yere atlayan Mahmud Bey, Üstadın ayaklarına kapandı. Sonra Üstad: 'Risale-i Nur hepimize ders veriyor, Onun dersini beraber dinleyelim' diyerek orada bulunan bir üniversite talebesine Sözler Mecmuasındaki Hüve Nüktesini okuttu. Bazı yerlerini de kendisi izah etti. Dersten sonra hayretini etrafındakilerden gizleyemeyen Mahmud Bey; 'Bize âlim demezler; işte âlim bu eserin sahibine derler' dedi."
Yüzbaşı Refet Barutçu Bey de her fani gibi ebediyete intikal etti. Fakat Onun hizmetleri, hatıraları aramızda daima yaşayacaktır. Toprağa düşen bir tohum gibi, Refet Bey toprağa girdi. Hizmetleri, himmetleri sümbüllendi; çiçek çiçek yeşillendi, nesiller yetiştirdi. Cenab-ı Hakk ruhuna binler rahmet yağdırsın.
Refet Barutçu merhumun l975 Şubat'ında Ankara'da vefatı üzerine Seyfünnur Özcan kardeşimiz "Hüsran'a Cevab" başlığı altında şu mısraları yazıp neşretmişti:

Hüsran'a cevap
Refet Ağabey'e
Sen böyle bakıp, durmuyorsun dili bağlı
İslâmı uyandırmak için haykırıyorsun
Gür hisli, gür imanlı beyninle
Coşuyorsun artık ümidinle
Ey Akif diyorsun:
"Haykır kime, lakin? hani sahiplerin yurdun"
Sağa da baksan, sola da baksan...
Çıktı Nur yolcusu sahibidir yurdun,
elleri çıkaracak şüheda, toprağından.
***
Feryadının naşını tutarak gömdüğün şiirinden,
Bin parçasını çıkardı göğsünden.
Seller gibi eninin bu asrı sarmış.
Gizli inen yaşın gençliği uyandırmış.
Safahat çınlatıyor gök kubbesini.
Arıyor gençlik ceddinin sesini.
Ey Akif!... Ey şüheda!..
Geliyor kucağına müjdeci yolcular..
Nur yolcusu, Hak yolcusudur bunlar.
Nurla binlerce safahat yaşatırlar.
Ceylan, Zübeyr, Aliler, Mustafalar.
Sadullah ve Refet Ağabeyler
Bakın, kafileye katıldılar.
Seyfünnur Özcan
TRABZON

* (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38005#_ftnref1) Karaca Ahmed Sultan, Barla-Eğirdir arasında "Karadut" mevkiinde, bir ziyaretgâhtır. Barla'ya yaya kırk dakikalık bir mesafededir.

[1] (http://www.ebediyyen.biz/newreply.php?do=newreply&noquote=1&p=38005#_ftnref2) Sonradan merhum Tahiri Mutlu Ağabeye bu hatırayı nakledişimizde, o meşhur ve çok zengin olan Hacı Patlak iflas etmiş. Vefat ettiği zaman belediye tarafından cenazesi kaldırılacak derecede fakr-ı hale mâruz kaldığını ifade etmişlerdi.(Abdülvahid Mutkan)

Tur@b
01.09.2008, 00:14
BEDREDDİN UŞAKLIGİL


Bedreddin Uşaklıgil

l920'de Isparta'ta doğdu. Emekli Yüzbaşı Refet Barutçu'nun üvey oğludur. Barla Lâhikaları'nda Bediüzzaman'ın Refet Beye yazdığı mektuplarda ismi çok geçmektedir. Emekli lise öğretmenidir.

Bediüzzaman'ın, Isparta'nın Barla nahiyesinde bulunduğu ve yaşadığı devrin üzerinden yarım asırdan fazla bir zaman geçmiştir. Bu yıllar l926 ile l934 arasıdır. Bu yıllarda yazdığı mektuplara Barla Lâhikası ismini vermektedir. Bu Barla mektupları nur Üstadın kaleme aldığı yıllardan yarım asır sonra neşriyat sahasına atılmıştır. Barla mektuplarının sonlarında Bediüzzaman'ın Refet Barutçu'ya yazdığı kısımlar bulunmaktadır. Mezkûr mektuplarda Bedreddin Uşaklıgil'in ismi birçok yerlerde geçmektedir. Barla mektuplarının neşrine vesile olanlara binlerce şükran ve minnet duygularıyla bu satırlarımı kaleme almaktayım.

"Bedreddin mânevî evladım"
Emekli öğretmen Bedreddin Uşaklıgil kendilerini ziyaretimizde bize şu bilgileri verdi:
"Üvey babam Refet Barutçu gençliğinde vazifeli bir subayken, Yemen'e ve Mısır'a gitmiştir. İstanbul merkez komutanlığı da yapmıştır. Otuz dört yaşında, yüzbaşı iken emekli olmuştur.
"l933'de Isparta'dan Barla'ya Üstadı ziyaret için beraber gitmiştik. Barla'ya annemin babası Hacı İbrahim, babam (Refet Barutçu) ve ben beraber gittik. Yolda göle girdik. Atla gitmiştik. Bedre ve İlema üstünden Barla'ya varmıştık. Üstad 'On iki tane evlâd-ı manevim var, Bedreddin on üçüncü oldu' diye bana iltifat ve alâka gösteriyordu. O zamanlar on üç yaşlarındaydım. Dedem 'Yaşı da on üç' deyince Üstad tebessüm mederek, 'Belî belî, tevafuk etti' diye konuştu. Akşam yatsı arası hiç konuşmuyordu, camide dua ediyordu. Barla'da üç gün kadar kalmıştık. Kırda buluştuğumuz da olmuştu. Kapının arkasında bir zenbil vardı, 'Bedreddin acıkmıştır' diye ekmek, zeytin verirlerdi.
"l934'te Isparta'da Şükrü Efendinin köşkünde kalıyordu. Bazan Şükrü Efendinin evine yemek götürürdüm. İkindiden evvel bisikletle yemeği götürdüğüm zaman Üstad bana, 'Annene söyle, baban haksızdır, annen haklıdır' dedi. Oradaki babama 'Değil mi, Refet?' dedi, babam da 'Evet' diye cevap verdi.Sonra durumu anneme söyledim. Isparta'daki tümen kumandanı Rüştü Paşa pederin sınıf arkadaşıydı. Eskişehir hadisesinde gelen kuvvetlere ve askerlere hayret etti. 'Biz buradayız, neden geliyorlar bunlar?' dedi. Çeşitli dedikodular oldu. Acıklı bir şekilde Eskişehir'e gittiler. Babam Refet Barutçu Eskişehir hapsinde altı ay kaldı.

Üstad hediyemi kabul etmedi
"l952 senesinde Üstad İstanbul'da Akşehir Palas Otelinde kalıyordu. Babamla ziyaretine gidecektik. Ben Üstada hediye olarak bir havlu aldım. Babam 'Üstad hediye kabul etmez, neden aldın?' diye itiraz etti. Ben de cevaben, 'Ben Üstadın evlâdıyım, benimkini kabul eder' dedim. Fakat peder yine itiraz edip kabul etmedi. 'Ben şimdi hoca oldum, alacağım' dedim ve aldım. Akşehir Palas'taki ziyaretimizde ben Üstada 'Siz Barla'da beni manevi evlât olarak kabul etmiştiniz; ben şimdi muallim oldum, size bir havlu getirdim' dedim. Üstad 'Belî, belî' diyerek havluyu aldı ve kendi havlusunu verdi. Havluları değiştirdik. Ayrıca bana yirmi beş kuruş da verdi. Çıktığımızda babam 'Yarısını bana ver' dedi, ben 'Hayır, olmaz' dedim, vermedim.
"Babam l93l'de annemle evlenmişti. l932'de ise Isparta'ya gelmiştik."

Tur@b
01.09.2008, 00:15
İSLÂMKÖYLÜ
HAFIZ ALİ EFENDİ

Nur Risalelerinin şehid kahramanı Hafız Ali l3l3 (l898')'de İslamköy'ünde dünyaya geldi. l944 sensinde ise Denizli'de ebediye göçtü.
l7 Mart l944'de kaldırıldığı hastahanede Üstad'ına bedel kendini feda etmişti.
Denizli'nin yetiştirdiği aziz Nur talebelerinden birisi olan Hasan Feyzi Yüreğil merhum, bu mübarek Nur Talebesinin kabrini ziyaretten sonra hislerini şöyle ifade etmişti:
"Şehid-i mağfur Hâfız Ali Efendi'nin kabr-i şerifini ziyaret :
"Ey nur yolunun yolcusu, ey ruh-u münevver
"Bu medfen-i pâkin ola ruhun gibi enver.
"Ey ölmeyen, ey fidye-iüstad-ı mübarek
"Razı ola Allah Teâlâ ve tebarek
"Gönderdi selâm, bak sana Hazret-i Üstad
"Hem ruh-u azizi dedi her dem ola dilşâd
"Kur'an-ı Kerim uğruna fanideki hizmet
"Bahş eyledi şimdi sana sonsuz ebediyyet
"Yerlerde beşer, gökte bütün nurlu melekler
"Her gün sunuyor ruhun için arşa dilek
"Bu makbereler fahredecek haşre kadar hep
"Emvata okut nüsha-i enver, aç yine mektep
"Ey menba-i envar ve ey hafız-ı esrar
"Ey canını canana veren zat-ı fedakâr
"Hafız diye ben namını duydum o huzurda
"Medhin okunur hem de bugün meclis-i nurda
"Sun kevser-i safi, bize sensin yine saki
"Bahş eylemiş Allah sana bir âlem-i baki
"Sormam sana bir şey ne bugünden ne de dünden
"Bir nokta okut sen bize esrar-ı ledünden"
İslâmköy'ü kendi köyü olan Nurs'la bir tutan Bediüzzaman, bu beldeye ve oralı Nur Talebelerine çok iltifat ve alâka gösteriyordu.
Mukaddes Kur'ân hizmetinin "Nur Fabrikası"da İslâmköy'de kurulmuştu. Bu fabrikanın sahibi ise Hafız Ali merhumdu.
Aziz hatırasını rahmet ve fatihalarla anmaktayız.
Denizli Hapishanesinde mevkuf iken vefat eden Merhum Hafız Ali'nin Denizli Ağır Ceza Mahkemesinde söylediği ifadesidir.
"Efendim.
"Ben Isparta hakim ve müddeiumumiliğinde hak ve hakikatın bütün bütün aksine olarak Risale-i Nur'a karşı asılsız bir ittiham gördüğümden Risale-i Nur'dan kaçmak değil; belki o ittihamdan çekinmek için sordukları suallere 'Ben değilim' dedim. Hatta o Müddeiumumi kanunsuz bana yemin vererek 'Risale-i Nur'da yazılı Hafız Ali sen değil misin?' dedi. Sükût edip yemin etmediğim halde sorgu hakimliğinde hamiyet-i İslâmiyeyi taşıyan âli bir vicdan hissettiğimden adalet ve hakikatın tecelli edeceğini ümit edip 'Risale-i Nur'da yazılı Hafız Ali benim' dedim. Ben Risale-i Nur'u hakaik-i imaniye ve Kur'âniye ve kevniyeyi kat'i bürhanlarla izah edip insanların yüzünü âhirete çeviren, dünyadan ziyade âhireti sevdiren mukaddes bir eser bulup ondan binlerce menfaat görmüşüm.
"Garibdir ki: Bu sır iddianamede keşfedilip dünyayı unutturacak derecede telkinat-ı diniye verilmiş diye yazılı olduğu halde hem siyasî cemiyetçi, hem tarikatçı, hem de halkı hükûmet aleyhine teşvik ediyorlar diye olan ittihamlarla nasıl kabil-i te'lifdir.
"Evet ben, Risale-i Nur'un hemen ekser parçalarını anlayarak okuduğum gibi Üstadım Said-i Nursi'nin de on iki seneye yakındır en gizli ve en ince esrarına kendimi vâkıf biliyorum.
"Ben ne Risale-i Nur'da ve ne de Üstadımda emniyet ve âsayişe zarar verecek bir emare, bir meyil görmediğim gibi âsayiş ve emniyetin temel taşlarını onlardan öğrenip müddet-i ömrümde mahkeme safahatını ancak bu def'a gördüğüm gibi; şu benim gibi suçlu olarak huzurunuzda bulunan cemaat-i nuraniyenin de ifadelerinden benim gibi olduklarını da anladım.
"İşte böyle sırf âhireti için Kur'an'ın İcaz-ı Manevisinden gelen Risale-i Nur'u okuyup kendi istifadesinde çalışan bir ehl-i Kur'ân ve ehl-i âhireti cezalandıracak birkanun tasavvur etmediğim gibi ittiham edildiğim siyasî cemiyetçilik ve tarikatçılık ve halkı hükûmet aleyhine teşvik etmek gibi suçlar ile hiç bir alâkam olmadığından yüksek mahkemenizden beraatimi isterim.


Hâfız Ali

Tur@b
01.09.2008, 00:16
HÜSREV ALTINBAŞAK


l899'de Isparta'da doğdu. l977'de İstanbul'da vefat etti. Bediüzzaman'la birlikte, Eskişehir, Denizli ve Afyon hapislerinde beraber bulundu.

Görüşmek kısmet değilmiş
Hüsrev Altınbaşak'ı müteaddit defalar ziyaret edip, görüşme teşebbüslerinde bulunduğum halde, görüşememiştik. Daha doğrusu kabul etmemişti, reddetmişlerdi. "Yazdığım Kur'ân çıktığı zaman ilerde görüşürüz" diye tehir etmişti.
Demek kısmet değilmiş.
Son olarak vefatından tam on beş gün önce, yine Kanarya yokuşlarını tırmanarak, Hayrat Vakfına gidip, görüşmek ve hatıralarını tesbit etmek istemiştim. Olmadı, olamadı.
Hayrat Vakfının merdivenlerinden yalvarırcasına ayrılışımın iki şahidi var :
Arkadaşım Cemal Uşşak ve Hüsrev Altınbaşak'ın yakın talebesi Kuleönlü Said Efendi...
Bu ayrılıştan on beş gün sonra, ebediyete gitti. Allah rahmet eylesin.
"Hüsrev Altınbaşak kaç doğumlu" diye sormuştum. Said Efendi'ye "l3l5" diye cevap vermişti.
Milâdî takvime göre l899, yani yetmiş sekiz yaşında Rahmet-i Rahmana kavuştu.
Said Efendi'ye, "Kimin vefat edeceğini Allah bilir, ama normal olarak Hüsrev Abi artık son günlerini yaşıyor, gel sen beni onunla görüştür. O'na soracaklarım var. Hatıralarını Şâhitler'in Dilin de yazmak istiyorum" demiştim. Fakat bütün çabalarımıza rağmen, Said Efendi oralı olmadı.
Her neyse..

"Isparta hayatımı Hüsrev yazsın"
Emirdağ Lahikalar'ında Üstad Bediüzzaman'ın şu sözü de soracaklarım arasındaydı:
"Kastamonu hayatımı Mehmet Feyzi yazsın, Isparta hayatımı ise Hüsrev yazsın!"
Kastamonu'da Mehmet Feyzi Pamukçu'ya sormuştum:
"Üstadın arzusunu yerine getirdiniz mi? Yani Kastamonu hayatını yazdınız mı?"
"Hayır" diye cevap vermişti. Ama gecenin saat birine kadar, tam dört saat hatıralarını anlatmıştı.
Hüsrev Ağabeye de aynı suali soracaktım. Olmadı, olamadı.
Kendilerini hiç görememiştim.
Yalnız bir gece rüyamda görmüştüm. Güzel, sevinçli bir hali vardı. Kendisi anlatıyor, ben de not alıyordum. Hatıralarını yazıyordum. Sadece rüyada kaldı, dünyada olmadı.
Isparta kahramanlarından, Risale-i Nur'un hizmetkârlarından birisiydi. En müşkül ve karanlık günlerde Nur Risalelerine hizmet etmişti. Yüzlerce Risaleyi bir matbaa gibi çoğaltmıştı. Güzel bir hatta sahipti, Tevafuklu Kur'ân-ı Kerim'i dokuz defa yazdığını söylüyorlardı.
Üstad Bediüzzaman'la birlikte Eskişehir, Denizli ve Afyon zindanlarında kalmıştı.
27 Mayıs ihtilâlinden sonra Isparta'da, l2 Mart Muhtırasından sonra da Eskişehir'de aylarca hapis yattı.
Evli idi. Fakat hanımından boşanmıştı. Bir kızı bulunmaktadır.
Nur Risalelerinin bir çok yerinde isminden ve hizmetlerinden sitayişle bahsedilmektedir. Birçok mektupları ve fıkraları vardır.
Allah rahmet eylesin..

Tur@b
01.09.2008, 00:17
ABBAS MEHMED KARA


Abbas Mehmed Kara, Barla nahiyesinde Bediüzzaman'dan kalan son hatıra, son canlı şahitlerden birisidir.
Nur'un mektuplarında Risale-i Nur'un bereketine ait yağmur hadisesinde Abbas Mehmed'in de ismi ve bahsi geçmektedir.
Barla seyahatlerimizde Abbas Mehmet Amcamın o çok tatlı, lâtif, kendi mahallî, şivesiyle, "r" siz konuşmalarıyla güzel ve unutulmaz saatler geçirmişizdir.
Şu anda bu ebedî hayat levhalarından, bantlardan ve notlardan bir demet, bir nur buketi sunmanın hazzını tatmaktayım.

"Üstad tavuğu niye kovuyor?"
Abbas Mehmed Efendinin anlattığı hatıraların içinde, bir yumurta hadisesi vardı. Şöyle diyor Abbas Mehmed Efendi:
"Bir akşam üzeriydi,namaz için Yukuşbaşı Mescidine gelmiş, ezanı bekliyorduk. Hocaefendi elinde bir odunla tavuğu kovuyordu. Tavuğu niçin kovduğunu sorduk. Tavuk oradan oraya kaçıyordu, fakat Üstad odunu atıyor, tavuğu dışarı atmak istiyordu. Biz arkadaşlarla bunun sebebini sorduk. Bize cevaben üç yumurta gösterdi. 'Bu tavuk dün iki tane, bugün ise üç tane yumurtladı. Benim iktisat kaidemi bozuyor. Bu sebepten kovuyorum' dedi."
Abbas Mehmed Efendi, bu hatırayı anlatır ve peşinden hemen sorardı: "Ben üç yumurtayı gözümle gördüm, kitaba niçin iki yumurta yazdınız?" derdi.
Abbas Mehmed Amcanın bu sualine tatminkâr bir cevap veremezdik. Ancak "Üstad iki yazmış, Mektubat'a da iki geçmiş" diye mukabele ederdik.
"On Altıncı Mektub"un, "Dördüncü Nokta"sında, dördüncü sual ve izahta bu yumurta bahsi şöyle ifade edilmektedir:

Mektubat'taki tavuk
"Şu üzerimdeki sakoyu yedi sene evvel, eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için, dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket, iktisat ve rahmet-i İlâhiye bana kâfi geldi. İşte şu nümuneler gibi çok şeyler var ve bereket-i ilâhiyenin çok cihetleri var. Bu köy halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahr için zikrediyorum zannetmeyiniz. Belki mecbur oldum. Hem benim için iyiliğe bir medar olduğunu düşünmeyiniz. Bu bereketler, ya yanıma gelen halis dostlarıma ihsandır veya hizmet-i Kur'âniyeye bir ikramdır veya iktisadın bereketli bir menfaatidir veyahut 'Yâ Rahim, yâ Rahim' ile zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki, bereket suretinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet, hazin mırmırlarını dikkatle dinlesen, 'Yâ Rahim, yâ Rahim' çektiklerini anlarsın.
"Kedi bahsi geldi, tavuğu hatıra getirdi. Bir tavuğum var. Şu kışta, yumurta makinesi gibi, pek az fasıla ile hergün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün iki yumurta getirdi, ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum: 'Böyle olur mu?' dedim. Dediler: 'Belki bir ihsan-ı İlâhîdir.' Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan-ı şerifin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem küçük, hem kışta, hem Ramazan'da, bu mübarek hâli bir ikram-ı Rabbanî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şüphemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı, beni yumurtasız bırakmadı."
Bu hatıranın tesbitinden sonra, bu meseleye zihnimde bir nokta, bir istifham koymuştum. Üstadın himmetiyle, "Elbette bu mesele de günün birinde aydınlanır" diye düşünüyordum.
Yine Barla'da geçirdiğimiz bir tatil gününde, unutulmuş, terk edilmiş bir köşede, küçük bir kağıt parçası elime geçmişti. Bu kağıt parçası, Üstadın el yazısıyla tezyin edilmişti. Bu yumurta bahsini anlatıyordu.
Üstad kendi kalemiyle önce üç yumurta diye yazmış, yine kendisi üç kelimesini iptal edip üzerini çizip karalayarak iki yazmıştı. Üstadın el yazısı parçayı Abbas Mehmed Efendiye gösterdiğimiz zaman sevinçten uçmuş, "Ben size demedim mi? Hocaefendi bize kendi eliyle üç yumurtayı birden göstermişti." demişti.
Abbas Mehmed Kara'nın hatıralarını sualli-cevaplı tesbit ettik. Suallerimiz ve kendilerinin cevapları şöyleydi:

Üstadı ilk görüşüm
Bediüzzaman'ı ilk defa nasıl gördünüz?
İlk defa buraya geldi. Ben evin önünde oturuyordum.
"Sen buralı mısın?" dedi.
"Evet" dedim.
"Bu mahalleli misin?" dedi.
"Evet" dedim.
"Camiye gitmedin mi?" dedi.
"Gitmedim," dedim.
"Sen camiden kalma, git," dedi.
Dua vardı, Ramazan'ın bitiminde, Bahar idi. Konuşurduk. Kimi görse çağırırdı. Hizmet ederdik. Suyunu doldurur, sobasını yakardık. O çıkarır, birşey verirdi. Boş göndermezdi. Ya üzüm verir, ya yemiş verir. Mutlaka birşey verirdi.

"Üstada getirilen deli"
Üstada getirilen deli getiriyorlar. O hadise nasıl olmuştu.
Onu mu? Biz Üstadla gidiyorduk. Denizin kıyısında süpürgelik var. Vardık oraya, iki adam geldi. Biri deliymiş. Her tarafı dolaştırmışlar. İstanbul'u filân. Demişler: "Barla'da bir hoca var, herşeyi bilir." Biz Üstadla odun indiriyorduk. Üstad "Onu bırakın, o kimseye dokunmaz," dedi. "Okuyuver," dediler. Üstad, "İyidir, alın gidin" dedi. Merkepleri vardı iki tane. Biri bizim karpuzu yemiş. Üstad, "Bu merkepler cezalandı, şu odunları taşıyıverin" dedi. "Aman efendim, akşama kadar kalalım, odunları biz çekelim," dediler. Bir sefer odun indirtti. Sonra onlar gittiler.

"Balıkla dolan ağ"
Balık meselesi nasıl olmuştu?
Aynı gün Bekir Ağa da vardı. Sonra Balıkçı İsmail Ağa, "Ben, balığa bakayım," dedi. Güz vaktiydi. Üstad geleli l,5 sene filân olmuştu. Eyüp bize aş pişiriyordu. "İsmail Ağa aş pişesiye gelir" dedi. İsmail Ağa tuzağı bir kaldırmak istedi, kalkmadı. "Bekir Ağa, gel kaldıralım, bu takıldı" dedi. Baktık, balık dolmuş. Toprağın üstüne bir sürü balık doluyor. Dört köfün iki seferde, Hoca dedi ki: "İsmail Ağa, bu arkadaşlara yiyecek kadar verin, kalanını satın" dedi. Köfünleri doldurduk. Bize birer yemeklik verdiler. Tadını aldılar ya ertesi gün yine gidip köfünleri atmışlar. Sabaha kadar bir yemeklik tutamamışlar. "Üstadın duasıyla olmuş önceki bereket" dediler. Çabuk geldiler.

Tur@b
01.09.2008, 00:17
"Cuma namazına niçin gitmedin?"
Bir de Cuma namazına gitmemişsin?
Cumaya gitmediğim gün Ankara'ya yük yolluyordum. Namazı yukarıda kılardık. Üstad, Ceylân, Zübeyir, Bayram yukardan geldiler. Ben onları görmedim. Beni görünce, "Mehmed, sen camiye neye gitmedin?" dedi. "Ankara'ya yük yolluyordum,. yük yetiştireceğim diye yetişemedim," dedim. "Vallahi Mehmed, Hoca gitmiyor, ben de gitmiyorum deyeydin, cemaate de, talebeliğe de kabul etmeyecektim seni" dedi. "Yok" dedim. Sıddık Süleyman'a Şafiî olduğunu söylemiş. *

"Üstad halkçılara çok kızardı"
Bir de sana vurmuş. Nasıl olmuştu?
Murad Ağanın Hâfızı fırka reisi, Halk partili. Üç-beş kişiyi yazıyor. "Sen falan, sen filânsın" diyor. Fırka reisi dellâl ünlettirdi: "Yarın toplantı var" diye. Ben o gün camiye gitmedim. Üstadın camisine. Bakıyor, ben yokum, Yatsı namazından sonra, Yatsı namazlarını mescidde kılardım. Sonra "Hafızın evine, Halkçıların toplantısına gitmiştir" diyorlar. "Benim en itimad ettiğim bir adamdı, onu nasıl kandırıp götürüyorlar?" diyor. Namazı kıldıktan sonra duayı bitirdi. Bana "Sen niye gittin oraya? Sen benim en ufak talebemsin" dedi. "Ben gitmedim oraya" dedim. Üstad "Kabul etmiyorum, reddediyorum seni" dedi. Sıddık Süleyman da vardı. "Git, bir daha da gelme" dedi. İki tokat vurdu bana, merdivenin başında.
"Allah rahatlık versin efendim" dedim. Hiç seslenmedi. Sonra gene gittim. Süleyman Sıddık'ın bahçesine gittiler bir gün. Yanına vardım yine. Namaz kıldık. "Seni takip ettirdim, birdaha gitmemişsin, arkamdan gel" dedi. Odaya girdik. Kuru üzüm, badem ve yemiş verdi. Bunların hepsini kâğıda döktü. "Bunu al, evde ye" dedi. "Hakkını helâl et" dedi. "Helâl olsun" dedim. "Artık hem cemaatsın hem de talebesin" dedi. Halkçılara çok kızardı.

"Yoksa talebelikten çıkarım"
Üstada somya mı, rahle mi yapmışsın?
Somya, seyyar, uzanıp yatacak birşeydi. Dinlenirdi. Bir divan yapmıştım. Bana Ziver'le para gönderdi. Ben "Ne para alırım, ne de birşey" dedim. "Ben para almış olsam, ücretine yapmış olurum talebelikten çıkarım" dedim. Zübeyir'e sordu. "Ne dersin? Mehmed ne böyle diyor" dedi. O da "böyle diyor, ben para almam, yoksa talebelikten çıkarım diyor," dedi. Parayı geri ceketinin cebine soktu. Ceketi de elindeydi. Döndü; bana, "Bu kadar çalıştın, alınmaz mı para?" dedi.
Çam dağındaki ağaçların üzerine köşkleri siz mi yaptınız?
Demokratlar zamanında tamire gittik. Katran değil de, Çamdakini biz yapmıştık. Akşam vakti "Yat" dedi mi orada yatıyorduk. "Yatman, evinize gideceksiniz" dedi mi giderdik.

Üstadla beraberliğimiz
Şu karşı dağlara da gittiniz mi?
Kendisiyle beraber gittik. Delikli Pınara kadar merkep ile gittik. Caminin kapısının yanında dikiliyordum. "Mehmed!" dedi. "Efendim!" dedim "Nereye gidecen?" dedi. "Bir yere gitmeyeceğim" dedim. "Hadi, merkebi al gel" dedi. Heybeye ekmek ve erzak da koydum. "Bunları ne yapacaksın?" dedi. "Orada yeriz" dedim. "Yok, ben götürüyorum, sen benim misafirimsin" dedi. Israr ettim, kabul etmedi. Ekmeği eve bıraktım. İki ekmeği varmış, sefer tasına acık da et koymuş. Vardık oraya. Merkepden indi. "Şu pınarın başına sen otur, ateşi yak, eti pişir, ben birazdan gelirim" dedi. Tepenin böğründe bir alıç ağacı var. Onun altına oturdu, dua okuyordu.
Biraz daha okudu geldi. "Et pişmedi mi?" dedi. "Bilmem" dedim. "Pişmiştir" dedi. İndirdi. Azcığını bana verdi, azcığını da kendi aldı.
Ekmeği de öyle yaptı. "Kalanını da öğlen yiyeceğiz" dedi. Et ile ekmek, ancak bir adamı doyururdu. "Öğlen namazlarını kıldık, et iyi olmuştur" dedi. Ben ezan okudum. Kendi imam oldu. Oraya ağacın altına yerine gitti. Saatı vardı. Ona baktı "İkindi olmuş" dedi. Namaz kıldık. "Çek merkebi" dedi. Çektim, bindik geldik.
Onuncu Söz'ü sana mı verdi sakla diye?
Verdi. 47 tane idi. Hacı Bekir'e "Bunları bastır" demişti. Onları burda yazdırdı. O adam bunları bastırdı. Bunlar da duyuldu. Hemen aranıyor. Bana "Şu iki torbayı sen götür," dedi. Evime sakladım. İslâmköylü Abdullah Efendi "Hocanın kitapları yok mu, ben aramaya geldim" dedi. "Bende var" dedim. "Hoca gelir, sonra sorar, nere godun der?" dedim. Üstad Emirdağ'da iken bir gün biz Hacı Dayının (Bahri Çağlar) yanına gittik. Onları verdim. O Emirdağ'a götürüyordu. Sonra, "Çok iyi saklamışsın onları, zayi etmemişsin" diye bana iltifat etti.
Askere ne zaman gittin?
Üstad burdaydı. Geldiğimde de Üstad yine burdaydı. Anam "Oğlumun mektubu gelmedi" diye ağlarmış. Üstad, "Sağ Mehmed, sağ" demiş.
Risale-i Nur'ları kendisi sana okuyor muydu? Nasıl öğreniyordun?
Sıddık Süleyman, Hacı Dayı okurdu, biz dinlerdik. Bir gün "Mehmed" dedi, "gel buraya." Geldim. "Git" dedi, "pabuçlarını değiştir, gel." Gittim, değiştirdim geldim. "Haydi, Bedre'ye varıp geleceksin" dedi. "Peki" dedim. "Bunu Sabri Efendiye vereceksin, geleceksin" dedi. Mektup daha hazır değilmiş. "Çınarın altında yarım saat oturdu. Ben sana haber ederim" dedi. Bir saat oturdum. "Gel, al, git" dediler. Aldım gittim, verdim. "Ben sigara içiyordum" dedi Sabri Efendi. Bahçesinde cigara içiyormuş. "Bir baktım" diyor, "Üstad başucumda duruyor." "Mahcup oldum" diyor. Üstad buradan tâ Bedreye mektup götürmüş.
Üstadla beraberdik. Sonradan plâj yaptıkları yerde boğazdan koca bir yılan geliyordu. Bilek kalınlığında ve iki adam boyu. Ben taş aldım. "Mehmed ne ediyorsun?" dedi. "Yılanı kovalıyorum" dedim. "O gelsin dokunmaz, sürünsün, taş vurmak yok" dedi.
"Biz," dedi, "ufacık bir karıncayı öldüremeyiz, çok ufak bir mahlûk öldüremeyiz. Bize canlıları öldürmeye müsaade yok" dedi. Yılan onun merkebinin altından geçti. Biz yayan yürüyorduk. Hiçbirşey yapmadı."O suya gidiyor" dedi.

Tur@b
01.09.2008, 00:18
KÂMİL DEMİRTAŞ


Hüseyin oğlu Kamil Demirtaş l898 doğumlu. Görüşmemiz mülakat tarzında oldu.
Bediüzzaman'ı Barla'da ilk defa nasıl gördünüz?
İlk defa, 'memlekete bir hoca gelmiş,' dediler. Muhacir Hafızın küçük bir odası vardı. Ziyaretine vardık, elini öptük. 'Ben sizlerin misafirinizim,' dedi. Sekiz gün o adadan bir tarafa çıkmadı.

Günde l,5-2 saat uyurdu

Hangi mevsimdi?
Bahar olsa gerek. Bizim bağ vardı. Sekiz gün sonra câmiye getirdiler Üstadı. Eğrenni mevkiinde bir büyük taş var. O taşın dibinde kendi başına mütemadiyen risale yazıyor, sonra aşağı geliyordu. Bizim bağda kamıştan bir kelif vardı. Tek başına orada yatıyordu. Allah ne verdiyse onu yerdi. Zaten fazla yemezdi, uykusu da yoktu. Sabah namazından sonra l,5-2 saat kadar uyur uyumaz. O kadar, 24 saat içinde uykusu bu kadar. Geceleri zikreder, uyumazdı.
Geceleri zikrettiğini hiç gördünüz mü?
Tabiî. Dört-beş sene mütemadiyen orada kaldı. Ondan sonra Çam Dağına gitti.

Üstadın Çam Dağına gidişi
Çam Dağını nasıl buldu?
Garip köyünden birkaç kişi gelmişler, rica etmişler: "Bize de yakın olsan, biz de dâima sizi ziyaret etsek. Bir mevki var. Biz de yardım etsek de. Sen orada yatıp kalksan." "Olur" demiş.İlk defa Çam Dağının tertibini onlar yaptılar.
Sizin bağdaki hadiseyi anlatıyordunuz.
Biz orda yeriz, içeriz. Onun isteğini-süt ve yoğurt gibi- temin ederdik. En ziyade Muhacir Hafız ile görüşüyordu. Bir zikir esnasında, yatsıdan sonra, Muhacir Hafız oraya gelmiş, kelifin öbür tarafında bir çubuk var. Çubuğun altına gizlenmiş. "Birisi var, git ara," dedi bana, "Yabancı biri geldi, bize zararı dokunur" dedi. "Onu bul" dedi. Çıktım, sağa-sola baktım. Bulamadım, "Yok hiç kimse" dedim. "Gel" dedi. "Çık çubuğun altından" dedi. Muhacir Hafız oraya saklanmış. "Sen kendine acımıyorsan bize de mi acımadın" dedi. "Ben ne kadar eziyet çektim" dedi. "Hemen şimdi, nereden geldiysen oraya gideceksin" dedi. İzinsiz geldiği için bırakmadı. O da şöyle böyle demedi, gitti.
Çam Dağına hiç gittiniz mi?
Çok gittim. Çam Dağına 20-25 defa falan gittim. Bir defasında Sıddık Süleyman'ın yeğeni Hüseyin ile gitmiştim.

"Çam Dağında odun kestik"
Yanında kaldınız mı?
Bir gün gittiğimizde Burdur'un Ceylân köyünden üç misafir Üstadın ziyaretine geliyorlar. Oraya gelecekler. Aşağıdan, uzak bir mahalden Ahmet-Mehmet diye bağırıyorlar. O esnada Hüseyin'le Çam Dağındayız. Üstad da oradaydı. "Kimi arıyorsunuz?" diye ses verdik. Sesimize geldiler, bizi buldular. Üç hayvanda, altı sepet üzüm, hediye getiriyorlar. Yardım ettik, indirdik. Üstad, "Tava yok, kazan yok. Bunu ne yapacağız, pekmez mi kaynatacağız? Nasıl getirdiyseniz öyle götürün" dedi. Üstad kabul etmedi.
Sonra ısrar üzerine bir sepetini kabul etti. "Gerisini götüreceksiniz," dedi. Ben dedim: "Bir sepet siz, bir sepet ben, bir sepet Hüseyin (Keçeli) alır. Üç sepet kalır, onu da yarın aç gelir, açık gelir, dağın başında onlara verirsiniz" dedim. Kabul etti.
Sabah namazını kıldıktan sonra "Siz gideceksiniz," dedi. Onlar gittiler. Sonra biz çıra keseceğiz, üçümüz. Üstad, ben, Hüseyin. Ben yoruluyorum, baltayı Üstad alıyor, o yoruluyor. Hüseyin alıyor; birlikte kesiyoruz. Cübbeyi, sarığı çıkardı. Yorulmadı. Hava karardı. "Bırakın" dedi. Bulunduğu yerin beş dakika kadar ilerisine, Senirkent tarafına geldik, oturduk. Şimşek çaktı, gök gürledi. Çırayı kestiğimiz ağaca yıldırım düştü. Yıldırım ağacı köküyle çıkarmış. Çırayı üçe taksim ettik. Güzel bir atım vardı, kimseyi yanına yaklaştırmazdı. Ama Üstad ona binerdi.

"Üstadın hususi hizmetini görürdüm"
Daha başka hatıranız oldu mu? En son ne zaman gördünüz?
İstanbul'a giderken gördüm. Badem indiriyorduk. Mahdumla yoğurt, ekmek, çörek filân gönderdik. "Üstad meşgul" demişler. Mahdum geldi; "Kapıyı açmıyorlar," dedi. İkimiz geldik. "Üstad meşgul" dediler. "Birşey yapacak olursa bana yapsın, açın kapıyı," dedim. "Açmazsanız kırar girerim," dedim. Açtılar, girdik. Elimizde ekmek. Dedim, "şikâyetim var." Talebeler de duyuyorlar. "Bize kapıyı açmıyorlar," dedim. Bir celâllendi. "Nasıl açmazlar," dedi. "Benim sekiz dokuz senelik talebelerime kapı açılmaz mı?" dedi. "Bundan sonra bunlar geldi mi kapıyı açacaksınız, hiç itiraz yok," dedi. "Bir daha işitmeyeceğim, Kâmil geldikten sonra kapı açılacak" dedi. Tıraşını da ben yapardım. Üç günde bir sakal traş ederdim. Saçını yaptırmazdı. Saçı büyümezdi zaten. Traşı burada yapardım. Birkaç defa da bizim eve geldi, orda da yaptım. Usturayla traş ederdim. O gün mahduma ufak gümüş 25'liklerden bir tane vermişti. Bir 25'lik de bana verdi. "Bu cüzdanınızda olduğu müddetçe inşaallah yokluk görmeyeceksiniz" dedi. Çocuklarımın üçüne de aynı yerde dua etti. "Önceden ben fakirdim, şimdi zengin oldum. Ben sana aylık vereceğim" dedi. "Duanızı beklerim. Bana verilecek aylığı bir başkasına verseniz memnun kalırım" dedim. Kabul etmedi. Ben de 25 kuruş olan hediyemi aldım. Hepsi o kadar. O öyle birisiydi ki. Ne diyeyim, yüz senede böyle bir zat zuhur edermiş. Böyle büyük bir zât. O da buraya düştü.
Kendisi öyle birşey dedi mi size?
Kendi söylemez. Kendini büyütmez o. Dâima kendini aşağıda tutardı.

Tur@b
01.09.2008, 00:19
BAHRİ ÇAĞLAR


l899'da Isparta'nın Barla nahiyesinde doğdu. Nur Risalelerinin Emirdağ Lahikası'nda ismi ve bahsi geçmektedir. Barla'da Nur Üstad Bediüzzaman'ın ilk muhatap ve talebelerinden Muhacir Hafız Ahmed Efendinin damadıdır. "İkinci Lem'a"da bahsedilen Muhacir Hafız Ahmed Efendi merhum, Üstad Bediüzzaman'ı Barla'da bir hafta evinde misafir etmişti. Muhacir Hafız Ahmed üstadın sekiz sene kaldığı muhteşem çınarın yanındaki menzilin bitişiğindeki Yokuşbaşı Mescidi'nin imamlığını yapıyordu.

Eşref Beyi korkutan neydi?
Merhum Bahri Çağlar, "Yirmi Dokuzuncu Söz"deki "Elifler Kerameti" bahsinin şâhitlerinden olan Eşref Beyin oğludur.
Bahri Bey Amcamın anlattığına göre, babası çok hiddetli ve heybetli bir zatmış. Birgün ısrarla geceleyin Üstadın dershanesinde kalmak ister. Üstad ne kadar rıza göstermezse de, rica yoluyla kalır. Gecenin çok ıssız bir vaktinde, aşağıdaki çeşmenin yanından bazı lâhutî sesler ve yine çeşme başındaki taşlardan at nallarının sesleri gelmeye başlar.
Üstad Bediüzzaman, bu zoraki misafiri kaldırıp, aşağıdakilere bakmasını söyler. Fakat o celâlli ve heybetli Eşref Bey korkusundan başını bile yorganın altından dışarıya çıkaramaz. Sonra Üstad, Nur âleminden gelen o nuranî misafirlerin yanlarına iner ve onlarla görüşür. Bizim Barla'nın öfkeli ve hiddetli şahsiyeti Eşref Bey, ancak o zaman başını yorganın altından dışarıya çıkarıp rahat bir nefes alır.
Bu hâdiseden sonra Bediüzzaman'ın yanında kalabilme cesaretini gösteremez. Bir daha da "Ben sizin bu gece misafiriniz olacağım!" gibilerden herhangi birşey söyleyemez.
"Yirmi Dokuzuncu Söz'ü Nur kâtipleri birbirlerinden habersiz olarak yazarlar. Bu sözde bütün risalenin ilk satırlarında elif harfleri alt alta gelerek muhteşem bir tevafuk meydana getirmişlerdir.
Merhum Bahri Çağlar Amcanın babası Eşref Bey de bu alt alta gelen eliflerin canlı bir şâhidi olarak, imzasını atmaktadır. "Eşref Bey" şeklinde imzası, İslâm yazılı risalenin sonunda bulunmaktadır.

Köye bir Hoca Efendi gelmiş
Bahri Çağlar hâtıralarını şöyle anlatıyordu:
"Üstad Barla'ya ilk geldiği gün (l926 baharı) herkes birşeyler söylüyordu: 'Köye bir Hoca Efendi gelmiş. Namı Bediüzzaman imiş. Ankara'dan sürmüşler. Eğridir'den jandarma nezaretinde bir kayıkla gelmiş. 8 ay Budur'da kalmış. Etraftan halk ve ulema ziyaretine gelmeye başlayınca kimse ile görüştürmemek için dağlar arasında ücra bir köy olan Barla'ya nefyetmişler.."
"Ben Üstadın Barla'ya gelişinin dördüncü günü ziyaretine gittim. Başında sarık, sırtında cübbe, heybetli ve haşmetli bir hali vardı. Gözleri şimşek gibi parlıyordu.

Çınar ağacının değeri
"Barla'da medrese-i nuriyenin önünde bulunan çınar ağacı hakkında Üstad şöyle diyordu:
"Ehl-i hükümet gelerek, 'Eğer razı olursan şu ağacın bir dalını keseceğiz, sana da l0 bin altın vereceğiz; bu parayı Risale-i Nurun hizmetine sarfedersin' deseler, Vallahi razı olmam."

Döküleni topla
"Üstad benden bir tane çam kozalağı istemişti. Ben de koparmak için elimi ağaca uzattım. Üstad, 'Hayır ağacından koparmayacaksın. Altına dökülenlerden bulacaksın' diye ikaz etti.

Ağaçtaki taze ekmek
"Bir defasında Üstad bana, 'Mübarek Süleyman ne yapıyor?' diye sordu.
"Risale yazıyor" dedim.
"Üstad, 'Onun söylediği iki kelime var ki, o kelimeler onun için l0 sene risale yazmaktan daha efdaldir. Çam dağında bir ağacın dalları arasında taze ekmek bulduğumuz da, 'Üstadım, bu ekmek bize helâl olur mu ya?' demişti.
"Bir seferinde Çam Dağında iken Üstad, Mübarek Süleyman'dan ekmek hadisesi olan mevkide, her defasında iki yumurta yumurtlayan tavuğu soruyor. O sırada büyük bir kartal gelip ağaca çarpıyor. Üstad, hemen tavuk bahsini kapatıyor, uzun bir tefekküre dalıyor.

Nur postacıları
"Risale-i Nurların elle çoğaltıldığı ilk yıllarda eli kalem tutan herkes gönderilen risaleyi yazarak çoğaltıyordu. Isparta'nın civar köylerinde, bilhassa Sav ile Barla arasındaki köylerde çok yazan vardı. Savlılar yazınca kitap Isparta'ya; Ispartalılar Kuleönüne, Kuleönlüler de Barla'ya getirirdi. Yazmasını bilmeyenler de Nur postacılığı yapar, kitapları taşırlardı.

Üstadla gelen bereket
"Üstad Barla'ya ayak bastığı zaman burada öyle bir mahsul oldu ki, her sene dışarıdan buğday alırken, o sene dışarıya biz mahsül sattık. O buradan gidince, o bizleri terk edince mahsüllerimiz azaldı. Eski bolluk ve bereket kalmadı. Barla'nın bağ ve bahçeleri sarardı, kurudu. Ekin onda bire düştü. Eskiden çiftçilik yapan 200 aile vardı, şimdi 5'e düştü.

Elleri bağlı deli
"Üstadın hizmetinde bulunduğum birgün yanına Afyon taraflarından elleri bağlı deli bir çocuk getirdiler. Birçok doktora götürdükleri halde iyi olmamış. Elini çözünce insanlara hücum ediyormuş.
"Hz. Üstad, 'Bunun ellerini niçin bağladınz, çözün' dedi. Elleri çözülünce çocuk gayet sakin bir hal aldı. Daha sonra da şifa buldu.
"O sırada onları Barla'ya getiren eşeklerden biri heybeden düşen karpuzlardan birini yemiş. Hz. Üstad o zaman karpuzları yemesinin cezası olarak, 'Bu işleği deniz (Eğridir Gölü) kenarına götürün, odun yükleyerek buraya getirin' dedi. O şefkat kahramanı aziz Üstad, eşeğe, çok çalışkan ve çok faydalı mânâsında 'işlek' derdi.


Bir kitap iki tane olmuş

"Üstad birgün bana, 'Sende Tılsımlar Mecmuası var mı?' diye kitabı istedi.
"Var" dedim.
"Getir, bir meseleye bakacağım" dedi.
Yatsıdan sonraydı. Üstada verdim. Ertesi gün öğleden sonra geldiğimde, baktım ki, Üstad hepsini okumuş: 'Al kitabını, hepsini okudum' dedi.
"Almayacağım' dedim.
"Neden almıyorsun?' dedi.
"Sakladığım yerde iki tane imiş' dedim. Halbuki Üstad istemezden önce orada iki tane kitabın olduğunu ben de bilmiyordum.

Yırtmaya kıyamadım
"Kule önünde Küçük Ali vardı. Birgün gittim, sordum: "Tılsımlar mecmuası ciltlendi mi?' 'Hayır, daha ciltlenmedi' dedi. Üç gün sonra tekrar gittim. 'Ciltlenecek filan' derken 'Siz ciltleyebilir misiniz, beş lira fiat' dedi.
"Ben de 'iki tane ver' dedim, 'Biraz Osman'ın elinden gelir.' Götürdüm, ciltledik. Bu sefer Üstaddan, 'Tılsımlar Mecmuası'nın sonundaki 'Mâidetü'l-Kur'ân bahsini koparın' diye haber geldi. Yeni ciltlettiğimiz için koparmaya kıyamadık. Öylece kalmıştı. Üstad isteyince koparmadığımızı fark ettim. Üstad, 'Niye koparmadınız?' deyince, 'Kıyamadım Üstadım' dedim. Üstad öyle memnun oldu ki, o memnun vaziyetini bir daha göremedim.

Üstadın cübbesi yangını nasıl söndürdü?
"Otların kuru olduğu bir yaz günü Santral Sabri öküzlerini otlatıyormuş. Çobanlardan biri elindeki sigarayı yere atar atmaz, otlar tutuşmaya başlamış. Etrafta da kimse yokmuş. Ateşi söndürmek için biraz toprak atmış, fakat ateş iyice alevlenmiş. Her taraf ormanlık. Sabri Ağabeyin üstünde Üstadın cübbesi varmış. Cübbeyi çıkarmış açmış, ateşe karşı tutmuş. 'İşte Bediüzzaman Hazretlerinin cübbesi' demiş. Kudret-i İlâhi, ateş sönüvermiş. Hâdiseyi ertesi gün Üstada bahsetmiş. Üstad da, 'Keçeli' demiş. 'beni orman bekçisi mi yaptın?'

Tur@b
01.09.2008, 00:19
Üç büyük cenaze

"Üstad birgün Santral Sabri'ye şöyle diyor:
"Önce Yâsin-i Şerif'i oku, arkasından İhlâsı, daha sonra da Cevşeni oku ve üç büyük cenazenin ruhuna bağışla. Bu üç büyük cenaze:
l. Dünyanın geçmiş ömrü.
2. Ecdadın geçmiş ömrü.
3. Kendi geçmiş ömrü."

200 yıllık ölü
"Bir gün Üstad, yanında Şamlı Hafız Tevfik olduğu halde mazarlığın yanından geçiyorlarmış. Üstad diyor ki: 'Şurada yatan bir zat var, beni geceleri rahatsız ediyor, kazın' diyor. Kazıyorlar, bir mezar taşı çıkıyor. 200 sene önce defnedildiği anlaşılıyor. Halbuki kazılmadan önce orası düm düzmüş, mezar olduğuna dair hiçbir alâmet yokmuş. Herhalde gelen geçen çiğnediği için, Üsdad o mezarın meydana çıkarılmasını istemiş.

Müftü mahcup oldu
"Eğridir müftüsü halim-selim bir adamdı. Risale-i Nurlara hayrandı. Birgün mendiline elma koyup Üstada getirdi. Üstad taksiye binmiş hareket etmek üzere idi. Hemen ilerledi, elmayı uzattı. Elma elli kuruş etmezken, Üstad çıkardı iki gümüş lira verdi. Müftü mahcup oldu. Parayı almak istemedi. Bunun üzerine, Üstad 'Söyle, parayı alsın' gibilerden benim yüzüme bakınca, Müftü Efendiye parayı almasını söyledim, o da aldı.


Kaplumbağaya dokunmayın

"Bir bahar günü Üstad birkaç talebesi ile beraber kıra giderken yol üzerinde bir kaplumbağa görür. Kaplumbağanın az gerisinde çocuklar oynuyorlarmış. Üstad Hazretleri çocukların yanında durur, muhabbetle bakar ve şöyle der:
"Siz mübareksiniz, masumsunuz, bana dua edin. Bu kaplumbağaya da dokunmayın. Çünkü o da mübarektir."
"Oradan uzaklaşıp 5 dakika kadar giderler, az sonra tekrar dururlar. Üstad kardeşlerden birisini geriye çocukların yanına göndererek kaplumbağayı çocukların elinden kurtarmasını söyler. Oraya varınca, çocukların sopalarla kaplumbağayı rahatsız ettiklerini görür ve ellerinden alarak uzakça bir yere götürür.

Ağaçta çay içerken
"Sıddık Süleyman Ağabey anlatmıştı:
"Üstad Hazretleri medresenin yanında bulunan çınar ağacının üzerindeki köşke çay bardağı elinde hiçbir tarafa tutunmadan çıkarmış. Bazan geceleri orada kalırmış.

Sarp yamaçlarda rahat yürürdü
"Üstad Çam Dağında iken tepenin Senirkent'e bakan cihetine oturmuş. Burası çok sarp ve dik bir yerdir. Altı tarafı da uçurum. Sıddık Süleyman Ağabey çay pişirmiş. Üstada götürürken ayağım kayar da düşerim diye eli titriyormuş. Bir bardak çayı eli titreye titreye Üstada veriyor. Üstadın kılı bile kıpırdamıyormuş. Üstelik Üstad ökçesi basık ayakkabı giyerdi. Onunla yürümek ise çok zordur. Üstad en sarp ve dik yamaçlarda bile rahatça yürürdü.

Yarım şeker israfı
"Sıddık Süleyman Üstad Hazretlerinin misafirlerine çay dağıtıyormuş. Elinde yarım tane kesme şeker varmış. Onu boş bir bardağa bırakmış. Bu hâli gören Üstad Hazretlerinin ruhu çok sıkılır ve kendisine şöyle der:
"Eğer yirmi kişiye daha çay verseydin ruhum bu kadar sıkılmazdı. Çünkü sen iktisada riayet etmedin."

Nurun ilk kapısı
"Üstad Barla'da iken Sıddık Süleyman Nurun İlk Kapısı'nı vermişti. Bir ara ben de görmüştüm. Aldım bir nüsha yazdım. Bu sıralarda Üstad Kastamonu'da idi. Üstad l6 sene sonra tekrar Barla'ya geldiğinde ikimiz de götürüp kitapları kendisine takdim ettik. Üstad ise hemen Isparta'ya gönderip çoğalttırdı. Bu ismi de o zaman koydu.

Haydi Üstada gidelim
"l950'den sonra bir yaz günü Üstad Barla'ya şoförü Mahmud Çalışkan'la gelmişti. Yanında başka kimse yoktu. Çünkü diğer kardeşler hep tevkif edilmişti. Köyde herkes işinde gücünde olduğundan kimse yoktu. Mahmut kardeş ise Barla'ya ilk defa geliyormuş. Arabayı yukarıdaki medresenin yanına koymuşlar.
"Üstad, Mahmut kardeşe bir miktar para vererek yoğurt almaya göndermiş: 'Süleyman Efendinin evini sor. Eğer o yoksa evi medreseye bitişik olan Marangoz Mustafa Çavuşun kızını bul, şu parayı ona ver, yoğurt bulsun. Onları bulamazsan Bahri'yi bul"
"Medresenin yanına geliyor, fakat civarda kimse yok. Kendisini yaşlı bir kadın görüyor, 'Kimi arıyorsun?' diyor.
"Süleyman efendiyi."
"İşte şu karşıki ev."
"Bakmış kapı kilitli. Bu sefer Mustafa Çavuşu soruyor. Fakat 'Kızı' kelimesini unutmuş.
"Kadın, 'Mustafa Çavuş yok. Biraz yukarıda Mustafa Çavuş vardı, ama öleli çok oldu' diyor.
"Oradan sorarak Mahmut kardeş bizim eve geliyor. Vakit öğle saati. Yemek yiyorduk. Bütün çocuklar sofrada idi. Cümle kapısı tıkırdadı. En küçük kızım, 'Şu kapının çalınması Üstadın talebelerinin çalmasına benziyor' dedi. Hepimiz merdivenin başına koştuk. Baktım ki kapıdaki Mahmut kardeş. Hemen aşağı indim. 'Ben sokakta kaldım' dedi. 'Süleyman efendi yok, Mustafa Çavuş yok. Haydi Üstadın yanına gidelim.' Kalktık yukarı medreseye gittik. Üstadı bir sandalyede oturmuş halde gördüm. Üstad çok neşeli idi. Öyle neşeli halini daha önce hiç görmemiştim.

Üstadın çay ikramı
"Üstad yukarı medresede kaldığı zaman hava mülayim ise hiç içeride oturmaz, dışarı çıkardı. Bilhassa hava güneşli ise zemherir de olsa mutlaka dışarı çıkardı. Medresenin büyük salonunda sabahleyin çay içerdi. O esnada merdivende kimi görse elindeki çay bardağı yarım da olsa veya birkaç yudum da kalmış olsa içmesi için ona verir ve içmesini isterdi. İçmezsek üzülürdü. Bunun için Üstadı çay içerken gördüğümde merdivende gizlenirdim.

Kitap hediyesi
"Üstad Emirdağ'da ziyaret ettiğimde kendisine bir adet Asa-yı Musa hediye etmek istedim. Fakat Üstad kabul etmedi. Bunun üzerine, 'Üstadım' dedim, 'dünyaya ait birşey olunca almıyorsunuz. İşte bu kitaptır.' Böyle deyince Üstad kabul etti ve bana bir tane havlu verdi. Bu havluyu yıllarca muhafaza ettim.

Tur@b
01.09.2008, 00:21
H.ENVER TEVFİK ÖZTÜRK


l909'da Barla'da doğdu. Barla'da bulunduğu yıllarda Ankara'nın istediği üzerine Bediüzzaman'ın resmini çeken zattır.l950'den sonra evi, Bediüzzaman'ın ikinci menzili olmuştur.

Üstadın Barla'ya dönüşü
l950 sonrasıydı. Bediüzzaman yirmi beş yıllık bir aradan sonra Barla'ya dönüyordu. Yalnız bu geliş başka idi. Sürgün olarak değil, kendi arzusu ve isteği ile geliyordu.
Barla'nan üst tarafından, aşağıya, eski çınar dibindeki dershanesine doğru inerken, göle nâzır ahşap, büyük köşkün önünde durarak, kimin olduğunu sormuştu. (Daha sonra Barlalı himmet sahiplerinin ve ev sahibi H.Enver Tevfik'in gayretiyle mezkûr hane, Bediüzzaman'ın Barla'da ikinci dershanesi oldu.


Üstadın çekilen fotoğrafı

Tarihçe-i Hayat'da bulunan fotoğrafın çekiliş hadisesini H.Enver Tevfik Öztürk şöyle anlatıyor:
"Ankara hükûmeti Bediüzzaman'ın resmini istemişti. Mevsim kıştı. Sırtına bir yorgan alarak, her zamanki heybetli haliyle makinanın karşısında durup poz verdi.
"Fotoğrafı çektikten sonra bana 'Vazifeni yaptın. Artık resim çekme' dedi. Ben de Eğirdir'e gidip, fotoğraf makinasını sattım."

Üstad hatıraya değer verirdi
H.Enver Tevfik Öztürk Bediüzzaman'la ilgili diğer hatıralarını da şöyle anlatıyor.
"Bediüzzaman hatıralara, yadigârlara çok ehemmiyet verirdi. Hafız Mustafa İzmir'den Üstada gömlek göndermişti. Uzun zaman o gömleği giydi. Eskidikten sonra da, o gömleğin parçalarını, başka bir gömleğe yama olarak diktirmişti. Bir ara bana da o parçaları göstermişti.

Avcılık yapmamızı istemiyordu
"Yeniçeşme mevkiinden, avdan geliyordum. Kendisi de bazan Akçeşme mevkiine giderdi. Orada karşılaştık. Elini öptüm. O gün bir keklik avlamıştım. Bana hitaben 'Sen bunu eşinden ayırdın, dişisi yalnız kaldı. Şimdi ağlıyor, sızlıyor' dedi. Avcılık yapmamızı istemiyordu. Ben de vazgeçtim.
***
"O gerçekten büyük bir âlimdi. Merkebe 'işlek' derdi. Aradan yıllar geçti. Kendisini zaman zaman rüyalarımda görürüm. Bir rüyamda yeşillikler içinde zikrediyordu.
***
"Eskişehir'de zelzele olduğu sıralardaydı. Emirdağ'a gittim, kapısını çaldım. Açılmadı. Sonra Kur'ân Kursuna gittim. 'Zübeyir evde yoktur, kendisi açmaz' dediler. Günlerden de Cuma idi. Pencereyi kaldırınca, karşıda beni gördü. 'Gel' diye eliyle işaret etti. Yanına gittim, boynuma sarıldı, kucakladı. Odasının rutubetli olduğunu söyledi. Ben de bizim evin müsait olduğunu, müdürün çıktığını ve bizim eve buyurmasını söyledim.
"Tebessüm ederek, "Belî, belî... Babanın hatırı için, Mustafa Çavuş'un hatırı için, gelince oturacağım' dedi.
***
"Yine bir gün yamalı gömleği Hafız Mustafa'nın akrabalarına gösteriyordu. Nafia Hanımın annesi olan Zehrâ Hanıma yamayı gösterirken şöyle diyordu: 'Bu parça senin kızının kayınpederinin hediyesi olan gömleğin parçasıdır.'
***
"Kullandığı bir termosu vardı. Kırılmıştı. Üzüldü. Canı sıkıldı. 'Fesübhânallah, bunda da vardır bir hikmet' diyordu.
***
"Mübarek Süleyman'ın ona çok hizmeti olmuştu.

Üstadla senli benli konuşurduk
"Sirke ve soğanla yapılan pullu balığı severdi. Zaman zaman bizim valide yapar, ben de götürürdüm. On beş yaşlarında iken Üstadla arkadaş gibi, senli benli konuşurduk. Şimdi olsa, öyle konuşamazdım, korkardım."

Tur@b
01.09.2008, 00:23
DEMİRCİ SALİH EFENDİ


Bir mektubun yazılış sebebi
Demirci Salih olarak bilinen Nur Talebelerinden Eğridirli mübarek ve temiz kalbli mü'min, gayet masumane anlatıyordu. Arada sırada cebinden çıkarttığı büklüm büklüm olmuş, iyice yıpranmış bir sayfadan da yer yer okuyarak anlattığı hatıranın teyit ve tasdikine gidiyordu.
Emirdağ Lahikaları'nda yer alan bu mektupta şunlar ifade ediliyordu:
"Aziz kardeşlerim!
"Bu defa motorlu kayık içinde Eğridir'den Barla'ya giderken denizin dehşeti, emsalsiz fırtınası Leyle-i Kadirdeki dehşetli hastalık gibi zahmet noktasını kaldırıp büyük bir rahmete vesile olduğunu sizlere müjde veriyorum. Altı arkadaş ile beraber şehit olmak, yedi ihtimalden altı ihtimal ile deniz bize geniş bir kabir olmak için zemin hazırlandı. Fakat o hal altında mükerrer tecrübelerle yağmurun Risale-i Nur'la alâkadarlığı ve şimdi çok zamandır yağmura şiddetli ihtiyaç olduğu bu zamanda Risale-i Nurun gizli düşmanlarının tehlikesinden ve geniş plânından kurtulmasına bir işaret olarak o dehşetli haletimiz bir sadaka-i makbule hükmüne geçtiği remziyle o rahmet-i İlâhîden gelen emr-i Rahmaniyi imtisalindeki iştiyak ile yağmurun bir annesi olan bu deniz, o rahmete dair emr-i İlâhîyi gayet heyecanla ve iştiyak ile acelelik ile getirmek için, bir şefkat tokadı nevinden Nur Talebeleri olan bizim başımızı tokat ile yüzümüzü ve gözümüzü yağmurla okşadı.
Biz bu haleti zahiren hiddet, mânen şefkatkârâne okşamak nevinde gördük. Ben daha fırtına ve yağmur başlamadan evvel hiss-i kable'l-vuku ile hazine-i rahmete bir anahtar olacak dehşetli ve heyecanlı bir musibet hissettiğimden mütemadiyen Cevşen'i ve Şah-ı Nakşibend'in virdini okuyordum. Denizin o dehşeti içinde kemal-i şevk ile o mübarek denizi kabir olarak kabul ediyordum. Böyle kaza ile vefat eden şehid hükmünde olduğu gibi, şehid de veli hükmünde olmasından altı arkadaşıma acımadım. Yalnız içinde bulunan çocuğa bir parça acıdım. O kayığın makinası bozulduğu ve yelkeni de rüzgâr onun aksiyle geldiği için, faide vermediğini ve denizin mevc-leri de pek büyük; evvelâ kayığa ve zahiren bize hücum etmesiyle beraber kayığın içine girmediği için kemal-i sabır ve şükürle karşıladık ve sâlimen sahile çıktık. Elhamdülillâhi alâküllihâl dedik..."

Eğirdir'den hareket
l954 senesinde cereyan eden bu hâdiseyi Eğridirli Demirci Salih Efendi, Üstad Bediüzzaman'ın bir araba ile Eğirdir'den Isparta'ya gitmek istediğini anlatarak mevzuya giriyordu.
Rahmetli Çilingir Ali (Savran) ile kendisi ise, Üstad'la beraber deniz yolculuğu yapıp, Üstad'ın arkasında huzur ve huşu içinde namazlar kılarak Barla'ya gitmek istiyorlar. Isparta'ya araba bulamayınca, Barla'ya bir motorlu kayık buluyorlar.
O gün Bediüzzaman ise, çok hiddetli, telâşlı, gelecek musibeti hissederek elinde Cevşen ve Şah-ı Nakşibend'in duaları mütemadiyen okuyor.
Demirci Salih Efendi gibi, Şakir Çağlar (Demirci Salih'in kayınpederi olan Bahri Çağlar'ın ağabeyi) da Üstad Bediüzzaman'la birlikte Barla'ya gitmek için ısrar edenlerden birisi idi. Üstad kendisi araba istiyor Isparta'ya gitmek için, fakat yakınlarının şiddetli ısrarı üzerine kendi arzu ve reyinden vazgeçip, Barla'ya gitmeye karar veriyor.
Sinirli, hiddetli ve telâşlı bir şekilde hazırlanan motora biniyorlar. Demirci Salih Efendinin iki yaşlarındaki Said ismindeki küçük yavrusu da bu kafile içinde..

Göl kaynıyor
Yarım saat içinde bir fırtına başlıyor. Eğridir Gölü kazan gibi kaynamaya başlıyor. Büyük dalgalar küçük motorla bir oyuncak gibi oynuyor. Bir havaya, bir dibe doğru inip çıkmalar, her an batma tehlikesi içinde, şiddetli yağmurdan, dalgaların suyundan, sırılsıklam oluyorlar.
Bizim Barla yolcuları korku ve heyecan içinde, tir-tir titrerken asrın vekili Bediüzzaman belâ zindanlarında, sefa bahçelerini seyreden Ulu Sultan, gayet rahat ve fütursuz, dualarını okumaya devam ediyor. Gönüllü ve ısrarlı Barla yolcuları yağmur ve dalgalardan sucuk gibi olurken, rahmet-i İlâhî tek damla üzerine düşürmüyordu.
Herkes bağırıyor tekbir getiriyor, salâvat getiriyor, korkudan benizler atmış, soğuktan titriyorlar. Üstad Bediüzzaman'da hiç telâş ve korku emaresi yok.
Demirci Salih Efendi, kendi mahallî Eğridir şivesiyle gayet safiyane şunları ifade ediyordu:
"Başımız adam akıllı tuttu. Kımıldayacak halimiz yok, tahammülümüz kalmadı. Başımı kaldıracak takatim yok. Hafiften Üstad'a bakıyorum; içimden Üstad nasıl olsa kurtulur, ama biz denizin dibine gideceğiz, diyorum. Kavisli bir sahile yanaştık...Liman... Bedre iskelesine motor kendini atınca derinden derine nefes alıp, şükretmeye başladık."

Fırtınadan sonra yangın
Sağ salim sahile çıkan Demirci Salih Efendi ve arkadaşları orada ihtiyar bir kadının kulübesine iltica ediyorlar.
İhtiyar köylü kadın kafilede Üstad Bediüzzaman'ı görünce sevinç içinde:
"Allahım nerelerden gönderdin sen bunları?" diyor.
Bunları anlatan Demirci Salih, Üstad'ın hiç ıslanmadığını, üzerinde en ufak bir yaş bulunmadığını söylüyor. Kulübede çay yapma hazırlığına başlayan Demirci Salih bu defa ateş yakarken kulübedeki çalıları tutuşturup, yangın çıkartıyor.
Şakir Çağlar benim heybem diye heybesini kurtarmaya çalışırken, kadın burada üç yüz liralık eşya var, diye feryada başlıyor. Bereket, destide su varmış, suyu atarak muhtemel büyük bir yangını böylece önlüyorlar.
Bu zamana kadar sabreden Bediüzzaman, Demirci Salih'i yanına çağırarak yüzüne bir tane tokat aşkediyor. Tokadı yiyen Salih Efendi bu vakayı şöyle anlatır:
"Üstad bir vurdu, bir vurdu ki barut gibi yaktı... Üstad 'Orada öyle ettin, burada da böyle ettin...' diyor. Tokadı yiyince aklım başıma gelmişti. Üstad kalk, dedi, namaz kılalım. Kalktık göl kıyısında namaz kıldık..."
Namazdan sonra bir merkep bularak, Üstadı merkebe bindiriyorlar, arkasına da küçük Said'i yükleyip Barla'ya doğru yola koyuluyorlar..

"Ömer benim yerime şehid oldu"
Bu hâdisenin cereyan ettiği günlerde, yani l954 Temmuz'unda Bediüzzaman Said Nursî'nin talebelerinden Konyalı Halıcı Sabri rahmetlinin büyük oğlu ömer Halıcı şehid oluyor.
Hadiseyi yakinen bilen muhterem Ali Demirel otuz dört yaşlarındaki Ömer Halıcı'nın İstanbul'dan Balıkesir'e doğru askerî jet tayyaresiyle bir gece uçuşu esnasında Manyas Gölü kenarına düşerek şehid olduğunu anlatmaktadır.
Bu tayyare kazasını duyan Bediüzzaman genç subay talebesi için.
"Ömer benim yerime şehid oldu"diyerek ruhuna rahmetler ve Fatihalar gönderiyor.
Ayrıca Ömer Halıcı'nın bahsi olunca:
"Ömer'i tanıyor musunuz? Ben Ömer'i yirmi evliyaya değişmem!" diyerek bu şehid talebesine sena ile yad ediyor.
Eğridir Gölündeki batma tehlikesini Ömer Halıcı'nın şehadetiyle irtibat kurarak anlatıyordu.
Demirci Salih Efendi l99l' de vefat etti.

Tur@b
01.09.2008, 00:23
İBRAHİM HUBAN


Eğirdir ilçesinin sahillerindeki Nis adasında l923'de doğdu.

Tehlikeli göl yolculuğu
Nisli İbrahim Huban'ın babası Veli Huban l890-l966' larda yaşamış bir zat. Babasıyla birlikte muhtelif tarihlerde Üstad Bediüzzaman'ı kendi kayıklarıyla üç defa Nis adasından Barla'ya götürmüşler. Yalnız bir seferinde yağmurlu bir havada batma tehlikesi geçirdiklerini anlattı. Kayıktaki beş kişi sanki denize batmış gibi sırılsıklam olmuşlardı. Bu göl yolculuğunda kendilerinin yağmur ve dalgalardan çok ıslandıklarını, ama Üstadın üzerinin bile ıslanmadığını anlatıyordu. Bu fırtınada kayığın motorunun bozulduğunu, yelkenleri elleriyle tutarak, yol almaya çalıştıklarını, bu heyecanlı anlarda Üstad Bediüzzaman'daki sükuneti, o yüce vakar ve telaşsız halini anlatıyordu.
Bir seferinde Üstad kayık parası olarak bir lira veriyor, fakat İbrahim Huban bu bir lirayı almak istemiyor. Ama Üstad Bediüzzanman ısrarla "bu bir lirayı, bin lira gibi kabul edin!" ve zorla veriyor. Kayıkçı İbrahim Huban gerçekten l954'lerde aldıkları bu bir lirayı sanki bin lira gibi çoklukla harcadıklarını anlatmaktadır.
Bu tehlikeli göl yolculuğundan sonra, yanaşabildikleri sahilde bulunan bir jandarma jipine binen Üstad Bediüzzaman ve yanındaki talebesi Demirci Salih Efendi, Mehmedçiğin kullandığı Türk Ordusunun bir arabasıyla Barla'ya gitmişler.
İbrahim Huban, üstad Bediüzzaman'ın kayıklarına binmesi ve bir lira vermesinin bereketini hemen görmeye başladıklarını, çünkü o gün fırtınadan sonra Eğirdir gölünde çok ve bol miktarda balık tutarak, bereketli bir gün geçirdiklerini anlatmaktadır.
İbrahim Huban, bugün Eğirdir gölünün sularının çekilmesiyle dünkü Nis adasının bugün bir yarımada şekline girdiğini anlatarak, geçmiş senelerde Üstad Bediüzzaman'ın kitaplarını din düşmanlarının şerlerinden ve baskınlarından korumak için Nis adasında sakladıklarını, bu kudsî nur hizmetinde babası Veli Efendi'nin ve ağabeyi Halil Huban'ın da çalıştıklarını anlatırken, bediüzzaman Hazretleri'nin de Nis adasına geldiğini söylemektedir.

Tur@b
01.09.2008, 00:24
M.TAHİRİ MUTLU


l900 yılında Isparta'nın Atabey kazasında doğdu. Bediüzzaman'ın yakın talebelerindendir. l943'de Denizli, l948'de Afyon hapislerinde Bediüzzaman'la birlikte bulundu.
l977'de vefat etti.

Güller beldesinin gülü
Fikrim ve gönlüm onun hatıralarıyla dolu... Makinadaki şeritten onu dinliyorum. Ötelerden. Nur âleminin derinliklerinden, ebedlerinden sesleniyor sanki...
Kur'ân için çırpınan, didinen, göz yaşı döken, mübarek hayali karşımda duruyor. Tebessüm ediyor, dosta kavuşmanın sevinci içinde "Yâr ile hemdem" olmanın bayramını ediyor.
Atabeyli Mehmet Tahirî Mutlu... l900-l977 Nisan!...
İşte güller beldesinin gülü Tahirî Mutlu..
Meleklerin gül demetleriyle karşıladıkları bir evliya... Ama kendisi velayetini bilmeyen bir bahtiyar veli...
Selâm olsun sana Tahirî Ağabey!
Defterdeki yoklamada bizi "yok" hanesine yazmayasın. Elinde yılların yıprattığı bir dua, niyaz ve münacat kitabı vardı. Burada isim isim insanları sıralamıştı. Hep dua ederdi, yalvarır, yakarırdı. Geceleri, seherleri...
İlâhî! Yoklama gününde, defterindeki listede bizi unutma, yoklar hanesine, hiçler sayfasına yazma. Devamsızlıktan sınıfta kalmayalım. O mahşerî kalabalıkta, şayet sesimiz boğuk ve kısık çıkarsa, bizi duy, buradayız dediğimizde bizi mevcut göster.
Gür sesinle, tâdat günü, ismimizi tam ve var'dır sayfasına yaz.
Tahirî Mutlu... Gerçekten mutlu bir insandı. Mutlu mes'ut bahtiyar Üstad'ın mutlu bir talebesi. Ne mutlu ona... Ne mutlu temiz Tahirî'ye...
Tahirî Mutlu'yu dinliyorum şu anda, geliniz isterseniz, size de dinleteyim bu mutlu sesi. Anatole France'in dediği gibi :
"Bu hatıra kırıntılarından da hoşlanabilecek kimseler bulunabilir."

Tahirî, Lütfi'nin yerini alır
"Üstad Hazretleri Barla'da bulunduğu yıllardaydı. Bizim Atabey'den ve civar köylerden yanına giden ve ona talebe olanlar vardı: Küçük Lütfi, Mesut, Hafız Ali, Küçük Zühtü. Bu arkadaşlar, daha sonra Eskişehir hapsine de gitmişlerdi.
"Küçük Lütfi, Eskişehir hapsinden döndükten sonra vefat etmişti. Kendisi Hafız Ali'nin akrabası olurdu. Vefatına biz de gitmiştik. Defnettikten sonra, merhum Hafız Ali, İmam H.Mustafa'ya beni göstererek, "Lütfi'nin yerini boş bırakalım. Tahirî, Lütfi'nin yerini alır" diyordu.
"Demek kısmetimiz varmış..... Cenab-ı Hak nasip etti. Daha önceleri, l930 yıllarında da tanırdım. Ama asıl Nur'un hizmetine girişim l935'den sonra oldu.

Üstad'a Lemeat'ı götürmüştüm.
"Kastamonu'da Üstad'ın ziyaretine gitmiştim. Bastırdığım eserleri, İstanbul'da Sahaflar çarşısında bulduğum Lemeat'ı götürmüştüm. Çok sevindi, Lemeat'ı Sözler'in arkasına yazdırdı. Dersler yaptı. O günkü sevinç içinde, bana, Mevlâna Halid Hazretleri'nin cübbesini giydirmişti."
***
Tahirî Mutlu, mektuplarda geçen bazı tabirleri şöyle anlatıyordu:
"Mübarekler heyeti : Kuleönü talebeleridir...
"Medrese-i Nuriye : Sav Köyü..
"Gül Fabrikası sahipleri : Hüsrev Altınbaşak, Rüştü Çakın, Refet Barutçu...
"Nur fabrikasının mensupları ise: H.Ali Ergün, Büyük Ruhlu Küçük Ali, H.Mustafa ve Tahirî Mutlu..."

İhtiyarların genci
Nur hizmetindeki müstesna sadakat ve doğruluğu ile, bir yıldız gibi parlamıştı. Eserlerin yazılmasında, matbaalarda basılmasında, her yerde çeşitli şartlar altında unutulmayan hizmetleri olmuştu.
İslâmköylü Hafız Ali'nin varisi, Nur fabrikası mensubu Tahirî Mutlu, Üstad'ın yine başka bir tabiriyle "İhtiyarların genci" şimdi hakiki gençlik diyarına gitmişti.
Uzun boylu, ak sakallı, iri, kalın kaşlı, gür maveraî bir sesi vardı. Konuşurken sanki, başka âlemlerden,ötelerden, ebediyetten gibi gelir sesi.
Huzur ve sükûnla dolu bir dünyası vardı. Zaman zaman onun bu huzurlu dünyasından huzur almaya giderdik.

Cübbenin tapusu
Yine böyle bir ziyaretine gitmiştim. Doyumsuz sohbetinden, yine istifade etmek istemiştim.
Üstadından bir yâdigar, bir mübarek namaz cübbesi vardı. Bunun kendisine ne zaman intikal ettiğini sordum. Hemen kalkarak "Cübbenin tapusu" dediği yine Üstadının el yazısı olan bir kâğıdı tutuşturdu elime... Bu yazıda, bizzat Bediüzzaman l943'de Denizli hapsinde bu cübbeyi Tahirî Mutlu'ya hediye ettiğini yazıyordu.
Cübbenin kendisine gelişini şöyle anlatıyordu :
"Denizli hapsine gitmeden evvel iki cübbesi vardı. Bunlardan birisini 'Nur Fabrikasının Sahibi' dediği Hafız Ali Efendiye [Ergün] vermişti. Fakat bundan H. Ali'nin haberi yoktu. Bir arkadaş vasıtasıyla göndermişti. Denizli'de Ali Efendi vefat edince, Üstad cübbeyi bir senet mukabiline bana verdi."
Son görüşmemizde bir çocuk safiyet ve masumiyetiyle "Cübbenin Senedi" dediği yazıyı çıkarıp bana teslim etmişti. Bu yazıda şunları okuyorduk :
"Bismihi Sübhanehu
"Aziz, sıddık, kahraman, ikinci Hüsrev, ikinci Hafız ali ve onun ve Lütfi'nin varisi ve birinci Tahirî kardaşım:
"O meşlahı sana hediye ediyorum.
Kardeşiniz Said Nursî"


Sarsılmayan sadakat, aldanmayan zekâ sahibi Tahirî

Kendisi bir tevazû abidesi sanki.... Melekler gibi tertemiz, lekesiz bir mü'mindi. Ak saçını İslâmiyete hizmette ağartmıştı. Nur gibi parlayan bir nâsiye ve bembeyaz bir sakal...
Kendisiyle ilgili, kendisini yücelten hatıraları pek hatırlamıyordu bile...
Üstad'ın onun için "Sarsılmayan sadakatı, aldanmayan zekâsiyle" diye onu tarif tavsif ediyordu.

Bir Veliyy-i Azîm
Afyon Hapishanesindeki Nur talebeleri arasındaki bazı üzücü olaylardan dolayı, el açıp yalvaran Bediüzzaman :
"Ya Rabbi! Yok mu bir talebem?' diye Cenab-ı Hakka iltica ettiğim zaman birnden bana Tahirî gösterildi" diyor ve anlatmaya devam ediyordu.
"Tahirî, o zaman seni bir veliy-yi azîm, bir kutup tahayyül ettim. Sonra baktım ki, sen istihdam olunuyorsun."
Burada Bediüzzaman, Tahirî Mutlu'ya soruyor :
"Tahirî, istihdam olduğuna mı razısın, yoksa benim zannımda [veliy-yi azîm] olmasını mı istersin?"
Mübarek veli Tahirî Mutlu, Üstad'ının sualine şöyle cevap veriyor :
"İstihdam edilmemi isterim, Üstad'ım..."
"Maşaallah!... Gerçi velidir" diyor.
Ama bunları kendisi anlatmıyordu. Sorduğumuzda, "Hatırlamıyorum" diyordu. O hizmetle ilgili meseleleri hatırlıyor, anlatıyordu.
Kur'ân hizmeti: İman hizmeti... Nur hizmeti... yarım yüz yıl, ömrü bu mukaddes hizmetin içinde geçmişti. Karakollar, hapisler, onun bu hizmet uğrunda geçtiği menziller ve duraklardı.

Atabey'de bize çelebiler derlerdi
Son ziyaretimde aslını, dedelerini sormuştum kendisine. "Babamın dayısı Mevlânâ'ya bağlıydı. Mevlânâ postnişiniydi. Bu sebepten bize Atabey'de Çelebiler derlerdi. Soyadı kanunu mecburiyetinde, soyadı olarak Çelebi'yi almıştık. O yıllarda Atabey'e gelen bir mülkiye müfettişi :'Hâlâ bu çelebilik kalkmadı mı?' diye, bizim bu soy ismimizi almamıza razı olmamıştı."

"Tahirî, işte sen böyle diyebilirsin"
Yirmi Sekizinci Söz, Nur Risalelerinden cennetle ilgili bir risaledir.
Bir gün Bediüzzaman'ın huzurunda Tahirî Mutlu'nun da olduğu bir derste bu Risaleden bir parça okunmuş :
"İnsan olan insan diyebilir ki: 'Benim Hâlıkım, bu dünyayı bana hane yapmış; güneş benim bir lambamdır; yıldızlar benim elektriklerimdir; yeryüzü çiçekli-miçekli halılarla serilmiş benim bir beşiğimdir' der Allah'a şükreder."
Dersin tam bu kısmında Üstad Bediüzzaman şöyle der:
"Tahiri, işte sen böyle diyebilirsin"
Gerçekten Tahirî Mutlu, bu kudsî dersin sırrına ermiş insandı. Uzun ömrünün, büyük bir kısmını Üstadıyla ve onun iman hizmetine yardımcı olmakla geçirmişti.

Tur@b
01.09.2008, 00:25
Sakın yine gülsuyu içmeyesin
Bir yaz günü sıcaklar İstanbul'u yakıp kavuruyor. Kocamustafapaşa'daki evine ziyarete gitmiştim. Evi çok yüksekti. Biraz da süratli merdivenleri çıktığımdan, terlemiş ve çok yorulmuştum. Yedi katı süratli çıkmanın kalb çırpıntıları içinde, oradaki arkadaşlardan biraz soğuk su istemiştim. Onlar da buzdolabında soğuk suyun olduğunu söyleyince hiç durmadan samimiyetle gelen bir hareketle, buzdolabını açtım. Buz gibi buğulu soğuk su şişeleri dizilmişti.
Şişelerden birini alarak, bardağa doldurdum. Kuruyan dudaklarım soğuk suyun hasreti içinde, bir ağız dolusu buz gibi su, mideme inmiş. İkinci yudum atacaktım ki, midem tersine döndü âdeta. Süratle lavaboya koştum..
Yanlışlıkla bozdolabındaki gül suyunu içmiştim.
Atabey'in gül suyunu, soğuk su zanniyle, hararetin verdiği iştiyakla yudumlamıştım.
Her ne kadar istifra ederek atmaya çalıştımsa da mümkün olmadı. Durumu öğrenen mübarek insan, Tahirî Ağabey, gülüp duruyordu.
Bu hâdiseden sonra kendisiyle her karşılaştığımda, daima gülerdi rahmetli... "Sakın yine gül suyunu içmeyesin" derdi.
Belki on beş gün, ağzımdan gül kokusu geliyordu. Nefesimden bile gül kokusu çıkıyordu.
Derin derin güler durur, gül suyunu hatırlardı. Gül şehrinin güller gibi hoş, temiz insanı, makamın cennetin gül bahçeleri olsun.

Üstad, Tahirî'nin hatırı için suçlu talebesini affederdi.
Üstadının yanında çok ehemmiyetli yeri ve mevkii vardı. Bazan Üstad Bediüzzaman, bazı talebelerine kızıp, darıldığı zaman, o